Sözler Köşkü’nün Bilinmeyen Hikayesi! – DUYGULANACAKSINIZ

Bir… iki… üç… diye kırka kadar saydığımız zaman dünyanın bir yerlerinde birisi intihar edecek. Düşünsenize bir, iki, üç dediğinizde 9 kişi dünyada ölüyor. Ve bir kısmı imanlı, bir kısmı hayatın anlamını bulmuş Rabbini bulmuş. Bir kısmı imansız ebedi bir helaket kapısını kendine açmış bu dünyadan ayrılmış geri dönüşü olmayan bir yola girmiş. Bir gün Allah Resulü (asm)’a haber geldi, Yahudilerden birisinin çocuğu vefat etmek üzereydi. Allah Resulü (asm) cübbesini topladığı gibi yola çıktı. Ve eve yaklaştığında, evden bir tabutun çıktığını gördü. Ve gözleri yaşardı Allah Resulü (asm)’ın. Defalarca arka arkaya şu cümleyi söyledi. ”Yetişemedik elimizden kayıp gitti, yetişemedik elimizden kayıp gitti…” Peki 7.7 milyar insanın olduğu şu dünyada, her gün 250 bin insanın bu dünyadan ayrıldığı belki de imansız ayrıldığı bu dünyada bize düşen nedir? Neme lazım demek midir? Yoksa, yetişemedik bugün yüz binlerce insana yetişemedik, neden çalışmadık, neden gafletteyiz? Neden gecemiz gündüzümüz boş işlerle geçiyor, bize zerre kadar faydası olmayacak işlere neden ömrümüzü gömüyoruz da bu kadar hakikate muhtaç olan insanları görmezlikten geliyoruz? Ufak bir şeyi kaybetmiyorlar. Ebedi hayatını ebediyyen kaybediyorlar! ”Yetişemedik…” diye diye 10 yıl önce bir serüvene başladık. Birkaç gençtik biz. Sözler Köşkü, ”Yetişemedik.” dediğimiz insanlara nasıl ulaşabiliriz? Fiziksel olarak kapı kapı dolaşsak, insanlara anlatsak broşürler versek biter miydi 7.7 milyar insan? Bunun kolay bir yolu olmalıydı, bir kamera bir internet kablosuyla 1.7 milyonluk kocaman bir YouTube ailesi olmayı nasip etti Allah. Kiminin namazına vesile oldu bu, kiminin tesettürüne, kiminin gayr-ı meşru hayatı tamamen terk etmesine. Kimisi ateizmin girdapları içerisindeyken ”Kafamdaki sorulara cevaplar arıyorum.” diye gelipte cevaplarını alanlar oldu. Sadece bir YouTube kanalı değil, aynı zamanda bir medrese. Her ay binlerce insanın gelip, sorularına cevaplar bulduğu, çayını kahvesini içip, Kuran’ını, kitabını okuyup kendini manevi olarak geliştirdiği bir medrese. Yaklaşık 10 yıl önce başlayan serüven, elhamdulillah şu an milyonlara ulaştı. Ufak bir kamera ve bir internet kablosuyla evlerin içine girip ailelerin misafiri olduk. Peki yetişebildik mi? Bitti mi bütün dünya artık bu hakikatlerle mi tanıştı? Dünya çok büyük ve biz ilk gün başladığımızda bizi milyonlara ulaştıran Rabbimize, güveniyor ve tevekkül ediyor ve dua ediyoruz. Diyoruz ki, Rabbim bizi milyarlara ulaştır. Sonsuz güç sahibi olan Sensin, biz nefsimiz için istemiyoruz Allah’ım… Senin davay-ı Kuran-iye’ni dünyada güneşin doğup battığı her yere ulaştırıp… ”Yetişemedik.” dediğimiz bir kişi bile kalmayıncaya kadar, kanımızın son damlasına kadar, alacağımız son nefese kadar Senin davanı her yerde haykırmak, anlatmak istiyoruz, diye dualar ediyoruz niyazlar ediyoruz. Ve bunu izleyen ve dinleyen binlerce, yüz binlerce, milyonlarca kardeşimizin de ”Amin.” sadalarını işitiyoruz. Gözümüzün önünde birisi bir havuzda boğulsa ve çırpınmaya başlasa ve bizim de elimizde bir can simidi varsa ona o simidi atmazsak eğer, biz katil oluruz. Peki gözümüzün önündeki manzara çok farklı mı? Ebedi hayatını kaybeden, ebediyyen boğulan, ebediyyen yanan insanlar varken! Ve bizim de elimizde Kuran gibi bir hakikat varken, sadece izlemek bizi katil yapmaz mı? Pencerenin perdesini neden aralamıyorsun? Mahalle alevler içinde yanıyor. Ama sen siyah perdeleri örtmüşsün, gaflet kumunu üzerine çekmişsin sen görmeyince bir şeyler olmadı mı zannediyorsun? İşte bu simitleri atıyoruz, insanlara bu simitleri ulaştırıyoruz. Sadece Türkiye değil bütün dünya insanlarına, İngilizce bir çok dilde içerikler üreterek onların kalplerine dokunacak vesileler arıyoruz. (İngilizce) Ve başaracağız Allah’ın izniyle. Şu ana kadar milyonlarca insan bu can simitlerine kavuştu. Rabbimizden istiyoruz, Allah’ım çoğalt bunları, Allah’ım aç yolumuzu…. Allah’ım bu can simitlerini milyarlar yap, yetişemedik dediğimiz bir kişi bile kalmayıncaya kadar bizi bu davayı Kur’aniye de hizmetkar eyle… Amin.

İlginç Hafızlık Hikayesi | Osman Bostancı – Kolay Ezberleme Taktikleri

Hafızlıkla ilgili bazı sorular var. Şimdi sen güzel bir hüsn-ü misalsin. İnsanlar, “Osman ağabey gibi ben de hafız olayım.” diye özeniyorlar. Peki bu hafızlıkla ilgili mesele nasıl başladı, aile zoruyla mı başladın hafızlığa? – Ağabey, birincisi, ben hafızlığımı Kur’ân kursunda yapmadım. İmam hatip lisesinde, gündüz okul okurken yani gündüz 08:00-15:30 arası ben okuldaydım. Akşam kendim, Emir Sultan Camii müezzini olan Recep Durmuş hocama yürüyerek gidiyordum ve ezberimi okuyordum. Yani benim şöyle olmadı: Kur’ân kursunda hafızlığı bitirdim sonra imam hatip lisesine gittim sonra ilahiyat. Değil. Yani ben lise 3’te, 17 yaşında hafızlığa başladım. Ve 1 yıl gibi kısa bir sürede bitirdim. Aynı yıl üniversiteyi kazandım. Sonra 1 yıl hastalıktan sonra da belgemi aldım. Yani sınavları geçtim. Yani bu kesinlikle bir iştiyakın neticesidir. Zorla insanlara hiçbir şey yaptıramazsın. + Ne kadar sürdü Osman? – 1 yıl sürdü ağabey benim. + Hafızlıkta kısa bir süre değil mi bu, normal bir süre mi? – Şöyle söyleyeyim: Kur’ân kursunda 7/24 hafızlıkla meşgul olarak çalışan kardeşlerimiz, 2 yılda ancak bitirebiliyorlar. Ama 1 yılda bitiren kardeşlerimiz de var. Ama okulla beraber 1 yıl inşâAllah vardır. Varsa beni bu bul yiğidim diyeceğim. + Peki sen de ego yapıyor mu hafızlık? Yani böyle bir ağırlık oluyor mu? Bu soruları da insafsızca hazırlamışlar. Kusura bakma ben de 1-2 tane insafsızca ekledim. Böyle bir enaniyet, bir ego yapıyor mu yani? – Ağabey şöyle söyleyeyim: Hafızlık bir ayrıcalıktır. Kesinlikle öyle çünkü “Ümmetimin en şereflileri hafızlardır.” buyuruyor. Yani bu ayrıcalığı ben kendi kafamdan kendime koymuyorum. Efendimiz (a.s.m) kendisine böyle bir özellik vermiş hafızlara. + Tamam tamam. Karşı atakta bulundun. Hakikaten hafızlık sen de ego yapıyormuş ama onu anladım yani. Neyse. – Niye ağabey öyle dedin? + Hafız olup egolu mu olsam, hafız olmayıp egoist olmasam mı? Bunu da izleyici kardeşlerimiz yoruma bıraksınlar. Hafızlık konusunda böyle zorlandığın bir dönem oldu mu? Yani duygusal olarak olabilir veya karşına çıkan cüzün yoğunluğu bâbında hani okumak… – Her ikisi de oldu ağabey. Yani hem duygusal… Artık bit yani yeter. Yani onu da dedim kendime. Kendi kendime dedim ama dışarıya söylemedim şeytan duymasın diye. Bir de bir cüze denk geldim, ya dedim tamam ben bu cüzü ezberlemeyeyim ya. Yeter dedim. Geçeyim artık. Hani mesela bu noktada çok müteşabih olan 13. cüz zordur, Yusuf Sûresi zordur, mesela 19 zordur. Buralar böyle insanları zorluyor. Duygusal anlamda, o anda aile desteği çok önemli. Yani mesela o sıra Ramazan’dı yine. Ve annemle konuştum. Çok rahatlamıştım böyle konuşurken. 16’yla gidiyorum. Yani her cüzden 16 sayfa ezberlemişim. Hafız olmama 4 sayfa kalmış. Yani 1-2 ay kaldı böyle. + Allah Allah. Şeytan oynuyor tabii artık sona yaklaştın. Ben inşâAllah ya video ya kitap yazmayı düşünüyorum bu hafızlıkla ilgili. Yani eminim şu 15, 14, 16 bandında şeytan böyle ordu gönderiyor yani. Çünkü niye ağabey? O eşiği atladığın zaman tamam. Mesela 19’da hafızlığı bırakan hiç yoktur. Hafızların ekseriyetine gidin bakın, ya 10’la giderken, ya 15’le giderken bırakır ağabey. + Çok ilginç ya. Şeye ne diyorsun? Şimdi biz evdeyiz. Evden pek çıkamıyoruz. Belki arada alışveriş yapılıyor. Bu sürecin ne zaman biteceği de belli değil. Uzmanlar farklı farklı açıklamalar yapıyor. Ama birkaç ay boyunca evde kalacağımız belli. “Osman ağabey, ben hafız olmak istiyorum. Evde olabilir miyim? Gerekirse şimdi bir başlayayım, 2 ayda bir ilerleyeyim. Daha sonra okul, iş başlayınca devam edebilir miyim? Ne tavsiye ediyorsun? Olur mu yani Kur’ân hafızlığı?” – Ağabey şöyle söyleyeyim: Yani hafızlığa başlamanın da bir öncesi var. Yani tecvid, mahreç eğitimi çok güzel olması lazım. Yani harflerin çıkışı, telaffuzu… + Mahreçleri yanlış bir şekilde ezberledin mi, düzeltmek daha zor. – Galat diyoruz biz onlara. Arapça’da da galat, hata demektir. Hata da bu arada Arapça’dır. + Evet, güzel. – Şimdi o periyodu geçmişse kardeşimiz… Mesela imam hatip lisesinde okuyan kardeşlerimizi düşünelim. Tecvid biliyorlar, mahreçleri güzel. Yasin’i Tebareke’yi falan ezberlemişler. Ama hafızlık, 2 haftalık bir süreç değil. Yani bir gaza gelip böyle “Yapacağım hadi!” deyip sonra o ateş sönünce, “Ya ben yapamıyor muyum, acaba unutursam çok mu büyük günah işlerim.” gibi böyle mazeretlere de dalmamak lazım. + Şimdi o zaman diyorsun ki mahreç ve tecvid eğitimi alınmışsa, birtakım şeylere başlanabilir. Bu arada onu da duyuralım. Sözler Köşkü olarak “Lamelif Kur’ân” diye bir projeye başladık Instagram’dan. Kur’ân bilmeyen veya tecvid, makam dersi almamış olan kardeşlerimize online eğitim veriyoruz orada. Şimdi biz o eğitimleri aldık Osman. Ne yapabiliriz? Şöyle olur mu mesela? Şimdi bütün Kur’ân’ı ezberle deyince böyle insan bir duruyor. Ama 30. cüzün hafızı olmak… Zaten mesela Araplarda şöyle bir anlayış vardır: “Kur’ân’ı ezberledin mi?” der. Der ki: نعم yani احفظت (Tabii ki ezberledim.) Ne kadar cüz ezberledin? Niye bunu soruyorsun ki mesela? Ben en başta Arap arkadaşlarımla anlamıyordum. “Hani Kur’ân hafızı mısın?” “Evet.” “Kaç cüz ezberledin?” Ya hafızsam ben bütün Kur’ân’ı ezberlemişim. + Evet öyledir biz de. – Türkiye’de böyle. Ama Araplarda mesela “5 cüz hafızıyım ben.” “2 cüz hafızıyım.” “30. cüz hafızıyım.” diye böyle bir hafızları kategoriye bölmüşler. + Çok güzel, tamam. Teknik ver bize o zaman? Bu yayını izleyen kardeşlerim, 30. cüzün hafızı olmak istiyor. Ağabey ben şunu tavsiye ederim: Biliyoruz ki 30. cüzde yani ilk önce uzun sureler sonra kısa sureler vardır. Kısa surelerden uzuna doğru gitsinler. Çünkü ilk uzun başlarsa der ki: “Ya yapamıyor muyum?” diyebilir. Ve ben şunu da söyleyeyim: 30. cüzü ezberleyen, Kur’ânı ezberler. Çünkü 30. cüz, kıyametten ve hep dehşetli zamanlardan, anlardan bahsettiği için çok manevi anlamda da ağır, kelime anlamıyla da zor bir cüzdür. O yüzden hafızlık yapabilecek öğrencileri denemek için, 30. cüzü ezberletirler. Peki teknik olarak ben oturdum şu anda. Ezberlemek için metin karşımda. Defalarca onu mu okuyayım, Sudeys’ten mi dinleyeyim? Ne yapayım yani? – Ağabey şöyle yapıyordum ben: Sayfanın altından başlıyordum. En son ayetinden yukarıya doğru çıkıyordum. + Bana çok garip geldi şu anda. – Evet çok garip geldi. Neden? Şimdi bir örnek veriyorum: Daha dün mesela 1. cüzü okudum. Bugün 2’yi okuyacağım. تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ لَهَا مَا كَسَبَتْ… Mesela Mesela en alttaki ayeti ezberledim. Ardından bir üst ayete çıkıyorum. Bir üst ayetle aşağıda ezberlediğim ayeti birleştiriyorum. Yani tuğla örnek gibi ağabey. Bu sefer sayfa başına geldiğim zaman ne oluyor? Sayfanın ayetleri zihnimde oturmuş oluyor. Genelde biz yukarıdan aşağıya tekrar yaparız zaten hafız olduktan sonra. Ama temeli atarken aşağıdan yukarıya atıyorum ki, bu sefer sayfanın ortasına gelince unutmama yani unutmayı engellemeye çalışıyorum. + Peki ezberleme şöyle mi oluyor? Arka arkaya o ayeti defalarca okuyarak mı oluyor? – Tabii ki. Mesela diyelim: فَإِنْ آمَنُواْ بِمِثْلِ مَا آمَنتُم بِهِ فَقَدِ اهْتَدَواْ Bunu 5 kere okuyorum. Ya da 6 kere. Ta ki ezbere, yanlışsız bir şekilde okuyana kadar. Ondan sonra diğeriyle bağlıyorum ayeti. + O zaman yayını izleyen arkadaşlar, kendinize bir bakın. Şöyle bir 30. cüzün kısa surelerinden bir başlayalım. Özellikle Vedduha’dan aşağısı çok güzel akar. Onu yaptıktan sonra kendinizde bu cevherin olup olmadığını anlayacaksınız. 30. cüz de oluyorsa yani bir hafızlık kursuna gidilmesi tabii ki daha mantıklıdır. Ama siz de bu azim varsa bak Osman okula giderken bile ezberlemiş ki çok geç yaşlarda, yaşlı bir insanın bile hafız olması vaki yani değil mi? – Tabii ki ağabey. Mesela 60’lı yaşlarda hafız olanlar var. Yani burada ağabey azim, gayret çok önemli. Yani bir de Rabbimizin de dilemesi lazım. İnsanın da dilemesi lazım. O zaman bereket geliyor ağabey. Mesela bak en hafızlığa başladım… Benimle beraber hafızlığa başlayan arkadaşlar da vardı. Onlar üniversiteye gideceğiz diye dershaneye gittiler. Hafızlığı bıraktılar. Onlar üniversiteyi kazanamadı, ben kazandım. + Allah-u ekber ya. Allah nasip edecek. Peki Osman, bu şefaat mevzusunda size bir hak verildiğini biliyorsun. Hepimizden iyi bilyorsun. Peki kardeşim, iyi-kötü bir dostluğumuz oldu bugüne kadar. Hatalarım olmuş olabilir. Yarın, öbür gün böyle bir şey olursa… Çünkü senin şu an hafız olarak öleceğin de belli değil. Bu da hafızların imtihanı. Allah öyle bir şey nasip ederse kardeşim, bizi de unutmazsan çok seviniriz ya. – Ağabey inşâAllah. Çok güzel bir şey söyledin. “Senin de hafız olarak öleceğin belli değil.” dedin. Bence hafız olduktan sonra bütün hafızların bu soruyu sorması lazım. Evet ben hafızım. Ne yapmam lazım? Cüzü tekrar ettikten sonra başkasına ezbere okumak lazım. + Ya bu tekrarı yapmazsan %100 unutuyorsun değil mi hacı? Kaçarı yok yani. – Hiç kaçarı yok ağabey. “Yani ben tekrar yapmıyorum ama benim hafızlığım sağlam.” diyene, ben birkaç tane yerden sorup onun hafızlığının sağlam olup olmadığını anlarım yani. + Peki şu doğru mu Osman? Ben, hafız olmak isteyen birisinin kafasına göre düşünüyorum. “Ya iyi de hafız olursam, şimdi günahlar daha çok yazılır falan.” Böyle bir şey var mı hacı, duble mi yazılıyor size günahlar? – Ağabey ben bu şekildeki sorulara hep bardağın dolu tarafından bakardım. Ben hafız olarak gramer işlediğimde, demek ki double bir ödül gelecek bana? Çünkü ayet-i kerimeyi tatbik ettiğimi biliyorum. Bu sefer şeytanın bana olan desisesini yendiğimde, onu daha çok hezimete uğratacağım. Rabbimi daha çok mutlu edeceğim. + Bir de bu vesveseye sahip olan biri yaşayamaz ki. “Hacca gideceğim mi?” “Gitme.” “Umreye gideceğim mi?” “Gitme.” “Namaza başlayacağım.” “Ya başlarsın sonra bir şey derler.” Ya bu hiçbir şey yaptırmamak için şeytanın bir planı aslında. – İşte bu şeytanın en yağlı, ballı desiselerinden yani. Çünkü niye? Bir işe başlamak, o işi bitirmenin yarısı. فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ “Bir işi bitirdiğinde ötekine koyul.” + Peki hocam biz de yani Kur’ân okuyoruz ama sizin kadar güzel okuyamıyoruz. Böyle yani akamıyoruz. Bunun bir yolu var mı yoksa bu kısım Allah vergisi kardeşim. Kusura bakma? – Hani TRT’deki, jüri hocalarımızdan bahsettik ya… TRT’de Ramazan programına katılmıştık. O dedi ki… Hepimiz okuyuş gerçekleştirdik. İşte ilk 3’e giren hoca arkadaşlarımızla beraber.. “Şu okuyuşa sahip olabilmek için en az 10 yılınızı vermeniz lazım.” dedi. Bizim okuyuşlarımızı yani göstererek… + Ya ben 1 sene uğraşsam yaparım gibi geliyor ya. – Ağabey inşâAllah. Yeteneğine de bağlı. Hakikaten hafızlık ego yapıyormuş ama onu anlamış olduk beyler. Osman çok keyifli bir muhabbet oldu ya. Valla yani çekim olmasaydı bile şu muhabbeti yapmak istermişim. Onu fark ettim. İnşâAllah birçok kardeşimizin de hani tozlanan, okunmayan Kur’ân’a dokunma noktasında çok ibret alacağı güzel bir yayın olduğunu düşünüyorum. İnşâAllah seni daha güzel yerlerde görmek istiyoruz. – Hedefimiz inşâAllah İslamiyet’e hizmet etmek olsun. Zaten Rabbimiz vesileleri yaratıyor ağabey. Çok şükür. Osman şöyle 2-3 dakikalık bir kıraat daha yapıp öyle bitirelim. Fatiha ver hatta, yayını öyle kapatalım. Şöyle yapalım: Bir sünnet-i seniyyeyi de buradan dile getirmiş olalım. Efendimiz (asm) sahabeyle bir araya geldikten sonra ayrılmadan önce Asr Sûresi’ni okurlarmış. Biz de Asr Sûresi’yle bitirelim. + Tamam. Sünneti de böylece tatbik etmiş olalım. اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ وَالْعَصْرِۙ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍۙ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ الله أكبر صَدَقَ اللّهُ العَظِيمُ

Ömer Döngeloğlu’nun Vefatından Önce Son Vaazı: Helalleşme

“Her can taşıyan her canlı mutlaka ölümü tadacaktır.” Allah’ım, buluğ çağımızdan şu ana kadar işlediğimiz bütün günahlara tövbeler olsun Ya Rabbi. Şu virüs, binlerce alimin, milyonlarca “Hocayım.” diye bizim gibi ortalıkta gezenlerin anlatamadığı, anlatamayacağı şeyi işte şu birkaç ayda anlatmadı mı hepimize? Ve kıymetli kardeşlerim, böyle bir Dünya’da şu Dünya’ya bundan sonra öyle dört elle yapışmaya gerek yok. Rızkımızı kazanalım helalinden, mü’minler ve Müslümanlar olarak üstümüze düşeni yapalım. Asıl yurt, ahiret yurdu. Efendimiz (asm) kızına diyordu ki: “Fatıma, Allah’a yemin ederim ki asıl hayat ahiret hayatıdır.” Asıl hayat, ahiret hayatıdır Müslümanlar! Bunu bazen biz kendi nefsimize bile anlatamadık yani. Güzel, güzel konuştuğumuza bakmayın bizim. Güzel, güzel anlattığımıza bakmayın fazla. Mesele bu dini yaşayanlardır kazananlar. Allah’ın huzurunda zafere erenler, mutluluğa erenler, Darüsselam’a koşanlar yaşadıklarını anlatmasalar bile peygamberin ardında yürüyenlerdir. Hadi gelin, şimdi dua vakti. Ellerimizi açalım ve Rabbimize okunan hatm-i şerifler, tüm okunan Yasin’leri, kelime-i tevhidleri, Süver-i celîle’leri birlikte duamıza katalım. “Duanız olmazasa ne işe yararsınız.” derdi yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim bize. İşte duayla geldik Ya Rab huzuruna. İşte elimizi sana açıyoruz. Amin. Allah’ım bizi bundan sonra hayırlı bir insan, dua eden, ahlakıyla, imanıyla, ibadetiyle İslam yolunda yürüyen, son nefesine kadar imanını, İslam’ını, ahlakını, namusunu, iffetini koruyan hayırlı Müslüman erkekler ve kadınlar eyle bizi Ya Rabbi! Ramazan-ı şerif bizim için bu sene ağır bir imtihan olacak. Ağır bir imtihan olacak. Oruçlarımızı tutarak, teravihlerimizi evlerimizde hiç değilse cemaat yaparak… Allah’ım, kılmayı ve Peygamberimizi de sevindirmeyi, Allah’ım, seni de razı etmeyi bu Ramazan’da ve bayrama da gerçek bayramla çıkmayı ümmet-i Muhammed’e, insanlığa nasip et Ya Rabbi! Dualarımızın kabulü için, ahirete göçmüşlerimizin ruhu için, milletimizin, vatanımızın, devletimizin, ümmet-i Muhammed’in ve insanlığın birliği, güç ve kudreti, kardeşliği ve selameti için, hayırların fethi, şerlerin def’i, ümmet-i Muhammed’in sıhhat ve selameti için, Allah rızası için El-Fatiha. Rabbim bundan sonraki ömrümüzü, bundan öncekinden daha hayırlı eylesin. Allah hepinizden razı olsun. Allah cümlemizin ölmüşlerine de rahmet eylesin. Çok teşekkür ediyorum. Allah’a emanet olun, can kardeşlerim.

Hz EbuBekir’i Ağlatan Olay Ve İbretlik Çoban Hikayesi! – DUYGULANACAKSINIZ! – Fatih Yağcı

Bir türlü memnun edemediğimiz, geçinemediğimiz, anlaşamadığımız, ya bunu niye yaptın dediğimiz insanlar… Bununla ilgili bir hikaye var. Beni çok duygulandıran bir hikaye. Konya’da metfun, Osmanlı ulemasından bir zat var. Hadimi hazretleri. Şu minvalde bir hikaye anlatır. Talebeleriyle birlikte otururken, durup durup şu cümleyi söylüyormuş: “Ah ah çoban… Kazandı çoban. Hem de ne kazandı.” Duruyor böyle. Birkaç gün geçiyor. Tekrar aynı şey. “Ah ah… Çoban ne kazandı. Ah ah… Hem de ne kazandı o çoban.” diyormuş. Talebeleri bir gün karşısına almışlar, demişler ki: Efendim yani bu anlattığınız, bu bahsettiğiniz şey kimdir? Bu çoban kimdir? Bize anlatın.” deyince anlatmaya başlıyor. Diyor ki: “Vaktin birinde biz bir yolculuğa çıktık. Üç kişi yollarımız kesişti. Yolculukta giderken bir yerde bir ara verdik. Abdestimizi aldık, namazımızı kıldık. Sonra ben dedim ki: “Arkadaşlar, gelin birlikte bir dua edelim. Efendimiz (asm) buyurur ki: “Duası kabul olanlardan birisi de yolculardır.” Hani yolcunun duası makbuldur ya. Beraber bir dua edelim, hep beraber bir Amin diyelim. Başlıyor. İlk önce kendisi dua ediyor. Ellerini açıyor, herkes eşlik ediyor ona. “Ya Rabbi, ben medrese ilimlerini aldım. Bu medrese ilimlerini başka nesillere aktarmak istiyorum. Talebeler yetiştirmek istiyorum Allah’ım. Bana şöyle güzel, havadar bir yerde bir medrese nasip et. Orada da talebeler ver. Ben de senin için talebeler yetiştireyim Allah’ım.” diye dua ettim. Herkes “Amin, amin, amin.” dedi. Sonra ikinci kişi bir tacirmiş. Demiş ki: “Ya Rabbi, beni görüyorsun. Gidiyorum, geliyorum ama ciddi bir şey kazanamıyorum. Bana böyle kayda değer bir şeyler kazanabileceğim iyi bir ticaret nasip et Allah’ım. Ticaretimi arttır.” diye dua ediyor. O istiyor, o istiyor. Adam işte sayıyor orada tacir neler istediğini. Çobana geliyor sıra. Çobanın hiçbir şeyi yok tabii. Koyunları var. Bir şeyi yok. Şöyle duruyor, duruyor. Şöyle bir yutkunuyor. Diyor ki: “Allah’ım ben senin verdiklerinden razıyım, sen de benden razı ol. Bir şey istemiyorum Allah’ım.” diyor. Herkes “Amin.” diyor. Ama çok hoşuma giden onun böyle bir kanaatkârlığı. “Allah’ım bana vermiş olduğun hayattan ben razıyım, sen de benden razı ol. Ben bir şey istemiyorum Allah’ım.” diyor. Sonra anlatmaya devam ediyor Hadimi hazretleri. Diyor ki: “Gel zaman git zaman, Allah bana bir medrese nasip etti. Sizin gibi talebeler nasip etti. Duam kabul oldu. Sonra duydum ki o tacir, o günden sonra ticaretine bir bereket gelmiş ve çok iyi ticaretler yapıp, iyi paralar kazanmış.” diyor. Yani arkadaşlar, o gün yapılan dualar makbulmüş. Çoban ne dedi: “Allah’ım ben halimden memnunum, ben halimden razıyım. Sen de benden razı ol.” Yani duanın makbul olduğu saatte ve şartlarda, çoban en güzel duayı etti. “Ah çoban kazandı ah! Hem de ne kazandı…” diye bu zatın sözünün hikmeti buymuş. Hikayedeki diğer insanlar da tabii ki kötü niyetler beslemiyorlar ama adam en son ucu istemiş çünkü bir insan medrse alimi olup, Allah’ı razı edemeyebilir. Bir insan çok para kazanıp, yoldan çıkabilir. Ama adam en başta istenmesi gereken, en önemli şeyi isteyerek çok makbul bir dua etmiş. Düşünsenize, “Razı ol. Allah’ım benden razı ol.” Bu iki kelimeyi alan her şeyi alıyor. Yani Dünya gamından kurtuluyor, kabir azabından kurtuluyor, Cennet’ül firdevs’te ebediyen Resulullah (asm)’la görüşecek, peygamberlerle görüşecek, Rabbinin makarr-ı saltanat-ı ebedisinde onun huzurunda müşerref olacak. Bu “Razı ol.” kelimesinin içinde her şey var. Peki soru ne? “Ağabey Allah benden nasıl razı olur? Ne yaparsam razı olur? Hani bunun böyle bir formülü var mı? Alayım, ya uygulayacağım ya. Ben bunu uygulamak istiyorum. Bunun bir formülü var mı?” Evet var. Allah’ın bir kulundan razı olmasının bir formülü var. Burada onu anlatacağım. Ama ondan önce Hz. Ebubekir ile ilgili çok enteresan, çok güzel, çok duygu yüklü bir hatıra var. Onu aynen okumak istiyorum size. Hz. Peygamber (asm) bir gün oturuyordu. Yanında Hz. Ebubekir (ra) vardı. Ebubekir’in sırtında bir aba vardı. O abayı da göğsüne bir dikenle iliklemişti. Bir dikenle iliklemişti. O anda Hz. Peygamber (asm)’a Cebrail (as) geldi. Allah (cc)’dan ona selam getirdi. Sonra “Ey Allah’ın Resulü, ne oluyor?” “Ebubekir’in göğsünde bir dikenle iliklenmiş aba giydiğini görüyorum.” dedi. Hz. Peygamber (asm) da cevap veriyor. Hz. Ebubekir’in bütün malını Mekke’yi fethinden önce bütün malını verdiğini söylüyor. Cebrail (as) şöyle diyor: “O halde Allah’tan ona selam söyle. Ve de ki: “Rabbin sana soruyor. Bu fakirlik halinden, benden razı mısın, değil misin?” Allah soruyor. Hani razı mısın? Burada memnun musun mânâsında. Allah-u Ekber ya. Allah’ın bir kuluna “Ey Ebubekir, bu fakirlik halinden, benden razı mısın, değil misin? Hani böyle bir isyan boyutunda mısın yoksa halinden memnun musun?” O çobanın hali gibi. Hz. Peygamber (asm) Ebubekir’e dönerek, “Ya Ebubekir, Cebrail burada. Allah’tan sana selam getirmiş. Ve Rabbin senden, ‘Bu fakirlik halinden , benden razı mısın, değil misin?’ diye soruyor.” Bunun üzerine Hz. Ebubekir-i Sıddık ağladı. Hakikaten ağlanacak bir an değil mi? “Ben Rabbime nasıl öfkelenebilirim? Ben Rabbimden razıyım, ben Rabbimden razıyım!” dedi. Allah-u Ekber ya. Bizim işte sormamız gereken soru burada çıkıyor beyler. Yani çoban hâlinden memnun. Aslında orada ne anlatılıyor? Kardeşim, sen Allah’tan razı mısın? deyince sana şunu soruyorum aslında: Hâlinden memnun musun? İbrahim, Allah’ın sana verdiklerinden ve Allah’ın sana vermediklerinden memnun musun, hâline kanaat ediyor musun? Bunu soruyoruz aslında. Herkes kendisine bir sorsun. Hayatından memnun musun? Allah’ın kader planında seninle ilgili takdir etmiş olduğu şeylerden razı mısın yoksa “Bu niye böyle?” diyerek, içinde isyan kara bulutları mı dolaşıyor? Bak Hz. Ebubekir-i Sıddık bunu, her şeyini verdikten sonra söylüyor. Dikenle iliklenmiş ve diyor ki: “Allah’ım, ben hâlimden memnunum.” Çoban ne diyor? “Allah’ım, bana verdiklerinden ben memnunum. Başka bir şey istemiyorum. Benden razı ol Allah’ım. Bunu istiyorum.” diyor. Ne olur kardeşim, Allah’tan razı ol ya. Niye Allah’tan razı değilsin? Bunu kendine bir sor. Biliyorum garip geliyor şimdi. “Allah’tan ben razıyım.” Hayatından memnun değilsen, “Allah’ım, niye benim hayatım böyle?” diyorsan, bu şu demek: “Allah’ım, kader planında benimle ilgili vermiş olduğun şeylerden ben memnun değilim.” demek. Razı ol. “Ama benim hayatımda şu yok, ama benim hayatımda böyle bir problemim var…” Sen Allah’ın milyonlarca nimetine mazhar olmuşsun ama denizin içindeki balık gibi suyun kıymetini unutmuşsun. Denizin içindeki balık şey demiyor. “Ya su var. Ne güzel ya.” demiyor. Niye? Suyun dışını görmemiş. Suyun dışına çıkarken, çırpınırken “Aa su vardı.” diyor. İşte biz o kadar odaklanmışız ki sanki Allah bizi yaratmış, Allah bizi mükemmel bir şekilde yaşatmak zorundaymış gibi, sanki bu bizim hakkımızmış gibi bir iddiada bulunuyoruz içimizden. Ya sen kimsin? Senin neyin vardı? Her şeyin, bütün mülkün sahibi Allah. Sen hiçtin, sen yoktun, sen 0 bile değildin. Bir divanhane sahibi var. İçeriye iki kişi giriyor. Dışarısı buz gibi. İçeriye giriyorlar, ısınıyorlar. Kapıdan girdiler içeri. Bir tanesi ufak bir iskemleyi alıyor, kapının girişine oturuyor. “Ben hâlimden memnunum.” diyor. Ötekisi içeriye giriyor. O soğuktan kurtulmuş. Sanki bu nimet ona yetmiyormuş gibi. Gidiyor yukarılara tırmanıyor. “Bunu da istiyorum, Şunu da istiyorum. Bu niye yok?” diyor. Divanhane sahibine isyan ediyor. Divanhane sahibi de bakıyor, kapıda durmuş öteki adamın kanaatkâr hâline bakıyor. “Ben sadece soğuktan kurtulsam, bu benim için yeterlidir. Zaten bir hakkım yok.” diyor. Öteki adamın hâline bakıyor divanhane sahibi. Sanki bir hakkı varmış gibi, “Bana bunu niye vermedin, bana şunu niye vermedin?” diyor. Bu sefer divanhane sahibi ne yapar Ali? O kendinde bir hak varmış gibi zannedeni, alır en aşağıya indirir. O kanaatkâr olup, kapının önünde duran adamı da “Gel bakalım. Seni daha fazla nimetler de boğmak istiyorum, sana daha fazla Allah’ın nimetlerini vermek istiyorum.” der değil mi? Aynen öyle de biz hâlimizden memnun olduğumuz zaman, Allah ne yapıyor nimetini Emir? Arttırıyor. Bir hakkımız varmış gibi “Bu niye böyle, bu niye şöyle, ben bundan memnun değilim?” diye itiraz edince de, Allah nimetini azaltmaya başlıyor. “Nimet şükür görmezse gider.” diyor. Yani kardeşlerim, çoban gibi olalım. Şöyle diyelim: Allah’ım, benim sesimi duyduğunu biliyorum Allah’ım. Ben bana verdiklerinden ve bana vermediklerinden, hepsinden memnunum, razıyım. Ban hiçbir şey de vermeyebilirdin, ben yine bir hak iddia edemezdim. Bugün sokakta da yatabilirdim, yine bir hak iddia edemezdim çünkü mal sahibi, mülk sahibi değilim ben Allah’ım. Ben senden razıyım Allah’ım. Tek bir isteğim var. Sen de benden razı ol Allah’ım. Benden memnun ol Allah’ım. Bunu istiyorum diyelim. Peki Allah benden nasıl razı our? Bunun bir formülü var mıdır? Benim de Hz. Ebubekir-i Sıddık gibi her şeyimi tasadduk mu etmem gerekiyor? Allah’ı razı etmenin muhtelif yolları vardır kardeşim. Mesela bir ayet-i kerimeyi okuyalım. Allah’ı nasıl razı edeceğimizin en genel formülü bence burada. Âl-i İmrân Sûresi 31. ayette diyor ki Allah: Ey Muhammed de ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun (Resulullah (asm)’a) tabi olun. Tâ ki Allah da sizi sevsin.” Yani Allah, Resululah (asm)’ı bir model hükmünde yaratmış. Hani bir teorik bilgiler vardır, bir de uygulamadaki bunun hâli vardır değil mi? Allah bizden birtakım şeyler istiyor, bunu Kur’ân-ı Kerim’de söylüyor. Tamam. Peki hani bunun böyle bir modeli, uygulanmış hâli yani fiziğe dönmüş bir hâli var mıdır? Allah’ın bizden razı olması için söylemiş olduğu şeylerin işte bir model hükmüne geçmiş, bu zata benzeyin dediği bir model var mıdır? Vardır. İşte Resulullah (asm) odur. Allah onu yaratmıştır, ona birtakım özellikler vermiştir. Ona benzeyenlerin kurtuluşa ereceğini yani Allah’ın onları seveceğini, yani Allah’ın aslında onlardan razı olacağını bu şekilde Âl-i İmrân Sûresinde ifade etmiştir. Yani nasıl razı edebilirsin Allah’ı? Şöyle razı edebilirsin: Resulullah (asm)’ın sünnet-i seniyyesine bakarsın, onun sünnetini öğrenirsin, onun gibi yaşarsın. Onun gibi namaz kılarsın, onun gibi haramlardan uzak durursun, onun gibi nafile namazlarını, ibadetlerini yaparsın. Onun sünnet-i seniyye âdabını, su içmesinden uyumasına kadar taklit ederek ona benzediğin kadar Allah seni sevecek. Hani hemen şu kafaya da girmeyin: “Ya bir peygambere benze diyorsun.” Peygamber ol demiyorum sana. Peygamberin aynısı ol demiyorum. Olamayız. Ama ona benzediğimiz nispette… Bak sen busun, Resulullah (asm) bu. Ona benzediğin, ona yaklaştığın nispette Allah da seni sevecek demesi, senden razı olacak olarak da anlaşılır. Ve Allah’ı nasıl razı edeceğimizin de formülünü öğrendik. Ne yapacağız? Resulullah (asm)’a benzeyeceğiz. Onun sünnet-i seniyyesine sımsıkı yapışacağız. Onun dediklerini ve onun yaptıklarını yapacağız. Namazımız 5 vakit değise, 5 vakit kılacağız. 5 vakitin varsa Teheccüd’e kalkacağız gibi hayatına bir şeyler koyacaksın kardeşim. Evet inşâAllah yayını izleyen kardeşim… Bir gün Allah’ın “Ben bu kulumdan razı oldum.” dediği kulu da biz oluruz. Allah’a emanet…

Ağır Korona Hastasına Tüm Yaşadıklarını Sorduk

Televizyonda haberleri izlerken hiç… Peki hastalığı ağır bir şekilde mi atlattınız? “Artık buraya kadarmış. Herhalde ölüyorum.” dediğiniz bir an oldu mu? – İçtiğim ilaçlar etki ediyordu. Yan etki ediyordu, kusma oluyordu, bulantı oluyordu. Özellikle de ikinci hafta halsizliğim had safhaya vardı. Böyle elimi kaldıramıyorum. Böyle çok müthiş bir halsizlik söz konusu oldu. + Ağabey selamun aleyküm. – Aleyküm selam Bestami kardeşim. + Öncelikle geçmiş olsun. – Çok sağ olun. Teşekkür ederim. Allah sizlerden uzak etsin. + Allah razı olsun ağabey. Biraz kendinizi tanıtır mısınız? – Tabii ki. Benim adım Zafer İhtiyar. 9 Eylül Üniversitesi Tarih öğretmenliği mezunuyum. Tarihçi yazar diyorlar hakkımda. Zira yayınlanmış bazı kitaplarım var. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kokartı profesyonel Turist Rehberi olarak çeşitli gezi gruplarına rehberlik yapmaktayım. Aynı zamanda Zafer İhtiyar ile Tarih ve Gezi diye bir YouTube kanalım var. Gezdiğim yerlerle ilgili videolar çekip atmaya çalışıyorum. Bu şekilde faydalı olmaya çalışıyorum Bestami. + İyi ağabey. Allah kolaylık versin. Peki Corona virüsüne nasıl yakalandınız? Onu biraz bize bahseder misiniz? – Tabii ki. Şimdi Türkiye’de biliyorsunuz resmi olarak 10 Mart 2020 tarihinde Corona ilk vaka açıklandı. Ben rehber olarak son gezimi 8 Mart’ta gerçekleştirdim. O tarihten sonra zaten evdeydim. Dikkat ediyorduk herhangi bir şekilde bulaşmaması açısından. Fakat eşim çalışmaya devam ediyordu. Riskli günlerde eşimi çalıştırmaya devam ettiler. 6 Nisan’a kadar da çalıştı eşim. Son çalıştığı gün eve geldiğinde eşim oldukça rahatsız olduğunu, halsiz olduğunu, işte başının ağrıdığını, eklemlerinde ağrı olduğunu vs. ifade etti. Biz baştan tabii tedirgin de olduk. Corona da olabilir, başka rahatsızlık da olabilir diye. O hafta eşim evde geçirdi. Yani Parol işte ateşi için alıyordu. Bu arada hemşire ablası var. 14 Nisan’da eşim test yaptırmaya gitti hemşire olan ablamızın çalıştığı hastaneye. Orada işte tomografisi çekildi, kan tahlili yapıldı ve testi yapıldı. Tomografi yani ciğerlerindeki filmde enfeksiyon gözlenince Covid teşhisiyle 14 günlük ev karantinasına karar verildi eşime. Bu arada ben bir gün öncesinde şiddetli böyle baş ağrım var, ateşim var, halsizliğim var. Eşimden daha rahatsız konumdayım. Eşimin pozitif olduğunu anlayınca ben vakit kaybetmeksizin hemen Bursa Şehir Hastanesi’ne gittim. Ve benim de tomografi sonucunda ciğerlerimde enfeksiyon görülünce bana da Covid teşhisi konuldu ve benim hastaneye yatışıma karar verildi. Yani ben eşimden Covid’i almış oldum bu şekilde. Rahatsızlık o şekilde başlamış oldu. + Peki ağabey sizin hastalığın derecesi neydi? Yani ağır bir şekilde mi atlattınız hastalığı? – İlk günlerinde benim sadece ateş ve halsizlik vardı. Fakat üçüncü günden itibaren nefes darlığı başladı. Derin nefes alamıyordum. Böyle derin nefes almak istediğimde, göğsümde bir tıkanıklık oluyordu. Konuşurken öksürüyordum. Yani mesela telefonlara dahi bakmak istemiyordum. Telefonlarda konuşamıyordum. Rahat konuşamıyordum zira. Ve yine içtiğim ilaçlar yan etki ediyordu. Kusuyordum, kusma oluyordu, bulantı oluyordu. Yine affedersiniz ishal… Birkaç gün özelikle ishal geçirdim. Özellikle de ikinci hafta halsizliğim had safhaya vardı. Böyle elimi kaldıramıyorum. Yani böyle çok müthiş bir halsizlik söz konusu oldu. Mesela abdest alıyorum, bilinçli abdestimi alamıyorum. Yani namaz kılıyorum ama bilinçli namaz kılamıyorum. Hatta affedersin bir duş almıştım. Duştan sonra tişörtümü giyeceğim, yarım saat tişörtü giymekte zorlandım. Yani öyle bir halsizlik. Tuşlara basamıyorum. Telefonun tuşlarına basamıyorum. Mesaj atamıyorum. Yani öyle bir derin halsizilik oldu. Yani ağır geçirdim bana göre. Hatta 23 Nisan’da eşime WhatApp’tan attığım bir sesli mesajda demişim ki: Yani bu ilaçlar bana çok yan etki yapıyor. Çok ağır geçirmeme sebebiyet veriyor. Fena oluyorum. Yani telefonu tutamıyorum, tuşlarına basamıyorum. O kadar halsiz hissediyorum kendimi. Ne olacak halim falan demeye başladım. Biraz ağır geçirdim. + Çok geçmiş olsun tekrardan. – Bestami kardeşim çok sağ olasın. + Peki bu hastalık sırasında ağabey hiç ölüm düşüncesine kapıldınız mı, hani “Artık ölüyorum.” dediğiniz bir an oldu mu? – Şimdi belirtilerin hepsi çıkmaya başlayınca bir endişe oluyor işin gerçeği. Hatta 25 Nisan’dı yani 10. günümde doktoru çağırdım ben. Dedim ya çok halsizim. Beynim sanki vücuduma hakim olamıyor, elime hakim olamıyorum. Oryantasyon sağlayamıyorum elime vs. Dedim ne oluyoruz? Yani affedersin doktor karşısında ağladım Bestami kardeş. Ya dedim benim işte 2 oğlum var. Yani Allah korusun onlar babasız kalmasın ne oluyoruz falan diye bir endişelendiğimiz oldu yani bir kaygı süreci yaşadık. Bir de konuşma bozukluğu falan yaşamaya başladım ben. Telefonlara bakamıyorum, konuşamıyorum kimseyle. Çok garip bir sürece girdi yani. Kaygı ve stres yaşadım. + Bu süreçte de hep herhalde tektin değil mi ağabey bu hastalığı yaşarken? – Tektim. Odada yalnızdım. 12 gün boyunca yalnız kaldım. Zaten doktor da beni teselli ederken öyle dedi. “Yani işte tek yalnız kaldın bu odada. Psikolojin biraz bozulmuş olabilir. Normaldir, şudur, budur, atlatırsın eve taburcu ettiğimizde…” diye teselli etmişti. Zor bir süreç. Allah kimseye vermesin ya. + Amin. Peki ağabey hiç televizyonda ilk haberleri izlediğinde bana da bulaşabilir mi diye hiç düşündün mü? – Yani düşünmüyorduk işin gerçeği. Yani şimdi tabii haberleri özellikle sosyal medyadan izliyorduk, takip ediyorduk. Yani hatta işin esprisini yapıyorduk vs. ama işin ciddiyetinde değildik ilk başlangıçta. Sonra vakalar artmaya başladı. Bu arada eşim endişeliydi. Yani çalıştığı için, çalışma ortamında bulaşabilme endişesi vardı. Endişe ettiği gibi de oldu nitekim. Ona çalıştığı yerden bulaştı. Ben tabii evdeydim. Dediğim gibi geziler durduğu için turizm noktasında. Bir dışarıya işte marketedir, işte fırınadır, pazaradır vs. çıkıyordum ama dikkat ediyordum yani neticede bulaşmaması noktasında. Velhasıl eşimden temas yoluyla herhalde bir şekilde bulaşmış oldu bize. + Peki ağabey bu süreçte… Hani dedik ya tektin, tek olmakla alakalı bir stres yaşadın. Ya sevdiklerine ulaşamamak peki nasıl hissetiriyordu? – Bu zor bir durum. Gerçekten zor bir durum. Hastanede yalnız kalınca düşünüyorsun zaten. Bunları düşündüğün gibi eve gelince de yine 14 günlük ev karantinası verildi hastaneden taburcu olduktan sonra. Evde de yine yalnız. Yine dikkat ediyorsun. Evde çocuklar var. Onlara da bulaşmaması için daha tam atlatmamış oluyorsun vs. Yani bir araya gelememek, muhabbet edememek, çocuklarına sarılamamak zor bir durum. Allah’ım yani mesela akrabalar gelmek istiyor ziyaretine, kabul edemiyorsun eve. Çocuklar bu süreçte taşıyıcı olabilirler diye başka yere işte mesela anneanneleri falan var, onlara yollayamıyorsun, kimseye gönderemiyorsun. Evde dikkat etmek zorundasın. Bir masada yemek yiyemiyorsun mesela. Düşün, ben 1 ay geçtikten sonra bir masada oturup da ailemizle beraber yemek yiyebildik. Bütün bunlar yani bize bazı nimetlerin kıymetini hatırlatmış oldu bu süreçte. + Aynen ağabey. – Zor bir süreç gerçekten. + Tekrar değerini bildirdi ağabey değil mi? – Aynen. Yani düşün. Camiler kapandı, işte Ramazan’ı biliyorsun teravihsiz geçiriyorsun, Cuma’lar yok. Yani her şeyin kıymetini bize öğretiyor Cenab-ı Hak ama Rabbim bir an önce bu süreçleri bitirsin. Eski normal hayatımıza dönelim inşâAllah. + Amin. Peki ağabey senden sonra birine bulaştı mı yani taşıyıcı oldun mu hastalıkta? Bilgin var mı? – Elhamdulillah kimseye de bulaştırmadık, taşıyıcı da olmadık. Bu sürecin sevindirici yönü çünkü bu bir vebal. Yani Allah muhafaza birisine bulaştırmış olsaydık ki düşündüm. Yani mesela hastaneye eşimi götürdüğüm zaman, birisiyle görüşmüştük. Ben hemşire ablama telefon ettim. Dedim yani böyle böyle görüşmüştük. İşte evraklar, şu bu… Acaba ona bir dikkat etsin. Bir temas olmuş mudur? Gerekirse test yaptırsın falan diye. Düşünüyorsun yani. Acaba birisine bulaştırmış olabilir miyim, taşıyıcı olmuş olabilir miyim? Elhamdulillah kimseye de bulaştırmadık, taşıyıcı da olmadık Bestami kardeşim. + Peki ağabey virüsün bulaşma aşamasıyla hani tüm süreci anlatabilir misin? Nasıl seyretti virüs olayı? – Tabii ki. Şimdi 5 günlük periyotlarla ilaç veriliyor. İlk 5 gün değerlendiriyor. Şayet hastanın şikayetlerinde azalma varsa taburcu edilebiliyor. Fakat benim şikayetlerim bitmedi. Halsizlik devam ediyor, ateş devam ediyor, kusma var vs. İkinci 5 güne geçildi. İkinci 5 günde bir ilave ilaç verildi Bestami kardeşim. Bu ilaç, Çin’den gelen bir ilaçmış. Ve ağır bir ilaç. Normalde sadece yoğun bakımdakilere veriliyormuş. Ama ilk zamanlarda sadece yoğun bakımda olanlara verilirken sonra 5 günden sonra da hastanede kalmaya devam edenlere verilmeye başlanmış. Bu ilaçtan ilk etapta bana “8 tablet alacaksın akşam. 8 tablet sabah alacaksın.” dediler. Düşün bir ilaçtan 8 tablet alma. Ben endişe ettim. Yani bir sürü zaten ilaç alıyorum, 2 tane Covid ilacı alıyorum, işte Parol alıyorum, Metpamid alıyorum. İşte tansiyonum çıkmaya başlamış, tansiyon ilacı alıyorum. İşte mide koruyucu alıyorum. Bir sürü ilaç var. Bir de onlara ilaveten “8 tablet bir ilaçtan alacaksınız.” dediler. Şimdi ben endişe ettim. Yani bu ilaçtan alayım mı, almayayım mı, nasıl olacak falan derken endişe ile aldım. Hatta şöyle düşündüm: Çinliler dedim, bu virüsün yayılmasına sebep oldunuz, bir de ilacı da yollamışsınız. Hadi Bismillah. Neyse içtik. Ama bu ilaç birkaç gün sonra ben de daha da yan etki yapmaya başladı. Tepki vermeye başladım. Ben artık içmeyeceğim bu ilaçtan dedim. Yani hatta doktorlara, hemşireye dedim ben içmeyeceğim bu ilacı. Neyse beni ikna ettiler doktorlar, hemşireler, ailemler falan “İçmen lazım. Şudur, budur…” Ama benim ikinci devrede, ikinci 5 günlük periyot da şikayetlerim bitmedi. Halsizliğim dediğim gibi had safhaya vardı. Hatta beynimin vücuduma hakim olamayacağı gibi düşünceler beni endişeye sevk etti. Velhasıl 12 gün hastanede kaldım güzel kardeşim. Eve geldim. 1 hafta yine verdikleri ilaçları kullandım. Antibiyotiktir… Bazı ilaçlar yine vermişlerdi. O ilaçları kullandım. Bu arada işte kaygı, konuşma bozukluğu gibi, bu elime hakim olamamak gibi şikayetlerimden dolayı bir Nöroloji doktoruna başvurduk. Beynin sol tarafında, aktif olması gereken yerlerde tam aktifiyet yok, zayıflamış. Onu aktif etmek için TMS diye bir uygulama tedavisi yapacağız dedi. Yani o TMS cihazıyla tedavi başladıktan sonra ben daha da kendimi iyi hissetmeye başladım. Kaygım bitti, konuşmam düzeldi, elime hakim olma vs. Yani benim iyileşme sürecim, 20 günü buldu güzel kardeşim. 20-25 günü hatta buldu. 25. günden itibaren artık ben kendime tam iyileştim diyebildim. Böyle bir süreç. + Zor atlatmışsın gerçekten. – Zor, zor güzel kardeşim. + Peki ağabey sen de şu an kalıcı bir etki bıraktı mı bu hastalık? Elhamdulillah güzel kardeşim. Tamamen iyileştiğimi hissediyorum. İyiyim elhamdulillah. Artık bütün her şeyle geçtiğini düşünüyoruz. Allah’a şükür eşimde de, ben de de herhangi bir kalıcı etkisi olmadı. İnşâAllah kimse de olmasın. + İnşâAllah ağabey. – İnşâAllah kimseye bulaşmasın hatta. Kimse yaşamasın diyoruz bu süreci. + Peki ağabey haberlerde de duyuyoruz. Kurtulduktan sonra tekrar bulaşma ihtimali var diyorlar. Böyle bir durum var mı, bilgin var mı bu konuda? – Şimdi yani ben de tabii haberlerde duydum bu konuda ama bunun da izahı olarak şöyle ifade ediliyor Bestami bey: Şayet daha tam iyileşmeden taburcu olmuşsa, onun tekrar nüks etmesi ya da hastalığının devam etmesi şeklinde pozitif çıkanlar olabiliyormuş. Yani aslında bir antikor oluşuyor, bağışıklık oluşuyor. O antivirüsü… O virüsün üzerine bir bağışıklık oluşunca, antikor oluşunca o seni uzun bir müddet koruyor. Ne kadar süre bilemiyoruz. Nasıl ki gripte işte salgın geçirdikten sonra bağışıklık kazanıyor vücut, bunun gibi… Yani bunun tekrar nüks etmesi tabii ki yine kesin bir şey konamadı şu ana kadar ama Allah-u alem en azından antikor oluşmuşsa, bir müddet tekrar etmesi mümkün değil, başkasına bulaştırması mümkün değil. Yani geçiren inşâAllah bir daha geçirmesin diyoruz. İnşâAllah bir daha geçirmeyiz. + İnşâAllah. Zafer ağabey peki bu hastalığa yakalanmış ve atlatmış birisi olarak izleyen kişilere ne söylemek istersin yani ne tür önlemler almaları gerekiyor, son olarak ne söylemek istersin? – Şimdi Bestami bey kardeşim yani işin ciddiyetinde olmak gerekiyor. Bu bir virüs, salgın. Yani bulaşılabilme ihtimali var. Tarih boyunca bunun pek çok örnekleri var. Çeşitli yaşanmış salgınlar var biliyorsun. Yani vebal bu dediğim gibi. Yani bir başkasına bulaştırma, başkasından biz alırsak başkasına bulaştırırsak bunlar büyük bir vebal. Uyarılara dikkat etmemiz yeterlidir, hijyene dikkat etmemiz yeterlidir. Rabbim muhafaza eylesin diyoruz. Bol bol da dua etmek gerekiyor hem kendimize, hem çevremize. Rabbim hepimizi muhafaza etsin diyoruz. + Amin amin. Tekrar çok geçmiş olsun. Rabbim hem ülkemizden, hem tüm Dünya’dan bu hastalığı bir an önce geçirir. (Amin) – Çok teşekkür ediyorum Sözler Köşkü izleyenlerine de. Bütün izleyenlerimizi Rabbim muhafaza buyursun diyoruz. İnşâAllah bayramı bayram gibi geçireceğimiz günler gelsin, inşâAllah Ramazan’ı Ramazan gibi geçireceğimiz günler gelsin, inşâAllah kucaklaşacağımız günler gelsin diyoruz. + Amin ağabey, inşâAllah.

Kur’an’ın Hiç Değişmediği İspatlandı!

Birisi size okuduğumuz Kur’ân’ın hiç değiştirilmeden geldiğinin ispatı var mı? diye sorsa, ona ne cevap verirdiniz? Aklınıza gelen yanıtları yazabilirsiniz. Biz de 8 farklı ispat ile videomuza geçelim. “Kur’ân-ı Kerim günümüze kadar değiştirilmiş olamaz mı?” “Bunu nereden biliyoruz?” Bu soruyu bir ateist sormaz. Yani soramaz. Çünkü binanın olmadığını düşünen birisi, o binanın içeriğiyle alakalı ayrıntılı bilgileri hiç sorar mı? Elbette hayır. Peki kainatın yaratıcısının varlığını bile kabul etmeyen birisi, onun gönderdiği kitapla alakalı polemiklere girer mi? Elbette girmez. Yani girse bile, bizim önce belli temelleri anlatmamız gerekir. Öyleyse önce konuşulması gereken bir yaratıcının varlığı konusudur. Eğer varlık kabul edilirse, devamında gönderdiği kitap hakkında soru sorulması mantıklı olabilir. Öyleyse bu videoda muhatap ateist kesim değil. Onlara ilk önce ateizmle alakalı videolarımıza yönlendiriyoruz. Peki Kur’ân’ın değiştirildiğini iddia edenlerin… Elbette hayır. O zaman neden insanlar bu soruya takılıyor diye sorabilirsiniz. Bunun sebebi aslında şeytandan gelen bir vesvese. Normalde bu konu İslam’a saldıran insanların pek kullandıkları bir argüman da değildir. Çünkü zaten Kur’ân’ın değiştirilmediği konusunda… Bu şeytanın genellikle Müslümanlara verdiği bir vesveseden ibaret. “Ya böyleyse, ya şöyleyse…” gibi. Burada önemli nokta, vesveseli insan imkan-ı zati ile imkan-ı zihniyi iltibas eder. Yani birbirine karıştırır. Yani bir şey zatında mümkünse onun zihnen, ilmen de mümkün olduğunu zanneder. Mesela ben size bugün Güneş batmayacak desem, bu siz de bir paniğe sebep olmaz ve bu iddiaya inanmazsınız. Çünkü kanıt yok ve dayanak yok. “Kur’ân değiştirildi mi, ya değitirildiyse” iddiasında da aynen böyle sadece sözden ibaret. Yani dayanaksız ve delilsiz bir söylemdir. Öyleyse bunun da bir önemi yoktur. Kur’ân-ı Kerim hem hafızalarda ezberlenen, hem namazlarda sesli olarak her gün tekrar edilen, hem de dua niyetiyle sürekli okunan bir kitaptır. Elbette İslam’ın geldiği ilk dönemden itibaren bu böyleydi. Peki bu özellik bize ne gösteriyor? Bu özellikleriyle de aslında Kur’ân’ın tam bir korumayla günümüze kadar geldiğini rahatlıkla anlayabiliyoruz ve bunların üstüne Kur’ân-ı Kerim 42 tane vahiy katibi tarafından ayetler indikçe bez, deri parçaları, taş, tuğla ve kürek kemikleri gibi maddelerin üzerine yazılmıştır. Ve asırlar boyunca da her dönemde binlerce hafızın sürekli ezberlediği bir kitaptır. Sahabe efendilerimiz Kur’ân’ı ezberlemekle ve yazmakla kalmamış, aynı zamanda hayatlarına da geçirerek aslında Kur’ân’ı yine bizlere aktarmışlardır. Bir de Kur’ân-ı Kerim’in her bir harfinde 10 ve bazı gecelerde binler sevap bulunduğu için bu fırsatla Kur’ân’ın tekrar tekrar okunmasını sağlamış ve ayetlerin muhafazasını da kolaylaştırmıştır. Kur’ân’ın bir arada toplanması meselesine gelirsek de bu işlem üç aşamada gerçekleşir: Kur’ân-ı Kerim Peygamberimiz (sav) zamanında yazılıp, Hz. Ebubekir (ra) zamanında bir araya toplandı ve Hz. Osman (ra) zamanında da kitap haline getirilerek çoğaltıldı. Burada şu soru akla gelebilir: Çünkü Peygamberimiz vefat edene kadar yani 23 yıl boyunca vahiy sürekli gelmeye devam ettiği için, doğal olarak da kitap haline getirilmemiştir. Peygamberimiz vefat ettikten sonra da ona canını ve malını feda edebilen sahabelerin elinde, Kur’ân’ın son hali zaten vardı ve binlerce de hafız vardı. Asr-ı saadetten günümüze kadar hafızlık geleneği artarak devam etti. Günümüzde bile 100 binlerce hafız, bu vazifeyi Dünya’nın birçok yerinde yapıyor. Ayrıca 1400 yılı aşkın süredir devam eden bir gelenek var: Mukabele. Hani özellikle Ramazan’larda yaptığımız karşılıklı Kur’ân okuma ibadeti. Bu ibadetin kökeni asr-ı saadete kadar dayanır. Hz. Cebrail (as), her Ramazan ayında Efendimiz’in yanına gelir ve Kur’ân-ı Kerim’in o ana kadar nazil olan ayetlerini baştan sona karşılıklı mukabele tarzında okurlardı. Peygamber Efendimiz (sav) vefat edeceği yılın Ramazan ayında ise Hz. Cebrail (as), 2 defa gelip Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona 2 defa mukabele tarzında karşılıklı okudular. Hakim olan Allah, Efendimiz’in gidişine yakın Kur’ân’ın sıhhatini bir bakıma 2 kat pekiştirdi. Aslında bu mukabele geleneğiyle beraber de, Kur’ân’ın sürekli hafızalarda sağlam kalmaya devam ettiğini görüyoruz. Hayatlarını Kur’ân’a ve Peygamberimizin sünnetini anbean gözlemlemeye adamış sahabeler, elbette Kur’ân’daki en ufak bir değişiklik anında hayatlarını feda edercesine mücadele edeceklerdi ve susmayacaklardı. Hem hadislerin günümüze gelmesi dahi son derece titizlikle sağlanmışken ve sahih hadisler özel bir çaba ile korunmuşken, elbette hayatlarının en önemli meselesi olan Kur’ân’ın her harfi korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Dünya’nın en çok okunan kitabı nedir? Kur’ân-ı Kerim ve Kur’ân’ın Dünya üzerinde sayısız nüshası vardır ve bu nüshalara baktığımızda hepsinin aynı olduğunu görürüz. Endonezya’da bir camiye gitseniz veya Hollanda’da bir camiye gitseniz, elinize Kur’ân-ı Kerim’i aldığınızda aynı olduğunu göreceksiniz. Yani bu ihtilaflı, ümmeti ikiye bölmüş bir tartışma değildir. Yani böyle bir tartışma ortada bile yok. Farz-ı muhal bir değişiklik olsaydı, bir ağacın dalları gibi dallana budaklana günümüzde binlerce farklı içeriğe sahip Kur’ân’lar olurdu. Kelamın sahibinin vadettiği gibi Kur’ân korunacaktı. “Hiç şüphe yok ki Kur’ân’ı biz indirdik. Elbette onu yine biz koruyacağız.” Böyle bir değişikliğe teşebbüs dahi edilse elbette Müslümanlar ortalığı ayağa kaldıracak ve bu olay illaki duyulacaktı. Bakın şimdi çok ince bir mânâya değineceğim. Müslümanların en günahkârı bile Kur’ân-ı Kerim’i kimseye abdestsiz bile dokundurmazken onun bir harfinin değiştirilmesine nasıl göz yumulsun, nasıl buna kayıtsız kalınabilsin? Özellikle de asırlardır gelmiş ve geçmiş olan ve her dönemde bulunan fedakar İslam büyükleri buna hiç sessiz kalır mıydı? Tercüme üstüne tercüme olan İncil’in birçok farklı nüshası var. Bu konu Hristiyanlar tarafından da aslında bilinen bir mesele. Tahrif edile edile kısmen de olsa nefislerin hoşuna gidilecek bir din haline getirilmiştir. Hani günah çıkartma meselesi gibi. Ancak Kur’ân’a baktığımızda durum hiç de öyle değil. Nefsin hoşuna gitmeyen; her gün namaz kılmak, oruçla beraber aç susuz kalmak, zekat vermek gibi yoğun ibadetler Kur’ân’da vardır. Yani eğer ki Kur’ân’a saldırı olup değiştirilmiş olsaydı, her halde ilk önce bu nefse ağır gelen ibadetler ortadan kaldırılmış olurdu. Günümüzde yapılan araştırmalarla, eski tarihlerden kalma Kur’ân nüshaları incelendiğinde, günümüzdeki Kur’ân’la tamamen aynı olduğunu görüyoruz. Ve ayrıca Karbon-14 testinin varlığıyla yapılan testlerle de Kur’ân’ın değiştirilmediğini yine görmüş oluyoruz. Hz. Osman (ra) tarafından değişik vilayet merkezlerine gönderilen nüshalar, asırların geçmesiyle kaybolmuştu. Günümüzde halen onlardan bir tanesi İstanbul Topkapı Müzesi’nde bulunuyor. Ayrıca son dönemde İngiltere’de Birmingham Üniversitesi’nde bir Kur’ân bulundu ve yapılan Karbon-14 testiyle de Kur’ân’ın en az 1370 yıllık olduğu söyleniyor. Bu sayfalarda herkesin görmesi için dijital ortama aktarmışlar. Bu nüshalar, günümüzdeki Kur’ân-ı Kerim’le harfi harfine uyum içindedir. Yani yapılan tüm araştırmalar, eski nüshaların incelenmeleri ve Karbon-14 testiyle yapılan testlerle de Kur’ân’ın hep aynı olduğunu görebiliyoruz. Şimdi farklı ve ince bir tespit sunacağım. Kur’ân’ın içerisindeki tekrarlı kelimelerin sayılarında inanılmaz bir uyum vardır. يوم Mesela Yani ‘Gün’ kelimesi 365 defa geçerken, ‘Ay’ kelimesi 12 defa geçer. ‘Ceza’ kelimesi 117 iken, ‘Mağfiret’ kelimesi tam 2 katı 234 defa geçer. Veya ‘Kadın’ ve ‘Erkek’ kelimeleri 23’er defa, ‘Dünya’ ile ‘Ahiret’ kelimeleri 115’er defa, ‘Şeytan’ ile ‘Melek’ kelimeleri 88’er defa geçer. ‘Cennet’ ve ‘Cehennem’ ise 77’şer defa tekrarlanmıştır. Daha bunun gibi çok fazla örnek sayabiliriz. Bunun gibi tekrarat ile sayıların aynı olması ve kelimelerin bile inanılmaz bir hassas denge içerisinde olması, aslında bize şunu gösteriyor: Kelimelerde en ufak bir değişiklik olsaydı… Bunca denge ve ahenk Kur’ân’ın değişikliğe uğramadığı ispatımıza aslında kuvvet veriyor. Allah insanlara emirleri ve bilgileri gönderdiği peygamberler aracılığıyla bildirir. Dinlerde tahrif olması durumunda da yeni bir peygamber ve kitap göndererek insanları tekrar gerçeğe yönlendirir. Şimdi, Hz. Musa (as)’a Tevrat indirildi. Tahrif edilince de Hz. Davud (as)’a Zebur geldi. O da tahrif edilince Hz. İsa (as)’a İncil indirildi ve son olarak da onun da tahrif edilmesiyle beraber Hz. Muhammed (asm)’a Kur’ân indirildi. Şimdi Kur’ân değiştirildi diyen kişiye soruyoruz. Kur’ân değiştirildiyse haşa yerine hangi kitap geldi? Hz. Muhammed (sav) yerine haşa hangi peygamber gönderildi? Bu hikmet penceresinden bakınca dahi bu sorunun mantıksızlığını yine görmüş oluyoruz. Zaten elbette… Madem evrenseldir, öyleyse… …tüm ayetleriyle beraber…. Öyleyse tek bir ayet bile değiştirilmeden günümüze kadar gelmiştir. Tüm bu delillere bakınca Kur’ân’ın değiştirilmediğini ve asla da değiştirilmeyeceğini görüyoruz. Kim bilir belki de “Kur’ân değiştirildi mi?” sorusunu fitne çıkarmak niyetiyle soranların birçoğu, Kur’ân’ı 1 defa bile okumamış ve tefsirine bakarak da anlamaya çalışmamışlardır.