Tasavvuftaki cezbe hali nedir?

Hep kendimizi tutmamız gerekiyor. Dervişler çok tesbihat çektiği için, zikir dersi çektiği için Allahu Teala onların göğüslerini genişletir. Bir adamın göğsünün genişlemesinin alameti; nefes aldığı zaman Allah’ın ismini zikretme ihtiyacı hisseder; “Allah’ım sana şükür, Elhamdülillahi rabbil alemin” gibi. Farklı farklı tesbihleri nefes boşluğu olduğu anda çıkarken zikreder. Ama bunu namazda yapmak sıkıntılıdır. Dolayısıyla namaz esnasında kendimizi tutmak zorundayız. Bu tesbihatları yapmayacağız. Ancak şu durum vardır. Tasavvufta cezbe diye bir olay vardır. Kişi bir anda böyle kendin kaybeder, Allah diye zikreder. Bu, onun elinde olan bir durum değildir. Bu gibi durumlarda o kul mazur görülmüştür. Bir tasavvuf meclisinde işittiğim bir meseleyi aktarayım. Tasavvuf yolunda ilerlemiş dervişlerden bir tanesi bir camiye gidiyor başka bir dervişle beraber. Camiye giriyorlar. Bu, çok cezbeye gelen bir derviş. Camide teravih, yüzlerce, binlerce cemaat var. İmam efendi ayetleri okurken, teravihi kıldırırken bu dervişlerden bir tanesi şişman, sesi tok cezbeye geliyor: ”Allah” diye bağırıyor. Yanındaki ihtiyar düşüyor. Adam korkuyor, bayılıyor, daha önce böyle bir şey görmemiş. Adam bayılıyor. İmam iki rekat teravihi bitiriyor, geri dönüyor. Cemaati yardıra yardıra bayılan cemaatin yanına doğru geliyor. ”Hayırdır” diyor, nedir mesele? Şimdi onun yanındakiler de bu yaptı demek istemiyorlar, korkuyorlar. Adam iri, yarı. Bunun derviş kardeşi diyor ki: ”Hocam diyor. Bu utanmazı yakalayalım, dövelim. Kim yaptıysa bunu dövelim.” diyor. İmam efendi de demek ki biraz tasavvuf ilmi okumuş. Şöyle diyor: ”Kardeşlerim, bu gibi haller cezbe halleridir. Allahu Teala bazen kulların ruhunu çeker, kulları kendine çekmek istediği zaman gaybıyet hali ortaya çıkar.” ”Bir sarhoşluk anında kişi iştiyaka gelir ve Allah’ın bazı isimlerini zikreder.” ”Bu kardeşimize de böyle olmuştur, unutalım. Biraz yüzüne su serpiştirdik, bu ihtiyar da kalktı.” ”Elhamdülillah. Bir sıkıntı olmadı. Gelin, biz namazımıza devam edelim.” demiş ve ortalığı sakinleştirmiş. Allah razı olsun. Tasavvuf ilmi olmayan bir imama denk gelseydi belki de cıngar çıkartırdı. ”Hemen çıkartın bu adamı, dövmek caizdir!” derdi. Bu gibi olaylar olabilir Mirsad Abi. Elimizde olan, bilerek yaptığımız ve bilmeyerek yaptığımız olarak bunlar ikiye ayrılıyor. Biz, bu gibi durumlarda hep kendimizi tutacağız. Olgun derviş, kamil derviş kendini tutar ama zayıf derviş salar. Bu olmamalı. Ama zayıf derviş salar. Bu olmamalı.

İslâm’ın şartı 5 değil miydi?

Reformist hocaların ortaya attığı bir safsatadır bu. İslamın şartı beştir. Hadis, Buhari ve Müslim hadisidir. Bu İslamın ve imanın şartlarını kim zikretmiştir bize? Efendimiz aleyhisselam zikretmiştir. Hz.Cibril, Cebrail aleyhisselam geliyor ve soruyu soruyor. İslam nedir? İslam: Şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve hacca gitmektir. Beş şart nereden geliyor bize? Bu hadisten geliyor. Kim derse ki altıncı şart da vardır, yalan söylüyor. Peygamber öyle demiyor (aleyhisselatu vesselam) İman nedir ey Allah’ın Rasulu? İman: Allah’a iman, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kadere; hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ahiret gününe; öldükten sonra dirilmeye. 6 şart. Kim derse ki 5’tir ya da 4’tür, kafir olur. Çünkü tevatür hadisidir. Tevatür hadisi inkar küfürdür Bu gibi bazı sitelerde, imanın şartını 4’e indiriyorlar, İslamın şartını 7’ye çıkartıyorlar falan Bunlar reformist, sapkın hocaların uydurmalarıdır, Dikkate almayın!

Teknolojik gelişmeler, son Peygambere olan imanımızı arttırıyor!

Teknoloji durmuyor, devamlı olarak hareket halinde. Devamlı ilerliyor. Teknolojinin ilerlemesi, bizim faydamızadır. En büyük fayda burada Mü’minleredir. Neden? Bütün imanî meseleler teknolojiyle açıklanıyor. İtikadımız, imanımız daha bir artıyor. Mesela, bundan 50 sene önce birileri çıkıp deseydi ki: “Nazar diye bir şey yoktur. Gözle görünmeyen bir şua, bir insandan bir insana gidecekmiş. O da hasta olacakmış, yatağa düşecekmiş.” Denildiği zaman, itikadı olmayan insanlar, onlar ne diyordu? “Saçma böyle bir şey, böyle bir şey olmaz, nazar olmaz.” Ama bizim Peygamberimiz Aleyhisselam, 1400 sene önce buyuruyor ki: “Nazar, haktır.“ İyi insandan güzel nazar gider. Kötü insandan kem nazar gider. Kem nazar, çocuğu hasta eder. Bir hafta doktor doktor dolaştırırsın. Her şeyi tamam ama devamlı ağlıyor. Kötü nazar almış bu çocuk. “Nazar haktır.” buyuruyor Efendimiz Aleyhisselam. Şimdi teknoloji ilerlediği zaman ortaya çıkıyor. Alıyorsun televizyonun kumandasını, tık basıyorsun. Düğmeye bastığın anda o kumandadan bir ışık, televizyondaki o açık yere ulaşıyor. Gözün görüyor mu bu ışığı? Görmüyor. Oradan kırmızı bir ışık gidiyor ama. Gözlerimiz bu ışığı görmüyor. “Ama değiştiriyor mu kanalı değiştirmiyor mu?” Sen bana onu söyle. Değiştiriyor, değiştiriyor. Klimaya, buradan tık bir basıyorsun. 20 metre mesafe var aranda. Tak, açılıyor. Işığı gördün mü? Görmedik. “Ama olay oldu mu?” Olay oldu, amacını yerine getirdi. Demek ki bu ışık var. Ateistler bile artık bu ışığı kabul ediyor. Nazar da böyle bir şeydir. Şua da denir buna. İnsanların bakışı… Bizim Peygamberimiz, bu bakışı, bu nuru, bu ışığı 1400 sene önce söyledi. Ey Müslüman! Sen hangi peygamberin ümmeti olduğunu biliyor musun? Allah’ın Peygamberi Aleyhisselam, 1400 sene önce şöyle buyurdu: “Şeytan, damarlarınızda dolaşan kanda gezer, onun yollarını oruçla tıkayınız.” 1400 sene olmuş. Teknoloji yok, tıp yok, hiçbir şey yok. Öteki adam da şöyle diyor: “Yahu şeytan zararlı bir şey kardeşim, damarda gezer olur mu ya, muhakkak bize zarar verir ya. Bu yanlış bir şey, Peygamber burada hata etmiştir.” (Haşa ve kella.) Ama bak bugün teknoloji, elektrik denen meseleyi, elektrik kablolarından geçiriyor. Bak, şu anda klimanın kablolarına bakıyorsunuz. Kocaman kablo… Elektriği gören var mı aranızda? Orada kablo var. Var mı elektriği gören? Yok. Ama bunun çalışması için bu kablo olması gerekiyor. Aranızdan bir tanesi kalksa, makasla şu kablonun ortasından kesse, önce bir kere kendisi çarpılır. Ondan sonra da klima susar. Bu ne demektir? Bu kablodan bir güç geçiyor, bir enerji geçiyor. Ama o elektrik, kabloya bir zarar veriyor mu vermiyor mu? Vermiyor. Şeytan da bizim damarlarımızda gezer ve bize zarar veremez, biz istemedikten sonra. Sultanım Aleyhisselam, onun yollarını tıkamak için gereken bütün ölçüleri bize anlatmıştır. Yine teknolojiden bir mesele söyleyeyim. 1400 sene önceden bir mucize daha… Bu mucizesine şahit olan, Peygamberimizin bu mucizesine şahit olan Japon bilim adamı, İslam’a girmiştir, Müslüman olmuştur. Efendimiz Aleyhisselam buyuruyor ki: “Birinizin kabındaki yemeğe, bir sinek düşerse, şayet bu sineğin tek kanadı yemeğe batmışsa, sineği alın ve diğer kanadını da yemeğe batırın ve sonra atın.” Sinek pistir. Yemeğimize düştüğü zaman ne yaparız? Hemen çorbayı dökeriz. Ama Sultanım ne buyuruyor? “Sen dökme, sineğin bir kanadında zehir, bir kanadında panzehir vardır.” Buyuruyor Efendimiz Aleyhisselam. Japon bilim adamı diyor ki: “Buldum.” Ne buldun kardeşim? Sineğin bir kanadında zehir var, diğer kanadında panzehir var. Yahu diyor o bir şey mi? Müslümanların Peygamberi bunu zaten söylemiş, 14 asır önce söylemiş. “Öyle mi?” diyor. Hadis kitaplarını okumaya başlıyor. Bu hadis-i şerife rast geliyor ve diyor ki: “Böyle bir ilme, ben sadece eğilirim, ben sadece secde ederim. Bu ilim, sıradan bir insanın ilmi değildir, Allah’ın ilmidir.” Ve Müslüman oluyor. Allahü Teala dininde sabit kılsın inşallah. Âmin… Oluşan her şey, bizim lehimizedir. Bütün teknolojik gelişmeler, Mü’minlerin lehinedir. Ama Mü’minler, Peygamberinden kopuk oldukları için fırsatları değerlendiremiyor. Allahü Teala zekamızı keskinleştirsin inşallah. Âmin…

Tatile gidecek olanlara tavsiyeler: Günah yüzdeni arttırma!

Yaz zamanı geldi, çıplaklar çıplaklığını yüzde elli daha arttırdı. Aranızdan bir çoğu tatile çıktı, birçoğu tatile çıkmak üzere. Allah Teala sıhhat verirse çıkacak inşallah. Ama bu kardeşiniz sizden bir şey rica eder. Tatile çıkacağınız zaman güneybatı kesimlerini tercih etmeyin, rica ediyorum. Çünkü itikadı, İslam’ı yaşama konusunda zayıf kesimler olduğu için çıplaklık orada buradan daha fazla. Bir Müslüman güneybatıya gitmemeli. Çünkü oraya gittiğin zaman muhakkak günaha düşeceksin. Muhakkak! Ben askerliğimi orada yaptım. Allah Teala bizi çıplaklar kampına yolladı. Her işte bir hikmet vardır, bir hayır vardır. Elhamdülillah bozulmadan, namusumu korumuş bir şekilde buraya gelmek nasip oldu çok şükür. Bundan sonra da bozmasın Mevla’m. (Amin) Oradan geldikten sonra on üç sene oldu askerliği bitireli, daha bir kere gitmedim. Tatile çıkma hakkımız var, çıkabiliriz ama gitmedim. Niye tercih etmiyorum? Çünkü bozuk mekan. Günah işleme ihtimalinin yüksek olduğu mekan, yüzdem artıyor orada. Ne kadar fazla çıplaklık, o kadar fazla günah yüzdesi. “Hocam, ben Allah’ın yarattığı güzellikleri görmeye gidiyorum.” Kardeşim, Allah’ın yarattığı güzellikler her yerde var. Git Karadeniz’e. Yeşillikleri bir gör bir için açılsın ya. Bir tane çıplak kız göremezsin. Fesferah olur gelirsin. Git umreye, orada harcadığın paranın yarısını harcarsın umrede. “Hayatımda görüp görebileceğin şu dünya denen gezegende en güzel yer neresi hocam?” Ben çok yere gittim. Kabe ve Ravza kadar güzel bir yer yok kardeşim, yok. Kimse bana laf anlatmasın. Git oraya, bak tatil nasılmış görürsün. Tatil yeri buralardır, güneybatı tehlikeli mekandır kardeşim. Aman dikkat et. “Hocam, yani oraları da görmek lazım. Bu dünyada bunu da yapmadım dememek lazım.” Bunlar yanlış fikirler kardeşim. Bak… Rabb’ime hamdolsun hayatımda hiç zina etmedim. Rabbime hamdolsun hayatımda bir damla içki içmedim. Rabbime hamdolsun hayatımda bir kere kumar oynamadım. Üç tane Allah’ımızın çok kötü dediği şeyi hiç yapmadım. Ve bugüne kadar hayatımda böyle bir eksiklik hissetmedim. Yani, “Bunları yapsam mı acaba? Bir deneyeyim ya, tövbe kapım da açık. Ölmeden önce tövbe edebilirim, bir deneyeyim.” Hiç böyle bir eksiklik hissetmedim. Ne gereği var ya. Allah Teala bu üçü hakkında Kuran’da bahsediyor mu? Bahsediyor mu? Ediyor. “Ve lâ takrabûz zinâ” (İsra, 32) Zinaya yaklaşmayın, o hayasızlıktır. Allah Teala bir şeye hayasızlıktır diyorsa bunda pislik var demektir, yapmayacağım. Allah Teala bana bundan sonra nasip etmesin inşallah. (Amin) Amin ya Muin. Allah Teala Kuran’da içki ve kumara, “Şeytan işi birer pisliktir.” tabirini kullanıyor mu, kullanmıyor mu? Kullanıyor. Allah pislik diyorsa ben bunu yapsam ne olur, yapmasam ne olur? Belli bunun ne olduğu, pislik diyor. Bunu yaratan Allah olduğuna göre benden daha iyi bilmez mi? Ben mi daha iyi bilirim, Yaratıcım mı da iyi bilir? Ayetle cevap vereyim. “Allah bilir siz bilemezsiniz.” (Bakar, 216) O zaman bunları yapmayacaksın kardeşim. Sabredeceksin, sabırla hareket edeceksin ve ahirette hiç kimsenin görmediği nimetleri göreceksin. Allah Teala bize nasip etsin inşallah. (Amin)

“Fazla dalma, hızlı gitme, derine inme, daha gençsin. Namazı sohbeti bırak!” – Ecel

“Acaba bu Allah yoluna erken mi girdim?” diyor. “Çok mu erken yaptım? Yirmi beş yaşındayım. Hele bir kırka, elliye kadar gelseydim. Ondan sonra dönüş yapardım.” diyor. Vesveselerle dolu kalbi. Şeytan devamlı oynuyor. “Daha eken kardeşim, daha erken.” diyor. ”Kırktan, elliden önce girilmez Allah yoluna. Dönme Allah’a, istediğin gibi yaşa.” diyor. Sanki ecelle anlaşma yapmış gibi. Sanki bir kağıda imza atmış gibi. Hiçbirimizin elinde böyle bir anlaşma yok efendiler! Hiçbirimizde böyle bir kağıt yok! Bak Efendimiz Aleyhisselam ne buyuruyor. Sahabeyi etrafına topluyor Sultanım. Bir tane çizgi çiziyor. Şöyle bir çizgi. Şöyle diyor: “Bu çizgi insandır.” Sonra karşısına bir çizgi daha çiziyor. “Bu çizgi bu insanın emelidir.” İstekleri, arzuları, beklentileri. Emel. Sonra bir çizgi daha çiziyor, ikisinin ortasına. Kaç çizgi oldu? Üç çizgi. “Bu çizgi de eceldir. Bütün insanlar bu sağdakinin çizgi peşinde koşarken ecel çizgisi gelir, işini bitirir.” Bütün insanlar, istisnasız. Kabre girmiş olan bütün insanların kafasında yapmayı düşündüğü bin tane plan vardır. Bin tane plan vardır. ”Daha bunu yapacaktım, daha şunu yapacaktım. Daha çocuğumu evlendirecektim. Şöyle bir arabaya binecektim. Daha bir yazlık alacaktım, planım buydu.” Hepsinin kafasında bin tane plan vardır ama ecel gelip söküp alır. Yok eder gider, gerçekleştiremez. Şeytan bizi emelle kandırır, olacak olanlarla kandırır ama ecel son vakıadır, hakikattir. Ondan kimse kaçamaz. Gelir ve keser. Nefesimizi keser. Efendiler! Allah rızası için şeytanın aldattığı kimselerden olmayın. Allah rızası için dikkat edin. “Erken döndün, erken namaza başladın. Erken Allah’ı zikretmeye başladın.” Bunların tamamı şeytandandır. Başka bir hadis daha zikredeyim. Bak Sultanım ne buyuruyor. Burada da tehdit var. “Benim ümmetimin ömrü vasati altmış, yetmiş senedir.” Vasati ne demek? Ortalama demektir. Altmış yetmiş senedir. “Allah Teala her kime kırk sene ömür verdiyse onun hiçbir mazeretini kabul etmez.” Bak şimdi! İnsanların çoğunluğu altmışı yetmişi görüyor. Çoğunluğu budur. Azınlığı, istisnalar genç yaşta ölüyorlar. Ama ”Vasati, ortalama ömrü ümmetimin altmış, yetmiş senedir.” diyor. Bu ne demektir? Kırk yaşına gelmişse bir adam, hâlâ Allah’a dönmemişse ve kırktan sonra ölmüşse; bu adamın Allah’ın huzuruna çıktığında verebilecek hiçbir mazereti yok. Kendini savunabilecek hiçbir şeyi yok. Çünkü ben sana kırk sene ömür verdim. On beş yaşında buluğ çağına erdin. Kırk yaşına kadar yirmi altı sene. Yirmi altı sene çok uzun bir zaman. Allah’ı bilmek, tanımak için, ona kul köle olmak için çok uzun bir zaman. Bu yirmi altı seneyi boş şeylerle harcadığın zaman sen hesap veremezsin kardeşim. Hesap veremezsin. Aldatılanlardan olursun. Şeytanın kandırdıklarından olursun. Bazıları böyle böyle vesveselerle, şeytanla mücadele halindeyken bazılarının da etrafında iki ayaklı şeytanlar ikaz ediyor. “Bak kardeşim, kendini bu Allah yoluna çok kaptırdın, namazı niyazı hiç kaçırmıyorsun maşallah. Zikir, şükür, ilimler, hadis ezberleri… Çok iyi gidiyorsun ama fazla dalma, çok hızlı gitme!” Bazılarına da böyle iki ayaklı şeytanlar geliyor. O kardeşler de şöyle cevap veriyorlar. Elhamdülillah, bunları da işittim. “Çok geç kaldım. Yirmi beş yaşındayım, çok geç kaldım. Allah’a yönelmekte, Allah’a dönmekte, Rabb’imin ismini her gün zikretmekte çok geç kaldım.” Böyle cevap veren dervişler de var. Bir önceki şeytanla mücadele hâlinde, bir sonraki iki ayaklı şeytanlarla mücadele hâlinde. Hangisi olmamız lazım? Allah’a bir an evvel yönelenlerden olmak lazım. İşte bu geceler özel gecelerdir. Yani yapacağımız çok az bir hareketle çok uzun mesafeleri katedebileceğimiz gecelerdir. Çok iyi değerlendirmek lazım. Sanki kalbimiz durmuş, bizi hastaneye yetiştirmişler, şok vermişler, tekrar hayata geri dönmüşüz gibi Allah’a dönmemiz lazım. İkinci bir şansı elde etmiş adam gibi Allah’a dönmemiz lazım. Sanki gözleri kör olmuş, ondan sonra bir tedavi bulmuş, iğne olmuş ve tekrar gözleri açılmış âmâ adam gibi Allah’a dönmemiz lazım. Bu gecelerde bu gibi adamlar gibi Allah’a dönmemiz lazım. Sanki yeni bir hayata başlamışım gibi. Dönmezsen her an ecel çizgisi gelip seni alıp götürebilir. Her an bunu yapabilir, kaçamazsın.

Denizde şortlar diz altı olacak beyler 😂

Adam denize gitmiş, şortu giymiş dizüstü. Bu adama ne denir fıkıhta? Avret yeri açık denir. Selam vermeyeceksin! “Bana niye selam vermedin Ahmet?” Kardeşim şort giymişsin. Şort diz altı değil, diz üstü. Bu olmaz. Avret yerin açık, kusura bakma. Ben fıkıh bilen bir adamım. Hâlbuki fıkıhtan haberi yok. Bir şey duymuş ya, denizde bu adama baskınlık yapacak. Yaz geldi efendiler! Fıkıh ilmine dikkat edin, âlîmlerimizin sözüne dikkat edin. Şort aldığınız zaman dizlerin altında olsun, üstünde olmasın. Üç dört sene önce kardeşlerle denize gittik, bir cemaat gördük. Dört beş tane adam namaza durmuşlar. Hepsinin şortu diz üstünde. İmamın şortu ise hepsinden daha kısa. Olur mu bu namaz? Kardeşim olmaz böyle bir şey ya!

Kızlara selam vermeyin beyler! – Ex flört 😂

Yabancı kızlar ve genç kadınlara…. Müslümanlar burada sanki sevap kazanacağım muhabbetine, “Dur şu kıza bir selam vereyim, Allah’ın selamını vereyim.” diyor. Muhabbet kuracak ya, şeytanî bir işi kuracak ya, “Selâmunaleyküm.” diyor. (Allah selamet versin ya) Yıllar önce bir kardeş sohbete başlamıştı. Tabii daha önceki yaşamında alemci bir kardeş. Elhamdülillah tövbe yaptı, İslam’a giriş yaptı. Şimdi bu kardeş 1-2 sene olunca namazlara daim olalı, eski kız arkadaşları bunu arıyor. “Hop kardeşim, naber, iyi misin?” diyor. Kız telefonu açıyor, bir bakıyor evvelce görüştüğü kız. Sesini bir duyuyor. “Merhaba, nasılsın, iyi misin?” diyor o kız şimdi. Bu da şöyle cevap veriyor: “Ve aleykümselam.” “Ve aleykümselam ve rahmetullah ve berekatüh, kardeşim.” Kıza verdiği cevaba bak! Dııııııt. Tak telefonu kapatıyor. Kız bir daha aramıyor. Adam uyanık, işi öğrenmiş. Bana böyle cevap veren bir adam demek ki kafayı yemiş, beynini yıkamışlar bunun, diyor ve bağlantısı kopuyor Bir Müslüman yolda bir kadın, kız gördüğü zaman selam vermez. “Hocam kötü bir niyetim yok Allah’ın selamını verdim. Sevap hocam, sünnet, farz.” Kadına, kıza selam yok!

Yaptığın işin iyi bir şey olduğuna emin misin? Sağır ile hasta hikayesi / Kerem Önder

Yaptığınız işlerin iyi olduğunu düşünmeyin. Yaptığınız işlerle gururlanmayın, kibirlenmeyin. İyi yaptığınızı düşünürsünüz ama o işin sonucunda şeytan sizi aldatmıştır, farkında değilsiniz! Ucub diye bir tabirden bahsederler İslam âlimleri, ucub. Ne demektir bu? Amelimizi beğenme, işimizi beğenme. İyi bir şey yaptım, diyorsun ama kötü bir şey yapıyorsun. Nasıl anlatayım? Mevlana’mızdan bir hikayeyle anlatayım. Hazreti Mevlana, Mesnevi’de bir hadise anlatıyor. Sağırla hastanın hikayesini anlatıyor. Bir sağır vardı. Mahallesinden bir arkadaşı buna geldi ve şöyle dedi: “Kardeşim, arka sokakta bir komşumuz vardı. Ağır bir hastalığa düçar olmuş. Bir ziyarete gider misin?” Sağır kulağını yaklaştırdı, “Bir daha söyle.” dedi. Adam bir daha söyledi. Sağır şöyle dedi kendi kendine: “Ya ben onu ziyarete gideceğim de, zaten zor işitiyorum. Ee, o da hastadır. Normal konuşmasından çok daha kısık sesle konuşacak. Ben bunla nasıl anlaşacağım?” dedi. Kendi kendine hesap yapmaya başladı. Fakat sonra düşündü, “Ya, bir hasta ile bir ziyaretçinin arasında ne geçebilir ki? Ben ona sorarım. Nasılsın?” O da bana der ki: “Hamdolsun iyiyim.” Ben de derim ki: “Çok şükür.” Ben ona sorarım: “Ne yedin, gün içinde ne yiyorsun, katığın nedir?” O da bana der ki: “Çorba içiyorum, ekmek yiyorum.” Ben de derim ki: “Afiyet olsun.” Ben o hastaya sorarım. “Sana gelen doktorlardan, tabiplerden kimdi, ismi nedir?” O da derki: “Falancadır.” Ben de derim ki: “Çok iyi tanırım, çok sağlam doktordur. Elini attığı dirilir. Çok hayırlı bir adamdır. Bereketli bir adamdır.” derim. Diye, sağır kafasında plan kurdu. Hesap yaptı. Ve hastayı ziyarete gitti. “Selamun aleykum.” dedi. Hasta dedi ki: “Aleyküm selam.” Sağır şöyle dedi: “Nasılsın komşum?” Hasta dedi ki: “Öldüm!” Sağır şöyle dedi: “Elhamdülillah, elhamdülillah, çok şükür.” Hasta huylandı. Bu adam düşman mı, dost mu? Ne diyor bu adam ya? Sağır şöyle dedi: “Ne yersin ne içersin?” Hasta dedi ki: “Zehir yerim, zehir yerim.” Sağır şöyle dedi: “Afiyet bal şeker olsun. Afiyet bal şeker olsun!” Hasta öfkelenmeye başladı, hasta sinirlenmeye başladı. “Bu adamın niyeti kötü.” dedi. Sağır ona sordu: “Sana gelen tabiplerden kimdir, ismini verir misin?” Hasta dedi ki: “Falancadır.” “Kimdir o?” “Azrail’dir. Bana Azrail gelmiştir.” Sağır dedi ki: “Ooo, ayağı çok bereketlidir. Geldiği yer kurtulur. Geldiği yer şifaya kavuşur, hiç korkma.” dedi. Hasta dedi ki: “Defol git evimden! Hemen evimi terk et, defol!” Sağır dedi ki: “Ben seni daha fazla rahatsız etmeyeyim.” Onu da duymuyor. “Ben seni daha fazla rahatsız etmeyeyim, yavaş yavaş gideyim.” dedi. Adam, sağır evi terk ederken, hasta beddualar etmeye başladı. “Allah Teâlâ bana verdiği hastalığın, on mislini sana versin! Sürüm sürüm süründürsün.” Diye onlarca beddua etti. Sağır dışarıya çıktı, ellerini açtı. “Ya Rabbi sana şükürler olsun. Bugün de bir hasta kulunun gönlünü aldım.” dedi. Şimdi, sağır iyi bir iş yaptığını düşündü. Güzel bir iş yaptığını düşündü. Ama adamın bütün muhabbetini bitirdi. Adamın düşmanlığını kazandı. Bundan sonra bu hasta, bu sağıra selam verir mi vermez mi? Hayatta vermez! Bu benim düşmanım, der. Efendiler! Biz Müslümanlar da, çoğu zaman iyi bir şeyler yaptığımızı düşünürüz. Ama ilmi noktada eksiklerimiz olduğu zaman kaş yapacağım derken kafa kopartırsın.

Hristiyanlıkta baba, oğul ve kutsal ruh inancı! – Teslis şirktir!

Çin’e gitti esnaf arkadaşım. Diyor ki: “Hocam Çin’de sahabe kabri ziyaret ettim.” Ben de düşünüyorum. Bu adamın Çin’de ne işi var? Uçak yok! Aylar sürer, bir adamın oraya gitmesi aylar sürer. Şu anda uçakla yirmi dört saatte gidiliyor. Bu insan Kabe’de oturup namaz kılmak varken, Kabe’de oturup Allah’ı zikretmek varken, ilim öğrenip bulunduğu mekanda durmak varken, Çin’e niye gitmiş bu insan? Tek bir derdi var. Cehenneme doğru koşturan insanları, Allah’a doğru sevk etmek. Tek derdi bu. Ama senin Müslümanın, mahallesindeki Hristiyanlaşmış Müslümanları İslam’a sevkedemiyor. Hristiyan, kendi dinine sevk ediyor ama Müslüman İslam’a sevk edemiyor. Neden? İlmi yok. İlmi yok! Karşındaki adam şöyle diyor: “Biz üç tane Allah’a inanıyoruz. Baba, oğul, kutsal ruh.” Hristiyanların inancında ne vardır? Teslis vardır. Şöyle derler: “Baba ilahtır. Oğul İsa’dır, o da ilahtır. Anne Meryem, o da ilahtır.” Baba şahıstır, oğul şahıstır, anne şahıstır. Ama aslında üç değildir. Üçü birdir. Teslis inancı budur. Bir, artı bir, artı bir eşittir bir derler. Matematiği kökten inkar ederler. Müslümanları kandırırlar. Neden kanar Müslüman? Çünkü İncil’in arasında elli dolar görüyor. Çünkü çok kolay bir şeriat görüyor karşısında. Madem Yahudi ve Hristiyanlar da cennete girecekmiş (!) Sapık bir grup türedi ya şimdi, diyorlar: “Yahudi ve Hristiyanlar da cennete girecek.” Vay arkadaş ya… Nereden çıktı bu? Bin dört yüz senedir bir tane İslam alimi böyle bir şey söylememiş. Siz bunu nereden çıkarttınız? Ayetler ve hadisler tam tersini söylüyor. “fi nari cehennem…” (Tevbe, 35) Yahudi ve Hristiyanlar ve puta tapanlar, “fi nari cehennem…” (Tevbe, 35) Onlar cehennemdedir. “…hum fiha ḣalidûn.” Ebedi olarak ateşte kalacaklardır. Allah Teâlâ onlar hakkında, cehennemdedirler ve ebedi olarak ateşte kalacaklardır, diyor. Müslüman diyor ki: “Yok hocam onlar da girecekmiş.” Müslümanlar söylüyor! Bunlar da kitap okuyor. Bunlar da namaz kılıyor. Diyorlar ki: “Yahudi ve Hristiyanlar da cennete girecek. Bu nasıl bir şey hocam?” Efendiler! Cahil Müslüman kadar tehlikeli bir adam dünyada yoktur. Cahil Müslüman’ın İslam’a verdiği zararı, kafir bile veremez. Kafir bile veremez! İşte bundan dolayıdır ki İngilizler, Osmanlı Hicaz’a, Arabistan bölgesine sahipken, Osmanlı’yı yıkamadıkları ve zarar veremedikleri için Arabistan’da Necid bölgesinde, Abdulvehhap denen sapık bir adamı bulmuş ve Vehhabilik mezhebini kurdurarak, İslam’ı bölmeye çalışmıştır. Alternatif bir din üretmeye çalışmıştır. Neden? Dini az bilen, hükümleri tam olarak bilmeyen insanlara, Vehhabilik denen yeni bir akımı beyan edelim, farklı bir din söyleyelim. Daha kolay bir din. “Hadisleri reddeden, bize sadece Kur’an yeter.” diyen bir din, Vehhabilik dini. Kendi görüşlerinin dışında olan bütün Müslümanlara kafir diyen bir mezhep, Vehhabilik mezhebi. Kanlı bir mezhep. “Vehhabiliğe girmeyen insanların tamamının kanı, canı, malı ve namusu bize helaldir.” diyen kanlı bir mezhep. “Böyle bir mezhep kuralım ve İslam’ı bölelim.” demişler. Ve cahil Müslümanlar arasında başarılı olmuşlardır. İşte Müslümanlar, “Sadece ben kendi inancıma bakarım, komşum ne yaparsa yapsın.” diyen Müslümanların birçoğu, savunmada kaldıkları için buna aldanmışlardır.

Mesnevi’den hikayeler: Yusuf’a ayna hediye eden adam!

Mevlana’mız, Mesnevi’de Yusuf Aleyhisselam’ın bir olayını anlatır. Bir dostu Yusuf Aleyhisselam’a ziyarete gider. Görüşürler, halleşirler, sarılırlar. Yusuf Aleyhisselam ona şöyle der: “Kardeşim, bana geldiğin yerden bir hediye getirdin mi?” Adam şöyle der: “Ey Allah’ın peygamberi güzelliğin en üstünü sende, rütbenin en güzeli sende, Allah’a yakınlık sende, mal mülk sende, Mısır’ın en kuvvetli ikinci adamısın. Ben sana nasıl bir hediye getirebilirim diye düşündüm. Sana geldiğim yerden bir ayna getirdim. Bu aynayı yüzüne çevir ve bak. Baktıkça Allah’ın sana verdiği güzelliğe hamdet. Sana bundan başka hiçbir hediye veremem.” der. Böyle der. Ne anladık? Bir arkadaşınızı ziyarete gittiğinizde, ona ayna hediye edin. Bunu mu anladınız? Efendiler! İşin içinde iş var, olayın içinde iş var. Efendimiz Aleyhisselam şöyle buyuruyor: “Bir kardeşiniz size bir hediye verdiğinde bunu reddetmeyin. Çünkü bu isteği onun kalbine Allah vermiştir.” Bak şimdi… Bir arkadaşın geldi sana dedi ki: “Ya içimden geldi, sana bir çay ısmarlayacağım. Gelir misin?” Bu bir hediyedir, bir ikram verme isteği geldi bunun kalbine. Bu istek kimden geldi? Hadisle sabit, Allah’tan geldi. Şimdi sen bunu reddetme. “Ya ben istemiyorum, ben gelmek istemiyorum.” deme. Reddetme bu adamın verdiği hediyeyi. Çünkü bu istek onun kalbine Allah’tan geldi. Allah Teâlâ onun iyilik yapmasını murad etti. Onun kalbini iyiliğe doğru zorladı. Rahmet suyunu akıttı ve o da sana bir hediye vermek istedi. Yusuf Aleyhisselam’a da bu adam ne getirdi? Bir ayna getirdi. Efendiler! Mahşer olduğunda, kıyamet koptuğunda, buradaki insanların tamamı mahşer meydanına çıkacak. Ananızı görmeyeceksiniz, babanızı görmeyeceksiniz. Düşündünüz tek şey kendiniz olacak. Kendinizi düşüneceksiniz. Allah Teâlâ o anda bizden bir hediye bekleyecek. Bir hediye! Tamam da hocam, Allah Teâlâ her şeyin sahibi iken, Ganî iken, zenginlerin en üstünü iken, biz O’na ne hediyesi verebiliriz ki? Allah Teâlâ bizden temiz bir kalp istiyor. Temiz bir kalp! Bu kalbi temizlemek zorundayız. Bu aynayı, kalp aynasını Allah Teâlâ’ya vermek zorundayız. Hadisle teyit edeyim. Sultanım Aleyhisselam şöyle buyuruyor: “Allah sizin suretlerinize bakmaz, Allah sizin kalplerinize bakar.” Neremize bakacak? Elbiselerimize bakmıyor. Yüzümüzün güzelliğine bakmıyor. Sakalımızı uzunluğuna, kısalığına bakmıyor. Kuvvetimize, güçlülüğümüze bakmıyor. Bir vuruşta üç adam devirmemize bakmıyor. Allah bizim bir yerimize bakıyor. Aynamıza bakıyor aynamıza. Aynan temizse kardeşim, paçayı kurtardın. Aynan kirli ise durumun tehlikelidir. Bu kalbi temizlemezsen, hastalık sıçrar. Tıpkı bir kanser hücresi gibi. Adama teşhis koyuyorlar. “Bak, göğsünde bir kanser hücresi, bir kist oluşmuş. Bunu birkaç ay içinde almazsak sıçrama ihtimali var.” diyor. Bu da diyor ki: “Ya bir şey olmaz.” Aldırmıyor. Sonra sıçrıyor diğer ciğere. Sıçrıyor alt tarafa karaciğere, pankreasa, mideye… Adam yok olup gidiyor. Neden? Sıçramasını engellemen için o pisliği yok etmen gerekiyordu, o kanser hücrelerini alman gerekiyordu. Ama sen bunu yapmadın. Kalbin kirliliği temizlemezsen ruha sıçrar. Ruhun beyaz olarak yaratılmıştır. Ama sen kalbinle bu ruhunu beyaz tutmaya çalışmazsan, bu ruhunu temiz tutmazsan, siyah ruhlardan olursun. Tıpkı miraç hadisinde geçen siyah ruhlar gibi. Efendimiz Aleyhisselam miracın ilk katında kimi gördü? Adem Aleyhisselam’ı gördü. Adem Aleyhisselam’ın sağ tarafında beyaz ruhlar vardı. Sol tarafında siyah ruhlar vardı. Adem Aleyhisselam sağ tarafa baktığında tebessüm ediyordu. Sola baktığında ağlıyordu. Efendimiz Aleyhisselam Cebrail Aleyhisselam’a sordu. “Bunun sebebi nedir, bu kimdir?” “Bu senin baban Adem’dir.” “Sağındakiler nedir, solundakiler nedir?” “Sağındakiler temiz ruhtur. Namazla, zikirle, şükürle, sohbetle, ilimle ruhlarını temizlemiş olan insanlardır. Bunlar cennetliktir.” Soyundan gelen beyaz ruhlara, temiz ruhlara bakıyor ve tebessüm ediyor. “Solundakiler nedir?” “Solundakiler kirlenmiş olan ruhlardır.” Kirlenmiş olanların cehenneme gideceğini düşünüyor, görüyor ve üzülüp ağlıyor. Üzülüp ağlıyor! Efendiler! Buradaki bütün kardeşlerin ruhu ya siyahtır ya da beyazdır. Bir gayretimiz vardır. Son nefesimize kadar bu ruhu yıkama, temizleme imkanımız vardır. Sağlığımız yerinde, aklımız başımızda. Allah Teâlâ bu imkanı bize verdi mi? Verdi elhamdülillah, akılsız değiliz. Sen ne yapacaksın? Bu ruhu çamaşır makinesine sokacak mısın, sokmayacak mısın? Çamaşır makinesi ilim meclisleridir. Bu meclislere girip bu ruhu yıkamazsan, sen kirli bir ruhla ahirete gidersin. Kirli bir ayna yansıma yapmaz. Allah Teâlâ kirli aynayı sevmez. Kirli aynayı ateş paklar. Cehenneme gider. Allah Teâlâ bizi muhafaza etsin inşallah. (Amin)