Yetim Çocuğun Peygamberimize (asm) Mektubu

Medine’de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzereyken Resul Aleyhis Selatu Vesselam’ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennet-ül Baki ye defnedildi. Ailesi mecburen Türkiye’ye döndü. Babası vefat ettiğinde 7 yaşında olan oğlu Türkiye’ye döndükten birkaç yıl sonra hislerini öylesine kaleme dökmüş ki beni tepeden tırnağa sarstı. O yüzden sizlerle paylaşmak istedim. İşte Peygamber (a.s.m.) aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları. (Kalemle Çizme sesi) Bir seni güneşim, bir babamı, birde terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde. Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerini açmıştım. doğduğum Hastane senin Ravza’nın hemen yanı başında olduğu için duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelip de daha kulağıma ezan okumadan kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş 40 günlük olduğunda ilk ziyareti mi de senin Hane-i Saadet ine yapmışım. İlk adımlarımı Senin Ravzan’daki mermerlerin de atmış ve rabbimle ilk buluşma mı secde mi? senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakın mışsın gibi severdim seni. Senin evine her ziyareti gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca babaları parka eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine’de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine’de ki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik Efendisi (a.s.m.) vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerini ayakkabı ile basamazdık. Yalın ayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın Mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun. Bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde. Babacığım Medine neden bu kadar sıcak diye babam da evladım Medine’de iki tane güneş var da ondan derdi. Nasıl olur babacığım Güneş bir tane değil mi derdim. Babam gülerek bak yavrum! Doğru bütün dünyayı ısıtan bir güneş var. Ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneşte Medine’de olunca sıcaklık 2 kat oluyor. Babamın bu cevabı çok hoşuma giderdi ve ısınırdım. Yani gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu. Ama senin güneşinde, sıcaklığın da içimizi ısıtıyordu. Medine’den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama İçimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orta bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesi de gidemiyordum artık. Gerçi ışık taa buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalın ayak koşmam lazımdı. Evet, bahçemde yürürken ezanlar okunurdu. (Fonda ezan var) Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı. Sanki Bilal-i Habeşi (r.a.) okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için mescide koşturduk bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam: incitmeyin sakın onlar Ebu Hureyre’nin (r.a.) kedileri derdi. Biz de inanırdık. Senin mescidi’ne kedilerde girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud’a giderdik senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye. O bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn Tepesi’ne çıkar oradan Uhud’da yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud Dağı’na her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhud Dağı senin Ravza’nın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesiydi sanki. İşte benim yedi senem ki en değerli, en güzel yıllarım Senin köyünde, senin gül bahçende, Senin savaştığın yerlerde, sanki yanımda sen varmışsın gibi, seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalın ayak dolaşacağım. Ta ki Güneş’in içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar. Beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğundan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur, ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Ben sana Medine’de iken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol. Ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver. Hem benim adım Nebî. Aynı seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed. Yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım. Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım. Sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine’den ayrıldığımızdan beri sanki hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan, güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ediyorum. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken ağabeyimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü ağabeyimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyareti edişimizde ben de kimse görmeden terliğimi babamın kabrinin üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacak. Evet demiştim ya; bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam Ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin Efendisi yetimlerin hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyorduk. Gözümüz, gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Bir gün sana gelişim geç bile olsa, bana gül bahçesinin mermerlerin de yalın ayak koşmak nasip olsun. Taa ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığı o güzel mabed son Durağım olsun. Muhammed Nebî Doğanay Gerçekten mektup o kadar duygu dolu ki, insan şu satırların arasında kendini çok zor tutuyor. Evet o zat ki aşkı kalbimize düştü düşeli yüreğimizin çöllerini firdevs’e çevirdi. Aşka susamış kalbimiz, onun sevdasıyla sırılsıklam oldu. Ve Gül-ü Muhammediyenin (a.s.m.) kokusunu hatırladıkça gözyaşına doydu yüreğimizin tüm çorak arazileri. Üstadın da dediği gibi Mahbub-u kulub yani kalplerin sevgilisi oldu. Hasretimiz sensin. Sâlât ve selam sana olsun Ey Nebiler Serveri (a.s.m.), Ey sevgili, en sevgili (a.s.m.). Altyazı düzenleme M.K.

Yıldızlarla Konuşan Adamın Hikayesi

Hiç daha önce gökyüzüne baktınız mı? (Video boyunca fonda müzikler var) Hayır! Gerçekten de baktınız mı? Fark ettiniz mi ne kadar güzel, ne kadar duru? Hele ki gece karanlığında. Semânın nur yıldızlarıyla yaldızlanan simasına baktınız mı? Ne kadar güzel, ne kadar da muhteşem. Nefes kesici değil mi? Vaktiyle bir adam varmış. Gökyüzüne aşıkmış. Semaya bakıyor, semadan gözünü alamıyor, daha net, daha yakından, daha pürüzsüz görebilmek için dağların yüksek yamaçlarına çıkıyormuş. Saatlerce yürüyor, erzaksız kalma pahasına tehlikelere göğüs gererek mücadele verip, türlü engelleri aşıp, o yüksek zirvelere yürüyormuş. Sırf gök yüzüne sevdalı olduğu için. Onun bu heyecanını, bu tutkusunu anlayamayanlar oluyormuş. Kimileri ona engel olmaya çalışmış. Kimileri ise onu delilikle suçlamış. O ise hiç vazgeçmemiş. Dokunmak istemiş gökyüzüne. Ona imrenenler de olmuş. Onun gibi olmak isteyenler. Ama cesaret edemiyorlar, bulundukları köyün duvarını dahi aşamıyorlarmış. O ise hiç bir engel tanımadan en yüksek tepeyi arıyormuş. En duru manzarayı. En sonunda birilerinden duymuş ki bir tepede en güzel manzara bulunuyormuş. Hemen koşmuş oraya, saatler sürmüş tırmanması. Sonunda varmış tepeye. Sırtını çimlere yaslamış. Başını kaldırıp gökyüzüne bakmış. Gerçekten de hiç bir yerle kıyas edilemeyecek kadar çok yıldız varmış. Ama hayır, hayır burası da onun içindeki hissiyatı karşılamıyormuş. Ne yapmalıyım derken bir çözüm bulmuş. Öyle bir çözüm ki, onu yaptıktan sonra tüm gökyüzü serenata başlamış. Galaksiler vecde gelmiş, tüm yıldızlar saklandıkları perdelerini açmışlar. Adeta resmi geçit gibi yahut geceleyin denizin üstünde demir atmış dev bir donanmanın fenerleri gibi parıl parıl parlamaya başlamışlar. Öyle bir çözüm ki yıldızlar yere inmiş, gök çökmüş adeta. Ve inen yıldızlar o gökyüzüne aşık, sevdalıya kendi dilini öğretmişler. Yıldızların lisanı mı olur demeyin. Yıldızlarla konuşmaya başlamış o adam. Onun bir lakabı bu olmuş. Yıldızlarla konuşan adam. Ve konuşturuş yıldızları. Her birisi dile gelmiş ve tek bir lisanla söylemişler. Söyledikçe yıldızlarla konuşan adamın kalbi tüm kainatı kuşatan bir sevgiyle dolmuş. Galaksilere uzanmış yüreği, nurla dolmuş. Nurla doldurmuş âlemi. Peki neymiş tüm yıldızları söyleten çözüm biliyor musunuz? “Sübhane rabbiyel a’lâ” Başını secdeye götürmüş. Diğerlerinin her gün kibirle büyüttüğü başını en kıymet verdiği, fikirlerini, hayallerini taşıdığı başını, hiç bir şeye feda etmedikleri başını o, toprağa götürmüş. Gökle bir olmak için, yerle bir olmak lazım demiş. Topraktan yaratıldığını hatırlayıp, toprağa götürmüş bedenini. Farketmiş ki ayaklarıyla ne kadar yükseklere tırmansa da onu yükseltmiyor. Onu esas yükselten şey onun en yükseği tanımasıyla mümkün. “Allahu Ekber” (Gök gürültüsü sesi) O ki her şeyden büyüktür. O ki büyüklükten bahsedildiğinde her şey onun yanında sonsuz küçük kalır. O ki tek büyüktür. Başını secdeye götürerek kainatı vecdeye getiren o gökyüzü sevdalısı avuçlarını açtığında kainatın sahibi onun avuçlarına sanki yıldızları dolduruyormuşçasına duaya kalkıyormuş elleri. Yıldızlarla konuşan adam hayret ve muhabbetle ve hürmetle başını secdeye götürdüğünde yıldızlar dile gelirlermiş. O da dinle dermiş etrafındakilere. “Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine, Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.” Yani yıldızların şu şirin hutbesini dinle, hikmetin nurlu namelerine bildiriyor. “Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:” Her birimiz sonsuz celâl sahibi bir kudretli zâtin varlığına, sanatının haşmetine, onun birliğine ve kudretine nur saçan birer deliliz. Şu zeminin yüzünü yaldızlayan ve birer kudret mucizesi olan nazenin varlıkları, meleklerin seyran etmeleri için onlara birer mesken olmuşuzdur. Şu gökyüzünden yeryüzüne bakan ve bir yandan da Cennet’e dikkat eden binler dikkatli gözleriz biz. Biz yaratılış ağacının bir bölümü olan semada, Samanyolunun dallarına sonsuz güzelin hikmet eliyle asılmış pek güzel meyveleriz. Şu semavat ehli olan meleklere birer gezici mescid, dönen birer hane, ulvî birer yuvayız. Birer nurlu kandil, cebbar olan Allah’ın birer gemisi, birer teyyareyiz biz. Aynı sikkeyi ve turrayı taşımakla Rabbimizin bir olduğunu gösteririz. Hepimiz onun hizmetindeyiz. İbadet eden kullar gibi biz de kendi tesbihimizi yapar, Samanyolu’nun büyük halkasında cezbeye kapılmış vaziyette, yaratılış harikası olarak Rabbimizi zikrederiz. Böyle yüz bin dil ile yüz bin delil gösteririz Rabbimize dair. Ve işittiririz insan olan insana. Fakat kör olası gözleri bizi görmez oldu. Bizim sesimizi duymaz oldu. Kimse bizim dilimizi anlamaz oldu. Biz de karanlık perdesinde sessizce bekledik seni. Çok bekledik. Mevsimler geçti, hazan yaprakları bilmeyiz kaç defa düştü dallarından. İlkbaharda kaç çiçek kırmızıya boyandı, kaç çiçek sarıya, kaçı maviye boyandı? Kaç baharda dallar yeşerdi? Kaç farklı lisanla yeryüzü bağırdı tek bir dilden? “Lâ ilahe İllallah” (Gümberdeme) Saymadık, kaç kar tanesi düştü biz beklerken toprağa? Her birisi kendine has beyazlığı, kendine has diliyle “Birsin Allah’ım” diye haykırarak kendi sanatını sağır kulaklara, kör gözlere haykırdı? Biz sessizce beklerken kaç renkte, kaç desende, kaç kumaşta nice farklı sesleriyle, nice farklı nâmeleriyle kuşlar lîsana gelip bir olan Rabbimizi haykırdı ama duymadılar? Bilemiyoruz kaç böcek varlık delillerine desenlerindeki göz alıcılıklarıyla arz-ı endam eyledi? Kaç arı kanat çırptı, çiçekten çiçeğe? Kaç kovan bal yarışına girdi? Tüm kainat Allah birdir diyerek kendi balını akıttı ama insan gözü bir arı gibi onlara konup, onlardaki iman şerbetini toplayamadı. Arı balını yaptı ama insan balını yapamadı. İnek sütünü yaptı ama insan secdesini yapmadı. (Giyotin sesi) Süt ki kan ve pislik arasından bembeyaz aktı. Bir damla kan, bir damla pislik bulaşmadan. Ey insanlar bana bakın ve Rabbinizi tanıyın dedi. Ama onu da duymadınız. Halbuki envai çeşit ihsanlarıyla, akılları hayrette bırakan ikramlarıyla, milyon farklı tatlarıyla, milyon farklı kokularıyla, milyarlarca meyvenin uzatılması ve hepsinin mükemmel ambalajlanması ve mükemmel şifalar içermesi, muhteşem faydalara çalışması, muazzam sayılarda üretilmesi ve taklit edilememesiyle, milyon farklı desen ve renkleriyle, milyarlar farklı güzellikte manzarasıyla; tüm kainat nefes kesen büyüleyiciliğini göstererek, tek bir lisanla “Elhamdülillah” (gümleme sesi) dedi ve dedirtti. Dumadınız! Kimden kime ne kadar hamd ve övgü varsa hepsi Allah’a aittir dedi. İştmediniz. Her birimizdeki yazılı mektupları okumadınız. Yanımızdan geçip geçip gittiniz. Bilmeyiz kaç asır geçti? Meyvesi dalından koparılan kaç ağaç Rabbinize şükretmeniz için yalvarırcasına baktı size. Ama siz bakmadınız. Bir kere olsun bakmadınız. Ellerini açtı nice ağaç gökyüzüne. Rabbine yalvardı. “Allah’ım ben bu insanların nankörlüğünden beriyim.” dedi. “Benim meyvemi rızamın dışında kopardı.” dedi. Duymadınız, bakmadınız. Gökyüzü ağacının meyvesi olan biz yıldızlara da hiç bakmadınız. Yıldızlarla konuşan adam başını önüne eğdi bu sefer. Yıldızlar binlerce yıllık yalnızlıklarını ve suskunluklarını şikayet ediyor gibiydiler. Yıldızın bir nida etti: “Başını kaldır! Kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zâtın harika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi bu hadiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Merhametli ve kudretli bir emrinde görev alıyorlar.” Başını kaldırdı. Tüm güzelliklerini göstermişlerdi tüm yıldızlar. Hiç görmediği bir güzellikti bu. Adeta bir aşk manifestosu, bir sevda destanıydı gördüğü. Bakakaldı! Bir daha gözünü alamadı. Aradan nice zaman geçti. Köyüne tüm uyuyanları uyandırmaya gitti. Bir de ne görsün? Tüm ahali başını kuma sokmuş debelenip duruyor. Ne kurtulabiliyor, ne de kurtulmak istiyordu. Bağırdı, yıldızlarla konuşan adam ama kimse onu dumadı. Avzı çıktığı kadar bağırdı. Duyan olmadı. Çünkü tüm ahali sağır olmuştu ve işin en kötü tarafı hikaye burda bitmedi. Maalesef bu hikaye bu şekilde hala devam ediyor. Yıldızlarla konuşan adam bağırıyor ama duymuyorlar. Gösteriyor ama görmüyorlar Gören göze karanlık perde olmaz. Görmeyen göze ışık ne yapsın? Altyazı M.K.

ÖLÜM ANINDA MELEKLERİ GÖRDÜ! ŞOK OLACAKSINIZ!

Halil: “Allah nasip etti geldik.” Osman:”-Elhamdülillah, hoşgeldiniz. Allah razı olsun. Sırf bizim için kalktınız geldiniz.” Halil:”Bizim amacımız , gayemiz İslamiyete hizmet yani.” Osman:”-Elhamdülillah, elhamdülillah. Ben zaten bütün bu video olaylarını sırf şu sözü söylemeniz için, bunu insanlar duysun, görsün. Siz de zaten aynı derttesiniz. Allah size özel bir bayrak vermiş, sancak vermiş tabiri caizse. Size çok kuvvetli bir tebliğ aracı vermiş aslında Allah. Siz de bunu çok zekice kullanıyorsunuz.” Halil:”-Ama işte sırf bura için ona katlanıyoruz. Allah nasip etti, bu yıl da buraya geldik yani.” Osman:”-Elhamdülillah.” Halil:”-Önümüzdeki yıl neresi çıkar? Allah bilir onu.” Yakup:”-Selamün Aleyküm.” Diğerleri:”-Aleyküm selam.” Yakup:”-Ben Yakup Karadağ. Geçen sene konuşmuştuk bu sene kısmet oldu gelmek.” Osman:”-Şimdi birazdan kendileri de söylerler. Şimdi buraya geliş amaçları tabi bizi görmek de var işin içinde ama daha büyük planları, projeleri var. Ahirete yatırım yapmak yani, dertleri Allah’ı anlatmak, insanlara tebliğ yapmak, Allah’ı sevdirmek. Şimdi Allah onlara özel bir sancak vermiş. Yakup:”-Bizler İslamiyette bu haldeyken, isyan etmeden devam ediyorsak, bizi hep öbür insanlar örnek alıyorlar hayatta. Sonra o örneği, biz de örnek oluyorsak çok güzel bir şey.” Osman:”-Elhamdülillah.” Yakup:”-Bu durumda örnek olmak daha bir başka bir şey.” Osman:”- “Asıl musibet ve muzır musibet dine gelen musibettir.” diyor. “Musibeti diniyeden her vakit Dergah-ı İlahiye’ye iltice edip feryat etmek gerekir. Fakat dini olmayan musibetler haikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtarı rahmanîdir.” Yani Cenab-ı Hak size kendisini hatırlatıyor yaşattığı bazı imtihanlarla. 2. lem’a da Hazreti Eyyüp’ü (a.s.) anlatıyor ya.” Halil be Yakup:” Evet.” Osman:”-Dış içe, iç dışa bir çevrilse belki” Yakup:”-Evet sizden daha” Osman:”yani siz daha sağlıklısınız belki de.” Yakup:”Öyle mi?” Osman:”-Yani sokakta gençleri görüyorsun mesela. O mu daha sağlıklı sen mi?” Yakup:”Ben daha sağlamım diye hidssediyorum bir biray olarak. Diğer kardeşlerime bakıyorum nefisleri bir şeyi az bir şey fısıldasa direk girmeye hazırlanıyorlar. Ama biz fısıldasa bile olduğumuz yerde duruyoruz.” Osman:”-Elhamdülillah.” Yakup:”-Ayaklara bir şey olmuyor.” Osman:”-Allah koruyor sizi haramdan.” Yakup:”-Şimdi gençlere bakıyorum, arkadaşlarım var bazı. Üzülüyorum onlarada. Nefisleri bir şey söyleyince direk peşleri sıra gidiyorlar.” Osman:”-Yaa. Sokakta görüyoruz belki sağlıklı zannediyoruz. Ama içi dışa, dışı içe bir çevirsek; sizin de içinizi dışa çevirsek, belki siz onlardan çok sağlıklı görüneceksiniz, onlar çok hastalıklı görünecek çünkü esas her bir günah böyle bir hastalık gibi kalbi yaralıyor.” Halil:”-Bizim hastalığımız belki 100 yılımızı götürür ama yani ahiretimizi kaybetti mi, sonsuzluğumuz belki de yok olacak. Sonsuz elem, acı çekmedense yüz yılım gitsin ne olacak yani? (Giyotin sesi) Yani Allah için sonuçta belki de dakkalarımız bir yıla bedel olur inşallah.” Osman:”-Yaa Cenab-ı Hak sizin her bir dakkanızı böyle bir yıldan, iki yıldan belki on yıldan üstün sevap kazandıracak.” Halil:”-İnşallah” Halil:”-Gençlere dua ediyorum zaten. Özellikle böyle yerlerde hizmet eden gençlere Allah ihlaslarını arttırsın diye.” Osman:”-Amin.” Halil:”dua ediyorum inşallah.” Yakup:”-Dine gelen musibet, bir de harama yaklaşmaları…” Osman:”-Evet.” Yakup:”-Misal bazan çok sevdiğim bir arkadaşım söz veriyor böyle bir haram sevdayla işim olmayacak, misal böyle bir şey oldu mu ister istemez tabi kalbimde bir sızlama oluyor.” Osman:”-Yaa.” Yakup:”-Çünkü daha önce yaşadığım için kimsenin yaşamasını istemiyorum.” Osman:”-Şimdi mesela bu gün vefat eden binlerce insan var. 350 bine yakın insan var. Bir gün içinde vefat eden. Bunların içinde büyük bir kısmı zaten Müslüman değil. Müslüman olanlar içerisinde de kaç tanesi var acaba kendisini haramdan koruyan? Yani ne faydası var? Giriyorsun o harama. Sana ne katcak ki?” Halil:”-Onca elem.” Osman:”-Yaa” Osman:”-Zehirli bir bal.” Halil:”Hiç bir zaman. Bu da değilmiş diyorlar zaten.” Osman:”-Evet.” Halil:”-Ama işte bir çare olmuyor, hüsran olarak bitiyor bu yaşam.” Osman:”-Evet. Ebedî hayatını, ebedî saadetini kaybediyor ne yüzünden? Hiç bir kendisine faydası olmayan bir ilişki yüzünden. Ben zaten hani eski hayatımdan da biliyorum, etrafımdaki arkadaşlarımdan özellikle biliyorum. Yani işte diyordu: keşke böyle bir haram sevdam olsa, yani bir kız arkadaşım olsa diyor. Bunun peşinden koşuyor koşuyor koşuyor. En sonunda bir kız arkadaş ediniyor kendine. Ondan sonra aradan bir hafta geçiyor öfleyip pöflemeye başlıyor nerden girdim ben bu belaya? İşte bitmeyen masraflar, tribine katlanamıyorum, kıskançlık. Yani sürekli o haram sevda için elemler var.” Halil:”-Heyecan ülfete dönüyor.” Osman:”-Yani! Bir süre sonra artık hayattan beziyor yani değil mi?” Halil:”-Yani dilimizle söyleyemesek bile hareketlerimizle, yaşam biçimimizle öyle mesaj vermeye çalışıyoruz inşallah. Allah bizi bu yolda daim etsin.” Osman:”-İnşallah” Halil:”-Yani ümreye kadar düşünüyoruz inşallah.” Osman:”-İnşallah! Gidebiliyormusunuz böyle olunca.” Halil:”-Valla biz Rabbimize bildirdik dilekçeyi.” (Osman gülüyor) Osman:”-İşte bu kadar basit.” Osman:”-Tevhid ağabey. Başka bir arada şeye gerek yok, soru işaretine gerek yok yani. Şimdi bazı insanların başına imtihanlar geliyor. Çok ufacık imtihanlarda gelip bana diyorlar ki yani neden ben? Neden beni buldu bu imtihan? E şimdi siz beni aradınız ta Antep’ten. Zaten videonuzu da gördüm. Aradınız, hiç mesela bir senedir neden ben? Veya işte Osman ağabey dayanamıyorum artık veya isyan ediyorum dediğinizi duymadım. Allah razı olsun.” Halil:”-İnşallah.” Osman:”-Bu imanın güzelliği işte. Hiç şikayet ettiğinizi duymadım hep şükür ediyorsunuz. Ne zaman konuşsak; özellikle Yakup’la daha çok konuşuyoruz değil mi telefonda. Sen ona veriyorsun telefonu.” Yakup:-“Sözcü olarak.” Osman:-Hahah sözcü, ailenin sözcüsü. İşte ALlah razı olsun hiç şikayet etmediler ha. Hep şükrediyorlar. Hep böyle elhamdülillah. Böyle bazen bir mesele açılıyor, bakıyorum hep böyle şükrediyorlar Yunus. Hep böyle diyorlar ki yaa elhamdülillah. Cenab-ı Hak bize böyle bir lütüfta bulunmuş, ihsanda bulunmuş. Bize ahireti farkettirmiş, iman vermiş bize. Hatta bir kere seni anlattılar. Dediler ki Ağabey dedi. Yakup dedi hatta. Kardeşimi dedi sabah namazına ben kaldırıyorum mesela dedi. O sapasağlam zahiren görününce. Ama onu sabah namazına ben kaldırıyorum, biz kaldırıyoruz dedi. İnsan musibette hep böyle kendinden aşağıdakilere bakıyor. Kendinden yukardakilere bakmıyor yani kendinden daha zor durumda. Üstad diyor ya: “Bir elin kırıksa iki eli kırık olanlara bak, bir gözün görmüyorsa iki gözü görmeyenlere bak.” İkisi birlikte:”-Evet” Osman:”-Ama biz hep işte neden ben diyoruz, isyan ediyoruz. “Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder.” (İkiside cümleyi ayrı ayrı tamamlıyor) Osman:”-Allah razı olsun. İstediği gibi tasarruf eder.” Halil:”-Evet, çünkü mülk bizim değil.” Osman:”-Yani mülk Allah’ın değil mi? Bizim değil. İstediği gibi keser, biçer. Şimdi bu kıyafet Allah’ın.” Halil:”-Evet.” Osman:”-Biz diyemeyiz ki yani neden kesiyorsun, biçiyorsun değil mi? Siz şimdi bir de böyle sürekli sıklıkla sohbetlere gidiyorsunuz yani.” Halil”-Evet gidiyoruz.” Yakup:”-Gidiyoruz.” Osman:”-Eli, ayağı sapasağlam olup ta, maddi imkanı da olup ta, arabası da olup ta, hatta Ankara’da olup ta sohbete gelmeyenlere bir mesajınız var mı?” Yakup:”-Böyle yerlere gelip imanlarını taze tutmaları lazım.” Osman:”-Hay Allah razı olsun.” Yakup:”-Bir bahçeyi sulamak gibi.” Osman:”-Evet.” Yakup:”-Onlar da böyle yerlere gelip, dinî sohbet alarak, biraz da ruhlarını getirerek imanlarını, iman bahçesini sulamış gibi olur.” Halil:”-Çünkü iman eskiyen bir şey sürekli.” Osman:”-Evet değil mi?” Halil:”-Yenilemezsen söner gider.” Osman:”-Tazelemesi lazım.” Halil:”-Sonunda yanlış bir yerlere saparsın.” Osman:”-Cenab-ı Hak herkesin kalbine açsın bu hakikatleri ki her kes buralardaki fazileti bilsin. Cenab-ı Hak adeta bir hazinesini açmış bize. demiş ki girin içeri. Ne kadar süre size biçtiğimi size söylemeyeceğim, ne kadar altın toplasanız almanıza izin vereceğim. Biz hazineye girmişiz içerde oyun oynuyoruz. PUBG oynuyoruz. (Gülüyorlar) Vazife, yani lüzümsuz şeylerle vakit geçiriyoruz.” Halil:”-Evet ağabey aynen öyle.” Osman:”-Hiç altın toplamıyoruz ne kadar garip olur değil mi? Şu an o durumdayız.” Halil:”-Evet” Osman:”-Dünyaya gelmişiz, Allah diyor ki ne kazansanız kar yanınıza.” Halil:”-Evet” Osman:”-Ona göre size ebedî saadet vereceğim. Eğer kazanmazsanız ebedî felaket var.” Halil:”-Yani yıllarını sefahat içinde geçiriyorsun ama İslamiyet için azıcık meşakkat çekmişiz çok mu yani?” Osman:”-Allah razı olsun. İnşaallah Cenab-ı Hak nasibimizi arttırsın. Bizi dinleyenler, zaten izleyenler yeterli mesajı aldılar bence. Cenab-ı Hak kalbimize bu mesajı tesir ettirsin.” Yakup:”-İnşallah almışlardır.” Osman:”-Allah’a emanet olun, görüşmek üzere inşallah.” İlahi:”Geceye adım adım yürüdüler. Korkuya adım adım yürüdüler. Onlar öndeler, Onlar öncüler. Hiç düşünmeden bir an onlar öldüler. Onlar öndeler, Onlar öncüler Hiç düşünmeden bir an onlar öldüler. Kardeşi: (Sanırım telefon kaydı)”-Ağabeyim son nefesini verirken halüsünasyon görmeye başlamıştı. Göz perdeleri açılmıştı. Son sözleri şu olmuştu “Tayy- mekan Ya Rasulallah (a.s.m.). Baba 3 tane melek geldi, bana Cennetlik elbiselerini giydiriyorlar.” demişti ve sonra baba bana çok güzel şeyler gösteriyorlar demişti. Baba ben gidiyorum hakkını helal et demişti. Babamda “oğlum beni bırakıp gitme” dediğinde “Baba kusura bakma ama bu güzellikler için seni de bırakıp giderim.” demişti.” ALtyazı M.K.

Kerbela 2 | Hz.Osman’ın Şehadeti

Fitne! Kelimesi telaffuz edildiğinde dahi kulakları tırmalayan, ortaya çıktığında ise yeri göğü ateşe veren amansız felaket. Fitne, uykudaydı onu uyandırdılar. Ve kıyamete kadar uyumayacağını fısıldadı semaya ellerini. Kalemle çizme sesi Devir Hazreti Ömer (r.a.) devriydi. Müminlerin halifesi Ömer (r.a.) dört dönüyor, Hazreti Huzeyfe’yi sıkboğaz ediyordu. Soru üstüne soru soruyordu. Peygamberin (s.a.v) sır katibiydi Huzeyfe (r.a.). Ona öğretilmişti Allah tarafından bildirilen sırlar. Fitne günleri gelecekti, haksızlar kendini haklı görecek zulmedeceklerdi ve hatta kan dökeceklerdi. Hazreti Huzeyfe (r.a.), Hazreti Ömer’in (r.a.) sürekli sormasından ve onu köşeye sıkıştırmasından yorulmuş, sadece tek bir cümleyele cevap verecekti. Hazreti Ömer (r.a.) sordu: “Söyle ey Huzeyfe (r.a.) fitne bana da isabet edecek mi?” Hazreti Huzetfe (r.a.) “Merak etme Ya Ömer (r.a.) Senle fitne arasında bir duvar vardır. Fakat senden sonraki halife döneminde fitneler zuhur edecek, fitne kapısından girilecektir.” Hazreti Ömer (r.a.) ferasetiyle ince bir soru sordu: “Ya Huzeyfe (r.a.) fitne kapısı açılacak mi? Kırılacak mı?” (Tahta kırılma sesi) Kastettiği manâ şuydu. Açılan kapı kapatılabilirdi fakat kırılan kapı bir daha asla kapatılamazdı. Hazreti Huzeyfe (r.a.) sorudaki inceliği anladı. Derin bir nefes aldı, “Kırılacak Ya ömer (r.a.)” dedi üzülerek. (Gök gürlemesi sesleri) Yıllar geçmişti, o büyük fitne günlerine yaklaşılmış kıyamete kadar devam edecek fitnelerin kapısının kırılmasına çok az kalmıştı. Hazreti Ömer (r.a.) ateşe tapan bir İranlı tarafından şehit edilmiş vefatı esnasında halifeliği 6 kişilik bir kurula bırakmıştı. Abdurrahman İbn-i Avf’ın (r.a.) önderliğinde heyet ise 2 isim arasında kalmışlardı. Hazreti Ali (r.a.) veya hazreti Osman (r.a.). İkisi de bu işe ehildi. Her vasıfta kemaldelerdi. Üstün özelliklere sahiplerdi. İkisi de Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın damadıydı. İkisi de çok ahlaklı, çok zeki, çok alimdi. İkisi de Peygamberimizin (s.a.v.) pek çok övgüsüne mazhar olmuştu. Uzun süren kararsızlık sonucu daha fazla uzatarak fitne çıkmasın diye olay karara bağlandı. Hazreti Osman (r.a.) halifre seçildi. Ve hazreti Ali (r.a.) hemen ona biat etti. Zira Hazreti Ali’ye (r.a.) sorulmuştu eğer halife sen seçilmezsen en ehil olarak kimi görüyorsun? Osman’ı (r.a.) demişti. Hazreti Osman’a (r.a.) da aynı soru sorulduğunda o da Ali (r.a.) demişti. Hiç biri saf yüreklerinde iktidar kaygısı gütmüyor, hatta hilafetten kaçıyorlardı. Fakat ikisi de Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) bu noktada talimat almışlardı. Bunu bir yük olarak görüyorlar, daima Allah’a sığınıyorlar, bu sorumluluğun altında eziliyorlardı. Zira ikisi de dünyayı kalplerinden de yaşantılarından da çıkarmışlardı. Hazreti Ali (r.a.) ne güzel diyordu: “Ben dünyayı 3 talak ile boşadım.” diye. Hazreti Osman (r.a.) hilafete seçildi. İlk yaptığı konuşma bir deklarasyondan ziyade bir dini hutbe gibiydi. Tıpkı Hazreti Ömer (r.a.) ya da Hazreti Ebu Bekir (r.a.) gibi konuştu. Peygamberin de (s.a.v.) sahabelerin de sevdiği şefkatli Osman’dı (r.a.) o. Malını, ömrünü her daim İslam uğruna harcamış bir kahramandı. Zinnureyndi, iki nur sahibiydi. Sahabenin en alimlerinden, en çok ibadet edenlerinden, Kur’an’a en düşkün olanlarındandı. İdarede de çok başarılıydı. 12 yıl süren halifelik hayatında çok fütühatlara imza attı. İnsanların kazançları çok artmıştı. Her şehirde yargı evleri kurdurmuştu. İlk donanmayı kurdu ve ilk deniz zaferini elde etti. Mescid-i Nebevî’yi genişlettiği gibi ülke sınırlarını da bir hayli genişletmişti. İlk 6 ayda (ilk 6 yılda demek istiyor) fitneler zuhur etmemişti. Her şey çok saadetli görünüyordu. Fakat fitneler ikinci 6 yılda kendini göstermeye başladı. Münafıklar, ektikleri tohumları topluyor; yaptıkları şer çalışmasının meyvesini alıyorlardı. Fitneler baş göstermeye başlamıştı. Abdullah İbn-i Sebe isminde bir münafık dehşetli fitnelerin başına geçmişti. Kendisi Yahudi’ydi ama Müslüman rolü oynuyordu. Ekibiyle birlikte pek çok fitnelerin yayılmasında kadrolu bir şekilde çalışmış ve İslam tarihinin en kara lekesini meydana getirmeye muvaffak olmuşlardı. Hazreti Osman (r.a.) gibi yüksek ferasetde bulunan ve pek çok farklı kemal noktada bulunan bir halifenin döneminde neden bu fitneler başlamıştı? Ve Kerbela’ya giden süreç nasıl oluşmuştu? Neydi bu fitnelerin sebebi? Fitnelerin çıkmasına sebep olarak öncelikle sahabelerin pek çoğunun vefat etmiş olması veya İslam’ı yaymak için dağılmasını söyleyebiliriz. Hazreti Ömer (r.a.) sahabenin önde gelenlerinin Medine’den ayrılmasına izin vermemişti kendi döneminde. Fakat Hazreti Osman (r.a.) döneminde durum değişmişti. Çünkü Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’dan ders alma bahtiyarlığına erişen nice sahabeler artık yoktu. Ya vefat etmişlerdi ya da yaşlanmışlar ve inzivaya çekilmişlerdi. Kalanlar ise farklı coğrafyalara tebliğ için gittiğinden Hazreti Osman (r.a.) onların desteğinden mahrumdu. Gerek istişare hususunda gerekse idareciliğe tayin hususunda elindekilerle yetinmek durumunda kalan Hazreti Osman (r.a.) atadığı kişilerden tam manasıyla memnun kalmıyor, karışıklıkların önüne geçemiyordu. Zira bu kişiler eldekilerin en iyisi de olsalar Hazreti Ömer (r.a.) dönemine kıyasla idareciliğe tam lâyık olmayabiliyordu. Diğer taraftan bir nesil değişimi söz konusuydu. Sahabelerin yerini alan neslin zühdde , takvada, adaletde, dindarlık ve dürüstlükte onlara yetişmeleri, onlar kadar hassasiyet göstermeleri mümkün olmamıştı. Münafıklar bu durumu fırsata çevirip ortalığı karıştırıyor, yaygara koparıyorlardı. Bu da Hazreti Ömer (r.a.) dönemini hatırlayan ve kıyaslama yapan halkta bazı karışıklıklara kapılmalarına sebep oluyordu. Buna ek olarak yeni fetihler yapılan topraklardaki milletlerin intikam hislerine kapılmalarını sayabiliriz. Hazreti Osman (r.a.) döneminde İslam Devleti’nin hudutları bir hayli genişlemişti. Hazreti Ömer (r.a.) dönemindeki kadar saffet kalmamış pek çok farklı millet İslam’a girdikçe farklı sorunlar da baş göstermeye başlamıştı. Anadolu’dan Ankara’ya kadar uzanmıştı sınırlar. Kuzeyde Azarbaycan, İran. Bir tarafta Özbekistan, Afrika’da Tunus’a kadar pek çok geniş arazilere İslam yayılmıştı, pek çok muhtelif din, dil, ırk ayrımlarıyla birliği yakalama zorluğu yaşanıyordu. Üstelik bu milletler içinde millî gururları kırılanlar fırsat kolluyor, diş biliyor, intikam arzu ediyordu. Üstad Bedîüzzaman’ın Mektubat’da da dediği gibi Abdullah İbn-i Sebe gibi bir kaç Yahudi tek sorun değildi. İslam’a giren pek çok milletin devletlerinin yıkılmasını gururlarına yedirememelerinden dolayı gizli öfke duymaları fitnenin zeminiydi. Yahudi ve münafıkların rolü bu sorunları deşmek ve önü alınmaz hale getirmek için durumdan istifade etmekti. Nitekim istifade ettiler. Müslümanların manevi birlikteliğinin karşısına çıkamadıkları için çareyi aralarına sızıp tefrika çıkarmakta buldular. Zaman ve mekan farklılıklarından istifade ederek planlı olarak bazı yalanları yaymaya başladılar. Hazreti Osman’a (r.a.) iftiralar atıyorlardı. Farklı coğrafyalarda yaydıkları bu iftiralardan Medine’deki halifenin haberdar olması uzun zaman alıyor, tedbir alana kadar tabiri caizse iş iten geçiyor, çoktan ortalık kaynamış oluyordu. Hazreti Osman’ın (r.a.) kendi cebinden, kendi imkanlarıyla zor durumda olan akrabalarına peygamber döneminde ve diğer halifeler döneminde, kısacası her zaman yaptığı gibi yardımlarda bulunmasını devletin kasasındanmış gibi yayıyorlardı. Böyle bir yalanı yayıyorlardı. Onu tanımayan bozuk kalpli insanlar da buna inanıyorlardı. Halbuki ayette “Size bir fâsık haber getirdiğinde buna inanmayın, tahkik edin.” diyordu. Bu iftira tamamen yersizdi. Eğer doğru olsaydı ganimetlerden halifeye beşte bir oranda verilen payı da alması gerekirdi. Ama Hazreti Osman (r.a.) almıyordu. Kendine helal görmüyordu. Bu derece hassa bir insandı. Ayrıca öyle bir durum olsa o dönemdeki krallar gibi başka memleketlere daha yüksek vergiler koyardı. Halbuki her yerde eşit vergiler vardı. Adalet ve eşitlikle hükmediliyordu. Hazreti Osman (r.a.) bu yardımları tamamen kendi cebinden yapıyordu. Halife olmadan öncede, ömrü boyunca da bunu yapmıştı. Ayrıca Hazreti Osman’ın akrabalarını vali olarak atadığı yalanını yayıyorlar, onu akrabalarına torpil yapmakla suçluyorlardı. Halbuki bu da yüzde yüz doğru değildi. 22 validen sadece 5 i akrabasıydı; onlarında ikisi Hazreti Ömer’in (r.a.) atadığı valilerdi. O öyle bir dönemdi ki fetihlerin çok artması ganimetlerin de artmasına bu da halkın refahının artmasına sebep olmuştu. Tabi ki bunun bir de dezavantajı var. Rehavet de artmaya başlamıştı. Kişi başı düşen ganimet 4-5 kat artmıştı. Hazreti Osman (r.a.) çok cömert biri olduğu için halka bu gelirin dağılmasın çok uğraşıyor, pek çok insana maaş bağlıyordu. Bunu dahi suistimal etti münafıklar. Osman (r.a.) devletin hazinesini israf etti. Çar çur ederek bitirdi diyorlardı. Durum böyle değildi. Fakiri çok gözetiyordu, yetimi kolluyor, kimse açlık çekmesin diye tedbirler alıyor, destekler veriyordu. Hatta tüm şehirlerde toplu sofralar, toplu iftarlar oluşturuyor, bu sofraları kurduruyor, binlerce insana yemek yediriyordu. Hatta bu gün de o şehirlerde toplu iftar adeti ondan gelmektedir. Bu cömertliğini de aleyhine çevirmeye kalktılar utanmadan. Bir asılsız iftira da Hazreti Osman’ın devlete ait meraları kendine ve akrabalarına tahsis etmesi yalanıydı. Halbuki Hazreti Osman (r.a.) bu arazileri kendine değil devletin hayvanlarına tahsis etmişti. Devlet zenginleştiği için hayvan sayısı da çokça artmıştı. Yeni mera ve otlaklara ihtiyaç vardı. Bu devlet arazilerinin başka şeylere kullanılması yasaklandı. Meraya özel olarak tahsis edildi. Maalesef bu normal hadise münafıkların yalanlarına malzeme oldu. hatta hazreti Osman’ın (r.a.) getirdiği yenilik çok güzel de bir yenilikti. Toprağı ihya eden, o toprağa sahip olur teşvikiydi. Bu ülkede tarımın gelişmesine yol açtı. Ükle bu sayede hızla kalkınıyordu. fakat münafıklar bunu dahi Osman (r.a.) bid’adçıdır, halkı cihattan koparmak istiyor, devlet arazilerini peşkeş çekiyor diyerek yansıtıyorlardı. kara bir propagandayla uğraşıyordu Hazreti Osman (r.a.). Halifeliğinin 9. senesinde duyduğu fitnelerden hayretlere düşen Hazreti Osman (r.a.) tüm valilerini çağırdı. Şehrin önde gelenlerinin temsilcileriyle beraber Medine’ye geldiler. Bu fitnelerin aslını esasını sordu. Tüm ithamlara cevap verdi. Her kes ikna olmuş, her icraatın perde arkasını öğrenmişler, hikmetini duymuşlardı. Münafıkların çevirdikleri oyunların foyası bir ölçüde meydana çıkmıştı. Münafıklar yüzleri kara olarak döndüler geldikleri yere. Fakat daha ince, daha sinsi çalışmaya karar verdiler. Hazreti Osman’ın (r.a.) döneminde bir tehlike daha çıktı. Kur’an okuyuşlarını farklı sahabelerden, farklı kıraatlerden öğrenen toplumlar; herhangi bir sefer öncesi bir araya geldiklerinde birbirleriyle sert tartışmalara giriyorlar, birbirlerini Kur’an’ı yanlış okumayla suçluyorlardı. Ve Kur’an’ı kendi lehçelerine göre mushaflara yazmışlardı. Hazreti Osman (r.a.) sahabenin büyükleriyle acil olarak istişare etti. Ve tüm farklı lehçelerdeki mushafları toplattı. Henüz Kur’an’da bir hareke yoktu. Kur’an’ın indiği Kurayş Lehçesi hariç diğerlerini yaktırdı. Ve bu şekilde yanlış anlaşılmaların önünü almış oldu. Bu icraatıyla sahabenin duasını aldı. Büyük bir fitneyi önlemiş oldu. Hazreti Ebu Bekir (r.a.) döneminde iki kapak arasına toplatılan ve kitap haline getirilen Kur’an’ı Hazreti Hafsa’dan (r.a.) alıp, nüshalarını çoğalttırdı. Bu güzel hizmeti müthiş bir titizlikle yaparken münafıklar ise şunu yaymaktaydı. Osman öylesine yoldan çıktı ki Allah’ın kitabının mushaflarını toplatıp yaktırıyor. (Gümleme sesi) Zulmü Kur’an’a da sıçradı diyorlardı. (Giyotin sesi) Bir de yüzük meselesi vardı ki olmayacak kadar abartıldı. Hazreti Osman (r.a.) Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın mühür olarak kullandığı yüzüğünü Eris isminde bir kuyunun duvarında otururken düşürmüş tüm kuyunun suyu boşaltılmasına rağmen; yüzlerce kişi aramasına rağmen bulunamamıştı. Bu doğal hadiseyi bir işaret olarak gören cahil insanlar bir yaygarayla galeyana getirilmişti. Osman (r.a.) halifeliğe layık olmadığı için o yüzük ondan alındı diye fitne çıkarıyorlar, bazı insanlar da bu fitneye inanıyorlardı. Münafıkların başını Yemen Yahudisi Abdullah ibn-i Sebe çekiyordu. Yahudiler hasetleriyle meşhurdur. Kitap larında Hazreti Muhammed Aleyhisselatü Vesselam’ın geleceğini okumuş fakat Araplar arasından geldi, Yahudiler arasından gelmedi diyerek haset duymuş, kibirleri yüzünden kutsal kitaplarındaki Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’dan bahseden yerleri yırtmışlardı. İbn-i Sebe’nin münafıkların başını çektiği biliniyordu fakat ele geçirilemiyordu. Medine ve Mekke’de fitnesini yayamayınca Irak’a gidip orda başlamıştı fitnelerine. İlk başlarda yüksek ilminden dolayı çok iyi bir Müslüman taklidi yapıyor, halka duymadıkları şeyler anlatarak kendine çekiyordu. Yavaş yavaş zehrini aşılamakta ustaydı. Konuşmayı çok iyi biliyordu. Müslümanları nerden vuracağını çok iyi biliyordu. En önemli etki alanı nifaktı yani ara açmak. O ve adamları Hazreti Osman (r.a.) ve sahabenin önde gelen isimlerini birbirine düşürmek için azimle çalışıyorlardı. Halifenin her kararını yanlış aksettirmek için habercilerden hızlı çalışıyorlardı. Sahabeler ilk başta inanmak istemiyor ama sonra yapılan iş eğer anlatıldığı gibiyse doğru değildir diyorlar; bu da münafıkların eline bir koz olarak geçiyordu. Bu sözlere türlü yalanlar ekliyorlardı. Sahabenin büyüğü şöyle tenkit etti, böyle tenkit etti diyerek. Ve daha sonra farklı yalanları yaymaya başladılar. Mesela Abdullah İbn-i Mesud’u (r.a.) öyle dövdürdü ki bağırsakları dışarı döküldü, feci şekilde can verdi diyorlardı. Kim inanır böyle bir yalana? Halbuki böyle bir hâdise vuku bulmamuıştı. Ebu Zer El Gıfare’yi (r.a.) Medine’ye sokmadı, alıkoydu diyorlardı. Halbuki işin salı öyle değildi. Ebu Zer’le (r.a.) görüşmüş, onun da rızasıyla başka bir yere onu göndermişti. Ammar’a (r.a.) zulmetti diyorlardı. Ammar (r.a.) ümmetin pusulası gibi bir sahabedir. peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştu: “Ammar’ı (r.a.) baği yani bozguncu bir gurup katledecek.” “Hak üzere olmayan bir gurup katledecek.” demişti. Halka Hazreti Osman’ın (r.a.) Ammar’ı (r.a.) öldüren bağiy lduğunu söylüyorlardı. Bu da apaçık bir yalandı. Fakat uzak coğrafyalarda haberin yanlış olduğunu öğrenmek haftalar, bazen aylar sürüyordu. Bu bilgi kirliliği, yalan furyası atılan çamurun izlerinin kalmasına sebep oluyordu. İbn-i Sebe ve münafık ekibi bir yandan da halkı yanlış fikirlerle zehirliyorlardı. İtikad ve inançlarını bozuyorlardı. İbn-i Sebe insanlara Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) reankarnasyonla tekrar geri geleceğini etkili bir biçimde anlatıyor chillerin inancını bozuyordu. Hâşa Hazreti Muhammed’in (s..a.v.) geri döndüğünde zalimlere indireceği darbedeb bahsediyorlardı. Bu darbeden korunmak için yapılacak iş; yanlışlar üzerinde olan hükümeti indirmektir, şeriatı korumak için isyan etmek cihattır diyorlardı. Hazreti Ali’nin (r.a.) hakkının yendiğini anlatıyor; Hazreti Ali (r.a.) üstünden Hazreti Ebu Bekir (r.a.), Hazreti Ömer (r.a.), hazreti Osman (r.a.) gibi sahabelere düşmanlık ettiriyordu. Hazreti Osman’a (r.a.) düşmanlık güden, İslam’dan intikam almak isteyen ya da kavmiyetçi olanlar bu görüşlere kapılıyorlardı. bazen de İslam’a yeni girenler ve İslam hakkında yeterli bilgisi olmayanlar bu söylemlere kapılı; İslam’ı korumak namına Hazreti Osman’a (r.a.) ve hilafete düşmanlık güdüyorlardı. Köpürte köpürte, yalanları yaya yaya insanları galeyana getirdiler. Hicretin 34. yılında Irak ve Mısır’dan gelen bir gurup hac için yola çıkmış fakat yaptıklarının hesabını sormak için dönüşte Medine’ye uğradıklarında Hazreti Osman’ın (r.a.) karşısına çıkmışlardı. Hazreti Osman (r.a.) onları dinledi, şefkatle konuştu, ikna etti. Geri dönerlerken münafıklar oyunlarının bozulduğunu fark ettiler. hemen bir tuzak tertip ettiler. Hazreti Osman’ın (r.a.) ağzından yalan bir mektup yazıp, mührünü taklit ederek bir mühür bastılar. Mektubu taşıyan kişiyi ihbar edip kızgın kalabalığa yakalattılar. Mektupta Hazreti Osman (r.a.) güya Mısır Valisi’ne hitaben bu bozguncu gurubun hepsine hakaret ediyor, öldürülmelerini emrediyordu. İnsanlar öfkelendi. Öfkeli kalabalık münafık elebaşısı İbn-i Sebe’nin de galeyanıyla Medine’ye yürümeye başladılar. Hazreti Osman’ın yalan söylediğini ve istifa etmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Niyetlerinin doğru olduğunu İslam’ı korumaya çalıştıklarını zannediyorlardı fakat İslam’dan haberleri yoktu. Çoğu cahil ve aşırıcı kimselerdi. Şeytanın tuzağına düşmüşlerdi. Halifenin evini kuşattılar. istifasını istediler; istifa etmedi. Münafıklar yoksa öldürürüz diye bağırıştılar. Diğer insanlar da o anın kontrolsüzlüğüyle münafıkların provakasyonuna kapıldılar. Halbuki, şeriatça ulül emre itaat farzken bir halifeyi katletmek ne derece hak üzere olabilirdi ki? Hazreti Osman (r.a.) elbette istifa etmedi. peki neden istifa etmemişti? Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın çok sevdiği damadıydı Zinnureyn (çift nurlu) Osman (r.a.). “Cennet’de her peygamberin bir dostu vardır benim dostum da Osman’dır (r.a.)” buyurmuştu Nebiler Serveri (s.a.v). “Ashabım içinde ahlakı bana en çok benzeyen Osman’dır (r.a.)” demişti. Vefatından önce “Ashabımdan bazısının yanımda bulunması beni çok sevindirir. “buyurmuştu. “Ebu Bekir’i (r.a.) çağıralım mı?” dediler, sükut etti peygamberimiz (s.a.v). “Ömer’i (r.a.) çağıralım mı?” dediler sükut etti. “Osman’ı (r.a.) çağıralım mı? dediler. “Evet!” dedi. Çağırıldı Osman (r.a.). Koşarak geldi, uçarak geldi. En sevgili (s.a.v) çağırmıştı. “Gel'” demişti. Koşmak değil uçmaktı itaat. Düşünsenize Allah Rasulü’nün (s.a.v) isminizle sizi de çağırdığını. Resulullah (s.a.v) onu görünce sevinmişti. Bir müddet sohbet etmişlerdi. Hazreti Osman’ın (r.a.) yüzü gittikçe değişmişti. Çünkü Rasulullah Aleyhisselatü vesselam ona halifelik döneminde meydana gelecek fitnelerden bahsetmişti. Suçsuz olarak şehit edileceğini haber vermiş ve sabretmesini istemişti. “Ey Osman, (r.a.) eğer Allah sana bir gün halifelik gömleğini giydirirse, münafıklar o gömleği soymaya kalkışırsa sakın onu bana kavuşuncaya kadar çıkarma.” demişti. İstifa edemezdi Osman (r.a.), emir verilmişti. Karşı koymayacaktı, sabredecekti. canı pahasına sabredecekti. Hazreti Ali (r.a.) ve iki oğlu Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) koşmuştu imdadına. Su vermiyorlar, yemek vermiyorlar; Hazreti Osman’ı istifaya zorlamak için her türlü gadri yapıyordu çapulcular. Hazreti Hasan’ın (r.a.) ve Hazreti Hüseyin’in (r.a.) yapısında da susuz kalana koşmak vardı. Bembeyaz, nur gibi parlayan halifenin susuzluktan çatlamış dudaklarına su yetiştirdiler. Acaba bilir miydi Hüseyin Kerbela’da aynı zihniyet kendisini de susuz bırakacaktı. Böyle cahil, böyle zalim, İslam’ın sevkat ve sevgi dolu mesajından nasibini alamamış insanlar vardı karşılarında. Suyu en fazla hak edeni susuz bırakmak onların ebedî susuzluğuna sebep olmuştu. Söylenen her yalana inanmışlar, şeytan da onların cehaletinden faydalanmış, fitnenin içine çekmişti. Hazreti Ali (r.a.) “Ya Emir-el Mü’minin emret hepsini kılıçtan geçirelim.” dedi. Hazreti Osman (r.a.) “Olmaz” dedi. “Medine’de rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’ın yanında harp olsun kan dökülsün istemem.” dedi. “Öyleyse kapında nöbet tutacağız” dediler. “Hayır” dedi. “Siz mescide gidin, istemiyorum hiç bir cedelleşme olmasını.” dedi. Günler geçiyor, tansiyon düşmüyor, münafıklar tansiyonu yükseltecek yalanlarını daha da yayıyorlardı. hazreti Osman (r.a.) evinin balkonuna çıktı. Mescid-i Nebevî’ye seslendi. Evi yakın olduğu için Mescid-i Nebevî’dekiler onu duyabiliyorlardı. Ama isyancılar görüştürmüyordu. “Ali orda mı?” dedi. “Burda” dediler. Sahabelerden mümtaz şahısları sordu, burda dediler. İsyancılar şaşkın şaşkın ne diyeceğini bekliyorlardı. “Ya Ali (r.a), ey Allah’ın sahabeleri, bu eşkiyalar bilmiyorlar mı benim kim olduğumu? Bana su vermiyorlar. “Müslümanların en susuz anlarında Rume kuyusunu tasadduk eden, Müslümanlara bağışlayan ben değil miydim?” dedi. “Sendin!” dediler. “Siz de şahit misiniz?” dedi Mescid’dekilere. “Şahidiz ey Allah’ın halifesi.” dedi Ali (r.a.) ağlayarak. “Bunlar bana yemek vermiyorlar. Halbuki Müslümanlar kıtlık yaşarken, en aç zamanlarında, binlerce develik kervanla erzak dağıtan ben değil miydim?” dedi. “Sendin.” dediler. “Siz de şahit misiniz Ya Ali (r.a.)” diye sordu. “Şahidiz.” dedi Hazreti Ali ağlayarak. “Beni ablukaya almışlar, halbuki ben İslam’ın zorluk ordusunu silahlandıran, tedarik eden kişi değil miyim?” dedi. “Sensin!” dediler. “Siz de şahit olun.” dedi. Bir gün Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Hazreti Ebu Bekir (r.a.), Hazreti Ömer (r.e.) ve ben Uhud Dağı’na çıkmıştık. Uhud Dağı’nı bir titreme aldı. Efendimiz “Usbud ya Uhud. Fe inne ma aleyke nebiyyun ve siddikun ve şehiden.” dememiş miydi?” “Benim şehit olacağımı müjdelememiş miydi? dedi. “Evet!” dediler. İsyancılar birer birer pişman olup vazgeçiyor, tövbe ediyorlardı. Hazreti Osman (r.a.) ellerini kaldırdı. “Şahit ol Ya Rab, düşmanlarım bile şehadetimi tasdik ediyor.” dedi. Ve içeri girdi. Hanımı Naile’ye (r.a.) sordu. “Kaç gündür su içmiyorum?” dedi. “4 gündür su içmiyorsunuz.” dedi. Bu gün de oruca niyetlenelim.” dedi Hazreti Osman (r.a.). İftar edemeden oruç tutuyordu. Bir ara uykuya daldı. Rüyasında bir melek ona göründü. “Ey Osman (r.a.) hazırlan Nebiler Nebisi (s.a.v) seni çağırıyor.” dedi. Osman’ın (r.a.) dudakları mevcelendi. hemen koştu Rasulullah’ın (s.a.v) huzuruna. Dereler yollar aşılıyor, bir patikadan bir bahçeye iniliyordu ve güllerin arasında onun çehresi gözüktü. Gözleri dolu dolu damadı Osman’a (r.a.) bakıyordu Efendimiz (a.s.v). Sağında Ebu Bekir (r.a.), solunda Ömer (r.a.) vardı. “Geldin mi ey Osman (r.a.)” “Geldim ya rasulallah (s.a.v)” “Seni hapis mi ettiler? “Evet beni hapsettiler.” Sordu ona: “Ey Osman (r.a.) sana su vermediler mi? Seni susuz mu bıraktılar?” “Evet Ya Rasulallah (s.a.v) beni susuz bıraktılar.” “Ya Osman (r.a.) seni aç mı bıraktılar, sana yemek vermediler mi?” “Evet Ya Rasulallah (s.a.v), bana yemek vermediler, beni aç bıraktılar.” “Osman! (r.a.)” “Buyur Ya rasulallah (s.a.v)” “Öyleyse buyur gel iftarı benim yanımda yap.” Uyandı Osman (r.a.). Vakit gelmişti. Rasulullah’a (s.a.v) kavuşma vakti gelmişti. Hazırlandı, hanımı Naile’ye (r.a.) dedi “Bana şalvar getir.” Hanımı sıordu “Sen şalvar giymezdin, ne oldu Allah’ın halifesi?” Dedi ki: “Rüyamda Rasulullah Alethisselatü Vesselam’ı gördüm. Beni yanına çağırdı. Birazdan eşkiyalar beni öldürmeye gelecekler, beni yerde sürükleyecekler. Avret yerim görülsün istemiyorum.” Sözleri hançer gibi saplanıyordu hanımının gönlüne. Çaresizdi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan sadık rüyaya itaat ediyordu. O sırada eşkiyaların bir kısmı vaz geçmişti. Hazreti Osman’ın (r.a.) konuşmasından etkilenmişlerdi. Oluşan havadan hoşnut olmayan liderleri hemen harekete geçme emri verdi. Evinin arkasındaki duvar yıkılmıştı halifenin. Evinin içine girdiler. Kur’an okuyordu nurlu Osman (r.a.). İlk kılıç darbesi hanımının gözleri önünde inmişti ensesine. Tam da okuduğu ayetin üstüne akmıştı başının kanı. Ayette ise şu yazıyordu: “Feseyekfikehumullah” Yani “Onlara karşı sana Allah yeter.” (Gök gürlemesi sesi) Evet Üstad’ın da dediği gibi “Dost istersen Allah yeter. Tüm dünyaya karşı sana Allah yeter. Madem o var, her şey var. Tüm dertlere, kederlere, dünyanın tüm kötülüklerine karşı sana Allah yeter.” Sahabeler Hazreti Osman’ın (r.a.) vefat etmesine Hazreti Ömer’in kinden (r.a.) daha çok üzülmüşlerdi. Hem mazlum olarak ölmesi hem de fitne kapısının bir daha kapanmamak üzere kırılması hepsini hüzne boğmuştu. Artık Müslümanları çok çetin bir dönem bekliyordu. O çetin dönemle baş edebilecek; ümmete bir baş lazımdı. Kahraman bir baş. İslam yoluna feda olan bir baş. Hem cesur hem âlim hem imam Haydar’ı Kerrar (r.a.) lazımdı. Allah’ın aslanlarından bir aslan lazımdı. Hazreti Ali (r.a.) lazımdı. Evet maalesef Kerbela’ya giden süreç başlamıştı. Fitne kapısı kırılmış ve halifenin mazlum olarak öldürülmesi ilerleyen süreçte ciddi bir sıkıntı ve siyasi bir mesele olarak kullanılacaktı. Seçim yoluyla gelen halifelikten saltanat sürecine geçiş ve Kerbela yangınının kıvılcımları Hazreti Osman’ın (r.a.) şehadetiyle çakılmıştı. Hazreti Ali’nin (r.a.) halifeliği ve onun döneminde yaşanan bazı fitneleri bir sonraki videomuzda konuşmak üzere Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.

Cehenneme Girecek İlk 3 Grup!

Allah’ın sevgilisi Habibullah’ın Medinesinden Hepinize selamun aleyküm. Zaman çok şeyin müfessiridir Nice sahneleri tarih sahnesinde tefsir ettiğini Ve zamanın akışı içerisinde nice mesajlar bugüne verildiğini tarih bize gösteriyor Uhud’da nice yiğitler yere serilmiş Nice kahramanların kanı toprağa dökülmüştü Bunlardan biri de hiç şüphesiz Efendimiz (ASM)’ın arkasında bir dağ gibi duran Allahın aslanı Hz. Hamza’ydı Zaten Uhud’a giden yolda nice aslanlar kükremişti Bunlardan birisi de Abdullah İbn-i Cahş’tı Savaştan önce duasının makbuliyeti ile meşhur olan Sad Bin Ebi Vakkas ile bir anlaşma yaptı Ben dua edeceğim sen amin diyeceksin, sen dua edeceksin ben amin diyeceğim Var mısın? Dedi. Sad Bin Ebi Vakkas Efendimiz(ASM)’ın duasına mazhar olmuş Ve o ne dua ederse kabul olurdu. Sad Bin Ebi Vakkas çok iyi ok atardı İnsanlar onun oklarından korktuğu gibi aynı zamanda Onun beddua oklarından da kaçarlardı Abdullah önce Sad’a dedi ki ” Sen dua et ben amin diyeyim ” Sad açtı ellerini dedi ki; ” Yarabbi Uhud’da karşıma azılı bir müşrik çıkar O bana vursun ben ona vurayım o beni yaralasın ben onu yaralayayım Sonra ben ona öyle bir darbe vurayım ki onu cehenneme göndereyim Sonra da ganimetini islama kazandırayım. ” Abdullah amin demişti ve sonra deki ki; ” Şimdi ben sad sen amin diyeceksin. ” Abdullah İbn-i Cahş açtı ellerini dedi ki; ” Yarabbi Uhud’da karşıma öyle azılı bir müşrik çıkar ki Ben onu yaralayayım o beni yaralasın birbirimiz ile boğuşalım Sonra o bana bir darbe vursun ve beni öldürsün, şehid etsin. Yarabbi senin huzuruna geleyim sonra o benim cesedimde burnumu, kulaklarımı, dudaklarımı kessin. Sad deki ki; ” Ben buna nasıl amin diyebilirim ya Abdullah? ” ” Hayır! ” dedi ” Anlaşmayı bozma seninle bir anlaşma yapmıştık amin diyeceksin. ” Sad çaresiz boynunu büktü. Abdullah devam etti dedi ki ” Bu müşrik dudaklarımı, burnumu, kulaklarımı kessin ve Senin huzuruna Ya Rabbi bu günah işlediğim dudaklarımla, burnumla, kulaklarımla gelmeyeyim. ” Sen bana sor ” Ey Abdullah dudakların, burnun, kulakların nerede? ” Ben de diyeyim ki ” Ya Rabbi ben dudaklarla, o kulaklarla, o burunla nice günahlara nice hatalara girmiştim. Ya Rabbi senin yolunda onları feda ettim. Onları senin huzuruna getirmekten utandım Ve onları senin yolunda feda ettim. ” diyeyim. Sad amin demişti ve amin dediği gibi Uhud’da her şey birebir yaşanmıştı. Gerçekten de Uhud meydanın da Sad baktı ki Abdullah İbn-i Cahş aynı duasında söylediği gibi şeyleri yaşamıştı. Sahabeler Uhud meydanın’da Abdullah’ı görünce Allah’ın Resulüne gösterdiler. Ya Rasulullah Abdullah’a bakın nasıl da kahramanca düşmanın üstüne atılıyor Nasıl da müşrikleri bir bir yere seriyor Efendimiz (ASM) o savaşın hengamesi içerisinde Gülümsedi ” Abdullah cennetliktir İnşallah. ” Daha sonra sahabeler içerisinde Kuzman ismin de birisi vardı O da aynı Abdullah gibi düşmanın üstüne atılıyor Ve sırasıyla müşrikleri yere seriyordu. 1-2-3 derken 8-9 tane müşrik leşini cehenneme göndermişti. Sahabeler bunu görünce gururlandılar Ya Resulullah Kuzman’a bakın nasıl da kahramanca savaşıyor değil mi? Diye gösterince Efendimiz (ASM) bir anda kaşlarını çattı Bir anda Efendimizin morali bozuldu, hiddetlendi ve dedi ki; ” Kuzman cehennemliktir. ” Sahabe-i Kiram anlayamadı Neden Kuzman böyle kahramanca savaşırken cehenneme gitsin ki? Anlam veremediler. Efendimiz (ASM)’ın hiddeti biraz sonra geçmişti ama Savaşta şiddetlendiği için ashab soramadı Sahabe’nin içinde Hz.Katade Efendimiz (ASM)’in Kuzman’a söylediğinden habersiz Kuzman’ın yanında onu Şehid düşerken görmüştü. Ve yanına koşmuş “Sen kahramanca savaştın Ve şimdi de kahramanca Şehid düştün ve cennete gidiyorsun Ne mutlu sana ey Kuzman!” dedi. Kuzman ona hiddetle döndü Ne Allah için savaşması ne Muhammed için savaşması ne Şehidi? Ben medinedeki hurmalıklarım için ve kavmimin şerefi için savaştım! Katade dehşete kapılmıştı ” Nasıl olur? Nasıl Kuzman böyle bir şey söyleyebilir. ” Demişti. Ama evet Kuzman’ın dudaklarından aynen bu dökülmüştü. Düşünün neredeyse birbirinin tıpa tıp aynısı iki tane fiil var. Birisi Allah için kılıcını sallayan ve kılıcını paramparça edercesine düşmana saldıran. Abdullah İbn-i Caşh Var. Diğer tarafta Kuzman var. İkisi de müşrikleri gebertmiş. İkisi de nice müşrik’i cehenneme göndermiş Ve sonra da can vermişti bu yolda. Fakat Allah Rasulü(ASM) birisine o cennetliktir derken diğerine o cehennemliktir dedi. Neydi bunun hikmeti? Neydi bunun sebebi? Katade’nin şaşkınlığı geçmemişti ki bir süre sonra Kuzman Eline aldığı oku bir anda damarlarına sapladı ve orada intihar etti. Katade olan biteni anlayamadı ve Allah Resulü (ASM)’a koştu ve durumu söyledi. Allah Resulü (ASM) onun halini Allah tarafından bildirildiği için biliyordu. Evet bu bize bir ders veriyor tıpkı 21. Lema’da söylediği gibi Ama bizim tek derdimiz Allah için hareket etmek, Allah için yaşamak, Allah için adım atmak Buhari’de geçen meşhur bir hadis var ” Allahın huzuruna 3 güruh insan çıkarılır, 1. Güruh çok zengindir Ya Rabbi derler Biz Allah yolunda bize verdiğin malı senin için harcadık Cenab-ı Hak der ki; ” Hayır yalan söylüyorsunuz Siz size ne kadar cömert desinler diye harcadınız öyle de dediler Mükafatınızı dünya’da aldınız atın cehenneme diyor. ” ve onları cehenneme atıyor. 2. Güruh geliyor ” Ya Rabbi sen bize ilim vermiştin Ve biz bu ilmi senin yolunda seni anlatmak için harcadık, kullandık insanlara seni anlattık. ” Cenab-ı Hak diyor ki; ” Yalan söylüyorsunuz Siz size ne kadar güzel konuşuyor ne kadar güzel anlatıyor Ne kadar çok biliyor desinler diye harcadınız. Öyle de dediler. Mükafatınızı dünya’da aldınız atın cehenneme. ” Diyor. Ve cehenneme atılıyor. 3.Güruh insan çıkarılıyor Cenab-ı Hakkın karşısına Diyorlar ki; ” Yarabbi sen bize can verdin biz de bu canı senin yolunda harcadık Ve senin yolunda şehid olduk. Cenab-ı Hak diyor ki; ” Hayır yalan söylüyorsunuz Siz ne kadar kahramandır desinler diye Başka şeyler için savaştınız ve o yolda öldünüz Öyle de dediler mükafatınızı dünyada aldınız Atın Cehenneme. ” Diyor. İşte ihlasla yapılan bir amel ihlassız yapılan batmanlar amele müreccahtır. Ondan daha üstünüdür. Eğer başladığımız işe Allah için başlamazsak Allah için adım atmazsak, Allah için yürümezsek Allah için işlerimizi görmezsek bunlar size hiçbir mükafat hiçbir fayda sağlamayacak. Belki dünya’da kalacak belki ahirette bize zarar olarak gelecek. Elalem ne der diye yaşadığımız zaman Allah yaptığımız ameller hayır bile olsa Eğer O’nun için değilse O’nun rızası için değilse kabul etmeyecek. Cenab-ı Hak işte Abdullah ile Kuzman olmak arasında Bize Abdullah Bin Cahş gibi olmayı nasip etsin(amin) Medine’den, kainatın en sevgili yerinden Allah’a emanet olun, Selamun Aleyküm.

Türkiye’nin Konuştuğu Hasan’ın Hikayesi

Doğma büyüme Ankaralıyım ama aslen Çankırı Ilgazlıyım. Ben 1.5 senedir dışarda kalıyorum. Sokakta yaşıyorum evet, ben Yani param olursa otelde kalıyorum ama param genelde olmuyor. Şey, haftada bir kere falan anca oluyor. Allah’a çok şükür ama oluyor yani haftada bir kere de olsa otelde kalabiliyorum, sıcak bir battaniye yorganın altında yatabiliyorum. Duşumu alıyorum, çorap, çamaşır alıyorum. Allah insanları sınar ve Allah bana taşıyamayacağım yükü vermiyor. Ben şu an şey, genelde metronun dibinde yatıyorum. Kepenkler kapandığı zaman, gece 1’de kapanıyor. Yere karton seriyorum, havalandırma sıcak üflediği için orda yatıyorum ben. Allah insanlara taşıyamayacağı yükü vermez Ve benim de bir yerde hayatım değişecek Benim de evim olacak, işim olacak, düzenli bir hayatım olacak. Ben buna çok inanıyorum. Çınaraltı logosu Bir iki gün önce sosyal medyada Hasan’ın videosunu görmüşsünüzdür Hasan, bizim kendi şehrimizde -Ankara’da- yaşayan ve sokaklarda kalan, metroda kalan bir kardeşimiz. Ama o hikayede aslında bir cesaret, bir inanç, bir şükredişin bir nimetlendirilişin hikayesini de aynı zamanda görmüştük. Güzel Hasan kardeşimizin o videoda söylemiş olduğu iki tane kelimeyi hatırlatmak istiyorum size. Bunlardan bir tanesi: “Allah insanları sınar.” Diğeri de: “Allah insanlara taşıyamayacağı yükü vermez.” Evet, Bediüzzaman hazretleri Risale-i Nurda: İman tevhidi tevhid teslimi teslim tevekkülü ve tevekkül de saadet-i dareyni (iki dünya mutluluğunu) iktiza eder(gerektirir) diyor. Yani ne demek istiyor? Hasan öyle bir Cenab-ı Hakk’a iman etmiş ki onun varlığından ve birliğinden öyle bir emin olmuş ki kardeşim. Bu emin oluşu onu tevhide ve o tevhid de, -yani Allah’ı birlemek de- onu teslime götürmüş. Evet tevekkül eden adamın kalbi, aklı, ruhu, kardeşim rahat olur, sakin olur. Bütün yüklerini Cenab-ı Hakk’a bırakmıştır. Hasan’da ne vardı? Bakıyorsunuz, sanki bizim giydiğimiz kıyafetler gibi şeyler giymiyor bizim yaşadığımız evlerde yaşamıyor hatta otelde haftada bir gün kalıyordu. Peki o videoda Hasan’da gördüğümüz şey, o sıcaklık neydi? İşte Cenab-ı Hakk’a olan iman, Cenab-ı Hakka olan teslimiyeti, tevekkülüydü. Bu yüzden de işte kardeşim saadet içindeydi, mutluydu. Çünkü kalbi huzurluydu. Tevekkül neydi? Tevekkül peygamber efendimiz (aleyhisselatu vesselamın) hadis-i şerifinde bahsetmiş olduğu “Eğer siz, Allah’ı hakkıyla tevekkül ederseniz sabahları karınları aç olarak gidip akşamları tok olarak dönen kuşların rızıklandırılması gibi rızıklanırsınız.” diyor peygamber efendimiz (aleyhisselatu vesselam). Kuş demişken: Hiçbir kuş yoktur ki, çırpınmadan gökyüzüne ulaşmış olsun. Evet kardeşim, bazen çırpınmamız gerekiyor, mücadele etmemiz gerekiyor ki; hürriyete, tevekküle ulaşabilelim. Cenab-ı Hakk ne diyor: “Fefirrû ila(A)llâh.” ( Zariyat suresi 50.ayet.) Yani Allah’ a firar edin. Allah’a uçun. Evet, yükleri olan bir kişi nasıl uçabilir ki? Tevekkül işte böyle bir şey kardeşim “Yüklerini yere bırakmak.” “Yüklerini Allah’a bırakmak.” Hangi yükün varsa fark etmez Allah’a teslim olup Allah’a tevekkül eden kişi İşte Hasan’ın yaşamış olduğu hakiki -böyle- saadeti, mutluluğu kazanmış olur. Hasan, hem tevekkülü hem ümidi hem de kanaati, yani bu üç tane ana manayı çok iyi bir şekilde denklemine oturtmuştu. Hasan biliyordu ki Cenab-ı Hakk’a ellerini açtığı zaman, dua ettiği zaman Allah onun duasına icabet edecek. Çünkü Hasan umutluydu hem de ümitliydi. Kanaat demişken, kanaate Üstad ne diyor: “En büyük hazine, en büyük zenginliktir.” diyor. O videoda bahsetmiş olduğu otel odasında bir gün kalması veya yatacak yerinin soğuk olması, hava üfleyen klimanın orda yatması, Aslında Hasan bunlara kanaat etmişti ve şu anda da bu kanaatinin neticesini görmüştü Hasan. Birisi ona yardım elini uzatmıştı, Allah onun duasına icabet etmişti. Tevekkül böyle sadece olumlu manada değil, yani her halde, her anlamda Allah’ı kendine vekil kılmak kanaat etmektir yani. Çünkü sen biliyorsun sonucunu Allah’a bırakmışsın tevekkül etmişsin. Olumlu veya olumsuz olarak fark etmez o duruma kanaat etmek gerekiyor, o duruma şükretmek gerekiyor. Hatırlıyorsanız videoda Hasan ne diyor: “Allah beni şu an sınıyor.” “Allah benim yüzüme bakacak bir yerde.” “İnşallah ben de güzel bir hayat yaşayacağım.” Evet kardeşim, Hasan umudunu hiçbir zaman kaybetmemişti. Her gün belki her an Allah’a dua ediyordu. Üstad hazretleri Risale-i Nur eserinde: “Dua eden adam anlar ki birisi var, onun hatırat-ı kalbini işitir. Her şeye eli yetişir, her arzusunu yerine getirebilir. Aczine merhamet eder, fakrına medet eder. İşte ey aciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazineyi rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, ala-yı illiyine çık.” diyor. Evet, işte mesele bu abi. İman ettiysek, tevhide ulaştıysak, teslim olduysak, tevekkül ettiysek işte neticesinde saadet-i dareyne (iki dünya mutluluğuna) ulaşmış oluyoruz. Hasan da biliyor ki Cenab’ı Hakk var ve onu işiyor. Onun kalbinin sesini işitiyor Onun ihtiyaçlarını -giyecek olsun, barınak olsun, yiyecek olsun fark etmez- onun ihtiyaçlarını biliyor ve ona yardımını ulaştırdı. Ona yardımcı olacak vesileleri ulaştırdı. İşte kardeşim, aynen bunun gibi Hasan sadece önümüzde bir temsil. Burdan bizim ne almamız gerekiyor? Aynı şekilde duayı hiçbir zaman elden bırakmamamız gerekiyor. Duaya devam etmemiz gerekiyor. -Ki belki böyle dualarımız her zaman kabul olmayabilir ama duanın kaza vakti de vardır kardeşim. Senin duaların da şu an kabul olmayabilir ama kaza vakti gelmemiştir belki de. Onun için duayı devamlı etmek gerekiyor. Neticede kardeşim şöyle bir check-up yapalım bir düşünelim Sahip olduklarına bir bak. Acaba Hasan gibi gecenin soğuğunda bir kaldırımda mı yatıyorsun? Yoksa sıcak bir yatakta rahat bir döşekte mi yatıyorsun? Hasan bir klimanın altında ısınmaya çalışıyor, sen ise her gün her an her saniye sıcak bir odada yatıyorsun. Hasan sadece haftada bir gün otel odasında kalıp rahat edebiliyor, sen ise her gün rahat ediyorsun Şimdi soruyorum kardeşim: “Hasan’ın şükrettiği şeylerden sen şikayet mi ediyorsun?” Çünkü ne diyor bir sözde biliyor musun: “Nimet şükrü görmezse gider.” Hasan elinde bulundurduğu nimetlere şükretti ve Cenab-ı Hakk ona daha güzel daha latif daha çok imkanı olan nimetleri gönderdi. “HARABAT EHLİNİ HOR GÖRME ZAKİR, DEFİNEYE MALİK VİRANELER VAR.” Çınaraltı logosu