MASKE TAKMAYI EMREDEN ALLAH’TIR!

Mü’min kardeşlerim, bugün belalara karşı bütün insanlardan daha fazla tedbir almakla yükümlü olan Müslümandır. Bir virüs endişesi varsa, bunu ilk defa müslüman tedbir alarak önlemek için uğraşan insandır. Çünkü bilir ki Müslüman, virüs denen şeyi de yaratan Allah’tır, benimle virüsü karşılaştıracak olan da Allah’tır, tedbir almamı isteyen de Allah’tır, ben de Allah’a itaat sözü vermiş olan kulum, tedbir alıyorum der. Ve böylece Mü’min, üzerine düşeni yapar. Mü’min’e, temiz olun, virüs sana bulaşmasın, demeye gerek yok. Tedbirli ol, virüs sana bulaşmasın demeye, hacet yok. Mü’min zaten öyle insandır. Mü’min’e bir sağlık kuralı öğretildiğinde, ona itaat eder. Doktorun sözünü, müftünün sözü gibi dinler. Mü’minlik böyledir. Buna rağmen kardeşlerim, Allah’tan afiyet istiyoruz. Efendimiz Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem Allah’tan afiyet isteyin buyuruyor. Allâhümme innî es-elükel âfiyete fiddünyâ vel âhirah Allahümme innî es’elüke’l ‘afve ve’l âfiyete fî dînî ve dünyaye ve ehlî ve mâlî böyle dua ederiz. Allah’ım dünya ve ahirette senden afiyet isterim. Ne demek afiyet? Dertsizlik demek, sıkıntısızlık demek. Allah’ım dünyam, dînim, çocuklarım, evim konusunda, senden afiyet isterim. Duamız böyle bizim. Dua budur. Bunu isteriz Allah’tan. Ama, Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrah radıyallahu anh şu toprakların üzerinde yürürken daha, Allah, Cebrail’i vasıtasıyla, ona, sen cennete gireceksin diye söz verdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e, etten, kemikten duvar gibi oldular. dünyada Allah’ın rızasını kazanıp, öyle yaşadılar. Ama Amvas taununda, şehit oldu. Bir taunda, vebada, Rabbine kavuştu. Demek ki, bu musibetler, belalar, kafirler içindir, bizde ne işi var? diyemeyiz. Allah, onları helak etmek için yok etmeyi murad etmiş olabilir, Mü’min’i de, tertemiz yapıp huzuruna almak için yok etmeyi murad etmiş olabilir. Allah’ın işine, kul karışmaz. Kul tedbirini alır, ağlar sızlar belki, dualar eder, ilaçlar kullanır, işine karışmaz Allah’ın. Buna biz tevekkül deriz. Teslimiyet deriz. Bugün, bu işleri, çok fazla karıştırarak burnumuzu yanlış yerlere sokuyoruz. Oradan virüs kapacak burnumuz da, bir daha ıslah olmayacağız. Birileri kalkıp diyor ki, bu, Allah’ın azabıdır gâvurlara. Öbürü de diyor ki, bu Allah’ın azabıdır sözü yanlış. E Allah’ın rahmeti midir diyeceğiz? Azabı değilse rahmetidir o zaman diyelim. Olur mu öyle? Bu nesidir Allah’ın? Şimdi onu konuşma zamanında değiliz. Bu azab olduğu kesin. Çünkü Müslim’de Resûlullah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem efendimiz Aişe anamıza buyuruyor ki, bu vebaları, taunları, Allah eski milletlere azab olarak gönderiyordu, Allah’ın kaderinde vardı bunlar. Dünya onun. Virüsü de o yaratıyor, Everest Tepesi’ni de o yaratıyor, okyanusu da o yaratıyor. Suyu da yaratıyor, mikrobu da yaratıyor. Allah bu, Celle Celâlühü. Eski ümmetlere, azab için bunu koydu Allah kaderine. İimdi Mü’min’e geldiğinde, Mü’min için mağfiret olur, günahlardan kurtulmak olur, cennet kazanmasına vesile olur, buyuruyor. Artık bu dünyada olmayacak buyurmuyor ama! sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Gözyaşlarınızı Tutamayacağınız Bir Hikaye- En Duygusal Sahneler (Ramazan Özel)

Bir gün peygamberimiz (sav) müşriklerin arasında, Kabe’de namaz kılmak istemişti. Bir anda müşrikler etrafını sardı. Hz. Ali anlatıyor bu hadiseyi. Kimi tükürüyor kimi kıyafetlerini çekiyor kimi çekiştiriyordu. Sahabeler hiçbir şey yapamamıştı. Bir an bir de baktılar ki uzaklardan bağırarak koşan bir kahraman, bir yiğit geliyordu. Kalabalığı yardı. “Rabbim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürecek misiniz” diyerek önüne atlamıştı. Peygamberimizi (sav) bıraktılar, hırslarını Ebû Bekir’den aldılar. Bayılana kadar dövmüşlerdi. Kan revan içinde uyandığında “Rasulullah nerede?” demişti. Annesi: “Onu boşver, onun yüzünden dayak yedin zaten” diyordu. “Beni ona götür” dedi. İşte zordur Ebû Bekir olmak ve ona canını feda etmek. “Senin yerine ölürüm Ya Rasulullah, canım sana feda olsun” diyordu. Efendimiz (as) sordu: “Benim yerime ölür müsün Ya Ebû Bekir?” “Evet Ya Rasulullah” dedi. Neden? dedi. “Ben ölsem bir ev ağlar, sana bir şey olursa bütün evler ağlar, bütün ümmet ağlar Ya Rasulullah” dedi. Ebû Bekir olmak Ebû Bekirce cevaplar vermek demektir. Bir gün Tebük Gazvesi için müslümanlara çağrıda bulunuldu. Sadaka verilmesi için bir çağrıydı. Hz. Ömer aktarıyor: “İşte şimdi Ebû Bekir’i geçeceğim” diye düşündü. çünkü “benim malım var, onun ise durumu fakir” diyordu. Alıyor malının yarısını, kırkta bir zekattan bahsetmiyoruz bakın, malın yarısı. Sahabeler kırkta bire cimri zekatı derlerdi. Malının yarısını alıyor, Resulullah (as)’e getirince Efendimiz (as) ona çok farklı bir soru soruyor; “Evine, hanene ne bıraktın Ya Ömer?” Hz. Ömer cevap veriyor: “Bu yarısıdır, diğer yarısını bıraktım Ya Rasulallah” Bir süre sonra Hz Ebû Bekir içeri giriyor. Bir kucak kadar bir miktar mal, erzak, para getirmiş. Efendimiz (as) anlıyor ki malının hepsini getirmiş. Ve ferasetiyle soruyor: “Evine, hane halkına ne bıraktın?” İşte Ebû Bekirce bir cevap veriyor: “Allah’ı ve Resulü’nü bıraktım.” Hz Ömer diyor: “O gün anladım ki hayırda onu geçmek mümkün değil” Hz Ebû Bekir evine dönerken bir fakir ondan kıyafet istiyor. Gel diyor evimin kapısına. Evin kapısında üstünü çıkartıp son malını da o fakire veriyor. Bir çuval bulup hasırını üstüne giyiyor. Rasulullah onu yanına çağırıyor. Hz Cebrail, Cibril-i Emin geliyor. “Bu yanındaki abaya sarılan kimdir Ya Rasulullah” diyor. Efendimiz (as): “Bu Ebû Bekir’dir, malının hepsini islam için harcadı… …beni tasdik etti, kızını bana nikahladı” diyor. Cebrail diyor ki: “Onu tebrik et.. …Allah soruyor: “Kulum bu halinde benden razı mı?” Ne kadar müthiş bir şey düşünebiliyor musunuz yani! Bütün insanlığın rızasına muhtaç olduğu… …milyarlarcasının onu razı etmek için çabaladığı Allah’ın Ebû Bekir kulundan razı olması… …onun da razı olup olmadığını sorması. Ebû Bekir ağlıyor, hıçkırıklara boğuluyor… …”Razıyım Ya Rab, kaderinden razıyım Ya Rab” diyordu. Bir ara uykuya daldı. Rüyasında bir melek ona göründü. “Ey Osman, hazırlan! Nebiler Nebisi seni çağırıyor” dedi. Osman’ın dudakları mevcelendi, hemen koştu Rasullullah’ın huzuruna. Dereler, yollar aşılıyor, bir patikadan bir bahçeye iniliyordu ve güllerin arasında onun çehresi gözüktü. Gözleri dolu dolu, damadı Osman (as)’a bakıyordu Efendimiz. Sağında Ebû Bekir solunda Ömer vardı. “Geldin mi Ey Osman?” “Geldim Ya Rasulallah” “Seni hapis mi ettiler” “Evet beni hapsettiler” Sordu ona: “Ey Osman, sana su vermediler mi… …seni susuz mu bıraktılar?” “Evet Ya Rasulallah, beni susuz bıraktılar.” “Ya Osman seni aç mı bıraktılar, sana yemek vermediler mi?” “Evet Ya Rasulallah bana yemek vermediler, beni aç bıraktılar” “Osman !” “Buyur Ya Rasulallah !” “Öyleyse buyur gel, iftarı benim yanımda yap.” Uyandı Osman, vakit gelmişti, Rasulallah’a kavuşma vakti gelmişti, hazırlandı. Hanımı Naile’ye dedi: “Bana şalvar getir.” Hanımı sordu: “Sen şalvar giymezdin, ne oldu Allah’ın halifesi?” Dedi ki: “Rüyamda Rasulullah (as)’ı gördüm, beni yanına çağırdı… …birazdan eşkıyalar beni öldürmeye gelecekler, beni yerde sürükleyecekler… … avret yerim görülsün istemiyorum” sözleri hançer gibi saplanıyordu hanımının gönlüne. Çaresizdi, bir yandan ağlıyor… …bir yandan sadık rüyaya itaat ediyordu. O sırada eşkıyaların bir kısmı vazgeçmişti… … Hz Osman’ın konuşmasından etkilenmişlerdi. Oluşan havadan hoşnut olmayan liderleri hemen harekete geçme emri verdi. Evinin arkasındaki duvar yıkılmıştı halifenin, evinin içine girdiler. Kuran okuyordu Nur-u Osman. İlk kılıç darbesi hanımının gözleri önünde inmişti ensesine… …tam da okuduğu ayetin üstüne akmıştı başının kanı. Ayette ise şu yazıyordu: “feseyekfikehumullah” Yani “Onlara karşı sana Allah yeter” Evet, üstadın da dediği gibi; “dost istersen Allah yeter” Tüm dünyaya karşı sana Allah yeter. Madem o var, her şey var. Medine’nin o sımsıcak günlerinden birinde dertli bir gönül vardı. Üzüntüyle için için ağlıyor… …her gün kalbine dolan kederle omzunda tonlarca yük taşırcasına eziliyordu. Artık derdini Nebiler Nebisi’ne açmaya karar verdi. İzin istedi izin verildi. İçeri girince Rasulallah (as)’ın şefkat okyanusunda ruhu dalgalandı. Boynunu büktü zat, ağlamaklı oldu. “Ya Rasulallah” dedi… …devamını diymedi, belli ki incitmişlerdi onu, kırılmıştı kalbi ve… …aradığı şefkati bulmuştu kainatın en zengin gönlünde. Efendimiz (sav) ona tebessüm ediyor… … halini arz etmesi için onu sabırla ve nezaketle bekliyordu. Tekrar iç çekti Sad (Sad el Esved); “Ya Rasulallah yüzümün siyahlığı, yüzümün çirkinliği… …cennete girmeme engel midir?” diye sordu. Dudakları titriyordu sorusunu bitirince. Ağlamak istiyor ama… …edepsizlik etmekten korkuyor, sıkıyordu kendini. Belli ki çok hırpalamıştı kalbini. Yaşadığı tüm zorluklar gözünün önüne geldi, zor günler geçirmişti bu güne kadar. Hz peygamber (as) “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki… …sen rabbine karşı saygılı ve… …elçisinin getirdiklerine iman ettiğin takdirde… bu söylediklerin cennete girmene asla engel değildir” buyurdu. Sad boyununu büktü… …”o halde insanlar niçin beni hor görüyorlar… …müracaat ettiğim insanlar beni fakir ve çirkin görüyorlar… …tenim siyah diye mi bana kızlarını vermiyorlar.” dedi. Evet, gittiği her yerden mahsun bir şekilde dönüyor… …fakir olduğu için, teni siyahi olduğu için çaldığı bütün kapılar suratına kapanıyordu. Bir bedevi dua ediyormuş Efendimiz (as)’in kabrinin başında. Hz. Ömer onun dua ettiğini duyuyor ve… …hemen arkasına geçiyor, “bakalım ne dua ediyor” diye. Bedevi öyle bir dua ediyormuş ki… …Hz. Ömer duadan sonra hıçkırarak ağlayacak. Bedevi açmış ellerini, diyor ki: “Ya Rabbi şurdaki yatan zat senin sevgilin, habibin… …ben ise senin kulunum… …şeytan ise senin düşmanın… …eğer beni affedersen habibin sevinir, düşmanın üzülür, kulun ise kurtulur.” “Eğer beni bağışlamazsan habibin üzülür… …düşmanın sevinir, kulun ise helak olur. “Ya Rab! sen habibini üzmekten, düşmanını sevindirmekten… …kulunu da helak etmekten çok daha cömertsin.” “Ya Rabbi” diyor, açıyor ellerini… …Arapların asilleri arasında bir gelenek vardır. Araplar aralarında bir asil vefat ettiği zaman… …onun kabrinin başında kölelerini azad ederlerdi. “Ya Rabbi! İşte habibin Rasulullah burada yatıyor… … ben de onun kabrinin başında senden niyaz ediyorum, şu kulunu şu köleni cehennemden azad eyle.” Hz. Ömer bu duayı duyunca ağlamaya başlıyor. Hıçkırarak, sakalı ıslanana kadar ağlıyor. “Ya Rabbi! bunun istediğinin aynısını ben de istiyorum” diyor. Dua etmeyi bileceksin, Allah’a doğru bir referansla doğru bir kalple gideceksin. Allah senin o istediklerini sana misliyle, sonsuz katıyla verebilecek kudrete sahiptir. Sadece ona güvenmen sadece ona dayanman senin yapman gereken şey. Ve kardeşini yatırdı bir kurban gibi… …sonra bıçağı aldı, kardeşinin boynuna vurunca kardeşinin başı gövdesinden ayrıldı. Sonra ne yapacağını bilemedi çok korktu. Sonra Cabir b. Abdullah dışarı çıkmıştı bazı ihtiyaçları temin etmek için. O ihtiyaçları getirene kadar annesi çocukların öyle bir sessizleştiğini görünce korktu… …bir anda döndü, gitti o kilere doğru yaklaştı, bir baktı ki… …evladı, küçük çocuğu yerde kanlar içinde yatıyor ve… …diğer evladı da elinde bıçak, anladı ki o, onu kesmiş… …sonra anne yüreği yani orada düşünün ne hisseder bir annenin yüreği… …hemen koştu, o çocuğu durdurmak için bir panik haliyle koştu. Ondan sonra Hz. Cabir’in büyük oğlu korktu ve kaçmaya başladı. Kaçarken dama çıktı, çıkayım derken düştü kafasının üstüne ve… …onun da kafasından kanlar sızdı, bir baktı anne iki evladı da hayatını kaybetti. O sırada Talha b. Ubeydullah da… …savaş başlamadan pişman olmuş, geri dönecekti. Fakat Mervan b. Hakem onun tereddütle geri dönmeye meylettiğini görünce… Talha da geri dönerse halimiz ne olur diye düşünerek… …zehirli bir mızrakla bacağını yaraladı. Zehrin etkisiyle Talha yürüyemez olmuştu. Savaş başladı, müminler birbirlerine kıyıyorlardı. Yanından geçen bir askere elini uzattı Talha: “Sen kimin askerisin” dedi. Asker: “Ben halife Ali’nin askeriyim” deyince “uzat elini sana bey’at edeceğim” dedi. Allah’ın huzuruna Ali’ye olan bey’atımı bozarak çıkmak istemem dedi. Asker sordu: “Sen kimsin?” “Talha b. Ubeydullah’ım” dedi. Asker hemen koştu, Hz. Ali’ye durumu anlattı, Hz. Ali koştu geldi. Hz. Talha’nın bedenini kucaklayıp sarılmıştı. Öpüyor, kokluyor, sakalındaki tozları temizliyor… …canı gibi sevdiği kardeşini bu halde görmeye yüreği dayanmıyordu. “Ey Talha, bu gök kubbe altında seni bu halde mi görecektim” dedi. Öyle ağladı, öyle ağladı ki yanındaki oğlu Hz. Hasan endişelendi. Onu teselli etmeye çalıştı. Oğlu Hasan’a dedi ki Hz Ali: “Evladım, keşke baban 20 yıl önce ölseydi de bu hali görmeseydi. O Rasulullah’ın biricik Talha’sıydı, ilk müslümanlardandı. Hayırlı Talha adıyla anmıştı Nebiler Nebisi onu… …cömert Talha demişti ona, Şehidül Hayy demişti. Yaşayan şehiddi o ve gerçekten de şimdi şehitler arasına kavuşmuştu. Hz. Ali Uhud savaşı sonrası inen ayeti hatırladı. Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah’a karşı verdikleri sözü tuttular; şehit oldular. Kimileri ise sözünü tutmayı bekliyor, şehit olmayı bekliyor. Sahabeler sormuştu Güllerin Efendisi’ne: “Ya Rasullullah bu bekleyenler kimlerdir” demişlerdi. O sırada yeşil cübbesiyle mescide giren Talha’yı göstermişti Nebiler Serveri: “işte odur” demişti. Talha da sözünü tutmuştu. Hz. Ali’nin kucağında gözyaşlarıyla yıkanmıştı bedeni gassaldan önce. Hz. Ali Rasulullah’ı hiç olmadığı kadar özlüyordu. “Ya Rasulullah sen gittin, bak ümmetin yetim kaldı… …sen gittin ümmetin sahipsiz kaldı. Neredesin Ya Rasulullah” der gibi bakınıyordu semaya. Yanıyordu yürekler, alev alevdi Ali’nin gönlü. “Ne oldu ümmetin hali böyle” diyordu. Ya Ali! bugün gelsen, ümmetin bugünkü halini görsen, gözlerin yaş değil kan ağlardı. Yüreğindeki alev semadan Arş-ı Ala’ya uzanır… …cehennem o ızdırabın yangınından korkardı belki de. Ve Hamza şehit oldu ama Takdir-i İlahi senin “Şehitlerin Efendisi” olmana hükmetmişti. Nasıl kıydılar sana! Nasıl devirdiler Koca Hamza’yı! Nasıl kıyıp da bedenini kestiler! Nasıl ciğerini çıkarıp dişledi hain müşrikler. Nasıl organlarını çıkardılar, ne cüretle! Bilmiyorlar mıydı Peygamberler Serveri Efendimiz (as) onu görünce merhamet dolu kalbi dayanamayacak! Bilmiyorlar mıydı kulağını, burnunu kesmeye cüret ettiler. Allah’ın Rasulu (as) savaştan sonra Hamza’yı göremeyince… …Ali’yi göndermişti, “git bak Hamza nerede” demişti. Biliyordu şehit olacağını, bir rüya görmüştü aslında savaştan önce. Rüyada bildirilmişti ona her şey. O yüzden savaştan önce amcasına bakıp bakıp hüzünle doluyordu gözleri. Can yoldaşı Ebû Bekir fark etmişti o bakışların anlamını. Sormuştu da Efendimiz (as) cevap verememiş… …kelimeler boğazında düğümlenmişti. Nitekim öyle de oldu. Hz. Ali geldi, dedi ki: “Ya Rasulullah, Hamza şehit düşmüş.” Efendimiz hüzünle doldu, hemen beni ona götür dedi. Hz. Ali yalvardı: “Ne olur Ya Rasulullah gelmeyin… …görmeyin o halini, sabah nasıl gördüyseniz öyle hayalinizde kalsın. “Olmaz” dedi, “götürün.” Bir de baktı ki Hamza boylu boyunca yatıyor. O dev kahraman, o sığındığı dağ şehit düşmüştü. Öylesine yandı ki yüreği, hiç kimse için o kadar ağlamamıştı. Belki de hayatında en çok acı duyduğu sahneydi. İlk defa yüksek sesle ağlamıştı, hıçkırıkları sahabeleri kırıp geçiriyordu. Öylesine üzülmüş. Efendimiz (as) 70 civarı şehidin hepsine ayrı ayrı cenaze kıldı… …hepsinde de, Hamza’ya da 70 sefer cenaze namazı kıldı. Kalbi hazindi Allah Rasulu’nun, keder doluydu. “Amcacığım” derdi ona “amcacığım, daha şimdiden çok özledim seni” derdi. Semada melekler yıkadı şehit Hamza’yı. Hala daha başınızı kaldırıp bakma imkanınız olsaydı görecektiniz ki gökte, Hamza Allah’ın Aslanı’dır yazılıdır. Ensar birbirlerinin evlerine gidip geliyordu taziye için. Efendimiz (as) bir baktı Hamza’nın evine gidip gelen yoktu. Her şehidin ağlayanı var fakat benim amcamın ağlayanı yok demişti. Tüm sahabeler kendi şehitlerini bırakıp… …hepsi Hamza için ağlamaya başladı. O islamın ciğerparesiydi. Ciğeri yandı Nebiler Nebisi’nin. Hamza çok değerliydi fakat Murad-ı İlâhi ayrılığa hüküm vermişti. Efendimiz (as)’in payına da acı ve hasret düşüyordu. Tıpkı şimdi bizlerin Allah Rasulü’nden ayrı kalmaktan yanıp kavrulduğumuz gibi. Rasulullahlı günler artık tükeniyordu. Nebiler Nebisi (as) hasta yatağında Refîk-i A’la’ya yürüyordu. Fatıma ise babasının baş ucunda yangına dönüşmüştü. Babasının onun kulağına eğildi bir şeyler söyledi. Fatıma feryatla ağlamaya başladı. Yakında vefat edeceğini söylemişti; kimseye söylemediği bir sırrı paylaşırcasına. Bir süre sonra ise tekrar eğildi. Bu sefer söyledikleri karşısında Fatıma gülmeye başladı. Kendisinin vefatından sonra Rasulullah’a ilk kavuşacak kişinin Fatıma olduğunu söylemişti. Zaten nasıl dayanırdı ki Fatıma onsuz bir Medine’ye. Nitekim o gün geldi çattı. Aişe anamız Medine’yi ve atmosferi delip geçen, arşı çınlatan nida ile haber vermişti herkesin dizinin bağını çözen ifadelerle. Allah’ın sevgilisi, Nebiler Nebisi vefat etmişti. Feryatlar semaya yükseliyordu… …herkes bir yanda Rasulullah aşkı ölçüsünde aşk acısı yaşıyordu. Medine hiç bu kadar gözyaşı dökmemişti. Bu sefer yer gök ağlıyor… …dağlardaki taşlar, mesciddeki duvarlar bile feryat ediyordu. Herkes yetim kalmış gibi buruk, hayat anlamını yitirmişçesine perişandı. Kokusunu duyamaya alışkın oldukları gül kokulu peygamber… …dâr-ı bekà’ya gitmiş, sahabelerin nasibine ise ayrılık düşmüştü. Herkesi ezen bu ağır yük Fatıma’nın tüm renklerini soldurmuştu. Bir ara Enes bin Mâlik ile karşılaştı. “Ey Enes, toprağa mı koydunuz babamı?” dedi. “Evet” dedi Enes ağlayarak. “Sen de toprak attın mı babamın üstüne” dedi. “Evet” dedi Enes ağlayarak. “Ya Enes eliniz nasıl vardı da toprak attınız, nasıl gönlünüz razı oldu?” dedi. Enes artık konuşamıyordu hıçkırmaktan. Fatıma’nın yüreği yangın yeriydi: “Üzerime öyle musibetler geldi ki… …şayet onlar gündüzün üzerine dökülseydi …gündüzler bile kararır da gece olurdu” diyordu. Peki ya biz? Ayrılığımız daha büyük Rasulullah’tan ama hasretimiz, iştiyakımız da o ölçüde büyük mü? Ne de çok unutuyoruz sevgiliyi, ne çok gaflet içindeyiz. Fatıma babasının ellerini özlüyordu. Elini avuçlarının içine alıp, önce dışını sonra içini öpen babasının şefkatini özlüyordu. Tüm sahabeler bu acıyı kaldıramaz halde artık bitti gibi düşünürken… …Hz Ebû Bekir o unutulmaz konuşmasını yaptı: “Ey insanlar” dedi, “her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki o fanidir… …her kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki o bakidir.” Sahabeler kendine gelmişti, İslam davası devam ediyordu. Rasulullah’ın sancağını alıp İslam’ı tüm dünyaya yayma mirası onların üzerindeydi artık. Nice zaman geçti, sahabeler bir süre sonra o hale alıştı. Fakat bir kişi hiç alışamadı. Rasulullah’ın vefatından sonra beş buçuk ay kimse Fatıma’nın yüzünde tek bir tebessüm dahi göremedi. O babasına böylesine bağlıydı, babasıyla arasında böyle bir sevgi vardı. O babasının kızıydı, o babasının anasıydı. Beş buçuk ay sonra o gül de soldu. Sevgilinin sevgilisine kavuşmasıydı Fatıma’nın gidişi.

Namazdan sonra içimden dua etmek gelmiyor, ne yapmalıyım?

Her namazından sonra dua edip Allah’tan bir şeyler istemek senin hakkındır. Sakın bu hakkından geri durma! Her işçi, işçiliğini yaptıktan sonra patronundan ücret isteme hakkı vardır. İbadet ve namaz da bunun gibidir. Yaptıktan sonra aç ellerini ve ne isteğin varsa Muhammed aleyhisselâmın deyimi ile ayakkabının bağına kadar Allah Teâlâ’dan iste ve ısrarla iste. İstemeyi kesme! Sen kulsun. Kul ister. Sahip olan Allah’tır. Zengin olan O’dur. Verdikçe azalmayacak nimetin sahibi O’dur. O da verir.

Yıllardır dua ediyorum ama hiçbir duam kabul olmadı! Neden?

İki, öfke. Şehvette ve öfkede şeytan adamı taklaya getirir ve cehenneme sürükler. Allah bizi muhafaza etsin kardeşler. (Amin) Bir kardeşimin sorusu vardı onu nakledeyim hem kalkalım. Soru, uzun bir soru. Ama şu anda Müslümanların en büyük sıkıntısı, en büyük sıkıntısını tezahür ettiren bir soru. Nedir bu sıkıntı? “Dua ediyorum, dua ediyorum, dualarım hiç kabul olmuyor. Allah benim hiç bir duamı kabul etmiyor.” Ciddi bir sıkıntı fakat adam içini dökmüş. Ben de reçetesini yazdım kardeşime; ayetlerden, hadislerden inşallah şifasını bulur. Amel ederse bütün duaları kabul olur Allah’ın izniyle. İnşallah… “Esselamualeyküm. Hocam yıllardır dua ediyorum ama hiç bir duam kabul olmuyor. Bütün kesin kabul olur denilen duaları, Efendimizin dualarını, İsmi Azam dualarını ve diğer tüm duaları ettim. Kendi kelimelerimle de çok yalvardım, tüm samimiyetimle ama olmuyor.” Araştırmış, ne kadar dua varsa özel; peygamberin yaptığı, alimlerin yaptığı duaların hepsini araştırmış. “Ne hacet namazı fayda veriyor ne diğer namazlar. Dua ile ilgili bütün ilimleri biliyorum. Ayetleri, hadisleri, ehlullahın sözlerini vesaire. O yüzden elhamdülillah bilgi eksikliğinden sormuyorum bunu size. Hocalara da sordum ama onlarda çözüm getiremediler, bildiğim şeyleri tekrarladılar bana. Benim derdim isteklerimin verilmemesi değil, hiç bir duama icabet olunmaması. Birçok şey için birçok kez dua ettim ama hiç biri olmadı. Varsın olmasın ama bir karşılıkta göremedim.” Problem bu noktada başlıyor. Artık ümitsizliğe kapılmış. İçinden içinden hastalık, ur genişlemeye başlıyor. “İşlediğim bir günahta yok ki günahlarıma kefaret oluyor diyeyim.” İşte burada şeytan kandırdı. “İşlediğim bir günahta yok ki…” Hayır, sen insan mısın kardeş? Robot gibi konuşmuyorsun. Bu cümleleri bir robot kurmaz. Daha ekzantrik cümleler kurar ezberletildiği için, yüklenildiği için. Bu cümleleri insan kurmuş. Sen insansan muhakkak günahların var. Bunu gözden kaçırttırmış şeytan sana. İkinci hatası nerede? “Bu konudaki bütün duaları biliyorum.” Bu da hatadır. O kadar çok rivayet var ki, o kadar sahih rivayetler var ki, hepsini bilmen mümkün değil. Bizim bile bildiğimiz, bütün âlimlerin, hocaların bile bildiği okyanusta bir tek damladır. Bir tek damla… Hatırlayın hadisi şerifte Hızır Aleyhisselam Musa Aleyhisselama ne diyor? “Ya Musa, ey Allah’ın peygamberi, sen benim bildiklerimi bilemezsin ama bende senin bildiklerini bilemem. İkimizin ilmi Allah’ın ilminin yanında; şu denizin içindeki karganın, gagasının ucundaki bir damla su gibidir.” Bir damla su, Allah’ın ilminin yanında… Şu hâlde aramızdan kimse ben her şeyi biliyorum diyemez. Bu kardeşimiz bunu demiş. “Günahta yok ki günahlarıma kefaret oluyor diyeyim. Veya gecikerekte icabete erişmiyor ki gecikmesi hayırlıdır diyeyim. Kandil gecelerini, kadir gecelerini de değerlendirdim ama yine de en ufak bir karşılık gelmedi. Allah’ın rahmetinden ümidimi hala kesmedim ama bir çözüm arıyorum bu duruma. İcabet olunmaması bir yana neden icabet olunmadığını da bilmiyorum. Bilsem derdim hafifleyecek. Kur’an-ı Kerim’i defalarca okudum, hadisi şerifleri okudum ama bir cevap bulamadım. Acaba bilmeden bir günah işledim de Rabbim bana darıldı mı diye düşünüyorum. Aklıma başka bir açıklama gelmiyor.” Kilit nokta burası: “Acaba bilmeden bir günah işledim…” dikkat edin buraya! Bunu köşede tutun, aklınızın köşesinde tutun. “Neden ilahi lütuftan mahrum bırakılıyor olabilirim? İsteklerim gerçekleşmiyor diye dert yanmıyorum hocam, tek derdim, neden hiçbir duama icabet olunmuyor.” En ufak bir karşılık bulamamış. “Kendi kendime çok düşündüm bunu ve çözüm olarak Allah’tan haberli bir veliye ihtiyacım olduğuna karar verdim. Ki bana neden böyle olduğunu açıklasın. Diğer bir çözümüm ise duası müstecab bir insanın benim için dua etmesi. Ama iki çözüm için de tanıdığım bir kimse yok. İşte böyle bir durum içindeyim, ne yapmalıyım? Allah razı olsun.” Allah senden razı olsun kardeşim. “Ve aleykümselam.” Ayetle başladım: “Kullarım, beni senden sorarlarsa bilsinler ki gerçekten ben, onlara çok yakınım.” Kim söylüyor bu sözü? Allah söylüyor. “Ben dua ettim, dua ettim, duama icabet olunmadı.” Allah diyor ki: “Ben onlara çok yakınım.” Uzakta düşünme, çok yakınım. “Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” “Bu ayeti okuduktan sonra şu soruyu kendinize sorun: “Her dua ettiğimde Allah beni duyar mı, duymaz mı?” Bu soruyu her dua ettiğinizde kendinize sorun. Allah beni şu anda duydu mu, duymadı mı? “Cevabınız, sıfır şüpheyle kesinlikle duyar olmalıdır.” Eğer Müslümansan sıfır şüpheyle diyeceksin ki kesinlikle duyar. Çünkü Kur’an diyor ki: “İşitir ve görür.” “Hemen peşinden bir soru daha sorun kendinize: “Allah istediğim bir şeyi hemen yaratabilir mi, yaratamaz mı?” ”Ve huve alâ Kulli şey’in Kadir” demiyoruz mu Kur’an’da? Her gün okuyorsun bu ayeti kerimeyi, ”Ve huve alâ Kulli şey’in Kadir” O’nun gücü her şeye yeter. Kulli şey, bak! Bazı şeyler değil ha, biz mealciler gibi değiliz çok şükür. Mealciler; bazı şeyleri yapabilir, bazı şeyleri yapamaz… Allah yalancıların şerrinden bizi korusun. (Amin) ”Ve huve alâ Kulli şey’in” Bunlar ne Kur’an biliyor ne Arapça biliyor, hiçbir şey bilmiyor. ”Kulli şey’in Kadir” “Allah’ın gücü her şeye yeter.” İsterse peygamberin eline bir tahta parçası verir, peygamber o tahta parçasını suya denizin ortasına dokundurur ve Allah o denizi saatlerce ikiye böler, saatlerce. Bir tahta parçasıyla… O’nun gücü her şeye yeter. “Ya hocam mümkün değil böyle bir şey.” Ya Allah yapar. Ol der ve olur. İsterse bir peygamberi bir karıncayla konuşturur, isterse bir peygamberi bir balığın ağzına sokar, aylarca orada yaşatır. O’nun gücü her şeye yeter. “O Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.” ayeti kulaklarınızda çınlamalıdır şimdide. “Dua, ibadetin özüdür.” buyurmadı mı Efendimiz Aleyhisselam? Kopan ayakkabı bağınıza kadar her şeyinizi Allah’tan isterken; öncelikle bu yaptığınızın tıpkı namaz kılmak gibi bir ibadet olduğunu unuttunuz mu yoksa?” Şimdi sorulara ben başlıyorum; içinde bazı hareketler oluşturmak için, zihninde bazı hareketlenmeler oluşturmak için, aksiyona sevk etmek için sorular soruyorum. “Dua, ibadetin özüdür.” diyor Muhammed Aleyhisselam. Şu hâlde hiç karşılık görmesen bile yaptığın dua, ibadet sevabı veriyor mu vermiyor mu? Veriyor. O zaman kayıpta değilsin. Tıpkı zikir yapmış gibisin. “Efendimiz Aleyhisselam buyurdu: “Sizden herkes ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar.” Dua ederken başlangıç edebine dikkat ediyor musun?” Soruyorum, başlangıç edebi… Her duada başlangıç edebi vardır. Duaya nasıl başlayacaksın. “Rasulullah buyurdu, sallallahu aleyhi ve sellem: “Biriniz dua ederken Allahü Teâlâ’ya hamdüsena ederek başlasın, sonra Peygamber Aleyhisselatü vesselama salat okusun, sonra da dilediğini istesin.” Tirmizi, Ebu Davud, Nesai en sahih kaynaklar… Bir! Ellerini açtın mı namazdan hemen sonra, farzdan sonra isteme hakkın var. İsteyeceksin ama edebine riayet edeceksin. Bir, Elhamdulillahi Rabb’il âlemîn. İki, Essalâtü vesselâmu alâ resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Allah’a hamdolsun, rasulü Muhammed Aleyhisselama salat olsun, övgüler olsun, aline, aile efradına ve sahabesinin hepsine övgüler olsun, salat ve selam olsun. Bunu dedin mi; peşinden ne istiyorsan iste. Ama sen boyuMna dua ediyorsun ama giriş kısmını beceremiyorsun, söylemiyorsun, alelacele bir şeyler istiyorsun. “Dua ederken diliniz ezberden mi okuyor, kontrol edin. Kalbiniz yaptığınız dua ile mi başka şeylerle mi meşgul?” Şu anda en büyük sıkıntı, otomatik dua. Otomatik dua… Bakın! Namaz kıldıktan sonra ellerimizi açıyoruz ve kendinizi kontrol edin; hep aynı duaları mı yapıyorum, otomatiğe mi bağladım? Otomatik yaptığınız duaları bozun. Bozun çünkü kalbiniz orada değil, aklınız orada değil. Aklınız ve kalbiniz başka şeylerde. Allah bu duayı kabul etmez. Yeni cümleler kurun, yeni şeyler isteyin, hiçbir şey istemediğiniz kişiler hakkında bir şeyler isteyin, hep yeni dualar yapın, ezberden kaçının çünkü ezber samimiyeti, ihlası bozar. “Allah’a duayı size icabet edeceğinden emin olarak yapın.” Efendimiz Aleyhisselam buyuruyor. Şunu bilin ki Allah celle şânuhû, bu inançla olmayan ve gafletle başka şeylerle oyalanan kalbin duasını kabul etmez.” Dua yapıyorsun, otomatiktesin, kalbin, aklın başka yerde; Allah bu duayı kabul etmez. “Duaların hemen karşılık bulmamasının bir sebebi de kulun, duadan sonra acele etmesidir. Sizin aceleniz var mı? Efendimiz buyurdu: “Acele etmediği müddetçe her birinizin duasına icabet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var: “Ben Rabbime dua ettim, Rabbim kabul etmedi.” Bak bunu dedin mi? Bu kelimeyi ister kendine, ister etrafındaki bir insana söyledin; söylediğin anda sen acele ettin. Allah’ın aciz olduğunu söylemiş oldun, kabul etmedi dedin. Duada acele ettiğin için Allah duanı kabul etmedi. Kabul olmamasının bir diğer sebebi de devamlı günah işlemek ve akraba ziyaretlerini kesmektir. Akrabalarınızla aranız nasıl? Müslim hadisi: “Kul günah talep etmedikçe veya sıla-i rahimin kopmasını istemedikçe duası icabet görmeye, kabul olmaya devam eder.” Bir, günah işlemeyeceksin, hep kaçacaksın. İki, sıla-i rahimi, akraba ile bağını kesmeyeceksin. Bu ikisini yaparsan Allah devamlı senin duanı kabul eder. “Ya da dualarınızın karşılığı ahirete saklanıyor. Ve Allah burada istediğinizden binlerle misli daha fazlasını size orada vermeyi murat etmiş, nereden biliyorsunuz? Efendimiz buyurdu: “Allah’a dua eden herkese Allah icabet eder. Bu icabet ya dünyada peşin olur ya da ahirete saklanır, yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek suretiyle olur. Yeter ki günah talep etmemiş veya sıla-i rahimin kopmasını istememiş olsun ya da acele etmemiş olsun.” Kayıp var mı? Bak! Ya bu dünyada verecek ya ahirete saklayacak yüzlerce misli fazlasını verecek ya da günahlarına kefaret olacak. Dua yaptığından dolayı zarar var mı? Hep kâr. Şu hâlde size düşen hemen karşılık almak için dua etmek değil Allah’a kulluk vazifeniz olduğu için ısrarla duayı sürdürmektir. Allah katında bir değeriniz olsun istiyorsanız; hiç yorulmadan ve ümidinizi kesmeden dua etmeye devam etmelisiniz. “De ki: Duanız olmasa Rabbim size niye değer versin.” ayettir. Bak! Duanız olmasa Allah size niye değer versin? Bizi kıymetli kılan Allah’a yaptığımız yalvarışlardır, yakarışlardır.

Dua istemek, şirk koşmak olur mu?

Bir tane daha örnek okuyayım: “Hocam, ben dua istemenin doğru olmadığını düşünüyorum.” Ben, düşünüyorum, bana göre, bence… Nereye gitti bu? İslam’daki bir hükmü kaldırdı. Rasulullah’ın bir sünnetini kaldırdı. Tek bir fantezisiyle, tek bir düşüncesiyle, bana göresiyle. Rasulullah Aleyhisselam’ın bir tane sünnetini kaldırdı. Bak devam ediyor: “Hocam, ben dua istemenin doğru olmadığını düşünüyorum. Dua istenmez alınır.” Ne bu şimdi? Nereden geldi bu? Vay arkadaş ya! “Dua istenmez alınır.” Rasulullah Aleyhisselam dua istiyor kardeşi Ömer’den. Allah onlardan razı olsun. (Amin) Rasulullah Aleyhisselam’a Hazreti Ömer geliyor: “Ey Allah’ın Rasulü umre yapacağım, müsaaden var mıdır?” diyor. Rasulullah buyuruyor ki: “Bu kardeşine de dua eder misin?” Ne oldu şimdi? Yanlış mı bu? Bu diyor ki: “Bana göre doğru değil hocam.” Ya Rasulullah yapmış. “Sana göre” Sen kimsin? Bugünkü sapık hocalar aynı bu kardeş gibi. “Bana göre.” Az önce söylediğim Hadis-i Şerifte: “Ey Allah’ın Resulü bana dua eder misin?” diyen sahabi. Bu iki hadiste; rütbesi altta olan üsttekinden dua isteyebilir, rütbesi üstte olan alttakinden dua isteyebilir, hükmü ortaya çıkıyor. Rasulullah’ın mı rütbesi daha üstün Ömer’in mi rütbesi daha üstün? Rasulullah bir peygamberdir. Hiçbir sahabi yanına yaklaşamaz. Ama üstteki olan alttakine ne diyor? “Bu kardeşine de dua eder misin?” diyor. Nakil bu, ölçü bu, sen akılla hüküm veriyorsun. Devam ediyor kardeşimiz: “…Dua istenmez alınır. Ne dersiniz hocam bu düşüncelerim hakkında? Hatam varsa öğrenmekten mutluluk duyacağım.” Bak bu kardeş, açık gönüllü bir kardeş. Önce yanlışa düşmüş ama diyor ki: “Yanlışım varsa beni düzelt.” Daha üstün bir akla, daha ilimli bir akla teslim oluyor. Ve “yanlışım varsa bilmek isterim hocam.” diyor. Soru soracağın zaman hüküm vermeden sor kardeşim. Bu edeptir. “Hocam bu konu hakkında ne dersin?” “Bu konu hakkında şöyle duydum. Doğru mudur yanlış mıdır?” Bu da güzeldir. Ama “benim bu konudaki kanaatim bu, sen ne dersin?” dediğin zaman, sana derler ki: “Naklin nedir? Bu konudaki kanaatin bu ama delilin nedir? Delil?” “Dua istemenin doğru olmadığını düşünüyorum.” Delil? Ben sana Rasulullah’tan iki tane delil getirdim, Sallallahu Aleyhi ve Sellem. Sen de bana delil getirmen lazım. -Yok. “Ben böyle düşünüyorum.” Böyle düşünüyorum delil değildir. Sen Edille-i Şer’iyye’den bir tanesi değilsin. Edille-i Şer’iyye dörttür: Kitap, sünnet, icma, kıyas. Bütün hükümlerimiz, dine dayalı bütün sözlerimiz, bu dört delil içinden gelmek zorundadır. Bunlardan gelmediği zaman ne oluyor? Hevâmızdan gelmiş oluyor.

Dualarım neden kabul olmuyor? – Fırıncı ve sıcak ekmek hikayesi / Kerem Önder

Bu geceler dua gecelerdir, bol dua etmek lazım. Benim duam kabul olmadı dememek lazım. Çünkü duası kabul edilmeyenler,benim duamı Allah kabul etmedi diyenlerdir. Bunlar hadis ile acele edenler sınıfına girerler. Bak Mevlanamız konu hakkında ne diyor; Allah’a dua ettim de, Allah benim duamı kabul etmedi deme! Bir fırıncıya gittin. Fırıncı ile sohbet etmeye başladın. Fırıncının sohbeti tatlı geldi, o da seni sevdi. Ama o fırıncıya diğer insanlar gelip gittiğinde hep ekmek verdi. Sen ekmek istedin, sana ekmek vermedi. Fırıncı ile sohbete devam ettin. Seni bekletti bekletti, bekletti, bekletti… Diğer gelenlere ekmek verdi, verdi, verdi.. Ama sana ekmek vermedi. Sonra tandırdan yeni çıkan taze taze yanık ekmeği, sana getirdi ve verdi. En güzel ekmeği sana verdi. İşte dua eden kulda, sabır olursa, en güzelini alır. En güzelini alır. Sabır olmazsa, Allah benim duamı kabul etmedi der! Kabul etmedi dediğin anda, Allah ile bağlantı kopuyor. Çünkü; Hiçbir dua yoktur ki icabet görmesin. Hiçbir dua! Aranızdan en gafil adam. En gafil kimdir? Bayramdan bayrama namaza giden demektir. Gafiller sıra sıradır. Cumadan cumaya giden, Bu haftalık gafil demektir. Bayramdan bayrama giden, bu yıllık gafil demektir. Gafilden gafile fark var. Kandil’den kandile giden, bu kandil gafili demektir. Kandillerde İslam’a gidiyor, kandillerin dışında 360 gün yok ortada. En gafil adam bile Allah’a dua etse, ellerini açsa, geri dönmez! O eller geri dönmez, bir şart var. Allah’a dua ettim de Allah benim duama icabet etmedi demeyecek. Bu kelimeyi zikretmeyecek.