Evlenmek İstiyorum Ama Para Yok! – A’Dan Z’Ye Evlilik

Evlilik videosu. Bu videoyu çekmek bile insana korku veriyor ya. Ben rahatım. Yani evlilik deyince insanın aklına direkt 100 bin geliyor. 100 bin… Evlilik? Hiç alakası yok aslında. Yani evliliğin para ile bir alakası yok. Nasıl yok ya? Var mı? O Bilal’de 80 binmiş. Bilal’de kafa 80 bin. Ve ben 100 bin, 150 bin. Ben de de 100 bin. Niye 10 bin ise? Ya tamam ben şunu söyleyeyim ya. Çok ağır geldi bu ben vazgeçtim. Kardeşim, 35 bine evliliğin taktiğini vereceğim ya. Var mı daha ötesi? 35 bine evleniyoruz kardeşim. Ben daha az olacağını düşünüyorum ve bunu da kanıtlamaya hazırım. Buna ne diyorsun? Eyvallah, tamam. Birazdan hesap kitap yaparız. Ortaya koyarız. Evliliğin başından sonuna kadar kaç para gidiyor? Neye, ne kadar masraf gidiyor? Hepsini tek tek yazdık. O yüzden evlenmeyi düşünen veyahut evlenme arefesinde olan arkadaşlar da bu konuda bizden destek alabilirler. Bir de hani şey de değil böyle… Neyse oraya gelince konuşuruz. “Evlenmek istiyorum ama para yok. Veyahut evleneceğim, eş seçimi yapacağım, doğru kişiyi seçip seçmediğimi nasıl anlarım? Yani doğru zannettiğim kişi, ya doğru kişi çıkmazsa, evlendikten sonra bambaşka bir insan çıkarsa karşıma? Veya kolay yoldan evlenme taktikleri var mı? Benim o kadar param yok, evim yok, arabam yok. Nasıl olacak? Yani evlenmek için çok para lazım. Yani uçuk kaçık rakamlar lazım. O zaman ben evlenemeyecek miyim? Evlenemeyeceksem…” deyip kendini psikolojik bunalımlara sokan arkadaşlar oluyor. Hani ne yapmalıyız, bu konuda nasıl bir adım atabiliriz? diye soru soranlar oluyor veyahut biz duyuyoruz. Hakikaten bazı şeyler var, aslında çok kolay fakat bizim gözümüzde, aklımızda büyüttüğümüz meseleler. O zaman şununla başlayalım: Evet Recep? Sonuçta ben hiç evlenmediğim için, evlenmeyen bir insan da bunu düşünebilir. Yani doğru eşini, doğru adayı nasıl bulacağım falan vs. diye? “Genelde gençken kardeşler şöyle bakıyorlar: Çok hissi yaklaşabiliyorlar. Yani ne demek istiyorum? Atıyorum “Evlenince çok güzel Instagram’a fotoğraflar atacağız, işte gezeceğiz, tozacağız, şu olacak, bu olacak, düğünlerimiz efsane geçecek. Çok mutlu süslü püslü…” 1-2 tane şey görüyor. Sahilde yürürken el ele tutuşmuş, bir fotoğraf atmışlar. Halbuki o… O bir an. Evet inşâAllah öyle güzel anlarında olur. Olmasın değil ama sonuçta karşı tarafında hataları var, senin de hataların var. Toz pembe hayalden ziyade hani gerçekçi kurmak lazım. Sonuçta ciddi bir işe de giriyorsun. O dediklerini yaşarsın, mutlu olursun eyvallah ama sonuçta anlaşabileceğin birisinin olması daha önemli bundan yani. Yoksa anlaşamadığın birisi var diyelim ya da hiç beğenmediğin ahlakı var. Beğenmediğin tavırıları var ama çok güzel fotoğraf çekiniyorsunuz. Bu sizi, ailenizi devam ettirmez değil mi? Tam tersi olsa daha iyi. Yani öncelikleri bence sıralamak lazım. Doğru bir eş arıyorum ama bence önce bunu bir düşünmek lazım. Temel konular nedir? Ne bileyim, kimisi için bazı şeyler vardır böyle kriterler vardır. Ya benim şu kriterim var, bu kriterim var. Bu çok da normaldir, doğaldır. Bazı kriterleriniz vardır ama çok da böyle ince detay, incik boncuk kriterlere girerseniz bu sefer evlilik yolunu kapatırsınız kendinize. Dediğin gibi böyle çok incik boncuğa takılmayacağız. Temel meseleler nedir o zaman ağabey? Yani onu sorayım. Uygun bir eşi bulduğumu nasıl anlayacağım? Kafamda belirleyeceğim temel mesele ne olacak ki bak bu temel meselelerime uyuyor, bunun dışında kalan meseleleri de hallederiz bir şekilde diyeceğim meseleler neler mesela? Temel meselelerden bir tanesi, atıyorum evlilikte bir şeyde anlaşmazlık yaşadınız, her daim “Bu benim imtihanımdır. Elhamdulillah.” der, ne olur kendini geri çeker, bu sefer karşı tarafı mutlu eder. Karşı taraf mutlu olunca, karşı taraf da seni mutlu eder ve bir şekilde o mutluluk sağlanır. Ben açık konuşayım Recep. Niye evliliğimi bu kadar geciktirdim? Ben 30 yaşında evlendim. Neden? İlmimi tamamlamak istedim. İmani ilmimi tamamlamadan ben bu evlilik işine girmek istemedim. Evliliğe adım atmak istemedim. Gerçekten önce dedim, dur bir dakika ya. Ben yarın öbür gün çocuk babası olacağım dedim yani. Evlat büyüteceğim bir şekilde. Veya işte ne bileyim bir aile reise olacağım. Bir aileyi yönetebilmem lazım. Dedin, kendi eksikliklerini düzelttin. Evet imani noktada, İslami noktada öncelikle kendimi belli bir seviyeye getirmek istedim. Yani nasıl bir eş istiyorsan, sen de onun gibi olmak istedin. Aynen öyle. Ben istiyorum; ben, eşim namazında, ibadetinde, takvasında, imani ve İslami esaslara layığıyla uyan ve hiçbir şekilde bunları ikinci plana atmayan bir eş istedim. Önce öyle olmam lazım. Evet, o zaman şu olacağız: Bediüzzamanın tabiriyle “Karı koca birbirine küfüv olmalı, denk olmalı.” diyor. Senin de öyle biri olman lazım ki denk geleseniz birbirinize. Aksi taktirde uyuşmazlıklar olacaktır. Çevremde de bizim yakınlardan arkadaşlar evlendi ve hepsinin evliliği böyle oldu. İslami noktada böyle birbirlerine tam denk olan evlilikler oldu. Ben hiçbir tanesinden daha bir tane şikayet duymadım. Şu an konuştuğumuz konu var ya, belki de bir çocuğun ne alaka evlilikte dediği şeyler çünkü çevrede ilk bahsedilen konu bu olmuyor. İlk konuşulan konu şu: “Arabası var mı, evi var mı, düğün yapacak mı, ne olacak, kaç bilezik?” Şu bu falan. Yani temel meselenin arka planında kalan meseleler. “Kaç gram altın?” “Kaç gram altın?” Yani bundan önce şunları bir kere şunu görüyoruz: Bu zamanda bir sürü senin o istediğin tarzda evlenen insan var. Yani düğün on numara. Evi var, arabası var, barkı var. Herkesi yedirmiş, içirmiş. Çok on numara bir düğün yapmış. Masraftan kaçınmamış diyelim. Senin istediğin gibi, daha doğrusu ailelerin istediği tarzda bir yuva. Bir bakıyorsun boşanma oranları çok yüksek. Ne eksik burada? Sen imani ve İslami olarak hazır mısın, değil misin? Onu düşün. Maddi olarak hazır olup olmadığını düşünme. Gerçekten birazdan hesap yapacağız yani. Bak göreceksin. Onlar nasıl çözülüyor göreceğiz. Bu olmadıktan sonra onlar çözülse ne? Evet. Bak eş seçiminde Bediüzzaman hazretlerinin bir cümlesi var. Hatta bir iki cümle var burada. Tavsiyesi gibi. Tavsiye beni çok etkilemişti yani hakikaten olay bu dedim ya. Ben buna göre bakacağım eşime dedim yani. Benim için konu kapanmıştır dedim. Nasıl bir modelle evlenmek istiyorum. Aslında güzel bir tavsiye olacaktır. Güzel mi olmalı veyahut işte ne bileyim, hali, tavrı… Bak diyor ki: “…çabuk bozulan hüsn-ü suretine muhabbetini bağlama.” Dış görnüşüne muhabbetini bağlama. “Olay dış görünüşte değil.” diyor yani. Dünya güzelidir, on numara güzel bir kızdır fakat kalbi, ruhu, hali, tavrı, ibadetleri vs. gerçekten kötüdür. Veyahut anlaşamayacağın bir insandır. Bir noktadan sonra onun sireti, suretine yansımaya başlar. Yani dünyanın en güzel kızı bile olsa 6 ay sonra, 1 yıl sonra iç güzellikleri yani manevi halleri, onlar senin karşında canlanacak. Hangi nazarla bakacaksın evleneceğin kadına yani nasıl seçeceksin? “Bu bundan daha güzel, bunun boyu daha kısa, bu daha uzun.” Hayır kardeşim. Hüsnü suretine değil bak; yaş, boy, güzellik. Elbette yani bunlar da aranızda uçurum farklar olmayacak. Ben seni ilk gördüğümde, atıyorum takım elbise ile görmüşümdür. Kılık kıyafetin güzeldir. Kafamda oturturum, bir profil oluşur. İskender ağabey, hani böyle delikanlı bir adam. Giyimine, kuşamına hakikaten güzel bir insan. Diksiyonu falan da çok güzel dedim. Ama ben seninle yaşamaya başladım. Aradan bir hafta geçti. Aynı yerde yatıyoruz, kalkıyoruz, aynı yemekleri yiyoruz falan. Bir noktadan sonra senin dış güzelliğin ben de tamamen önemsizleşiyor. Ben senin hâl ve tavırlarına önem vermeye başlıyorum. O saatten sonra senin dış güzelliğinin de çok bir önemi kalmıyor. Hatta bazen görüyor insanlar değil mi? Diyor ki: “Çocuk da çok güzel, kız da çok güzel. Ayrılmışlar.” Belki de ayrıldığı çocuk, birçok hani dış güzelliğe önem veren birisi nazarında iyi bir profil. Belki ayrıldığı kız bir erkek için, güzellik bakımından güzel bir profil. Ama bir bakıyorsun, uyuşmamışlar. O kadar güzeli nasıl bırakabiliyor falan muhabbetleri dönüyor bazen. Demek ki o güzellik başta evet senin için önemlidir, ön plandadır fakat sen ona alıştıktan sonra aynı yemek, aynı yerde yatıp kalkmak, aynı zamanda, aynı mekanda vakit geçirmek bir noktadan sonra onları hiçe indirecek. Sen artık onun ahlakına bakmaya çalışacaksın. Atıyorum bir tartışmada verdiği tepki, bir zor duruma düşdüğünüz evlilikte, imtihan sonuçta, zorluğa düşdüğünüz orda takındığı tavır. Sana karşı konuşması, üslubu. Belki sinirlendiği zaman senin kalbini kıracak şekilde konuşuyor vs. Bunlar artık onun fiziksel yapısını bir dışa atacak, sen artık o pis özellikleri, o kötü karakteri görünce de ya bu nasıl bir eş, ya bu nasıl şey deyip bu sefer ayrılmaya… Bu sefer hani ikinci evliliğinde de artık adam ne yapıyor? Güzelliğe bakmıyor. Neye bakıyor? Karaktere. Ayrılıp boşananlardan bunu çok duyduk. “Kalbi temiz olsun, kalbi güzel olsun. Fiziksel yapısı geçici.” Bunu çok duydum ben yani. Hatta aileler çocuklara nasihat verirken yaparlar bunu. Bunun dışında evleneceğiniz kişinin, yakın arkadaşlarına veyahut çevresine mutlaka ve mutlaka o kişi hakkında sorular sor, o kişi hakkında bilgiler alın. Yani, ya zaten gidipte Facebook’ta, Twitter’da, sağda, solda, Instagram’da bir eş adayı bulursan zaten sen kusura bakma… O direkt hüsn-ü suret. O zaten sosyal medyadan evlilik hani inanılmaz potansiyel birisidir. Adam yazıyor işte ayet, hadis, Kur’ân, sünnet, takva, maneviyat falan ama hayatında haramlar var. Yani sen bir bakıyorsun, “Ya ne kadar işte dindar birisi.” Bir miting oluyor, Allah-u Ekber diye bağırıyor adam, namaz kılmıyor. Yani namazı terketmiş. Yani yakın çevresi zaten biri aracılığıyla elbet görüşeceksiniz. Aracı olan kişiden şunu talep edersiniz: Yani bir arkadaşına veyahut bir tanıdığına “Onun hakkında ben şu soruları sormak istiyorum ve cevabını almak istiyorum.” diye, birkaç tane soru mutlaka yakın çevresine, arkadaşlarına mutlaka sorun. Var mı örnek bir soru ağabey? Mesela kişi belki o an hatırlamaz ama şunu mutlaka sorun dediğin bir soru? Ya mesela benim hakkımda sana sormuşlardı, hatırlıyor musun? İyi veya kötü özelliklerini söyler misin? demişlerdi sen de böyle bayağı bir… Yazmıştım. Evet. Hatırladım biraz, evet. Yani böyle hakkaniyetli bir tanıdığı varsa, ona sormanız daha güzel olur. O bir problem olmamıştı yani. Kötü özelliklerim de var. Her insanın var ağabey yani. Bu işin şeyi yok ki. Mesele zaten onu büyütmemek. Yani ciddi boyutta bir kötü özellik mi… Atıyorum yani mesela sakızı cak cak çiğniyor. Bu kötü özellik kategorisine girmez yani. Dediğin gibi çok da detaya girme. Temel meselelerde bir problem var mı… Aynen öyle. Şimdi gelelim, “Tamam ağabey. Biz biriyle anlaştık, her şeyimiz tamam…” Dengiz biz. “…dengiz. Peki ağabey hani para olayını nasıl yapacağız? Evlilik az buz bir para değil.” “100 bin.” diyenler var. Evliliğin gayesine tamamen zıt şeyler. Yani evlenince mutlu olacaksın ama öyle bir konuşuyor ki çevren sanki “Tamam yapmayayım ya.” Sana çok ciddi söylüyorum, ben evlenme niyetine girdim dedikten sonra ehli iman olan arkadaşlarım bana şunu sordu: “Ya hani hazır hissediyor musun kendini? Hani İslami olarak, imani olarak?” Evet dedim, problem yok. Ama maalesef şu tarzda sorular soran çok fazla oldu: “Kaç paran var?” Evlenme niyetine girmişim. Yani “Nasıl yapacaksın, araban var mı, ev hani, bulaşık makinesi, buzdolabı, halını nasıl yapacaksın, yerde mi yatacaksın, ne yiyeceksiniz, duvarları mı yiyeceksiniz?” Ciddi var mı böyle? Var var var. “Duvarları mı yiyeceksiniz?” diye soran var. Sinirlendi fark ettiniz mi? Sonra ben ne yaptım biliyor musun Recep? Oturdum, aldım elime kağıdı kalemi bana birazcık böyle yakın olan birileriyle, “Ya tamam İskender bir şekilde olur vs.” diyenlerle oturduk konuştuk. “Ya işte ne kadarın var?” Şu kadar var, bu kadar var. Böyle yaparız, şöyle yaparız… Başladık yazmaya işte. Koltuk takımı, yemek odası… Ya bak yine şu an yazdım. Şu an bizi izleyen veya “Ağabey ben nasıl yapacağım?” diyen kardeşlerim için yazdım. + Bir evde bulunması gereken herhalde bütün temel şeyleri yazdın. – Bütün her şeyi tek tek yazdık. Hesabını çıkardık. Bu neymiş ya? dedim. Bu kadar basitmiş yani dedim olay bu. Neler çıkardın, bir sayar mısın? Bak, bir ev için tamam mı? Koltuk takımı, yemek odası, yatak odası. Bunlar şart. Evet. Koltuk takımı olacak ve şu an bu yazdığım hesaplar Türkiye’nin en iyi firmalarından birisinden alınmış fiyatlar yani. Fiyatlar böyle çok uçuk kaçık değil. Hatta bir buna böyle ekstra şeyler eklersen, fiyat bir anda çıkabiliyor. Atıyorum, koltuk takımı yanına televizyon konsolu vs. Ben eklemedim böyle bir şey. Çünkü ben evimde televizyon olmasını istemiyorum. Benim evimde de televizyon yok. Senin bu yaptığın hesaplama o zaman şu yani: Minimal bir yaşam. Minimalden de kastım şu: Kardeşim, ben evime gireyim. Yaşayabileceğim kadar şeylerim olsun, ondan sonra ben ekstraları sonradan alırım. Evet. Bu niyetle girdim ama bu konuda şöyle bir şey var: Gerçekten de eşimin anne ve babası, bu konuda bana böyle hakikaten çok güzel destek oldular. Yani Allah bin kere razı olsun. “Hani ya şu niye eksik?” Bir kere olsun demediler. Sadece annesi babası şuna çok böyle dikkat etti: “Bu çocuk gerçekten ahlaklı bir çocuk mu, bu çocuk benim kızımı üzer mi?” Bak bunun dışında hiçbir şekilde… Allah razı olsun. Bana şey yapmadılar yani, “Maddi konuları nasıl yapacaksın, şu ne olacak, bunu yapabilecek misin?” Bu konulara girmediler. Ama öbür konuda beni didik didik ettiler. Çok böyle dikkatli baktılar ki yapmaları da gerekiyordu yani. Şunu diyen aileler var: “Biz de ona dikkat ediyoruz canım.” diyenler olacaktır. Ama buna ikinci, üçüncü planda dikkat ediliyor. Yani temel olarak… “Ya bu çocuk namaz kılıyor mu, imanı yerinde mi, İslami şeylere uygun bir çocuk mu?” “Ahlakı nasıl?” Bunlar çok önemli şeyler. Çünkü Kur’ân okur, namaz kılar ama Kur’ân ahlakını yaşamaz, problem olur. Ne bileyim, çok cimridir şeydir böyle. Veya farklı huyları, halleri vardır. Bize şunu sordular: “Hani var mı ihtiyaç? Biz yapalım gerekirse.” gibilerinden belki o tarz bir soru geldi. Ya biz ondan dolayı değil hani televizyon ile alakalı işimiz yok dedik, o yüzden almıyoruz dedik, çıkardık. Veya yemek odası. Yemek odasında bir tane masa, altı tanede sandalye aldım. Bunun dışında bir şey almadık. O da zaten yemek masası. Ya ekstra bir şey de var, böyle tabak çanağını vesaireni koyman için kocaman devasa bir konsul oluyor. Arkasında bir ayna oluyor, falan böyle süs. Eşime de dedim ki yani böyle şeye ihtiyacımız var mı gerçekten şu an için? “Gerek yok böyle bir şeye.” dedi. “O zaman almayalım.” dedi yani. “İhtiyaç olursa ileride düşünür, alırız. Ne acelimiz var.” dedi yani. Temelimizi halledelim dedik. Çok güzel bir şey oldu bence. Bunu yani evlenceğiniz kişi ile bazı şeyleri açık açık konuşmanız lazım. Yani bir dakika dur, benim bütçem bu. Yapabileceklerim bunlar. Oturup eşiniz olacak kişi ile anlaşmanız lazım. Her konuyu da konuşabilmeniz lazım. Daha sonra onu ailelere taşırsınız. Ya bakın biz böyle yapacağız. Tamam, olay biter. Yemek odası, yatak odası dedin. Yatak odası ise, yatağı, komodini ve gardırobu, üçü içinde. Daha sonra buzdolabı, buzdolabını koydun, çamaşır makineni koydun, ocağını, fırınını koydun. Tamam. Bulaşık makineni koydum, bak hepsinin fiyatlarını tek tek yazdık. Hepsi bu arada A ++ falan oluyor. Herkesin anlayacağı şekilde söyle. Bunlar biraz pahalı. Markaları, kaliteleri de iyi kalite. Tamam. Kitaplık, masa. Ekstra bir oda oluyor. İki artı bir evde. Bir oda boş kalıyor. O odaya bir kitaplık koyarsın, bir tanede masa koyarsın. Çalışma masası. Perdeler, halı, ütü, süpürge, nişan masrafları, nikah masrafları, bir de ev. Kira yani. Evin, evet ilk girişte bir kira veriyorsun, depozite veriyorsun. Daha ne istiyorsun evde? Tabak, çanak? Tabak, çanak öyle çok fazla bir şey tutmuyor. Onu yazmadım ama bir 12 kişilik almıştım. 300 liraya mı neye almıştım yani. Onlar da 500 lira olsun yani. Düğünü katmıyorum çünkü ben düğün yapmadım. Düğün yapmayacağmız şekilde konuşmuştuk hatta. Ama ona rağmen yine yüksek bir miktar yazdım. Ha çalgılı çengili düğün yapacağım diyorsan, o zaten İslami bir şey değil. Biz onu zaten konuşmuyoruz. Öyle bir şeyi de kesinlikle tasvip etmiyoruz. Yani düşünsene herkes orada oynuyor, ediyor veyahut düğün yaptığın zaman şöyle bir dezavantajın var: İster istemez insanlar o rahat giysilerini, giyimlerini giyip öyle geliyorlar. Saçma sapan sahneler çıkar ortaya diye düşünüyorum ben yani. Maalesef çıkıyor da yani. Ben nikah yaptım. Allah’ıma şükürler olsun. Gayet güzel oldu. Hepsi içinde 33.400 lira. Başından sonuna kadar evlendin. Nişanını yaptın, nikahını yaptın, evini, eşyanı her şeyini tamamladın. 33.400 lira ve bunlar yüksek kaliteli. Ben bunun bir de düşük kalitesini hesapladım. Yani biraz daha kaliteni düşürürsen, bu fiyat 28 bine, 29 bine kadar düşüyor yani. Bir de ben genç bir çocuk olarak diyeyim, temsilen. Yine bana çok geliyor o para. Benim o parayı toparlamam demek… Diyelim evlenme niyetine girdim ama ben o parayı toparlayana kadar zaten… Birdenbire ben bunu yapamam diyorsan, o zaman evlenmiyorsun. Bu mudur yani? Yine aynı yere geldik. Ama elalem ne der? Aa doğru. 33 bin, 35 bin olmazsa? El-alem ne der? Doğru. Ne yiyeceksin? Duvarları yerim. Tabii öncelikle evlenecek bir insanın, bir adamın evini geçindirebilecek derecede asgari ücret bile olsa, bir işi olması lazım. İşin varsa zaten, evlenmeden önce birazcık dişini sıkarsan, 6 ay içerisinde 10 bin lira para biriktirebilirsin Dişini sıkabilirsin, biraz zorlarsın kendini. 10 bin lira para biriktirdikten sonra 6 ayın sonunda evlenme niyetine girebilirsin kardeşim. Ne olur? 10 bin liran var cebinde, nişanını rahat rahat yaparsın. Zaten nişandan sonra o eşin olacak kişiyi tanıma süresi olacak. O süreçte de para biriktirmeye zaten devam edeceksin ve evlilik yaklaştığı için ister istemez sana destek olanlar olacak ve hani emin ol Allah da yardım ediyor. Yani sen o niyete girmedikçe o kapılar açılmıyor ve açılmayacak yani. Şunu düşünme: “Ya ulan evleneceğiz ama para yok.” Sen bir niyetine gir, Allah yardım ediyor kardeşim. Ben bunu herkesten duydum ve sana da kesinlikle söylüyorum. Ya bir Bismillah de, Allah rızası için ben bu evliliğe adımımı atıyorum de, Cenab-ı Allah sana o kapıları açacaktır. Hiç ummadığın yerden gelen paralar. Bazılarını biliyorum. Ben bu para falan diyorum ama ya benim işim çok daha kolay oldu. O kadar kolay oldu ki yani hiçbir şey hesapladığım gibi olmadı. Bazı şeyler hesabımın üstüne çıktı ufak tefek. Fakat bazı şeyler o kadar kolay, o kadar rahat oldu ki ben de anlamadım. Gerçekten anlamadım. Allah öyle bir rahmet ediyor, öyle bir merhamet ediyor ki, benim kulum ahir zamanda her şeyi elinin tersi ile itip, Allah kerimdir. Rabbim emretmişse ben bu yola giriyorum deyip, ben bu adımı atıyorum deyip adımı atmışsa, ben de kuluma yardım ediyorum dedi. Ben yani bunu resmen hissettim evlilik sürecimde ve size de tavsiyem budur. Dediğim gibi 6 ay bir para biriktirirsin, o kadar da olur yani onu… Görüşme sürecinde de birikir dediğin gibi ağabey. Görüşme sürecinde de biriktirirsin elinden geldiğince. E tabii burada da şunu da söylemek lazım yani: Evet biz nişanımızı yaptık, belli bir süre nişanlılık evresi geçer. 3 ay olur, 6 ay olur. O süreçte de yavaş yavaş evinin malzemelerini vesairlerini toplamaya başlarsın. Yani bu hesabı birebir tutturacağım diye beklemek zorunda da değilsiniz. Ben sadece şunu diyorum 10 bin lira toplayın ve Bismillah deyin girin. Ha şu da var: Yani altın meselesi var, düğün meselesi var. Bunları dediğim gibi eş adayınızla konuşup, o şekilde çözmeniz lazım. Senin dediğin tarzda evlilik, benim gördüğüm kadarıyla bu zamanda şu anda şunu diyorlar: “Keşke öyle olsa ağabey.” “Ya böyle kızı nereden bulacağım. Böyle aileyi nereden bulacağım.” diyor. “Nereden bulacağım böyle kızı? Bir sürü istekleri var, şuyu var, buyu var.” Var kardeşim, var. Yani o kadar çok hanım kardeşimiz ve erkek kardeşimiz var ki bunu isteyen. Ya ben bir an evvel evlenmek istiyorum. Ama o kadar çok şey var ki gelenek görenek… Gözünüzde büyütmeyin kardeşim. Ben zaten şunu anlamıyorum ağabey mesela: İki kişi evlenecekse senin ona taraftar ve destek olman gerekmiyor mu? Yani çünkü sen yuva kuran, bir de Allah için evlenen birine sen taraftar olursan, onların sevaplarından da hisse alırsın. Sen onlara yardım ettin. Allah katında çok hoş bir davranış ama benim gördüğüm şu oluyor: Daha da zorlaştırılıyor olay. Şunu da alsın, bunu da alsın. Yardım yok yani, şey çocuğu sıkıntıya sokmak ya da kızı sıkıntıya sokmak. Evlenecek arkadaşlar kesinlikle bazı şeylerde dobra dobra oturun, konuşun. Yani ailesiyle “Benim böyle bir bütçem var ama nişandan sonra bu kadar biriktireceğim.” Bir miktar da, taksitli alırsınız eşyaların bir kısmınıda gerekirse. İlk aşamaya geçince ben buraların çok problem olacağını düşünmüyorum. O bahsettiğin suret siret meselesi. Ya mesela sorsa kendi annesine babasına nasıl evlendiniz? “Valla ne bileyim, biz evlenirken işte bir perdemiz vardı, bir tane yatağım vardı.” Evet çok duyuyorsun böyle şeyler. “İşte bir tabağım, çanağım vardı. Öyle evlendik.” Sonra bir bakıyorsun, ev çok güzelleşmiş zamanla. Kendileri öyle evlendiği için, “Aman benim kızımın şunu da olsun. Aman benim kızımın bunu da olsun. Aman şöyle, aman böyle.” Kardeşim, kusura bakmayın. Hem hanım kardeşlerime, hem erkek kardeşlerime söylüyorum. Olmasın kardeşim. Şu da olmasın, bu da olmasın. Böyle olun. Bu da olmasa olur. Bu şart değil. Şu? bu da şart değil. İstemiyorum. Bir de hani dedim ya 35 bin lira. Bu paranın tamamı senden çıkmayacak zaten. Ya emin ol, tamamen durumu çok kötü berbat olan, kızın da hiçbir şey vermeyeceği bir evliliği konuştuk. Hani 35 bin lira öyle. Sonuçta bunların hepsini sen almayacaksın. Bunlar yardımsız hali. Kimsenin yardım etmediğini düşünürsek. Tabii. Atıyorum, baban destek olabilecekse, baban destek olacak. Kızın babası destek olabilecekse, o destek olacak. Atıyorum bazı şeyleri de taksitle aldın. Evlendikten sonra sana destek olarak bir sürü takı gelecek, onlardan da ödeyebileceksin yani. Yoksa bu devirde, gerçekten herkes için söylüyorum. Adam 100 bin lira lazım… Şimdi sen evlenmek için 100 bin lirayı topluyorsun, o 100 bin lirayı kolay toplamadığın için… Ben şimdi bu parayı kolay toplamadım, o zaman bana layık bir kız arıyorum diyeceksin. Bu sefer aradaığın kişiyi bulamaycaksın. En basiti bir taslak söyleyeyim, yanlışım varsa düzelt. Bu dediğin senaryo gerçekleşmez derse de, gerçekleşmez dersin. Örnek veriyorum, ben kenara 10 bin lira falan koydum. Çünkü düğün salonu benim bildiğim belediyeden yaparsan, 300 lira falan. Evet. Nişan evinde yaparsan, hiçbir masrafı yok. Ben nişana, nikaha falan onlara toplam 5 bin yazmışım. Daha ucuzu da gelebiliyor. Çünkü böyle evlenen tanıdıklarım da var. Diyelim ki ben böyle evlendim. 300 liraya nikah, hadi diyelim 1000’e kapatayım. Fazla söyleyeyim. Ama zaruret varsa tabii 300’e de razı olmak lazım da. 1000 diyelim biz ona. Düğünde yapılan şeylerin aynıları gerçekleşiyor. Yani iki kişi orada duruyor, bütün tanıdıklar, sevdikler o ortamda şahit oluyorlar, evet diyorlar. Sana 1 saat süre veriyorlar. Fotoğraf çekimin oluyor, takı törenin oluyor, evet hayır oluyor, herkes orada oluyor. Evet herkes takısını da takıyor ve dağılıyorlar ve çok güzel bir şey. Şu an cebinde 100 bin lirası olan kaç kişi var? Zor. Bu ne demek biliyor musun? Seni borca sokacağım demek. 100 bin liralık bir evlilik hayal ediyorsanız kardeşim, eşinizi borca sokacaksınız veyahut kredi çekecek, faize girecek. Ben o kadar çok görüyorum ki. Ne yapıyor çocuk, ev eşyalarını alabilmek için? Kredi çekiyor ve faize girdi. Niye? Kız çünkü “Şunu da istiyorum, bunu da istiyorum.” dedi. Kız neden onu dedi peki? Normalde kızların bir çoğuna sor, “Ben bir şey istemem.” der ama evlilik yaklaştıkça ablası “Şuyunuz yok mu?” der, Annesi “Şu niye yok?” der. Bilmem kim, halasının bilmem nesi şu… Sen niye karışıyorsun. O kadar çok karışan oluyor ki. Hiç tanımadıkların devreye giriyor. Bu sefer kız onların söylediklerinden etkileniyor. “Erkek kız niye şöyle yaptı? Kız bak biz geldikte, eve geldikte bize ikinci çayımızı koymadı.” Var mı böyle şeyler? Var var oğlum. Neler neler var ya. Nelerden, nelerden evlilikler bozuluyor. Sağa sola bakmayın. Anneler ve babalar gerçekten güzel şeyler, tavsiyeler de verirler. Bunlarda problem yok ama o üçüncü şahıslar işin içine bir girdi mi kardeşim, onlardan korkun ve onları mümkün mertebe… Zorlaştırıyorlar. Genel olarak bence zorlaştıran herkesi bir filtrelemesi lazım. Bu beni zorlaştırıyor. Çünkü evleneceğim ben, bir derdim olmaması lazım. Huzurlu bir yuvaya giriyorum ben. Mutlu olmam lazım. Bir başlıyorum; kredi, faiz, borç onu kapatana kadar full aleminde bu var. Bence şu an evlilik kararı alır millet ha. Evet bak şimdi ağabey. Ne diyorsunuz? Keyifse, istekse 100 bini, 90 bini bulur. Bulur kardeşim. Ya kabullenemiyorlar ya. 35 bin liraya, 50 bin liraya evliliğin yapılabileceğini kabullenemiyorlar. Altın meselesine takılıyorlar. Onu da gidip kayınpederinizle veyahut eş adayınızla konuşup, bir çözümünü bulmak lazım. Evet. Üstad hazretleri diyor ki: Mimsiz medeniyeti kısaca açayım. Mimi çıkarırsan medeniyet değil, deniyet kalıyor. Deniyet de alçaklık anlamına geliyor. Şimdi neden öyle bir tabir kullanıyor şu an ki medeniyet için? Zaruri hacat yani olmasa ölürsün, yaşayamazsın. Bu ihtiyaçlar dörtken, bunu medeniyet yirmiye çıkarmış. Yani aslında zaruri olmayan ihtiyaçlar, “…hacat-ı zaruriye hükmüne geçmiş.” Tiryakilik, gelenek, görenek bunlarla. “Zaruret var, zorundayız. Bunu yapmalıyız. Bu olmazsa olmaz.” Gelenek, görenek belası. Yani Üstad aşağıda diyor ki: “Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var?” Demek ki mesele benim ihtiyacım kadarını karşılayayım, yaşayayım, evimizde ekmek pişsin demek değil. İşin içine zaruri olmayan, binlerce şey girmiş. O yüzden sana 100 bin liralık fatura çıkıyor, o yüzden sana 50 bin liralık fatura çıkıyor. Bence 50 bin lira da çok. Zarureti konuşuyorsak… Ya evlilik dediğin şey evini güzelleştirmek değil, kızla arsa inşa etmeye girmiyorsun ya. Amacın o değil senin. Senin amacın, ahirette beraber olabileceğin bir hanımla, dünyada dahi sana dost olabilecek bir hanımla birleşip, güzel bir yaşantı. Sonsuzda bile devam edebilecek bir yaşantı sağlamak. Sen neye takılmışsın? “Yaşantımızın geçeceği alanı çok güzelleştirmemiz lazım.” Amenna güzel olsun ama bu seni çok zora sokuyorsa, çok sıkıntıya sokuyorsa birazda kanaat et be kardeşim. Yani biraz daha aza alış yani. Yeme, içme, barınma. Demiyorum ben evin dökük olsun, yıkık olsun, göçük olsun. Hayır demiyorum bunu ama senin ayağını yorganına göre uzattığın evde belki güzel bir ünite olmayabilir. Belki güzel bir yemek masası olmayabilir, evet yerde yiyebilirsin. Kötü bir şey mi? Hayır değil kesinlikle yani. Bunları baz alırsan sen, çok daha minimal bir yaşam ve çok daha mutlu olarak yaşarsın. Ama öteki türlü aklıma şu da geldi: Yani biz fakir diyoruz ya fakir. Fakir ağabey ihtiyacı olana denilir değil mi? Adam 10 bin lira alıyordur ama istekleri, arzuları çoktur. İhtiyacı olarak görür onları. Bu adam fakirdir ağabey. Hâlâ ihtiyacı var. 10 bin giriyor cebine, yetmiyor diyor ya adam. Çok gördük ya, ben çok gördüm bunu mesela. “Yetmiyor 5 bin.” diyor. Öteki de şaşırıyor. “Ya 5 bin nasıl yetmiyor?” diyor. Çünkü niye? Onun istek ve arzuları daha oraya ulaşamadığı için, “5 bin nasıl yetmiyor?” diyor. Belki onun da cebine 5 bin girse, o da gözünü başka yerlere dikecek ve ihtiyacından dolayı o da fakir bir hayat yaşayacak aslında. Diğer adama bakıyorsun, kanaat ediyor değil mi? Yediği ekmeğe kanaat ediyor, şükür ediyor bir de. Diğeri şikayeti açar. “Şu ben de niye yok, bu ben de niye yok?” Biraz Allah’a haşa şekva eder gibi. Allah’ım bana bunu niye vermedin? “Bak başkasının hayatı şöyle. Ona onu vermişsin. Ben de niye yok?” gibi, şekvaya açıyor. Diğer adam elindekine kanaat ediyor, hem şükrü artıyor. “Elhamdulillah. Daha kötü olanlar var.” diyor. Biz yine ekmek yiyoruz ya. “Ekmek bulamayanlar var.” diyor. Adam şükür ediyor. Sokakta yatan var. Evet, sokakta yatan var ve o adam zenginleşiyor şu an. Niye? İhtiyacı yok. İhtiyacı kalmıyor o saatten sonra. Dolayısıyla hanımı da mutlu oluyor, kendi de mutlu oluyor, evi de yuvası da mutlu oluyor. Öteki adam binlerce şeyi var, kanaat yok hâlâ fakir. Kesinlikle zenginliğin şeyle alakası yok. Para ile alakası yok. Hiçbir şekilde alakası yok ve bu medeniyetin dayatmış olduğu bu zamanda maalesef herkesin ister istemez etkilendiği bir şey. Bir de şey var, şuna çok takılıyorlar. “Bu maaşla nasıl geçindireceksin evini?” Ben bu konuya da maruz kalmıştım. Ama şunu gördüğümde içim çok rahatlamıştı. Evliliğine gayet güzel bir şekilde devam ettiren… Bir kişi değil bu arada bu, birkaç kişi var benim böyle tanıdığım. Adam şunu diyor: “Valla kiramı veriyorum. Yemem içmem gayet güzel, normal. Öyle şeyimiz yok. Herhangi borcumuz harcımız kalmıyor. Elektiriğimizi, suyumuzu, faturamızı da rahat bir şekilde yatırabiliyoruz. Yetiyor yani, ben hiçbir problem yaşamadım.” diyor. Ama kanaat eden, kabul eden… Şükür yok ki. Allah’ın verdiğine şükür etmiyorsun bir kere. O kapı kapanıyor yani. Yani şu değil: İlla 4 bin lira, 5 bin lira maaşı olacak. Yok kardeşim, kesinlikle ve kesinlikle. Yani herhangi bir işe gir, Ya Allah de Bismillah de, Cenab-ı Allah kapıları açar. Evet diyelim, var mı başka söyleyeceğimiz bir şey? Bence bütün meseleleri yatırdık üç aşağı, beş yukarı. Bir de kaçırma var, ücretsiz. Yoruma yazın arkadaşlar başka sorularınız varsa bu konu ile alakalı. Yine gerekirse bir video daha çekebiliriz. Belki ikinci seri olur bu. İkincisi gelir. “Yani ağabey iyi gaza getirdiniz ama ben adım attım ama şu noktada tıkandım.” diyorsanız, siz yorumlara yazın. Oturalım konuşalım. Tabii kılıçsız battal gaziler de çıkmasın. Bir kılıcı olması lazım biraz. Evet, Allah rızası için El-Fatiha maassalavat…

BUNU YAPAN ADAM ZENGİN OLDU! – EN TESİRLİ RIZIK DUASI

Yine İmam Râzî hazretleri İhlas suresinin fazileti hakkında fakirlik konusundan bir hadis naklediyor. Muhammed aleyhisselama sahabenin bir tanesi geliyor ve fakirlikten dertleniyor. Fakir olan kardeşler, rızkının bollaşmasını, arttırılmasını isteyen kardeşler Allah için bu hadis-i şerifi iyi dinleyin. Sahabe diyor ki: ”Ey Allah’ın Resulü! Ben fakir doğdum. Ne kadar çalışırsam çalışayım bir türlü elimdeki miktarı arttıramıyorum. Zengin olmak istiyorum ama arttıramıyorum. Bana bir yöntem söyle, bir dua söyle, bir şey öğret ey Allah’ın peygamberi.” Övgüler ve selam efendime olsun. Muhammed aleyhisselam diyor ki: ”Sana bir tane yöntem söyleyeceğim: Evine girdiğin zaman evde kim var kim yok bakma, birisi var ya da yok bakma. Kapıdan içeriye girdiğin anda; sağ ayakla içeriye gir ve de ki: Esselâmu Aleyküm.” Ama hocam evde kimse yok. İnsan olmasa bile orada melekler vardır, orada cinler vardır. Dolayısıyla eve girdiğin zaman: 1- Sağ ayakla gireceksin, 2- Allah’ın selamını vereceksin, 3- Girdiğin anda; selamı verdikten hemen sonra içeriye doğru girerken İhlas suresini oku. Olayı nakleden başka bir sahabe diyor ki: ”Bu adam Muhammed aleyhisselamın dediğini yaptı ve çok kısa zamanda rızkı bollaştı ve zenginlerden oldu.” Hiç unutmayacağınız bir bilgi. Sohbetin kalan bölümündeki bir çok şeyi unutabilirsiniz ama bu milletin en çok sevdiği şey zengin olmak olduğu için bu bilgiyi asla unutmazsınız. Şimdi bizim videoları kesen kardeşler diyecek ki bana: ”Hocam, o kısmı hemen almamız lazım; rızık bolluğu duası… O kısmı hemen almamız lazım. Lütfen müsaade et, o kısmı keselim.” diyecekler başlıkları falan ayarlamak için. Kardeşler! Maalesef insanoğlu elinde olan, peşin olana çok fazla odaklanıyor, kendisini veriyor… Ama veresiye olan daha büyük olmasına rağmen, çok daha derin ve kalıcı olmasına rağmen ileride diye bakıyor ve önem vermiyor. Bu, çok büyük zayıflığımızı gösteriyor. Aklımızın çok zayıf olduğunu gösteriyor. Allah bize keskin ve kuvvetli akıl nasip etsin. Amin. Muhammed aleyhisselam yine bu hadis-i şerif hakkında: ”Her şeyin bir nuru vardır, Kur’an’ın nuru da İhlas suresidir.” buyuruyor. Surenin faziletleri hakkında hadis-i şerifler böyledir. Biliyorsunuz, Kâfirûn suresi itikadımızdan bütün şirk inanışların kaldırmak için bize gelmiştir. İhlas suresi de nasıl inanmamız gerektiğini öğreten bir suredir. İhlas suresini layıkıyla anlayan kişi Allah’ı tanır. Allah’ı tanımak için, onun sıfatlarını bilmek lazımdır. Burada da en önemli iki sıfatını biiznillah konuşacağız ve yaratıcımızı çok daha iyi tanıyacağız. Tanıdıkça da ona olan sevgimiz artacak. Allah kalbimize en evvel kendi aşkını bol bol doldursun.

Allah, neden fakirlere yardım etmiyor?

İşte olay bu. Allah, o insanı bize burada anlatıyor: “Biz ne zaman o insana bir musibet versek, bir sınav versek… ‘Mâbtelâhu rabbuhu fe ekramehu ve na’amehu’ ona bir ikramda bulunsak.” Allah’ın ikramları ne kardeşler? Çalışıyorken her zaman rutin bir geliri varken hiç hesabında olmayan iki tane müşteri gönderir, hiç planında olmayan iki tane müşteri gönderir. O ay elinde normalin dört misli para olur. Bak, bu Allah’ın bir ikramıdır. Doktorlara gitmişsindir hanımınla beraber 4 yıllık evlisin çocuğunun olmasını istiyorsun, Allah vermiyor. On tane doktora gidiyorsun, para akıtıyorsun; Allah vermiyor. Sonra bir Kadir Gecesi dua ediyorsun Allah Teâlâ’ya; Allah, 2 ay sonra hanımını hamile bırakıyor. Bu nedir? İkram, “Fe ekramehu” biz ona bir ikramda bulunursak. Hiç hesabında yoktu, Allah ona bir ikramda bulundu. “Ve na’amehu” biz onu nimetlendirirsek, ne zaman onu bir ikramla ve nimetle sınarsak. Allah’ın sınavları iki türlüdür: Bir musibetle sınar, belayla sınar. “Sizi bazen bela ile sınarız, bazen nimetlerle sınarız.” bu başka bir ayettir. İki türlü sınama var kardeşler. Kulların tamamı neyle sınanmak istiyor? “Ben nimetlerle sınanmak istiyorum, belayla sınanmak istemiyorum.” Ama okulda derse girdiğinde öğretmenine, “Ben şu, şu, şu dallardan sual edilmek istiyorum.” diyemiyorsun. “Beni sadece şu derslerden, iyi olduğum şu kısımlardan soru sorun, sınav edin hocam.” diyemiyorsun değil mi kardeşim? Sınav sorularını kim belirliyor? Öğretmen belirliyor. Seni Dünyaya gönderen Allah Teâlâ sınav sorularını belirler. Kimi nereden sınav edeceğini nimetle mi, bela ile mi ? O bilir. Kim derse “Ben çok nimetle sınav edilmek istiyorum ve bunu kesinlikle başaracağıma inanıyorum. Ben kesin galip gelirim.” yanılıyorsun, aldanıyorsun. Musa Aleyhisselam zamanında bir adam vardı, çok fakirdi. Allah’ın peygamberini, bir yere doğru giderken onu gördü dedi ki: “Ben çok fakirim ey Allah’ın peygamberi!” Övgüler ve selam Musa Aleyhisselam’a olsun. Benim için Rabbinle görüştüğünde; sen çok onunla konuşuyorsun, görüşüyorsun. Rabbinin huzurunda benim ismimi zikredip, dua edersen biliyorum ki Allah beni hemen zengin edecek. Ve ben sana söz veriyorum, zengin olduğum anda çok hayırlı ve salih bir kul olacağım. Fakirlik canıma yetti! Lütfen rabbinle görüştüğünde bana dua et. Ama zenginlik için. Musa Aleyhisselam: “Tamam.” diyor. Allah Teâlâ ile görüşmesinde bu kişinin de, bu fakir kişinin de, ismini zikrediyor. Allah hemen kapılar açıyor. “Hiç ummadığınız yerden rızık kapıları açar.” ayetini unutmayın. “Eğer Allah’tan hakkıyla korkarsanız hiç ummadığınız yerden size rızık kapıları açar.” (Talâk Suresi 3. Ayet ) Hiç hesabında yok. Tak, tak, tak bir anda zengin olursun, bir anda! İlkokul bitirmemiş, bu ülkede ilkokul bitirmemiş binlerce zengin var. Daha İlkokul bitirmemiş Bir yazı versen yazıyı 10 dakikada okur, 1 sayfa yazıyı. Ama Allah verdi mi zenginliği, en cahil adama verir. Onu zenginleştirecek aklı verir önce. Bir adamı zenginleştirmek istediği zaman önce akıl verir. Doğru hamleleri yaptırır, içine o işi zorlar. “Bu işe gir, bu işe gir, bu işe gir.” ve adam o işe girer ve zengin olur. Bu fakir nasıl zengin oldu? Bir dua ile Allah Teâlâ bu fakiri zengin ediyor. Bir kaç gün sonra Musa Aleyhisselam bir bakıyor; bu fakiri -dua ettiği fakiri- ellerinden bağlamışlar, halk bunu karşısına almış taş atıyor. Mahkemeye çıkarılmış, taşlanıyor. Musa Aleyhisselam diyor ki: “Kim bu adam, ne oldu bu adama?” Biliyor o adama dua ettiğini. “Ne oldu, neden bu adamı taşlıyorlar, neden bu adam halk küfür ediyor hakaret ediyor ?” -Bu adam zengin, ahalinin zengin bir adamı, çok kısa zaman içerisinde zengin oldu ve kibirlendi. İçki içti ve bir adamı öldürdüğü için cezalandırıldı, kısas uygulanacak ve öldürülecek. Halk o yüzden tükürüyor ve hakaret ediyor bu adama, dedi Musa Aleyhisselam bu olayı görünce Allahu Teâlâ’dan utandı ve şöyle dedi: “Allah’ım beni affet!” “Kime zenginlik vereceğini sen bilirsin, kime fakirlik vereceğini ve fakirlikle sınayacağını sen bilirsin.” “Beni affet! Ben, senin murad etmediğin bir şeyi senin bilginin önüne geçerek senden istedim.” Allahü Teâlâ bu adamı fakirlikle sınav etmeyi diledi ve çünkü biliyordu ki bu adama zenginlik verdiği anda sapıtacak. Kur’an Ayetini hatırlayın. Mevlâ Teâlâ hazretleri ne buyuruyor? “Allah insanların tamamına bol rızık verseydi, o insanların hepsi azardı.” Demiyor musunuz şunu? “Ya niye Allah bütün dünyayı zengin yapmadı?” ayet açık Şuarâ suresi ayetidir. “Allah insanların tamamına bol rızık verseydi, insanlar azardı.” İki tane örnek vereceğim, bu kitabın anlattığı iki örnek: En bol rızık verdiği iki adam, ikisi de “Ben Allahım!” dedi. Kim bunlar ? Firavun, Nemrut. Nemrut önce Firavun sonra geldi. İkisininde ortak kelimesi ne? “Ne Allah’ı ne İlahı ya ben Allah’ım. Senin Allah’ın benim!” dedi. Peygamberlerine, biri İbrahim Aleyhisselam’a posta koydu, biri Musa Aleyhisselam’a posta koydu. “Ne Allah’ı? Ben de yaratırım, ben de öldürürüm, ben de diriltirim!” dedi. En bol rızık verdiği iki adam burada dünyaya hakim oldular. Nemrut da Firavun da dünyaya hakim oldu. Sonuçları ne oldu? Sapıtıyorsun işte bak gör! Örnek ortada. Bu Kur’an hikaye kitabı değil. Örnek ortada! Kibirlendiler, gururlandılar. “Dünyanın en büyük ordusu bize ait, dünyanın en büyük servetleri bize ait. Allah biziz her hâlde başka Allah olamaz, biziz her hâlde.” dediler. Peygamberlerine posta koydular. Allahü Teâlâ ikisini de helak etti.

Ateist, nasıl 600 bin TL’lik arabaya biniyor?

“Bazı ateistler nasıl 600 bin TL’lik arabaya biniyor anlamıyorum.” Çocuğu nereden yakalamış şeytan? Meğer adam çok zengin, Allah’a inanmıyor. “Hocam, bazı ateistler nasıl 600.000 TL’lik arabaya biniyor ben anlamıyorum. Lütfen cevap verin hocam, lütfen hocam!” İki defa üst üste yazmış, lütfen hocam. Yani adamın içinde sıkıntısı var. “Bu sorunumu çöz” diyor ya! “Ben namaz kılıyorum, sohbete gidiyorum, çalışıyorum, Hacı Murat bile yok bende.” diyor. “Adam 600.000 TL’lik arabaya biniyor. Allah yok diyor, küfrediyor Allah’a. Allah bu adama nasıl izin veriyor?” diyor. Kardeşim bu dünya kıymetli bir yer olsaydı… Bak sana Muhammed Aleyhisselam’dan bir hadis-i şerif söyleyeyim. Peygamberim buyurdu. Allah’ın selamı üstüne olsun. (Amin) “Allah Teala Hazretleri bu dünyaya bir sivrisineğin kanadı kadar değer verseydi, kâfirlere ondan bir yudum su vermezdi.” Muhammed Aleyhisselam’ın tespitine bakın. Sivrisineğin kanadı kadar bile değer vermiyor. Dünya’nın kelime manası ne? Edna’dan gelir, Edna. Aşağı olan yer, aşağı. Cennet nerede? Semalarda, 7 kat semanın üstünde, yukarıda. Dünya nerede? Aşağıda. Adem Aleyhisselam yukarıdaydı. Bir emri dinlemedi. Allah Edna’ya gönderdi, en aşağıya. En aşağıda çalıştı, tövbe etti, Allah’ın istediği gibi yaşadı ve insanları yaşatmaya çalıştı. Allah tekrar onu cennetine aldı. Sen de böyle olacaksın. Şimdi, ateist 600.000 TL’lik arabaya biniyor diye haklı mı anlamına geliyor bu? Bu doğru yolda olduğu anlamına mı geliyor? Cevap verdim kardeşe: Araba ne ki kardeşim? Ben Allah’ım diyen Firavun’un sarayı vardı ve ordusu vardı. Bırak ateisti, Allah’a inanmıyorum değil, Firavun ne diyor? Allah’a inanıyorum ama kendimin Allah olduğuna inanıyorum. Bırak o senin Allah’ını, ben Allah’ım zaten, diyor. Haşa ve kella. Musa Aleyhisselam’la Harun Aleyhisselam’a demedi mi “Ene hayrun minhu.” ben sizin o Allah’ınızdan daha hayırlıyım? Yani bu ne demek? Ben sizin Allah’ınızdan daha hayırlı bir Allah’ım demek. Açık açık ben Allah’ım, diyor ya. Ve bu adama Allah bu dünyada bak, sınava bak! Bazılarını varlıkla imtihan eder ki ahirette azabını daha da arttırsın. Bu adama, ben Allah’ım diyen adama; ordu verdi, devlet verdi, emrinde yüz binlerce asker var, köle var. Yahudilerin tamamı Firavun’un kölesiydi. Şimdi bu adamın sonucu ne oldu? Denizde Musa Aleyhisselam’a küfrederken, arkasında ordusuyla beraber, küfür ede ede giderken; seni yakalayacağım, şöyle yapacağım, böyle yapacağım derken Allah suyu bir kapattı üstüne. Su kapatılınca, Musa’nın geçtiğini de görünce perde kalktı cehennemde gideceği yeri gördü. İman etti ama perde kalkınca biliyorsunuz iman geçersiz. İman dediğin şey görmeden inanacaksın. Gördükten sonra zaten ona iman denmiyor, aklı tasdik deniyor. Gördüm, gözümü tasdik ediyorum, aklımı tasdik ediyorum, gördüm ve inandım. Mesele görmeden iman etmektir. Firavun gördüğü anda iman etti ama imanının geçersiz olduğunu Kur’an bize bildiriyor. İşte, değerlendirme yaptığımız zaman adamların dünyevi servetine bakmayacaksın. Bugün 600.000 TL değil, milyon TL’lik araçlara binen Müslümanlar var. Ölçüyü buradan alacaksan dünyada çok büyük zengin Müslümanlar var. O zaman ne diyeceğiz yani? Bu Müslümanlar bu kadar zengin, bu kâfirler demek ki heps’ yanlışta. Bunu mu diyeceğiz? Zenginlikle fakirlikle bunun bir alakası yok. Allah kimini varlıkla dener, kimini yoklukla dener. Ahirette çok azap etmek istediği adama dünyada çok fazla varlık verir, çok fazla nimet verir azabını arttırmak için. Sakın bunlara aldanmayın. Şeytan size bu konuda gelmesin. Bu konuda gelmesin. Şeytandaki servet kimde var ya? Efendimiz Aleyhisselam buyuruyor ki: “Şeytan tahtını okyanusun üzerine kurmuştur.” Bugün hangi ülkenin devlet reisinin okyanusun üstünde tahtı var? Kimsenin yok. En büyük altınlar şeytanlarda. En büyük cinler, hizmetkârlar şeytanlarda. En büyük ilim şeytanlarda. Bizim hocaların, âlimlerin ilmi, yanına yaklaşamaz şeytanların ilminin. Çünkü ölümsüz. Devamlı ilim depoluyor ve ölmüyor. Hafıza kaybı da yok. Bizde hafıza kaybı sorunu var, ölüm sorunu var, yaşlılık sorunu var. Bütün penaltılar bizde, dezavantajlar bizde, şeytanda bu sorun yok. Dolayısıyla bunlarla ilmen baş edemeyiz. Şeytanların ilminin bizden üstün olması onun haklı olduğunu mu gösteriyor? Hayır, hayır! En büyük âlim şeytan ama Allah’a isyan etti ve ebedi olarak ateşte olmayı kabul etti. Bir anlaşma yaptı ve kabul etti, tercih etti. Şu hâlde dünyadaki her şey tercihimize bağlıdır. Allah Teala Hazretleri bize doğru olan şeyleri tercih edenlerden etsin.

Fakirleşmek istemeyen izlesin! (Musa Peygamber ve fakirlerin zenginleşmesi)

“Hocam bu şeytanla nasıl mücadele edelim?” Bunu da anlatayım. Nasıl savaşılır onunla? Bununla nasıl bir dövüşe girelim? Kardeşler, biz bütün kardeşlerimize tavsiye ediyoruz. Şeytan dövüşebileceğiniz bir varlık değil. Kaçın! Kur’an diyor ki: “Fe firrû ilâllâh…” (Zariyat, 50) Allah’a firar edin, Allah’a kaçın. Bakın! Şeytanla savaşın, şeytanla dövüşün diyen bir ayet yok. Kaçın diyen çok ayet var. Kaçın! Biz ne yapacağız? Şeytanı gördüğümüz yerde, onun gölgesini hissettiğimiz yerde, vesvesesini işittiğimiz yerde: “Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm.” Sinsi şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım, diyeceğiz ve sığınacağız, kaçacağız. Mücadele etmeyeceğiz. Neden Hocam? Niye mücadele etmeyeceğiz? O da Allah’ın kulu biz de Allah’ın kulu, döveriz hocam! Kardeşim hava cıva yapma! Dövemezsin! Biz bu işin ustasıyız. Şeytanla mücadele olmaz. Bunun dört tane sebebi vardır. Buraya yazdım, getirdim. Dört sebepten dolayı şeytanla mücadele edemezsiniz. Bu dört sebepten dolayı onu gördüğünüz, hissettiğiniz her anda, vesvesesini işittiğiniz her anda kaçacaksınız. Sebeplerden bir tanesi: O sizi görüyor. Ama siz onu göremiyorsunuz. Var mı aranızda şeytanı gören? Yok! Ee göremediğin bir düşmana karşı nasıl hava cıva yapıyorsun? Ben onu döverim ya, diyorsun. Bence sen bunu çok fazla Çin filmi izlediğin için yapıyorsun. Çin filmlerinde adam, üstat gözüne bağlıyor mendili. Elemana dövüşmeyi öğretiyor. Eleman geliyor, öbür öğrencisi geliyor, öbür öğrencisi geliyor. Çin filmindeki Kungfu üstadı, gözleri bağlı bir şekilde, aynı anda on kişiyi dövebiliyor. Bizim milletimiz de bu “Kara Murat” filmleriyle alay ediyor. Aaa Hocam böyle saçma şey olur mu ya? Kara Murat bir dalıyor, yüz kişiyi öldürüyor. Kara Murat gözü açık öldürüyor. Çin filmlerinde adam gözü bağlı, tek kollu kahraman! Tek koluyla adam yüz kişiyi öldürüyor ya! Seyrettim! Uzak Doğu dövüşçüsü olduğum için bir yerde, beş sene ben Uzak Doğu dövüşü yaptım kardeşler. Hocanızı pasife almayın! Genel kültürüm çok iyidir. Bu Çin filmlerini çocukluğumda çok seyrettim. Adamın gözü bağlı, tek elinde kılıç var, bir kolu da kopmuş. Yüz kişiyi öldürdü. Çin filmi! Çin filminde olduğu zaman inanıyorsun ama Kara Murat’ta, Osmanlı Fedaisi’nde olduğu zaman inanmıyorsun. Osmanlı torunu sende problem var! Sende problem var! Şimdi; adam Çin filmlerinde aynı anda yirmi kişiyi, on kişiyi, otuz kişiyi dövebiliyor. Bu ancak filmlerde olur. Gerçek yaşamda böyle bir şey olmaz. Gerçek yaşamda, düşman görebildiğin bir düşmansa onunla dövüşebilirsin. Kendini kıyas yapabilirsin. Göremediğin bir düşmandan ne yapacaksın? Kaçacaksın. Bunu bir misalle anlatayım. Bir futbol takımı düşünün. Dünya’nın en kaliteli, en iyi futbol takımı. Kim? Fenerbahçe. Latife yaptım, ciddiye almayın. Barcelona. Dünya’nın en iyi futbol takımı Barcelona. Şu anda en iyi futbolu onlar oynuyor. Şimdi, Barca’nın karşısına cinlerden bir grup gelsin. Cinlerin futbol takımı olsun. Cinlerle futbol maçı yapsınlar. Ya Hocam Barca’da süper adamlar var, bir topçusu üç yüz milyon euro falan. Kapışabilir mi cinlerle? Yenebilir mi cinleri? Yenemez! Niye, sebep? Görünmüyor ki adamlar. Kime çalım atacak, nasıl verkaç yapacak? Pas verdiğini düşünecek, arada cin var, görmüyor. Ve çok hızlı! Göremediğin futbolcularla nasıl oynayacaksın? Göremediğin topçularla maç yapamayacağın için göremediğin düşmanla da dövüşemezsin. O zaman ne yapacaksın? Erkekliğin onda onu kaçmaktır kardeşim. Kaçacaksın! Çocukken bize hep abilerimiz öyle söylerdi. Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır. Müslümanlığın onda onu kaçmaktır. Allah’ın haram kıldığı her şeyden kaçacaksın. Allah’ın, bunlar senin düşmanın dediği her şeyden kaçacaksın. Onda onu kaçmaktır. Kaç kardeşim kurtul! Yok ben dövüşürüm hocam deme, hava cıva yapma. Kaç! İkinci madde nedir? Şeytan hiç uyumuyor ama biz uyuyoruz. Şimdi, mahallende bir tane düşmanın var. Adamın bir hastalığı var. Adam yirmi dört saat boyunca uyuyamıyor. Dünyada bin kişide birinde bir hastalık var şu anda. Bakın ne kadar büyük bir nimet içinde olduğunuzu düşünün! Nedir bu hastalık? Uyuyamama hastalığı. Adam bütün gece uyuyamıyor. Yatağına yatıyor, iki saat üç saat gözlerini dinlendiriyor. Kafasında binlerce düşünce… Uyku hapı alıyor, iğne vuruluyor ama uyuyamıyor. Müslüman; sen kafayı bir koyuyorsun yastığa, mışıl mışıl sabah namazına kadar uyuyorsun. Bu Allah’ın verdiği bir nimettir. Şimdi; bu nimet, şeytana karşı bizim eksikliğimizdir. Bizde bulunan bir eksikliktir. O hiç uyumaz. Hiç uyumaz! Dolayısıyla çok fazla zamanı var, çok fazla saati var. Gece gündüz bizim hakkımızda plan yapıyor. Bunu nasıl tuzağa düşürebilirim? Sabah namazına nasıl kaldırmayabilirim? Nasıl işine doğru giderken kadın, kız gösterebilirim? Şehvetini nasıl kabartabilirim? Hanımına karşı nasıl yalancı yapabilirim? İşinde nasıl aldatabilirim? Gece gündüz plan, plan, plan… Devamlı tuzak kuruyor kardeşim. Neden? Zamanı çok fazla. Senin bu kadar zamanın yok. Şeytan hakkında tuzak kurmuyorsun. Sen, onun kurduğu tuzaklara karşı sığınmaya çalışıyorsun. O uyumadığı için ve sen uyuyan bir insan olduğun için ne yapacaksın? Onunla mücadeleye girmeyeceksin. Çünkü büyük avantajları var. Su uyur, düşman uyumaz sözü ceddimiz Osmanlı’nın bir sözüdür. Su; dinlendiği, durduğu ve uyuduğu yerler vardır. Ama düşmanın uyuduğu yer yok. Nefis uyumuyor, şeytan uyumuyor. Üçüncü madde ne? O şeytan, atası olan İblis’ten… Şimdi bizim atamız kim, insanoğlunun atası? Adem. Şeytanın atası kim? İblis. Oradan türedi bütün şeytanlar. Bu şeytanlar, bu her birimizin doğumuyla beraber dünyaya gelen bir şeytan; gece gündüz, atası olan İblis’ten insanın zaafiyetlerini öğrendi. Üstadı olan İblis’ten bizim eksik noktalarımızı öğrendi. Aranızda var mı herhangi bir üstattan şeytanın zaafiyetlerini öğrenen? Şeytanın zayıf noktalarını, zayıf karnını öğrenen, bu ilimlerin peşinde koşturan bir kardeş var mı? Yok! Aramızdan kimse şeytan hakkında bir araştırmaya girmedi. Böyle bir şey yok! Hiçbir peygamber şeytan hakkında, onun zaafiyetlerini anlatan bir şeyler söylememiştir. Söylediği tek şey şudur: “O bize düşmandır, ondan kaçın! Ondan Allah’a sığının.” Bütün peygamberler bunu söylemiştir. Dolayısıyla gece gündüz, üstadı olan İblis’ten senin hakkında bilgiler almış. Senin zayıf noktalarını iyi biliyor. Nasıl saldıracağını iyi biliyor. Sen onun hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Böyle bir düşmana karşı niye mücadeleye girmek istiyorsun? Niye hava cıva yapıyorsun? Aa Hocam diyor, şeytana vuruyorum kırbacı, veriyorum kırbacı… Bir ıslık çalıyorum, diyor… Bak! Kardeşim mesaj yollamış, esnaf arkadaş. Islık çalıyorum hocam, şeytanı getiriyorum. Sonra euzu besmele çekiyorum, şeytanı kovuyorum. Devamlı onunla oynuyorum, diyor. Bana hava atıyor. Yani şeytanı kamçılıyorum hocam diyor. Kardeşim dedim, cevap yazdım. Sabah namazına kalktın mı o gün? Ya kalkamadım hocam, diyor. Kim vurdu kamçıyı? Kamçıyı kim vurdu? Şeytan vurmuş, vermiş sana kamçıyı, vermiş sana kamçıyı, senin haberin yok. Sen zannediyorsun ki ben onunla oyun oynadım. Şeytan senle oyun oynamış haberin yok. Kamçıyı yiyen burada sensin. Delikanlı, esnaf kardeş… Dolayısıyla senin hakkında, zayıf noktaların hakkında bilgi sahibi olan bu şeytanla mücadeleye girme kardeşim. Bunu bir misalle anlatayım. Daha yakından anlayacağız inşallah. Trafikte öfkelendin. Şu anda Müslüman kardeşlerin en büyük sıkıntısı trafik. Birçoğu trafikte kendini kaybediyor. İnsanlıktan çıkıyor. En halim selim insan, en yumuşak insan trafikte gözleri dönüyor. Trafikte öfkelendin. Karşı taraftaki adamla burun buruna geldin. En çok kavga çıkan mesele… Tek kişilik geçiş var, tek arabalık geçiş var. Burun buruna geliyorsun. Tam yolun ortasında, biri geri gidecek. Ama kim? İşte burası şeytanların en sevdiği yerdir. Orada aynı anda, o anda elli tane şeytan buluşur. İkisi birbirine gaz verir. Sen ondan daha kuvvetlisin, sen ondan daha üstünsün falan. Şimdi, Arabadan bir indin. Karşı tarafta da adam arabadan indi. Geri adım atmadın. Vitesi geriye atmadın. Adama doğru yürürken bir baktın ki reklamlarda çıkan tekvando hocası. Posta koydun adama, hadi geri adım at şimdi. Posta koydun, adam otuz yıllık tekvando hocası. Üstat, dövüş ustası. Şimdi bu adamla dövüşebilir misin sen? Ve sen biliyorsun bu adamın iyi bir dövüşçü olduğunu, reklamlarda gördün sen bu adamı. Sağlık reklamlarına çıkmış. Bir ilaç tavsiye ediyor. Tekvandocu… Kiremite vuruyor kırıyor, tahtaya vuruyor kırıyor. Sen de bu adamla rast geldin trafikte. Eyvah! Dün akşam bu adamı haberlerin arasında reklamlarda gördüm ya! Yandık şimdi, dedin. Geri adım da atamıyorsun. Ne olacak şimdi? Şeytan otuz yıllık tekvando hocası gibidir. Bununla dövüşemezsin. Bu misalden anlayın Allah aşkına. Esnaf kardeşim anlatıyor. Hocam, diyor. Her zamanki mesele, bir tane ciple karşı karşıya geldik. Hemen bu gibi olaylarda, bana akıl veriyor şimdi. Bana tecrübesini anlatıyor. Bu gibi olaylarda; ilk hamleyi yapan, sert davranan sözünü geçirir, diyor. Ben bir hışımla arabadan indim, kapıyı açtım. Ne oluyor ya falan? Kardeşim alsana arabanı geriye. Dedim, postayı koydum karşı tarafa. Karşı taraftaki adam dedi ki: “Kardeşim git arabana bin ya. Hadi!” Camları siyah bir cip, büyük bir araba. Ama ben de esnaf olduğum için bir posta koydum, diyor. İri yarı da bir arkadaş bu. İki adım daha attım ileriye, bende geri vites yok hocam, diyor. Adam bir indi arabadan. Kapıyı açtı, arabadan indi. Camları bir açtı, yan camları, diyor. İnerken de adam hani sıkıntı çıkmasın, kavga olmasın diye arabanın camlarının düğmesine basmış. Camlar bir indi. Arka tarafta üç tane takım elbiseli adam… Siyah camlar bir indi. Üç tane takım elbiseli adam. Ama ben postayı koymuş bulundum. Şimdi, nasıl R yapacağım hocam, diyor. R! Bak bunu da öğrendim o esnaftan. R yapamam hocam, diyor. R; meğer geri adım demekmiş, geri vites. Şimdi ileri yaptım, V yaptım. Şimdi R yapmam lazım, adamları gördüm, diyor. Hemen adamın yanına gittim yumuşak bir yüzle şöyle dedim: “Abi sizde mi oruçlusunuz ya?” (Gülüşmeler…) Geri adım yapmamış ama anormal bir patinaj yapmış. Anormal bir viraj almış, bak yanına gidiyor: “Aa abi sizde mi oruçlusunuz ya?” Hani Ramazan ya… Sen bakma benim böyle dengesiz davrandığıma, ben oruçlu olduğum için sana bunu yaptım, demiş. Paçayı yırttım hocam, orada yoksa beni kopaç edeceklerdi, diyor. Arnavut deyimidir kopaç yani pelte gibi… Pelte gibi beni paramparça yapacaklardı hocam, diyor. Bir espiri yaptım, adam güldü. “Hadi kardeşim işine git.” dedi, diyor. Ben de işime gittim. Yine başka bir esnaf anlattı. Girmeyecektim buraya ama şimdi geldi bir kere aklıma yapacak bir şey yok kardeşler. Kusura bakmayın. Esnaf yine aynı mesele, bak! Allah rızası için rica ediyorum. Bu gibi tek şeritli yerlerde karşı karşıya kaldınız mı hocanızı hatırlayın. Hocanızın suratı karşınıza gelsin. Geri adım atın kardeşim. Geri adım atan siz olun ya! Sevap var bu işte. Kazanan siz olursunuz. Heh ileri adım attın, burnun dağıldığı zaman hocanı yine hatırla. Karşı taraftaki adam üç dört kişiyle daldığı zaman hocanı hatırla. Esnaf arkadaşım anlatıyor yine. Bu biraz dengesiz bir esnaf. Karşılaştık hocam, diyor. Bu da yüz yirmi, yüz otuz kilo bir adam. Yolun ortasında denk geldik, adam geri adım atmıyor. Selektör yapıyorum, kornaya basıyorum geri adım atmıyor. Ben de geri adım atmıyorum. İnatlaştık hocam, diyor. Kontağı kapattım, arabanın önüne geçtim, sigarayı yaktım. Arabanın kaportaya oturdum. Ben arabanın kaportaya oturunca bu adam da aynı şeyi yapmaz mı! Geçti arabanın karşı tarafına kaportaya oturdu. Onda sigara yoktu hocam. Anladım ki bu sigara içmiyor. Benim kadar sinirli olamaz, diyor. Adamın çıkarttığı mesaja bak. Ben sinirliyim, sigara içiyorum. Bu sigara içmiyor, benim kadar sinirli olamaz. Bu benim için bir avantaj hocam. Ben bir adım öndeyim psikolojik baskıda, psikolojik savaşta, diyor. Bak şeytanın akıl verdiği adam böyle bir adamdır işte. Sana mübalağa etmiyorum hocam, on beş dakika bakıştık, diyor. Adamla sevgililer gibi bakışıyorlar, kesişiyorlar ya! On beş dakika, iki araba; kaportalarda oturmuşlar, birbirlerine bakıyorlar. On beş dakika! Baktık! “Kardeşim arabanı niye geri almıyorsun?” “Sen al.” diyor. “Sen al ya! Ben almam. Ben öfkeli bir adamım.” Böyle birbirleriyle konuşuyorlar. En son bizim esnaf ne demiş? Bak kardeşim benim bir huyum vardır: Kan görmeden bırakmam. (Gülüşmeler…) Şimdi bu söz aklı başında bir adamın sözü mü? Bu psikolojik sıkıntı… Bu sözü söyleyen adamın psikolojik sıkıntıları vardır. Kan görmeden bırakmam. Yani ne demek bu? Sana öyle bir dalarım ki hani, kan çıkmazsa devam ederim, bırakmam. Ya kardeşim sen ne ayaksın ya? Ne kadar bilgisayar oyunu oynuyorsun sen ya? Sapıtmış, kaybetmiş kendini. En sonunda ne olmuş? Adam dalmış be! Dalmış! Dövmüş herifi. Hocam, itiraf ediyorum, kan görünceye kadar devam ettim vurmaya. Vurdum, vurdum, adamın burnu kanamaya başladı. Ondan sonra arabasına attım, diyor. -Sonra, dedim. “Arabayı ben geri çektim.” diyor. (Gülüşmeler…) Rahatladım hocam, bir rahatladım. Sonra arabayı geri çektim, adama acıdım, diyor. Bu olaylar olmadan önce arabayı geri çekseydin ne olurdu? Adam polise şikayet etse, polis gelse alır. Bir dava açsa iki ay içeriden çıkamazsın. Değer mi yani? Değer mi? Bir de bana ballandırarak anlatıyor. Hocam bir rahatladım, bir rahatladım. Bütün fenalıklarım gitti diyor ya! Ne stres kaldı ne sıkıntı kaldı. Çekler dönmüş umrumda değil. Adamı dövdüm ya rahatladım, diyor. Şeytan! Şeytan! Allah’ın rahmetiyle sizi kandırmasın kardeşler. Bak kandırmış adamı işte. Esnaf! Dolayısıyla bu şeytan böyle bir şey. Zayıf noktalarımızı biliyor. Biz, bizim zayıf noktalarımızı bildiği için onunla kavgaya, mücadeleye girmeyeceğiz kardeşler. Dört madde dedim. Bir tane daha madde var. Onu da okuyalım. Onun kaybedeceği hiç bir şey yok. Ama bizim kaybedeceğimiz çok şey var. Kalem kurudu. Allah kaleme yaz dedi. Kalem, şeytanın ebediyen ateşte olduğunu yazdı. Bu kitap diyor ki: “O şeytan rahmetten kovulmuştur, ebediyen ateştedir.” Bu ne demektir? Tıpkı Ebu Leheb’e söylediği gibi geri dönme şansı yok. İşi bitti şeytanın. Kaybedeceği bir şey var mı? Yok! Bizim var mı? Her şeyimizi kaybederiz. Bu şeytanla yaptığımız inatlaşmada imanımızı kaybedersek her şeyimizi kaybederiz kardeşler. Onun istediği olur, bizim istediğimiz olmaz. Şimdi, adam uyuşturucu satıcısı. Ailesi yok, hanımı yok, çocuğu yok. Anasıyla, babasıyla bağları kopartmış, terk etmiş. Uyuşturucu satıcısı yahut da terörist. Şimdi bu savcımızı öldüren teröristler, anasıyla babasıyla bağını kopartmış. Anası babası diyor ki: “Sen o terör örgütüne gittiğin için ben seni evlatlıktan reddettim.” Bu adamın kaybedeceği bir şey var mı? Ne karısı var, ne kızı var, ne işi var. Ne vatana, millete bir faydası var. Hiçbir şey yok! Anasıyla babasıyla da bağı yok. Bu adamın kaybedecek hiçbir şeyi yok. Peki biz yapabilir miyiz böyle bir terör eylemini? Yapamayız. Müslümanız. Vatana karşı sorumluluklarımız var. Anamıza babamıza karşı sorumluluklarımız var. Evliyiz, çocuklarımız var. Bizi bağlayan çok şey var. İşte iman da bunun gibidir. Biz ahireti istiyoruz, biz ateşten korkuyoruz. Dolayısıyla kaybedeceğimiz çok şey var. Ama bu şerefsiz şeytanın kaybedeceği hiçbir şey olmadığı için kafa göz bize dalar. Dolayısıyla ne yapacaksın? Uzak duracaksın kardeşim. Uzak duracaksın! Bak Allah ne buyurdu: Allah buyurdu: “Hemen çık oradan, hemen oradan in. Çünkü sen kovuldun. Kıyamete kadar lanetim senin üzerinedir.” (Sâd, 77-78) Bu ayette şeytanın kurtulamayacağına dair Allah’ın vermiş olduğu bir sözdür. Kur’an’da geçen bir sözüdür. Dolayısıyla kaybedeceği hiçbir şey yok. Allah bizi muhafaza etsin kardeşler. (Amin) Amin.