Bu Zor Günlerde Bu Video İçini Ferahlatacak!

Mesaj! Birilerine bilgi içeren bir not bırakmak anlamına gelir. Hayatımız boyunca yüzlerce belki binlerce mesaj alıp, mesaj göndermekteyiz. Bunu yaparken de iletişim araçlarını kullanırız. İletişim araçları derken aklınıza sadece kağıt ya da elektronik posta gelmesin. Duygu ve düşüncenin aktarıldığı her şey; mesela: çizilmiş bir resmin de bize vermek istediği bir mesaj olamaz mı? Bu gözle bakarsak aslında çevremizde her şeyin bir mesaj verdiğini görmeye başlarız. Kararan hava ya da sararan yapraklar da mesaj vermekte aslında. Hatta birden çok mesaj. Öyleyse bir düşünelim.. Çevremizde bize mesaj verenleri, ve mesajlarını anlamaya çalışalım. Her biri kendince bir mesajı haykırıyor sessizce. Peki, geceleri trilyonlarca yıldızla yaldızlanan, gündüz ise mavi derinliğin içindeki pamuksu bulutlarıyla gökyüzü bize ne mesaj vermek istiyor olabilir? Ya da sere serpe milyonlarca renkteki çiçeklerle bezenmiş yeryüzü ne mesaj veriyor hiç düşündün mü? Kainat sana hangi mesajı veriyor olabilir? İşte bu mesajı görebilmek için düşünmek ve bütünü anlayabilmek gerekir. Nasıl ki yap bozun parçalarını anlamlı bir şekilde bir araya getirince asılı resme ve mesaja ulaşılır öyle de küçük parçaları anlamlandırdıkça asıl büyük mesajı ortaya çıkarabilirsin. Kainat, bütünüyle karşında. Ancak mesaja ulaşabilmek için küçük parçalarını inceleyeceğiz. İşte! Kainatın kapısından içeriye girdik. İçeride bir takım büyük cisimler gözüne çarpıyor. Milyonlarca gezegenin, yıldızın, göktaşının arasında başın dönüyor. Dengeni kaybediyorsun. Oysa gezegenler ve yıldızlar, senin sağlayamadığın dengeden milyonlarca daha büyük ölçekli bir dengeye sahipler. Öyle ki hepsi kendi etrafında binlerce kilometre hızla hareketini milyonlarca yıldır yapmasına rağmen dengesini kaybetmiyor, yörüngesinden çıkıp başka gezegenlere çarpmıyor. Adeta bütün gezegenler tavandan bir iple asılmış gibi uzay boşluğunda durmaya devam ediyorlar. İpsiz ve direksiz olmalarına rağmen aşağı doğru düşmüyorlar. İşte! Kara deliklere bak. Sanki uzay boşluğuna konulmuş temizlik işçileri gibi zamanı geldiğinde kimi gezegenleri, göktaşlarını ve adeta uzayın süprüntülerini içine alıyor ve temizliyor. Tüm bu faaliyetler bir mesaj veriyor. Kulakları sağır edercesine haykıran bir mesaj. “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zâtın harika işlerine bak. Bu hadiseler başıboş olamazlar, böyle sistemli, faydalı işler tesadüfün işi olabilirler mi?” Şimdi gözlerimizi yaşadığımız gezegenin adeta iki görevli memuru gibi iş yapan Güneş’e ve Ay’a çeviriyoruz. Güneş! Gündüzleri o güzel ışıklarıyla canlılara yaşam ışığını sağlarken Ay da geceleri karanlıkta kalmasın diye bir gece lambası gibi bu koca Dünya’yı aydınlatmakla görevlendirilmiş sanki. Böylesine büyük bir düzen içerisinde böylesine büyük gezegenleri mizanlı ve intizamlı, ölçülü ve düzenli idare eden ve ayakta tutan ve Dünyadan milyonlarca kat büyük yıldızları ve gezegenleri Dünya’ya lamba yapan birisinin olduğunu hissettin ve anladın. Evet! Kainat yap bozunun gezegenler parçasını resimde doğru yerine oturtmaya başlıyorsun. Ve başını kaldırdıkça, dikkatle baktıkça her şeyin mesaj verdiğini görüyorsun. Şimdi Dünya’ya yaklaşıyorsun. Dünya’nın menzillerine girdiğinde bakıyorsun ve adeta katman katman jelatinle kaplı olduğunu görüyorsun. Bu katmanların her birisinin bir görevi var. İşte bu katmanlardan birisi: uzaydan gelen gök taşlarını parçalayıp Dünya’ya girmesini engellerken kimisi de Dünya’ya dışarıdan gelen zararlı ışınları yansıtarak Dünya’daki yaşamın bozulmasının önüne set çekiyor. İşte! Giderek ilerliyor ve katmanları da geçiyorsun. Şimdi! Gökyüzündesin. Etrafı izlemeye koyuluyorsun. Etrafta usulca esen rüzgar dikkatini çekiyor. Sanki o havanın bütün zerreleri bir emir almışçasına hareket etmekteler. Yeryüzünün süpürgesi gibi tozlarını alıp götürmekle meşgul oluyorlar. Daha sonra gökyüzünde bir takım pamuk parçalarını andıran bulutları görüyorsun. Rüzgarlar adeta bulutların faytonları gibi, ona biniyorlar rüzgarda onları inmeleri gereken duraklarda bırakıyor. Bulutlar ise su dolu süngerleri andırıyor. Zamanı geldiğinde gökyüzünden suyunu yer yüzüne tane tane ve belirli bir hız ile bırakıyor. Hem bu sayede yaşamın devamını ve yeryüzünün yaşam kaynağı olan suyu toprakla paylaştığı gibi bunu tane tane yaparak da yeryüzündeki canlıların zarar görmesini engelliyor. Daha sonra da ardında bir iz bırakmadan gizleniyor ve bir sonraki görevinde aniden ortaya çıkmak gibi manevralar gösteriyor. Oysa bu cansıız, şuursuuz ve yeryüzündeki canlıları bilmeyen ve kendi kendine yeryüzündeki canlıların imdadına koşmayan, koşamayan bulutun kendi kendine bu işleri gerçekleştirmesi çok absürt gibi duruyor. Akıl, bunun tesadüfen olmasını muhal görüyor. Belki de gayet kudretli ve merhametli bir zâtın emriyle hareket ediyor ki bu zât değişik vakitlerde gökyüzünü doldurup boşaltan bulutları, yeryüzündeki canlıların emrine veriyor. İşte şimdi Kainat yap bozunun bir parçasını daha yerine koyuyorsun. Mesajlar, kendini okutmaya devam ediyor. Sen de okudukça hayretler içinde kalıyorsun. Şimdi daha da içeri ilerlemektesin. Şimdi yeryüzünde etrafı incelemeye başlıyorsun. O da ne? Etrafını binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca hatta milyarlarca canlı kapladı. Bu kadar büyük bir kalabalığın nasıl hayatta kalabildiğini, nasıl düzeni bozmadığını merak ediyorsun. Otuz milyondan fazla canlı türü ve bir türün milyarlarca ferdi olduğunu görünce hayretler içinde seyrediyorsun. Boş arazilerde koşturan atlar, mavi gökyüzünde uçup, masmavi sular üstünde süzülen kuşlar, ağaçlara tırmanan koalalar, bambaşka vazifelerde koşturan karıncalar, yorulmadan çiçekten çiçeğe uçan arılar, tüm sevimlilikleriyle etrafındakileri neşelendiren pandalar, asaletleriyle poz veren flamingolar, benzersiz kudretli görüntüsüyle filler, yüzüne bakılınca göz alıcı güzelliğiyle büyüleyen aslanlar, kuvveti ve hayatî fonksiyonlarıyla insanı hayrete sevk eden su aygırları, zerafeti ve eşsiz yaratılışıyla dikkat çeken zürafalar, ve benzersiz güzellikleriyle gergedanlar ve daha yüzbinlercesi. Tüm bunların karnını nasıl doyurabildiğini merak ediyorsun. Sonra bir bakıyorsun ki umulmadık anda, umulmadık yerlerden imdada yetişiliyor. Milyonlarca canlı sanki gaybdan bir vagonun gelip onlar için geçimlerini sağlayacak yiyeceklerini ve içeceklerini bıraktığını görüyorsun. Bahar vagonunda trilyonlarca elma, erik, sayısız meyveyle beslendiklerini görüyorsun. Oysa sen bu kadar canlının dünyaları yese; yine de hapsinin doymayacağını düşünüyorken dağların, denizlerin ve toprağın adeta ağzına kadar, tıklım tıklım dolu bir buz dolabi gibi bu canlıların ihtiyaçlarını karşıladığını görüyorsun. İşte o zaman anlıyorsun ki böylesine kudretli işleri yapan, bunca canlıyı idare eden bir zât var. Ve bu canlıları yalnız bırakmıyor. İşte mesajı görüyor ve inkâr edemiyorsun. Ve kainat yapbozunun yeryüzü parçasını da yerine koyuyorsun. İyice ilerledikten sonra en önemli parçayı incelemeye ve anlamaya çalışıyorsun. Bu parça ne mi? Bu parça senin ta kendin. İşte bakıyorsun ki: bir damla su gelişiyor, büyüyor ve şekillenmeye başlıyor. Sonra görmek için gözler, duymak için kulaklar, adeta bilerek ve istenilerek vücuda yerleştiriliyor. Kemikler, vücudun ayakta kalması için sert düzenlendiği gibi vücudun hareket etmesi için de kaslar yumuşacık düzenleniyor. Bununla da kalmıyor, bu koca dünya gezegeninin etrafını iki kez dolanacak kadar uzun bir sistem olan damarlar o küçücük vücuda yerleştiriliyor. Bu kainat yapbozunu incelemeyi sağlayan göz ise yedi tabakadan oluşuyor. Tabakalardan birinin bile aksikliği halinde hiç bir şekilde görme sağlanamıyor. Duymak için konulan kulaklarda ise minicik kemikler iş yapıyor. Yine zarar verecek şeylerin kulağa girdiği zaman fark edilmesini sağlamak için özel dizayn edilmiş gibi gözüküyor. Bununla da kalmıyor, her bir insan için küçücük bir alan üzerinde birbirinin aynı olmayan milyonlarca farklı yüz oluştuğu gibi birbirinden kolaylıkla ayrılabilen milyonlarca farklı parmak, dil ve yanak izleri oluşuyor. Ve o küçücük kafada görmek için benzersiz bir göz, duymak için emsalsiz bir kulak, koklamak ve nefes almak için burun, tatmak ve konuşmak için dil ve ağız, düşünmek için bir beyin yerleştiren sanatkârın sanatındaki hayranlık verici güzelliği gördükçe ona doyamadığını, kalbinde ona karşı çok sarsıcı bir muhabbet olduğunu farkediyorsun. Adeta okuduğun her mesaj seni ona aşık etmek için onu tanıtan bir aşk mektubu gibi görünüyor gözüne. Bir örümceğin ağına baktıkça onun o küçücük kafasına işlenmiş programı gördükçe, o minicik elleriyle nakış nakış ölrdüğü kudret dantelini seyrettikçe örümceğe değil onu yaratana sevdalanıyorsun. Bir kuşun inşa ettiği yuvasını ve yavrularını besleyişini gördükçe doğru mesajı… alıyorsun. Tüm kainat sana senin kim olduğunu ve kimin kulu olduğunu ve kimin misafiri olduğunu ve kimin muhatap seçildiğini ve seni nasıl bir acizlikten…nasıl bir sultanlığa davet ettiğini anlıyorsun. Evet! Her şey bir hikmete ve faydaya binaen yerleştirilmiş gibi küçücük bir sudan kainatın prototipi olan insanın kendi kendine oluşmasının mümkün olmadığını düşünüyorsun. Ve yine bir zâtın bunları oluşturması gerektiğini kabul ediyorsun. Ve kainat yap bozunun son parçasını da yerine oturttun. 1-2 adım geri çekilip yapbuza bakıyorsun… ve artık mesajı alıyorsun. Eyy insan aklını başına al. Hiç mümkünmüdür ki bütün enva mahlukâtı sana müteveccihen muamelet ellerini, yardım ellerini uzattıran ve senin hacetlerine, ihtiyaçlarına “lebbeyk” dedirten Zât-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin. Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir, ve katiyyen anla ki senin gibi zif-i mutlak, aciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahlukat, koca kainatı musahhar etmek, hizmetkâr etmek ve onun imdadına göndermek elbette hikmet, inayet, ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-ı rahmettir. Mesaj çok açık. ANLIYORSUN! Altyazı M.K.

Mesaj yoluyla ‘boşadım’ yazarsam, talak gerçekleşir mi?

Bu dünyada yazdığınız ne mesaj varsa, ne mektup varsa, ne yazı varsa, ne e-posta varsa, ne gece vakti 12 de gönderdiğin mesaj varsa… “Uyudun mu?” Bunların hepsi yazılıyor. Bunların hepsi hesapta. Karşına çıkacak. Tak! Sen gecenin birinde arkadaşına mesaj göndermiştin, “Haydi biraz gıybet yapalım.” demiştin. Hemen şu fetvayı verdin, “Ama biz konuşmadık ki, yazıştık.” Nasıl fetva ama? Haa böyle fetva olur mu? Fıkıhta bir kaide vardır. Hanımına… Kardeşim bir telefon verir misin bana? Telefon açıp da hanımını boşamadın, mesaj yazdın buradan. “Hatun beni çok fazla kızdırdın, akşam takım da mağlup olduğu için moralim bozuk. Seni boşadım, boşadım, boşadım.” Buraya üç kere boşadım yazdın, mesajla. Ama bak bir şey söylemiyorsun, söz söylemiyorsun. Mesaj karşı tarafa ulaştığı anda, kadın bu mesajı okuduğu anda ne oldu? Kadını üç talakla boşadın, bir daha senin hanımın olamaz. Sadece bir kere boşadım yazsaydın ne olurdu? Bir talakla boşamıştın. Tekrar iki talakla devam edebilirsin ama sen ne yaptın? Atar gider yapayım dedin, üç defa yazdın. Üç defa yazdın ama o gitti. İstediğin kadar kız, öfkelen, boşama kelimelerini kullanma. Başka şeyler söyle, başka şeyler konuş.

Bastırılmış cinsel dürtülerim varmış!

Cahil bırakıldığı için, ilim yuvaları medreseler, dergâhlar, mescitler kapatıldığı için, cahil kaldığı için ne diyor? Benim aklıma yatmıyor, diyor. Bu bana ters geliyor. Bu senin kendi fikrin, diyor. Allah ve Resulü’nün hükümlerini anlattığımız zaman diyor ki: “Bu senin kendi fikrindir.” Bakın geçen hafta bir mesaj geldi. Bayanın bir tanesi bana mesaj atmış. Kelimesi kelimesine okuyacağım. Enteresan mesajları getiriyorum biliyorsunuz. Bakın! Şimdi bizim sohbetleri devamlı internetten kardeşler yayınlıyor ya, dünyanın her tarafından insanlar seyrediyorlar. Bir çoğu övgü, muhabbet, tebrik, teşekkür ama bir kısmı da ters tepki veriyor. Bir kısmı da hakaret ediyor, aşağılıyor, keyfinden söylüyorsun diyor. Sen aklına göre konuşuyorsun, diyor. Bakın onlardan bir tanesi… Cahil bırakılmış, peygambere tabi olmayan, hevâsına tabi olan Müslüman bir kadın. Kelimesi kelimesine okuyorum. “Bir sohbetinizde kadınlarla erkeklerin aynı odada kalamayacağını söylüyorsunuz.” Benden bahsediyor kardeşler, bakın artık önemli bir adam oldum. Ne demişiz sohbette? Bir Hadis-i şerifi anlatıyorum, kadınlarla erkekler yan yana aynı odada kalamazlar. Bir kadınla bir erkek. Şimdi, kadın da bu sohbete denk gelmiş. “Kadınlarla erkeklerin aynı odada kalamayacağını söylüyorsunuz. Bence bu fikriniz bastırılmış cinsel dürtülerinizin patlamasının bir ürünü.” Bastırılmış cinsel dürtü… İşte fazla Hollywood filmi seyredersen işte böyle enteresan cümleler kurabiliyorsun. Şimdi buradan bir tane derviş kardeşe böyle bir mesaj gelse ne yapar? Cevap: Ben senin şimdi var ya… Bak! Cümlenin başında bu kelimeler varsa, ben senin şimdi var ya, kelimeleri giriyorsa o cümlenin sonu hayra alamet değil. Kötü yerlere gidiyor demektir. Ben hemen girdim profiline. Dedim, bu kim beni tanımaz etmez yargılıyor. Hemen yargılamış ya! Yok cinsel dürtü, yok bastırma, yok bilmem ne, nedir bu ya? Hemen profiline girdim, bir baktım profiline, cevap yazdım. “Hanımefendi, ben evliyim iki tane de çocuğum var. Ama sizin; bir, kocanız yok. İki, çocuğunuz yok. Üç, köpeğiniz var. Allah aşkına, cinsel dürtülerini bastıran kişi ben miyim yoksa sen misin? Bence burada cinsel dürtülerini bastıran sensin ve bu da senin patlama halin. Bana patlamışsın!” Böyle bir şey var mı ya? Hem evlenmemişsin hem çocuğun yok. Hem düzenli bir cinsi hayatın yok hem de hocaya giydiriyorsun. Böyle bir şey var mı ya? Allah’tan kork kardeşim. Allah Teâlâ hazretleri ne buyuruyor ayeti kerimede? “Peygamberin hanımlarından bir şey isteyeceğiniz zaman perde gerisinden isteyin.” (Ahzâb, 53) Püff! Bu bastırık kadın okumamış ayeti. Bastırık… Sübhanallah ya! Ya kardeşim bak, Allah ayette peygamberin hanımlarından bahsediyor ya Müslüman! Sahabilere diyor ki: “Peygamberin hanımlarına gideceksiniz ya herhangi bir şey istemeye… Resulullah orada mıdır yahut da evde bir mesele varmış Resulullah istiyor, bana verir misiniz?” Sahabiler en namuslu insanlar, peygamberin hanımları dünyanın en namuslu kadınları. Bunlardan daha namuslu insanlar yok. Bak Allah Teâlâ hazretleri, bunlar birbirinden bir şey isterken perde gerisinden istesin, yüzünü göstermesin, diyor. Bu insanlar birbiriyle böyle konuşacaksa, böyle bir şey isteyecekse bizim gibi sıradan Müslümanların nasıl davranması lazım? İslam’daki halvet kuralının yani kadınla erkeğin yalnız başına bir yerde kalmaması kuralının ana maddesi, bu ayeti kerimedir. Hadis-i şerifte Resulullah Aleyhisselam ne buyuruyor? “Nefsim yedi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir erkekle bir kadın yalnız başlarına bir odada kalırlarsa üçüncüleri şeytan olur.” Ayet, hadis… Ben delillerle konuşuyorum. Sen keyfine gelmediği için bana mesaj yolluyorsun. Diyorsun ki: “Bastırılmış, cinsel, bastırık şu bu, bastırma…” Bu nedir ya? Neden bu kadın böyle yapıyor? Çünkü peygamberimize tabi olmamış. Çünkü peygamberimizin getirdiği kitapla uğraşamıyor, vakti yok. Köpeğini beslemekten bu kitabı okumaya fırsat bulamamış. Olmaz. Müslüman evinde köpek besleyemez. Bu da yine Hadis-i şeriflerden gelen bir kuraldır. Köpeğini bahçenin önünde besleyebilirsin. Evde köpek beslemek caiz değil. Sen dersen bana Kur’an’da köpek beslemek caiz değil, ben sana derim ki: “Resulullah Aleyhisselam Kur’an’dan başka bir şey mi söylüyor?” Allah’ın peygamberi İslam’dan başka bir din mi anlattı bize? Uyduruk bir din mi getirdi? Şimdiki sapık zamane hocaları gibi. Böyle bir şey var mı? Resulullah Aleyhisselam buyuruyor ki: “Evinde köpek besleyenin evine rahmet melekleri girmez.” Rahmet meleklerinin girmediği bir eve ne girer? Bir evde ya melekler vardır ya şeytanlar vardır. İkisi aynı anda olmaz. Bir kafeste ya arslan vardır ya ceylan vardır. Hem arslan hem ceylan olmaz. O fantezi olur, çizgi filmlerde olur. Hem arslan hem ceylan olmaz. Ya arslan olacak ya da ceylan olacak. Şimdi melekler ceylan konumundadır. Şeytanlar da aslan konumundadır. Evinde varsa o canlı resimleri, evinde varsa köpek, evinde varsa heykel, evde huzur bekleme. Her gün karıyla böylesin. Niye çorbayı fazla tuzlu yaptın ya? Çorbanın tuzundan eline bıçak alırsın. Çorbanın tuzundan insan katil olur mu? Her gün haberleri seyrediyorsun kardeşim. Her gün haberlerde anormal bir şekilde insanların birbirlerini öldürdüğünü görüyorsun. Çorbanın tuzuyla başlıyor bu iş. Çorbanın tuzu, elbisenin tüyü… Bununla başlıyor, sonuç nereye gidiyor? Cinayete gidiyor. İşte kardeşler! İslam’ı bilmeyenlere öğretmek mesele değil. Asıl zor olan şey, bildiğini iddia edenlere öğretmek. Bu bayan İslam’ı bildiğini iddia ediyor. Nereden anladın bunu hocam? Çünkü Allah’ın ve Resulü’nün hükümleri olmasına rağmen beni yargılıyor. Ve diyor ki: “Sen uydurmuşsun!” Biraz okusaydı böyle yapmazdı. Eski milli takım hocasının bir sözü var, çok hoşuma gider. Hiddink. Futbolseverler bilirsiniz bu adamı. Geldi hiçbir şey yapamadı gitti. Bu adam şöyle dedi: “Yıldızlarla çalışmak zor değildir. Asıl zor olan hiçbir yeteneği olmayıp kendisini yıldız zannedenle çalışmaktır.” Türkiye’de bunlardan bol miktarda görürsünüz. Futbolcu… Profesyonel topçu… Hem hiçbir yeteneği yok hem de adam kendini yıldız zannediyor. Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler. Kaliteli topçu yok! Olmadığı zaman ne oluyor? Sekiz tane gol atan, on tane gol atan topçuyu göklere çıkartıyorlar. Kalite yok, seviye çok düşük. Seviye çok düşük! Müslümanlar’da, şu anda ümmette ilmi seviye çok düşük olduğu için böyle saçma sapan mesajlar gönderebiliyorlar. Allah Teâlâ bu insanlara hidayet nasip etsin. (Amin) Amin.