Dua edin, kalp gözüm açılsın! – En karlı meslek: İslam’ı öğretmek / Kerem Önder

Bir kula iki tane nimet verdi mi ona her şeyi vermiş demektir. Bu nimetlerden bir tanesi şudur: Allah’ın sevdiği dostlarını tanımak. Bak! Bilmek değil, görmek değil, tanımak. Görmek olsaydı, Resulullah’ı gören bir sürü müşrik vardı. Ama onu tanımadıkları için kâfir gittiler. Örnek, amcası, öz amcası Ebu Leheb. Gördü, bildi ama tanımadı. Tanımak istemedi, anlamak istemedi, konuşmak istemedi. Nerede İslam’ı tebliğ ettiğini görse yerden bir parça toz aldı, toprak aldı, yeğeninin suratına attı. “Ellerin kurusun Ya Muhammed!” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem. Ama “Tebbet yedâ ebî lehebin…” (Tebbet, 1) oldu. “Ebu Leheb’in elleri kurusun.” Sen Allah’ın peygamberine beddua edersen… O peygamber sahipsiz mi? O peygamberin Rabbi var, onu kim görevlendirdi? Anlattığı cennet ve cehennem o peygamberin mi? Cennetin, cehennemin ve senin bir sahibin var, Allah Teâlâ var. Allah peygamberini sahipsiz bırakmaz. Ebu Leheb kuruya kuruya ölmüştür cüzzam hastalığından. Burnu düştü, kulağı düştü, parmakları düştü, tırnakları düştü. Bunu görüyor, yeğenine ettiği beddua da aklına geliyor. Ben beddua ettim yeğenime, bak Allah bana ne verdi, diyor. Ama elinden bir şey gelmiyor. Parası var, şöhreti var, tabipler çare bulamıyor. Neden? Allah seni helak etti mi ne yapabilirsin ki? Ne yapabilirsin? O gelişmiş Avrupa yüz binlerce insanı vebaya kurban verdi. Yüz binlerce insan! Veba nasıl yayıldı? Allah Teâlâ farelere bir hastalık verdi. Farelerin ısırdığı adam veba oluyordu. Avrupa’nın ilmi, Avrupa’nın tekniği karşı koyamadı. Yüz binlerce insan fare pisliğiyle yok olup gittiler. Şu hâlde Allah Teâlâ Hazretleri bir kuluna, sevdiği kullarını tanıma nimetini verirse ona her şeyi vermiştir. Üstadım İhramcızade İsmail Efendi’ye bir dervişi geliyor, diyor ki: “Efendim! Bu ihvanınıza, bu dervişinize bir dua eder misiniz? Allah benim kalp gözümü açsın.” Üstadım diyor ki: “Evladım, bu nasıl bir söz? Kalp gözümü açsın demek nasıl bir söz? Sen Mevlana Halid-i Bağdadi’yi tanıyor musun?” “Tanıyorum efendim.” “Onu seviyor musun?” “Seviyorum efendim.” “Sen İmam Rabbani’yi seviyor musun?” “Seviyorum efendim.” “Sen Beyazid-ı Bistami’yi seviyor musun?” “Seviyorum efendim.” “Sen Ebu Bekir Sıddik’i seviyor musun?” “Seviyorum efendim.” “Sen Muhammed Aleyhisselam’ı seviyor musun evladım?” “Seviyorum efendim.” “Evladım senin kalp gözün açılmış, sen farkında değilsin.” Kimleri sevdiğine bak, kimleri tanıdığına bak. Eğer tanıdığın ve sevdiğin insan Karl Marx ise ayvayı yedin. Kalp gözün kirlenmiş, mühürlenmişsin. Marx’ı sevebilir mi bir Müslüman? Marx, “Din afyondur.” diyen bir adam. “Bütün inançlar afyondur, uyuşturucudur. İnançlardan kaçın” diyen bir adam. “Allah diye bir şey yok. Uydurma, binlerce yıllık bir uydurma.” diyen bir adam. Eğer sen Karl Marx denilen adamı seviyorsan, Darwin’i seviyorsan, Stalin’i, Lenin’i seviyorsan sen mühürlenmişsin, senin kalp gözün kirli, kapalı. Ama sen Ebu Bekir Sıddık’ı seviyorsan, dava arkadaşı Muhammed Aleyhisselam’ı seviyorsan Allah sana en büyük nimetlerden bir tanesini vermiş. En büyük nimetlerden bir tanesi, onun dostlarını sevmektir. Rabbime hamdolsun ki siz de onun dostlarından bazılarını seviyorsunuz, o sevgi sizi buraya getiriyor. Bir adam sevmeye sevmeye sinemaya gitmez. Sinemaya gitmesi bir işkence olursa, bir sıkıntı olursa oraya gitmez. Bir adam sevmeye sevmeye halı sahaya gitmez. Bir hafta gider, ikinci hafta “Ben gelmiyorum artık.” der. “Sevmediğim adamlar orada.“ der. Bir adam seviyorsa her hafta halı saha maçını aksatmaz. Çünkü sevdiği insanlar orada. Onlarla beraber ter döküyor, onlarla beraber hareket yapıyor, aksiyon yapıyor. Çünkü seviyor. Allah yolu da bunun gibidir. Sevdiğin insanlar varsa, sevdiğin âlimler, veliler anlatılıyorsa, sevdiğin peygamber, aşık olduğun peygamber tanıtılıyorsa Allah sana nimetlerin en büyüklerinden bir tanesini vermiştir kardeşim. Nimetlerin en büyüklerinden ikincisi nedir? Allah bir kuluna iki nimet vermişse ona her şeyi vermiştir. İkincisi, güzel bir işte çalışmak. Güzel bir işte çalışmak! Bir Müslüman için bu dünyada en güzel iş nedir? İslam’ı öğretmektir. Peygamberin işidir. Sâllallahu aleyhi ve sellem. Allah’ın peygamberlerinin işi nedir? İslam’ı öğretmek; Allah’ın dinini ücretsiz, parasız, karşılıksız, menfaatsiz insanlara yaymaktır. Bunlar peygamber mesleğidir. Şu hâlde, aramızdan herhangi bazıları; ilme meraklı olan, sohbetlerden ve okuduğu ehl-i sünnet âlimlerin kitaplarından öğrendiği bilgileri kayıtsız, şartsız, karşılıksız insanlara aktarma isteğinde olanlar kimin mesleğini almış oluyor? Kimin meslektaşı? Peygamberlerin meslektaşı oluyor. Kardeşler, İslamiyet’te bir kaide vardır. Bir kula, bir Müslüman’a İslam’dan bir tek meseleyi öğrettiğimiz zaman bir tek mesele hürmetine yüz umre sevabı vardır. Bakın, kardeşlerimiz şimdi umrede. Cemaatimizden üç beş kardeş gitti. İnşallah kavuşmak nasip olacak. (Amin) Hurmalarını, zemzemlerini yiyeceğiz, içeceğiz. Bu kardeşlere soracağım şimdi geldikleri zaman “Kardeş kaç tane umre yaptın?” Bunlar şimdi derviş ya “Dört tane yaptım hocam, beş tane hocam.” Mirsad kardeş biraz dengesizdir, sekiz on taneye çıkabilir. Bakalım, ben merak ediyorum. Ama işaret vermeyin, kimse işaret vermesin. Geldiği zaman soracağım. Bakalım. Yedi sekiz maksimum, yirmi günde yedi sekiz tane umre yapar. İslam’dan bir meseleyi öğretirsen bir Allah’ın kuluna yüz umre sevabı vardır kardeşler. Bakın bu fıkhi bir kaide olabilir, bir ahlak kaidesi olabilir, Resulullah Aleyhisselam’dan bir menkıbe olabilir, bir hadis olabilir, bir ayet olabilir. Bir tek mesele… Öğrettin mi? Yüz umre sevabı burada. Bundan büyük nimet var mı? Şimdi… Bir tek meseleyi öğretmek bu kadar sevapsa, İslam’dan bir tek meseleyi bir kula karşılıksız öğretmek bu kadar mükafatlıysa ya bir kulu namazsızlıktan namaza başlatmak nasıl bir mükafattır? Bak daha buraya geçmedim, sadece bir tek meseleyi öğretmekten bahsediyorum. Adam namaz kılmıyor. İki üç sohbete geliyor, beş vakit namaza başlıyor. Bunun mükafatı diğeriyle kıyas yapılamaz. Bir Şii’yi ehl-i sünnete döndürmek nasıl bir mükafattır? Düne kadar sahabe efendilerimize, Kur’an’ın “Peygamberin hanımları sizin annelerinizdir.” (Ahzâb, 6) dediği Resulullah’ın hanımlarına küfür eden bir Şii’yi Ehl-i sünnete döndürdün, vesile oldun. İslam’ı öğrettin, ana caddeyi öğrendi. Ehl-i sünnet vel cemaati öğrendi, tövbe etti. Bu adamı döndürmek, bir adamı namaza başlatmaktan çok daha büyük mükafatlıdır. Ehl-i bid’atten yani cehenneme doğru koşturan bir adamdan cennete doğru koşturan bir adam oldu. Bir Vehhabi Selefiyi Ehl-i sünnete döndürmek nasıl bir şeydir? Adam tekfirci, adam harici, önüne geleni kesen bir adam… Önüne gelene kâfir damgası vuran bir adam ama Ehl-i sünnet oldu, döndü, tövbe etti. Bunun mükafatıyla ölçülebilir mi kardeşler? Şu hâlde bizim için en büyük nimet çalışmaktır. Bizim için en büyük nimet bu salihleri, bu âlimleri, bu Ehl-i sünnet âlimlerini tanımak; orada kalmayıp onlara benzemektir. Sonra, onlar gibi peygamber mesleğini sahiplenmektir. Ebu Hureyre radıyallāhu anh Resulullah’ın mescidine girdi koştura koştura. Yok, çarşıya gitti çarşıya. Ticaret yapılan çarşıya gitti koştura koştura. “Ne yapıyorsunuz siz burada ey ahali? Ey peygamberimin ümmeti! Sâllallahu aleyhi ve sellem. Ne yapıyorsunuz siz burada?” “Ticaret yapıyoruz ya Ebahir.“ “Resulullah’ın mescidinde miras dağıtılıyor. Peygamberin mirası dağıtılıyor. Ne yapıyorsunuz siz burada? Bırakın işinizi gücünüzü.” Mirası duyunca insanlar tabii hemen işi gücü bıraktılar, koştura koştura mescide gittiler. Bir baktılar ne para var ne altın var ne bir şey. “Ya Ebu Hureyre hani miras, nerede para, nerede altın?” Ebu Hureyre ne buyurdu? “İlim meclisi var burada. Abdullah ibni Mesud burada sohbet yapıyor. Abdullah ibni Abbas burada sohbet yapıyor. Musab bin Umeyr burada sohbet yapıyor. Biri fıkıh anlatıyor, biri hadis anlatıyor, biri tefsir yapıyor, biri akaid konuşuyor. Siz ne yapıyorsunuz orada? İşte bu, peygamberin mirasıdır. Alın bunu, kaçırmayın.” Kardeşler, şu anda ülkemizin birçok yerinde peygamberin mirası sahipsiz. Övgüler ve selam üzerine olsun. (Amin) Kimse bunun peşinde değil. Herkes nasıl daha çok, kolay zengin olabilirim. Şimdiki dervişler çok değişti, çok değişti! Hepsi para peşinde. Napolyon’un tarikatından; para, para, para… Napolyon’un tarikatına girmeyin kardeşler. Bu tarikat sapık tarikattır. Para tarikatı olur mu? Bir derviş tasavvuf yoluna girdiği zaman dünya ona hep ikinci plandadır. Önce Allah yolu… İşinde çalışırken bile bugün nasıl bir Müslümanın ağzındaki küfrü iptal edebilirim? Bunun hesabını yapar derviş. İşinde çalışırken bile bugün nasıl birisine bir ayet öğretebilirim? Bunun hesabını yapar derviş. Para sonraki iştir. Çünkü toprağa girdiğin zaman seninle giriyorsa tamam, ben senden daha çok çalışayım. Toprağa girdiğimde şu anda cebimdeki elli lira benimle beraber girecek mi? Soru basit… Fıkhi bir kaide sormuyorum kardeşler. Cebimdeki elli lira toprağa girdiğimde benimle beraber toprağa girecek mi? Hocam senin çocuğun seni çok sever, sokar o elli lirayı. Kefenin içine sokar. Sokmaz, sokmaz. Caiz değil, uygun değil, bid’at olur. Kefenden başka hiçbir şeyle beni koyamazlar toprağa. O zaman ne yapacaksın? Toprağın altında bize faydalı olan şeylere bakacağız. Öncelik bu olacak. Nedir o öncelik? İslam’ı öğren ve öğret. Öncelik budur.

Sigarayı bırakamayanlar izlesin!

Yakup Aleyhisselam ölmeden önce çocuklarına ne diyor? Ey evlatlarım! Ben öldükten sonra kime tapacaksınız? Yakup Aleyhisselamın son sözleri soru ile bitiyor. Evlatları ne diyor? Atalarımız; Yakub, Eyyub ve Şuayb’ın tek ve bir olan ve Rahman olan Allah’ına tapacağız. Başkasına tapmayacağız. Bak, demek ki atalara tapmak, ataların ilahına tapmak, ataların yoluna gitmek güzel bir şey. Ama bir şart var; Ataların Allah yolundaysa… Eğer atan Muhammed Aleyhisselam’sa, Yakub Aleyhisselam’sa, Şuayb Aleyhisselam’sa; sen doğru yoldasın. Ama atan sana diyorsa ki: “Sigara içmeyen erkek, erkek değildir.” Bu ata sıkıntılı bir ata, bu atada problem var. Atan sana diyorsa ki: “50’den sonra namaza başla. Evladım biz Yugoslavya’dan buraya geldik, böyle gördük. Babalarımız 50 yaşına geldi, hacca gitti geldi, namaza başladı.” Bu ata takip edilmez, problem var. Çünkü namaz İslam’da 12 yaşındadır. Kişi 12 yaşından 15 yaşına kadar buluğa erer, buluğa erdiği anda Allah onu muhattap kabul eder. Ve namaza başlamak zorundadır. Atan bunu diyorsa bu atayı takip et. Bunu demiyorsa, seni sigaraya ve bilumum kötü ahlaka sevk ediyorsa; bu ata tehlikelidir. Bu Allah yolları, bu tasavvuf meclisleri özellikle kişiyi sigaradan alıkoyar. Rabbime hamd olsun, sohbetlerimize gelen kardeşlerin büyük çoğunluğu terk etti. Allah-u Teala diğer kardeşlere de bırakmayı nasip etsin. Aranızdan kim varsa niyetlenmiş, ben bunu bırakmak istiyorum, bir tetikleyici güç arıyorum. Bu niyette olanlar bana bir su getirsinler. Allah’ın kelimelerini okuyacağım, Allah’ın ayetlerini okuyacağım, dua edeceğim. İnşallah bu suyu içtiğinizde Mevla çok kolaylaştıracak. Hiç bırakamam diyen insanlar bıraktı, Elhamdulillah. Sizde bırakırsınız, çok şahit olmuşumdur. İnşallah bundan sonraki hayatımızda daha çok şahit olacağız. Kardeşler, bu çok kötü bir ahlaktır. Kişinin kendisine verdiği zarardan öte; bir de kul hakkı boyutu vardır işin. Namaza gittin, yanındaki adamdan koku geliyor, pis bir koku. Buna kul hakkı denir. Çünkü namazda seni rahatsız ediyor. Namaz esnasında namaza durduğun anda, Kabe’ye yöneldiğin anda; bu koku seni rahatsız ediyorsa, o kokuyu sana veren kişi kimse kul hakkına girmiş demektir. Bu böyle bir rezalettir! Ama bu sigaranın öyle müptelası adamlar var ki; sigarasız duramıyor. Onu bir hayat mekanizması haline getirmiş, onun bir anlamı yok diyor. Ramazan’da kardeşim paketi havaya kaldırdı ve şöyle dedi: “İşte hayatımın anlamı.” Paketi havaya kaldırdı ya, ve kurduğu cümleye bak, ne kadar hikmetli bir cümle! “İşte hayatımın anlamı bu!” Sigara paketi. Böyle iş olur mu? Senin hayatının anlamı bu paket mi? Yani en büyük zevkin bu mu? Bu olmasa ben boşlukta yaşayan bir adamım, hiçbir şeyden zevk almıyorum abi, vay be! Öbür esnaf arkadaşım da almış üç tane paketi, iftara var üç saat, elemanına da diyor ki: “Git bana sigara al bakkaldan”, daha üç saat var iftara. Bunlar hep Ramazan’da şahit olduğum olaylar. Üç tane paketi alıyor, masada otururken paketler ile oynuyor böyle. Adam mutlu oluyor, ondan mutlu oluyor. Biz çocukken kibrit kutularını üst üste koyardık, oyun oynardık, çocuk kafası. 40 yaşına gelmiş adam, çocuk kafası. Sigara paketi ile oynuyor ve hayal ediyor: “Akşamleyin bir iftar olsa da bir içsem şunu” diyor. Bundan zevk alıyor. Siz hiç iftarda sigara içerken bayılan adam duydunuz mu? Ben duydum. Esnaf arkadaşım gitmiş iftara, hocam diyor davet edildim, iftara gittim. Adam diyor suyu içti, çorbadan bir kaşık aldı hemen paketi çıkardı, sigarayı yaktı. Sigarayı bir çekti, yarısına kadar. Tek nefes… Yeteneklere bak, ne yetenekler var! O yarışmaya girse kesin birinci olur. Tek nefes! “Benim bir yeteneğim var hocam” diyor. “Hem sigara içip hem burnumdan sigara çekiyorum, hem ağzımdan soda içiyorum, aynı anda” diyor.Yeteneğe bak! Şimdi bu adam iftara bir gitmiş, bu Arnavut sigarayı bir almış ağzına, bir nefes çekmiş yarısına kadar getirmiş. Yarısına kadar bir getirdi gözler kaymaya başladı. Adam lup saldalyeden aşağı düştü diyor, gözümün önünde. Ben hemen paniğe kapıldım, diyor. Telefonu çıkarttım acili arayacağım ki ambulans gelsin. Adam bayıldı, gitti gidiyor. Ailede kimsede bir telaş yok, baktım herkes oturuyor. Sakin ol, sakin ol bir şey yok. Her zaman olan şey. Adam her iftarda sigara içiyor ve her iftarda bayılıyor. Şu aşka bakın. Şu fenâ fil sigaraya bakın. Tasavvufta bir tabir vardır: “Fena fil ihvan”, ihvanda fani olma, ona benzeme, aynileşme. “Fena fil mürşid, fena fil şeyh” Şeyhte, tabi olduğun mürşidde fani olma. “Fena fil resul” Resulullah’ta fani olma. Şimdi bu Arnavut, sigarada fani olmuş. “Fena fil sigara!” Sigara içerken gözleri kayıyor, adam kendini kaybediyor. Ya Allah bizi bu illetten kurtarsın kardeşim! Bir de en sinir olduğum nokta var, esnaf arasında. Bizim handa yirmi tane sigara içen adam var. Bizim alt katta yirmi tane… Koca alt katta yirmi tane sigara içen adam var, iki tane çakmak var. Bu pisliği içiyorsun bari çakmağını yanında bulundur be kardeşim! Birisi sigara içeceği zaman dükkan dükkan dolaşıyor, çakmak sende mi, çakmak sende mi? Her gün çakmak sende mi kelimesini otuz defa söylüyorlar birbirlerine, Allah’tan korkun ya! Ya üç milyon ver bir tane çakmak al, bilmiyorum şimdi fiyatını da bilmiyorum da. Kaç lira kardeşim çakmak? “1 lira.” Tamam içen belli oluyor. 1 lira diyor bak. Ben devamlı alıyorum hocam, diyor. Her gün kırk defa, otuz defa çakmak sende mi, çakmak sende mi muhabbeti. Bırak kardeşim şu işi ya! Bırak ya! İsraf bu israf, haram! Efendimiz Aleyhisselam bak ne buyuruyor Sultanım Aleyhisselam: “Nehir yanında bile olsanız; suyu israf etmeyiniz.” Hadis-i şerife bak ya! Nehirin israfı olur mu? Su akıyor zaten, bunun israfı olur mu? Peygamberimiz Aleyhisselam boş söz etmez. Necm Suresinde Allah-u Teala boşa mı buyuruyor? “O hevasından konuşmaz, onu her sözü bir vahiyledir.” (Necm 3) Nehir kenarında abdest alıyorsun, suyu israf etme. Sağa sola dağıtma. O nehir bir yere gidiyor, onun görevi var. Suyu kirletme! Senden sonra gelecek olan adamlar oradan faydalanacaklar. Bak, bu hadis-i şerif öyle önemli hadis-i şeriftir ki, bu hadis-i şerif ile bizim Müslümanlar amel etmiyor. Paralarını sigaraya veriyorlar ve duman olarak çöpe atıyorlar. Ama Danimarka’daki gayri Müslimler, o Hristiyanlar bu hadis-i şerifi almışlar, bütün o su paketlerinin üstüne yazmışlar. İslam Peygamberi Muhammed dedi ki, Sallallahu aleyhi ve sellem. Onlar öyle salat selam getirmezler. İslamın Peygamberi Muhammed dedi ki derler, Aleyhisselatu vesselam. Nehirin kenarında bile olsanız suyu israf etmeyiniz. Bütün su paketlerinin üzerinde bu hadis-i şerif yazar. Elin gavuru Peygamberimiz Aleyhisselam’dan ibret almış, israf etmeyin diyor. Müslümanlar paraları havalara atıyor. Bundan yirmi sene önceki o bomba atıp, yağmur yağdırmaya çalışan adamlar gibi. Yağmur bombası için milletten para topladılar, vergi aldılar, ek vergi çıkardılar. Yağmur bombalarını havaya atacağız, Amerika’dan bomba alacağız, yağmur yağacak. Paraları havaya attılar. Sigara içen ne kadar adam varsa aynı kafa yapısına sahip demektir. Allah rızası için; hanımınızın parasını, çocuğunuzun parasını, ailenizin, milletinizin, vatanınızın parasını, dininizin parasını havaya atmayınız, dumana atmayınız kardeşim! Allah hepinizi kurtarsın.

“Fazla dalma, hızlı gitme, derine inme, daha gençsin. Namazı sohbeti bırak!” – Ecel

“Acaba bu Allah yoluna erken mi girdim?” diyor. “Çok mu erken yaptım? Yirmi beş yaşındayım. Hele bir kırka, elliye kadar gelseydim. Ondan sonra dönüş yapardım.” diyor. Vesveselerle dolu kalbi. Şeytan devamlı oynuyor. “Daha eken kardeşim, daha erken.” diyor. ”Kırktan, elliden önce girilmez Allah yoluna. Dönme Allah’a, istediğin gibi yaşa.” diyor. Sanki ecelle anlaşma yapmış gibi. Sanki bir kağıda imza atmış gibi. Hiçbirimizin elinde böyle bir anlaşma yok efendiler! Hiçbirimizde böyle bir kağıt yok! Bak Efendimiz Aleyhisselam ne buyuruyor. Sahabeyi etrafına topluyor Sultanım. Bir tane çizgi çiziyor. Şöyle bir çizgi. Şöyle diyor: “Bu çizgi insandır.” Sonra karşısına bir çizgi daha çiziyor. “Bu çizgi bu insanın emelidir.” İstekleri, arzuları, beklentileri. Emel. Sonra bir çizgi daha çiziyor, ikisinin ortasına. Kaç çizgi oldu? Üç çizgi. “Bu çizgi de eceldir. Bütün insanlar bu sağdakinin çizgi peşinde koşarken ecel çizgisi gelir, işini bitirir.” Bütün insanlar, istisnasız. Kabre girmiş olan bütün insanların kafasında yapmayı düşündüğü bin tane plan vardır. Bin tane plan vardır. ”Daha bunu yapacaktım, daha şunu yapacaktım. Daha çocuğumu evlendirecektim. Şöyle bir arabaya binecektim. Daha bir yazlık alacaktım, planım buydu.” Hepsinin kafasında bin tane plan vardır ama ecel gelip söküp alır. Yok eder gider, gerçekleştiremez. Şeytan bizi emelle kandırır, olacak olanlarla kandırır ama ecel son vakıadır, hakikattir. Ondan kimse kaçamaz. Gelir ve keser. Nefesimizi keser. Efendiler! Allah rızası için şeytanın aldattığı kimselerden olmayın. Allah rızası için dikkat edin. “Erken döndün, erken namaza başladın. Erken Allah’ı zikretmeye başladın.” Bunların tamamı şeytandandır. Başka bir hadis daha zikredeyim. Bak Sultanım ne buyuruyor. Burada da tehdit var. “Benim ümmetimin ömrü vasati altmış, yetmiş senedir.” Vasati ne demek? Ortalama demektir. Altmış yetmiş senedir. “Allah Teala her kime kırk sene ömür verdiyse onun hiçbir mazeretini kabul etmez.” Bak şimdi! İnsanların çoğunluğu altmışı yetmişi görüyor. Çoğunluğu budur. Azınlığı, istisnalar genç yaşta ölüyorlar. Ama ”Vasati, ortalama ömrü ümmetimin altmış, yetmiş senedir.” diyor. Bu ne demektir? Kırk yaşına gelmişse bir adam, hâlâ Allah’a dönmemişse ve kırktan sonra ölmüşse; bu adamın Allah’ın huzuruna çıktığında verebilecek hiçbir mazereti yok. Kendini savunabilecek hiçbir şeyi yok. Çünkü ben sana kırk sene ömür verdim. On beş yaşında buluğ çağına erdin. Kırk yaşına kadar yirmi altı sene. Yirmi altı sene çok uzun bir zaman. Allah’ı bilmek, tanımak için, ona kul köle olmak için çok uzun bir zaman. Bu yirmi altı seneyi boş şeylerle harcadığın zaman sen hesap veremezsin kardeşim. Hesap veremezsin. Aldatılanlardan olursun. Şeytanın kandırdıklarından olursun. Bazıları böyle böyle vesveselerle, şeytanla mücadele halindeyken bazılarının da etrafında iki ayaklı şeytanlar ikaz ediyor. “Bak kardeşim, kendini bu Allah yoluna çok kaptırdın, namazı niyazı hiç kaçırmıyorsun maşallah. Zikir, şükür, ilimler, hadis ezberleri… Çok iyi gidiyorsun ama fazla dalma, çok hızlı gitme!” Bazılarına da böyle iki ayaklı şeytanlar geliyor. O kardeşler de şöyle cevap veriyorlar. Elhamdülillah, bunları da işittim. “Çok geç kaldım. Yirmi beş yaşındayım, çok geç kaldım. Allah’a yönelmekte, Allah’a dönmekte, Rabb’imin ismini her gün zikretmekte çok geç kaldım.” Böyle cevap veren dervişler de var. Bir önceki şeytanla mücadele hâlinde, bir sonraki iki ayaklı şeytanlarla mücadele hâlinde. Hangisi olmamız lazım? Allah’a bir an evvel yönelenlerden olmak lazım. İşte bu geceler özel gecelerdir. Yani yapacağımız çok az bir hareketle çok uzun mesafeleri katedebileceğimiz gecelerdir. Çok iyi değerlendirmek lazım. Sanki kalbimiz durmuş, bizi hastaneye yetiştirmişler, şok vermişler, tekrar hayata geri dönmüşüz gibi Allah’a dönmemiz lazım. İkinci bir şansı elde etmiş adam gibi Allah’a dönmemiz lazım. Sanki gözleri kör olmuş, ondan sonra bir tedavi bulmuş, iğne olmuş ve tekrar gözleri açılmış âmâ adam gibi Allah’a dönmemiz lazım. Bu gecelerde bu gibi adamlar gibi Allah’a dönmemiz lazım. Sanki yeni bir hayata başlamışım gibi. Dönmezsen her an ecel çizgisi gelip seni alıp götürebilir. Her an bunu yapabilir, kaçamazsın.

Binlerce İnsan Bu Video İle Namaza Başlıyor ! ( SADECE 1 DAKİKA )

Dünyada her işini sağlama alan adam, evine, arabasına bile sigorta yaptırıyor. koltuk takımı desen, didik didik incelersin, iş bulmak için diplomaya sarılırsın, kız bulmak için yedi düveli ayağa kaldırırsın, Konu namaza geldi mi, ulan benim vaktim yok! Patrondan utanırsın, hanımdan utanırsın, akrabadan utanırsın! Lan bir tek meleklerden mi utanman kalmadı? Sonra diyorsun ki neden benim problemim var? Neden işyerinde sorun bitmiyor? Neden bu paralar yetişmiyor? Neden ruhum daralıyor? Neden duam kabul olmuyor? Neden başımdan musibet eksik olmuyor? NAMAZIN YOK! NAMAZIN! NAMAZIN YOK! NAMAZIN! Kâinattaki en büyük bela başına gelmiş, seni bulmuş, sen hala basit basit mesele konuşuyorsun! Diyorsun ki vaktim yok! Sen namaza vakit ayırmadığın için, Allah sana vakit vermiyor! Sen Allah’ı dar zamanlara sıkıştırdığın için, Allah da seni, zamanın içerisinde daraltıyor. Onur Kaplan’ın yeni kitabı Elfida’mız çıktı! Kitapyurdu, D&R, ve diğer tüm kitap mağazalarından sipariş verebilirsiniz. Dilerseniz alt tarafta yazan irtibat numarası ile iletişime geçerek temin edebilirsiniz.