Hazreti Osman nasıl öldürüldü? (r.a.)

İslam tarihinde iki tane sahabi vardır. Birisi, Hazreti Muaviye. Radiyallahu anh. Bir de bunun bir oğlu vardır. Babası bir sahabedir, vahiy katibidir, oğlu bir zalimdir: Yezit. Hz. Hüseyin efendimizin katili. Bir sahabe daha var, sahabelerin en üstünü: Ebubekir Sıddîk Oğlu kim? Oğlu Abdullah. Hz. Osman’ı öldürmeye gelen 1500 kişilik grubun başındaki adam Bakın, babaya bakın, oğula bakın. Babaya bakın, Hz. Muaviye Radiyallahu anh. oğula bakın, Yezit. Peygamberimizin torununu kesmiş. Hangi babadan, nasıl bir oğul çıkmış? Bunu iyi hesap edin kardeşler! Hz. Osman’ın şehadetini anlatan tarih kaynaklarımız ne diyor? O, terörist grup, o anarşistler, Hz. Osman’ı öldürmek için geldiklerinde 1500 kişi evinin etrafını kapsadı. Hz. Osman’ın evinin önünde kim vardı? Bütün sahabeler korkuyor. Üç kişi vardı evinin önünde. 1) Hz Ali. 2) Hz. Hasan 3) Hz. Hüseyin. Allah o üçünden razı olsun. Kapının önünde kimse içeriye adım atmasın diye bekliyorlar. Kimi koruyorlar? İslamın 3. halifesini: Hz. Osman radiyallahu anhı… Efendimiz Aleyhisselam’a sahabeler geliyor, diyor ki: ”Ey Allah’ın Rasulu! Ali’ye karşı senin çok değişik bir muhabbetin var. Çok değişik bir sevgin var. Neden onu bir çoğundan fazla seviyorsun?” Efendimiz Aleyhisselam soruyu soranlara diyor ki: ”Bir insan size bir kötülük yapsa, siz ona nasıl cevap verirsiniz?” ‘İyilik yaparız ya Allah’ın Rasulu.” Aynı insan bir daha bir kötülük yapsa nasıl cevap verirsiniz? İyilik yaparız Ya Allah’ın Rasulu. Peki bir kötülük daha yapsa ne cevap verirsiniz? Sahabeler susuyorlar. Şimdi diyor O sorduğunuz kişiyi bana çağırın diyor, Ali’yi çağırın. Kardeşim yanıma gelsin. İmam Ali radiyallahu anh geliyor. ”Ya Ali Bir sualim var.” Buyrun ey Allah’ın Rasulu” ”Sana birisi kötülük yapsa, nasıl cevap verirsin?” İyilik yaparım ya Allah’ın Rasulu. İkinci defa soruyor, üçüncü defa soruyor, yedinci defa soruyor. İmam Ali diyor ki: ”Yine iyilik yaparım ey Allah’ın Rasulu” ”Hiç kendinizi boşuna yormayın. Bana ne kadar kötülük yaparsa yapsın, ben ona iyilik yaparım” Örneği var mı bunun? İslam tarihinde İmam Ali’nin söylediği sözü yaşadığının örneği vardır. Hz. Muaviye ile Hz. Aişe anamız, kötülük yaptı mı yapmadı mı? Yanlış bir içtihatta bulundular ve 4. halife Hz. Ali’ye karşı ordu topladılar. Bu isyandır. İslamiyete göre yanlış bir iş yaptılar. Bunun hesabı onlara aittir. Ahirette karşılaşacaklar. Ancak Hz. Ali ne yaptı? Savaşı kazandı. Hz. Aişe’ye karşı yaptığı savaşı kazandı. Hz. Aişe anamıza ne yaptı? Gitti devesinin terkisinden tuttu, ona tek bir kelime söylemedi. Tek bir kelime söylemedi. Aldı onu, devesinin terkisinden tuttu, evine götürdü, bıraktı. Sahabiler geldiler, dediler ki: ”Sana karşı isyan bayrağı açan, Muaviye ve Aişe’ye münafık diyebilir miyiz? Kesinlikle diyemezsiniz dedi. Mü’min olduklarına ben şahidim. Kafir diyebilir miyiz? Münafık, kafirden daha eşeddir Derece olarak, cehennemdeki en alt mertebede münafık vardır. İki yüzlü adam. ”Kafir diyebilir miyiz? diyemezsiniz.” ”Ne diyebiliriz?” ”Ancak, asi diyebilirsiniz, Allah onların günahını affetsin.” Amin… Bak! Hz. Ali’nin sözüne bak: ”Allah onları affetsin.” İşte, ”Hiç kendinizi boşuna yormayın Ey Allah’ın Rasulu” Bana istediğiniz kadar sorun ben derim ki: ”Yine iyilik yaparım” Bu, imanda hakkel yakine ermiş bir zattır. İmam Ali. Cennette inşallah sofrasına otururuz. Şimdi, Bundan bir kademe üstün bir zat var. Hz. Osman radiyallahu anh, üçüncü halifemizdir. Ehli Sünnet olan müslümanların sevgi akidesi, sevgi sınırlaması nasıldır? Sahabeleri sevme sıralamamız hilafet derecesine göredir. 1) Ebu Bekir, 2) Ömer, 3) Osman, 4) Ali. Allah onlardan razı olsun. Amin. Rasulullah buyurdu (sallallahu aleyhi ve sellem) ”Bir münafığın kalbinde şu dördünün sevgisi birleşmez; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali.” Kimin kalbinde bir tanesini sevmiyorum, ben Ömer’e karşı limoniyim hocam. Ben Ebu Bekir’i seviyorum, Ali’yi sevmiyorum hocam. Ben Ali’yi seviyorum, Osman’ı sevmiyorum hocam. Kimin varsa bunun kalbinde münafıklıktan bir şube vardır. Hadisle sabittir. Dördünü de seveceksin. Ehli sünnet olmanın ana şartı budur. Şimdi, Hz. Osmanın kapısında kim var? 3 tane cengaver. Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin Hz. Ali diyor ki: ”Ben gideceğim, kapıdan, sakın ayrılmayın! Kardeşime ekmek getirmem lazım, su getirmem lazım. Su almasına izin vermiyorlar, Hz. Osman’ın O kuyuyu, Rumei kuyusunu kim satın aldı? Yahudiden kim satın aldı? Hz. Osman satın aldı. Kendi satın aldığı ve mü’minlere hibe ettiği kuyudan 1500 kişilik o anarşist grup, su içmesine, su almasına izin vermiyor. Hz. Ali’ye karşı gelebilirler mi? Tabii ki gelemezler. İmam Ali bütün ihtiyaçlarını karşılıyor. Bir akşam evine geliyor. Akşam namazından sonra. Diyor ki: ”Halife, bana izin ver bir vaaz yapayım. Vaazda halkı bilinçlendireyim, kılıçlarını kuşansınlar. Bunların tamamını tepeleyim. Hepsini kılıçtan geçireyim. Bunlar anarşist, belli ki bunlar seni öldürmeye gelmiş. Halifemiz ne diyor? ”İslamiyette, bu mübarek beldede Medine’de daha önce müslüman kanı dökülmedi. Ben, gelecek olan müslümanların, nesillerinde ilk kanı döken Osman’dır sözünü işitmek istemem. İlk kanı ben dökmeyeceğim.” Hz. Ali diyor ki: ”Sen dökmezsen onlar dökecek. Bunların niyeti bu. Seni öldürmeye gelmişler.” ”Olsun, Sabredeceğim” diyor. Ve Hz. Ali efendimize gördüğü rüyayı anlatıyor. Ya Ali, otur şuraya. Sana gördüğüm rüyayı anlatayım. Rüyamda, burada, şu anda oturduğumuz yerde Rasulullah aleyhisselam önünde bir sofra, sağında Ebu Bekir solunda Ömer vardı. Tam sofranın önünde de benim bulunduğum yerde de bir tas çorba. Sanki, benim gelip yemek yememi bekliyorlardı. Onlara yemekte katılmamı bekliyorlardı. Rasulullah bana buyurdu: Ey Osman, istersen sana dua edeyim, Allah yardım göndersin, istersen gel, bugünkü orucunun iftarını bizimle beraber aç. Hz. Osman bu rüyayı anlatıyor ve peşinden diyor ki: ”Ya Ali sevenleri ayırmak olur mu? Sevenleri bekletmek olur mu?” Bunu dedikten sonra İmam Ali meseleyi anlıyor. Birkaç gün içinde evin içine giriyorlar, Hz. Hasan ve Hüseyin efendimizi yere indiriyorlar ve Hz. Osman’ın gırtlağına sarılıyorlar. Gırtlağına sarılan kişi kim? Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdullah. Gırtlağına sarılıyor, sakalından tutuyor Hz. Osman’ın Ve sakalını çekmeye başlıyor. Hz. Osman, Abdullah’a bir şey söylüyor: Ey Abdullah! Senin baban benim dostumdu. Baban seni şu halde görseydi ne derdi? Şu halde görseydi ne derdi? Abdullah, hemen sakalını bırakıyor. Gözleri fal taşı gibi açılıyor. Allah’ım sen beni affet diyor kapıdan kaçıyor. Peşinden gelenler demirlerle Hz. Osman’ın kafasına kafasına vuruyorlar. Hemen orada şehit ediyorlar. İşte baba Ebu Bekir, işte oğul Abdullah. İşte baba Muaviye, işte oğul Yezit. Kardeşler! Kimsenin takvası kimseyi kurtaramaz. Şu halde biz ne yapalım? Gelin şu nefislerimizi ateşten satın almaya çalışalım. Allah bizi muvaffak kılsın. Amin

İmanı kurtarmak istiyorsan şu 4 maddeyi hayata geçir!

Kurtulmak istiyor musun? Şu 4 ana maddeyi yaşamına monte etmek zorundasın. Bunu yapman gerekiyor. Yemek yemek istiyor musun? Çalışma hayatını, hayatına monte etmek zorundasın. Tıpkı bunun gibi. Kokmamak istiyor musun? Her hafta 2, 3 defa yıkanmayı hayatın içine monte etmek zorundasın. Yıkanmak zorundasın. Ahirete imanlı gitmek istiyor musun? Şu 4 maddeyi hayatına monte etmek zorundasın Müslüman kardeşim. Bir, Allah ve Resulü ne buyuruyor sana? Sana ne emrettiler? Bunu öğrenmek zorundasın. Buna ilim denir. İlmi öğrenmenin yolu nedir? Bir, kitap okuyacaksın; iki, sohbet dinleyeceksin. Bunun en kolay yolu sohbet meclislerinde bulunmaktır. Buraya gelen kardeşlerin niyeti budur. En kolay yöntemde ben İslam’ı nasıl öğrenirim? Dinleyerek. Çünkü dinleyerek hafızada kalması, kitap okumaktan yüzdesi çok daha fazladır. Bilimsel bir tespittir. Bir, Allah ve Resulü bize ne buyurdu? Ne emretti? Bu kitap bize ne anlatıyor? Bu kitabın tabii olmamamızı farz kıldığı peygamber hayatında bize ne anlatıyor? Nasıl yaşamamızı istiyor? İslam bizden ne istiyor? Bunu öğrenmek zorundasın. Bu birinci maddedir. İkinci madde nedir? Öğrendiğini amele dökmek zorundasın. Öğrendiğin yetiyor mu? Bilgi sahibi olmak yetiyor mu? Yetmiyor. Çalışmak zorundasın. Çok büyük bir torna ustası düşünün. Torna ustası. Yahut da bir modelist. Çanta modelisti ama tembel. Sabahleyin 12’den önce kalkamadığı için hiçbir iş yeri bu adamı kabul etmiyor. Bu adam para kazanabilir mi? Ama hocam bu adam, ülkenin gördüğü en kaliteli çanta ustalarından ya da torna ustalarından. Bu adam aç kalmaz ya. Kalır. Çalışmazsan aç kalırsın. İlmini amele dökmezsen o ilmin sana hiç bir faydası olur mu? Olmaz kardeşim, olmaz. Allah ve Resulü bize ne buyurdu? Şunları buyurdu. Öğrendin mi? Öğrendin. Şimdi amele dökme zamanı. Birincisi ilim, ikincisi amel. Üç, bunu alışkanlık hâline getireceksin. Ben haftanın bir, iki günü namaz kılarım, beş günü kılmam. Alışkanlık hâline getiremedin. Ben her ay bir kere sohbete geliyorum. Hocamın sohbetlerine geliyorum. Üç hafta gelmiyorum. Alışkanlık hâline getiremedin. Ben haftanın bir günü 2 saat kitap okuyorum. Diğer hafta okumuyorum. Diğer günler okumuyorum. Alışkanlık hâline getirmemişsin. Bak! Hayatın içindeki severek yaptığın bir alışkanlık hâline dönüştürebilmen için istikrarlı olman gerekiyor. Sistemli olman gerekiyor. Bunu bir örnekle yakınlaştıracağım inşallah. Aramızdaki birçok genç kardeşim diş fırçalama alışkanlığına sahiptir. Kendimden örnek vereyim. Dişlerimi fırçalamadan ben uyuyamam. İki, üç saat boyuna sağa dönerim, sola dönerim. Devamlı dönerim. Fırçamın olmadığı seyahatleri yaptığın zaman imkanların yerinde olmayabiliyor. Fırçamın olmadığı seyahatlerimde iki, üç saat dönmüşlüğüm vardır. Kalkıyorum, parmağımla dişlerimi fırçalamaya çalışıyorum. Bir tane fırça alamamışım, vakit bulamamışım. Ama rahatsızım. Rahat hissetmiyorum. Sanki bir yatsı namazını kılmamış gibi, akşam namazını kılmayıp yatmış gibi rahatsızım. Diş fırçalamayı alışkanlık hâline getirdiğin zaman bunu yapmadan yatamazsın. Ne oldu? Artık o sende bir sistem olarak oturmuş oldu. Tıpkı diş fırçalamak gibi namaz kılmak da Müslüman için bir alışkanlık hâline gelmek zorundadır. Bu alışkanlığı elde edemediğin zaman bir yaparsın, bir yapmazsın. Bir kılarsın, bir kılmazsın. Bir yersin, bir yemezsin oluyor mu? Ben bir gün yemeyeceğim, bir gün yiyeceğim; bir gün yemeyeceğim, bir gün yiyeceğim. Olmaz. Bir hafta yıkanacağım, bir hafta yıkanmayacağım. Olur mu? Olmaz. Bir gün giyinerek çıkacağım sokağa, bir gün çıplak çıkacağım. Olur mu? Her gün giyinerek çıkman gerekiyor. Bu sana insani bir alışkanlık hâline gelmiş artık. İbadet de namaz da bu bilgiler de bizim hayatımızda bir alışkanlık hâline dönüşmek zorunda. Bir, ilim. İki, amel. Üç, istikrar, alışkanlık hâline dönüşmesi. Dört nedir? Dört, alışkanlık hâline dönüştükten sonra orada kalmayacak, mükemmelleşeceksin. Ne kadar daha iyi yapabilirim? Nasıl bu zikri biraz daha ilerletebilirim? Nasıl bu zikri dilimden kalbime indirebilirim? Bu öğrendiğim bilgileri nasıl derinleştirebilirim? İki seneden beri namaz kılıyorum, bir tane adamı namaza başlatamadım. Ben ne zaman mücahit olacağım? Hayatında bir tane adamı namaza başlatamayan bir Müslüman, sakın ola cihattan konuşmasın. Hayatında bir tek Müslüman’ı sohbete başlatamayan bir adam, cihattan bahsetmesin. O, dünyada oyun, eğlence için yaşayan bir adam demektir. Nasıl sen bir adamı sohbete başlatamazsın, namaza başlatamazsın? Nasıl içkiyi bıraktıramazsın? Her hafta bir futbol takımının maçını izletmeye başlatabiliyorsun. Öyle bir alıştırmış ki arkadaşını, evine futbol maçlarını izleyecek o receiverı koymuş. Ve her hafta arkadaşıyla birlikte sıkılmadan arkadaşı ile beraber istikrarlı, maçın başlamasına 15 dakika kala orada buluşuyorlar. Cihad gibi. Buluşuyorlar ve her hafta kaçırmadan tuttuğu futbol takımının maçını seyrediyor. Bu istikrarı ibadet konusunda, kendisine aklı veren, kendisine gözü, kulağı veren Allah’a kulluk konusunda gösteremiyor. Gösteremiyor. Şu hâlde, şu dört maddeyi Allah için unutmayınız: İlim, amel, istikrar, mükemmeliyet. Sahabe neden İslam’ı zirvede yaşamak istedi? Çünkü onlar Rasullullah aleyhisselamdan şu hadisi işittiler: “İki günü bir olan ziyandadır.” İki gün. Dün neydin, bugün ne olmuşsun? Üstüne hiçbir şey katamadın mı? Fıkıhtan bir şey öğrenemedin mi? İslam ilimlerinden bir şey öğrenemedin mi? Zikri bir tane bile olsa fazlaya çıkartamadın mı? Zarardasın. Geçti. O günü kaybettin. Bundan dolayı sahabeler ne yaptılar? Bu gün nasıl dünün bir adım önüne geçebilirim? Bu gün hangi kardeşime neyi öğretebilirim? Bu gün Rasullullah’tan ne öğrenebilirim? Allah’ın selamı onun üstüne olsun. İşte buna mükemmeliyetçilik denir. Bu tasavvuf yolları, bu tarikatlar niye sahabeler zamanından beri var? Çünkü onlar azamiye iştahlandılar. Asgari ile yetinmediler. “Ben ne yaparım ederim de bu dini azami ölçülerde çıtayı yüksek tutarım, yukarıda yaşarım? Asgariyi yapıp kaçmam. Ne yapmam lazım?” dediler ve böyle yaşadılar. Allah Teala benzemeyi bize nasip etsin. (Amin) Amin.

Arapça anlamadığım için Kur’an okumuyorum diyorsan izle! – Kur’an temizler

…Ve çok itinalı olmak zorundayız. Çok hassas olmak zorundayız. Efendimiz aleyhisselam buyurdu: “Bir insanın Kur’an’ı ezberlemesi bir adamın deve sahibi olması gibidir. Eğer adam deveye karşı itinalıysa, deveyi bağlar ve onu muhafaza eder. Deveye karşı itinalı değilse deveyi bağlamaz, serbest bırakır. Ve o deve elinden kaçıverir.” İşte Kur’an’ı tekrar etmemek, Kur’an’ı okumamak hafızamızdan ayetlerin su gibi akıp gitmesini sağlar. Meclisimize gelen birçok kardeş var. Çocukluğunda bizim gibi Kur’an kurslarına gitmiş. Fakat yaz dönemlerinin dışında, kışın da Kur’an okumadığı için ne oluyor? Hemen unutuyor. En çok şuanda aldığımız şikayetlerden bir tanesi ne? Talebe üç aylık Kur’an kursuna gidiyor, elifbadan Kur’an’a geçiyor sonra sekiz ay boyunca okula gidiyor ve hiç tekrar yapmıyor. Rasulullah aleyhisselamın beyan ettiği gibi devenin bağı salıveriliyor. Bir sonraki sene Kur’an kursuna gidiyor. Nereden başlıyor? En baştan başlıyor. “Unuttum hocam” diyor “aklıma hiçbir şey gelmiyor.” diyor. Bu bir deve gibidir. Sen akşamleyin evine gittiğin zaman arabanın kapılarını kitlemiyor musun? Arabanın kapılarını açık bırakmak demek hırsızlara davetiye çıkartmak demektir. Gel, benim teybimi çal demektir. Gel, benim içerideki özel eşyalarımı çal demektir. Arabanı kilitliyorsan deveni de bağlayacaksın. Deveyi bağlamak ne demektir? Allah’ın kitabını, Allah’ın kelimelerini her gün okuyacaksın, her gün. “Hocam, biz okuyoruz ama manasını bilmiyoruz, Arapça bilmiyoruz.” Ülkemiz Türkçe konuşuyor, ülkemizdeki insanlar Türkçe konuşuyor. Arapça bilen sayısı çok azdır. Ama bu, şu kelimeyi kullanma hakkını bize verir mi? Arapça bilmediğim için ben Kur’an okumuyorum. Kur’an okumasını biliyorum. Manasını anlayamadığım için gereksiz görüyorum. Bu kelimeyi söyleyen bir Müslüman, aklı çok zayıf bir Müslüman’dır. Beyni Twitter ile eritmiş bir Müslüman demektir. Film milm, Twitter, giysi, telefon, şu, bu beyni erimiş. Neden? Kardeşler, Allah’ın kitabının bir görevi yoktur. O sadece bir yaşam kitabı değildir. Birçok görevi vardır. İkinci görevi nedir? Sevap kazandırmaktır. Rakamları arttırmaktır, hayır adetlerini arttırmaktır. Kul Allah’ın kitabını okuduğu anda kimle muhatap olmuş olur? Direkt olarak yaratıcısıyla muhatap olmuştur. Allah sana bir mektup göndermiş, direkt olarak seninle muhatap oluyor. Ve sen manasını bilmediğin için bile olsa açıp okumuyorsun. Bu saygısızlık değil midir? Hâlbuki okumasını biliyorsun fakat Arapça bilgin yok, manasını bilmiyorsun. Bir çocuk, babasına sahil kenarında şöyle dedi: Olayı bir misalle yakınlaştıracağım inşallah çok iyi anlayacağız. “Babacım,” dedi “ben Kur’an okuduğum zaman manasını anlayamıyorum. Neden sen bana devamlı olarak Kur’an okumamı söylüyorsun? Her akşam bana diyorsun ki: “Oğlum, iki sayfa okumadan yatma. Oğlum, üç sayfa okumadan yatma. Geceni, gününü boş geçirme.” “Ama ben bunun manasını anlamıyorum. Niye sen beni zorluyorsun?” dedi. Sahildeki babası dedi ki: “Oğlum, elindeki o kovanın içini boşalt, o kumları at, kovayı bana ver.” Baba kovayı aldı ve kovanın dibini deldi. “Şimdi al” dedi “bu kovayı, git denizin içine. Oradan bir kova su doldur, bana getir.” Çocuk gitti denize, suyu doldurdu, babasına doğru getirirken, kova delik… Kova delik olduğu için alttan boyuna su akıyor. Babasına getirinceye kadar suların tamamı boşalıyor, boşaldı. Su yok, kova boş. “Oğlum,” dedi “bir daha git.” Çocuk iki defa gitti, geldi. Üç defa gitti, geldi. “Baba,” dedi “niye bana işkence yapıyorsun? Kova boş görüyorsun, delik var. Altına sen delik deldin. Niye bana işkence yapıyorsun? Boşu boşuna gidip geliyorum.” “Oğlum,” dedi “boşu boşuna gidip gelmiyorsun. Farkı fark ettin mi? Kovaya bir bak bakayım farkı fark ettin mi?” Fark ettiniz mi kardeşler? Kova geldi ama nasıl geldi? Temiz olarak geldi. Temiz olarak geldi. Kumlar vardı kovada. Kovanın dibini deldi. Suya soktu, çıkarttı. Suya soktu, çıkarttı. Ne oldu? Kova temiz olarak geldi kardeşler. Allah Teâlâ hepimize bir gönül kovası vermiştir. Yarattığı her kulda; kâfir olsun, mümin olsun İslam fıtratı üzere yarattığı için bu kovayı hepimize vermiştir. Bu kovayı ya temiz tutacaksın ya da pis. Kur’an’ı anlayarak okuyanlar, Arapça bilenler; mealini ve tefsirini okuyanlar, Arapça bilmesen bile aç tefsirini oku. Niye tefsirini okumak bu kadar sana zor geliyor? Saçma sapan romanları okuyorsun. Ama tefsir okumaya fırsatın yok, zamanın yok. Aç tefsirini oku. Hemen ayetin Arapça’sının altına mealini verir. Mealin altına tefsiri verir. Detaylı bir şekilde Allah’ın sana ne dediğini anla. Bunda ne sıkıntı var ki? Şimdi, anlamadan ben bunu açtım: “Tebârakellezî bi yedihil mulku ve huve alâ kulli şey’in kadîr.” Anlamıyorum. Okudum. Mülk suresinden iki buçuk sayfayı okudum. Dedem, ninem vefat ettiği için, onun ruhuna hediye etmek için okudum. Bir, bunun sevabını onun ruhuna hediye edebilir miyim? Buradan bir kâr. Hediye edebilirsin. İki, okuduğum her harfin sevabı bana yazar mı? Yazar. Yazar. Üç, okumuş olduğum Kur’an’ın her ayetinden dolayı kalbimdeki pislikler tıpkı o kova gibi temizlenir mi temizlenmez mi? Kesinlikle temizlenir. Faydalara bak. Dört, kardeş sen az önce Efendimiz aleyhisselamın deyimiyle Allah ile konuştun. “Allah ile konuşmak isteyenler Kur’an okusun.” “Allah ile konuşmak isteyenler namaz kılsın.” İki farklı hadistir bu. Herkesle konuşmak istiyorsun. O sanatçı ile konuşmak istiyorsun, bu başbakanla konuşmak istiyorsun ama Allah ile konuşmak istemiyorsun. Sende bazı problemler var. Ciddi sıkıntılar var kardeşim. Dikkat etmemiz lazım, özen göstermemiz lazım. Devenin bağını iyice, dikkatli bir şekilde bağlamamız lazım. Salıverdiğin zaman ne olur? Deve gider. Sahabe-i kiram, Efendimiz aleyhisselama geldi: “Ey Allah’ın Rasulü, deveyi bağladıktan sonra mı Allah’a tevekkül edeyim yoksa bağlamadan mı Allah’a dayanayım, güveneyim?” Efendimiz Aleyhisselam ne buyurdu? Sen müminsin. Allah’a inan, güven bağlamayı boşver demedi. İlim, akıl, tedbir böyle söylemiyor. Tedbir ne diyor: “Ey kardeşim sen önce deveni bağla, ondan sonra Allah Teâlâ’ya tevekkül et. Onu vekil et. Ona güven.” Önce ne yapacağız? Önce çalışacağız sonra Allah’a tevekkül edeceğiz. “Yarabbi bize rızık gönder.” diyeceğiz. Önce evleneceğiz sonra Allah’a dua edeceğiz. “Allah’ım bize evlat gönder.” diyeceğiz. “Hayırlı evlat ver.” diyeceğiz. Sen hem evlenmiyorsun…

Hazreti Musa ve İsa Peygamberlerin kavimlerine hitap şekli – Kur’an mucizesi

Bir Kur’an mucizesinden bahsedelim. İki tane peygamberden… ve gelmiş oldukları bir kavimden bahsedelim. Peygamberlerden bir tanesi kim? Musa Nebi. Allah’ın selamı üstüne olsun. Musa Nebi nasıl hitap ediyor kavmine? Ve-iż kâle mûsâ likavmihi yâ kavmi (Saff, 5) Musa kavmine dedi ki: ”Ey kavmim!” Saff suresi 5. ayet. Allah’ın peygamberini kim tarif ediyor? Son kitapta Allah Teala geçmişten sahneleri bize anlatıyor. Şimdi, bazı ilahiyatlarda bazı sapık profesörler türemiş. Bu hafta bir video seyrettim. Sapık bir profesörü ilahiyatta öğrencilerin önüne getirmişler. Öğrencilere konferans veriyor. Konferans esnasında oradaki ehl-i sünnet öğrencilerden bir kalabalık.. o profesörün o sapık profesörün kitabından bazı paragrafları almışlar.. Kağıtları önlerine koymuşlar. Soru sorma vakti geliyor. Sapık profesöre öğrencilerden bir tanesi ayağa kalkıyor ve şöyle diyor: ”Hocam, sizin kitabınızda diyor ki: Kur’an’daki geçen geçmiş kavimlere ait bütün hikayeler İncil’den ve Tevrat’tan çalıntıdır.” Yani size göre Muhammed Aleyhisselam… Son peygamber bu hikayeleri… Kur’an’da bir sürü hikaye anlatılır. Geçmiş kavimlerden Musa Nebîden İsa Nebîden.. Davut Aleyhisselamdan, Süleyman Aleyhisselamdan onlarca hikaye anlatılır. Ama bunlar günümüzdeki Dede Korkut masalları değildir. Bunlar Allah’ın, bozulmaktan koruduğu kitapta anlattığı hikayelerdir. Yani yaşanmış olaylardır. Bunlar yaşanmış hikayelerdir. Bu profesör ne diyor? Hayır, bunlar İncil’den ve Tevrat’tan çalınmış olan uydurma hikayelerdir… ve bu alıntıları, çalıntıları son peygamber Muhammed yapmıştır. Yani bir peygamberin yalancı olduğunu, hırsız olduğunu, sahtekar olduğunu söylüyor profesör. Oradaki öğrenciler de bu suali o hocaya soruyorlar. ”Siz son peygambere yalancı dediğinizin farkında mısınız?” diyorlar. ”Siz bu kitaba korunmamış, çalıntı bir kitap dediğinizin farkında mısınız?” diyorlar. İşte reformist, işte mezhepsiz ilahiyattaki bir hoca. Bu hocanın yetiştirdiği talebeler nasıl olur? Ehl-i sünnet mi olur yoksa peygambere ve sahabilere küfreden bir nasipsiz mi olur… bir mealist mi olur? Bugün ülkemizde gördüğünüz ne kadar peygamberimize ve sahabeye küfreden mealist varsa bu kafalı adamlar yüzünden yetişiyor. Bunlar yetiştiriyor. Ve onlar devamlı reddediyorlar. Peygambermiş, mucizeymiş, sahabeymiş, yalan söylemezlermiş hepsi yalan. Meali oku. Bunun dışındaki her şey sahte, her şey yalan. ”Meali oku” diyorsun da buna da yalan diyorsun? İşi artık Kur’an’a kadar götürdün. Allah’ın Peygamberine küfrettin yetmedi sahabelere küfrettin yetmedi, artık Kur’an’a küfrediyorsun. Ve diyorsun ki: ”İçinde geçmiş kavimleri anlatan bütün hikayeler uydurmadır, çalıntıdır.” Oradaki öğrenciler bu tepkiyi koyunca, oradaki nasipsiz adam, oradaki İslam düşmanı cevap veremiyor ve rezil oluyor. Kardeşler! Allah, Musa Nebînin kavmine hitabetini gösteriyor bize. Bakın nasıl hitap etmiş: Ve-iż kâle mûsâ likavmihi yâ kavmi Musa kavmine dedi ki: ”Ey kavmim!” Bir sonraki gelen ayette de, ondan sonra gelen peygamber… -arada yüzyıllar vardır- İsa Nebiden bahsediyor. Ve-iż kâle ‘îsâ-bnu meryeme yâ benî isrâ-île (Saff, 6) Dikkat buyrun! Musa Aleyhisselam ile İsa Aleyhisselam hangi kavme peygamber olarak gönderildi? Beni İsrail, Yahudilere gönderildi. İkisi de yahudilere gönderilmiş peygamberlerdir ve yahudidir ikisi de. Ancak, Musa Aleyhisselam kavmine hitap ederken ne diyor? ”Ya kavmi!” ”Ey kavmim!” Peki, İsa aleyhisselam hitap ederken ne diyor? ”Ya Beni İsrail!” ”Ey Beni İsrail!” İsa Nebi yahudilere hitap ederken asla ”Ya kavmi!” dememiştir. ”Ey kavmim!” dememiştir. Hep Beni İsrail, ey İsrailoğulları! Ey İsrailoğulları! Allah size bunu emrediyor ey İsrailoğulları! putlara tapmaktan vazgeçin! Bak, kavmim demiyor. Ama aynı insanlara, Musa Aleyhisselam hep kavmim diye hitap ediyor. Neden? Peşi peşine gelen Saf sûresinin 5 ve 6. ayetleri. Neden böyle yapıyor? Bakın, insanlık tarihi boyunca ilk insandan beri bütün insanlar babasının adıyla süregiderler. Günümüzde bile ülkemizde soy isim kimden gelir? Babanın soy ismi neyse, kız ve erkek evlat soy ismini ondan alır. Hatta ve hatta evlendiği kadın da soy ismini kimden alır? Kocasından alır. Çünkü insanlığın başındaki ilk insandan beri insanlara ‘Ademoğulları’ denmiştir. Havvaoğulları değil. Bu kitapta Allah Teala bütün insanlara seslenirken nasıl sesleniyor? ”Ya Beni Ademe!” ”Ey Ademoğulları!” Niye ”Ya Beni Havvae!” demiyor? ”Ey Havvaoğulları!” demiyor. Hayır.. Soy babadan devam eder. Sen nereye aitsin, sen nerelisin? Annen Bursalı, baban Arnavut. Sana ne derler? Sen Arnavutsun. Neden? Baban nereliyse sen de oralısın. Şimdi… Musa Aleyhisselamın babası nereli? Beni İsrail, Yahudi. Musa Nebinin babası da Yahudi. İsa Aleyhisselamın babası nereli? İsa Nebinin babası yok. Babası olmadığı için ne diye hitap ediyor? ”Ya Beni İsrail!” ”Ey İsrailoğulları!” Bu Allah Teala hazretlerinin Kur’an’da beyan ettiği mucizelerden bir tanesidir. Bu, aynı zamanda, İsa Nebînin Kur’an’ın diğer ayetlerinde kavmine olan hitabet şekli bir gerçeği de ortaya koyuyor. İsa, babasız olarak sadece bir kelime ile dünyaya geldi. ”İsa Allah’tan bir kelimedir.” ayeti bunun bir delilidir. Anası Meryem bir bakireydi hiçbir erkekle temas etmedi.. Hiçbir erkekle evlenmedi. Hatta Cebrail Aleyhisselam Kur’an’ın anlatımına göre.. Cebrail Aleyhisselam Hz. Meryem’e: ”Senin bir çocuğun olacak.” dediğinde, Hz. Meryem ne cevap verdi? Bana hiçbir erkek eli değmemişken… Bakın! “Bana hiçbir erkek eli değmemişken benim nasıl çocuğum olabilir?” Kur’an yine bilimsel bir tespit ortaya koyuyor. Bir kadının çocuğunun olabilmesi için ne gerekiyor? Bir erkeğin ona temas etmesi gerekiyor. Buradaki temas nedir? Cinsi münasebet. Hazreti Meryem diyor ki: ”Bana bir erkek eli bile değmedi, bırak münasebeti. Benim nasıl çocuğum olacak? Allah’tan korkarım.” diyor. Bu Allah’ın takdiridir… O’nun demesiyle olacaktır. Allah, sadece bir ”ol” demeyle Hz. Meryem’i hamile bırakmıştır. Ve Hz. Meryem’den kim dünyaya geldi? İsa Nebi dünyaya geldi. “‘îsâ-bnu meryeme” diyor Kur’an’da… Mesela bütün insanlar babasının adıyla anılıyor. Ama İsa Aleyhisselam kiminle anılıyor? “Ve-iż kâle ‘îsâ-bnu meryeme” ”Meryem oğlu İsa dedi ki:…” Bakın, annesinin adıyla anılıyor çünkü babası yok. Halbuki bugün, İncillere baktığınız zaman İsa Aleyhisselamın soy kütüğünü ortaya koymuşlardır. Babası Yusuf’tu onun babası şuydu onun babası buydu. İncil’de İsa’nın soy kütüğü var. Babası olmaz diye bir şey olmaz, mantığımıza uymuyor bu, bir baba koyalım demişler Yusuf’u koymuşlar. Böyle iş olur mu?

Fakirleşmek istemeyen izlesin! (Musa Peygamber ve fakirlerin zenginleşmesi)

“Hocam bu şeytanla nasıl mücadele edelim?” Bunu da anlatayım. Nasıl savaşılır onunla? Bununla nasıl bir dövüşe girelim? Kardeşler, biz bütün kardeşlerimize tavsiye ediyoruz. Şeytan dövüşebileceğiniz bir varlık değil. Kaçın! Kur’an diyor ki: “Fe firrû ilâllâh…” (Zariyat, 50) Allah’a firar edin, Allah’a kaçın. Bakın! Şeytanla savaşın, şeytanla dövüşün diyen bir ayet yok. Kaçın diyen çok ayet var. Kaçın! Biz ne yapacağız? Şeytanı gördüğümüz yerde, onun gölgesini hissettiğimiz yerde, vesvesesini işittiğimiz yerde: “Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm.” Sinsi şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım, diyeceğiz ve sığınacağız, kaçacağız. Mücadele etmeyeceğiz. Neden Hocam? Niye mücadele etmeyeceğiz? O da Allah’ın kulu biz de Allah’ın kulu, döveriz hocam! Kardeşim hava cıva yapma! Dövemezsin! Biz bu işin ustasıyız. Şeytanla mücadele olmaz. Bunun dört tane sebebi vardır. Buraya yazdım, getirdim. Dört sebepten dolayı şeytanla mücadele edemezsiniz. Bu dört sebepten dolayı onu gördüğünüz, hissettiğiniz her anda, vesvesesini işittiğiniz her anda kaçacaksınız. Sebeplerden bir tanesi: O sizi görüyor. Ama siz onu göremiyorsunuz. Var mı aranızda şeytanı gören? Yok! Ee göremediğin bir düşmana karşı nasıl hava cıva yapıyorsun? Ben onu döverim ya, diyorsun. Bence sen bunu çok fazla Çin filmi izlediğin için yapıyorsun. Çin filmlerinde adam, üstat gözüne bağlıyor mendili. Elemana dövüşmeyi öğretiyor. Eleman geliyor, öbür öğrencisi geliyor, öbür öğrencisi geliyor. Çin filmindeki Kungfu üstadı, gözleri bağlı bir şekilde, aynı anda on kişiyi dövebiliyor. Bizim milletimiz de bu “Kara Murat” filmleriyle alay ediyor. Aaa Hocam böyle saçma şey olur mu ya? Kara Murat bir dalıyor, yüz kişiyi öldürüyor. Kara Murat gözü açık öldürüyor. Çin filmlerinde adam gözü bağlı, tek kollu kahraman! Tek koluyla adam yüz kişiyi öldürüyor ya! Seyrettim! Uzak Doğu dövüşçüsü olduğum için bir yerde, beş sene ben Uzak Doğu dövüşü yaptım kardeşler. Hocanızı pasife almayın! Genel kültürüm çok iyidir. Bu Çin filmlerini çocukluğumda çok seyrettim. Adamın gözü bağlı, tek elinde kılıç var, bir kolu da kopmuş. Yüz kişiyi öldürdü. Çin filmi! Çin filminde olduğu zaman inanıyorsun ama Kara Murat’ta, Osmanlı Fedaisi’nde olduğu zaman inanmıyorsun. Osmanlı torunu sende problem var! Sende problem var! Şimdi; adam Çin filmlerinde aynı anda yirmi kişiyi, on kişiyi, otuz kişiyi dövebiliyor. Bu ancak filmlerde olur. Gerçek yaşamda böyle bir şey olmaz. Gerçek yaşamda, düşman görebildiğin bir düşmansa onunla dövüşebilirsin. Kendini kıyas yapabilirsin. Göremediğin bir düşmandan ne yapacaksın? Kaçacaksın. Bunu bir misalle anlatayım. Bir futbol takımı düşünün. Dünya’nın en kaliteli, en iyi futbol takımı. Kim? Fenerbahçe. Latife yaptım, ciddiye almayın. Barcelona. Dünya’nın en iyi futbol takımı Barcelona. Şu anda en iyi futbolu onlar oynuyor. Şimdi, Barca’nın karşısına cinlerden bir grup gelsin. Cinlerin futbol takımı olsun. Cinlerle futbol maçı yapsınlar. Ya Hocam Barca’da süper adamlar var, bir topçusu üç yüz milyon euro falan. Kapışabilir mi cinlerle? Yenebilir mi cinleri? Yenemez! Niye, sebep? Görünmüyor ki adamlar. Kime çalım atacak, nasıl verkaç yapacak? Pas verdiğini düşünecek, arada cin var, görmüyor. Ve çok hızlı! Göremediğin futbolcularla nasıl oynayacaksın? Göremediğin topçularla maç yapamayacağın için göremediğin düşmanla da dövüşemezsin. O zaman ne yapacaksın? Erkekliğin onda onu kaçmaktır kardeşim. Kaçacaksın! Çocukken bize hep abilerimiz öyle söylerdi. Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır. Müslümanlığın onda onu kaçmaktır. Allah’ın haram kıldığı her şeyden kaçacaksın. Allah’ın, bunlar senin düşmanın dediği her şeyden kaçacaksın. Onda onu kaçmaktır. Kaç kardeşim kurtul! Yok ben dövüşürüm hocam deme, hava cıva yapma. Kaç! İkinci madde nedir? Şeytan hiç uyumuyor ama biz uyuyoruz. Şimdi, mahallende bir tane düşmanın var. Adamın bir hastalığı var. Adam yirmi dört saat boyunca uyuyamıyor. Dünyada bin kişide birinde bir hastalık var şu anda. Bakın ne kadar büyük bir nimet içinde olduğunuzu düşünün! Nedir bu hastalık? Uyuyamama hastalığı. Adam bütün gece uyuyamıyor. Yatağına yatıyor, iki saat üç saat gözlerini dinlendiriyor. Kafasında binlerce düşünce… Uyku hapı alıyor, iğne vuruluyor ama uyuyamıyor. Müslüman; sen kafayı bir koyuyorsun yastığa, mışıl mışıl sabah namazına kadar uyuyorsun. Bu Allah’ın verdiği bir nimettir. Şimdi; bu nimet, şeytana karşı bizim eksikliğimizdir. Bizde bulunan bir eksikliktir. O hiç uyumaz. Hiç uyumaz! Dolayısıyla çok fazla zamanı var, çok fazla saati var. Gece gündüz bizim hakkımızda plan yapıyor. Bunu nasıl tuzağa düşürebilirim? Sabah namazına nasıl kaldırmayabilirim? Nasıl işine doğru giderken kadın, kız gösterebilirim? Şehvetini nasıl kabartabilirim? Hanımına karşı nasıl yalancı yapabilirim? İşinde nasıl aldatabilirim? Gece gündüz plan, plan, plan… Devamlı tuzak kuruyor kardeşim. Neden? Zamanı çok fazla. Senin bu kadar zamanın yok. Şeytan hakkında tuzak kurmuyorsun. Sen, onun kurduğu tuzaklara karşı sığınmaya çalışıyorsun. O uyumadığı için ve sen uyuyan bir insan olduğun için ne yapacaksın? Onunla mücadeleye girmeyeceksin. Çünkü büyük avantajları var. Su uyur, düşman uyumaz sözü ceddimiz Osmanlı’nın bir sözüdür. Su; dinlendiği, durduğu ve uyuduğu yerler vardır. Ama düşmanın uyuduğu yer yok. Nefis uyumuyor, şeytan uyumuyor. Üçüncü madde ne? O şeytan, atası olan İblis’ten… Şimdi bizim atamız kim, insanoğlunun atası? Adem. Şeytanın atası kim? İblis. Oradan türedi bütün şeytanlar. Bu şeytanlar, bu her birimizin doğumuyla beraber dünyaya gelen bir şeytan; gece gündüz, atası olan İblis’ten insanın zaafiyetlerini öğrendi. Üstadı olan İblis’ten bizim eksik noktalarımızı öğrendi. Aranızda var mı herhangi bir üstattan şeytanın zaafiyetlerini öğrenen? Şeytanın zayıf noktalarını, zayıf karnını öğrenen, bu ilimlerin peşinde koşturan bir kardeş var mı? Yok! Aramızdan kimse şeytan hakkında bir araştırmaya girmedi. Böyle bir şey yok! Hiçbir peygamber şeytan hakkında, onun zaafiyetlerini anlatan bir şeyler söylememiştir. Söylediği tek şey şudur: “O bize düşmandır, ondan kaçın! Ondan Allah’a sığının.” Bütün peygamberler bunu söylemiştir. Dolayısıyla gece gündüz, üstadı olan İblis’ten senin hakkında bilgiler almış. Senin zayıf noktalarını iyi biliyor. Nasıl saldıracağını iyi biliyor. Sen onun hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Böyle bir düşmana karşı niye mücadeleye girmek istiyorsun? Niye hava cıva yapıyorsun? Aa Hocam diyor, şeytana vuruyorum kırbacı, veriyorum kırbacı… Bir ıslık çalıyorum, diyor… Bak! Kardeşim mesaj yollamış, esnaf arkadaş. Islık çalıyorum hocam, şeytanı getiriyorum. Sonra euzu besmele çekiyorum, şeytanı kovuyorum. Devamlı onunla oynuyorum, diyor. Bana hava atıyor. Yani şeytanı kamçılıyorum hocam diyor. Kardeşim dedim, cevap yazdım. Sabah namazına kalktın mı o gün? Ya kalkamadım hocam, diyor. Kim vurdu kamçıyı? Kamçıyı kim vurdu? Şeytan vurmuş, vermiş sana kamçıyı, vermiş sana kamçıyı, senin haberin yok. Sen zannediyorsun ki ben onunla oyun oynadım. Şeytan senle oyun oynamış haberin yok. Kamçıyı yiyen burada sensin. Delikanlı, esnaf kardeş… Dolayısıyla senin hakkında, zayıf noktaların hakkında bilgi sahibi olan bu şeytanla mücadeleye girme kardeşim. Bunu bir misalle anlatayım. Daha yakından anlayacağız inşallah. Trafikte öfkelendin. Şu anda Müslüman kardeşlerin en büyük sıkıntısı trafik. Birçoğu trafikte kendini kaybediyor. İnsanlıktan çıkıyor. En halim selim insan, en yumuşak insan trafikte gözleri dönüyor. Trafikte öfkelendin. Karşı taraftaki adamla burun buruna geldin. En çok kavga çıkan mesele… Tek kişilik geçiş var, tek arabalık geçiş var. Burun buruna geliyorsun. Tam yolun ortasında, biri geri gidecek. Ama kim? İşte burası şeytanların en sevdiği yerdir. Orada aynı anda, o anda elli tane şeytan buluşur. İkisi birbirine gaz verir. Sen ondan daha kuvvetlisin, sen ondan daha üstünsün falan. Şimdi, Arabadan bir indin. Karşı tarafta da adam arabadan indi. Geri adım atmadın. Vitesi geriye atmadın. Adama doğru yürürken bir baktın ki reklamlarda çıkan tekvando hocası. Posta koydun adama, hadi geri adım at şimdi. Posta koydun, adam otuz yıllık tekvando hocası. Üstat, dövüş ustası. Şimdi bu adamla dövüşebilir misin sen? Ve sen biliyorsun bu adamın iyi bir dövüşçü olduğunu, reklamlarda gördün sen bu adamı. Sağlık reklamlarına çıkmış. Bir ilaç tavsiye ediyor. Tekvandocu… Kiremite vuruyor kırıyor, tahtaya vuruyor kırıyor. Sen de bu adamla rast geldin trafikte. Eyvah! Dün akşam bu adamı haberlerin arasında reklamlarda gördüm ya! Yandık şimdi, dedin. Geri adım da atamıyorsun. Ne olacak şimdi? Şeytan otuz yıllık tekvando hocası gibidir. Bununla dövüşemezsin. Bu misalden anlayın Allah aşkına. Esnaf kardeşim anlatıyor. Hocam, diyor. Her zamanki mesele, bir tane ciple karşı karşıya geldik. Hemen bu gibi olaylarda, bana akıl veriyor şimdi. Bana tecrübesini anlatıyor. Bu gibi olaylarda; ilk hamleyi yapan, sert davranan sözünü geçirir, diyor. Ben bir hışımla arabadan indim, kapıyı açtım. Ne oluyor ya falan? Kardeşim alsana arabanı geriye. Dedim, postayı koydum karşı tarafa. Karşı taraftaki adam dedi ki: “Kardeşim git arabana bin ya. Hadi!” Camları siyah bir cip, büyük bir araba. Ama ben de esnaf olduğum için bir posta koydum, diyor. İri yarı da bir arkadaş bu. İki adım daha attım ileriye, bende geri vites yok hocam, diyor. Adam bir indi arabadan. Kapıyı açtı, arabadan indi. Camları bir açtı, yan camları, diyor. İnerken de adam hani sıkıntı çıkmasın, kavga olmasın diye arabanın camlarının düğmesine basmış. Camlar bir indi. Arka tarafta üç tane takım elbiseli adam… Siyah camlar bir indi. Üç tane takım elbiseli adam. Ama ben postayı koymuş bulundum. Şimdi, nasıl R yapacağım hocam, diyor. R! Bak bunu da öğrendim o esnaftan. R yapamam hocam, diyor. R; meğer geri adım demekmiş, geri vites. Şimdi ileri yaptım, V yaptım. Şimdi R yapmam lazım, adamları gördüm, diyor. Hemen adamın yanına gittim yumuşak bir yüzle şöyle dedim: “Abi sizde mi oruçlusunuz ya?” (Gülüşmeler…) Geri adım yapmamış ama anormal bir patinaj yapmış. Anormal bir viraj almış, bak yanına gidiyor: “Aa abi sizde mi oruçlusunuz ya?” Hani Ramazan ya… Sen bakma benim böyle dengesiz davrandığıma, ben oruçlu olduğum için sana bunu yaptım, demiş. Paçayı yırttım hocam, orada yoksa beni kopaç edeceklerdi, diyor. Arnavut deyimidir kopaç yani pelte gibi… Pelte gibi beni paramparça yapacaklardı hocam, diyor. Bir espiri yaptım, adam güldü. “Hadi kardeşim işine git.” dedi, diyor. Ben de işime gittim. Yine başka bir esnaf anlattı. Girmeyecektim buraya ama şimdi geldi bir kere aklıma yapacak bir şey yok kardeşler. Kusura bakmayın. Esnaf yine aynı mesele, bak! Allah rızası için rica ediyorum. Bu gibi tek şeritli yerlerde karşı karşıya kaldınız mı hocanızı hatırlayın. Hocanızın suratı karşınıza gelsin. Geri adım atın kardeşim. Geri adım atan siz olun ya! Sevap var bu işte. Kazanan siz olursunuz. Heh ileri adım attın, burnun dağıldığı zaman hocanı yine hatırla. Karşı taraftaki adam üç dört kişiyle daldığı zaman hocanı hatırla. Esnaf arkadaşım anlatıyor yine. Bu biraz dengesiz bir esnaf. Karşılaştık hocam, diyor. Bu da yüz yirmi, yüz otuz kilo bir adam. Yolun ortasında denk geldik, adam geri adım atmıyor. Selektör yapıyorum, kornaya basıyorum geri adım atmıyor. Ben de geri adım atmıyorum. İnatlaştık hocam, diyor. Kontağı kapattım, arabanın önüne geçtim, sigarayı yaktım. Arabanın kaportaya oturdum. Ben arabanın kaportaya oturunca bu adam da aynı şeyi yapmaz mı! Geçti arabanın karşı tarafına kaportaya oturdu. Onda sigara yoktu hocam. Anladım ki bu sigara içmiyor. Benim kadar sinirli olamaz, diyor. Adamın çıkarttığı mesaja bak. Ben sinirliyim, sigara içiyorum. Bu sigara içmiyor, benim kadar sinirli olamaz. Bu benim için bir avantaj hocam. Ben bir adım öndeyim psikolojik baskıda, psikolojik savaşta, diyor. Bak şeytanın akıl verdiği adam böyle bir adamdır işte. Sana mübalağa etmiyorum hocam, on beş dakika bakıştık, diyor. Adamla sevgililer gibi bakışıyorlar, kesişiyorlar ya! On beş dakika, iki araba; kaportalarda oturmuşlar, birbirlerine bakıyorlar. On beş dakika! Baktık! “Kardeşim arabanı niye geri almıyorsun?” “Sen al.” diyor. “Sen al ya! Ben almam. Ben öfkeli bir adamım.” Böyle birbirleriyle konuşuyorlar. En son bizim esnaf ne demiş? Bak kardeşim benim bir huyum vardır: Kan görmeden bırakmam. (Gülüşmeler…) Şimdi bu söz aklı başında bir adamın sözü mü? Bu psikolojik sıkıntı… Bu sözü söyleyen adamın psikolojik sıkıntıları vardır. Kan görmeden bırakmam. Yani ne demek bu? Sana öyle bir dalarım ki hani, kan çıkmazsa devam ederim, bırakmam. Ya kardeşim sen ne ayaksın ya? Ne kadar bilgisayar oyunu oynuyorsun sen ya? Sapıtmış, kaybetmiş kendini. En sonunda ne olmuş? Adam dalmış be! Dalmış! Dövmüş herifi. Hocam, itiraf ediyorum, kan görünceye kadar devam ettim vurmaya. Vurdum, vurdum, adamın burnu kanamaya başladı. Ondan sonra arabasına attım, diyor. -Sonra, dedim. “Arabayı ben geri çektim.” diyor. (Gülüşmeler…) Rahatladım hocam, bir rahatladım. Sonra arabayı geri çektim, adama acıdım, diyor. Bu olaylar olmadan önce arabayı geri çekseydin ne olurdu? Adam polise şikayet etse, polis gelse alır. Bir dava açsa iki ay içeriden çıkamazsın. Değer mi yani? Değer mi? Bir de bana ballandırarak anlatıyor. Hocam bir rahatladım, bir rahatladım. Bütün fenalıklarım gitti diyor ya! Ne stres kaldı ne sıkıntı kaldı. Çekler dönmüş umrumda değil. Adamı dövdüm ya rahatladım, diyor. Şeytan! Şeytan! Allah’ın rahmetiyle sizi kandırmasın kardeşler. Bak kandırmış adamı işte. Esnaf! Dolayısıyla bu şeytan böyle bir şey. Zayıf noktalarımızı biliyor. Biz, bizim zayıf noktalarımızı bildiği için onunla kavgaya, mücadeleye girmeyeceğiz kardeşler. Dört madde dedim. Bir tane daha madde var. Onu da okuyalım. Onun kaybedeceği hiç bir şey yok. Ama bizim kaybedeceğimiz çok şey var. Kalem kurudu. Allah kaleme yaz dedi. Kalem, şeytanın ebediyen ateşte olduğunu yazdı. Bu kitap diyor ki: “O şeytan rahmetten kovulmuştur, ebediyen ateştedir.” Bu ne demektir? Tıpkı Ebu Leheb’e söylediği gibi geri dönme şansı yok. İşi bitti şeytanın. Kaybedeceği bir şey var mı? Yok! Bizim var mı? Her şeyimizi kaybederiz. Bu şeytanla yaptığımız inatlaşmada imanımızı kaybedersek her şeyimizi kaybederiz kardeşler. Onun istediği olur, bizim istediğimiz olmaz. Şimdi, adam uyuşturucu satıcısı. Ailesi yok, hanımı yok, çocuğu yok. Anasıyla, babasıyla bağları kopartmış, terk etmiş. Uyuşturucu satıcısı yahut da terörist. Şimdi bu savcımızı öldüren teröristler, anasıyla babasıyla bağını kopartmış. Anası babası diyor ki: “Sen o terör örgütüne gittiğin için ben seni evlatlıktan reddettim.” Bu adamın kaybedeceği bir şey var mı? Ne karısı var, ne kızı var, ne işi var. Ne vatana, millete bir faydası var. Hiçbir şey yok! Anasıyla babasıyla da bağı yok. Bu adamın kaybedecek hiçbir şeyi yok. Peki biz yapabilir miyiz böyle bir terör eylemini? Yapamayız. Müslümanız. Vatana karşı sorumluluklarımız var. Anamıza babamıza karşı sorumluluklarımız var. Evliyiz, çocuklarımız var. Bizi bağlayan çok şey var. İşte iman da bunun gibidir. Biz ahireti istiyoruz, biz ateşten korkuyoruz. Dolayısıyla kaybedeceğimiz çok şey var. Ama bu şerefsiz şeytanın kaybedeceği hiçbir şey olmadığı için kafa göz bize dalar. Dolayısıyla ne yapacaksın? Uzak duracaksın kardeşim. Uzak duracaksın! Bak Allah ne buyurdu: Allah buyurdu: “Hemen çık oradan, hemen oradan in. Çünkü sen kovuldun. Kıyamete kadar lanetim senin üzerinedir.” (Sâd, 77-78) Bu ayette şeytanın kurtulamayacağına dair Allah’ın vermiş olduğu bir sözdür. Kur’an’da geçen bir sözüdür. Dolayısıyla kaybedeceği hiçbir şey yok. Allah bizi muhafaza etsin kardeşler. (Amin) Amin.

Güneş tutulması, depremin habercisi mi? (Küsuf ve Husuf namazı) / Kerem Önder

Oğlu İbrahim vefat ettiği zaman bizim peygamberimizin ne oldu? O gün, Güneş tutulması oldu. Vefat etmeden önce o gün Güneş tutulması oldu. Sahâbe-i Kirâm ne buyurdu? “Bu Güneş tutulması oldu, oğlu da vefat etti Resulullah Aleyhisselâmın, demek ki Güneş tutulması ya da Ay tutulması olduğu zaman bir büyük insan ölecek. Ya da bir büyük insan, bir hayırlı insan dünyaya gelecek.” diye Sahâbe-i Kirâm aralarında konuşmaya başladılar. Resulullah Aleyhisselâm ne buyurdu? “Hayır, bu batıl bir görüştür. Güneş tutulması ve Ay tutulması Allah’ın nişanlarından ve ayetlerindendir. Herhangi biriniz bu ikisinden birine rast geldiği zaman ya küsuf namazı kılsın ya husuf namazı kılsın.” Elhamdülillah. Küsuf namazı ne demek? Güneş tutulmasını gördüğümüz zaman küsuf namazına niyet ederiz. Bu sünnettir. Resulullah Aleyhisselâm ve sahâbîleri iki rekat namaz kıldılar. Buhârî, Müslim hadisidir. Sahâbiler diyorlar ki: “Rükûları ve secdeleri Resulullah çok uzattı, zannettik ki hiç kalkmayacak. Bu rükûlarda ve secdelerde çok dua etti.” Güneş tutulduğu zaman Müslümanın kafasında şu olur: Allah, bu Güneş’i tuttuğu ve kararttığı gibi, Güneş’in yüzde elli ışığını kapattığı gibi, tamamını da kapatabilir. Bu güce sahiptir. Kıyamet gelinceye kadar Güneşsiz de bırakabilir bizi. Bütün Müslümanlar bunu düşünür ve korkarlar. Güneş, Allah’ın değil mi? Bu ampül Allah’ın değil mi? Bu enerji kütlesi, sahibi Allah değil mi? İsterse bu enerjiyi, bu ampülü söndürür mü? Bizim evimizdeki ışığın düğmesine basıp söndürmemiz gibi Allah Teâlâ Güneş’i söndürebilir. İşte Güneş tutulması! Allah nasip ederse, üç gün kadar sonra ülkemizde bir Güneş tutulması olacak. Güneş yüzde kırk nispetinde kararacak. Normal verdiği aydınlığın yüzde altmışını verebilecek, yüzde kırkını vermeyecek. Fakat bazı insanlar Güneş tutulmasını aynen Sahâbe-i Kirâm gibi yormaya başlamışlar. Deprem bilimcileri gibi şimdi bazı insanlar çıkıyor ve şöyle diyor: “Kesin deprem olacak.” Bakın bu çok batıl bir görüştür. Bu çok yanlış bir görüştür. Güneş tutulması ve Ay tutulması, Resulullah Aleyhisselamın deyimiyle, “İşarettir, ayettir.” Neyin ayetidir? Allah’ın gücünün ve kudretinin ayetidir. Bizi neye sevk etmesi lazım? Namaza sevk etmesi lazım. Ay tutulmasında ne yapıyoruz? Husuf namazı kılıyoruz. O tek başına da kılınabilir. Küsuf namazı ister tek ister cemaatle, cemaatle kılmak sünnet. Husuf namazı tek başına kılınabilir. Dolayısıyla Resulullah Aleyhisselâm bunu bir felaket habercisi olarak yorumlamadı. Sahâbe-i Kirâma bunun bir felaket habercisi olmadığını anlattı. Sahâbeye bunu öğretti. Biz nasıl anlayacağız bunu? Güneş tutulacakmış, deprem gelecek değil, hayır alâkası yok! Deprem ile Güneş tutulmasının bir alâkası yok. Bizim bunu böyle anlamamız lazım. Bir bağlantı kurulmaya çalışılırsa, şimdi bilim adamları nasıl bağlantı kurmaya çalışıyor? 17 Ağustos depreminden önce Güneş tutulması oldu ülkemizde. Demek ki şimdi de Güneş tutulması olacak yine bir deprem gelecek. Onun bir bağlantısı yok. Bu ülkede, o depremden önce çok daha büyük depremler oldu. Ve o depremlerde Güneş tutulması olmadı. Meseleyi anlayabilmek için küçük bir izahat. Dolayısıyla Güneş ya da Ay tutulması olduğu anda; kesinlikle deprem olacak, kesinlikle zelzele olacak, sel vuracak gibi felaket habercilerine, felaket tellallarına itibar etmeyiniz. Deprem her zaman olabilir. Güneş tutulduğu anda da olabilir ama bunun Güneş’in tutulması ile bir alâkası yoktur. Bağlantı kurmayınız. Bu meseleyi de anti parantez konu içinde bahsetmiş olayım.