IŞINLANMA GERÇEKTEN OLDU

Bir yazı yazmıştım, bir kaç yıl önce bu mesele ile alakalı. Bu yazıyı nakletmeden geçemeyeceğim. Işınlanma… Şu anda dünyamızda ışınlanma mümkün mü? Hayır… Yapamadılar. Yani, hücreleri ayırabiliyorlar ama yok oluyor. Onu tekrar başka bir yerde var edemiyorlar. Teknik oraya kadar gelebilmiş değil. Peki bu kitap; bir nesneyi, bir cismi bir yerden başka bir yere ışınlayan bir adamdan bahsediyor mu? Bu kitapta bir adamdan bahseder: Süleyman Aleyhisselam’ın veziri Hazreti Asaf, Allah ondan razı olsun. İnşallah Rabbim nasip eder cennete gider isek ellerini öpmeyi Mevla bize nasip etsin. Öyle bir zat ki Allah’ın peygamberi Süleyman Aleyhisselam onun hakkında diyor ki: ”Dağların hareket edeceğine inanırım, Asaf’ın ayaklarının bu dinden hareket edeceğine inanmam!” O kadar güvenmiş vezirine! İmanı o kadar kuvvetli bir zat ki, bu dinden ve hikmetten ayakları bir karış hareket etmez, sabit! Böyle bir zat. Nakliyeci ve ışınlanma diye bir yazı. Kur-an’da bir melikenin tahtını bir ülkeden başka bir ülkeye göz açıp kapayıncaya kadar getirebilen bir adamdan bahsedilir. ”Kitaptan ilmi olan bir zat gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm.” Dedi. Neml Suresi. ”Kitaptan ilmi olan bir zat.” Allah Levh-i Mahfuz’dan ona bir ilim verdi. İlim ne? Herhangi bir nesneye dua ediyor, o nesne o ülkeden başka bir ülkeye gidiyor. Şu ilme bak! Burada sözü edilen kimse Süleyman Aleyhisselam’ın veziri olan Hazreti Asaf’tır. Allah’ın böyle bir gücü, günümüzde yaşayan bir kimseye verdiğini hayal edelim. Şimdi, o zamanda Süleyman Aleyhisselam’ın yanındaki zat a verdi bunu. Günümüzde böyle birisine verdiğini hayal edelim. Aranızdan herkes kendisine döndürsün olayı şimdi. Benim bir duam ile istediğim arabayı istediğim yerden istediğim yere getireceğim. İzmir’de arabaya bi bineceğim… İzmir’de ben bu arabayı beğendim, tamam, ekspertizini de yaptım arabada sorun yok. Hiç o 30 tane 40 tane arabayı bir yere götürmek için hamle yapmayacağım. Bir dua yapacağım arabaya araba tak İstanbul’da garajda olacak! Düşünebiliyor musun böyle bir şeyi! Vermedi Allah! Buradan kimseye vermedi bunu. Bu adam, bir nakliye firması kuruyor, ama tek başına çalışıyor. Böyle bir gücün olsa ne yaparsın ilk? Nakliye firması yaparsın. Nakliye firması kurarsın ama tek başına çalışıyorsun, tek kişisin. Kamyon yok, mazot yok, eleman yok, kira yok. Risk sıfır! Sıfır risk! Yorulmak yok, malın çürümesi riski yok. Kendisine getirilen her çuvalı veya her koliyi bir dua ile istenilen yere ışınlayabiliyor! ”Bunu buraya götür!” Diyorsun. Ptt gibi 3-5 gün bekletmek yok, para falan yok! Kapısına bir tır dolusu çanta getiriyorlar, tırı bir anda İstanbul’dan Sivas’a yollayabiliyor. Bu adam, bu özel yeteneği ile hiç sermayesi olmamasına rağmen bir kaç yıl içerisinde dünyanın en zengin adamları listesine girer mi girmez mi? En zengin adamı olur! Kargo ve taşıma şirketleri, kazançlarını dibe indiren bu adamı öldürmek için en yetenekli katilleri kiralamaz mı? Bu kargolar ne yapacak? Bütün millet bu adama gidecek. Bir mesajla ”Şu eşyamı buraya getirir misin, şu arabayı buraya getirir misin, şu evi buradan taşır mısın?” Tek mesaj! Adam da tak tak bir dua yapacak Allah Teala’nın verdiği kudret ile taşınacak. Şimdi, kimsenin kargo ile işi kalır mı? Kargocuya falan kimse gitmez! Bu kargocular ne olur? Aç kalırlar. Aç kaldıkları zaman ne yaparlar? ”Bu adamı nasıl öldürebiliriz?” Onun derdine düşerler. Hani bugün çıksa bir adam dese ki: ”Ben kansere çare buldum!” Beş gün yaşar! Bulsa bile kansere çare 5 gün yaşar. Altıncı gün, o kanser ilaçlarını yapanlar bu adamı öldürürler, yaşatmazlar! Tarihte bu vakıa lar çok görülmüştür. Çünkü çok büyük yatırım yapılmış, depolar kanser ilaçları ile dolu, kemoterapiler falan… Müthiş kimyasallar karıştırılmış ve büyük paralar akıtılmış. Bunların geri dönüşümü olması gerekiyor. Geri dönüşümü olabilmesi için insanların kanser yapılması lazım önce. Önce kanser yapacağız. Nasıl kanser yapacağız? GDO lar ile. Yedikleri gıdaların hepsine şırınga basacağız. Çok daha büyük olacak, lezzeti az olacak ama çok daha büyük olacak. Çok yiyecekler ve yaşam limitleri azalacak. Kanser yüzdeleri, o ülkelerdeki kanser yüzdeleri çok artacak! Son 10-15 senede ülkemizdeki kanser limitlerine bakın, yüzdelerine bakın. Onbeş sene önce Türkiye’deki kanser yüzdelerine bakın. GDO girdiğinden beri, destek gıdası girdiğinden beri kanser miktarları yüzde 400 artmış, yüzde 500 artmış vaziyette! Bu, açgözlülük! Açgözlülükten sebep kimyalarımızı bozuyorlar, DNA mızı bozuyorlar! Bir fareye bilim adamları deney yapmış, GDO lu gıda veriyorlar fareye, yanındaki fare kardeşine kankisine GDO suz veriyorlar. Fare 1 buçuk senede şişiyor, her tarafı şişiyor! Kanser, tümör… Tümör, GDO lu gıda yiyen farenin bütün vücudunu kapsıyor. YouTube da videosunu gösterdiler bana. İki tane fare, 1 buçuk sene… Biz bunu 40 sene yiyoruz 30 sene yiyoruz! Tabii ki 50 de 60 da tak hemen doktor kötü haberi sana vermiyor, imanın zayıfsa ”Bir arkadaşı çağırır mısın?” Diyor. ”Ben bi görüşeyim.” Diyor.”Onunla bi bir kaç taktik görüşeyim.” Diyor. Seninle konuşmuyor, kanser olduğunu yüzüne söylememek için. Yanındaki kişiye: ”Bu kişi kanser olmuş.” Diyor. ”İyi bakın, gönlünü yapın, gelsin-gitsin kemoterapi alsın, ama 100 hastanın 97 si gider.” Diyor. Bunu söylüyor. Böyle bir adam olsa, bu adamı yaşatmazlar! Süleyman onu, Melike’nin tahtını, yanında duruyor görünce dedi ki: ”Bu, Rabbimin bir lütfudur. Şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğimi sınıyor.” Hükmü ile sabittir ki Allah Teala böyle harikulade bir işi bir mucize olarak peygamberine vermemiş, bir keramet olarak peygamberinin baş danışmanına vermiştir. Şimdi, Süleyman Aleyhisselam ne istedi? Melike Belkıs’la bir savaş durumu ortaya çıktı. ”Ordumla beraber gidip ülkesini almak istiyorum.” Dedi. ”Ama… Belki savaşa gerek olmaya da bilir.” Dedi. ”Eğer, aranızdan birisi, Melike’nin tahtını buraya getirirse ben onu sarayıma davet edeceğim.” ”Tahtının buraya bir anda geldiğini görürse benim kuvvetimi anlar, adamları da öldürmemiş olurum. Tek bir hamle ile ülkesini fethetmiş olurum.” Diyor. Çok zekice bir hareket! Kim yapabilir diyor Süleyman Aleyhisselam, aranızda bunu kim yapabilir? Cinlerden bir ifrit diyor ki: ”Ben, gözünü açıp kapayıncaya kadar o tahtı sana getiririm.” Diyor. ”Belkıs’ın tahtını sana getiririm.” Süleyman Aleyhisselam diyor ki: ”Başka!” Hazreti Asaf diyor ki: ”Ben, Allah’ın izniyle getiririm.” Dediği anda tahtı yanında görüyor! Bak, gözünü açıp kapayıncaya kadar falan değil, o 1 saniyedir çünkü. Gözü açıp kapama 1 saniyedir, bir andır. Hazreti Asaf ise: ”Ben getiririm Allah’ın izniyle.” Dediği anda Süleyman Aleyhisselam bir bakıyor taht hemen yanında! Biz bir nimet ile karşılaştığımız zaman ne yapıyoruz? Biz, avam olarak: ”İşte bu bee, işte buu! En sonunda kazandım! Oldu bee! Üçüncü yazlığımı aldım!” Süleyman Aleyhisselam bir nimet ile karşılaştığı zaman ne yapıyor? Hemen gidiyor, secdeye kapanıyor ve diyor ki: ”İşte bu nimet; Allah, ben şükredecek miyim yoksa nankör mü olacağım diye bana verdiği bir sınavdır.” Nimetler de sınavdır kardeşler! Allah kulu 2 şekilde sınav eder: Bir, yokluk ile. İki, varlık ile. ”Hocam, ben varlık sınavı istiyorum!” Bak, öyle deme, öyle deme! Bütün gece kulüpleri ateistler ile dolu! Bütün gece kulüpleri! Ateist, Deist! Neden? Varlık, zenginlik adama müthiş bir kibir veriyor, artık o adamın Allah’a ihtiyacı kalmıyor, dua etmeye ihtiyacı kalmıyor! Neden insanlar Ateistleşiyor? En çok Ateist kimlerden çıkıyor? Zenginlerden! Varlıklılardan. En çok Ateist bunlardan… ”Ben bir şey istediğim zaman paramı basar ve alırım.” Diyor. ”Hiç Allah’a ihtiyacım yok!” ”Bugüne kadar hiç dua etmedim.” Diyor. ”Babam da zengin idi onun babası da zengin idi.” Bakın! bu varlığı isterken 10 defa düşünün! İmanı kaybetme riski de var! Bir zengin oluyorsun, Allah bir varlık veriyor önce sohbeti bırakıyorsun, sonra namazı bırakıyorsun! Namaz senin asli vazifen. Yemek yemek gibi. Bizim, bedenimiz için yapmamız gereken bir olay var. Her gün minimum 2 öğün sabah ve akşam yemek yemek zorundasın. Yemezsen, zulmetmiş olursun nefsine, zulmetmiş olursun. Allah, yemek yemediğin için sana azap eder! Çünkü, bu beden bir emanettir. Bakmak zorundasın! İki; Ruhunu da 5 kere beslemen gerekiyor. Nasıl bedeni beslemek farz ise, ruhu da namaz ile her gün 5 defa beslemek zorundasın. Bu da Farz-ı ayn dır. Ama sen bedenine olan ihtimamı gösteriyorsun, bırak 2 yi 4 defa besliyorsun. Dört öğün 5 öğün… Çerezler, meyveler gelip gidiyor, beş öğün yiyorsun. Eee peki ruh? Bedenin gıdaya ihtiyacı var da ruhun yok mu? O mekanizmayı da Allah yaratmadı mı? Onu da muhtaç yarattı. Tek aradığı şey Rabbine kavuşmaktır. Onunla teskin olmak, huzur bulmaktır. Ruh sadece Allah’a kavuşmayı ister, başka bir şey istemez! ”Hocam; bu gezmeler, eğlenmeler, yemeler, içmeler, şehvet tatmin etmeler… Bu hazzı kim alıyor?” Ruh almaz! Bu hazzı nefs alır. Bunların tamamı nefsi hazlardır. Kısıtlı bir şekilde az az helalinden vermek zorundasın. Vermezsen yine zulmetmiş olursun. Nefsinin de hakkını vereceksin. Ama helal yolla vereceksin. Helal dairesi keyfe kâfidir, yeterlidir. Hiç harama gitmeye gerek yoktur. Bedeninin ihtiyacını karşılayan sen, orada akıllı olan sen, neden ruhunun ihtiyacını karşılamıyorsun? O ezan her gün 5 defa seni çağırıyor! Neyin peşindesin? Allah’a kulluk vazifeni hatırlaman için illa başına musibet mi gelmesi lazım? Gözünü mü kaybetmen lazım? Bacağının sakat mı kalması lazım? Sakat kalınca hemen hocaları arıyor: ”Hocam ne yapmam lazım? Bu musibet bana Allah’tan geldi biliyorum.” Diyor. ”Dönmem lazım!” ”İlk adım ne olmalı?” Yaa illa musibet mi gelmesi lazım beni araman için? Nimet verdiği zaman Süleyman Aleyhisselam gibi olacaksın! Nimet geldiği anda: ”Allah beni nimet ile sınıyor.” Diyeceksin, secdeye kapanacaksın. Buna şükür secdesi denir, şükür secdesi. Muhammed Aleyhisselam’ın sünnetlerindendir. Herhangi bir güzel haber aldığınızda, soruyorum size, en son ne zaman şükür secdesi yaptınız? Hepimizin hayatında zor durumlar olduğu gibi, güzel durumlar da oldu. İyi bir haber aldın, keyifli bir haber aldın… Ne zaman şükür secdesi yaptın? Gittin bir abdest aldın, direkt kıbleye döndün Allahu ekber dedin secdeye kapandın: ”Allah’ım sana şükürler olsun bana bu nimetleri verdin.” Dedin. Ne zaman? Yok! Oleey, yumruk şov bilmem ne… Ama şükür yok! Yaratıcımız olan Allah, bu ışınlanma nimetinin bir benzerini inşallah cennette biz kullarına da verecektir. Allah bize nasip etsin kardeşler. Oraya bir kapağı atalım, gerisi kolay! Mesele oraya girmek zaten. Öyle ki o kul, canının çektiği herhangi bir şeye ”Ol!” Diyecek! ”Ol!” Allah’ımız onu var edecektir. Çalışmak yok, hamle yok! Cennette sadece ”Ol!” Diyorsun. Dünyada iken görüştüğü bir dostuna özlem duyunca onu ziyarete gitmek isteyecek, Allah onu gitmek istediği makama ışınlayacaktır. Bakın, ışınlama nerede var? Cennette var! Allah Teala bize nasip etsin inşallah. Ölmeden önce yapılacaklar listem var benim. Ölmeden önce yapılacaklar listem 45-50 madde böyle… Yedinci madde: Ata binmek. Allah’ıma şükürler olsun hafta sonu bunu yaptım. Dostum Hakan’ın çiftliğine gittim. Her türlü bilumum hayvan mevcut. Ama ben atı gözüme kestirdim. Çünkü listemin içinde at var. Bu ata benim binmem lazım! At da kumarbaz bir at. Jokeylerin kullandığı, bir çok yarış kazanmış, şöhretli, kumarlarda kullanılmış bir iddia atı. Emekli olmuş, bu kardeşim de almış bu atı çiftliğine koymuş. Arada üzerine biniyor, geziyor falan… Atı bir gördüm… Harika, çok heybetli bir at! Dedim ki: ”Ben buna binmem lazım, o maddeyi çizmem gerekiyor.” Birinci maddeyi merak eden kardeşlerim olabilir. Birinci madde de şu: Belinden bir iplik ile bağlıyorlar seni 500 metre yukarıdan aşağıya atıyorlar. Jumping diyor buna, jumping… Bungee Jumping kardeşler… Bu benim birinci fantezim. İnşallah bunu da yapacağım bak! Aranızdan çoğu yükseklikten korkuyor olabilir. Ben yüksekliği çok severim. En sevdiğim rüyalarım uçma rüyalarım. Rüyamda çok uçarım. Ama, dünya hayatında böyle bir uçma hiç yaşamadım. Uçakla gitmişliğim gelmişliğim çoktur ama üzerimde alet olmayacak, beni uçuran bir şey olmayacak. Ben yüksekten aşağıya atlayacağım. O duyguyu yaşamak istiyorum. Belimden bağlayacaklar, şehadeti getireceğim o anda… Ne olacağı belli değil! Yani gidebiliriz kardeşler! Gidebiliriz! Orada seni bir halat tutuyor! Her an gidebilirsin! Etrafımdaki kardeşler ile helalleşeceğim. Kamera da beni çekecek orada son mesajımı size vereceğim kardeşler ve 300 metreden yukarıdan aşağıya uçacağım! Şehadetler ile dualar ile beraber uçacağım inşallah. Bu birinci madde. Yedinci maddem benim, ata binmek. Dedim, ”Ben bu ata bineceğim!” Oradan, Hakan kardeşim dedi ki: ”Yaa” Dedi, ”Bu at çok haşin bir at, uzun zamandır da üzerine kimse binmiyor hocam. Bu ata sen binersen, bu at seni üzerinden atarsa bir tarafın kırılır sonra senin dervişler bizi keser!” ”Sohbete çıkamazsan bunlar bizi döverler!” ”En iyisi mi sen bu ata binme. Sev mev işte yanında dur, bir dua oku yeter.” Hayır! Bu fantezimi yerine getirmem gerekiyor. Bu fantezimi yapmam lazım kardeşim. Atın yanına bir gittim… Verdim Fatihayı, verdim kulhu yü… Verdim Fatiha yı verdim Kulhu yü… At oldu pamuk gibi! At pamuk gibi oldu kardeşler! Atın üzerine bindim, çok güzel bir tur attım. İnşallah videosunu kardeşler hazırlıyor orada görürsünüz. Güzel bir tur attım atın üzerinde. Fakat oradan atın sahibi Hakan kardeş de gaz veriyor bana. ”Hocam ne yaptın! Evliya gibi adamsın yaa…” Falan diyor. ”At” Diyor ”Bir sakinleşti, bir sessizleşti hocam!” Diyor yaa… Atın üzerinde bir gezdik öyle Elhamdülillah, o keyfimizi de yerine getirmiş olduk. Kardeşler! Bunlar Allah’ın nimetleri. Ben, yedinci maddeyi çizmek nasip oldu. Allah nasip ederse önümde bir 40 madde kadar daha var. Onları da ölmeden önce yavaş yavaş yerine getirmeye çalışacağım. İlk hedefim birinci madde, yukarıdan aşağıya atlamak. Sona kalsın diyor bak… Hacı abi diyor ki: ”Onu sona bırak!’ Yani ”Başına bir tehlike gelmesin, en son madde o olsun.” Diyor. Takdir ettim hacı abi tebrik ederim. Kur’an’daki; ”Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.” Haberi bunun bir delilidir. Herhangi bir şey istiyorsun… ”Allah’ım künefe istiyorum!” Tak, önünde künefe. Bizim Harun gibi 15 dakika, 20 dakika bekletmeyecek yani tak diye künefe önünde gelecek! ”Allah’ım kazandibi getir bana.” Tak, Allah kazandibi yaratacak! Bu, ışınlanmadır işte! Bu, ”Ol!” Deme nimetinin küçük bir mislini Allah’ın cennette kuluna vermesi… Yaa şu cennet için biraz çalışmaya değmez mi bee? Şu dünyada 70 metrekare bir daire almak için 20 seneni veriyorsun. Yetmiş metrekare daire, 400.000 TL! Yirmi sene çalışıyorsun. Beş tane patronun ağız kokusunu çekiyorsun her gün. Müdür, üst müdür, üst müdür… Müdürler bitmiyor. Beş patron! Allah diyor ki, bir tek patron var. Kainatı ben yarattım. Önce benim sözümü dinleyeceksin! Önce bana itaat edeceksin! Diğer patronlar sonra gelir. Ve ben sana dünyada hiç kimsenin veremediği bir şeyi vereceğim. En zayıf müslümana 10 dünya büyüklüğünde cennet vaat ediyor Allah Teala hadis-i şeriflerde. En zayıf müslüman… Diğerlerini varın siz düşünün. Devam ediyor yazı… Bu dünyada her insanın hoşlandığı ve zevk aldığı şeyler ayrı ayrıdır. Tüm bu farklı zevklerin ortak noktası şudur ki, hepsi geçicidir. ”Onlar cehennemin hışırtısını bile duymazlar, canlarının istediği nimetler içerisinde ebedi olarak kalırlar.” (Enbiya-102) Ayeti ise Allah’ın lütfu ile cennete giren kulların alacağı hazların geçici ve sınırlı değil, sonsuz olduğunu beyan ediyor. Cennete ilk girecek olan insanın kelimeleri ile teyit edeyim: Övgüler ve selam Muhammed Aleyhisselam’ın üzerine olsun. Efendimiz buyurdu: ”Eğer Allah seni cennete koyarsa, orada canının her çektiği, gözünün her hoşlandığı şey bulunacaktır.” Bir: Canının her çektiği, iki: gözünün her hoşlandığı şey… Bugün dünyada Avrupa’dan ülkemize bir sürü turist geliyor. Bunlar ne için geliyor? Görebilmek için… Bir şeyleri görebilmek için. ”Kendi ülkemden başka bir şeyleri görmek istiyorum.” Küçücük bir kara parçası… Bir ülke… Daha ötesine git, bir dünya… Ama, samanyolu galaksisi içerisinde bir nokta bile değil! Dünya, galaksinin içerisinde bir nokta bile değil! Diğer trilyonlarca galaksi içerisinde samanyolu galaksisi nokta değil! Bunu görmek için, sadece bu ülkeyi görmek için paralar veriyorlar. Binlerce euro paralar veriyorlar ve geliyorlar. Allah ise sana 10 dünya büyüklüğünde bir yer vaat ediyor. Biraz aklını başına alman lazım gelmez mi müslüman kardeşim! Biraz… Mevla Teala hazretleri bizlere izan versin, akıl fikir versin.

Her sabah uyandığında senden 8 şey isteniyor!

Bir sabah namazdan sonra evine dönerken, yolda birine rastlar. Adam önce selam verir. İyi dilek ve duada bulunduktan sonra da… Hayırlı sabahlar manasında; -Nasıl sabahladın Üstadım? der. Şimdi İmam’a soruyor, -Nasıl sabahladın? Birisi bize sorduğu zaman, ”Nasıl sabahladın?” Biz nasıl cevap veriyoruz? -Ya akşamleyin bir pilav yedim, pilavı fazla kaçırdım akşam… Bir ‏sağa dön, bir sola dön, uyku tutmadı sabaha kadar be… Bizim sabahlayışımız bu! Şikayet, şikayet, şikayet… Allah’tan şikayet, Peygamberden şikayet , hanımdan şikayet, çocuktan şikayet, hep şikayet! Şimdi İmam nasıl sabahlamış? Bir adam müctehid olduğu zaman, İslam alimi olduğu zaman, nasıl tefekkür sahibi… Hz. İmam, nasıl sabahladığını şöyle anlatır: -Sekiz tane şeyin benden istendiğini düşünerek sabahladım. Adam şaşırır! -Ey imam! Kim sizden sekiz tane şey isteyebilir ki… Sizin kimseyle takışık bir işiniz yoktur? İmam tebessüm eder ve saymaya başlar; -”Bak! Benden her sabah kimler, neler istiyorlar” der ve izahate başlar; Bir; Rabbim benden farzını istiyor. Her gün Allah bizden farzını istiyor mu, beş defa? Huzuruna bekliyor bizi… Bakın, Allah bizim uykumuza bile karışıyor. İsteyen bir adam, ülkemizde saat on ikiye kadar uyuyabilir mi gündüz? Bir adam 12’ye kadar uyuduğu için hapise atarlar mı? “Sen niye sabah namazına kalkmadın lan, kalk! Hapise gidiyorsun.” Var mı ülkemizde böyle kanun? Yok… Sabah namazına kalkmak zorundasın dört buçukta! Allah senin uyku vaktine bile karışıyor; ”Benim için kalkacaksın ondan sonra istersen öğle vaktine kadar uyu…” Bak, Allah uykumuza bile karışıyor. Böyle bir dinin sahibiyiz kardeşler… Öyle, ”Allah beni yarattı ama bana karışmasın.” yok! Allah her gün benden farzını istiyor. İki; Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem benden sünnetini istiyor. Muhammed Aleyhisselam’ın gün içinde üç bin dört bine yakın sünneti vardır, yapabileceğimiz. Biz Müslümanlar, elimizden geldiği kadar bu sünnetlere ittiba etmeye çalışırız. Kim, ne kadar fazla yaparsa sevabı o kadar fazla olur. Alacağın mükafat, nimet o kadar fazla olur. Sünnet’e en çok ittiba eden Sahabe kimdir? Hz. Ömer’in oğlu desem size, kim dersiniz? Halifemiz Ömer radiyallahu anhın çok oğlu vardı. Ama bir tanesi, İslam tarihinde öne çıkmıştır. Kimdir o? Abdullah İbn Ömer… Abdullah İbn Ömer, Allah ondan bin kere razı olsun. Sahabenin fakihlerindendir. Şafiler, Hadisleri Abdullah İbn Ömer’den aldılar. Biz Hanefiler Hadisleri kimden alırız? Abdullah İbn Mes’ud. Bizim silsilemiz odur. İmam-ı Azam peşinden… Hocası Hammad… Üstadı kim? İbrahim Nehai, Üstadı kim? İbn Mes’ud radiyallahu anh. Silsile böyle gider. Şimdi Abdullah İbn Ömer’in Sünnete bağlılığına bakın. Nerede Resulullah Aleyhisselam hayatında bir tek sefer bile bir şey yapsa… Bir tek sefer bile olsa, mesela; Muhammed Aleyhisselam bir yere doğru seyahat ederken bir ağacın kenarında oturdu. Abdullah İbn Ömer bunu duysun. Oradan giderken muhakkak o ağacın kenarında bir kere oturur. Bir kaç dakika bile olsa bulunur. Etrafındaki insanlar derler ki; “Niye burada oturuyorsun?” -Çünkü benim Peygamberim bir kere burada oturmuş. Bana bu nakledildi. Bu sünneti yapmadan ölmeyeyim. Bir yerde bir akarsu varsa, Efendimiz Aleyhisselam oradan bir şeyler içtiyse, Abdullah İbn Ömer muhakkak oraya gider, hayatında bir kere bile olsa, “bu sünnetten de geriye kalmayayım” diye. Gider o akar suya, Efendimiz Aleyhisselam içtiği gibi suyu içer. Buna ”Sünnete Tabiiyet” denir. Neden sabahabe bir yıldız? Neden böyle? Çünkü Sünnete çok ittiba etmişler, Abdullah İbn Ömer bunların en önde gelenlerindendir. Ölüm döşeğine yattı, son dönemlerinde yatalak oldu elini, kolunu, ağzını, gözlerini kıpırdatamıyor. Son dönemlerinde… arkadaşları geldi ona abdest aldırdılar. Namazını ima ile gözlerle kılacak. Fakat abdesti aldırdıktan sonra, Abdullah’ta bir sıkıntı ortaya çıktı. Bir rahatsızlığı var. Fakat söyleyemiyor. Dili kitlenmiş, vücudu hareketsiz, sadece gözleri hareket ettirebiliyor. Başka bir arkadaşı geldi, dedi ki: “Siz ne yaptınız Abdullah’a?” Dediler ki: “Abdest aldırdık.” -Ama bir sıkıntı var burada, nasıl aldırdın abdesti tarif et bana. “Şöyle yaptık, böyle yaptık.” Dedi ki arkadaşı Abdullah İbn Ömer’in arkadaşı: -Kulakların arkasını mesh ettiniz mi? Muhammed Aleyhisselam’ın Sünnetidir. Biz abdest alırken ne yapıyoruz? Elleri yıkıyoruz. Serçe parmakları kulağın içine koyuyoruz. Peşinden de baş parmakları mesh ediyoruz, arka tarafı… Sünnettir. -Kulakları, baş parmaklarınızla kulaklarının arkasını mesh ettiniz mi? “Etmedik… Bu sünneti yapmadık… hastadır diye yapmadık.” -”Yapacaksınız! Abdullah, Muhammed Aleyhisselam’ın yerine getirmediği, Muhammed Aleyhisselam’ın yaptığı ve bunun yapmadığı bir tane bile sünnet yoktur. Rahatsızlığı bundan dolayıdır.” dedi, gitti ellerini ıslattı, kulaklarının arkasını mesh etti, Abdullah İbn Ömer rahatladı. Sahabe budur, din bize bu insanlardan geldi kardeşler… Ama bugün televizyonlara çıkan etiketli adamlar diyor ki: “Sahabeye ne gerek var ya, onlar anlamışsa biz de anlarız. 14 asırda bizlere bir sürü şeyler nakletmişler, gerek yok, aç Kur’an Mealini oku yeter.” Peygambere lüzum yok, sahabeye lüzum yok, mezheplere lüzum yok, hadislere lüzum yok… Adem’den de önce başka Adem’ler olabilir… Meryem tecavüze uğramış olabilir… Adem’in de babası vardı… Bana göre evrime inanmakta sorun yok… Bir sürü sapık sapık görüş ortaya çıkıyor. İşte sahabeden ayrılırsan! Muhammed Aleyhisselam’dan ayrılırsan, yeni yeni dinler ortaya çıkartırsın… İmam diyor ki: “Resulallah benden sünnetini istiyor. Her gün o Peygamberin bende hakkı var. Bu dini bana getirdi. Ve O’nun sünnetini yerine getirmem lazım.“ Üçüncü madde; Aile çoluk çocuk günlük masrafını istiyor. Burada gelen kardeşlerin büyük çoğunluğu evlidir. Kime bakmak zorundayız biz, İslamiyete göre? Hanıma, çocuğa bakmak zorundayız. Onların masrafı biz erkeklere aittir. Aile benden sabah uyanır uyanmaz bunları istiyor, hanım ne diyor? “Hadi, hadi işe geç kaldın çabuk git, perde alacağım daha, bana maaş getirmen lazım, perde alacağım.” Kadının derdi perde ya, perde. Faturaları düşünmüyor kadınlar. Perde alacağım, elbise alacağım. Naciye’nin kınası var dört elbiseyle çıkmam lazım. Kadınlar böyle… Abla yapmayın bunu abla yapmayın, şu kocaya biraz destek, biraz yardımcı olun ya. Dört; nefis kendine tabi olmamı istiyor. Allah farzını istiyor, Rasulullah Sünnetini, nefis ne istiyor? Şeytan kanılı; -”Bana tabii olacaksın.” diyor. Peki nefsimiz bizi nereye götürmek istiyor? Allah’a isyana ve ateşe, onun tek bir derdi vardır. -Ateşe gidelim! Orada güneşlenmek, orada tenimizin bronzlaşması çok daha caziptir. Nefis bronzlaşmayı sever kardeşler… Denize gidecek kardeşleri uyarıyorum bak! O bronzlaşmayı seven kardeşler var ya… Denize gidiyorsunuz bir de paralar veriyorsunuz orada. -“Hocam bizim gittiğimiz yerde fazla çıplak yok.” Falan numarası yapmayın bana. Çıplaklar her tarafta var, her tarafta var. Denizlerden mesafeli durun biraz. Havuz falan olabilir, sadece erkeklerin bulunduğu havuzlar. Avret mahalinizi örter, girebilirsiniz ama denizlerde sıkıntı var kardeş! Ne kadar takvalı olsan bile, o çıplaklar her tarafında geziyor senin. Şu halde kovadan suları dökme bak, ben de taekwondocuyum. O hoca sopayla vuruyor ama ben sopa kullanmam! Silahsız ve tehlikeliyim aynı zamanda, dikkatli ol! Allah bizi korusun kardeşler ya (amin). Beş; şeytan arkasından gitmemi istiyor. Nefs, ona tabi olmamı istiyor, şeytan da kendisine tabi olmamı istiyor. Biliyorsunuz nefsin mürşidi kamili kimdir? Şeytandır! Ona aklı şeytan verir. Altı; Kiramen Katibin melekleri, iyi şey yazdırmamı istiyor. Bakın iki tane meleğimiz var. Sağdaki amir, soldaki memur. Bu çift kazık, bu tek kazık onbaşı. Bu ne diyorsa, bu uymak zorunda! Şimdi, soldaki melek günahları yazıyor ama vazifesi olduğu için yazıyor. Ne istiyor bizden? Günahları yazma vazifesi olmasına rağmen istiyor ki; ”Bana bir şey yazdırma, hep sağdaki yazsın.” Bizim Cennet’e gitmemizi istiyor. Çünkü bu meleklerimiz var ya bizimle beraber Cennet’e gidecek. Kardeşler! Hepimizin vücudunda 360 tane melek var. Ve bu melekler bize gece gündüz nasıl dua ediyor? -“Allah’ım bu kulunu Cennet’ine al” Neden? Onun da menfaati var. Bizimle beraber onlar da Cennet’e gidecek. Bundan dolayı kardeşler… Yedi; geçen günler ihtiyarlamamı istiyor, zaman bizim aleyhimize işliyor. Ve devamlı bizim ihtiyarlamamızı, bedenimizden kurtulmamızı ve ruh olarak Rabbimize kavuşmamızı istiyor. Zaman bizim düşmanımız değil! Zaman her geçen gün bizim Allah’a kavuşmamızı istiyor. Allah’a kavuşmak da şu beden ülkesine girmişken mümkün değil. Bedenden kurtulmadan, ruh buradan sıyrılmadan, müşahede yoktur. Allah’a kavuşmak yoktur. Beden bizim en büyük engelimizdir. Allah ruhu bu beden içine hapsetmiştir ve bir özlem içinde devamlı Allah’ı arar ruh. Tatminsizdir, hep sonsuzluğu ister. Hasta olmayacağı, acıkmayacağı, ağlamayacağı, hüzünlenmeyeceği, devamlı mutlu olacağı, istediği her şeyin bir anda önünde olacağı bir yerde olmak ister, içimizdeki ruh. Ama bu bedenle ve bu dünyada mümkün değil! Neden bunu istiyor? Cennet diye bir yer olduğu için bunu istiyor. Cennet’in var olduğu delili nedir? İçimizde bu istek var. Sonsuz olarak yaşamak isteği, ölümsüzlük isteği… İşte bu ruhtur, işte bu Cennet’in varlığının delilidir. Sekiz; son olarak da Hazreti Azrail hazır olmamı istiyor. Azrail Aleyhisselam herkesin canını almaya gider. Ama Müslümanlardan hazır olmasını ister. -”Eninde sonunda geleceğim… Ama hazır olarak sana hazır bir şekilde gelmek istiyorum. Beni gördüğün anda şoka girme, dilin tutulmasın… Beni tanı… Öleceğini bil, buna göre hazırlık yaparsan şoka girmezsin. Ben sana güzel bir suretle görünürüm. Güzel bir suretle göründüğüm zaman şehadeti çok kolay söylersin. Şehadeti söyledin mi paçayı kurtardın. Allah’ım sen bize nasip et ya Rabbim (amin). Bakın! Bütün veliler bütün alimler en çok korktuğu şey ne biliyor musunuz? Son nefes, son nefes… Daha çok korktukları hiçbir şey yok… Aç kalır mıyız? Çocukların bakımını nasıl yapacağız? Bu çocukları nasıl evlendireceğim? Hacca gidebilir miyim acaba? Boş, boş,… Bu korkular geçici! Bir korku var ki son nefesini kaybeden her şeyini kaybeder. Ebedi hayatını kaybeder. Şu halde, o farz namazlarından sonra yaptığınız dualar var ya kardeşler… Son nefesi muhakkak arada zikredin. -“Allah’ım şu kitabın Kur’an hürmetine, isimlerin sıfatların hürmetine, şu son nefesimde bana şehadet getirmeyi nasib et Allah’ım (amin).” Bunu söyleyin kardeşler. İmam diyor ki: -Azrail hazır olarak ölmemi istiyor. İşte ben bütün bu isteklerin muhatabı olarak sabahlamış bulunuyorum, her sabah bu sualler cevap bekliyor. Hz. İmamı dinleyen adam düşünmeye başlar bir kaç saniyelik tefekkürden sonra sorar: -Ya İmam, bu saydığın şeyler sadece senden mi isteniyor, yoksa benden de isteniyor mu? Sadece senden mi yoksa benden de isteniyor mu? İmam tebessüm eder ve şöyle der: “Orasını ben bilmem artık, sen düşün.” Bu tekliflere muhatap olan sadece müctehid bir alim olan İmam-ı Şafi mi? Yoksa bütün Müslümanlar mı? Aklı olan bütün Müslümanların, aynı teklife bizde muhatabız. Aynı sekiz istek sabah, her sabah uyandığında senden de isteniyor kardeşim, benden de isteniyor… Şu halde bir seçim yapacaksın, ya hazırlık yapacaksın… ya da kolay yolu tercih edeceksin; ”Bana ne ya.” diyeceksin. Allahu Teala bizleri aldananlardan, kananlardan, sapanlardan etmesin kardeşlerim (amin). Bak! Kolay yolu tercih etmeyin! Kolay yol Ateizmdir, Deizmdir, Mealizmdir, Vehhabizmdir, Şiizmdir bunlar kolay yoldur. Siz zor olan yolu tercih edin, 14 asırlık İslamı tercih edin! Kim bu 14 asırlık dinden bir gram, bir karınca kadar ayrılırsa… Vallahi sapar! Vallahi yanılır! Şu halde dualarımızda muhakkak; -”Allah’ım ayaklarımızı şu Ehli Sünnet caddesinden kayırma ya Rabbi (amin)” diye de dua etmemiz lazım.

Tevhid nedir? – Abdülkadir Geylâni’den ümmete nasihat

Velilerin piri, on iki hak tarikattan ilki hangisidir? Abdul Kadiri Geylani Hazretlerinin piri olduğu Kadiri tarikatıdır. Allah ona rahmet etsin. (Amin) Hanbeli mesebi âlimidir. Aynı zamanda bir hadis âlimi. Mübarek zat şöyle diyor: “Bizim yolumuz çok dikenlidir, ayağını seven gelmesin.” İnsan bir kişiyi kendi memleketine, kendi yoluna davet ederken böyle bir davet şekli seçer mi? “Bizim buralar çok güzeldir kardeşim.” Farklı beldelerde oturan kardeşlerimiz var. Bizi yazlıklarına davet ediyorlar. “Hocam, hafta sonu şuraya gel. Hocam, buraya gel” Nasıl anlatıyorlar mekanlarını? Cennet gibi. Bize bu daveti yaparken şöyle deseler olur mu? “Hocam, her taraf dikenlik. Kargalar uyutmuyor. Gece sivrisinek baskını var. Çok rahat edeceğiz, emin ol hocam.” Böyle bir davet olur mu? Olmaz. Zaten hocanın gelecek vakti yok. Bu davete hiç gelmez. Abdülkadir Geylani Hazretleri nasıl davet yapıyor? “Bizim yolumuz dikenlidir kardeşler. Ayağını seven gelmesin.” Ne demek istiyor mübarek? Allah yolu meşakkatle kuruludur. Bu dünyada o bir saatlik zaman dilimi içinde, o kısa anda Allah için bazı meşakkatlere katlanacaksın. Şunu da söyleyeyim, sana meşakkatli geliyor da kâfire gelmiyor değil. Onlara da geliyor. Sana meşakkat geliyor da ateiste, deiste, Budist’e, putpereste gelmiyor değil. Onlara da geliyor. Bizim farkımız bu. Bize biraz daha fazla gelir. Dünyadaki günahlarımızı temizlemek için. Allah günahlarımızı temizlemek için bu dünyada biraz daha fazla verir. Bunun dışındaki meşakkat nedir? Nefsimizle daimi olarak cihat hâlindeyiz. Mesela nefis öfkelendiği anda küfrü basmak ister. Birine öfkelendin mi, düşman mısın, sevmiyor musun? Nefs ona küfretmek ister. Ama Allah: “Sözü güzel söyleyin.” (İsrâ, 53) diyor. Ama Allah’ın Peygamber’i Aleyhissâlatü vesselâm: “Ağızlarınız Kur’an yoludur, onu kirletmeyin.” diyor. O zaman küfür edemeyiz, küfür haramdır, yasaktır. Bu nefisle mücadele değil midir, nefisle cihad değil midir? İşte Geylani Hazretleri diyor ki: “Nefsine çok düşkünsen, keyfine düşkünsen, bu yol sana göre değil!” Başka bir hadisle yakınlaştıracağım. “Hac meşakkattir.” Sallallahu aleyhi ve sellem. “Hac meşakkattir.” buyuruyor. Meşakkat ne demek? Zorluk, zorlukla kurulu… Bir adam hacca gittiği zaman büyük zorluklar çekecek demektir. Evdeki alışkanlıklarını terk ediyor. Hep alışmadığı şeylere muhatap. Zorluk üstüne zorluk geliyor. Ama orada aldığı muhabbeti, orada aldığı feyzi ve aşkı bir tarafa koyduğunuz zaman… “Keşke bana bir kere daha çıksa da bir daha gitsem.” diyor. Ben gitmeden önce onlarca insandan şu kelimeyi duydum: “Ne bu Araplara para yediriyorsunuz ya! Anlamıyorum beş defa on defa giden insanları ya! Bir kere git, gel. Zaten bir sürü para veriyorsun, bir de zorlukları var.” Bunu diyen onlarca adama şahit oldum. Hepsi de gitti ve bir sene sonra umreye gitti. Gidiyor, öyle bir muhabbet alıyor ki, öyle bir feyiz alıyor ki bir sene sonra da umreye gidiyor. Niye kardeşim? Sen böyle atıp tutuyordun bize, Müslümanlara atıp tutuyordun. “Ne yapıyor bu adamlar, ne buluyor orada, ne yapıyor?” diyordun. Orada aşk var, orada muhabbet var. Orası dünyanın merkezi. Feyzin menbaı Kabetullah’tır. Bütün bedenlerin kıblesi orasıdır. O evin tarihi on binlerce yıllıktır. İlk evdir, Kabe evlerin anasıdır. Beytül atik, evlerin anası. Şu hâlde oranın feyziyle, dünyadaki başka bir yerin feyzi bir olamaz. İşte, nefs terbiyesi bu yolda çok önemli. Nefsi nasıl terbiye edeceğimiz konusunda, kalbi nasıl düzelteceğimiz konusunda, tevhidin mahiyetini nasıl anlayacağımız konusunda, o büyük zat olan Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin nasihatlerini getirdim. İnşallah bu nasihatleri okuyacağım. Çok kısa yorum yapacağım. Fazla uzatmadan kapatırız Allah’ın izniyle. Bakın şimdi! İmam şöyle başlıyor: “Ey oğul, sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin Müslümanlığın da sıhhatli değil.” Sert bir giriş, karşı tarafın üzerindeki tozları almak için, kilime vurmak gibi talebesine vuruyor şeyh. “Senin Müslümanlığın sıhhatli değil, ey evladım, ey talebem! İslam, üzerinde bina bulunan temelin ta kendisidir. Senin şehadet getirmen de tam olmamış, eksik.” Nasıl tam olmamış? Biz hepimiz şehadeti biliyoruz. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasuluh. Buradaki bütün Müslümanlar bunu bilirler. Şehadetimiz eksik mi şu anda? Eksik değil. Bizim şehadetimiz mealcilerin şehadeti gibi değil, modernistlerin şehadeti gibi değil. Şu anda mealizm, modernizm diye yeni bir din uydurdular, yüz yıllık. Biliyorsunuz bunu. Bunların şehadeti nasıl? Eşhedü en la ilahe illallah. Bitti! “Ee devam.” “Devamı yok, şirk.” Devamını getirirsen, Muhammedun rasulullah dersen müşrik olursun. Bak, bu sapıklara dikkat edin ha! Bunlar Muhammed Aleyhisselam’ın en büyük düşmanıdır. Sorsan, biz Müslümanız derler. Ama Allah’ın isminin yanına peygamberin ismi konulmaz, derler. Allah bu kitapta yüzlerce ayette: “Kul etîûllâhe ver rasûl.” (Âl-i İmrân, 32) der. Allah’a itaat edin, rasule itaat edin. Allah, peygamberinin adını kendi adının yanına koyuyor yüzlerce ayette. Yani bu şu anlama mı geliyor? Allah bizim şirk koşmamızı mı istiyor? Haşa ve Kella! Bu kitap baştan sonra tevhidi anlatır, tek ilahı anlatır. Şu hâlde sen arızalı zihninle ve arızalı kalbinde bir şeyleri yanlış anlamışsın. Mealist! On dört asırlık İslam’ı bırakırsan, yüz yıllık yeni bir dine tabi olursan, işte böyle peygamber düşmanı olursun. “Camilerde Allah, Muhammed ismi varsa bu şirktir.” diyor. Taş düşsün senin kafana! (Amin) Yolda yürürken elinde o cep telefonuyla, o köy oyunlarından oynarken saksı düşsün kafana! (Amin) Allah’ım ya Rabbim ya! İnsan nasıl peygamber düşmanı olur? Allah’ın Peygamber’i olmasaydı, sen şu anda neydin ya? Ne idin? Şimdi Müslümanların çoğunun ağzında bir tekerleme vardır. Atamız Fatih buraları almasaydı biz ne olurduk? Çok doğru bir sual, çok doğru bir sual. Bir adım geriye götürelim. Allah, Peygamberi Muhammed Aleyhisselam’la bizi tanıştırmasaydı, bizim halimiz nice olurdu ya! Hemen örneği veriyorum. Batımızda Yunanistan, Bulgaristan, İtalya, Fransa, İsviçre, İspanya… Batıya doğru gidin. Tamamı kaç tane Allah var diyor? Kaç tane Allah var diyor? Üç tane. Baba, karısı Meryem, oğlu İsa. Üçtür, ilah üçtür, diyor. Muhammed Aleyhisselam olmasaydı biz ne yapacaktık? Çok yüksek ihtimal, çünkü Hristiyanlık eski bir din ve çok fazla yayıldı. Bizde üç tane Allah var diyecektik. Allah bizi korusun. (Amin) Allah bizi korusun. İşte soruyu, olayı buraya götürmen gerekiyor Müslüman kardeşim. İmam devam ediyor. “Zira dilinle ‘la ilahe illallah’ (Allah’tan başka ilah yoktur.) diyorsun. Fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun. Kalbinin içinde birçok ilahlar var.” Bak şimdi! Allah dostları, veliler kalp doktorlarıdır. Nasıl bedeninde bir rahatsızlık ortaya çıkarsa doktora gidersin. Ruhunda ve kalbinde bir rahatsızlık ortaya çıkarsa kime gideceksin? Âlimlere gideceksin, velilere gideceksin. “Bana bir zikir, bana bir dua, bana bir ibadet bir şey öğret. Kendimi toparlayayım, arızalarım var benim. Ben beş vakit namaz kılan bir adamdım, iki aydan beri namaz kılmıyorum. Problem var!” Bir adam her gece uyku uyuyorken, iki ay boyunca uyku uyuyamazsa bu adam kime gider? Kerem Hoca’ya gelmez. Kime gider? Doktora gider. Problem var, benim hayatımda problem var. Beni bir kontrol et! O, onu nereye yollar? Psikoloğa yollar. Aynen bunun gibi, hayatında yıllar boyunca namaz kılmış bir adam, bir şey oluyor ve aylar boyunca namazı bırakıyor. Bu adamın kime gitmesi lazım? Dünyanın en mütehassıs doktoruna gitse, hiçbir ilaç kar etmez. Bu adamın kalp doktoruna, ruh doktoruna gitmesi lazım. Peygamberler, mürşidler, âlimler kalp doktorudur, ruh doktorudur. Bak şimdi, kalp doktoruna bak! “Sen dilinle ‘la ilahe illallah’ diyorsun, kalbinde tek olan ilahtan başka bir sürü ilah var.” diyor. “La ilahe, hiçbir ilah yoktur dediği zaman, bununla toptan bir reddi, nefy onaylıyorsun.” İlah namına her şeyi inkâr ediyorum demektir, la ilahe. Burada ateistlerle aynıyız. Çünkü onlar da ilah yoktur diyor, biz de ilah yoktur diyoruz. “İllallah, ancak Allah vardır dediğin zaman ise yine Allah için toptan bir kabulü, ispatı onaylamış oluyorsun.” Bizi ateistlerden ayıran fark ne oluyor? La ilahe illallah, ilahların tamamını reddettik; illallah, Allah’tan başka. Burada toptan bir ispat var, görmüş gibi iman ettik ki o ilah var. “Bu durumda, her ne zaman kalbin haktan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse o zaman yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna düşmüş yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun. Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de senin ilahın olmuş oluyor. Gerçek ve fiili durum budur, zahire itibar yoktur.” Şimdi sen demiyor musun? “Oğlumu şu okula yazdıracağım da, bir tanıdık var. Onunla bu işi çözersem inşallah olur.” Demiyor musun bunu? Diyorsun. Kime güvendin? İnsana güvendin. “Ankara’da bir tanıdığım var, tayinimi isteyeceğim. O bana aracı olur.” dedin. Kime güvendin? İnsana güvendin. Kime güvenmen lazımdı? Allah’a güvenecektin. En evvel Allah’tan isteyeceksin. Allah’a güveneceksin. Bunlar aracılardır, vesilelerdir. Vesile demek şirk demek değildir. Ama aracıyı ilahın önüne koyduğun zaman ne oluyor? Ondan istemiş oluyorsun, ondan istemeyeceksin. Sen Allah’tan isteyeceksin. Ona ne diyeceksin? “Böyle bir işim var. Bende bu işe ehil olduğumu düşünüyorum. Geçmişim, backroundum budur. Aracı kardeş, şu işe bana bir yardımcı olur musun? Ben de Rabb’ime dua edeceğim. İnşallah hakkımda hayırlısıysa bu iş olsun.” İşte bu normal olandır. Ancak bunu yapmadığın zaman, ilk istediğin zat Allah olmadığı zaman ne oluyor? Aracıyı ilahlaştırmış oluyorsun. Bu büyük sıkıntıdır. Şimdi türbelere giden bir sürü insanlar var. Türbeye gitmek, kabre gitmek, dua etmek, Kur’an okumak caiz midir? Caizdir. Ancak bir yere kadar. Neresi o? Türbedeki yatan zattan dünyaya dair herhangi bir şey istersen bu şirk demektir. Mesela… Ey Merkez Efendi Hazretleri… Merkezefendi Camii bizim oradadır. Karşısına geçtik, Fatiha’mızı okuduk Rasulullah Aleyhisselam’ın yaptığı gibi. İhlas-ı şerifleri de okuduk. Bir Fatiha, on bir İhlas-ı şerif okurdu Efendimiz Aleyhisselam. Okuduk. Peşinden ne yaptık? Bu duaların sevabını Efendimiz Aleyhisselam’dan aşağı doğru bütün sahabilere bağışladık. Bütün geçmişlerimize bağışladık. Peşinden ne geldi? İstek zamanı… Dualarımızı bağışladık, Kur’an’ımızı da okuduk. Peşinden bir şeyler isteyeceğiz. Kimden isteyeceğiz? Burada tevhid ehli ne yapar? “Allah’ım senden şunu istiyorum. Alalh’ım bana, bunu ver.” Şirk ehli ne yapar? “Ey Merkezefendi Hazretleri! Kızım evlenecek, kızıma hayırlı bir kısmet ver.” Ne oldu bu? Açık şirktir! Kimden istemesi lazımdı? Allah’tan istemesi lazımdı. Ancak şunu diyebilir. “Allah’ım, burada yatan güzel sevdiğin kulun hürmetine, bu Musa Muslihiddin hürmetine, benim kızıma hayırlı bir kısmet ver.” Şimdi kimden istedi? Allah’tan istedi. Kimi vesile kıldı? Buna İslam’da tevessül denir. Orada yatan zatı vesile kıldı. “Allah’ım, sen bunu seviyorsun. Duası makbul bir kul, etrafında binlerce mü’min var çünkü, işaret belli. Bu sevdiğin kulun hürmetine benim kızıma hayırlı bir kısmet ver.” İşte bu caiz olandır. Diğeri nedir? Ey Merkez Efendi Hazretleri, bana bir Murat yüz yirmi dört… Ne oldu? Şirk oldu, açık şirk. Hayır kardeşim! Allah’ın kulundan dünyaya dair bir şey istemeyeceksin. Manevi olarak dua istersin. Yardım istersin. Beni nefsime bırakma, bana hayır dua et. Nazarını, himmetini üzerimden eksik etme. Bu manevi isteklerdir. Ruhlar ölümsüzdür. Bedenler kabirde ama ruhlar ölümsüzdür. Hele ki mü’minlerin ruhları, âlimlerin ve şehitlerin ruhları dirilere yardım eder. Bu manevi yardım istenebilir. Ama dünyaya dair bir yardım istemek şirktir. Buna dikkat edeceğiz kardeşler. “Kalbinde birçok ilah varken, sen nasıl ‘La ilahe illallah’ diyebilirsin? Allah’tan başka güvenip dayandığın her şey senin putundur. Kalbinde şirk yani ortak koşma bulunduğu müddetçe, dilinle kelime-i tevhidi söylemen sana fayda vermez. Kalp pis oldukça bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz.” Rasulullah Aleyhisselam hadis-i şerifte buyurmuyor mu? “Mahşer gününe gittiğinizde, Allah sizin mallarınıza, evlatlarınıza ve bedenlerinizin, elbiselerinizin temizliğine bakmaz. Ancak kalplerinize bakar.” Neremize bakıyormuş? Kalbimize. Senin dışın istediğin kadar temiz olsun; kalbini temizlemedikçe, zikirle, ibadetle ve ilimle temizlemedikçe Allah sana buğz eder. İmam devam ediyor. “Ey Ahali! Nefisleriniz uluhiyet, ilah olma iddiasında.” Bakın! Her nefsin bir tek gayesi vardır: İlahlığını iddia etme. Ben burada bir iki hafta önce, “Ben tanrıyım.” diyen futbolcuyu anlattım. “Ben tanrıyım.” diyor adam ya açık açık. Futbolcusun oğlum sen! Her gün on defa tuvalete giden bir adamsın. Nefisleriniz, ilah olma iddiasında. İlah olma iddiasında! İçinde bu duygu hep vardır. Bunu ne yapacaksın? Sen bunun üstüne gitmezsen, bunu terbiye etmezsen, suratına her gün Osmanlı tokadını vurmazsan o sana vuracak. Ya sen ya o! Birisi bu tokadı vuracak. Şu hâlde, kontrol bizim elimizde olmak zorunda. Çünkü bu kitap bizim elimizde. “Fakat sizin bundan haberiniz yok. Zira nefisleriniz, Hakk’a karşı büyükleniyorlar, kibirleniyorlar. Onlar Allah’ın muradının gayrını istiyorlar. Onlar Allah’ı sevmiyorlar. Bilakis O’nun düşmanı, lanetlik şeytanı seviyorlar. Allah’ın ezelde takdir ettiği kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya başladığı zaman…” Dikkat! “Olanlara boyun eğmiyorlar, teslim olmuyorlar. Sabredip, tahammül göstermiyorlar. Bilakis itiraz ediyorlar. Kaderle çekişiyorlar, İslam’ın hakikatinden onların haberi bile yok!” Başına bir sıkıntı geliyor, bir musibet geliyor. “Ya Rabbim, namazımı kılan bir adamım, orucumu tutuyorum, zekâtımı veriyorum. Sen niye benim başıma musibet verdin?” diyor. Kaderle çekişmeye başlıyor. Allah bu musibeti senin kaderine yazdı. Tövben temizlemedi, sadakan kaldırmadı. Ve Allah seni o musibetle sınav etmeyi takdir etti. Sen niye şimdi Allah’a posta koymaya çalışıyorsun? Neden bütün hayırlarını yoka çıkartıyorsun, sıfırlıyorsun? Bakın kardeşler, bu elfaz-ı küfür olayı bir kelimeye bakar. Kadere olan itirazımız tek bir kelimeye bakar. “Beni mi buldu ya?” Basit bir kelimedir, halkımızın çoğu bu kelimeyi kullanır. “Bu bela beni mi buldu ya?” Bu açık bir isyandır! Kadere isyan eden bir adam, kadere teslim olmayan ve çekişen bir adam, “La ilahe illallah”ı kalbine indirmemiş demektir. Şimdi, burası bütün ümmeti ilgilendiriyor. Ümmetin hâli neden böyle? Bakın, imamı tespitine bakın! “Bu zamanda insanların çoğu Musa Aleyhisselam’ın kavmine benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar altın buzağıyı kendilerine mabut, tanrı edinmişlerdi, ilah etmişlerdi. Bu zamanın insanının altın buzağısı da paradır. Parayı kendine ilah edinmişsin, Rabb edinmişsin. Paraya tapıyorsun, senin Allah’ın para olmuş.” Rasulullah Aleyhisselam ne buyurdu? İmam altıncı asırda geldi. Abdülkadir Geylani Hazretleri… Rasulullah Aleyhisselam altı asır önce ne buyurdu? “Ümmetin hakkında en çok korktuğum şey mal sevgisidir. Bütün ümmetlerin helakı şirkten olmuştur. Benim ümmetimin helakı mal sevgisinden olacaktır.” Mal sevgisi, para sevgisi… Yahudilere benzediniz, diyor. Musa Aleyhisselam Turi Sina’ya çıktı. Dedi ki: “Ben bir ay içinde döneceğim inşallah, Rabb’imle görüşeceğim.” Yahudiler, münafık Samiri’nin önderliğinde ne yaptılar? “Musa çıktı. Ee, başımızda bir peygamber yok.” Hâlbuki Harun Aleyhisselam başlarında. “Ee, biz tanrısız duramayız. Bir put yapmamız lazım.” “Ne yapacağız?” “Bütün kadınlar altınlarını versin, bir buzağı yapalım. Musa gelinceye kadar tapalım, sonra o ne derse onu yaparız.” Harun Aleyhisselam karşı koymaya çalıştı. Ölümle tehdit ettiler. “Seni öldürürüz, bize karışma!” dediler. Musa Aleyhisselam bir geldi, bir baktı. Bunlar puta tapıyor. “Ben bu kadar mücadeleyi bunun için mi verdim? Sizi bundan kurtarmak için verdim. Nasıl Allah’a bu kadar nimet vermesine rağmen şirk koşarsınız? Kendi ellerinizle yaptınız bir put, bir buzağı… Nasıl?” dedi. Biz Kur’an’da bu olayı okuyoruz, okurken de geçip gidiyoruz. Aynı putu, aynı buzağıyı şu anda Müslümanlar yapmışlardır. Arabaya tapan var, dolâra tapan var. Dolar değil, dolâr. Euroya tapan var. Akrabasına tapan var. “Ooo, benim dayımın oğulları mermiye kafa atıyor hocam!” Bir özgüven patlaması… “Amcamın oğlu, dayımın oğlu, önüme geleni döverim hocam. Kimse bana bir şey yapamaz.” Kimse Allah’a güvenmiyor. Kimse Allah’tan korkmuyor! İmanlar bozuldu, itikatlar bozuldu. Bu ümmetin putu para oldu. Allah bizi kurtarsın. (Amin) Amin. “Sen namazda iken bile yalan söylüyorsun.” Ya bu sözlerin her biri birer tokat mesabesinde. İmam’ın attığı birer tokat… “Mesela namaza dururken ve gene namaz sırasında, Allahu ekber, Allah her şeyden büyüktür diyorsun. Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Çünkü senin kalbinde Allah’tan başka bir ilah vardır. Kendisine güvenip, bağlandığın her şey senin ilahındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun ve kendisine ümit beslediğin her şey, senin ilahındır, taptığındır. Kendisinde Allah’tan başka bir şey bulunduğu müddetçe, senin kalbin için kurtuluş yoktur.” “Eğer sen taşlar üzerinde Allah’a bin yıl secde etsen, değil mi ki kalbinle ondan başkasına yöneliyorsun. Sana bu secdeler hiçbir fayda vermez.” “Mevlasından başkasını sever oldukça o kalp için iyi bir akibet yoktur. Allah’tan başka her şeyi kalbinden yok etmedikçe, saadete eremez, bahtiyar olamazsın.” Son paragraf… “Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya sadece Allah’ın hareket ettirmesi ile hareket eder, durdurmasıyla durur.” Şimdi; İmam tokatları vurdu, vurdu, vurdu… Şimdi kalpteki bu pisliği nasıl kaldıracağız? Kalbe tevhidi nasıl indireceğiz? Tespiti ortaya koyuyor, doktor şimdi reçeteyi veriyor. “Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya sadece Allah’ın hareket ettirmesi ile hareket eder, durdurmasıyla durur.” Kendi kendine olan bir şey var mı? Yok! “Eşşemsu velkameru bihusbân.” (Rahmân, 5) Güneş ve Ay bir hesap ile akıp gitmektedir. Kimin hesabı bu? “Benim yaptığım bir hesap ile.” Allah her şeyi bir kaderle, bir ölçüyle, bir hesap ile noktası noktasına oturtmuştur. “Onun iradesi ve kuvveti olmadan, ne duran bir şey harekete geçebilir ne de hareket etmekte olan bir şey durabilir.” O güvendiklerin, o dayandıkların, Allah müsaade etmedikçe sana hiçbir faydada bulunamazlar. Üstat Necip Fazıl anlatıyor: “Şeyhim, Abdulhakim Arvasi Hazretleri’ni aldılar.” O dönem, solcuların başta olduğu dönem. Bütün şeyhleri, bütün velileri alıyorlar. Bizim şeyhimiz İsmail Efendi’yi de seksen gün içeriye aldılar. Seksen dervişiyle beraber. Sebep ne? Şeyh! İslam’ı anlatan herkes devletin düşmanıdır. Hemen içeri alıyorlar, korkutmaya çalışıyorlar. “Cemaatini dağıt, kimseye İslam’a dair bir şey anlatma. Çünkü biz yeni bir akım getirmek istiyoruz. Dinsizlik dini…” Dinsizlik dini! Komünizm de çökmek üzere… Bu yüzden biz ne yapalım? Avrupa Hristiyanlık üzerinde. Biz ne yapalım? Yeni bir din, dinsizlik dini. Bu milletin dini olmasın. Laiklik diye bir şey bulalım. Böyle bir hayat sürsün, yeni bir nesil gelsin. Plan buydu. Tutturamadılar. Allah tuzaklarını başlarına çevirdi. Bu planları yapanlar, bir saatlik kısa dünya hayatında taklaya gitti. Şu anda hepsi hesap veriyor. Âlimler, hapislere alındı. Şeyhler hapislere atıldı. Bir tanesi de kim? Abdülhakim Arvasi Hazretleri. Son dönemin mürşid-i kamillerindendir. Allah ona rahmet etsin. (Amin) Kimin şeyhi bu zat? Üstat Necip Fazıl’ın şeyhi. “Bir geldim şeyhimin dergahına sohbet dinlemeye, dediler ki: ‘Şeyhimizi götürdüler.’ ‘Nereye?’ ‘Hapse.’ Necip Fazıl da devlet ricali tarafından tanınan bir ınsan. Yazıları, şiirleri… Ülkenin en büyük şairlerinden bir tanesi. Bir handikapı var, Müslüman. Müslüman olursan çok fazla öne çıkarılmıyorsun. Komünist olsaydın, Nazım Hikmet gibi, tavana çıkartırlardı. Benim Allah’ım Stalin deseydi Necip Fazıl… Nazım Hikmet ne dedi? “Benim Allah’ım Stalin’dir.” Öbür tarafta Stalin seni kurtarsın şimdi. Necip Fazıl ne dedi? “Allah’tan başka ilah yoktur.” Bundan dolayı, bunun kadar yüceltilmemiştir bu ülkede. Şimdi, yeni yeni, gençler hamdolsun hak ettiği değeri vermeye çalışıyorlar. “Şeyhim için çalmadığım kapı bırakmadım devlet ricalinden.” diyor. “Bir sürü insanla görüştüm, hiçbir fayda sağlayamadım.” Şimdi, İmam diyor ki: Allah her şeyi olduran ve her şeyi durdurandır. O durdurmadıkça ya da başlatmadıkça hiçbir şey harekete geçemez. Şu hâlde sen kime dayanırsan dayan, kime güvenirsen güven, Allah’a güvenmedikçe sana bir fayda sağlayamayacak. Şu tespite bakar mısın? Şu bilgiyi kalbimize indirdiğimiz anda, bütün putlar yıkılacaktır. Allah bize yardım etsin. (Amin) “Kişi bu hususu böylece bilip kabul ettiği zaman artık insanları ve diğer varlıkları, Allah’a ortak tanıma yükünden ve suçundan kurtulur, Allah’a şirk koşmaz.” Abdülkadir Geylani. Allah ona rahmet etsin. (Amin) İşte bunların her biri birer altın nasihat hükmündedir. Allah Teâlâ idrak etmeyi, yaşamayı nasip etsin. (Amin) Amin.

Sevdiklerimizi birer birer alırken, Allah bize ne demek istiyor?

Çok sevdiğimiz insanları elimizden birer birer çekip alıyor, engel olamıyoruz. En sevdiğin babanı alıyor, ayrılamam dediğin ananı alıyor, çocuğunu alıyor. Evlat acısı çok, çok ağır bir acıdır. Allah kimseye göstermesin. (Amin) Alıyor. Gitmesini istemiyorsun ama Allah Tealâ sahip olduğun, çok sevdiğin insanları bir bir yanından alıyor. Çekip alıyor. Allah Teala Hazretleri sevdiğimiz insanları bir bir alırken bize vermek istediği mesaj nedir? Mevla ne demek istiyor? Mevla bize ne anlatmak istiyor? Rabbimiz şunu demek istiyor: “Ey kulum! Burası daimi olarak kalacağın bir yer değil. Burası bütün lezzetlerin geçici olduğu bir yer. Dolayısıyla ayrılmayacakmış gibi bağlanma! Ayrılmayacağın yer var, terk etmeyeceğin yer var, sevdiklerinin hastalanmadığını göreceğin yer var. Sevdiklerinin yüzünün ağlamadığını, gözlerinin ağlamadığını, kalplerinde hüzün olmadığını göreceğin bir yer var. Burası değil. Orası gelecek. Kazanacağız inşallah. Mevla Teala bize lütfederse o yer gelecek ama burası değil. Mevla Teala bize verdiği bu musibetlerle, bu sıkıntılarla yanımızdan aldığı güzel insanlarla, hayırlı insanlarla, insanların en üstünü Muhammed aleyhisselamla bize verdiği mesaj, buraya ait değilsiniz! “Ey kullarım! Siz buraya ait değilsiniz. Ben sizin için çok güzel bir yer hazırladım. Ben sizin için altlarından ırmaklar akan nehirler hazırladım, cennetler hazırladım, köşkler hazırladım. Siz oraya aitsiniz. Dolayısıyla bu kepaze yeri, bu çapulcuların mekanını kendinize ana yurt edinmeye çalışmayın! Ayrılacaksınız.” Ayrılacağın yeri nasıl olur da sahiplenirsin? Nasıl olur da bu benim dersin? Adam sana araba verdi. “Kardeş, şu arabayı al, yurt dışına çıkıyorum. Bir gün, iki gün işlerini hallet.” dedi. Ne demek bu ? Emanet. Buna emanet denir. Araba emanet alan kişi de şöyle dedi: “Ya bundan sonra bu araba benim.” Bu ne oldu şimdi? Terörist. Emaneti sahiplendi, “artık bu araba benim” dedi. Terörist. Emanete ihanet etti yani hain. Hain. İşte bu dünyayı ana vatan olarak gören, Allah’a ihanet etmiş demektir. Cennet vaadine ihanet etmiş demektir. Rızkından endişe eden adam gibi cennetten, sonsuzluktan endişe ediyor demektir, şüphe ediyor demektir. İmanla şüphe bir arada olabilir mi kardeşler? Dolayısıyla etrafımızdaki insanlar bir bir giderken elbette ki kalp hüzünlenir, elbette ki gözler yaşarır. Bu çok doğaldır. Ama şunu bilelim: Allah kavuşacağımız bir yerde, buluşacağımız ve ayrılmayacağımız bir yerde bizi beraber edecek inşallah. İnşallah… Mevlana Celaleddin anlatıyor: “İnsanlar; bebekleri olduğu zaman gülüyorlar, cenazeleri olduğu zaman ağlıyorlar. Ben böyle yapmam.” diyor. Bak bak! Bir kul tasavvufta çok ilerlediği zaman, kalp gözü açıldığı zaman ona hikmet verilir. Farklı bir bakış açısı. Bilinen ayet ve hadislere farklı bir bakış açısı. Ne diyor Mevlana? “Ben bir bebek doğduğu zaman ağlarım, bir mevta öldüğü zaman gülerim, sevinirim.” Talebeleri diyor ki: “Efendim, bu sözün hikmeti nedir?” “Bebek doğduğu zaman şöyle derim: Kim bilir bu dünya denilen mihnet ve sıkıntı evinde bu bebek, ne kadar büyük sıkıntılar ile imtihan olacak? Böyle bakarım. Mevta öldüğü zaman da şöyle derim: Kurtuldu, sınav bitti. Hür bir adam olarak çıkıyor. Şehadetle beraber gittiyse bütün sınavlardan, bütün hastalıklardan, bütün felaketlerden, bütün ihanetlerden kurtuldu. Seviniyorum, buna seviniyorum.” İşte bu Mevlana’nın bakışıdır. Doğuma ve ölüme bir velinin, bir Allah dostunun bakışı böyledir. Çocuk doğuyor, herkes seviniyor, herkes gülüyor ama bu çocuk büyük sıkıntılar yaşayacak. Bu çocuk belki onarılmayacak hastalıklar yaşayacak. Bu çocuk belki felç kalacak, bu çocuk belki aklını kaybedecek. Bu sıkıntıları kimse bilmiyor, gaybi bilgiden. Allah’ın onun kaderinde vermiş olduğu bir sınav, bir imtihan. Kimse bilmiyor. Ama insanlar seviniyorlar, gülüyorlar. Hep ümit ediyorlar, güzel şeyleri ümit ediyorlar. Ama Allah’ın onun hakkında çizdiği çizgi şu: Çok kısa bir ömür vereceğim, çok sıkıntılarla yaşatacağım ve felç yapacağım. Yirmi yaşında ruhunu teslim alacağım ve cennete sokacağım. Allah’ın çizdiği kader bu. Kullar ne yapıyor? Anası, babası ne yapıyor? “Keşke gitmeseydi.” Üzülüyor, ağlıyor. Kardeşler, yatalak olan bir hastanız yahut bir akrabanız 1 yıllık, 2 yıllık, 3 yıllık bir yatma dönemi geçiriyorsa ve ağır hastalığı varsa kanser gibi… Öyle bir hastalık ki biliyorsun bu bir kaç ay içinde gider. Bir kaç ay içinde gider belli. Kanserde 10 hastanın 9’una doktor şöyle der: “Kemoterapiye sokacağız 3-5 ay daha uzatabilmek için.” Şu anda ülkemizde on binlerce kanser hastası var. Bunların 10 tanesinden 9 tanesi ölmeyi bekliyor. Dokuz tanesi, o bir kişi olabilir miyim diye ümit ediyor ama ölmeyi bekliyor. Doktorlarsa bu hastalara şöyle bakıyor: Bu 9 hastanın 5’ini, 6’sını bir sene daha fazla yaşatabilirsek kemoterapi ile yan ilaçlarla falan başarıdır, diyor. Neden? Hastalık içeriye girmiş bir kere. O tümör, o kanser hücreleri devamlı olarak ürüyor. Canlı hücreler ile bir kavga, bir savaş hâlindeler ama günbegün canlı hücreler zayıflıyor ve savaşı kaybediyor. Kanser hücreleri daha fazla artıyor, daha fazla yükseliyor. Dolayısıyla hastalık gittikçe artıyor, ölüm yakınlaşıyor. Böyle bir hastanız olduğu zaman ne kadar bilirseniz bilin, bu adam, bu kadın gidecek. Ne kadar bilirseniz bilin, toprağa verdiğiniz anda kalbinize bıçak saplanıyor kardeşler. Allah Tealâ, hepimizin hastalarına imanla gitmeyi nasip etsin. (Amin) Amin. Biliyorsun. Bugün, yarın toprağa vereceksin, ölecek. Biliyorsun kurtulacak, imanlı bir insan. Ama toprağa verdiğin anda, ayrılış başladığı anda, topraktan, kabirden eve dönüş başladığı anda kalbine bıçak saplanıyor kardeş. Bu acıyı Allah yaşatıyor. Yaşatıyor. Rabbim, cennette bizi kavuştursun. (Amin) Amin ya Muin.

Namaz kılmayan birinin kalbi, namaz kılanın kalbinden temiz olabilir mi?

En şaşırdığım soru, onu da okuyayım, hem kapatalım. Hocam, sizi YouTube’dan tanıdım ve çok şey öğrendim ve öğreniyorum. Yalnız namaz konusundaki katı tutumunuzu anlayamıyorum. Katı tutum! Ben katı bir adam mıyım kardeşler ya? Beş vakit namaz kılacaksın diyorum. Bin dört yüz senelik söylenmiş olan şeyleri naklediyorum. Ben nakilciyim. Nakilden başka bir şey yapmam. Bizim tek farkımız vardır: Bin dört yüz yıldır anlatılmış bu bilgileri insanların anlayabileceği seviyeye indirme. Verdiğim örnekler o kadar basittir ki: Hayatında hiç sohbete gitmemiş adam şuraya gelir, sohbetten çıktığı anda İslama dair yirmi tane meseleyi öğrenmiş olarak gider. Çünkü Allah Teala bir kabiliyet vermiş: çok basitleştirebiliyorum. Öğrenilmesi gereken ana meseleleri basitleştirebiliyorum. Rabbime hamdolsun. Bu onun verdiği bir hediyedir. İnşallah onun istediği şekilde ölene kadar kullanacağız. Şimdi! Ama bu kardeş bizim sohbetleri izlerken bir şey fark etmiş: Namaz konusunda bir katı tutumumuz varmış, şahsi kanaati. Bakalım ne diyor: Ben bir devlet memuruyum ve şu an namazlarımı kılmıyorum. Tehlike geliyor. Tüm namazlarımı emekli olacağım zamana tehir ediyorum. Burada kamyon asfalttan çıktı, tarlaya girdi. Burada tarlaya girdi kardeşim. Şimdi esnafın arasında gezerken ben şu ana kadar şunu duydum: Hocam ben toptancıyım. Adama diyorum ki: Niye benimle beraber camiye gelmiyorsun? Hocam ben toptancıyım, akşam evde hepsini kaza ediyorum, bunu duymuştum. Ama ilk defa bir adamdan: Ben emekli olduğum zaman hepsini kaza edeceğim, ilk defa duyuyorum. Ya şu ülkede bunu da gördüm ya, daha gözüm açık gitmez. Sübhânallâh. Sübhânallâh. “Tüm namazlarımı emekli olacağım zamana tehir ediyorum, emekli olunca hepsini kaza etmeye başlayacağım.” Garantisi var! Emekli olacak 55’te, 70’e kadar 15 yıl içinde gece gündüz namaz kılacak. Garantisi var ölmeyecek! Sübhânallâh. Böyle şey olur mu ya! Namaz kılmak ibadet yani sevap olduğuna göre, sevabı her gün işlemek yerine emekli olunca kılsam ne mahsuru var ki hocam? Püffff! Adam filozof çıktı filozof, devlet memuru ve filozof. Einstein’ın torunu mübarek. Bu bir sevap diyor yani, bunu almasam ne olur ki diyor. Ya bu iş sadece bu kadar mı ya? Sevap ile bitiyor mu bu iş? Sonuçta bunların hesabını ben vereceğime göre sevap işlemeyi geciktirmem veya hiç işlememem niye günah oluyor ki? Nakilden tamamen koptu. Şu anda tamamen fantezi yapıyor. Beyninde fanteziler kuruyor. Bu niye böyle? Bu niye günah olsun ki? Bir kızın elini tutmam niye günah ki? Namaz kılmamam günah olmaz ki. Fantezi, fantezi, fantezi… Hayal gücü. Boyuna hayal gücü kullanıyor. Böyle iş olur mu kardeşim ya! Bakın şu anda İslam ülkelerinde en büyük sıkıntılardan bir tanesi nedir? Namaz kılmak sadece bir sevap olarak görülüyor. Namaz sadece sevap değildir, namaz borçtur. Borç! Tıpkı zekat gibi, tıpkı oruç gibi bir borçtur. Bu borcu vaktinde ödemediğimiz zaman bize azap vardır: Kazaya bırakma azabı. Nedir bu hadis-i şeriflerde? Seksen sene! Bir vakit namazı atlattığımız zaman, kılmadığımız zaman demiyor hadis-i şerif, seksen yıl cehennem azabı vardır. Bu Allah hakkıdır. Nasıl ki bir müslüman kardeşimiz bize bir borç verse, biz o borcu ödemezsek, kul hakkı olarak ahirette azap görürüz. Bu namazdan da ahirette Allah hakkı olarak azap vardır. Bu orada kalıyor mu? Orada kalmıyor. Bir vakit namaz kaza geçti. Şimdi ikindi ezanı okundu, biz ikindiye gitmedik. İş, güç, oyun, şu, bu, yemek derken akşam ezanı okundu. Bu ne demek? İkindi namazı kazaya kaldı. Günah saniye saniye artıyor. Peşinden yatsı da okundu. Üstüne iki vakit kaza gelmiş oluyor, iki ezan okunmuş oluyor. İki ezan ne demektir? Günahın misli iki ezan miktarınca katlanıyor. Bu katlanma o namazı geciktirdikçe devam ediyor. Bundan dolayı sabah namazına kalkamayan kullar, güneş üstüne doğduktan sonra kalkar kalkmaz namazını kaza edecek, işine öyle gidecek. Dur ben işe gideyim de öğle yemeğinden sonra, öğle ezanından sonra kaza edeyim yapmayın. Beş dakika geç gidin ya, yahut da saati yarım saat önceye kurun. Bu namazı sabah güneş doğmadan önce kılmak zorundayız. Güneş üstümüze doğduktan sonra haram olarak kılıyoruz. Günaha girmiş bir kul olarak kılıyoruz, orada bitmiyor o. Sabah namazının ilk sünnetini kaza diye niyet edeceğiz, farzını kaza diye niyet edeceğiz, peşinden de tövbe yapacağız: Allah’ım ben günah işleyerek namazımı kıldım yani vaktinde kılmadım. Kur’an namazlar konusunda bize ne söylüyor: “Namazlar size belli vakitlerde farz kılındı” ayettir. Belli vakitler ne demek? Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı. Bunların tamamını akşam eve gittiğimizde kılsak olur mu? Olmaz. Allah belli vakitlerde diyor. Allah’ın koyduğu sistemde onun istediği zamanda kılacağım ben bunu. Oruç, ne zaman bize farz kılındı? Belli vakit yine. “Şehru ramadanellezi unzile fihil Kur’an” (Bakara 185) “O ramazan ayı ki Kur’an o ayda indirilmiştir. Oruç, sizin üstünüze o ramazan ayında farz kılınmıştır.” Şimdi bir adam ramazanın dışındaki on bir ay boyunca oruç tutsa ama ramazanı oruçsuz geçirse, bu adama mükafat mı var azap mı var? Azap var. İş sadece sevap değil. Azaptan kaçacaksın kardeşim. Size hakkımda bir itirafta bulunayım. Bu dervişi sabah namazına kaldıran güç cennetteki nimetler değil (cennette şöyle köşkler varmış, şöyle huriler varmış, şu kadar nimetler yiyecekmişiz)… Ben sabah namazına cennet nimetleri için kalkmıyorum, ben ateşten korktuğum için kalkıyorum. Beni sabah namazına kaldıran kuvvet, ateş. Ben korkuyorum kardeşim. Banyoya girdiğim zaman o suyun ısısı bana ateşleri, alevleri canlandırıyor hafızamda. Korktuğum için ezanı duyar duymaz telefonda şıp ayağa kalkıyorum asker gibi. Hemen ayağa kalkıyorum, gidiyorum, abdestimi alıyorum. Şeytanın düğümlerini elhamdülillallah çözüyoruz, namazımı kılıyorum sonra bir daha yatıyorum. Dolayısıyla bu işte azap var. Bu sadece bir sevap meselesi değil müslüman kardeşlerim. Namazlara sevap olarak baktığınız zaman böyle hafife alma ortaya çıkar. Akaid kitaplarımızda ne geçiyor: “Namazı hafife almak küfürdür.” Kim namazı hafife alırsa ve vakit atlatırsa onun küfre gireceğinden korkulur. Sahabe-i Kiram efendilerimiz o kadar hadis-i şerif rivayet etmişler. Hadislerden bir tanesi ne? Biz Rasulallah zamanında hiçbir ameli yapanı tekfir etmezdik ancak namaz kılmayanı tekfir ederdik. Namaz kılmıyorsa onu tekfir ederdik. Bu çok tehlikeli bir hadis-i şeriftir. Ehli sünnet alimleri yine ihtiyatlı davranırlar. Yine bu hadis-i şerife rağmen derler ki: Yüzüne karşı tekfir etmeyin; namaz kılmamanın, namazı hafife almanın kafir edici fiillerden birisi olduğunu söyleyin ama namaz kılmayana kafir demeyin. Demeyin çünkü bire bir onu tekfir etmiş oluyorsun, bunu yapmayın. Dört mezhepte de bu böyle söylenir. Dolayısıyla bu namaz diğer ibadetlerden çok daha önemli bir ibadettir. İslamın beş şartının zirvesidir. Şehadetten hemen sonra bu geliyor. Buna dikkat edeceğiz kardeşler ve İslami hükümler konusunda bu iki kelimeyi tekrar üstüne basarak söylüyorum: “Bana göre” ve “bence” kelimelerini Allah rızası için unutun. Kardeşlerimizin birçoğu bize bazı suallerle geliyor. Geldikleri sualler aynen bu sualler gibi. Hocam, arkadaşım şöyle dedi: Bana göre şöyle olması lazım. Böyle bir şey yok. Bana göre diyebilmen için senin peygamber olman lazım. Sen peygamber değilsin, son peygamber geldi, vazifesini yaptı; kitabı bıraktı, sünneti bıraktı, gitti. Şimdi bunu takip etmemiz gerekiyor, bu akla uymamız gerekiyor. Uymazsak hevamıza uyarız, şeytana uyarız. Şeytana uyanlar ateşe giderler. Allah Teala bizi korusun, muhafaza etsin.

İslâm’ın şartı 5 değil miydi?

Reformist hocaların ortaya attığı bir safsatadır bu. İslamın şartı beştir. Hadis, Buhari ve Müslim hadisidir. Bu İslamın ve imanın şartlarını kim zikretmiştir bize? Efendimiz aleyhisselam zikretmiştir. Hz.Cibril, Cebrail aleyhisselam geliyor ve soruyu soruyor. İslam nedir? İslam: Şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve hacca gitmektir. Beş şart nereden geliyor bize? Bu hadisten geliyor. Kim derse ki altıncı şart da vardır, yalan söylüyor. Peygamber öyle demiyor (aleyhisselatu vesselam) İman nedir ey Allah’ın Rasulu? İman: Allah’a iman, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kadere; hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ahiret gününe; öldükten sonra dirilmeye. 6 şart. Kim derse ki 5’tir ya da 4’tür, kafir olur. Çünkü tevatür hadisidir. Tevatür hadisi inkar küfürdür Bu gibi bazı sitelerde, imanın şartını 4’e indiriyorlar, İslamın şartını 7’ye çıkartıyorlar falan Bunlar reformist, sapkın hocaların uydurmalarıdır, Dikkate almayın!