Elazığ Depreminin Perde Arkası

Bismillahirrahmanirrahim eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden âbduhu ve resuluhu Selamun aleyküm arkadaşlar. Öncelikle Elazığ depreminden dolayı Ve ülkemizde son zamanlarda gerçekleşen depremlerden dolayı Eğer can kaybına uğrayanlar varsa Onlara Allah’tan rahmet temenni ediyoruz Bütün vatana’da buradan taziyemizi iletiyoruz. Cenab-ı Hak kalanlara sabrı cemil ihsan eylesin Cenab-ı Hak bazı musibet zedelere dair Bazı hakikatleri tabir-i caiz ise müjdeliyor Biz de dedik ki o kardeşlerimize bir teselli olsun Ve buradan bütün musibet zede kardeşlerimize Belki onların yüreklerini ısındıracak Belki onlara sevgimizi, muhabbetimizi, kardeşliğimizi tekrar hisettirecek Bir duygu paylaşımı olsun diye dedik ki bir video paylaşalım Kardeşlerim belki canınız sıkkın belki moraliniz bozuk Ama eğer bizi izleyen buradan sesimizi duyurabileceğimiz Orada kardeşlerimiz varsa üzülmeyin Sizlerle beraberiz zaten bu tarz musibetler Vatanımızın özellikle böyle kenetlenmeye muhtaç olduğu zamanlarda Sanki Cenab-ı Hak tarafından gelen bu imtihan Bir kenetlenme vesilesi oluyor o yüzden Bütün Vatan şuan da birlik ve beraberlik için de olmalı Ve bu birlik ve beraberliği bozmak isteyenlere de Fırsat verememeli, Acıları paylaşmalıyız yüklerini hafifletmeliyiz Ve unutmamalıyız ki; Evet bu hadiseler dünyevi olarak, bilimsel olarak Araştırıldığında bazı sebeplere dayanıyor Cenab-ı Hakkın bütün kanunları evet bir sebeple dayanır Ama bu kanunların arkasında kanun koyucuyu hatırlamak lazım Ve Cenab-ı Hak ne hikmete binaen bize bu musibeti verdi diye Sormamız aslında bize çok büyük faydalar sağlayacak. Neden? Çünkü insanlar vefat edenlere eğer Yokluk alemine gitti diye düşünürse O zaman kalanlara çok büyük bir ızdırap ve acı olacak Ve bir hakikatı çiğnemek olduğu için Aslında manevi bir cinayet olmuş olacak. Belki bir insan kaybından çok ciddi bir ebedi bir kayıp olacak. Öyle ise meselenin ahirete iman perspektifinden ele alınması lazım O vefat edenler İnşallah İslamı fıkıha göre şehit hükmüne geçtiler Allah’ın izni ile inşallah belki günahlarından azad olmuş bir şekilde Ahirete gittiler ki buna dair rivayetler var. İnşallah Cenab-ı Hak onların Şehadetlerini kabul eylesin. 20’den fazla kardeşimiz şehadet alemine bu vesile ile Geçmiş diye duyduk biz de onlara dualar ediyoruz ve ailelerine dualar ediyoruz İnşallah tabi zor bir psikolojidir ama Allah’a iman ile Tevekkül ile sabır ile atlatılabilecek bir imtihandır Bu dünya zaten imtihan dünyası biliyorsunuz. Zaten ecel hak. Benim de başıma gelecek Herkesin de başına gelecek bir ölüm hakikati var. Şu ve ya bu sebeple yani Cenab-ı Hak bu ölümü Bir kalp krizi ile de verebilir başka bir şekilde de verebilir esas mesele Gerçek depremden kendimizi korumak. Nedir gerçek deprem? İşte ” Esas musibetten korununuz.” diyor. Nedir esas musibet? Yani Cenab-ı Hak bize bu dünya’da bazı imtihanlar verir Ayağımız taşa çarpar ama karşılığında ahirette Eğer imanımız varsa isyanımız yoksa Büyük mükafatlar alacağız ki bu noktada şu hadisi aktarmak istiyorum Bil mana çok önemli bir hadis diyor ki; ” Bu dünya’da en fazla sıkıntı çeken, işkence gören En fazla azap gören, dünyevi olarak azap gören Müslümanı Allah cennetine daldırır çıkarır ” ve Ona sorar; ” Bu dünya’da sen bir musibet gördün mü? ” ” Hayır, vallahi görmedim ” yani mükafat o kadar büyük. Ve sonsuz ki şu kısa fani hayatı bakileştiriyor Ve o kadar büyük bir mükafata sebep oluyor ki Sizin bu dünya’da katlandığınız belki az bir musibet O yüzden sabredin kardeşlerim. Tevekkül edin, Allaha sığının bu Allah’ın bir takdiridir sakın isyan etmeyin. Kesinlikle bunu öncelikle söylemek gerekir. Evet bazı hadiseler oluyor, bu hadiselerin Fay hatlarıdır vesairedir fiziksel ve coğrafi izahları var. Zaten biz de okullarda, üniversiteler de bunları gördük öğrendik Ama mesela bu işin sadece bu yönünü görürsek Allah’a bakan yönünü görmezsek bakın şu misale benziyor; Yani arkadaşlar Cenab-ı Hak adeta yakamızdan tutup sarsıyor ” Kendine gel bu dünya fani bak dünya malına Dünya’ya çok yöneldin biraz bana yönel Ebedi hayatın var, Senin bir Rabbin var, Seni yaratan bir Zat var. ” Dercesine adeta Yakamızdan tutup sarsıyor. Peki insanın aklına geliyor; Nedne masunlara geliyor? Mesela bazı bi çare masumlar var, hiç günahsızlar var. Neden onlara da geliyor? Şimdi bir musibet gelse düşünsenize Dindarlara ve ya masunlara hiç uğramasa Bir bina yıkılıyor ve ya bir mahalle komple yıkılıyor Sadece dindarlar ve masumlar belki 15 yaş altında Küçük çocuklar kurtuluyor. Bu imtihan sırrını bozar yani perde yırtılır Bu dünya’da insanlar imtihan edilecek yani din bir imtihandır Akla kapı açar, ihtiyari iradeyi elden almaz. O yüzden Cenab-ı Hak bir imtihan getirdiği zaman Umumi bir musibet ise herkese isabet eder ama Mukafat alır, Sabretmeyen isyan eden ve ya ehl-i iman olmayanlarda Bu konuda musibetten olumsuz etkilenecektir. Aslında ne oldu biliyor musunuz? Bu depremler bize acizliğimizi hissettirdi Cenab-ı Hakka ne kadar muhtacız bunu farketttik Eğer malımız gittiyse, binamız yıkıldıysa Cenab-ı Hak bunları sadaka hükmünde saydı normalde veremeyeceğimiz kadar Ahiret azı, ahiret yatırımı yapmış olduk. Sadaka hükmüne geçti yani boşa gitmedi, Heba olmadı. Lütfen moralinizi bozmayın Allah’ın izni ile. Ama işte aklınıza şu takılabilir ” Allah sonsuz merhamet sahibi değil mi? Neden böyle bir şey veriyor? Arkadaşlar ahireti düşünmezsek alımıza bu gelebilir Ama ahiret var, ebedi bir hayatımı var oraya gideceğiz Ve Cenab-ı Hak böyle musibetler ile aslında bizi kendimize getiriyor Aslında Zilzal suresini bolca hatırlamak lazım Ben sizi Zilzal suresinin ayetleri ile baş başa bırakayım Siz de kalbinize manevi bir sarsıntı verin Yani iman sarsıntısı ile o gafletten sıyrılın Ve sorgulayın ebedi hayatım önümde bir şekilde bir gün bitecek Cenab-ı Hakkın kendini hatırlatmasına karşı ben acaba onu hatırlıyor muyum? Diye düşünün Bu şekilde inşallah ebedi kazanca uğrayın. Allah’a emanet olun. Bismillahirrahmanirrahim.

İslam İçin Kolunu Koparan Sahabe! (Şehit Sahabeler)

Allah’ın Rasulü,nün (a.s.m.) Medine’sinden, Allah’ın sevgilisi (a.s.m.), Allah’ın Habibi’nin Medine’sinden selamün Aleyküm. (Fonda arapça müzikler var) Kalem sürtünme sesi) Medine’nin, özellikle Mescid-i Nebevî’nin bu bahçesinde dolaşırken, burda sahabelerin yürüdüğü manzaralar aklınıza gelecektir. Burada onların evlerinin bulunduğu, sokaklarının arasından geçtiği hissiyatı sizde canlanacaktır. Ve burda yüzünüze esen meltem aynı Allah’ın Nebisi’nin (a.s.m.) Nebiler Nebisi’nin (a.s.m.), Fahr-i Alem’in (a.s.m.) yüzüne esen meltemle aynısı olduğu aklınıza gelecektir. Burda aynı gök kubbenin altında Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’la bizzat konuşarak, onunla bizzat selamlaşmanın mümkün olduğu bir atmosferin içindesiniz. Elbette kendinizi huzur dolu, huşu dolu hissediyorsunuz. Yüreğiniz Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’ın aşkıyla çarpıyor Burda okuduğumuz Kur’an elbette ki kendi vatanınızda, kendi evinizde Kur’an’dan çok daha farklı, çok daha lezzetli oluyor. E zaten burda 1 namaza 1000 namaz sevabı veriliyor. Burda hatrınıza; Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın hayatını okuduysanız, siyeri okuduysanız; o Siyer_i Nebi’den pek çok sahne geliyor. Burda Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın huzuruna gelip müslüman olan bedevî’nin savaş ganimetlerini görünce “Ya Rasulallah (a.s.m.), bu nedir?” diye sorması geliyor mesela aklımıza. Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam ona cevap vermiş. Demiş ki: “Bu savaştan senin kazandığındır. Müslüman oldun ve bunu kazandın.” demişti. O da “Ya Rasulallah (a.s.m.), ben bunun için değil, şuramdan bir ok yemek üzere müslüman oldum. (Gök gürültüsü sesi) Şehit olmak için müslüman oldum. O vaad edilen Allah’ın rızasını kazanmak için müslüman oldum.” demişti. Ve gerçekten de Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam ona demişti ki: “Sen eğer doğru söylersen Allah’da seni doğru çıkartır.” ve gerçektende o bedev’i’nin gösterdiği yerden ok yemiş bir şekilde bir sonraki gazvede şehit olduğu manzarası aklınıza gelecektir belki. Veya bir başka manzarada, bizim asla yapamayacağımız, gösteremeyeceğimiz bir kahramanlık örneği aklınıza gelecektir. Mesela: Bir sahabe savaş esnasında kolu kopuyor; o kopan kolunu Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın yanına getiriyor. “Ya Rasulallah (a.s.m.), kolum koptu.” diye. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam mübarek tükürüğünü sürüyor, mübarek nefesini veriyor ve dua ediyor, o kolu takıyor ve kol aynı eskisi gibi oluyor. Belki eskisinden daha kuvvetli oluyor. Normalde bu bizim başımıza gelse ne yaparız arkadaşlar? Kendi nefsinize sorun. Ben kendi nefsime sorunca nefsim şöyle bir şey diyor: “Geçersin bir köşeye oturursun. Ben yapacağımı yaptım. Artık kolum kopmuş. Allah için yapabileceğim fedakârlığı ortaya koymuşum.” der çekilirsiniz kenara. Ama o öyle yapmıyor. Kolu takıldığı gibi alıyor kılıcını, savaşın en çetin yerine doğru koşuyor ve şehit olana kadar çarpışıyor. İşte sahabelerin yiğitliği, sahabeyi sahabe yapan, onları farklı kılan şuur bu. Bir başka sahabeyi hatırlayalım mesela. O savaş esnasında artık kolu büyük ölçüde kopmuş, kemik de kopmuş. Sadece azıcık bir et parçası kolunu tutar vaziyette. Ne yapıyor? Bakıyor ki savaşta mücadele verirken o artık onun savaşmasına engel oluyor, zahmet veriyor. Eğiliyor, ayağıyla eline basıyor, kalktığı gibi kolunu koparıyor ve savaşa devam ediyor. Şehit olana kadar çarpışıyor. İşte sahabelerin yüksek şuuru. Şimdi normalde işte Kur’an bizim ezberimizi bozuyor. İşte mesela biliyoruz ki evsiz insanlar başarılı değildir veya saraylarda yaşayan insanlar başarılıdır. Ama Kur’an bize tam tersini söylüyor. Bize diyor ki Kur’an hayır diyor Hazreti Musa (a.s.) esas kazananlardandır. Kendisi evsizdi ama firavun saraylarda yaşıyordu. O kaybetmişti. Bize bunu Kur’an öğretiyor. Kur’an bize bu dersi veriyor ve ezberimizi bozuyor bu şekilde. Bir gün Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam namaz kıldırırken, namaz esnasında Cebrail (a.s.) gelmiti ve “Ya rasulallah (a.s.m.) Allah buyuruyor ki senin mesinin üstünde ayağındaki mesin üstünde necaset var. Allah mesini çıkarmanı emrediyor.” Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam namaz esnasında iki ayağını birbirine sürttürerek mesini ayağından çıkarmıştı. Selam verdiğinde döndü bir baktı, bütün sahabeler eksiksiz olarak hepsi ayağındaki mesleri çıkarmışlardı. Sebebini sormaksızın “Semi’na ve ata’na” (işittik ve itaat ettik) diyorlardı. Asla Hazreti Musa’ya (a.s.) yahudilerin dediği gibi “Semi’na ve asayna” (işittik ve isyan ettik) demiyorlardı. Yani Hazreti Musa (a.s.) “Allah Filistine savaşarak girmemizi emrediyor.” dediğinde; onlar, yahudiler demişlerdi ki (Yankılı bir sesle) “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız.” demişlerdi. (Gümleme sesi) “İşittik ama isyan ettik.” demişlerdi. (Giyotin sesi) Fakat Ashab-ı Kiram asla isyan etmiyordu “Semi’na ve ata-na.” diyordu. Mesela ensarın büyüklerinde Sâd Bin Muaz (r.a.) (yankılı sesle) “Ya Rasulallah sen şu Kızıldeniz’i göstersen ve bize dalın desen biz hiç düşünmeksizin senin pelşinden dalarız. (Gümleme sesi) İşte malımız, işte canımız. Dilediğin gibi harca Ya Rasulallah. Biz sanasenin yolunda ölmek üzere beyat ettik.” diyor. İşte böyle bir bağlılıkla bağlılardı. Mesela bir gün Hazreti Ömer (r.a.), Medine’ye Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın geldiği istikametlerden birisinden gelirken olduğu yerde duruyor, bir halka çiziyor, olduğu yerde bir dairenin etrafında yürüyor, sonra tekrar geldiği noktaya, başladığı noktaya geri dönüyor, yürümeye devam ediyor. Etrafındakği sahabeler soruyor “Ya Emir-el Mü’minin neden böyle yaptınız?” Hazreti Ömer (r.a.) diyor ki “Ben de bilmiyorum, Rasulullah’ı (a.s.m.) aynen böyle yaparken görmüştüm ve sırf onun sünnetine, onun ayağının izine basmak, onun hizasından tekrar edebilmek, onun izinden gidebilmek için böyle yaptım.” diyor. İşte sahabenin duruşu. Şimdi bize bir mesaj veriyor aslında bu duruşlar. Yani bizler acaba Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın izinden hem maddeten, hem manen, hem fiziksel olarak, hem de îmanî boyutta acaba Efendimizin (a.s.m.) izinden gidebiliyor muyuz? Onun kıldığı namazı kılarak, onun inandığı gibi Allah’a inanarak, onun okuduğu gibi Kur’an’ı okuyarak onun izinden gidebiliyor muyuz? Allah’ı, onun yarattığı kainatı, onun verdiğiğ mesajları okuyabiliyor muyuz? İmanımızı yükselterek de, ümmetin derdine koşarak, Efendimizin (s.a.v.) bizden beklentisini yerine getirebiliyor muyuz? Şimdi düşünün; Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam şu an hayatta olsa ve sizden bir şey istese, bütün malınızı ortaya koymaz mısınız? Bırakın bir şey istemesini sadece bir tebessümü için bütün malınızı vermez miydiniz? Canınızı ortaya koymaz mıydınız? Bırakın bir tebessümünü, bir mesela ayağının izi için, onun bir eşyası için; mesela diyelim Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın kullandığı terlik sizin evinize verilecek bütün malınızı vermez miydiniz? Sevdanız varsa kalbinizde verirdiniz. Şimdi Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın hayatta olduğunu farzedin ve sizden bir şey istediğini farzedin. İşte Efendimizin (a.s.m.) hadisleri böyledir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam sizden Mü’min kardeşinizin derdiyle dertlenmenizi istiyor, sizden Allah’a zikredici bir dil ile şükredici bir kalp ile ibadet ederek, ona hakiki kul olmaya çalışarak yönelmenizi istiyor. Peki sizler onun isteğini geri mi çevireceksiniz? Yoksa ona olan sevdamız, sevda iddiamız boş bir laftan mı ibaret? İşte bunları düşünelim. Burası bol bol düşünmenin, bol bol huzuru tadarak Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’a kalbimizi emanet etmenin ve vatanımıza dönerken kalbimizi burda bırakmanın, yakıcı sevdanın, yakıcı hasretin yeri. Burası sevdanın başkenti, aşkın başkenti. Burası Medine! Medine’den Selamün aleyküm. Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.

15 TEMMUZ KAHRAMANLIK DESTANINA ÖZEL VİDEO

Bismillahirrahmanirrahim وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبيلِ اللّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاء وَلَكِن لاَّ تَشْعُرُونَ SAAT 10 KÖPRÜ’de tanklarla beraber hainler şehit oldu burada Erollar ve Fatihler… o gece görevliydi müslüman kılıklı katiller HALKIN SİLAHI ile halkı vuranı unutmayacak tarihler bizi bölemeyen batı, hainlerle kudurdu 250 vatan evladı tanka karşı durdu 80 milyon korudu. Kanla taşla bu yurdu Cenab-ı Allah fethi asırlar önce buyurdu. istediler 15 TEMMUZ da Türkiye, Suriye-Mısır olsun anaların, babaların, eşlerin gözleri yaşla dolsun gül gibi açan ülkem altmış seksendedeki gibi solsun ama SOLMAYACAK çünkü ülkemin yiğitleri sonsuz asil Türkiye halkı, yıllarca sizlere güvendiler kalabalık stadyumlarda sizlerle övündüler bunlarsa onca yıl dost göründüler planları suya batınca dizlerini dövündüler bizde dualarla yağ edilip uğurlanır ÖMERLER sizin hainlerinizi ihanetleri ile gömerler senin attığın kurşun seni gönderirken cehenneme kurşunun vurduğu yiğidim gider ebedi CENNETE korkun artık bizden geldi nesli asımın kaçacak yeri kalmadı on beşinde hasmımın BİR ÖLÜR BİN DİRİLİRİZ öldürmek ise kastınız PKK, DAEŞ, FETO DEN İNTİKAM İÇİN HAYKIRIN! planları altüst oldu Amerika, İsrail ve batının ÇANAKKALEYİ TEKRAR HATIRLADILAR vermeyince VATANI ancak satın alabildiler güce parayı tapanı ŞEHİTLER ÖLMEZ, VATAN BÖLÜNMEZ unutma atanı aleviyim, sünniyim köylüyüm şehirliyim bazen Şırnak bazen Bursa bazende Edirneyim karadenizde çay doğuda, yanık türkülerim ben dünyanın titretdiği yenilmez Türkiyeyim düşmana yerde korku salar altay tankımız kör eder hedefi gözükmez ankamız hür kuşumuzla sema yüzüne yazılır namımız denizde mirgem bekleyin! tükeniyor zamanınız hayır karıştırmayın ihanet etmez ülkemin askeri parayla düşmez polisimin askerimin kasketi düsmana ceviricegiz zamanı gelince panzeri o gece oldu Türkiye’min hastalığına panzehir sokağa çıkar yetmişinde yılmadan ağrısada dizleri YA RAB bu gelen PEYGAMBER ORDUSU NUN İZLERİ KIYIYA VURAN BEBEK evi başına yıkılan Ümran Türkmenistan Filistin ümmet bekliyor bizleri! bir 15 temmuz daha olursa hazır Camilerde selalar tankın önüne tekrar yatar gençler ve yaşlılar üzülmeyin Ey Türkiyem ALLAH BİZİMLE BERABER ŞİMDİ HEP BİRLİKTE HAYKIRIN TEKBİR! ALLAHU EKBER


Arnavutça

Me emrin e All-llahut, Mëshiruesit, Mëshirëbërësit! E për ata që u mbytën në rrugën e All-llahut mos thoni: “Janë të vdekur”, Jo, ata janë të gjallë, por ju nuk kuptoni. Kur’an, Al-Bekare:154 Ora 22:00 Në urë janë tradhtarët me tanke. Kanë rënë shehid këtu. Ellorët dhe Fatijtë Në atë natë ishin në detyrë, vrasësist e maskuar musliman. Me armët e popullit, sulmuan popullin. Që nuk do të harrohen këto data. Perendimi që nuk po mund të na ndajë, tërrbohen me tradhtarët. 250 bijtë e atëdheut, qëndroi përballë tankeve. 80 milion mbrojtën, me gjak, me gurë, urdhëroi. Ata që e çliruan me ndihmën e Allahut, na urdhëruan. Ata deshtën, 15 Korrikun, Turqinë… Siri, Egjipt me u bë. Nënat, baballarët, bashkshortet të mbulohen nga lotët. Si trëndafil që qel, atëdheu im. Të vyshket si në vitet 60 – 80. Por, nuk do të vyshket. Sepse, trimat e vendit tim janë të pafund. Populli turk fisnik, vite me rradhë, ju ka besuar. Stadiumet përplotë të mbushur, kanë qenë krenarë me ju. Ndërsa këta vite me radhë, janë treguar miqësor. Kur planet i’u prishën, i thyen gjunjët. Kurse ne me lutjet tona, nderuam ata që ranë për ideal. Me gjithë tradhtitë e juaja ju varrosin. Plumbin që e hodhe ty… Ty duke të dërguar në Xhehenem. Plumbi yt që ma vrau trimin, e dërgon në xhennetin e amshueshëm. Frigohuni më nga Ne. Erdhi, Brezi Asi. Skeni ku t’i a mbathni. Në të 15-tën, kundërshtar. Për një vdekje, Ne në njëmijë. Nëse keni menduar për vrasje. PKK DAESH – ISIS FETO Për hakmarrje, Brohurisni… Planet nuk ju shkuan si deshtët. Amerika, Izraeli dhe Perendimi Përjetuan, Çanakalanë prapë. Pasi nuk ja dorëzuam atëdheun. Vetëm se e blejtën ata që adhuruan paranë, Dëshmorët nuk vdesin, Atëdheu nuk ndahet. Mos i harro stërgjyshërit. Jam Shiit, e Jam Sunni Jam fshatarë, e Jam qytetar. Ndonjëherë Shirnak, Ndonjëherë Bursa. Ndonjëherë jam edhe Edrene. Në detin e zi jam çaj, Në lindje jam kënga vajtuese. Unë jam ajo Turqia e pamposhtur, që i dridhet gjithë bota. Armikut që i fut frikën në tokë me… Tankun Alltaj Me aeroplanin që nuk shihet Dhe ai që vulos fitorët tona në qiell. Në det është Mirgemi, pritni, po ju hargjohet koha. Jo!, mos i përzieni ju ata, se ushtari i atëdheut tim nuk tradhton. Nuk hutohen, kapelat e policëve dhe ushtarëve të mi. Do ta kthejmë pizgaverin, kundër kundërshtarit kur t’i vije koha Ajo natë ishte kundëhelm për Turqinë 70 vjeqarët që dolën në rrugë, pa u lodhur dhe pa u thyer. O Zot ! Kjo që po vjen janë shenjat e ushtrisë së pejgamberit. Fëmiu që fle në plazh, Imranit që ju shkatërru shtëpia mbi kokë. Turkmenistani, Palestina, Umeti po na pret neve. Nëse ndodh edhe një 15 Korrik, janë gati Selatë në xhamia. Edhe njëher dalin para tankeve, të rinjët dhe pleqtë. Mos u pikëllo ! Turqia ime. Allahu, është me ne. Tash të gjithë së bashku, brohurisni ! Tekbir Allahu Ekber (Allahu është më i madhi) Përkthehu: Blerim Iseni

Kerbela | 4.Bölüm- Hz.Ali’nin Şehadeti, Sıffîn Savaşı

Fitne kapısı kırılalı bir kaç yıl olmuştu. Müslümanları kendi içlerinde birbirlerine düşüren ve önüne aldığını yakan ve kavuran fitnenin ateşi dur durak bilmiyor İslam dünyasında büyük kargaşaya ve çalkalanmalara sebep oluyordu. Şeytan işini iyi yapıyor ve yapmaya devam ediyordu. (Kalemle çizme sesi) Şeytan oyununu öylesine geliştirmişti ki şimdi iki Müslüman ordusunu birbirine kırdırıyor idi. Peygamberin damadı ve ilmin kapısı olan Hazreti Ali (r.a.) Cemel vakasından sonra Kufe’ye yönelmişti. İslamın durumu hakkında endişeli ve mahzundu. Çünkü henüz bir birlik sağlanamamıştı. Hazreti Osman’ın da (r.a.) katilleri bulunamadığı gibi, kardeşim dediği sahabeler bu karışıklık dolayısıyla şehit olmuştu. Bununla beraber münafıkların çetin oyunlarıyla İslam yara almaya devam ediyordu. Hazreti Ali (r.a.) bu durumların hepsini düşünüyordu. Cemel vakası bir hakikati ortaya koymuştu. Ümmette iki başlılık fitnelere sebep oluyordu, Müslüman kanı dökülüyordu. Müslümanların artık birlik olması ve bir halife etrafında toplanması ve bu karışıklıklara son vermesi gerekiyordu. Hazreti Ali’nin (r.a.) hilafetine muhalif olarak Suriye bölgesini idare etmekte olan Muaviye (r.a.) ve taraftarları kalmıştı. Hazreti Osman’ın (r.a.) akrabası olan, onu çok seven Hazreti Muaviye (r.a.) ve arkadaşları davalarının Hazreti Osman’ın (r.a.) intikamını almak olduğunu söylüyorlardı. Onun katilleri her kimse; suçluların tespit edilip cezalarının verilmesi konusunda gerekli hamlenin yapılmadığını iddia ediyor ve kendilerinden başka bu konuda kimseyi basireti veya ehil görmüyorlardı. Muaviye’ye (r.a.) göre Hazreti Osman’ın (r.a.) kanı yerde kalmamalıydı. Fitneleri önleyecek hamle adalet-i izafiye ile yani suça karışan herkesi toptan cezalandırmaktı. Bu da demekti ki kurunun yanında yaş da yansa bu yapılmalıydı diye düşünüyorlardı. Halbuki işler öylesine karışıktı ki Medine’ye Hazreti Osman’a (r.a.) isyan etmeye gelen guruptaki her kes Hazreti Osman’ın (r.a.) şehit edilmesine karışmamış bir kısmı bunu duyduğunda dehşete kapılmıştı. Cahilliklerinden ötürü provoke edildiklerini fark ettiler ve bir kısmı orada bulunmaktan dahi pişman olmuştu. Tüm isyancı gurup bazı kabilelere sığınmışlardı. Töreye göre sığındıkları kabileler de onları vermiyordu. İşte işler burada iyice karışıyordu. İsyancıları koruyanlar da cezalandırılmalı mıydı? Yoksa Hazreti Ömer (r.a.) ve Hazreti Osman (r.a.) dönemindeki gibi tam bir adalet, mutlak bir adalet uygulanmalı ve herkes suçu ölçüsünde mi ceza almalıydı? Hazreti Muaviye (r.a.) ile Hazreti Ali’nin (r.a.) temelde fikir ayrılığının sebebi buydu. Hazreti Ali (r.a.), hak haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Ferdin hakkı feda edilmez. Birinin hatasıyla başkası mesul olamaz diyerek adaleti savunuyordu. Bu gün ehli sünnet âlimlerimizin de ortak kanaati budur. Hazreti Ali (r.a.) bu konuda haklıdır. Fakat iki taraf da içtihat etmişlerdir. Hazreti Muaviye (r.a.) ve taraftarlarının da niyeti İslam’ın menfaatiydi, Hazreti Ali’nin de (r.a.). Fakat Muaviye (r.a.) ve taraftarları yanılmıştı. İçtihadda hata eden bir sevap, isabet eden iki sevap alır. İçtihat ettikleri mesele siyasete intikal ettiği için muharebe çıkmıştır. Bu yüzden ölen de öldüren de imanı ölçüsünde şehittir demişlerdir. (Yani her iki taraftan ölenlerde demek istiyor) Fakat şu an 1400 sene öteden hadiselere bakıp yorumlamak kolay. Olayların içinde olsak her şey o kadar farklı olurdu ki. O gün münafıklar sazı eline almış her yerde fitne ateşini yakıyorlar. Düşünün Medine kaynıyor, Şam kaynıyor, Hazreti Muaviye’nin (r.a.) yönettiği bölge tüm ümmetin nüfus olarak yarısının yaşadığı bir bölge. Böyle büyük bir coğrafya. Orası galeyana gelmiş. Hazreti Osman’ın (r.a.) eşi Naile (r.a.) kopan parmaklarıyla beraber Hazreti Osman’ın (r.a.) şehit edilirken üstünde olan kanlı gömleğini de Muaviye’ye göndermiş “kanımızı yerde bırakma, kanımızı sen savun.” diyor. Bir yandan da tansiyon sürekli yükseliyor. Hazreti Ali bu yüksek gerginlikle idare de hatalar yapılabileceğini düşünere Hazreti Muaviye’yi (r.a.) görevden almış. Kaldı ki zaten isyan edilmişti. Fakat Hazreti Ali’nin (r.a.) Suriye’ye tayin ettiği yeni vali Süheyl Bin Huneyf’in Suriye’ye girişi engellenmişti. Hazreti Muaviye (r.a.) Hazreti Osman’ın (r.a.) Dımaşk’a gönderilen kanlı gömleğini caminin mimberine astırıp halktan onun kanını dava etmek için biat aldı. Askerle bu kanlı gömleğin önünde ağlıyor, Hazreti Osman’ın intikamı alınıncaya kadar yataklarında uyumayacaklarına ve yıkanmayacaklarına dair yeminler ediyorlardı. Şam’da böyle bir rüzgar esiyordu. Hazreti Ali (r.a.), Hazreti Muaviye’ye (r.a.) elçi gönderdi. Fakat elçi elleri boş geri döndü. Hazreti Muaviye (r.a.) hazreti Osman’ın (r.a.) katillerinin öldürülmesi dışında hiç bir teklifi kabul etmeyeceklerini net bir şekilde bildiriyorlardı. Bu ısrarı gören Hazreti Ali (r.a.) artık müdahale etmek durumunda olduğunu fark etti ve hazırlıklara başlamıştı. Cemel vakasının Hazreti Ali’nin (r.a.) üstünlüğüyle sonuçlanmasıyla birlikte Hazreti Ali (r.a.), Hazreti Muaviye’ye (r.a.) muhacir ve ensarın kendisine biat ettiğini onun da kendisine biat etmesini istediği için tekrar elçi gönderdi. Hazreti Muaviye’nin (r.a.) Hazreti Osman’ın katillerinin meselesi hallolmadan hiç bir şekilde sulh etmeyeceği belliydi. Elçi elleri boş olarak Kufe’ye döndü ve Suriye halkının Muaviye (r.a.) ile birlikte silahlandıklarını, yeminler ettiklerini Hazreti Ali’ye (r.a.) bildirdi. Hazreti Muaviye (r.a.) bir süre sonra Hazreti Ali’ye (r.a.) Hazreti Osman’ın (r.a.) katilleri kendisine teslim edilirse biat edeceğini aksi takdirde kendi ordusuyla beraber müdahale edeceğini bildirdi. Aslında Hazreti Muaviye’nin (r.a.) derdi de İslam’ın kuvvet bulmasıydı. İslam’ın maruz kaldığı fitnelerden Medine yönetiminin attığı adımları veya atmadığı adımları sorumlu görüyor ve kendi hamiyet duygularıyla fitnelerin bu şekilde önünü alacağını düşünüyordu. Öte yandan tüm halkın da talep ettiği gibi kendisi de canından çok sevdiği Hazreti Osman’ın (r.a.) kanının yerde kalmasına tahammül edemiyordu. Onun gibi melek ruhlu, naif bir insanın öldürülmesi Hazreti Muaviye’ye o kadar dokunmuştu ki adaletin sağlanması adına bütün bunları göze almıştı. Hazreti Ali (r.a.) Mısır, Kufe ve Basra Valilerine hazırlanmalarını emretti. Suriye’ye yürüyüp Şam yönetiminin ikilik çıkarmasının önüne geçilmeliydi. Yoksa bedeli felaket olabilirdi. Her geçen gün fitneler uzadıkça uzuyor bu ikilikten münafıklar istifade ediyordu. Merkezi hükümete tam destek verip itaat sağlanıp, tek vücut olarak fitnelerin üstüne gidilmeliydi. Yoksa bu ikiliği fırsat bilen münafıklar yoğun propaganda çalışmaları yapıyorlar, her krizi köpürtüyorlardı. Sorunlar çözülemeden büyüyor ve kanser gibi de yayılıyordu. Hazreti Ali’nin (r.a.) ordusuyla yola çıktığını gören Hazreti Muaviye’de (r.a.) heyetiyle uzun istişareler yaptı. İki tarafta savaş çıkmasını istemiyorlardı. Kardeş kanlarının Cemel’de dökülmesi onları perişan etmişti. Fakat canları pahasına hak ve hakikat bildikleri doğrultuda da adım atmaları konusunda fevkalade bir mesuliyet hissediyorlardı. hazreti Muaviye’de taraftarları da ordusuyla birlikte Irak istikametine doğru yola çıktılar. Münafıklar da boş durmuyor iki tarafı birbirine karşı kışkırtıyorlardı. Her zaman yaptıkları gibi. İki tarafın orduları zilhicce ayının ilk günlerinde savaşın yapıldığı bölgeye ulaştı. Kan dökülmemesi için dualar ediliyordu. ilk gece su kuyularının kontrolü Hazreti Muaviye (r.a.) ve askerlerinin elinde olsa da Hazreti Ali (r.a.) daha sonra buranın kontrolünü ele geçirdi. hazreti Ali (r.a.) daha sonraki günlerde hakkaniyetini gösterecek susuz kalan Hazreti Muaviye (r.a.) ve ordusunun su içmesine izin verecekti. Bu düşmanca bir hissin olmadığını gösterir. Hazreti Ali (r.a.) sulh olması için her yolu deniyordu. Tekrar Müslüman kanı aksın ve münafıklar sevinsin istemiyordu. Hazreti Ali (r.a.) elçiler göndererek, elçiler yollayarak onları birliğe ve Müslümanların topluluğuna girmeye çağırsa da bir cevap alamamıştı. Ufak çatışmaların ardından muharrem ayının sonuna kadar mütareke sağlansa da barış yapılması konusunda bir gelişme bir türlü sağlanamıyordu. Elçiler gidip geliyor, sürekli bir çıkış yolu aranıyor fakat iki gurubunda anlaştığı bir nokta bulunamıyordu. İki taraf da hak gördüğü içtihadından vaz geçmiyordu. Şahsi menfaatler değil dertleri İslam’ın geleceğiydi. Fakat münafıklar boş durmuyor, zeminde cirit atıyorlardı. Sinirleri geriyorlar, bu şekilde de tansiyon gittikçe yükseliyordu. Ve maalesef savaş hazırlıkları başlamıştı. İki Müslüman ordusu Cemel’de olduğu gibi yine karşı karşıya gelecek, münafıkların ve şeytanın istediği gibi yine Müslüman kanı dökülecekti. Artık savaşı durdurabilecek bir görüşme de kalmamıştı. Hazreti Ali (r.a.) savaş başlarken askerlerine çatışmayı başlatan taraf olmamalarını, kaçanları ve yaralıları öldürmemelerini, evlerine girmemelerini ve kadınlara asla dokunmamalarını talimat verdikten sonra gönderdiği bir heyetle bir kez daha Muaviye’yi (r.a.) ikna etmeye çalıştı. Teklif maalesef kabul edilmedi ve sefer ayının ilk günü savaş başladı. (gümleme sesi) Çatışmalar 6 gün boyunca devam etmişti. O kadar ilginç bir tablo yaşanıyordu ki kardeş kardeşle dövüşüyor, namaz vakti gelinde beraber abdest alıyor, beraber namaz kılıyor hatta şehitlerinin cenazesinin namazını beraber kılıyorlardı. Hatta Muaviye’nin (r.a.) taraftarları Hazreti Ali’nin (r.a.) kemalatından dolayı ona arkasında namaz kılmak için koşup yetişiyorlardı. Fakat kader bu ya birbirlerini böylesine seven kardeşler aynı dertle yani İslam’ı koruma derdiyle bu sefer karşı karşıya gelmiş birbirlerine kılıç çekmişlerdi. Kaderin enteresan bir cilvesi yaşanıyordu. Allah sonraki gelecek ümmetlere örnek olmaları ve sonradan gelenlerin ders çıkarmaları için en zor imtihanları sahabelere yaşatmıştı. Son çatışmalar sırasında peygamberin (s.a.v.) ilk yıldızlarından annesi ve babası İslam’ın ilk şehitlerinden olan Ammar Bin Yasir (r.a.) Hazreti Muaviye’nin ordusundan bir kaç kişi tarafından şehit edilmişti. (gök gürlemesi) Bu durum Muaviye’nin (r.a.) birliklerinden bazılarının sarsılmasına ve olumsuz etkilenmesine sebep olmuştu. Çünkü yıllar önce peygamberimiz (s.a.v.) onun şehit edilişiyle ilgili bir haber vermişti. Peygamberliğin daha ilk yıllarıydı. Rasulullah Aleyhisseatü Vesselam’ın İslam davetini ilk kabul eden kahramanlar Rasulullah’ın (s.a.v.) semasında parlayan ilk yıldızlar olarak ortaya çıkıyorlardı. Bunlardan birisi de babası ve annesi İslam’ın ilk şehitlerinden olan Ammar Bin Yasir’di (r.a.). Ammar’a (r.a.) kızgın çöl kumlarının altında demirden gömlekler giydiriliyordu. O kavurucu sıcaktan ilikleri eriyen Ammar (r.a.) bir da ateşle dağlanıyor idi. Derisine kızgın demirler batırılıyordu, işkencelerden bayılan Ammar (r.a.) gözünü açınca Peygamberimizin (s.a.v.) yanında buldu kendisini. Rasulullah (s.a.v.), Allah’ım Ammar (r.a.) ailesinden kimseye Cehennem azabı tattırma diye dua ettikten sonra Ammar’a (r.a.) “Ey Ammar (r.a.) sen bu işkencelerle ölmeyecek, (kuvvetli gümleme) uzun bir müddet yaşayacaksın. Senin ölümün azgın ve zalim bir topluluğun eliyle olacak” dedi. (gök gürültüsü) İşte bu hadisi hatırlayan Muaviye (r.a.) ordusundaki Müslümanlar bocaladı. Fakat Amr Bin As (r.a.) bunu tevil etti. “Hepimiz değil sadece onu öldürenler baliğdir.” yani azgındır dedi. Ammar Bin Yasir ‘in (r.a.) şehit edilmesine çok üzülen Hazreti Ali (r.a.) orduyu şiddetli bir taarruza geçirdi. Bu taarruz karşısında Şam ordusu dağılma noktasına gelmişti. Bu durum karşısında Şam ordusu komutanı, Arabın dahilerinden olan Amr Bin As (r.a.) bir şeyler yapılması gerektiğinin farkına vardı. Aklına müthiş bir fikir geldi. Kimin yanında Mushaf varsa onu yukarı kaldırsın emrini verdi. Kimi eliyle kaldırıyor, kimi mızraklarına bağlayıp kaldırıyordu. Bu emri yerine getiren askerler aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun diye bağırmaya başladılar. Amr Bin As’ın (r.a.) bu taktiği tutmuş, işe yaramış, Irak’lı askerler de Hazreti Ali (r.a.) taraftarları da Allah’ın kitabının yaptığı çağrıya icabet edelim demeye başlamışlardı. Çünkü hiç kimse Müslüman kanı akmasından hoşnut değildi. Her kesin içi cızlıyordu. hazreti Ali (r.a.) savaş kazanılmak üzereyken, fitne önlenmek üzereyken, çözülme olmasın diye çok uğraştı. Ama askerler de karşı tarafın taktiğine kapılara aramızda Kur’an hükmetsin dedi. halbuki Hazreti Ali (r.a.) ne kadar da haklıydı. Zaten o halifeyken Kur’an’la hükmetmiş oluyordu. Hazreti Ali (r.a.) bu durumun bir savaş taktiği olduğunu askerlerine ne kadar anlatmaya çalışsa da başarılı olamadı Zaten savaştan yorulmuş ve akrabaları olan dindaşlarına kılıç çekmekte tereddüt eden ordudaki askerler bu durum karşısında savaşı bırakma noktasına gelmişlerdi. Bunun üzerine Hazreti Ali (r.a.) savaşı durdurmak zorunda kaldı. Bu noktada durup biraz düşünmek gerek. Kader neden böyle bir hadiseye müsaade etti de kardeş kavgası yaşandı diye. Dikkat edin. Şeytan hep aynı yerden saldırıyor. Hâbil ve Kâbil’in arasına girdiği gibi hazreti Yusuf’un(a.s.) kardeşleri tarafından kuyuya atılması gibi, şeytan hep kardeşi kardeşe düşürüyor (gök gürlemesi). Emsalimizle imtihan olunuyoruz. Cemel’ler, Sıffin’ler, Kerbele’lar hala bitmedi. Sürekli devam ediyor aynı sahne, sürekli Müslümanları birbirine düşüren münafıklar var. Sahabe neslinin hususan böyle bir imtihan yaşamasında pek çok hikmet var. Ama bize de ders olması en önemli yönüdür. Bunlardan ders çıkarmamız lazım, bir hikaye gibi dinlememeliyiz. En çetin imtihanları Allah onlara yaşattı. Bu şekilde yaşatarak bakın ve ders çıkarın demiş oldu. fakat asla bu mesele Muaviye (r.a.) ve taraftarları hatta ettiler diye o yüce sahabelere yanlış sözler söylemeye bizi itmemeli. Böyle bir hataya düşmemeliyiz. Yoksa o zaman kılıçlara bulanan bu kanlar bu zamanda senin diline bulanmasın. (cam kırılma sesi) Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle Aslında Hazreti Ali (r.a.) ile Hazreti Muaviye’nin (r.a.) muhaberesi hilafet ve saltanatın muhaberesidir. Hazreti Ali (r.a.) ahirete bakan en küçük meseleye dahi dünya siyasetinin en büyük meselesini tereddütsüz, pervasız bir şekilde feda ederek takva ve azametle amel etme yolunu seçti. Karşı taraf ise dünya siyasetini takip ederek saltanat ile İslam’ı güçlendireceklerine kanaat getirerek ruhsatla amel etmeyi tercih ettiler ve bu noktada hataya düştüler. Her ne kadar Muaviye (r.a.) içtihadında hata da etse kader göreceksiniz ki ilerde ona hilafet imtihanını yükleyecek, o vazifeyi ona verecek ve onun döneminde de İslamiyet çok geniş coğrafyalara yayılacak. Bunu da unutmamalı. Milyonların belki imanına vesile olunacak. Ayrıca hata da etseler içtihat ettikleri için bir sevap alırlar. Bundan bahsetmiştik. Ölen de öldüren de imanı ölçüsünde şehittir demiştim. Bunu unutmamak gerekir. Bir şekilde artık savaş bitmişti. Hazreti Muaviye (r.a.) maksadının aralarındaki anlaşmazlığın Kur’an’ın hakemliğine başvurarak çözülmesi gerektiğini söyledi. Bunun üzerine iki tarafı temsil etmek için 2 hakem seçilecek ve halifelik meselesi bu sayede çözüme kavuşturulacaktı. Hazreti Muaviye (r.a.) tarafının hakemi Amr Bin As (r.a.) olarak bildirildi. Hazreti Ali (r.a.) ise Abdullah Bin Abbas (r.a.) veya Malik Bin Haris El Eşteri’yi (r.a.) düşünüyordu. Fakat başta Eşhas Bin Kays (r.a.) gibi önede gelen bazı isimler, onu tahkime zorlayan bazı isimler bu defa Ebu Musa El Eşari’den (r.a.) başkasının hakemliğini kabul etmemekte direndiler. Yoğun ısrarlar sonrası Hazreti Ali (r.a.) bu isteklerini de kabul etti. Ardından iki tarafından da hakemlerinin kurallarını belirlediği tahkimnameyi hazırlamaya başladı. İşet islam tarihinde “Hakem Olayı” diye adlandırılan durum da adını bu olaydan almaktadır. Tahkimname çalışması başladıktan sonra ordular şehirlerine dönmüştü. Artık iş hakemlerdeydi. Hakemler iki kez toplandı. İlk toplantıda Hazreti Osman’ın haksız yere öldürüldüğüne, masum bir şekilde öldürüldüğüne dair karar aldılar. Bu konuda fikir birliği gerekiyordu ve bu karar alındı. Fakat 2. toplantıda kimin halife olacağına dair bir fikir birliği sağlanamadı. Görüşmeler sürerken maalesef beklenmedik bir gelişme oldu. Çoğu Tenim’lilerden 12000 kişiye yakın bir gurup “lâ hükme illa lillah” yani “hüküm ancak Allah’ındır.” ayeti varken Allah dışında hakemler belirleyerek Allah’ın hükmünün dışına çıkıyorsunuz, hepiniz kâfir oldunuz (gök gürlemesi sesi), bid’at ehli oldunuz diyerek bu durumu kabul etmedi. Böyle bir gürüh ortaya çıktı. Ve Kufe’ye dönüş sırasında Hazreti Ali’nin (r.a.) ordusundan ayrılarak Harura’ya çekildiler ve burada gelişerek ehli sünnet düşüncelerine bir çok aykırılığı barındıran hariciler zümresini oluşturmuş oldular. Günümüzde de onların kalıntıları maalesef hala varlar. İnsanların doğru yoldan sapmalarına sebep oluyorlar. Bu sapkın gurup çokça kan döken, cahil ama zulmüne Kur’an’ı alet eden bir zümreydi. haricilerin hem karakteristik özelliklerini hem de nasıl olduklarını Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam hadislerinde haber vermiş Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’ın Huneyn ganimetini dağıttığı esnada bir kısım kabileleri İslam’a ısındırmak için fazla fazla pay vermişti. Ve Ben-î Temim’lerden gözleri çökük, yanakları çıkık, alnı ilerde, gür sakallı, saçlarını kazıtmış, paçalarını kıvırmış biri öne geldi. Peygamberimizin kıyafetini yırtarcasına çekiştirip onun üstüne yürüyerek “Allah’tan kork ey Muhammed (kuvvetli gümleme sesi) adaletli ol.” dedi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu edepsizlik karşısında öfkelendi. “yazıklar olsun sana. Ben âdil olmazsam kim adalet eder, (gümleme sesi) ben Allah’a karşı gelirsem kim itaat eder.” (Kuvvetli giyotin sesi) dedi. Düşünebiliyor musunuz bu zihniyeti? Ne kadar ahmakane, ne kadar edepsiz. Fakat bakıldığında onlardan daha iyi namaz kılan, daha takvalı yok sanırsınız. Hey haat!! Hazreti Ömer’de (r.a.) bu durum karşısında birden celallendi. “Ya Rasulallah izin ver bunun boynunu vurayım.” dedi. (kılıç sesi) Amaa rasulullah Aleyhisselatü Vesselam izin vermedi. O bedevî arkasını dönüp giderken Rasulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam şöyle buyurdu: (Yankılı sesle) “Onun neslinden veya bunun arkasından öyle bir kavim türeyecektir ki onlar Allah’ın kitabını okuyacaklar fakat bu onların boğazlarında aşağıya geçmeyecek. (gümleme) Onlar okun avını süratle delip geçtiği gibi dinden çıkıp gidecekler. (sürtünme sesi) Ehli İslam’ı öldürecekler, puta tapanlara dokunmayacaklar. Eğer ben onlara yetişseydim Ad Kavmi’nin öldürülüşü gibi onları muhakkak öldürürdüm, hiç birini bırakmazdım.” dedi. (gök gürlemesi) Şefkat Peygamberi’nin(s.a.v.) böyle sözler söylemesi çok manidar değil mi? Ne kadar büyük fitneye sebep olduklarını düşünün. Çok ilginç bir ifade. Okudukları Kur’an gırtlasklarından aşağı inmeyecek diyor mesela. Yani kalplerine inmeyecek, gönüllerine işlemeyecek, ayetlerin manasını anlamayacaklar, çarpıtacaklar, zahirine göre amel edecekler. Okudukları şekilde kalacak, içselleşmeyecek, yaşantıya aksetmeyecek. Çünkü İslam’ın sevgisi ve şefkati bu kişilerde yoktur. (Gümleme sesi) Sadece şekilcilik vardır. Her kesi kâfirlikle itham ederler. Bu gün oluşan terör guruplarının çıkış noktası da bu zihniyettir. Rabbim İslam’ı ve ümmeti bu tehlikeden korusun. Ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam buyuruyor: “Bunlar bir takım taraftarları olacaktır ki, kendilerini iyice dine vermiş gözükecekler. Herhangi biriniz onların namazını görse kendi namazını, onların oruçlarını görse kendi orucunu küçümseyecek.” diyor. “Onlar Kur’an’da okuyacaklar fakat okudukları Kur’an köprücük kemiklerinden ileri geçmeyecek (Gümleme sesi). Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden, İslam’dan fırlayıp çıkacaklar. Onlar ” dikkat edin buraya “Müslümanlar tefrikaya düştüğü zaman ortaya çıkacaklarlardır. Bir adam görürsün ki onun pazularından birinde sallanan bir et parçasına benzeyen bir fazlalık vardır.” buyuruyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam.” Çok enteresan bir ifade. Eşgalini de tarif ediyor. Hadisi aktaran Said El Hüdri radiallahu anh şöyle diyor: Ben bunu Rasulullah Alaeyhisselatü Vesselam Efendimizden işittiğime şehadet ederim. ve yine şehadet ederim ki Ali Bin Ebu Talip (r.a.) (Hazreti Ali (r.a.)) onlarla çarpışmıştır. O esnada ben de yanındaydım. Bu adamın aranmasını emretti. Adam bulunup getirildi. baktım, aynen Rasulullah Aleyhisseatü Vesselam’ın tarif ettiği gibiydi. Birebir, tıpatıp aynıydı.” Bu guruptan bazılarının daha sonra şehirlerde bozgunculuk çıkarmaya, malları yağmalamaya ve insanları öldürmeye başladıkları haberi gelince Hazreti Ali (r.a.) Nehveran’da toplanan haricilere giderek onlara dağılmalarını ve bu düşüncelerinden vaz geçmeleri gerektiğini söyledi. Fakat vaz geçemeyen bu gurup karşısında da savaş kaçınılmaz oldu ve hazreti Ali (r.a.) bu harici kafilesini bertaraf etti. Bertaraf olan bu guruptan kaçarak kurtulan bir kısım nasipsizler hacda bir araya geldiler. (Yankılı sesle) Ümmetin bu ayrılığının sebebi bu üç kâfirdir (gök gürlemesi), bunları öldürürsek ümmet rahatlar, birlik oluşur dediler. Dar akılları hem onları hem ümmeti bir karanlığa doğru çekiyordu. Ümmet Kerbela’ya uzanan fitneler silsilesinin en dehşetlilerinden biriyle tanışıyordu. Dünya bu kara ruhluların aldığı karar ile kararıyordu. (gök gürlemesi) Hazreti Ali (r.a.), hazreti Muaviye (r.a.) ve Amr Bin As’ın (r.a.) öldürülmesi kararını alarak yola koyuldular. Zehirli kılıçlarını alarak şehirlere dağıldılar. Hazreti Muaviye (r.a.) bu suikastten ağır yaralı olarak kurtuldu. Amr Binas (r.a.) ise o gün hasta olduğu için, hastalandığı için yerine başka biri vekalet ediyordu ve vekalet eden kişi onun yerine öldürüldü. Amr Bin As’da (r.a.) bu şekilde kurtuldu. Hazreti Ali’ye (r.a.) gelince: Rasulullah’ın biricik damadı, can yoldaşı, amcaoğlu, ciğerparesi Ali’ye (r.a.) gelince. Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam ona haber vermişti şehadetini. O da yıllarca, belki 40 sene hasretle beklemişti şehadeti. Sakalını başının kanıyla boyayacak bir adamı tarif etmişti Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam. Hatta kendi katilinin eşgalini duymuştu Nebiler Nebisi’nden (s.a.v). Şehit edilmeden önceki gün katilini görünce nasıl da tanımıştı Rasullulah’ın (s.a.v) tarifinden. Yanına çağırdı onu. “Senin adın ne?” dedi. Adam söyledi. Hazreti Ali (r:a.) ona “Hayır, yalan söylüyorsun, senin adın bu değil.” dedi. Adam bu sefer gerçeği söyledi “Abdullah İbn-i Mülcem’im ben.” dedi. Hazreti Ali (r.a.) ona ne niyet taşıdığını bildiğini söyledi. Adam giderken de işte bu kişi benim katilim olacak dedi (gök gürlemesi sesi). Efendimiz Aleyhisseltü Vesselam ona sormuştu “Ya Ali (r.a.) önceki ümmetlerin en başı bozuğu kimdir? En şâkisi kimdir?” Hazreti Ali (r.a.), “Hazreti Salih’in (a.s.) devesinini kesendir.” dedi. Salih peygamberin (a.s.) devesini kesen. Rasulullah talebesinin doğru cevabından hoşnut olarak diğer soruya geçti. “Peki bizden sonraki yıllarda gelecek en şâki, en eşkiya, en azgın kişi kimdir?” Hazreti Ali (r.a.) “Gaybî olan bu meseleyi bilmiyordu. “Allah ve rasulü daha iyi bilir.” dedi. (Yankılı sesle) “O kimse seni şehit edecek kişidir.” dedi Efendimiz Aleyhisseltü Vesselam. (Kuvvetli giyotin sesi) Aylardan Ramazan ayıydı. Şehadetinden önceki son 3 iftarını oğulları Hasan (r.a.) ve Hüseyin’in (r.a.) evinde yapmış ve bir nevî helalleşmişti. Hazreti Ali’nin (r.a.) gözleri buğuluydu. Hali bir başkaydı. iftarda da tek lokma yemiş geri çekilmişti. Evlatları bu halini görünce sordular bu ne hal babacığım siz böyle yemezdiniz dediler. hazreti Ali (r.a.) duygulu bir sesle “Evlatlarım! Ben, Rabbimle kavuşmaya gidiyorum. istiyorum ki Rabbime boş bir mideyle gideyim.” (Gök gürültüsü) Peygamber torunları bu sözü duyunca babalarının vuslat yolculuğuna hazırlandığını anladılar. Kılıçlarını sıyırdılar. “babacığım, bize müsaade et seni koruyalım.” dediler. Hazreti Ali (r.a.) “Beni yerdekilere karşı mı koruyacaksınız? Göktekilere karşı mı?” diye sordu. Hazreti Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) bu soruya karşı şaşırdılar. “Yerdekilere karşı.” dediler ve Hazreti Ali (r.a.) cevap verdi. “Unutmayın ki gökteki muvazzaf melekler kader kapılarını açmadıkça yerdekiler bana zarar veremez. Göktekiler kader kapılarını açtıklarında ise bütün yerdekiler birleşse de beni koruyamaz.” kaderin karşısında böyle bir duruşu vardı ve “Kadere iman eden kederden emin olur.” cümlesini yaşıyor gibiydi. Ramazan ayının 17. gecesi sabah namazını kılmak için evinden çıkan İmam Ali’ye (r.a.) oğlu Hasan (r.a.) tedirginlikle bakıyordu. babasının farklı ruh haletini görmüş, meseleyi idrak ettikleri için üzülmüşlerdi Peygamberin (s.a.v.) reyhanları. “Babacığım bu gün mescide gitmesen.” dediler. hazreti Ali (r.a.) onları teskin etti. kaderini yürüyordu Allah’ın Aslan’ı, 63 yaşındaydı. Rasulullahın (s.a.v.) vefat ettiği yaşta korkusuzca yürüyordu ( gök gürültüsü sesi) bir ömür yürüdüğü gibi. Peygamberin (s.a.v.) damadı adım attıkça yer gök titriyordu. (gök gürlemesi sesi) Kainat nefesini tutmuş, dünya semaları şimdiden mâtem tutmaya başlamıştı. Sabahın karanlık vaktiydi. Hazreti Ali (r.a.) mescide ilk giren kişi oldu. Abdullah İbn-i Mülcem’in yüz üstü yattığını gördü. “Kalk kardeşim. Allah böylesi yatmayı sevmez (gümleme sesi). Bu iblisin yatışıdır” dedi. Kendi katiline bile nezaket gösteriyor, nasihat veriyordu. Arkasını döndüğünde o bedbaht, o akılsız, o nasipsiz, o bakışları gibi ruhu da kararmış adam Hazreti Ali’nin (r.a.) arkasına hızlıca sokuldu. Kılıcını kaldırdı (cızırtılı sesler) ama (yankılı sesle) indirirken neye malolacağını bilmeden indiriyordu. (Gök gürültüsü sesi) (uzun ve sürekli giyotin sesi) Kılıcı islam’ın kalbine saplanıyor (gümleme sesi), kılıcı adaletin pusulasına saplanıyor (gümleme sesi), kılıcı ilmin kapısını kapatıyor, ilme muhtaçları karanlıkta bırakan bir zulmeti getiriyordu. Kılıcını adeta fitnenin vücudu yapmış masumiyetin bağrına saplıyordu (boğuk gümleme sesi) O kılıç zülmün sembolü oldu. Hazreti Ali (r.a.) başına kılıç darbesi alınca bağırdı. (Yankılı sesle) “Bismillah ve billah ve alâ milleti rasulillah, fuztu bi Rabbil kabe” dedi. Allah’a, onun adına, Kabe’nin Rabbine yemin olsun ki ben zafere kavuştum.” dedi. (gök gürlemesi) Saldıran nasipsiz, Abdullah İbn-i Mülcem bu sözler karşısında dehşete kapılmış, nasıl bir akılsızlık yaptığını anlamaya çalışıyor ama onu da anlayamıyordu. Evet kırk yıldır hasretini çektiği şehadete yürümek için ölüm basit bir pasaporttan ibaretti hazreti Ali (r.a.) için. Dünya hayatından başkasını yüreğinde tutmayanlar nerden anlayacaklardı? Fakat olan olmuştu, felaket gelip çatmıştı. Cehaletin karanlığı ilmi baltalamıştı. âlimin ölümü âlemin ölümüydü. (Boğuk gümleme sesi) âlem yasa boğulmuştu. Biricik Ali’sine (r.a.) ağlıyordu. Ali’siz (r.a.) dünya Rasulullah’ın (s.a.v.) kokusunun dünyadan iyice çekilmesi demekti. Zira bir ömür Rasulullah’ın (s.a.v.) izinden ayrılmayanlar, o vefat edince Hazreti Ali’nin (r.a.) yanından ayrılmamışlardı. Ebu Hâle’ye (r.a.)soruldu nedeni. ” Duymuyor musunuz Ali’den (r.a.) Rasulullah’ın (s.a.v.) kokusu geliyor demişti. Zâlim kılıcını Hazreti Ali’nin (r.a.) başına vurunca afalladıktan sonra bağırdı. “Hüküm ve emir ancak Allah’a aittir ey Ali (r.a.), sana ve arkadaşlarına değil diyerek kaçtı.” Gözleri fitneyle ve cehaletle öylesine kördü ki karşısındakinin peygamberin damadı, peygamberin en sevgililerinden Hazreti Ali (r.a.) olduğunun farkında bile değildi. Oysa rasulullah’ın (s.a.v.) Ali (r.a.) bendendir, ben de Ali’denim (r.a.). Ya Rabbi Ali’yi (r.a.) seveni sev, Ali’ye (r.a.) nefret besleyene sen de nefret et. Ben ilmin şehriyim. ali’de (r.a.) onun kapısıdır.” dediğini bilmiyor muydu? (Boğuk hafif gümleme) İlmin kapısı olan bu mübarek zâtın, Allah’ın kitabına ters karar vermeyeceğini göremiyor muydu? İşte öylesine bir cahillikti ki bu; gözler, kendi doğrusundan başkasını göremezdi. İşte yine bu gün aynı cehaletin, aynı körlüğün İslam adı altında nice insanları savaşa ve karmaşaya götürdüğünü görebiliriz. İnsanların devirleri geçiyor fakat cahillik yok edilmediği sürece maalesef bâki kalıyor. Hazreti Ali (r.a.) darbenin ilk etkisinden sonra gözünü açınca sakalının kana bulandığını gördü ve gülümsedi. Oğulları vardı başında. Niye gülümsediğini sordular. “Sadaka Rasulullah (s.a.v.).” dedi. “Rasulullah’ın (s.a.v.) müjdesi tahakkuk ediyor. Bu şekilde sakalımı kana boyayan biri tarafından şehit edileceğimi haber vermişti. “diyor (gök gürültüsü sesi) Aldığı yaranın ve bu yaraya sebep olan zehirli kılıcın tesiriyle yakın zamanda vefat edeceğini biliyordu. Suikast yapılacak kılıç 40 gün boyunca zehir sürülerek bileğlenmişti. Ona suikast yapan İbn-i Mülcem yakalanıp huzuruna çıkarıldı. O anda bile yalnızca adaleti düşünen Hazreti Ali (r.a.) “Eğer ömrüm yeterse şer-i cezasını ben vereceğim, eğer ölürsem sadece kısas yapılsın. Katiyyen işkence veya eziyet edilmesin.” dedi. Son nefesinde dahi hak için çırpınıyordu. Düşünün nasıl büyük bir iman, nasıl büyük bir adalet timsali. Kendi katiline bile adaletle hükmedene nasıl olur da Allah’ın kitabından saptığı iftirası atılabilir. Hazreti Ali (r.a.) etrafındakilere sordu: “Halk sabah namazını kıldı mı?” “hayır” dediler gözyaşlarıyla. “Hemen namaz cemaatle kılınsın.” dedi. Düşünün son nefesinde dahi namazı düşünen bir kahraman. Ve evlatlarına vasiyeti şuydu: “Yavrularım ben Sevgililer Sevgilisiyle (s.a.v.) buluşmaya gidiyorum, ona kavuşmaya gidiyorum. Kufe’de beni bilinmeyecek bir yere defnedin. Üstümü toprakla örtün ki kimse orada mezar olduğunu bilmesin. Benden sonra sen ve kardeşin Hüseyin (r.a.) çok belalara uğrayacak, çetin günler yaşayacaksınız. Unutmayın ‘zorlukla beraber kolaylık vardır.’ Sabır nice başarıların anahtarıdır. Ve arkamdan mâtem tutmayın. Öyle bir yolun yolcusuyum ki bana üzülmeyin; sevinin. Ben yüceler yücesi Allah’a kavuşmaya gidiyorum. Yıllar yılı hasreti yüreğimi yaktı. Ben dedeniz Rasulullah’a (s.a.v.) kavuşmaya gidiyorum. Ben ananız Fatıma’ya (r.a.) kavuşmaya gidiyorum.” Hazreti Ali (r.a.) bir kaç gün içerisinde en sevgilisine, habibine, can dostuna kavuştu. (gümleme sesi) Rasulullah’ın (s.a.v.) Uhud Dağı’nda söylediği sözdeki son şehit de yerini almış oldu. Kerbela ızdırabına giden yolun son kısmına gelinmişti. Hazreti Hasan’ın hilafet dönemi ve Kerbela’ya uzanan, yürek yakan hikayeyi bir sonraki videoda ele almak üzere Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.

Nasıl yaşarsan, öyle ölürsün! İşte şok edici iki olay…

Şimdi iki tane haber okuyacağım kardeşler. Lütfen iyi dinleyin. Ama bu haberleri dinlerken… Şu Hadis-i Şerif aklınızın bir köşesinde dursun. Rasulullah buyurdu (sallallahu aleyhi ve sellem); “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz…” Mealen bir hadis söyledim. Mana rivayeti yaptım. Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Bu Hadis-i Şerifi aklınızda bulundurun. Şimdi iki tane okuyacağım haberi iyi dinleyin. Artvin’de cami imamı, arızalı hoparlörün onarımı için çıktığı minarede, kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Cami imamı bu, minareye çıkıyor ki; hoparlörü düzelteyim diye. Artvin’in Şavşat ilçesine bağlı Yaşar köyünde… Cami imamı, minarede kalp krizi geçirdi. Cami imamı Özgen GÜL; bozulan cami minaresine bağlı hoparlörü onarmak için çıktığı minarede aniden kalp krizi geçirdi. Hayatını kaybettiği anlaşılan imamın cansız bedeni çıktığı minareden olay yerine gelen vinç vasıtasıyla indirildi. Şimdi kardeşler! Bu adamın vazifesi değil hoparlörü onarmak. Normalde teknik ekibin işidir, fakat belki adamın elinden bu işler de geldiği için Para vermeyeyim caminin parasını boşuna, ben çıkayım yapayım demiştir. Şimdi bu adam; Minareye çıkarken ezan okuma niyetiyle çıksa ve o anda ölseydi ne olurdu? Yine şehit olurdu. Bu adam, minaredeki herhangi bir arızayı gidermek için çıktığından ne oldu kardeşler? Yine aynı şehittir. Camideki herhangi bir hizmet… En ufak bir hizmete karşı… En ufak bir iş yapma niyetiyle orada hareket yaptın. Mesela camide… Gittin imama dedin ki, bana elektrik süpürgesini ver, cuma namazından önce şurayı bir süpüreyim. Benden! Vaktimin, yarım saatini, bir saatini buraya vermek istiyorum. Allah yoluna hizmet yapmak istiyorum. Allah’ın mescitlerini ancak; Allah’a iman edenler temizlerler, ve imar ederler diyor Kur’an da Mevla Teala Hazretleri. Bu da iman etmiş bir genç olduğu için bana müsaade et, şu camiyi bir temizleyim dedi. Kalp krizi, bunun yaşı yok. 18 yaşındaki genç kardeşime de, halı sahada vuruyor kalp krizi, ölüyor. 60 yaşındaki adama da vuruyor. Ölüyor, kalp krizi! Ani ölüm… Bu güzel bir ölümdür Müslüman için. Bu kardeşimiz camiyi temizlerken, süpürgeyle camiyi süpürürken; kalp krizi vurdu ve öldü. Bunu hükmü nedir kardeşler? Afrin’de savaşan Müslüman kardeşim var ya, o askerler var ya; Öldürülürse, ne olursa bu da aynıdır. İslam yolunda, Allah yolunda çalışırken; Herhangi bir şey gelirse başına… Kalırsa Gazi’dir, ölürse Şehittir. Bu, İslam’ın verdiği bir nimettir. Mesela şurada İslami bir vaaz yapıyoruz, ilim meclisindeyiz. Muhammed Aleyhisselamın halkasını devam ettiriyoruz. İnşaAllah kıyamete kadar devam edecek. Bir şey olsa, başımıza bir şey gelse ve buradan aramızdan birkaç tane kardeşimiz ölse, öldürülse… Hükmü nedir kardeşler? Şehittir. İlim öğrenme yolunda, atılan her adım cihat sevabıdır diyor, Efendimiz Aleyhisselam. Sen yolda gelirken, buraya gelirken bile öldürülsen; Başına bir iş gelse, Şehitsin. Burada da ölsen, Allah burada ruhunu alsa, Şehitsin. Buna hükmi şehit deniliyor. Dünya’da tabutunun üzerine Türk bayrağı asmazlar Ama ahirette, şehitler gibi karşılanırsın. Çünkü Allah yolunda gittin. İşte, bu imam kardeşimiz ne kadar nasipli bir adam ki, Camiye hizmet ederken öldü. Camiye hizmet yaparken, Allah’a hamdolsun. İnşaAllah, Muhammed Aleyhisselamın komşusu olur. Bu bir olay, bir tane daha olay var… Hiç yerinde olmak istemeyeceğiniz bir adam bu! Genelevde fenalaşarak hayatını kaybetti. İki uç, bakın! Birisi şehit gidiyor, öbürü geneleve giderken… Zina etme isteği var. Geneleve gidiyor. Orada, nasıl yaşarsan… Su testi’si su yolunda… Hadisin, ata versiyonu bu. Su testisi su yolunda kardeşler. Alışkanlık haline getirmiş, zina etmeyi… Geneleve gitmiş, orada takla! İstanbul Karaköy’de, geneleve giden 60 yaşındaki adam… Yaş kaç? Kardeş. (Gülüşmeler) 60 Allah, zina eden ihtiyara mahşer günü asla rahmet nazarıyla bakmaz. Hadis-i Şeriftir. Bak! Genç demiyor ha. Genç zaten, şehveti çok kuvvetli olduğu için; zina eder tövbe eder… Uzak kalır, bir daha da yapmaz. Allah onu affeder, rahmet nazarıyla bakar. Ama ihtiyar bu adam ya! 60’ı görmüş, 70’i görmüş, ama hala zinadan kaçamıyor. Hala nefsini tatmin etmenin peşinde. Bundan dolayı, Muhammed Aleyhisselam diyor ki; Allah zina eden ihtiyara, asla rahmet nazarıyla bakmaz. Fenalaşarak yaşamını yitirdi. Karaköy’deki genelevden bugün 02:00 sıralarında, 112 acil servisi arayan çalışanlar; Bir müşterinin fenalaştığını söyleyerek yardım istedi. Acaba merak ediyorum oradaki çalışanlar, o genelevde hizmet yapan kadınlar, hayat kadını falan diyorlar… Hayatını fuhuştan kazanan kadınlar! Vallahi yaptırdığınız her zinanın, 1 günahın 1 misli size yazılıyor. Şimdi, bir kere kendi bedenini kullandığın için; Kendi bedenini haram bir yolda kullandığın için, bunun bir zina günahı var kadına. Bu, birinci. İkincisi; Adama da kapı açıyorsun. Para karşılığı, adamı da günaha sokuyorsun! Sen bu işi yapmazsan, öbür kadın yapmazsa… Bu adam, zina yapacak bir yer bulamayacak. Ne yapacak? Mecbur gidecek, birisiyle evlenmek zorunda. Birisinin gönlünü yapmak zorunda, nikah teklif etmek zorunda. Taşın altına, elini koymak zorunda. Ama ne yapıyor? Bu olmadığı için, kolay yola gidiyor. 50-100 TL veriyor, nefsini tatmin ediyor ve evlenmiyor. Taşın altına elini koymuyor. Kadınlar da evde bekar bekar oturuyor. Evlenmeyi bekleyen binlerce, on binlerce kız var. Neden? Erkekler diyor ki; Zina 50 TL ben niye evleneyim ki, 50-100 bin TL borca gireyim diyor. Olay bu kadar kötü! Bu kadar zor. Acaba adam son nefesini verirken… O kadınlardan bir tanesi, şehadet getir! Şehadet getir! Demiş midir? Ben de bunu merak ediyorum. Orada kadının aklına bu gelir mi acaba? Ya da sadece kalp masajı falan mı yapar? Dur ya! Müşteriyi kaybetmeyelim falan 🙂 Ya SübhanAllah Ya. Acaba kadın şehadet mi getirtir? Yoksa… SübhanAllah! Şehadet mi getirtir? Yoksa kalp masajımı yapar kadın, ne yapar acaba? Bence dünyayı çok seven bir kadın olduğu için şehadet filan aklına gelmez onun. Direk kalp masajına gider, müşteriyi kaybetmeyelim muhabbeti. Bunun üzerine, olay yerine gelen sağlık ekipleri; A.K.S. adlı müşterinin, (A.K.S. adamın ismini vermiyorlar.) Hayatını kaybettiğini tespit etti. Sağlık ekipleri bir geliyor oraya, bir bakıyor yanında çıplak kadın… Bu da orada yatıyor, ne diyor? “EX!” Onların bir tabiri var. Öldü demiyor, Ex diyor Ex. Hayat kadınının ifadesi alındı. Hayatını kaybeden kişiyle ilişkiye giren hayat kadını, ifadesi alınmak üzere polis merkezine götürülürken… 60 yaşında olduğu öğrenilen müşterinin, kesin ölüm nedeni; Adli tıp incelemesi sonunda belli olacak. Şimdi; kalp midir, böbrek midir? Ne olduğu adli tıp’ta belli olacak da… Bir şey net belli! Ne o? Zina üzere öldü bu adam. Zina üzere… Yani büyük bir günah üzere öldü. Hangi büyük günah üzere ölürsen, öyle diriltilirsin. Muhammed Aleyhisselam, mahşer gününü anlattığı Hadis’inde ne diyor; Zina eden insan mahşere pis kokularla çıkar. Öyle pis kokularla çıkar ki etrafında ki bütün insanlar ondan kaçarlar. Zina eden insanın çıkartacağı koku… İçki içen de aynıdır. Faiz yiyen de aynıdır. Adam, zina üzere öldü. Bunun cenaze namazı kılınır mı? Kılınır. İçki üzere ölse, zina üzere ölse, faiz üzere ölse… Bunların cenaze namazı kılınır. Yeter ki onun haram olduğunu kabul etsin. Reddetmesin. Ama bu ihtiyar derse ki etrafına, o zina evine gitmeden “Ya bu zamanda da zina mı var kardeşim. Bana göre günah değildir ya!” “Bana göre!” diyorsa İslam’ın açık hükmünü inkar ettiği için, bu adamın cenaze namazı kılınmaz. Sen de bunu duyduysan bu adamın cenaze namazına gidemezsin. Aradaki fark budur kardeşler. Allahu Teala, bizlere hidayet nasip etsin. Ruhumuzu vermek istediğimiz hal üzere yaşamayı, devamlı bu surette yaşamayı bize nasip etsin. Amin.

Ölüm acısı nasıl bir şey?

Allah’a yemin ederim ki, ölüm meleğini görmek; bakın daha ruh alınmamış, ölüm meleğini görmek 100 tane kılıç darbesinden daha şiddetlidir. Bakın bu görmekten bahsediyor, Muhammed Aleyhisselam. Sadece ölüm meleğini görmek… Müminler bu kılıç darbelerini, bu acıyı, bu ölüm acısını bütün damarlarında hissederler. Kafirlerden bahsetmiyor, müminlerden bahsediyor. İman etmiş ama günahı fazla, günahı sevabından fazla. Buna fasık denir. Büyük günahkar demektir. Normal bir müminin günahı, sevabından fazla gelemez. Çünkü sevaplara 10 yazılıyor, günahlara 1 yazılıyor. Kur’an’la sabit. Ancak büyük günah işlemesi lazım, günahın sevabı geçmesi için. Bu da akıllı bir adam işi değil. Bu yüzden Efendimiz Aleyhisselam buyuruyor ki: “Günahları sevaplarına galip gelenlere yazıklar olsun!” Burada on on birikiyor, burada bir bir birikiyor. Mahşere bir gidiyorsun, kitap bir açılıyor; günah, sevaptan fazla… Bu tüccar ahmak bir tüccar. Bu dükkana zarar ettirme ihtimalimiz çok az. Ancak büyük ahmaklıklar yapmamız lazım kardeşler. Efendimiz Aleyhisselam diyor ki: “Sadece Azrail’in suretini görmek 100 tane kılıç darbesinden daha şiddetli bir acı verir.” Azrail Aleyhisselam da 2 surette gelir kardeşler, dikkatli olun. 1- Yumuşak ve güzel bir suretle. İbrahim Aleyhisselam dedi ki: “Ya Rabbi, bana Azrail’i gösterir misin?” “Ey İbrahim” dedi Allah-u Teala; “Dayanamazsın!” Tefsirde okudum bunu. İbrahim aleyhisselam dedi ki: ” İmanımın daha kuvvetli olmasını istiyorum, Ya Rabbi ben biliyorum can alıcı meleğin kim olduğunu ama yakini olarak şahit olmak istiyorum.” Tıpkı “Bir ölüyü nasıl diriltiyorsun?” diye Allah’a sorduğu gibi, bunu da istedi. Allah-u Teala Hazretleri, Azrail Aleyhisselamı ona gönderdi; çok güzel bir erkek suretinde gönderdi. Bir gördü Azrail Aleyhisselamı, aşık oldu. Her insana böyle görünecekse ne kadar güzel bir şey bu Allah’ım, korkutucu insan değil ki bu. “Ya İbrahim!” dedi, Azrail Aleyhisselam. “Arkanı dön!” Şekil değiştirecek, meleklerde şekil değiştirme vardır, tıpkı cinler gibi… İbrahim Aleyhisselam arkasını dönünce Azrail Aleyhisselam suret değiştirdi. “Şimdi bana dön.” dedi. Bir döndü İbrahim Aleyhisselam; suretini, yüzünü bir gördü, hemen orada bayıldı. Peygamber demek; imanı en kuvvetli olan insan demek kardeşler. İmanı en kuvvetli olmasına rağmen meleğin suretini görüyor ve o anda bayılıyor. Artık sen kendin hesap et! Ayılınca, normal suretinde bir Peygambere göründüğü suretinde görününce, Azrail Aleyhisselam Allah’ın Peygamberi İbrahim Aleyhisselam’a şöyle dedi, “selam üstüne olsun.” Dedi ki: “Ey İbrahim! Sana gösterdiğim ikinci suretim; fasıkların ve kafirlerin yüzüne göründüğüm suretimdir. Bu sureti gören kim varsa şehadet getiremez. Korkar ve kilitlenir. Söyleyeceği kelimeleri o anda söyleyemez. Diğer suretim ise; samimi, salih müminlere gösterdiğim suretimdir. Bunlar, o ölümün acısını hissetmezler. Çok güzel bir erkek sureti görüyor gibi, keyiflenirler. Muhammed Aleyhisselam boşuna mı söyledi? “Bir şehit, öldürülmenin acısını ancak bir pirenin ısırması kadar hisseder.” Pire… Kardeşler, bir pirenin ısırması… “Bir şehit, ölümün acısını ancak bir pirenin ısırması kadar hisseder.” diyor, Efendimiz Aleyhisselam. Resulullah Aleyhisselam başka bir hadisinde; “Ahirete giden bir insan, ahirete gittiğinde, öldüğünde buraya dönmek isteyen kimse yoktur. Herkes orada kalmak ister. Orada hesap verir, orada çok küçük bir Allah’ın nimetini almış olsa bile asla buraya dönmek istemez.” Verdiği temsile bakın; “Bütün dünya mülkünü ona vermiş olsalar bile.” Bütün dünya mülkünü… Ancak bir kişi vardır ki onlar geri dönmek ister. Kimdir onlar? Şehitler… Kardeşler, sadece şehitler dönmek ister. Neden? Allah, bana bu ahirette şehit olduğum için o kadar güzel nimetler verdi ki tekrar dönmek istiyorum, tekrar Allah için, vatanım için, bayrağım için çarpışmak istiyorum. Savaşmak istiyorum. İşte bu. Bunun dışında kimse geri dönmek istemez.