Kerbela | 4.Bölüm- Hz.Ali’nin Şehadeti, Sıffîn Savaşı

Fitne kapısı kırılalı bir kaç yıl olmuştu. Müslümanları kendi içlerinde birbirlerine düşüren ve önüne aldığını yakan ve kavuran fitnenin ateşi dur durak bilmiyor İslam dünyasında büyük kargaşaya ve çalkalanmalara sebep oluyordu. Şeytan işini iyi yapıyor ve yapmaya devam ediyordu. (Kalemle çizme sesi) Şeytan oyununu öylesine geliştirmişti ki şimdi iki Müslüman ordusunu birbirine kırdırıyor idi. Peygamberin damadı ve ilmin kapısı olan Hazreti Ali (r.a.) Cemel vakasından sonra Kufe’ye yönelmişti. İslamın durumu hakkında endişeli ve mahzundu. Çünkü henüz bir birlik sağlanamamıştı. Hazreti Osman’ın da (r.a.) katilleri bulunamadığı gibi, kardeşim dediği sahabeler bu karışıklık dolayısıyla şehit olmuştu. Bununla beraber münafıkların çetin oyunlarıyla İslam yara almaya devam ediyordu. Hazreti Ali (r.a.) bu durumların hepsini düşünüyordu. Cemel vakası bir hakikati ortaya koymuştu. Ümmette iki başlılık fitnelere sebep oluyordu, Müslüman kanı dökülüyordu. Müslümanların artık birlik olması ve bir halife etrafında toplanması ve bu karışıklıklara son vermesi gerekiyordu. Hazreti Ali’nin (r.a.) hilafetine muhalif olarak Suriye bölgesini idare etmekte olan Muaviye (r.a.) ve taraftarları kalmıştı. Hazreti Osman’ın (r.a.) akrabası olan, onu çok seven Hazreti Muaviye (r.a.) ve arkadaşları davalarının Hazreti Osman’ın (r.a.) intikamını almak olduğunu söylüyorlardı. Onun katilleri her kimse; suçluların tespit edilip cezalarının verilmesi konusunda gerekli hamlenin yapılmadığını iddia ediyor ve kendilerinden başka bu konuda kimseyi basireti veya ehil görmüyorlardı. Muaviye’ye (r.a.) göre Hazreti Osman’ın (r.a.) kanı yerde kalmamalıydı. Fitneleri önleyecek hamle adalet-i izafiye ile yani suça karışan herkesi toptan cezalandırmaktı. Bu da demekti ki kurunun yanında yaş da yansa bu yapılmalıydı diye düşünüyorlardı. Halbuki işler öylesine karışıktı ki Medine’ye Hazreti Osman’a (r.a.) isyan etmeye gelen guruptaki her kes Hazreti Osman’ın (r.a.) şehit edilmesine karışmamış bir kısmı bunu duyduğunda dehşete kapılmıştı. Cahilliklerinden ötürü provoke edildiklerini fark ettiler ve bir kısmı orada bulunmaktan dahi pişman olmuştu. Tüm isyancı gurup bazı kabilelere sığınmışlardı. Töreye göre sığındıkları kabileler de onları vermiyordu. İşte işler burada iyice karışıyordu. İsyancıları koruyanlar da cezalandırılmalı mıydı? Yoksa Hazreti Ömer (r.a.) ve Hazreti Osman (r.a.) dönemindeki gibi tam bir adalet, mutlak bir adalet uygulanmalı ve herkes suçu ölçüsünde mi ceza almalıydı? Hazreti Muaviye (r.a.) ile Hazreti Ali’nin (r.a.) temelde fikir ayrılığının sebebi buydu. Hazreti Ali (r.a.), hak haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Ferdin hakkı feda edilmez. Birinin hatasıyla başkası mesul olamaz diyerek adaleti savunuyordu. Bu gün ehli sünnet âlimlerimizin de ortak kanaati budur. Hazreti Ali (r.a.) bu konuda haklıdır. Fakat iki taraf da içtihat etmişlerdir. Hazreti Muaviye (r.a.) ve taraftarlarının da niyeti İslam’ın menfaatiydi, Hazreti Ali’nin de (r.a.). Fakat Muaviye (r.a.) ve taraftarları yanılmıştı. İçtihadda hata eden bir sevap, isabet eden iki sevap alır. İçtihat ettikleri mesele siyasete intikal ettiği için muharebe çıkmıştır. Bu yüzden ölen de öldüren de imanı ölçüsünde şehittir demişlerdir. (Yani her iki taraftan ölenlerde demek istiyor) Fakat şu an 1400 sene öteden hadiselere bakıp yorumlamak kolay. Olayların içinde olsak her şey o kadar farklı olurdu ki. O gün münafıklar sazı eline almış her yerde fitne ateşini yakıyorlar. Düşünün Medine kaynıyor, Şam kaynıyor, Hazreti Muaviye’nin (r.a.) yönettiği bölge tüm ümmetin nüfus olarak yarısının yaşadığı bir bölge. Böyle büyük bir coğrafya. Orası galeyana gelmiş. Hazreti Osman’ın (r.a.) eşi Naile (r.a.) kopan parmaklarıyla beraber Hazreti Osman’ın (r.a.) şehit edilirken üstünde olan kanlı gömleğini de Muaviye’ye göndermiş “kanımızı yerde bırakma, kanımızı sen savun.” diyor. Bir yandan da tansiyon sürekli yükseliyor. Hazreti Ali bu yüksek gerginlikle idare de hatalar yapılabileceğini düşünere Hazreti Muaviye’yi (r.a.) görevden almış. Kaldı ki zaten isyan edilmişti. Fakat Hazreti Ali’nin (r.a.) Suriye’ye tayin ettiği yeni vali Süheyl Bin Huneyf’in Suriye’ye girişi engellenmişti. Hazreti Muaviye (r.a.) Hazreti Osman’ın (r.a.) Dımaşk’a gönderilen kanlı gömleğini caminin mimberine astırıp halktan onun kanını dava etmek için biat aldı. Askerle bu kanlı gömleğin önünde ağlıyor, Hazreti Osman’ın intikamı alınıncaya kadar yataklarında uyumayacaklarına ve yıkanmayacaklarına dair yeminler ediyorlardı. Şam’da böyle bir rüzgar esiyordu. Hazreti Ali (r.a.), Hazreti Muaviye’ye (r.a.) elçi gönderdi. Fakat elçi elleri boş geri döndü. Hazreti Muaviye (r.a.) hazreti Osman’ın (r.a.) katillerinin öldürülmesi dışında hiç bir teklifi kabul etmeyeceklerini net bir şekilde bildiriyorlardı. Bu ısrarı gören Hazreti Ali (r.a.) artık müdahale etmek durumunda olduğunu fark etti ve hazırlıklara başlamıştı. Cemel vakasının Hazreti Ali’nin (r.a.) üstünlüğüyle sonuçlanmasıyla birlikte Hazreti Ali (r.a.), Hazreti Muaviye’ye (r.a.) muhacir ve ensarın kendisine biat ettiğini onun da kendisine biat etmesini istediği için tekrar elçi gönderdi. Hazreti Muaviye’nin (r.a.) Hazreti Osman’ın katillerinin meselesi hallolmadan hiç bir şekilde sulh etmeyeceği belliydi. Elçi elleri boş olarak Kufe’ye döndü ve Suriye halkının Muaviye (r.a.) ile birlikte silahlandıklarını, yeminler ettiklerini Hazreti Ali’ye (r.a.) bildirdi. Hazreti Muaviye (r.a.) bir süre sonra Hazreti Ali’ye (r.a.) Hazreti Osman’ın (r.a.) katilleri kendisine teslim edilirse biat edeceğini aksi takdirde kendi ordusuyla beraber müdahale edeceğini bildirdi. Aslında Hazreti Muaviye’nin (r.a.) derdi de İslam’ın kuvvet bulmasıydı. İslam’ın maruz kaldığı fitnelerden Medine yönetiminin attığı adımları veya atmadığı adımları sorumlu görüyor ve kendi hamiyet duygularıyla fitnelerin bu şekilde önünü alacağını düşünüyordu. Öte yandan tüm halkın da talep ettiği gibi kendisi de canından çok sevdiği Hazreti Osman’ın (r.a.) kanının yerde kalmasına tahammül edemiyordu. Onun gibi melek ruhlu, naif bir insanın öldürülmesi Hazreti Muaviye’ye o kadar dokunmuştu ki adaletin sağlanması adına bütün bunları göze almıştı. Hazreti Ali (r.a.) Mısır, Kufe ve Basra Valilerine hazırlanmalarını emretti. Suriye’ye yürüyüp Şam yönetiminin ikilik çıkarmasının önüne geçilmeliydi. Yoksa bedeli felaket olabilirdi. Her geçen gün fitneler uzadıkça uzuyor bu ikilikten münafıklar istifade ediyordu. Merkezi hükümete tam destek verip itaat sağlanıp, tek vücut olarak fitnelerin üstüne gidilmeliydi. Yoksa bu ikiliği fırsat bilen münafıklar yoğun propaganda çalışmaları yapıyorlar, her krizi köpürtüyorlardı. Sorunlar çözülemeden büyüyor ve kanser gibi de yayılıyordu. Hazreti Ali’nin (r.a.) ordusuyla yola çıktığını gören Hazreti Muaviye’de (r.a.) heyetiyle uzun istişareler yaptı. İki tarafta savaş çıkmasını istemiyorlardı. Kardeş kanlarının Cemel’de dökülmesi onları perişan etmişti. Fakat canları pahasına hak ve hakikat bildikleri doğrultuda da adım atmaları konusunda fevkalade bir mesuliyet hissediyorlardı. hazreti Muaviye’de taraftarları da ordusuyla birlikte Irak istikametine doğru yola çıktılar. Münafıklar da boş durmuyor iki tarafı birbirine karşı kışkırtıyorlardı. Her zaman yaptıkları gibi. İki tarafın orduları zilhicce ayının ilk günlerinde savaşın yapıldığı bölgeye ulaştı. Kan dökülmemesi için dualar ediliyordu. ilk gece su kuyularının kontrolü Hazreti Muaviye (r.a.) ve askerlerinin elinde olsa da Hazreti Ali (r.a.) daha sonra buranın kontrolünü ele geçirdi. hazreti Ali (r.a.) daha sonraki günlerde hakkaniyetini gösterecek susuz kalan Hazreti Muaviye (r.a.) ve ordusunun su içmesine izin verecekti. Bu düşmanca bir hissin olmadığını gösterir. Hazreti Ali (r.a.) sulh olması için her yolu deniyordu. Tekrar Müslüman kanı aksın ve münafıklar sevinsin istemiyordu. Hazreti Ali (r.a.) elçiler göndererek, elçiler yollayarak onları birliğe ve Müslümanların topluluğuna girmeye çağırsa da bir cevap alamamıştı. Ufak çatışmaların ardından muharrem ayının sonuna kadar mütareke sağlansa da barış yapılması konusunda bir gelişme bir türlü sağlanamıyordu. Elçiler gidip geliyor, sürekli bir çıkış yolu aranıyor fakat iki gurubunda anlaştığı bir nokta bulunamıyordu. İki taraf da hak gördüğü içtihadından vaz geçmiyordu. Şahsi menfaatler değil dertleri İslam’ın geleceğiydi. Fakat münafıklar boş durmuyor, zeminde cirit atıyorlardı. Sinirleri geriyorlar, bu şekilde de tansiyon gittikçe yükseliyordu. Ve maalesef savaş hazırlıkları başlamıştı. İki Müslüman ordusu Cemel’de olduğu gibi yine karşı karşıya gelecek, münafıkların ve şeytanın istediği gibi yine Müslüman kanı dökülecekti. Artık savaşı durdurabilecek bir görüşme de kalmamıştı. Hazreti Ali (r.a.) savaş başlarken askerlerine çatışmayı başlatan taraf olmamalarını, kaçanları ve yaralıları öldürmemelerini, evlerine girmemelerini ve kadınlara asla dokunmamalarını talimat verdikten sonra gönderdiği bir heyetle bir kez daha Muaviye’yi (r.a.) ikna etmeye çalıştı. Teklif maalesef kabul edilmedi ve sefer ayının ilk günü savaş başladı. (gümleme sesi) Çatışmalar 6 gün boyunca devam etmişti. O kadar ilginç bir tablo yaşanıyordu ki kardeş kardeşle dövüşüyor, namaz vakti gelinde beraber abdest alıyor, beraber namaz kılıyor hatta şehitlerinin cenazesinin namazını beraber kılıyorlardı. Hatta Muaviye’nin (r.a.) taraftarları Hazreti Ali’nin (r.a.) kemalatından dolayı ona arkasında namaz kılmak için koşup yetişiyorlardı. Fakat kader bu ya birbirlerini böylesine seven kardeşler aynı dertle yani İslam’ı koruma derdiyle bu sefer karşı karşıya gelmiş birbirlerine kılıç çekmişlerdi. Kaderin enteresan bir cilvesi yaşanıyordu. Allah sonraki gelecek ümmetlere örnek olmaları ve sonradan gelenlerin ders çıkarmaları için en zor imtihanları sahabelere yaşatmıştı. Son çatışmalar sırasında peygamberin (s.a.v.) ilk yıldızlarından annesi ve babası İslam’ın ilk şehitlerinden olan Ammar Bin Yasir (r.a.) Hazreti Muaviye’nin ordusundan bir kaç kişi tarafından şehit edilmişti. (gök gürlemesi) Bu durum Muaviye’nin (r.a.) birliklerinden bazılarının sarsılmasına ve olumsuz etkilenmesine sebep olmuştu. Çünkü yıllar önce peygamberimiz (s.a.v.) onun şehit edilişiyle ilgili bir haber vermişti. Peygamberliğin daha ilk yıllarıydı. Rasulullah Aleyhisseatü Vesselam’ın İslam davetini ilk kabul eden kahramanlar Rasulullah’ın (s.a.v.) semasında parlayan ilk yıldızlar olarak ortaya çıkıyorlardı. Bunlardan birisi de babası ve annesi İslam’ın ilk şehitlerinden olan Ammar Bin Yasir’di (r.a.). Ammar’a (r.a.) kızgın çöl kumlarının altında demirden gömlekler giydiriliyordu. O kavurucu sıcaktan ilikleri eriyen Ammar (r.a.) bir da ateşle dağlanıyor idi. Derisine kızgın demirler batırılıyordu, işkencelerden bayılan Ammar (r.a.) gözünü açınca Peygamberimizin (s.a.v.) yanında buldu kendisini. Rasulullah (s.a.v.), Allah’ım Ammar (r.a.) ailesinden kimseye Cehennem azabı tattırma diye dua ettikten sonra Ammar’a (r.a.) “Ey Ammar (r.a.) sen bu işkencelerle ölmeyecek, (kuvvetli gümleme) uzun bir müddet yaşayacaksın. Senin ölümün azgın ve zalim bir topluluğun eliyle olacak” dedi. (gök gürültüsü) İşte bu hadisi hatırlayan Muaviye (r.a.) ordusundaki Müslümanlar bocaladı. Fakat Amr Bin As (r.a.) bunu tevil etti. “Hepimiz değil sadece onu öldürenler baliğdir.” yani azgındır dedi. Ammar Bin Yasir ‘in (r.a.) şehit edilmesine çok üzülen Hazreti Ali (r.a.) orduyu şiddetli bir taarruza geçirdi. Bu taarruz karşısında Şam ordusu dağılma noktasına gelmişti. Bu durum karşısında Şam ordusu komutanı, Arabın dahilerinden olan Amr Bin As (r.a.) bir şeyler yapılması gerektiğinin farkına vardı. Aklına müthiş bir fikir geldi. Kimin yanında Mushaf varsa onu yukarı kaldırsın emrini verdi. Kimi eliyle kaldırıyor, kimi mızraklarına bağlayıp kaldırıyordu. Bu emri yerine getiren askerler aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun diye bağırmaya başladılar. Amr Bin As’ın (r.a.) bu taktiği tutmuş, işe yaramış, Irak’lı askerler de Hazreti Ali (r.a.) taraftarları da Allah’ın kitabının yaptığı çağrıya icabet edelim demeye başlamışlardı. Çünkü hiç kimse Müslüman kanı akmasından hoşnut değildi. Her kesin içi cızlıyordu. hazreti Ali (r.a.) savaş kazanılmak üzereyken, fitne önlenmek üzereyken, çözülme olmasın diye çok uğraştı. Ama askerler de karşı tarafın taktiğine kapılara aramızda Kur’an hükmetsin dedi. halbuki Hazreti Ali (r.a.) ne kadar da haklıydı. Zaten o halifeyken Kur’an’la hükmetmiş oluyordu. Hazreti Ali (r.a.) bu durumun bir savaş taktiği olduğunu askerlerine ne kadar anlatmaya çalışsa da başarılı olamadı Zaten savaştan yorulmuş ve akrabaları olan dindaşlarına kılıç çekmekte tereddüt eden ordudaki askerler bu durum karşısında savaşı bırakma noktasına gelmişlerdi. Bunun üzerine Hazreti Ali (r.a.) savaşı durdurmak zorunda kaldı. Bu noktada durup biraz düşünmek gerek. Kader neden böyle bir hadiseye müsaade etti de kardeş kavgası yaşandı diye. Dikkat edin. Şeytan hep aynı yerden saldırıyor. Hâbil ve Kâbil’in arasına girdiği gibi hazreti Yusuf’un(a.s.) kardeşleri tarafından kuyuya atılması gibi, şeytan hep kardeşi kardeşe düşürüyor (gök gürlemesi). Emsalimizle imtihan olunuyoruz. Cemel’ler, Sıffin’ler, Kerbele’lar hala bitmedi. Sürekli devam ediyor aynı sahne, sürekli Müslümanları birbirine düşüren münafıklar var. Sahabe neslinin hususan böyle bir imtihan yaşamasında pek çok hikmet var. Ama bize de ders olması en önemli yönüdür. Bunlardan ders çıkarmamız lazım, bir hikaye gibi dinlememeliyiz. En çetin imtihanları Allah onlara yaşattı. Bu şekilde yaşatarak bakın ve ders çıkarın demiş oldu. fakat asla bu mesele Muaviye (r.a.) ve taraftarları hatta ettiler diye o yüce sahabelere yanlış sözler söylemeye bizi itmemeli. Böyle bir hataya düşmemeliyiz. Yoksa o zaman kılıçlara bulanan bu kanlar bu zamanda senin diline bulanmasın. (cam kırılma sesi) Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle Aslında Hazreti Ali (r.a.) ile Hazreti Muaviye’nin (r.a.) muhaberesi hilafet ve saltanatın muhaberesidir. Hazreti Ali (r.a.) ahirete bakan en küçük meseleye dahi dünya siyasetinin en büyük meselesini tereddütsüz, pervasız bir şekilde feda ederek takva ve azametle amel etme yolunu seçti. Karşı taraf ise dünya siyasetini takip ederek saltanat ile İslam’ı güçlendireceklerine kanaat getirerek ruhsatla amel etmeyi tercih ettiler ve bu noktada hataya düştüler. Her ne kadar Muaviye (r.a.) içtihadında hata da etse kader göreceksiniz ki ilerde ona hilafet imtihanını yükleyecek, o vazifeyi ona verecek ve onun döneminde de İslamiyet çok geniş coğrafyalara yayılacak. Bunu da unutmamalı. Milyonların belki imanına vesile olunacak. Ayrıca hata da etseler içtihat ettikleri için bir sevap alırlar. Bundan bahsetmiştik. Ölen de öldüren de imanı ölçüsünde şehittir demiştim. Bunu unutmamak gerekir. Bir şekilde artık savaş bitmişti. Hazreti Muaviye (r.a.) maksadının aralarındaki anlaşmazlığın Kur’an’ın hakemliğine başvurarak çözülmesi gerektiğini söyledi. Bunun üzerine iki tarafı temsil etmek için 2 hakem seçilecek ve halifelik meselesi bu sayede çözüme kavuşturulacaktı. Hazreti Muaviye (r.a.) tarafının hakemi Amr Bin As (r.a.) olarak bildirildi. Hazreti Ali (r.a.) ise Abdullah Bin Abbas (r.a.) veya Malik Bin Haris El Eşteri’yi (r.a.) düşünüyordu. Fakat başta Eşhas Bin Kays (r.a.) gibi önede gelen bazı isimler, onu tahkime zorlayan bazı isimler bu defa Ebu Musa El Eşari’den (r.a.) başkasının hakemliğini kabul etmemekte direndiler. Yoğun ısrarlar sonrası Hazreti Ali (r.a.) bu isteklerini de kabul etti. Ardından iki tarafından da hakemlerinin kurallarını belirlediği tahkimnameyi hazırlamaya başladı. İşet islam tarihinde “Hakem Olayı” diye adlandırılan durum da adını bu olaydan almaktadır. Tahkimname çalışması başladıktan sonra ordular şehirlerine dönmüştü. Artık iş hakemlerdeydi. Hakemler iki kez toplandı. İlk toplantıda Hazreti Osman’ın haksız yere öldürüldüğüne, masum bir şekilde öldürüldüğüne dair karar aldılar. Bu konuda fikir birliği gerekiyordu ve bu karar alındı. Fakat 2. toplantıda kimin halife olacağına dair bir fikir birliği sağlanamadı. Görüşmeler sürerken maalesef beklenmedik bir gelişme oldu. Çoğu Tenim’lilerden 12000 kişiye yakın bir gurup “lâ hükme illa lillah” yani “hüküm ancak Allah’ındır.” ayeti varken Allah dışında hakemler belirleyerek Allah’ın hükmünün dışına çıkıyorsunuz, hepiniz kâfir oldunuz (gök gürlemesi sesi), bid’at ehli oldunuz diyerek bu durumu kabul etmedi. Böyle bir gürüh ortaya çıktı. Ve Kufe’ye dönüş sırasında Hazreti Ali’nin (r.a.) ordusundan ayrılarak Harura’ya çekildiler ve burada gelişerek ehli sünnet düşüncelerine bir çok aykırılığı barındıran hariciler zümresini oluşturmuş oldular. Günümüzde de onların kalıntıları maalesef hala varlar. İnsanların doğru yoldan sapmalarına sebep oluyorlar. Bu sapkın gurup çokça kan döken, cahil ama zulmüne Kur’an’ı alet eden bir zümreydi. haricilerin hem karakteristik özelliklerini hem de nasıl olduklarını Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam hadislerinde haber vermiş Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’ın Huneyn ganimetini dağıttığı esnada bir kısım kabileleri İslam’a ısındırmak için fazla fazla pay vermişti. Ve Ben-î Temim’lerden gözleri çökük, yanakları çıkık, alnı ilerde, gür sakallı, saçlarını kazıtmış, paçalarını kıvırmış biri öne geldi. Peygamberimizin kıyafetini yırtarcasına çekiştirip onun üstüne yürüyerek “Allah’tan kork ey Muhammed (kuvvetli gümleme sesi) adaletli ol.” dedi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu edepsizlik karşısında öfkelendi. “yazıklar olsun sana. Ben âdil olmazsam kim adalet eder, (gümleme sesi) ben Allah’a karşı gelirsem kim itaat eder.” (Kuvvetli giyotin sesi) dedi. Düşünebiliyor musunuz bu zihniyeti? Ne kadar ahmakane, ne kadar edepsiz. Fakat bakıldığında onlardan daha iyi namaz kılan, daha takvalı yok sanırsınız. Hey haat!! Hazreti Ömer’de (r.a.) bu durum karşısında birden celallendi. “Ya Rasulallah izin ver bunun boynunu vurayım.” dedi. (kılıç sesi) Amaa rasulullah Aleyhisselatü Vesselam izin vermedi. O bedevî arkasını dönüp giderken Rasulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam şöyle buyurdu: (Yankılı sesle) “Onun neslinden veya bunun arkasından öyle bir kavim türeyecektir ki onlar Allah’ın kitabını okuyacaklar fakat bu onların boğazlarında aşağıya geçmeyecek. (gümleme) Onlar okun avını süratle delip geçtiği gibi dinden çıkıp gidecekler. (sürtünme sesi) Ehli İslam’ı öldürecekler, puta tapanlara dokunmayacaklar. Eğer ben onlara yetişseydim Ad Kavmi’nin öldürülüşü gibi onları muhakkak öldürürdüm, hiç birini bırakmazdım.” dedi. (gök gürlemesi) Şefkat Peygamberi’nin(s.a.v.) böyle sözler söylemesi çok manidar değil mi? Ne kadar büyük fitneye sebep olduklarını düşünün. Çok ilginç bir ifade. Okudukları Kur’an gırtlasklarından aşağı inmeyecek diyor mesela. Yani kalplerine inmeyecek, gönüllerine işlemeyecek, ayetlerin manasını anlamayacaklar, çarpıtacaklar, zahirine göre amel edecekler. Okudukları şekilde kalacak, içselleşmeyecek, yaşantıya aksetmeyecek. Çünkü İslam’ın sevgisi ve şefkati bu kişilerde yoktur. (Gümleme sesi) Sadece şekilcilik vardır. Her kesi kâfirlikle itham ederler. Bu gün oluşan terör guruplarının çıkış noktası da bu zihniyettir. Rabbim İslam’ı ve ümmeti bu tehlikeden korusun. Ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam buyuruyor: “Bunlar bir takım taraftarları olacaktır ki, kendilerini iyice dine vermiş gözükecekler. Herhangi biriniz onların namazını görse kendi namazını, onların oruçlarını görse kendi orucunu küçümseyecek.” diyor. “Onlar Kur’an’da okuyacaklar fakat okudukları Kur’an köprücük kemiklerinden ileri geçmeyecek (Gümleme sesi). Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden, İslam’dan fırlayıp çıkacaklar. Onlar ” dikkat edin buraya “Müslümanlar tefrikaya düştüğü zaman ortaya çıkacaklarlardır. Bir adam görürsün ki onun pazularından birinde sallanan bir et parçasına benzeyen bir fazlalık vardır.” buyuruyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam.” Çok enteresan bir ifade. Eşgalini de tarif ediyor. Hadisi aktaran Said El Hüdri radiallahu anh şöyle diyor: Ben bunu Rasulullah Alaeyhisselatü Vesselam Efendimizden işittiğime şehadet ederim. ve yine şehadet ederim ki Ali Bin Ebu Talip (r.a.) (Hazreti Ali (r.a.)) onlarla çarpışmıştır. O esnada ben de yanındaydım. Bu adamın aranmasını emretti. Adam bulunup getirildi. baktım, aynen Rasulullah Aleyhisseatü Vesselam’ın tarif ettiği gibiydi. Birebir, tıpatıp aynıydı.” Bu guruptan bazılarının daha sonra şehirlerde bozgunculuk çıkarmaya, malları yağmalamaya ve insanları öldürmeye başladıkları haberi gelince Hazreti Ali (r.a.) Nehveran’da toplanan haricilere giderek onlara dağılmalarını ve bu düşüncelerinden vaz geçmeleri gerektiğini söyledi. Fakat vaz geçemeyen bu gurup karşısında da savaş kaçınılmaz oldu ve hazreti Ali (r.a.) bu harici kafilesini bertaraf etti. Bertaraf olan bu guruptan kaçarak kurtulan bir kısım nasipsizler hacda bir araya geldiler. (Yankılı sesle) Ümmetin bu ayrılığının sebebi bu üç kâfirdir (gök gürlemesi), bunları öldürürsek ümmet rahatlar, birlik oluşur dediler. Dar akılları hem onları hem ümmeti bir karanlığa doğru çekiyordu. Ümmet Kerbela’ya uzanan fitneler silsilesinin en dehşetlilerinden biriyle tanışıyordu. Dünya bu kara ruhluların aldığı karar ile kararıyordu. (gök gürlemesi) Hazreti Ali (r.a.), hazreti Muaviye (r.a.) ve Amr Bin As’ın (r.a.) öldürülmesi kararını alarak yola koyuldular. Zehirli kılıçlarını alarak şehirlere dağıldılar. Hazreti Muaviye (r.a.) bu suikastten ağır yaralı olarak kurtuldu. Amr Binas (r.a.) ise o gün hasta olduğu için, hastalandığı için yerine başka biri vekalet ediyordu ve vekalet eden kişi onun yerine öldürüldü. Amr Bin As’da (r.a.) bu şekilde kurtuldu. Hazreti Ali’ye (r.a.) gelince: Rasulullah’ın biricik damadı, can yoldaşı, amcaoğlu, ciğerparesi Ali’ye (r.a.) gelince. Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam ona haber vermişti şehadetini. O da yıllarca, belki 40 sene hasretle beklemişti şehadeti. Sakalını başının kanıyla boyayacak bir adamı tarif etmişti Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam. Hatta kendi katilinin eşgalini duymuştu Nebiler Nebisi’nden (s.a.v). Şehit edilmeden önceki gün katilini görünce nasıl da tanımıştı Rasullulah’ın (s.a.v) tarifinden. Yanına çağırdı onu. “Senin adın ne?” dedi. Adam söyledi. Hazreti Ali (r:a.) ona “Hayır, yalan söylüyorsun, senin adın bu değil.” dedi. Adam bu sefer gerçeği söyledi “Abdullah İbn-i Mülcem’im ben.” dedi. Hazreti Ali (r.a.) ona ne niyet taşıdığını bildiğini söyledi. Adam giderken de işte bu kişi benim katilim olacak dedi (gök gürlemesi sesi). Efendimiz Aleyhisseltü Vesselam ona sormuştu “Ya Ali (r.a.) önceki ümmetlerin en başı bozuğu kimdir? En şâkisi kimdir?” Hazreti Ali (r.a.), “Hazreti Salih’in (a.s.) devesinini kesendir.” dedi. Salih peygamberin (a.s.) devesini kesen. Rasulullah talebesinin doğru cevabından hoşnut olarak diğer soruya geçti. “Peki bizden sonraki yıllarda gelecek en şâki, en eşkiya, en azgın kişi kimdir?” Hazreti Ali (r.a.) “Gaybî olan bu meseleyi bilmiyordu. “Allah ve rasulü daha iyi bilir.” dedi. (Yankılı sesle) “O kimse seni şehit edecek kişidir.” dedi Efendimiz Aleyhisseltü Vesselam. (Kuvvetli giyotin sesi) Aylardan Ramazan ayıydı. Şehadetinden önceki son 3 iftarını oğulları Hasan (r.a.) ve Hüseyin’in (r.a.) evinde yapmış ve bir nevî helalleşmişti. Hazreti Ali’nin (r.a.) gözleri buğuluydu. Hali bir başkaydı. iftarda da tek lokma yemiş geri çekilmişti. Evlatları bu halini görünce sordular bu ne hal babacığım siz böyle yemezdiniz dediler. hazreti Ali (r.a.) duygulu bir sesle “Evlatlarım! Ben, Rabbimle kavuşmaya gidiyorum. istiyorum ki Rabbime boş bir mideyle gideyim.” (Gök gürültüsü) Peygamber torunları bu sözü duyunca babalarının vuslat yolculuğuna hazırlandığını anladılar. Kılıçlarını sıyırdılar. “babacığım, bize müsaade et seni koruyalım.” dediler. Hazreti Ali (r.a.) “Beni yerdekilere karşı mı koruyacaksınız? Göktekilere karşı mı?” diye sordu. Hazreti Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) bu soruya karşı şaşırdılar. “Yerdekilere karşı.” dediler ve Hazreti Ali (r.a.) cevap verdi. “Unutmayın ki gökteki muvazzaf melekler kader kapılarını açmadıkça yerdekiler bana zarar veremez. Göktekiler kader kapılarını açtıklarında ise bütün yerdekiler birleşse de beni koruyamaz.” kaderin karşısında böyle bir duruşu vardı ve “Kadere iman eden kederden emin olur.” cümlesini yaşıyor gibiydi. Ramazan ayının 17. gecesi sabah namazını kılmak için evinden çıkan İmam Ali’ye (r.a.) oğlu Hasan (r.a.) tedirginlikle bakıyordu. babasının farklı ruh haletini görmüş, meseleyi idrak ettikleri için üzülmüşlerdi Peygamberin (s.a.v.) reyhanları. “Babacığım bu gün mescide gitmesen.” dediler. hazreti Ali (r.a.) onları teskin etti. kaderini yürüyordu Allah’ın Aslan’ı, 63 yaşındaydı. Rasulullahın (s.a.v.) vefat ettiği yaşta korkusuzca yürüyordu ( gök gürültüsü sesi) bir ömür yürüdüğü gibi. Peygamberin (s.a.v.) damadı adım attıkça yer gök titriyordu. (gök gürlemesi sesi) Kainat nefesini tutmuş, dünya semaları şimdiden mâtem tutmaya başlamıştı. Sabahın karanlık vaktiydi. Hazreti Ali (r.a.) mescide ilk giren kişi oldu. Abdullah İbn-i Mülcem’in yüz üstü yattığını gördü. “Kalk kardeşim. Allah böylesi yatmayı sevmez (gümleme sesi). Bu iblisin yatışıdır” dedi. Kendi katiline bile nezaket gösteriyor, nasihat veriyordu. Arkasını döndüğünde o bedbaht, o akılsız, o nasipsiz, o bakışları gibi ruhu da kararmış adam Hazreti Ali’nin (r.a.) arkasına hızlıca sokuldu. Kılıcını kaldırdı (cızırtılı sesler) ama (yankılı sesle) indirirken neye malolacağını bilmeden indiriyordu. (Gök gürültüsü sesi) (uzun ve sürekli giyotin sesi) Kılıcı islam’ın kalbine saplanıyor (gümleme sesi), kılıcı adaletin pusulasına saplanıyor (gümleme sesi), kılıcı ilmin kapısını kapatıyor, ilme muhtaçları karanlıkta bırakan bir zulmeti getiriyordu. Kılıcını adeta fitnenin vücudu yapmış masumiyetin bağrına saplıyordu (boğuk gümleme sesi) O kılıç zülmün sembolü oldu. Hazreti Ali (r.a.) başına kılıç darbesi alınca bağırdı. (Yankılı sesle) “Bismillah ve billah ve alâ milleti rasulillah, fuztu bi Rabbil kabe” dedi. Allah’a, onun adına, Kabe’nin Rabbine yemin olsun ki ben zafere kavuştum.” dedi. (gök gürlemesi) Saldıran nasipsiz, Abdullah İbn-i Mülcem bu sözler karşısında dehşete kapılmış, nasıl bir akılsızlık yaptığını anlamaya çalışıyor ama onu da anlayamıyordu. Evet kırk yıldır hasretini çektiği şehadete yürümek için ölüm basit bir pasaporttan ibaretti hazreti Ali (r.a.) için. Dünya hayatından başkasını yüreğinde tutmayanlar nerden anlayacaklardı? Fakat olan olmuştu, felaket gelip çatmıştı. Cehaletin karanlığı ilmi baltalamıştı. âlimin ölümü âlemin ölümüydü. (Boğuk gümleme sesi) âlem yasa boğulmuştu. Biricik Ali’sine (r.a.) ağlıyordu. Ali’siz (r.a.) dünya Rasulullah’ın (s.a.v.) kokusunun dünyadan iyice çekilmesi demekti. Zira bir ömür Rasulullah’ın (s.a.v.) izinden ayrılmayanlar, o vefat edince Hazreti Ali’nin (r.a.) yanından ayrılmamışlardı. Ebu Hâle’ye (r.a.)soruldu nedeni. ” Duymuyor musunuz Ali’den (r.a.) Rasulullah’ın (s.a.v.) kokusu geliyor demişti. Zâlim kılıcını Hazreti Ali’nin (r.a.) başına vurunca afalladıktan sonra bağırdı. “Hüküm ve emir ancak Allah’a aittir ey Ali (r.a.), sana ve arkadaşlarına değil diyerek kaçtı.” Gözleri fitneyle ve cehaletle öylesine kördü ki karşısındakinin peygamberin damadı, peygamberin en sevgililerinden Hazreti Ali (r.a.) olduğunun farkında bile değildi. Oysa rasulullah’ın (s.a.v.) Ali (r.a.) bendendir, ben de Ali’denim (r.a.). Ya Rabbi Ali’yi (r.a.) seveni sev, Ali’ye (r.a.) nefret besleyene sen de nefret et. Ben ilmin şehriyim. ali’de (r.a.) onun kapısıdır.” dediğini bilmiyor muydu? (Boğuk hafif gümleme) İlmin kapısı olan bu mübarek zâtın, Allah’ın kitabına ters karar vermeyeceğini göremiyor muydu? İşte öylesine bir cahillikti ki bu; gözler, kendi doğrusundan başkasını göremezdi. İşte yine bu gün aynı cehaletin, aynı körlüğün İslam adı altında nice insanları savaşa ve karmaşaya götürdüğünü görebiliriz. İnsanların devirleri geçiyor fakat cahillik yok edilmediği sürece maalesef bâki kalıyor. Hazreti Ali (r.a.) darbenin ilk etkisinden sonra gözünü açınca sakalının kana bulandığını gördü ve gülümsedi. Oğulları vardı başında. Niye gülümsediğini sordular. “Sadaka Rasulullah (s.a.v.).” dedi. “Rasulullah’ın (s.a.v.) müjdesi tahakkuk ediyor. Bu şekilde sakalımı kana boyayan biri tarafından şehit edileceğimi haber vermişti. “diyor (gök gürültüsü sesi) Aldığı yaranın ve bu yaraya sebep olan zehirli kılıcın tesiriyle yakın zamanda vefat edeceğini biliyordu. Suikast yapılacak kılıç 40 gün boyunca zehir sürülerek bileğlenmişti. Ona suikast yapan İbn-i Mülcem yakalanıp huzuruna çıkarıldı. O anda bile yalnızca adaleti düşünen Hazreti Ali (r.a.) “Eğer ömrüm yeterse şer-i cezasını ben vereceğim, eğer ölürsem sadece kısas yapılsın. Katiyyen işkence veya eziyet edilmesin.” dedi. Son nefesinde dahi hak için çırpınıyordu. Düşünün nasıl büyük bir iman, nasıl büyük bir adalet timsali. Kendi katiline bile adaletle hükmedene nasıl olur da Allah’ın kitabından saptığı iftirası atılabilir. Hazreti Ali (r.a.) etrafındakilere sordu: “Halk sabah namazını kıldı mı?” “hayır” dediler gözyaşlarıyla. “Hemen namaz cemaatle kılınsın.” dedi. Düşünün son nefesinde dahi namazı düşünen bir kahraman. Ve evlatlarına vasiyeti şuydu: “Yavrularım ben Sevgililer Sevgilisiyle (s.a.v.) buluşmaya gidiyorum, ona kavuşmaya gidiyorum. Kufe’de beni bilinmeyecek bir yere defnedin. Üstümü toprakla örtün ki kimse orada mezar olduğunu bilmesin. Benden sonra sen ve kardeşin Hüseyin (r.a.) çok belalara uğrayacak, çetin günler yaşayacaksınız. Unutmayın ‘zorlukla beraber kolaylık vardır.’ Sabır nice başarıların anahtarıdır. Ve arkamdan mâtem tutmayın. Öyle bir yolun yolcusuyum ki bana üzülmeyin; sevinin. Ben yüceler yücesi Allah’a kavuşmaya gidiyorum. Yıllar yılı hasreti yüreğimi yaktı. Ben dedeniz Rasulullah’a (s.a.v.) kavuşmaya gidiyorum. Ben ananız Fatıma’ya (r.a.) kavuşmaya gidiyorum.” Hazreti Ali (r.a.) bir kaç gün içerisinde en sevgilisine, habibine, can dostuna kavuştu. (gümleme sesi) Rasulullah’ın (s.a.v.) Uhud Dağı’nda söylediği sözdeki son şehit de yerini almış oldu. Kerbela ızdırabına giden yolun son kısmına gelinmişti. Hazreti Hasan’ın hilafet dönemi ve Kerbela’ya uzanan, yürek yakan hikayeyi bir sonraki videoda ele almak üzere Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.

Mahrem Fotoğraflarımla Tehdit Ediyor! Aşkı İçin Tesettürden Vazgeçti

Aldanan bir hanım kardeşimin bana yazdığı mesaja bakar mısın? Okuyacağım abi. Bunu anlatırken şüphesiz.. ..çok utanacağım. Ama böyle yaşarsam.. ..dediğim gibi intihar etme derecesine gelebilirim. Resim falan istiyor bende salak gibi inandım. İşte ne olduysa o günden sonra oldu. Ne mesajlar geliyorda okuyamıyoruz biz burada. Ancak dert babası oluyoruz yani. Vallahi diyor çok tövbe ettim. İffetimi kaybediyorum filan diyor. Abi yediremiyorum kendime böyle hadiseleri. yazık ya Bir hanım kardeşin hayatı bu kadar ucuz olamaz. Harama Allah’ı ortak ediyor ha. Evet. Şu an on ikiye çeyrek var. Az önce özel dersten çıktık. Doğru mu? Bugün video günü bende.. hadi bakalım Valla konumuz. İlk önce kalemimi bulayım. Bu kalem ucuz bir kalem değil. Buna dikkat etmek lazım yani. Şimdi konu şu. Hani biz bir kere bir mesaj okumuştuk. Evleneceğiz diye kandırdı tecavüz etti videosu vardı ya. Gelen mesajları okumuştuk. Ondan sonra çok mesaj geldi bana. Tabi ben onları.. ..kenara aldım. Kardeşlere de yardımcı olduk. Lakin bazı mesajlar vardı. Bizim bu.. ..anlattığımız oradaki o meseleler ve ardından.. ..sunduğumuz o çözüm noktalarının.. ..farklı bir boyutu. Bugün biraz onu konuşacağız. Yani bu işin çirkinlik yönü daha.. ..farklı yerlere varıyor. Mesela gelen mesajlardan bir tanesi. Tabi mesajlara geçmeden önce bugünkü.. ..meseleyi de söyleyelim mesela neler yapacağız diye. Evleneceğiz diye kandırdı tecavüz etti videosu. Orada hani işte.. ..daha ortaokul öğrencilerinin yaşadığı hadiseler üniversite öğrencileri filan. Yani hep böyle.. işte evlilik vaatleri, o pembe hayaller o rüyalar, onların içinde giden o gidişat ve ardından gelen felaketler. Şimdi ondan sonra bana çok mesaj gelmeye başladı. Yani bir abimiz, bir kardeşimiz. Yani bu konuda tecrübeli. Çünkü bir sürü mesajlar geliyor. Bende derdimi yazayım tarzında çok mesajlar geldi. Elhamdülillah.. ..yardımcı olmaya çalıştık kardeşlerimize gerektiğinde birebir aradık. O sorunun çözülmesi için. Çünkü yani.. ..bunalıma ve intihara sürükleyen hadisler dahi oluyor. Kimseye bu konuyu açamıyor. İçinde dert oluyor. Allah muhafaza kadere şekvalar.. ..ve neticesinde iman gidebiliyor. O yüzden bugünkü konuşacağımız.. ..mesele de hani biz haram sevdalar.. ..meselesi diyoruz ya. Halbuki bugün bizim işimiz gençlerle. Yani biz takip eden gençlerin.. ..yüzde doksan beşi ehl-i iman. Belki yüzde doksan dokuzu. Ama gaflet dediğimiz hadise var. Allah var deyip yokmuş gibi yaşamak. Ahirete iman ettiği halde dünya hayatını tercih etme yolunda. Niye? Ehl-i dünya, ehl-i dalalet, ehl-i safahet bütün nazar-ı dikkatleri dünyaya veriyor. Değil mi? Oraya celb ediyor oraya çekiyor. Bugün dizilerle.. ..yapılan programlarla, filmlerle youTube’deki çok farklı farklı, değişik içeriklerle.. ..insanların o nefisleri galeyana getiriliyor. Sorguluyor adam kendini. “Ben niye böyle değilim?” Hani dedik ya kimlik bunalımı yaşıyor gençler diye O kimliğini ararken kim bir kimlik uzatsa ona yapışıyor. İşte o nasıl bir kimlik onu konuşacağız. Ve neticesinde gelen o sıkıntılar hep ayrılık acısı.. ..işte haram sevdadan çektiği elemler. Yani şimdi bunu sadece bir haram sevda bir ayrılık acısı olarak nitelendirme abi. Yani bir genç kardeşim o yaşadığı sıkıntılardan dolayı.. ..o manevi şikayetlerden dolayı tesettüründen çıkıyorsa.. ..olay sadece aşk acısıyla kalmamış demektir. Ya da bir kardeşim namazını terk ediyorsa ve ya “artık ben -haşa- Allah’a inanmıyorum. Allah olsaydı bunlar benim başıma gelmezdi.” diyecek dereceye varıyorsa demek ki bu sadece aşk acısıyla alakalı bir şey değil. Bu bambaşka bir hadise. İşte onu konuşmamız lazım. İnsanların terk edilişleri, o ayrılık acıları.. ..yaşadığı manevi sıkıntılar.. ..bağlandığı şeyler onu terk ediyor. Ona Allah’a ısmarladık demeden gidiyor. Peki biz seveceğiz.. ..yani her seferinde biz bunu söylerken sevmeyin anlamında değil. Elbette seveceğiz ama nasıl sevmeliyiz? O sevgiyi hangi yolda kullanmalıyız? Bunun doğrusu nedir? Değil mi? Bunları ele alacağız işte. O yüzden çok önemli konuşacağımız meseleler. Bakalım inşaAllah. Ben birkaç tane mesaj okuyacağım. Ağır bir mesaj. Bir tanesi çok çok uzun onu özet olarak sunacağım. Ama birinci mesajı okuyayım mı size? Hani bu sosyal medyadan herkes.. ..dindar ya. Öyle gözüküyor ya. Hani dindarlığı biz sadece böyle namaz kılmak olarak algılıyoruz ya. Bir adam namaz kılıyorsa “ooo kral” Yok böyle bir şey. Onu yapması gerekiyor. Bugün nasıl ki yemek yiyen bir adama “ooo yemek yiyor” diyor musun sen? Su içen bir adama “ooo adam su içiyor ya. Harika. Bravo. Alkışlar. Tebrikler.” Böyle bir mana var mı? O zaman bir adam namaz kılıyorsa niye şaşırıyorsun sen? Namaz da aynı onun gibi en büyük ihtiyacı ya o adamın. Nasıl yemek yemek, su içmek… Abi hayatın bir parçasıdır namaz. “Namaz olmasıyla bir adam dindardır.” Hayır ya. “Bir adam takvalıdır namazı var diye.” Hayır değil. Namaz olması gereken. Farz ya. Onu yapacak. Onun üzerinden prim yapamaz bu adam. Amma velakin işte ahir zaman öyle dehşetli bir hal almış ki. İnsanlar için önceden normal olan şeyler şimdi anormal. Önceden de anormal olanlar şu an normal karşılanıyor. Yani işte normal olan namaz şimdi anormal. “Aa adam namaz kılıyor.” “Bu zamanda namaz kılan bir genci bulmak çok zor.” Ya namaz bir parçası. O namaz hayata tesir ediyor mu ona bakmak lazım. Adamın hayatına namaz tesir etmedikten sonra.. ..herkes alim olmuş. Abi bugün bir ateist de, Allah’a inanmayan birisi de çıkıp.. ..benim şu hazırladığım doneleri.. ..adam alır kendisine ayna karşısında kendini tekrarlar.. ..çalışır eder gelir burada çıkar anlatır. Burası(ağız) yorulur sadece. Buraya(kalp) inmedikten sonra beş para eder mi? Herkes alim. Önemli olan o ilmiyle amel edebilmek. Hakim olabilmek. Hikmetli iş yapmak. Allah bizi hakim eylesin. Alim değil yani. Öncedendi o. Önceki alimler.. ..hakim ve alimler aynı anda zikrediliyordu. Alim dediğin zaman o da içine giriyordu. Şimdi konuştuk ya o gün derste.. ..sıdk ve hizb.. ..doğru ve yalan, şer hayır omuz omuza vermiş aynı tezgahta aynı çarşıda satılıyor. İman ve imansızlık adamın kalbinde aynı anda bulunuyor ya. Bak öyle olunca aldanan bir hanım kardeşimin.. ..bana yazdığı mesaja bakar mısın? Okuyacağım abi. İsmini vermeyeceğim tabi. Ben bu kardeşime yardımcı da oldum hamdolsun. Çok şükür kurtuldu da rahatladı da. “Harun abi senden bir konu hakkında yardım etmeni istiyorum.” “Yoksa intihar etme derecesine gelebilirim. Allah muhafaza.” yazmış. “Bunu anlatırken şüphesiz çok utanacağım. Ama böyle yaşarsam dediğim gibi intihar etme derecesine gelebilirim.” “Şimdi Harun abi ben bundan iki üç yıl önce çok pis işler yapıyordum.” “Instagram’dan birisinin bana mesaj atmasıyla başladı.” Erkeğin biri mesaj atıyor. “İlk başta da çok dindar birisiydi. Gerçekten de öyleydi. Çok bilgiliydi.” Bak görüyor musun? Bana sorular sorduğu için bende cevap veriyordum. Aynı zamanda – uzun ya ben ara ara okuyacağım- “Aynı zamanda ben ona soruyordum o da cevap veriyordu.” “Dini konular hakkında sadece konuşuyorduk.” Öyle oluyor ya. “Abi biz sadece dini konular konuşuyoruz.” filan diye. Yapma Allah aşkına ya. Yapma. Şeytan nasıl kandıracak seni? Hemen müstehcen şeyler konuş diye sizi buluşturmayacak ki ya. Böyle bu kanaldan girecek be kardeşim. “Sonra yine bana mesajlar attı. Ben artık istemiyorum bana mesaj atma dedim.” “Ama yine de attı.” Sonra abi nasıl oldu bilmiyorum. Konu…konu nereye geliyor? Bak dini konuşma başlıyor. Abi mastürbasyona kadar gidiyor. Kız ve erkeğin yaptığı muhabbete baksana. Dini bilgisi için başlanılan bir muhabbet abi mastürbayona kadar gidiyor. Cinsel içerikli mesajlar. Hayatını anlatmış çocuk. Bak şimdi olay.. ..bir şeytan nasıl işliyor onu görüyoruz. Çocuk hayatını anlatmaya başlamış. Şimdi geriye sarıyoruz. Diyor ki abi hayatını falan anlattı. Bir kez nişanlandım kadın beni aldattı demiş. Abisini bazı adamlar öldürmüş. Onun öfkesi varmış. Bak ne oldu? Şimdi hanım kardeş şefkat kahramanı.. ..karşısında şu an kim oynuyor? Mağdur bir adam oynuyor. Doğru mu? Mağdur bir adam.. Ve diyor ki: “Kolunun her yerinde jilet izleri vardı. Bende bunları duyunca yardım etmek istedim.” Yapma etme bunlar haram dedim. İşte falan filan.. ..ama diyor işe yaramadı. Sonrasında muhabbet ileri gidiyor. Bundan resim falan istiyor. Kalpler birbirine karşı oynamaya başlamış mı? Resim filan istiyor. “Aklıma girdi. Bende salak gibi inandım. İşte ne olduysa o günden sonra oldu.” “Bir daha mesaj atma dedim. Beni bırakırsan iyi olmam dedi.” “Aradan uzun zaman geçti mesaj attı. Senin yüzünden ateist oldum diye.” Hadi bakalım. Mağduriyetin level 3. Doğru mu hacı? “Bak ateist oldum diye. Senin yüzünden dedi.” Anne ve babası ölmüş o arada. Ne ara öldüyse bu da yani. “Sonra senin yüzünden oldu dedi. Tabi ben şok oldum. Kendime benim yüzümden oldu demeye başladım.” diyor. Benim yüzümden oldu demeye başlamış kendine. Çocuk psikolojik bir baskı yapmış. “Hakkımı sana helal etmem dedi.” Hatta sonrasında şunu yazmış. “İşte seni hep rüyamda görüyorum. Uçurumun kenarında beni hep kurtaran sensin.” “Sensiz yapamam.” Sonra bir daha resim istemiş bundan bu kızımız da resim atmış. Sonrasında vazgeçmeye çalışıyor. Tövbe ediyor bak kız. Kız kardeşimiz tövbe ediyor. Bir daha yapmayacağım. Abi nefsine yenik düşüyor. Onları konuşacağız bugün. Yani nasıl olur? Yani şimdi dinleyenler şunu söylüyor. “Ya yok artık be. Serkan abi abartma ya. Bu kadar salaklık olmaz ya.” Olur. Olur olur. Bundan daha beteri de olur. Ne mesajlar geliyor da okuyamıyoruz biz burada. Ancak dert babası oluyoruz yani. Elhamdülillah. Dert bize derman oluyor işte. Bak o bizi ateşliyor işte. Fedakarlığa itiyor. Yapmamız gereken bir şeyler var diye bizi gaza getiriyor aslında. Sonrasında abi… bak sonrasında Kız diyor ki abi Allah’ın huzuruna utanarak gidiyorum. Vallahi diyor çok tövbe ettim. İffetimi kaybediyorum filan diye. E tabi çocuk abi ne yapıyor? “Bana mesaj atmazsan bana resim, video göndermezsen.. ..bunu her yerde paylaşırım.” Tabi bizde elimizden geldiğince kardeşimize yazdık yani. Öyle bir şey olduğu zaman polise gideceğini ben bu konuda sana yardımcı olacağımı “O tarzda bir şey oluyorsa bana atıyorsun mesajları.” Hatta “telefonunu filan ver” e kadar gitti yani olay. Abi yediremiyorum kendime böyle hadiseleri. Yazık ya. Bir hanım kardeşin hayatı bu kadar ucuz olamaz. Ha… Kızın hatası yok mu? Var. Amenna. Çok yanlışı var hemde. Çok yanlışı var. İnşaallah samimi tövbe eder ve o hale bir daha düşmez. Ama işte bunun olması da gerekiyor biliyor musun? Bunun niye olması gerekiyor? Yani o tehdidi almasaydı belki de bambaşka yerlere gidecekti. Cenabı-ı Hak o yoldan çevirmesi için bir tokat vurdu işte ona. Görüyor musun olayı? Sonra diğer mesaj. O çok uzun. Özet söyleyeceğim abi. Üniversite de birini çok sevdim abi diyor. Daha birinci sınıftan filan başlıyor. Zaten bu olaylar abi birinci sınıfta ikinci sınıfta başlıyor yani. Yani ne biliyim abi gitmeden önce o tercihlerde “hemen kendine koca adayı bul” Veya işte “eş olacak bir hanım bul” diye bir seçenek mi var yani? Onu mu işaretleyip gidiyorlar? Anlamıyorum ki ya. Okula girdiği gibi radarları açıyor. Evlenecek böyle birini aramaya çalışıyor. Yani niçin okuduğunu da şaşırıyor artık. O dereceye gelmiş. Neyse bu abi çocuğa aşık oluyor. Tamam. Güzel. Devam ediyorlar muhabbete filan. Sonrasında bu şiddetli, hararetli muhabbet öyle bir hale geliyor ki buna deli gibi bağlanıyor abi. Deli gibi bağlanmış. Hırsla. Bağlanıyor. Çocuk bunu aldatıyor. Aldatmaya başlamış. Ondan sonra bu kızda saplantı haline geliyor ya. Abi bunun peşini bırakmıyor. “Nasıl beni terk eder?” “Şey yapar…” filan diye. Sonra bu çocuk, diyor ki kominist kızlarla takılmaya başladı. Bana yazdığı mesajı söylüyorum. Kominist kızlarla işte… o tarz insanlarla abi partilere falan filan böyle farklı yerlere gitmeye başladı diyor. Yani şimdi tesettürlü kardeş diyor ki bizim cenahın tam zıttında.. ..hatta diyor benim tesettürüme karşı olan taraflarla takılmaya başladı. Sonra bu kız öyle bir hale geliyor ki herhalde diyor bu açık kızlardan hoşlanıyor. O zaman ben açılayım. Tesettürden çıkmış biliyor musun? Tesettürden çıkmış. Tabi yine o… Abi mukaddesatı ayak altına aldın sen. Yani sen Allah için mi kapanmıştın? Yoksa nefsin için mi? Onun imtihanı. Neyse hanım kardeşimiz yazıyor. O sevdadan o şeyden pişmanlıkla vazgeçiyor. Bak görüyor musun abi? Ne kadar dehşetli bir hal. Haram sevdanın açtığı yaralar… Yani bunu konuşurken ben utanıyorum ya. İşte niye oluyor biliyor musun? Bak güzel kardeşim bak bunun böyle olmasının asıl nedeni Bu neden oluyor? Hisler akıl ve kalbin önüne geçiyor. His…bunu çoğu derste söylüyoruz değil mi? Aklın ne diyor diyorduk hani konuşurken? Aklın yapma yanlıştır kalbin yapma üzülürsün dediği halde bir adam bile bile o yanlışı niye yapıyor? Veya niye yapıyoruz? Veya niye yapıyorum? Abi hislerime mağlup olduğum için. O hisler nefsin de yardımıyla beraber o aklın ve kalbin önüne perde oluyor. Öyle bir perde ki onu var ya hülyalara götürüyor böyle. Çok farklı hallere girmeye başlıyor. Uyurgezer bir vaziyete getirdi mi seni? Haa. Şimdi senin hislerin ve nefsin sana tasmayı taktı. Seni istediği yerde sürüklemeye başladı mı abi? Sonrasında bak. Şimdi o tasma takıldı seni istediği yere sürüklerken senin nefsinin hissesini de veriyor. Senin nefsinde oradan tatmin oluyor. Ücretini alıyor anladın mı? Çünkü şeytan günahlarda lezzet olmasa insanları kandıramaz. Oradan yöntemi bulmuş zaten. Oradan seni alıyor istediği yere götürüyor. Şimdi bu olay niye oluyor biliyor musun? Bak şimdi.. Bu hanım kardeşimizin yaşadığı hadise ve bu benzer hadislerin olması şu abi Şu abi şu.. Mektubatta bir yer var diyor ki şimdi Cenab-ı Hak bize fıtrat olarak sevgiyi vermiş mi? Bize aşkı vermiş mi? Kalbe mukabil bir kalbi buluyor mu insan? Ona göre yaratılmışız değil mi? Ama bunun kullanım yönünü bize bırakmış. Buna iki tane yön vermiş. Biri hakiki biri mecazi. Sen nereye kullanacaksın diye sana bir akıl fikir ciheti verdiğinden dolayı sana bir irade verdiğinden dolayı ey kulum diyor doğrusu bu yanlışı bu. Ama bak şimdi ne diyor aşkla alakalı. Diyor ki: “Aşk şiddetli bir muhabbettir.” Fani mahbublara -geçici olan dünyevi sevgilere veya sevgililere- müteveccih olduğu vakit ya o aşk kendi sahibini daimi bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazi mahbup -o sevdiği o bağlandığı şey. Bunu dünyevi mal mülk olarak da algılayabilirsin.- O şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, baki bir mahbubu -ebedi bir sevgiliyi- arattırır. O mecazi aşk hakiki aşka döner. İşte bütün mesele bu. Demek ki Cenab-ı Hakkı tanımaya ve sevmeye endeksli bir cihazat verilmiş bize. Doğru mu? Kalbimiz ona göre verilmiş. Şimdi yani Cenab-ı Hakkı bulman için verilen akıl ve kalbini sen nereye sarf ettin? Sonsuzluğu isteyen kalbini sonsuzu bulamadığın için sonlu şeylerle tatmin etmeye çalışıyorsun işte. Ne oldu? Ne diyorduk? Anahtar kiliit ilişkisi gibi değil mi? Anahtar kilit birbirine uyduğu zaman o kapı açılır mı? Sonsuzluğu isteyen kalp ve sonsuzluk gelirse onlar empoze olurlar. O anahtar o kiliti açar. E şimdi sen sonsuzluğu isteyen kalbe sonlu mahbubları sokmaya çalışırsan ana merkezi onları yaparsan Parantez açıyorum. Sevmeyecek miyiz abi? Fani mahbublara bağlanmayacak mıyız? Onu da konuşacağız. Kapatıyorum parantezi. Ne oldu abi? Şimdi sen oraya sonsuzluğu isteyen kalbe sonlu şeyleri taktın. Takmaya çalışıyorsun. Uyar mı? Ha? Uymaz değil mi? Bu neye benziyor biliyor musun? Yani bir anahtar yuvasına, bir kilide yanlış anahtarları sürekli takıp çıkardığını düşün. Elli tane denemişsin. Elli tane denemişsin. Belli şeyden sonra yanlış anahtarları oraya takmaya çalıştığın için orası yalama olur mu? Yalama olduktan sonra orijinalini takmaya çalışsan yani oraya uygun olan anahtarı takmaya çalışsan da artık işe yarar mı? Yuva yalama olmuş. Kalp de böyledir işte abi. Kalp yalama olduktan sonra -onlar gelmiş oradan çıkmış o oraya o oraya filan- Bu sefer Allah’a yer kalmıyor işte. Yaa. Bazen kalbi kendi eliyle paramparça edip öldürebiliyor. Ne kadar dehşetli ya. İşte o yüzden diyor ki o şiddetli muhabbet onu -sahibini- daimi azap ve elemde bırakır. Ya böyle olması güzel bir şey zaten. Anlar olayı. Veyahut diyor o mecazi mahbup o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için baki bir mahbubu arattırır. İşte bak bu haram sevdalardan çekilen aşk acıları bir yandan güzel. Demek ki anlaman lazım ya. Artık aklını önüne al ya. Şu kendini bir muhasebe et artık ya. Bir konuş. Demek ki senin kalbin buna tatmin değil. Bak üzülüyorsun. Mutlu olmak için seviyordun sen. Mutlu olmuyorsun. Yüz kere dedik değil mi? Haram sevda da bir kıskançlık elemi var diyoruz ya. Bunu yaşıyorsun işte. Üniversite öğrencileri bunu daha çok yaşamıyor mu? Farklı yerlerde. Diyor ki Serkan abi diyor biz farklı yerlerde okuyoruz hiç günaha bulaşmıyoruz. Yani arada bir mesajlaşıyoruz. Biz diyor yüz yüze bile gelmiyoruz. Abi olmuyor işte böyle anlamıyor musun ya? Kıskançlık krizlerine giriyorsun. “Neredesin aşkım?” “Şuradayım aşkım.” “Nereye gittin?” “Şuraya geldin mi?” “Orada mısın?” “Burada mısın?” “Benden habersiz bir yere gitme.” falan filan. İki taraf o baskıya dayanamıyor zaten. Sonra ne oluyor hacı? Sonra mesaj geliyor. “İşte ben seni sevdiğim gibi sen beni sevmiyorsun.” Karşılık görmemek elemi başladı mı? Sonra çok bağlanmaya başlayınca ayrılık acısı geliyor mu? “Ya beni terk ederse? Ya ayrılırsam?” Gördün mü? Art arda sıralanıyor. E ne oldu bunlar mutluydu hani? Ha? Kalpler pır pır. Aşk mesajları falan. Böyle sabah namazına birbirlerini kaldırmalar. Cuma mesajları filan. Seviyorum seni canım. Sonra hayaller kurmalar. İşte ben imam olurum sen arkamda kamet getirirsin. Ki kadın kamet getiremiyor değil mi? Ama hayali var adamın onu yapıyor ya. Onu söylüyor yani. Ya hayaller güzel. Sen bir de daldın abi. Yok işte senin sakalından süzülen abdest suyuyla ben abdest almak istiyorum. O günler gelecek. Abdest suyunu şalımla sileyim. Bak ne kadar güzel başlıyor hayaller değil mi? “Canım ben yatıyorum aşkım. Ben yatıyorum. Beni sabah namazına kaldır.” Ya birader bu olacak iş mi ya. Harama Allah’ı ortak ediyor ha. Ne kadar değişik değil mi? İşte ondan sonra tokat yediğinde birisi uyanıyor bir kısmı uyanmıyor. İşte o tokatlar o elem…o elem bazen uyandırıyor bak. O kardeşler uyanmışlar. Görüyor musun abi? Ne kadar farklı bir durum işte. O yüzden de kabahat kusur insana ait oluyor biliyor musun? Çünkü o kabahat o kusur niye sende? O istidatı o kabiliyeti sen yanlış yerde kullandın. O hatayı sen yaptın. Ona da müstahak oluyorsun işte. Hanım kardeşlerin böyle erkeklere aldanmaması lazım. Tekrar ediyorum. Bir adam namaz kılıyorsa -ya zaten abi bu bir kıstas değil. Bize bazen diyorlar ki abi hep hanım kardeşler üzerinden konuşuyorsunuz. Abi siz şefkat kahramanısınız. Yani erkek laf anlamıyor. Erkek laf anlamıyor. Enaniyeti kavi olduğu için. Yani kardeşim biz size söylüyoruz siz gardınızı alın. Onların o şerefsizliğine o adiliğine yem olmayın. O adam zaten o şerefsizliği kendine meslek edinmiş. Niye? Alnı ak şekilde geziyor olan hanım kardeşlerimize oluyor. Biz kim tarafından çok üzüntü duyuyorsak onu savunmaya çalışıyoruz. Bundan dolayı. Abi erkeğe bizim toplumda… Allah katında çok şey oluyor. Elbette Cenab-ı Hak kardeşim intikam alanların en hayırlısıdır. Doğru mu? Ama işte dünya cihetiyle adalete bakamıyorsun ki. Bu dünyadan mazlum zilletiyle zalim izzetiyle göçüp gidiyor. Demek ki bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor. Cenab-ı Hak ihmal etmez imhal eder. Yani erteler. Tehir eder. Elbette hesabı gelecek. O kardeşimizin sabır göstermesi lazım. Sabredecek. Sen tövbe et. Cenab-ı Hak setredendir. Nasıl ki kainatı geceyle setrediyor. Senin de günahlarını setreder. Sen yeter ki samimi ol. O yüzden yani bizim hanım kardeşlerimize yönelik gibi gözüküyor ama değil. Yani sizi şefkat kahramanı görüyoruz abi. Elmas. Sen kendini muhafaza et. Dışarıdan ok gelse de bir şey olmaz inşaallah. Ama sen o elması ortaya çıkarırsan çok eller uzanır. Derdimiz o. Sen evlat yetiştireceksin ya. Sen anne olacaksın. Yani çok çok böyle dikkatli gitmek lazım. Kalkanı sağlam tutmak lazım. O kalkan o siper Kur’an ve sünnet-i seniyye dairesinde terbiye-i islamiye dairesinde yaşamak lazım işte. Bizim derdimiz o. Onu vermeye çalışıyoruz. Onu anlatmaya çalışıyoruz. Bak. Sonrasında gelen hadise ne biliyor musun? Şöyle bir yer okuyacağım. Abi niye bunlar oluyor? Niye bunlar bizim başımıza geliyor? Abi gelir. Gelir gelir. Yani bunu herkes delikanlı gibi kendine alsın üstüne alsın ya. Müstahak oluyoruz biz buna. Bak ne diyor? Diyor ki “Gayr-i meşru bir muhabbetin neticesi merhametsiz azap çekmektir.” Bak. Gayr-i meşru bir muhabbetin neticesi. Uygun olmayan Allah’ın istemediği tarzda İslami bir çerçeveye uymayan Gayr-i meşru bir muhabbetin neticesi merhametsiz azap çekmektir. Kaidesi sırrınca siz fıtratınızdaki Cenab-ı Hakkın zat ve sıfat ve esmasına sarf edilecek muhabbet ve marifet istidatını Allah’ın isim ve sıfatlarını sevmeye ve onu tanımaya olan o kabiliyetinizi şükür ve ibadat yani ibadet cihazatınızı nefsinize ve dünyaya gayr-ı meşru bir surette sarf ettiğinizden bil’istihkak cezasını çekiyorsunuz. Hak ediyorsunuz. Doğru mu? Doğru değil mi abi? Çünkü Cenab-ı Hakka ait muhabbeti nefsinize verdiniz. mahbubunuz olan o sevgiliniz olan nefsinizin hadsiz belasını çekiyorsunuz. Çünkü hakiki bir rahatı, o mahbubunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakiki mahbub olan hakiki sevgili olan hakiki sevilecek olan Kadir-i Mutlaka tevekkül ile teslim etmiyorsunuz daima elem çekiyorsunuz. Yani her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki rahat edesin. Üstüne düşen vazifeyi yap sen. Yani burada o kdr çok meseleler var ki konuşulacak. Önceden bir aile sohbeti olmuştu. Bir yere çağırmışlardı. Ailelere yönelik çocuk eğitimine yönelik bir konuşma istemişlerdi. Bende direk pervasız şekilde şunu söyledim. Dedim kimse kusura bakmasın. Bugün konuşacağım mesele belki biraz damarlarınıza dokunacak. Ama ben hakkı söylemek zorundayım. Onun için beni çağırdınız. Önceden hafız mektebinden alınan çocuklar Avrupa’ya gönderildiği zaman ne denirmiş biliyor musun? “Ya o çocuğun imanı kurtarılmadan nereye gönderiyorsun?” “Oralar tehlikelidir, şöyledir, böyledir…” Hatta…hatta o çocuk diyor ki -Risale-i Nur’da geçiyor Emirdağ Lahikası’nda Orayı verirsin sana zahmet tamam mı? Ben bil mana söyleyeceğim.- Diyor ki o çocuk anne babasından şikayetçi olacak. Neden benim imanımı tam muhafaza etmeden beni dünyaya saldınız diye. Beni oradan alıp Avrupa’ya gönderdiniz diye. Şefaatçi olacak yerde ondan soğur ölmesini temenni eder diyor. Peki şimdi soruyorum. Gel olaya bağlayalım. Herkesin çocuğu Avrupa’ya mı gidiyor? Ha? Hiç gerek var mı Avrupa’ya gitmesine? Bugün ailenin yanından başka bir yere gidip okuması bir hanım kardeşimizin veya bir erkeğin Fark etmiyor abi. Ailesinin yanından eğer ki bu şekilde imanını tam manasıyla almışsa ayrı. O terbiye-i İslamiye kısmını almışsa bir şey diyemiyorum yani. O konuda tabi ayrı bir şekilde konuşulur. Tam detaylı bir şekilde girmeyeceğim. Bana sorarsan abi hanım kardeşler okuyacaksa anne babasının olduğu yerde okuyacaklar. Bu okul meselesini başka bir videoda biraz detaylı bir şekilde ele alırız inşaallah. Keşke kardeşler evlenip öyle okusalar. Daha güzel olmaz mı? O imkanlar sağlansa aileye değil mi? O imkanlar sağlansa. İşte onun için masraflar çok veriyorsun zaten. Evine harcasın onu yani. Evlensinler. Evlendir abi sevdiği varsa. O şekilde okusun yani. Keşke böyle olsa ne güzel olur değil mi? Neyse bugün bir kardeşimiz -kız veya erkek fark etmez- ailesinin yanından başka bir ile gittiği zaman Allah aşkına Avrupa’dan farkı var mı? Var mı? Zerre kadar farkı var mı Avrupa’dan? Sonra “Biz ne yaptık da bu çocuk böyle oldu?” Ya bugün abi gidiyorsun Görükle tarafına veya işte hangi üniversitenin… Bak şimdi belli bölgelerde kafeler barlar diskolar var. Hangi adama sorsan hangi anne babaya sorsan “Bizim evladımız temiz kalplidir. Okumaya gitti.” Şöyledir, böyledir. E tamam. Tamam ya. Tamam anladık yani. Helal süt emmiş. Onu sürekli gözümüze soktun. Söyledin. Peki binlerce genç var o kafelerde diskolarda barlarda. Bunlar kimin çocuğu? Kimin çocuğu bunlar ya? Yani öyle bir zıvanadan çıkılmış ki artık. Tesettürlü olan kız ne diyor biliyor musun? Diyor ki yani ben ailemin zoruyla tesettürdeyim. Aslında bir yandan da iyi oluyor. Çünkü bana güveniyorlar diyor. Tesettürlü olunca. Nasıl? Abi olacak bunlar ya. Ahir zamandayız olacak yani. Sadece tesettürle güzel göründüğü için tesettüre giren var. Tesettür yakışıyor bana diyor. Bunu nereden söylüyorsun? E mesajlar geliyor. Abi diyor böyle bir arkadaşım var bunu söylüyor ona nasıl cevap vereyim? Ona Allah’a imanı anlat diyorum bende. Ona Allah’a imanı anlat diyorum. Evet, evet. Bizim mücadelemiz bu işte. Yani her şey tozpembe görünüyor da Sen bir sorunu görürken şu mecrada bin sorunu görüyoruz kardeşim. Anlayış göster bize. Kızma yani. Kızma. Bir kardeş deyip geçmemek lazım işte. Görünmeyen neler var? Şöyle bir mesele var. Ona da gireyim. Şimdi bir de şey meselesini ele alalım. “Abi biz sevmeyecek miyiz? Biz aşık olmayacak mıyız?” Ya elbette olacaksın. Bununla alakalı videolar var mı kardeşim? “Flört etmeden nasıl evleniriz?” O videoyu izle. İşte nasıl olsa evleneceğiz videomuz var. Hani nasıl olsa evleneceğiz abi. Sonra ailemizden habersiz imam nikahı -yani dini nikah- olur mu? Bu tarz videoları sana zahmet buraya bir sırala abi. Hangi taraf boşsa. Şura filan. Oraya bir sırala tamam mı? Kardeşlerimiz onları da izlesinler. Ayrılık acısı. Onunla alakalı ders de var. Şimdi ben şey kısmını okuyacağım. “Abi biz severken nasıl sevmemiz lazım?” “Bir şeye bağlanırken nasıl bağlanmalıyız?” Şimdi bu konuda da şöyle bir mesela var. Yani bir farklı tarafa değineceğiz. Diyor ki Cenab-ı Hakkın masivasına Ne demek masiva? Cenab-ı Haktan gayrı olan her şeye yapılan muhabbet iki çeşittir diyor. Şimdi birisi…birisi yukarıdan aşağıya birisi de aşağıdan yukarıyadır diyor. Bunlardan birincisi. Bir insan en evvel muhabbetini Allah’a verirse onun muhabbeti dolayısıyla Allah’ın sevdiği her şeyi sever. Bak ilk önce Allah’a muhabbeti verirse yani yukarıdan aşağıya doğru giderse. Allah’ın sevdiği her şeyi sever. Ve mahlukata taksim ettiği -mahlukata dağıttığı- o muhabbeti Allah’a olan muhabbetini azaltmaz. Onu daha fazla ne diyor? Tezyid eder, arttırır diyor. Şimdi bu mesele ne biliyor musun? Allah namına sevmenin tarifi yaplıyor. Allah namına sevdiği zaman bir insan birisinden kazık yiyebilir bir sıkıntı görebilir. Bunu haram sevda kısmında demiyorum ha. Başka bana da söylüyorum bunu. Bu sefer adam ne yapar? Şimdi hani bzen diyoruz ya. “Ya bir daha insanlara güvenmeyeceğim.” “Bir daha şöyle yapmayacağım.” İşte bu ilk önce muhabbeti Allah’a verip sonra mahlukata vermediği için. İlk önce mahlukata vermiş sonra Allah’a veriyor. O ikinci kısımda. Onu söyleyeceğiz. Şimdi böyle olduğu zaman insan Allah namına sevince rıza gözüyle bakınca Ya sonuçta…sonuçta ben diyelim ki Emircan’ı sevdim. Tamam mı? Allah…ilk öce Allah’ı seviyorum. Sonra Allah namına Emircan’ı seviyorum ya. Emircan bana yanlış yapınca şunu derim ben. O da bir kul. Yanlış yapabilir. Sonuçta ben Cenab-ı Hakkı seviyorum. Cenab-ı Hakkı biliyorum. “Sonra bana sevdirecek başka insanlar zaten karşıma çıkarır.” der rahatlarım. Doğru mu? İşte bu ne oluyor biliyor musun? Bu meseleyi bilmeyen birisi dindar birisinden İslamiyeti yaşıyor gibi görünen birisinden bir sıkıntı gördüğü zaman İslamiyetten soğuyor. Allah’tan soğuyor. Çünkü muhabbeti direk ona vermiş. Ondan Allah’ı bulmaya çalışmış. Gördün mü bak? Yukarıdan aşağıya gelmedi. Bu zaten tehlikeli kısım yani. O yüzden abi her şeye Allah namına bakacaksın Allah namına seveceksin. Bunda bir sıkıntı olmuyor zaten. Ama ikinci kısım. İkinci kısımı biraz detaylı işleyelim ki. Haram sevdalara değiniyor. İkinci kısım ise aşağıdan yukarıyadır. Tekrar ediyorum. Bu yukarı tarafta ne vardı? Bu yukarı derken böyle yukarı aşağı değil ha. Çizelge olarak. Verirsin sen bunu tamam mı? Yani yukarıdan aşağıya Allah’ı sever. Allah’tan mahlukata iner. Esbaba iner değil mi? Bu birinci kısımdı. Bu zararsızdır. Bu güzeldir. Allah namına seversin sen. İkincisi. İlk önce diyor esbabı -mahlukatı- sever sonra Allah’ı sever. Bu çok tehlikelidir. Bu çok tehlikelidir. Çünkü namaza başlıyor -haram sevdası namaza vesile oluyor ya- Ayrılıyor. Ben namazı bıraktım diyor. Tesettüre giriyor -haram sevda içerisindeyken. Hani bir yandan yıkıyoruz bari bir yandan yapalım derken.– O kardeşimiz tesettüre girmek istiyor. Allah yolunda bir şeyler yapmak isityor. Namaza başlıyor. Ayrılınca tesettürden çıkıyor. Allah için olmamış demek ki esbab için olmuş. Çünkü ilk önce orayı sevmiş sonra Allah’a havale etmeye çalışmış. En evvel bu ikinci kısım olan…en evvel esbabı sever. Ve bu muhabbetini Allah’ı sevmeye vesile yapar. Bu kısım muhabbet topluluğunu muhafaza edemez dağılır. Ve bazen de kavi bir esbaba rast gelir. Onun muhabbetini Allah namına değil mana-yı ismiyle nefsi hesabına tamamen cezb eder ve helakete sebep olur diyor. Bu da nasıl bir şey biliyor musun? Bu da Allah için seviyorum diye başlayan bir muhabbetin Haramlara girmesi Safiyane bir niyetle seviyor. Seviyor. Sonra işte dine bağlanıyor. Hani iki taraftan biri dindarsa güzel şeyler yapıyorsa birbirine benzemeye çalışıyorlar ya. Dini yaşantısı olan tarafa benzemeye çalışıyor. İlk başta diyorsun ki ne kadar güzel bir şey ya. “Allah’a kavuşuyorlar.” ” Bak Allah için bir şeyler yapıyorlar.” Evet. Oradan Allah’a varmaya çalışırken kavi bir esbab karşısına çıkar diyor. Güçlü bir sebep. Nefis Şehvet duyguları Şeytan Ne oldu abi? Normalde “aa biz harama bulaşmayacaktık.” “Biz Allah için birbirimizi seviyorduk.” Değil mi? “Biz birbirimize yanlış yapmayız.” “Basacağım nikahı alacağım seni.” “Sakın ha sakın. Telefonda görüşmeyeceğiz.” “İffetimizi muhafaza edeceğiz.” Ne oldu? Esbab ikisi de. Esbablardan Allah’a varmaya başladılar. Zaten Allah namına olsa ilk önce Allah’ı sever. Sonra Allah’ın sevdiği tarzda yapar. Zaten öyle olmaz o da. Öyle değil mi? Çünkü Allah öyle istemiyor. Yani anne babadan habersiz flört sağda solda buluş sarıl tokalaş. Böyle bir şey istemiyor Allah. Allah’ı ortak edemezsin sen. Sen esbabı ortak ettin Allah’a. Bak görüyor musun ne hale geldi? Kavi bir esbab. Şehvet. Hisler. Duygular. Sonra iş işten çıkamayacak dereceye gelen o hadiseler birbirine bir giriyor kardeşim taak Allah’a olan kavuşma yarıda kaldı mı? Topluluğunu muhafaza edemez diyor bu muhabbetler. O yüzden Allah nasıl istiyor o tarzda yapmak lazım. Allah nasıl istiyor o tarzda yapmak mı? Sevgilim nasıl istiyor o tarzda yapmak mı? Annem nasıl istiyor o tarzda yapmak mı? İlk önce Allah. Annenin babanın veya işte o sevdiğin kız erkeğin yaptığı davranışlar Allah’a uymuyorsa demek ki burada bir yanlışlık var. Burada bir hata var. Düzeltilmesi gereken bir şeyler var demek lazım. Bu imanda da böyledir ha beyler. İman meselesinde de böyledir. İlk önce insan bir cemaate bir topluluğa giriyor o topluluğu mesela Allah için seviyorsa Topluluktan o cemaatten o tarikattan biri yanlış yapsa bile der ki ben Allah için buraya geliyordum. O adam bana yanlış yapabilir. Bu adam yanlış yapıyor diye ben dinden mi soğuyacağım? Parayı kullanan adamlar yanlış yapıyor diye sen paradan soğuyor musun? Değil mi? Kullanıyorsun yani çatur çutur. Aynı onun gibi. İlk önce ne yapacaksın? Allah’ı seversen bana Emircan yanlış yapabilir abi sıkıntı yok. Emircan gider başkası gelir. Ama işte ikinci kısım olduğu zaman. İkinci kısım olduğu zaman Emircan yanlış yapınca “Ben o cemaate bir daha gitmem.” “O tarikata bir daha gitmem.” “Müslümanlar böyle.” “Onlar şöyle” Gördün mü hacı abi? “Kur’an okuyanlar hep böyle.” “Hafızlar hep böyle.” Bir hafızdan yanlış görmüş ya. Ondan sonra saydırıyor hepsine. İşte bu muhabbet diyor yanlıştır. Bu iman noktasında da böyledir abi. Bugün ilk önce biz Allah’ı seviyoruz sonra Allah Rasulü’nü seviyoruz. Doğru mu? İlk önce Allah’ı seviyoruz. Sonra üstadı seviyoruz. Biz Allah’ı seviyoruz. Sonra buradaki dostlarımızı kardeşlerimizi dava arkadaşlarımızı seviyoruz. İşte bu iman meselesinde de aynen böyle oluyor abi. Diğer türlü -Allah muhafaza- adam sebeplerden Allah’a gitmeye çalışırken yolda tıkanıyor işte. Kavuşsa da o topluluğunu diyor muhafaza edemez. Bu nasıl bir şey? Şöyle özet verirsem daha rahat anlaşılır. Biz spontane yapıyoruz. Saatte on iki buçuk oldu. Ya bize buraya su gelmesi lazım. Ya burada suya ihtiyaç var. Bunun iki yolu var. Birinci yol. Nerede su var? Uludağ’da su var diyelim tamam mı? En yakın yer Uludağ. Uludağ’dan ne yapacaksın abi? Kanallar açacaksın borular döşeyeceksin değil mi? Bir alt yap oluşturacaksın. Veya üzerinden borular falan filan. Çok zahmetli değil mi? Teker teker boruları döşe falan. Onlara yol yap. Şöyle böyle. Getir suyu buraya. Tamam. Oldu mu sence? Bitti mi bu? Hayır. Su kesildiği anda “Hayda. Acaba nereden kesildi?” diye o yolu tekrar en başa kadar kontrol etmek zorunda mısın? Peki. Bir kere gittin. Buldun. Tamam yama yaptın. Düzelttin. Boruyu değiştirdin. Geldin. Bir daha. Bir daha. Bir daha. İkinci üçüncü olmaya başladıktan sonra yoruldun mu? Susuz kalırsın. Perişan olursun. Bir de ikinci yol var. Asayı vurduğu gibi su çıkarmak var. Sondaj yapmak var. Olduğun yerden su çıkarırsın. Oradan su kesilse ileride vurursun oradan su çıkarırsın. Oradan kesilse oraya gidersin. Değil mi? Ama diğer adam oraya muhtaç. Hep oradan kanallar yapmaya çalışacak. Kavuşsa dahi tedirgin oluyor değil mi? Üç kere dört kere Üç kere dört kere orayı tamir etmiş. Sonra “Acaba bozulacak mı? Acaba sıkıntı var mı?” diye o topluluğu muhafaza edemiyor. Ama diğer türlü adam vurduğu yerden su çıkarıyor. İşte bizim iman cihetimiz yani mahlukata olan sevgi cihetimiz böyle olması lazım. Allah namına sevmek. İşte Risale-i Nur bunu yapıyor biliyor musun? Risale-i Nur ahir zamanda kardeşim her şeyden hakikatı çıkarıyor. Asa-yı Musa nasıl vurduğu yerden su çıkarıyor değil mi? Aynı şekilde diyor Risale-i Nur eserleri bulunduğu yerde hakikatı çıkarıyor. Sen yeter ki vur. Sondajı yap diyor işte. Ahir zamandaki her meseleye oradan cevap alabiliyorsun işte. İman-i meselelere İman-i meselelere dikkat et. O yüzden çok önemli. Yani burada ehl-i tarik kardeşlerim de var. İlk önce şeyhini sevip Allah’a kavuşmaya çalışırsan hata yaparsın. İlk önce Allah’ı sev. Şeyhini Allah namına sev. Yoksa şeyhinden bir hata daha gördüğün zaman ne olur? İmanını bile kaybedersin. “Ben ona güvenmiştim.” “Şeyh böyle yapıyorsa falan İslam dini şöyledir.” Hep böyle işte ateist olan gençler İslamiyette birisinin hatasını gördüğü için böyle yapmıyor mu? Hiç güzel yaşayanları görmüyorlar. Niye? Çünkü o esbabdan Allah’a gitmiş. Yaa. O yüzden de işte kardeşim bu gibi meselelerden dolayı bir adamdan yanlış görünce -nefsiyle yaptığı hatadan dolayı yanlış görünce- “Ben intihar edeceğim.” “Ben şöyle yapacağım.” “Ben artık müslümanlardan soğudum.” “Ben İslamiyetten soğudum.” Sonrasında olay nereye geliyor biliyor musun? Daha dehşetli. Haşa “Ben Allah’a inanmıyorum.” “Ben Allah’a güvenmiyorum.” “Allah olsaydı bana yardım ederdi.” Hepböyle alt yapılarda sıkıntı var görüyor musun? O yüzden diyoruz değil mi? Risale-i Nur eserlerini okuyun abi. Okuyun diye. Okuyun. Okuyun. Okuyun ya. Bir kere ya Allah aşkına. Bir kere al şunu bir oku ya. Ömründe kaç kere kitaplar okudun. Kitaplar soru bankaları… Dünyevi bir menfaat için. Ya ebedi hayatın için Allah aşkına al bir oku ya. Çok mu zor ya? Şurada konuştuğumuz her mesele buradan çıkmış. Serkan Aktaş’tan değil. Öyle olsaydı sekiz sene önce de ben bunları biliyor olurdum zaten. Değil mi? Rabbim kardeşlerimi haram sevdadan muhafaza eylesin. (Amin) Evet. O derde o sıkıntıya düşen kardeşlerimize de Rabbim sabır ihsan eylesin. Zor bir mesele. Zor ama şunu diyeyim. Musibetler yapılan hataların neticesidir. Gelecek mükafatların da başlangıcıdır. Gelecek mükafatı düşün bari. Demek ki Cenab-ı Hak dünyadan seni soğutuyor. Bunun da bir bedeli olması lazım. Yaptığın hatanın bir bedeli olacak ki bir daha o hataya düşmeyesin. Yapılan hataların bedeli ödenmediği için hep o hatalara bir daha düşülüyor. Ama Cenab-ı Hak bir tokat vuruyor. O işin bedeli oluyor. Senin o acıları çekmen gece gündüz uykusuz kalman Değil mi? O kalbinin iniltilerinin artık ciğerini yakması İşte demek ki burada bir hakikat tarafı var. Sen o musibeti o sıkıntıyı çekmelisin ki bir daha yapmayasın. Çünkü çekmeyenler o hata içinde yapa yapa yapa laçka oluyor zaten. Anlattık ya yalama oluyor. Sonra bir dahasında pişman olmaya kalkıyor ama kalbinde Allah’a yer kalmamış ki. Hakikata yer kalmamış ki. Oyüzden Allah’a kavuşma… İlk önce Allah’ı seveceğiz sonra mahlukata. Niye? Niye öyle dedim? Çünkü Allah namına seviyorsun ya. Allah’ın hoşlanmadığı bir şeyden elinin tersiyle uzaklaşabilirsin. İlk önce mahlukata bağlanıp oradan Allah’a gidersen mahlukat gittiği zaman Allah’a olan yolda kapanıyor işte. İlk önce Allah sonra esbab. Allah nasıl istiyor öyle yapmak. Allah nasıl razı öyle yapmak. Evet. İzledi kardeşler inşaallah. Buraya kadar geldiysen kardeşim tebrik ediyorum. Yani ben kendime tahammül eder miydim bilmiyorum. Aynen. Buraya kadar gelip izlediysen ihlaslısın. O zaman şöyle yapalım mı? Aynen yoruma… yoruma…öyle anlarız. İhlaslıyım yaz. Şimdi ama izlemeyenler de şöyle diyecek ihlaslıyım yazanları görecek. “Ne burası ya hep riyakarlar dolmuş buraya” filan. Evet. O zaman bir işaret bir parola verelim mi sonuna kadar izleyenlere? Şimdi sonuna kadar izleyen kardeşler şu cümleyi yazsınlar. “Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi merhametsizce azaptır.” Burada da yazarlarsa… anlarız. Ha? Niye vereyim ya? Buraya kadar konuştuk ya. Bundan daha özel hediye mi olur? Şöyle yapalım o zaman. Madem öyle. Bunu bana söylemiştiniz. Ya bardak filan. Evde bardak dolu ya. Biz hakikat verelim abi o zaman. Şöyle yapıyoruz. İşte bu son cümleyi yazanlar arasından bir çekiliş yaparız. Oradan iki kişiye de ben iki tane kitap var ya “İçiyorsak Sebebi Var.” ve “Allah Diyen Pense” Onlardan ikili set halinde isme özel imzalı göndeririz. Tamam. Öyle yaparız. Parasını senden alırız. Talha. Madem böyle bir fedakarlığın var kardeşim. O zaman Çay House ‘a o şekilde bağışını alırız senin. Tamam. (Anlaşılmıyor.) Yok yok. O da şifreli olsun. İyi bakalım. Tamam. Artık Allah razı olsun.

Zinaya Giden Kızın Hikayesi! (Sizden Gelen Mesajlar)

“Helal harama çok dikkat ederdim ama şeytana uydum sonra aldandım, nasıl olsa evleneceğiz diye yakınlaştık zina yaptım.” “Gönlüm birine bağlandı onunla da zina yaptım” diyor. “Ondan da ayrıldım bir başkasıyla…” Fotoğrafla tehdit ediliyor üniversitedeki kız kardeşimiz pazarlanıyor sağa sola annene babana, bu fotoğrafları her şeyi yayarız diye Allah o erkeklerin de bin belasını versin (amin) İnstagramdan onlarca yüzlerce mesajlar geliyor bize tabii Allah razı olsun diyen, teşekkür ediyoruz diyen, hayatım şöyle değişti diyenler bir kenara Allah razı olsun ama bir büyük çoğunluğu hep böyle problemlerle geliyor hep bir sıkıntıyla, yani bu da ateizm, deizm vs. değil genelde namazla alakalı sorular işte abi ben namaz kılıyordum bıraktım, namazlarımdan lezzet alamıyorum, yani ibadetsel anlamda sorular işte tesettüre girmek istiyorum tesettürden çıkmak üzereyim ne tavsiyede bulunursun bunlar gibi mesajlar geliyor biz de bunları cevaplıyoruz ama daha büyük bir problem var. Onlardan daha çok kalbimizi acıtan ve öyle kötü haller ki, bazen uykularımız kaçıyor hatta mesajlara bakan kardeşlerimiz diyor ki: “Abi mesajlara bakma görevini benden alır mısın? Ben bunu devam ettiremeyeceğim. Çünkü uykularım kaçıyor.” “Öyle mesajlar geliyor ki yani aklın çıkacak dereceye geliyor” diyenler bile var bizim mesaj ekibinde. dayanamıyor adam ya bunlardan çoğu zina ile alakalı abi zina ve flört. Çok gariptir,bir kaç tane böyle videomuz vardı bizim benim mahrem fotoğraflarımı çıplak fotoğraflarımı kullanıyor beni tehdit ediyor diye üniversiteli arkadaşlarımızdan hatta bir başka videomuzda da daha 8.sınıfa giden bir kız çocuğunun hamile kalma olayını konuşmuştuk. Bunlar yaşanıyor yani bunlara neden biz böyle gözümüzü kapatıyoruz ya! “Benim kızım yapmaz benim oğlum yapmaz” diye diye peki bunlar kimin oğlu kimin kızı abi? bunu kim sorgulayacak ya? yani böyle bir problem var ya onlarda aklını başına alsaydı ya böyle bir cevap verilebilir mi abi? Ya men dakka dukkadır ya bana dokunmayan yılan bin yaşasın hadisesi olur mu abi burada ya? Şimdi burada bakıyorsun, hani bu açık/kapalı durumu değil tesettürlü tesettürsüz değil, yani bütün hanım kardeşlerimiz bu tarz mesajları bize atıyorlar. Tesettürlü olanda, olmayanda bunun ayrımını yapamayız zaten. Bunun ayrımını yapmak kadar saçma bir iş olamaz. “Abi ben onunla evlenme niyetiyle görüştüm” diyor. Ya zaten herkes evlenme niyetiyle görüşüyor. Hangi gerizekalı kız vardır ki: ” Ya ben çıkayım, fotoğraflarımı çeksin, sağda solda beni ifşa etsin, sonra ‘annene/babana/çevrene gönderirim’ diye beni tehdit etsin ve beni erkeklere pazarlasın.” Ya bu düşüncede kimse konuşur mu birisiyle! Ama herkes ne niyetle konuşuyor? Evlenme niyetiyle. “Ben evlenmek istiyordum, safi niyetliydim.” Ya bunda bir şey yok tamam. Anladık senin safi niyetini ama; bu safi niyetini şeytan işlettiriyor işte! Karşının niyeti böyle mi! Yani işte ne biliyor musun? Şer’î hükümler dairesinin haricinde yaşanıldığı zaman Cenab-ı Hak demiş kardeşim: Zina yapmayın değil! “Zinaya yaklaşmayın” İsra/32 Yaklaşırsanız yaparsınız! Hislerin aklına ve kalbine perde olur! Bu kadar basit. Ki senin yaşayışında da şimdi sen nasıl bir yaşantı içindeysen; şeytan o yönden sana yaklaşıyor! Yani sen o tarafa doğru sevk olunmaya başlıyorsun. Günahların içinde oturuyorsan, günahların ortamında bulunuyorsan, elbette senin yönelimin o tarafa olacak! Ondan sonra:” Neden böyle oldu? Niye şöyle oldu?” Abi, ya bu riske alınacak bir şey değil! Sen bunu nasıl riske alabilirsin! Hani şunu yapabilir misin? “Evladım onuncu kattan aşağı atlasa, ölür mü? Ölmez mi?” Bunun riskini alır mısın sen? Peki bu yönden niye risk alıyorsun? Ya ebedi hayatı yönünden risk alıyorsun ya! Bu ne kadar saçma bir şey! Veya işte ileriye yönelik 15-20 dakikalık bir eğlence içinde hatta diyoruz ya işte 8-9 dakikalık bir zevk için bir lezzet için abi 9 ay karnında çocuğu taşıyorsun sonra ona bakmak zorunda kalıyorsun. Ya bunlarla çok karşılaşıyoruz, çok ütopik gelmesin size! onlarca, yüzlerce mesaj geliyor! Onunla alakalı ayrı bir videoda yapacağız. En son gelen mesajlardan bir tanesi. Ya bu bizim kalbimizi acıtıyor. Mesaja bakar mısın? Bak şöyle okuyum ben: “Abi ben hafız bir kız kardeşinizim. Helal harama çok dikkat ederdim. Ama şeytana uydum. Kursun yakınlarında biri benimle evlenmek niyetiyle görüşmek istedi.” Buraya kadar çok güzel değil mi? Çocukta namaz kılan birisi birader. Çok güzel yani. Şimdi hafız bir kardeşimiz alkol alan birisiyle evlenmek istemeyecektir yani doğru mu? Onun dini yaşantısına bakar yani çünkü niye? Diyor ki: “Biz olaya doğru başlayalım. Dürüstçe başlayalım. Allah’ın istediği tarzda başlayalım.” Allah’ın istediği tarzda niyet ediyorsun, şeytanın yolundan gidiyorsun. Nasıl olacak bu? Görüyor musun işte! Vusülde usulsüzlük diyoruz ya! Bak şimdi devam ediyor: “…Sonra aldandım. Nasıl olsa evleneceğiz diye yakınlaştık. Zina yaptık!” “Pişman oldum” diyor bak. “Pişman oldum. aradan zaman geçti. Ayrıldık zaten. Sonra bir daha başka birine gönlüm bağlandı.” Hacı abi nasıl olacak? “…Gönlüm birine bağlandı. Onunla da zina yaptım” diyor. Hadi bakalım! Ondanda ayrıldım , bir başkasıyla… Hafız olan birisi… Pişman mıydı? Birincide pişman anladık. İkincide pişman mı? Pişman Üçüncüde pişman mı? Pişman. Dördüncüde evlenmiş. Üç yıldır evli ve şuan kız çocuğu var. “Alnım secdeye gittiği anda beynime vuruyorlar sanki.. Zihnimden atamıyorum” diyor. Şimdi bu hanım kardeşimizin bu durumunu benim anlatmam batılı tasvir etmek değil. Çünkü niye? Biz bunu artık dizilerde görüyoruz kardeşim ya. Niye böyle? Aaaa böyle olur mu? Şöyle olur mu? Ya evine kadar girmiş zaten bu olay senin! Sen artık bu durumları bunlar gibi halleri çoluk çocuğunla, hanımınla oturup dizi olarak izliyorsun! Aynısı var! Orada “aaaa” diyor musun sen? Toplumun bir kuralı gibi gelmiş artık! Yani o kadar sıradanlaşmış ki! “Böyle olunmalı, insanlar hayattan böyle lezzet alıyorlar. Medeni olmak budur.” Zina yapılıyor televizyonda sen bunu izliyorsun. Niye bunu basitleştiriyorsun ya! Şimdi sen çocuğuna onu izletirsen, evde bunu izlediğinde sen aynı kafaya bürünmeyecek misin? Doğru mu kardeşim? Ah vah etmenin bir anlamı var mı? Moda olmamış mı şimdi? Yani öyle bir duruma gelmişler ki bakıyorsun abi evlenmeden hamile kalıyor, bak evlenmeden hamile kalmış, çocuğun doğumuna 2 ay var evleniyorlar. Çok mutlu bir şekilde düğünler falan etrafta yani bizim tarafta diyor ki: “Herhalde mutlu olmak için böyle yapmak lazım.” Boşanmak çok normal olmuş. Mesajı orada bıkakıyorum, parantez açtım daha mesaja geri döneceğim. Çok normal olmuş. Boşanıp ondan sonra el ele; “dostça ayrıldık. Şöyle yaptık.” Çocuk ne olacak? Allah aşkına bana söyler misin bu sanatçı dediğimiz tayfa, yani neyin sanatı? İnsanların ahlakını, toplumsal yapısını bozma sanatı mı? Ya bana bir tane katkısını söyler misin? Deki: ” Evet ya benim evladım onları izliyor. Şöyle yapıyor, böyle faydalanıyor.” “Hımm valla çok güzel ya. Nasıl olsa torun sahibi olacağız. Yani mutlaka düğün mü olması lazım.” Bak böyle sıradanlaşarak devam ediyor bunlar. Ve anne babası da katılıyor biliyor musun? Düğüne katılıyor! Ne kadar garip ya… Mesaja geri döneyim. O hanım kardeşimizin durumu, evet bizi üzüyor, kahrediyor… Ama Eyüp bak buradaki durum ne biliyor musun? Pişman oldum diyor ama, samimi tövbe ediyor musun? Tövbe etmek dediğin olay ne biliyor musun hacı abi? “Bir daha yapmayacağım Allah’ım.” Diye kalben onu hissetmek… Ağızda değil! Yani senin ağızda “pişman oldum” demen, o dehşetli günaha mola vermek oluyor mola! O kalbindeki ve aklındaki acısı zamanla diniyor. Doğru mu? Unutmaya başlıyorsun sonra his uyanmaya başlıyor, o hisler tekrar uyanıyor, aynı hataya bir daha düşüyorsun… Kalbinde ve aklında o olaya kilit vurmuyorsun sen! Vurma yolunda çalışmıyorsun. Çalışmadığın içinde hisler oradan işletiyor baba. Nefis oradan işletiyor. Tekrardan ortaya çıkıp, akıl ve kalbin önüne geçiyor. Tekrardan zina yapıyor! Şimdi, burada bize gelen mesajlarda biz kardeşimize şunu da soruyoruz, “Abi böyle oldu şöyle oldu” mesajlar geliyor ya bak buradaki durum ne biliyor musun? Senin pişman olma hadisene tamam biz inanıyoruz. Amma velakin senin bu pişmanlığın iki tane yönü var. Bak şimdi: 1. Böyle dehşetli, çirkin, Kur’an’da yasak edilen ve ebedi hayatını tehlikeye atan, senin edep perdeni, ailevi olarak yaşantını, eşine olan sadakatini her şeyini zedeleyen, mahfeden yırtan, parçalayan o olay oradaki pişmanlığın hakikaten Cenab-ı Hakk’a karşı mı? Yoksa, “evleneceğim ben ileride, işte eşim bunu öğrenir mi? Ona söylemek zorunda mıyım? Bir gün bir yerlerden duyulursa, bir gün ortaya çıkarsa!” Pişmanlığın bundan dolayı mı? iki tane Allah’tan dolayı mı? Yoksa yaşamsal olarak dünyevi korkular mı? Eğer dünyevi korkularsa o korkular gittikten sonra olay durulduktan sonra oradan taşınmışsın başka yere gitmişsin yine devam eder! Allah’a karşıysa, durum farklı olur işte. “İlk önce bunu kendine soracaksın” diyoruz. Çünkü gelen mesajlardan çoğu şu: “Abi, Allah beni afferder mi?” Evet var, bu samimi tövbeyi eden var. Bunun telaşını taşıyan var. Ama birde , birde dediğim mesele genelde şöyle: “Abi ben zina yaptım. İleride evleneceğim, eşim bunu öğrenirse! Eşime söylemek zorunda mıyım?” Ya senin pişmanlığın neyden? Onun kararını verememişsin! Görüyor musun Eyüp? Arada çok büyük fark var! Biz buna hiç değinmemiştik ha . Ama mesajlara bir baktık, yani pişmanlık Allah’a karşı değil! Genelde evlilik, yuva kurmayla alakalı… Şimdi buradaki mesele bu abi. Yani “Abi niye böyle oluyor? Neden böyle oluyor?” Şundan dolayı: Kalp ve ruh vazifesiz ve gıdasız kaldığı zaman, Cenab- Hakk’ın kaninatta yani tekvini ve teşri dediğimiz hem Adetullah hem Kur’an-i uhrevi yönden koyduğu kanunlar çerçevesinde Kur’an’ı kılavuz ederek Efendimiz (s.a.v)’i kendine rehber ederek yaşamazsa, böyle bir hayat sürmezse, kardeşim kalp bu sefer başka şeylerde lezzet aramaya başlayacak! Çünkü, Allah ile tatminini bulamamış. Haramlara yönelecek! Helal daireden uzaklaşan, küfür dairesine koşar! Ruhta vazifesiz kaldığı için boş işlerle uğraşacak, boş işlerle uğraştığı zaman şeytan gelecek ona şehvet yönünden, öfke yönünden, sevgi yönünden farklı farklı hissiyatlarını ona işlettirecek. Şeytan boş durur mu? Durmaz değil mi kardeşim! Demek ki ana mesele neymiş? “Def-i şer, celb-i nef’a racihtir.” Açayım mı bunu? Hayatında şerleri def edeceksin, faydaları kendine çekmeden önce, şerleri def et! Yani bir lağım borusu patlamış, sen lağım borusunu bir tane bezle silip kenara atar mısın? Aldın mendili sildin attın, sildin attın, mendil mi dayanır birader? Ne yaparsın? Orayı tıkarsın değil mi? Orayı tıkadığın anda bu sefer zaten fayda kendi kendine gelir. O yüzden ilk önce hayatında şu ortamlarını, takıldığın mecraları, bulunduğun zihin yapısını yani bir lağım olmuş artık oraları bir tıka kardeşim. Allah aşkına bir sabret. Sabret ya sabret! Helal dairede ya helal dairede evlenmeye çalış. Yani nasıl söyleyeyim bununla alakalı çok videomuz var çok uzatmak istemyorum ama bence çok açık, bunu yapan hanım kardeşimiz Allah affetsin. Yani inşaAllah samimi olarak kalbinde onun pişmanlığını hisseder. Bu dünya evet ona biraz böyle baskı yapar ama inşaAllah ahirete temiz gider. Çünkü “kusurunu itiraf eden, affa müstehaktır” diyor. Birde işte bu gelen mesajlardan yine kurtulmuş yani inşaAllah hakiki o pişmanlık kalbine düşer de bunu yaşar diyoruz. Ama birde fotoğraflarla tehdit edilenler var! Fotoğrafla tehdit ediliyor, üniversitedeki kız kardeşimiz pazarlanıyor sağa sola! Annene babana bu fotoğrafları, her şeyi yayarız diye! Nasıl uyuyacağız biz ya! Şimdi anlıyor musunuz, biz insanlardan dua istiyoruz ya “kardeşim dua edin Allah bizi dertsiz bırakmasın” diye “dua edin uykusuz kalalım” diye “belki bir gence daha ulaşırız” diye “o bataklığa düşmeden, o çirkin işlere bulaşmadan kalbine dokunuruz” diye bütün çabamız bu… Bak şuan şurada terliyoruz değil mi abi? Terliyoruz ya. Bütün mesele bu. Uykusuzda kalacağız. Bir genç için bir genç… Belki şu videoyu izlerde “aaa demek böyle oluyormuş” diye “önlemimi alırım” demesi için biz bu mücadeleyi veriyoruz. Yani şantaj yapmalarına gerek yok. Zaten bak evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış ama şeytan beynine ve kalbine sürekli o şantajı yapıyor. Tehdidi yapıyor zaten. Cidden haddinden çok fazla mesaj geliyor. Yani kaç tane deyim abi? O kadar çok ki! Bazen yarısına kadar okuyup sonra cevap veriyorum devamını okumak istemiyorum çünkü tahmin ediyorum. Hep aynı senaryo aynı senaryo. Buradaki genelde işte o korku kısmı işte ” benim fotoğraflarım kullanılırsa, şöyle yaparsa, ona çıplak fotoğraf atmıştım, seviyordum” falan yani onun tehdit etmesinden ziyade senin ebedi hayatında tehdit ediliyor. Niye onu düşünmüyorsun ya? Buda ayrı bir gaflet ya! Pisliğin içinde ayrı bir pislik… Neye benziyor biliyor musun? Bataklığa düşmüş, “ay elbisem kirlendi, eyvah gözlerime çamur geldi” boğulacaksın sen! Şimdi gel üzerine çamur.. Dünyalık elbette dehşetli bir şey çirkin bu abi nasıl yaşayacaksın sen! Değil mi? Çok intihar eden var bundan dolayı. Ama birde ebedi tarafı var bunun. Senin boğan! Yani ondan korkarsan zaten abi elbiseni de temiz tutacaksın sen. Doğru mu hacı abi? Allah kardeşlerimize akıl fikir versin. İman ve izan versin. Önemli ya… Ya bir kardeşe daha inşaAllah şu videomuz ulaşır. Sizden rica ediyoruz paylaşın. Okullarda öğretmenler şu videoyu izletsinler! Abi izletsinler Allah aşkına izletsinler ya. İmam Hatiplerde, Düz Liselerde, Fen Lisesinde, Üniversitelerde her yerde izletilmesi lazım! Çünkü bak şuan bizim bu yaptığımız videoyu çürüten binlerce dizi var etrafta! Yabancısından tut Türkçesine kadar ya! Var. Biz o zaman neye uğraşıyoruz abi? İllaha senin kızının başına gelince mi! Şimdi burada biz kadınları mı suçluyoruz birader? Allah o erkeklerinde bin belasını versin! Bazen bilinçli yapıyorlar çünkü hatta şöyle bir şeyde var bak ağzımı bozuyorum hakkınızı helal edin ha beyler. Bak oradaki durum ne biliyor musun? Diyor ki: “Tesettürlüyüm ben. Güzelde bir kızım. Ama çocuk beni kandırmak için, tavlamak için benim olduğum mescide namaz kılmaya geliyor.” Halbuki şerefsiz adam namaz kılmıyormuş! Ona dindar gözükmek için kandırıyor! Yatağa giriyor, ondan sonra bırakıyor! Etrafa da “bu kızla yattım” diye yayıyor! Şimdi aferin mi deyim? Tebrik mi edeyim ha? “Aaa böyle bir olay mı vardı?” Deyim yani! Sinirlenmiyor musun sen? Abi işte bunlar oluyor ya… Gözümüzü kapatmayalım ya! Bu kadar ahmak olmayalım ya! Bir kendimize gelelim Allah aşkına… Ama şeytan işte mücadelemiz zor. O yüzden Rabbim inşaAllah, bu gençliğin bir gün gideceğini, ve sokakta yaşanan aşkın sokakata kalacağını, eğer ki sokakta yaşanan aşkla o iffet, edep erkek içinde söylüyorum kadın içinde! Hürmet ve sadakat çöp olduktan sonra eve bir şey kalmaz! Azap dolu bir evlilik olur. Hanımından lezzet alamazsın, erkek için söylüyorum. Hanımda erkekten keyif alamaz, mutlu olamaz. Hem muhabbette hem de evliliğin bir kanunudur kardeşim yani bu hem de yatak odasında. Alamazsın. Azap olacak, zihnine tecavüz edecek zihnine! Seni rahat bırakmayacak. Değer mi? Değmez abi. Bize imandan gelen sabır lazım. Bu gibi günahlar kalbide karartıyor. Kararttığı gibi, tevhidden gelen huzurdan da mahrum kalıyorsun. Huzuru gaflette aramaya başlıyorsun sen. Allah muhafaza. Bir kardeşmize daha ulaşmak için lütfen paylaşın abi. İzletin, bulduğun adama izlet. Bak en iffetli olan dahi bu videoyu izlemesi lazım yani. Böyle bir tehlikenin olduğunu anlaması lazım. Hakkınızı helal edin Bağırdık, çağırdık beyler. Ama hakikaten çok sinirleniyorum böyle O sinirde kişiye karşı değil. Şeytanın onu kandırmasına… Allah affetsin… Allah yardımcıları olsun inşaAllah.

ŞEYTAN BİZİ NASIL VE NE İLE KORKUTUR?

İblisin ve adamlarının, bir numaralı yöntemi, korkutma yöntemidir. İblis kendi adamlarını da, müminleri de ürkütür. Allah ise benden başkasından korkmayın diye tembih etmiştir. Âl-i İmrân Sûresinin 175. ayetinde çok açıktır bu hüküm. اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُۖ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ (Âl-i İmrân Sûresi – 175) O şeytan, onun peşinden gidenleri korkutur, siz ise, onlardan korkmayın. Müminseniz benden korkun. Allah’ın emri çok açıktır. Âl-i İmrân Sûresi’nin 175. ayeti. Şimdi ben, kendim dahil, şöyle bir test yapsam, yahu şeytandan korkumuz var mı? desem, herhalde bu anket sonucu çok olumlu çıkar. Yok canım, Ayet-el Kürsi’yi okurum tövbe estağfurullah ondan ne korkacağım. Şeytan benden korkun ha! diye kimseyi korkutmuyor aslında. Sigortan olmazsa aç kalırsın diye korkutuyor. Diplomasız ne yapacaksın diyor. Bu parti iktidara geliyor sen bunun aleyhinde konuşma diyor. Sakallı olursan işten atılırsın diyor. Sen şimdi bu düğünde kalkar böyle konuşursan akraba seni siler defterden diyor. Şeytan benden korkun hayatında dememiştir kimseye. Ürkek Müslüman yetiştirmeye çalışmaktadır. Sen ürkek oldun mu, Allah’ı yanında hissedemedin mi, korkun budur zaten. Genç kızsın sen, ee öcü gibi giyin böyle, evde kal 40 yaşına kadar aklın başına gelir. Güzel bir evlen, cihad edersin ondan sonra. Boşuna kapkara giyinme şimdi. Bunu der diyecekse eğer. Benden kork diye niye desin ki kadına? Korkunun çukurunu kazar, senin oraya düşmeni bekler o. Benden kork demez. Benden kork derse, sabaha kadar Kur’an okursun Allah’a sığınırsın, ondan kurtulursun yoksa sen. Birinci taktiği budur. İşte şüpheler, bu bataklığa düşmüşlerin üzerine daha kolay iner.

Neden bu kadar çok şeytanın var? Oysa doğduğunda sadece bir tane vardı!

Bakın kardeşler! Hani insanların çoğunluğu bugün diyor ya; ”Yahu hocam şeytanım çok benim herhalde. Bir türlü kendimi namaza veremiyorum. Bir türlü sohbetlere gelemiyorum. Şeytanım çok benim.” Niye bir insanın şeytanı çok olur? Her insanın doğduğunda bir tane şeytanı olur. Sonra yaptığı fiillerle şeytanın adedini arttırır. Bak, bir tane delil bu ayette! ”Kim Allah’ın zikrinden, Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, nukayyid, biz ona kayıt yaparız. Biz ona musallat ederiz. Sonra yapıştırırız.” Ne yapıştırıyor Allah? ”Lehu şeytanen” (O’na bir şeytan yapıştırırız). Kim şeytanı aldı üstüne? Allah mı sana verdi onu musibet olarak? Hayır, sen bunu istedin! ”Allah’ım bana bir şeytan ver be, ben senin kitabından yüz çevirdim. Sen bana bir şeytan ver be” dedin! Bunu sen yaptın. Ve bir olan şeytanın adedini ikiye çıkarttın, üçe çıkarttın… Bu tercihi sen yaptın kardeşim.

Bi kereden ne olacak deme? İlk zinayı dinle…

“…ve lâ yegurrennekum billâhil garûr.” (Fâtır, 5) O, çok aldatıcı olan; sizi, Allah ile aldatmasın. Ayet böyle bitiyor kardeşler. Bir: Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Bu birinci kısım. İnsanlığın kurtuluşunu Allah böyle anlatıyor. İki: O, çok aldatıcı olan var ya o da sakın sizi aldatmasın. Ama ne ile aldatmasın? Allah ile aldatmasın. Hee, bunu açmamız lazım. Allah ile aldatmak ne demek kardeşler? Bir, Çok aldatıcı derken Allah burada kimi söylüyor? Bütün müfessirler icmâ etmiş gibi sanki diyorlar ki: “Buradaki çok aldatıcı, şeytandır.” Aldatmakta mahirdir. Usta bir aldatıcıdır o. Bizi ne ile aldatıyor bu ayette? Allah ile aldatıyor. Sen, yaşın şu anda yirmi beştir. Namaza başlaman için erkendir. Boşver namazı! Elli, elli beşi gördüğün zaman yavaş yavaş bir tövbe etmeye başlarsın. Altmışta bir hacca gidersin. Ondan sonra Allah yoluna girersin. Şeytan bizi ne ile aldattı burada? Hiç kılma demiyor bak! Tövbe etmezsin demiyor! Bize diyor ki: “Sen tövbe edeceksin, tövbe güzel bir şey. Ama bunu ilerde yap. Elli beş yaşında, altmış yaşında yap. Şu an için çok erken, daha gençsin.” Ne ile aldattı bizi? Allah ile aldattı. Başka… Bu günahı işle. Bak şimdi! “Şu anda karşı cinsten bir insanla baş başa kaldın. Kalmaman gerekiyordu ama bir kere düştün. Madem bir kere düştün, kaldın baş başa bari zinayı da yapıver. Bu fırsat bir daha ele geçmeyebilir. Nasılsa tövbe edersin, Allah’ın rahmeti sonsuzdur.” Ne ile aldattı bizi şeytan? Allah ile aldattı yine. O’nun rahmeti ile kandırdı. O’nun rahmeti ile aldattı. Bu da ne diyor? “Ya tabi ya! Allah’ın rahmeti sonsuzdur. Bir kere yapayım, ne olacak ya?” Hâlbuki bilmiyor ki, elbisenin bir tarafı ufak bir kir alırsa o kir orada durmaz. Artık elbisene karşı titiz davranmazsın. Bİr kere çamur bulaştı mı, yoldan geçen araba üstüne çamur bulaştırdı mı senin? Bulaştırdı. Artık dikkat etmezsin elbisene. Nasılsa bir kere çamurlandık, dersin. Zina günahına bir kere düşersen bu ilk kapıdır, ilk adımdır. Artık o, senin için normal hâle gelir. Ve devamlı yapmak istersin. Evinde hanımın seni bekler, sen hanımına gitmezsin. Bak helalin orada! Aynı ilişkiyi ve aynı hazzı ondan da alacaksın. Ama sen harama gidersin. Çünkü zinanın hazzı, zinanın gösterişi ve illüzyonu şeytandandır. Ayrı bir lezzet, ayrı bir zevk katar buna. Sen ona bağımlı olursun. Zina kadınlarına, şimdi hayat kadını falan diyorlar, beden işçisi, zina kadınları bunlara bağımlı olursun ve evindeki hanımını bırakırsın. Her şey ilkle başlar. Bir kere yaparsan o orada kalmaz, devamı gelir. O yüzden o ilki yapmayacaksın. O fırsatı şeytana vermeyeceksin. Ya ben bu kadar ilim sahibiyim. Tövbeyi de çok iyi biliyorum. Nasuh tövbesini de biliyorum. Bu kadar senedir hocanın sohbetlerine gidiyorum. Yaparım bir kere, nasuh tövbesini yaparım ya. Bir kere verdin mi yakayı şeytana, kopartır. O, orada bırakmaz. Elini verdin mi kolunu kaptırırsın.

Cinler kimlere musallat olur?

Her kim Rahman’ın zikrinden , Kur’an’dan yüz çevirirse; “Nukayyid lehu şeytanen” “Biz ona bir tane şeytan musallat ederiz. “Fehuve lehu karin” “Sonra o, onun en yakın dostu olur.” Aklı başında bir adam şeytanı kendine dost eder mi kardeşler? Etmemeli… Kafası biraz çalışıyorsa; dost etmemeli. Bugün en çok aldığım şikayet mesajlarında bir tanesi cinlenme, cin şikayeti, cin tasallutları… Neden çok fazla arttı bu son zamanlarda? Cin tasallutu çok fazla arttı. Türkiye’de cin filmleri çok fazla var, neden? Cinlerle uğraşan insan sayısı, gençlerin sayısı, bu boş işlerle uğraşan insan sayısı çok fazla. En çok izlenen filmler; cin filmleri… İzlemeyin kardeşim, çağırmayın bu cinleri ya! Başına sardığın zaman bu beladan kurtulman çok zor. Cinler en çok kimlere musallat olur? Namazı olmayanlara musallat olur. İçkisi olan, abdestsiz gezen, gusülü sağlam alamayan, çok fazla küfür eden, gıybet yapan insanlara cinler musallat olur. Namaz kılanlara da olur mu? Az olur. Diğerlerinden daha azdır. Çünkü namaz ve abdestte adamın üzerinde bir zırh vardır. Ancak iki şekilde olabilir. 1-Anasından, babasından lanet almıştır. Anası ve babasını kızdıran, kızdıracak bir şey yaparsa bir adam, lanet ederse bir kere, üzerindeki zırhı Allah alır. İsterse günde 10 vakit namaz kılsın. O zırh üzerimizden kalktığı zaman ne olur? Bir cin gelir, musallat olur. Bazen sayı artar. Sonra gece uyutmaz, sabah ezanına kadar büyük sıkıntılar çektirir. Karabasan mı dersin, rüyalarına girmek mi dersin, sopa yiyen mi dersin, alay eden mi, cinsi münasebete giren mi dersin… Çeşit çeşit binlerce vak’a, binlerce vak’a… Hep yaşadığım, gördüğüm, bildiğim meseleler. Bunlar neden oluyor? Allah’tan kopuk olduğun zaman; cinler sana musallat olur. “Şeytanı musallat ederim.” diyor Allah-u Teala. “En yakın dostun o olur.” diyor. Sonra, namaz kılmasına rağmen bir adama niye cin musallat olur? Adağı vardır, adak yapmıştır; “Allah’ım şu dükkanımı açarsam bir tane koç keseceğim.” Buna adak denir. Artık sen söyledin, Allah’a söz verdin. Adağı yerine getirmedin, getirmediğin zaman ne olur? Yine Allah senin üzerindeki o zırhı kaldırır ve cinlerin açık hedefi haline gelirsin. Yine sana musallat olurlar. Sonra hayatın sıkıntı üzerine sıkıntı… O güne kadar kendini bir kral gibi hissedersin, çünkü o sağlıklı hayatının kıymetini bilmiyordun ama şimdi bir cin musallat oldu sana, rahat vermiyor. Her gün sopa yiyorsun, dayak yiyorsun. Psikolojisi bozulur, gider psikiyatriye; Allah ve Resulüne gitmediği zaman psikiyatriye gider. Psikiyatri buna iki tane hap verir, duvar hapı… Beyninin %50’sini uyuşturan bir hap bu. Beyninin yarısıyla düşünemiyorsun, yarısıyla hayal meyal düşünebiliyorsun. Bütün hayatını etkiler. O hap devamlı beyin hücrelerini yok eder. Gerek var mı bunlara? Neden şeytanları kendine dost yapıyorsun? Neden paralarını psikiyatriye veriyorsun? Sağlam bir Müslümanın psikiyatriye ihtiyacı olmaz. Kur’an’ı ve Sünneti iyi bilen ve yaşamaya çalışan bir müslümanın psikiyatriye ihtiyacı olmaz, gerek yok. Ama şeytan ona musallat olduğu zaman oyun oynar onunla, makara yapar. Öyle bir oyun oynar ki, öyle bir ince sahneler yapar ki; kahkahalarla güler yaptığı işten sonra. Tramvaydan eve geliyorum, tramvayla. İki tane çocuk işten çıkmışlar, ben de iki ya da üç kişi yanlarındayım. Çocuklar yarım saat boyunca, gidecekleri yere varıncaya kadar bir adam hakkında gıybet yaptılar, yarım saat boyunca. Artık ustabaşları mı, iş verenleri mi bilmiyorum. Yarım saat boyunca ballandıra ballandıra o dedi: “Ben böyle yapacağım” Bu dedi: “Şöyle pis bir adam” Bu dedi: “Böyle pis bir adam.” Tabi biz de oradayız; işitiyoruz, duyuyoruz. Fakat adamı tanımadığımız için gıybet bize yazılmıyor. Tanısaydık bize de yazılırdı. Ya susturacaktık onları, ya orayı terk edecektik. Yarım saat boyunca gıybet yaptılar ve inecekleri durak geldi. Biri diğerine şöyle dedi: “Ya tamam şimdi kapatalım, gıybete girmeyelim ya” Ne yaptı bu şeytan bunlara? Kekledi… Yarım saat boyunca senin ağzına balı çaldı, çaldı. Gıybet yaptın zaten, keyifle gerildin, gerildin. Gıybet yaptın, salladın salladın. Tam ineceğin yere geldin, ayrılacaksın ya şimdi arkadaşından, “Ya dur şimdi gıybet yapmayalım, günaha girmeyelim ya!” Az daha diyecektim, buraya kadar geldi. “Yapacağın kadar yaptın, kardeşim!” diyecektim. Ama tanımadığım adamlar şimdi kavga etmeyelim. Orada tekvando sanatımı icra etmek zorunda kalmayayım, gerek yok. Zaten mekan dar olduğu için ne bacak kaldırabilirim, ne sağlam bir darbe yapabilirim. Muhtemel dayak yerdim yani. Allah Teala bu insanlarımıza hidayet nasip etsin. Amin.

Her sabah uyandığında senden 8 şey isteniyor!

Bir sabah namazdan sonra evine dönerken, yolda birine rastlar. Adam önce selam verir. İyi dilek ve duada bulunduktan sonra da… Hayırlı sabahlar manasında; -Nasıl sabahladın Üstadım? der. Şimdi İmam’a soruyor, -Nasıl sabahladın? Birisi bize sorduğu zaman, ”Nasıl sabahladın?” Biz nasıl cevap veriyoruz? -Ya akşamleyin bir pilav yedim, pilavı fazla kaçırdım akşam… Bir ‏sağa dön, bir sola dön, uyku tutmadı sabaha kadar be… Bizim sabahlayışımız bu! Şikayet, şikayet, şikayet… Allah’tan şikayet, Peygamberden şikayet , hanımdan şikayet, çocuktan şikayet, hep şikayet! Şimdi İmam nasıl sabahlamış? Bir adam müctehid olduğu zaman, İslam alimi olduğu zaman, nasıl tefekkür sahibi… Hz. İmam, nasıl sabahladığını şöyle anlatır: -Sekiz tane şeyin benden istendiğini düşünerek sabahladım. Adam şaşırır! -Ey imam! Kim sizden sekiz tane şey isteyebilir ki… Sizin kimseyle takışık bir işiniz yoktur? İmam tebessüm eder ve saymaya başlar; -”Bak! Benden her sabah kimler, neler istiyorlar” der ve izahate başlar; Bir; Rabbim benden farzını istiyor. Her gün Allah bizden farzını istiyor mu, beş defa? Huzuruna bekliyor bizi… Bakın, Allah bizim uykumuza bile karışıyor. İsteyen bir adam, ülkemizde saat on ikiye kadar uyuyabilir mi gündüz? Bir adam 12’ye kadar uyuduğu için hapise atarlar mı? “Sen niye sabah namazına kalkmadın lan, kalk! Hapise gidiyorsun.” Var mı ülkemizde böyle kanun? Yok… Sabah namazına kalkmak zorundasın dört buçukta! Allah senin uyku vaktine bile karışıyor; ”Benim için kalkacaksın ondan sonra istersen öğle vaktine kadar uyu…” Bak, Allah uykumuza bile karışıyor. Böyle bir dinin sahibiyiz kardeşler… Öyle, ”Allah beni yarattı ama bana karışmasın.” yok! Allah her gün benden farzını istiyor. İki; Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem benden sünnetini istiyor. Muhammed Aleyhisselam’ın gün içinde üç bin dört bine yakın sünneti vardır, yapabileceğimiz. Biz Müslümanlar, elimizden geldiği kadar bu sünnetlere ittiba etmeye çalışırız. Kim, ne kadar fazla yaparsa sevabı o kadar fazla olur. Alacağın mükafat, nimet o kadar fazla olur. Sünnet’e en çok ittiba eden Sahabe kimdir? Hz. Ömer’in oğlu desem size, kim dersiniz? Halifemiz Ömer radiyallahu anhın çok oğlu vardı. Ama bir tanesi, İslam tarihinde öne çıkmıştır. Kimdir o? Abdullah İbn Ömer… Abdullah İbn Ömer, Allah ondan bin kere razı olsun. Sahabenin fakihlerindendir. Şafiler, Hadisleri Abdullah İbn Ömer’den aldılar. Biz Hanefiler Hadisleri kimden alırız? Abdullah İbn Mes’ud. Bizim silsilemiz odur. İmam-ı Azam peşinden… Hocası Hammad… Üstadı kim? İbrahim Nehai, Üstadı kim? İbn Mes’ud radiyallahu anh. Silsile böyle gider. Şimdi Abdullah İbn Ömer’in Sünnete bağlılığına bakın. Nerede Resulullah Aleyhisselam hayatında bir tek sefer bile bir şey yapsa… Bir tek sefer bile olsa, mesela; Muhammed Aleyhisselam bir yere doğru seyahat ederken bir ağacın kenarında oturdu. Abdullah İbn Ömer bunu duysun. Oradan giderken muhakkak o ağacın kenarında bir kere oturur. Bir kaç dakika bile olsa bulunur. Etrafındaki insanlar derler ki; “Niye burada oturuyorsun?” -Çünkü benim Peygamberim bir kere burada oturmuş. Bana bu nakledildi. Bu sünneti yapmadan ölmeyeyim. Bir yerde bir akarsu varsa, Efendimiz Aleyhisselam oradan bir şeyler içtiyse, Abdullah İbn Ömer muhakkak oraya gider, hayatında bir kere bile olsa, “bu sünnetten de geriye kalmayayım” diye. Gider o akar suya, Efendimiz Aleyhisselam içtiği gibi suyu içer. Buna ”Sünnete Tabiiyet” denir. Neden sabahabe bir yıldız? Neden böyle? Çünkü Sünnete çok ittiba etmişler, Abdullah İbn Ömer bunların en önde gelenlerindendir. Ölüm döşeğine yattı, son dönemlerinde yatalak oldu elini, kolunu, ağzını, gözlerini kıpırdatamıyor. Son dönemlerinde… arkadaşları geldi ona abdest aldırdılar. Namazını ima ile gözlerle kılacak. Fakat abdesti aldırdıktan sonra, Abdullah’ta bir sıkıntı ortaya çıktı. Bir rahatsızlığı var. Fakat söyleyemiyor. Dili kitlenmiş, vücudu hareketsiz, sadece gözleri hareket ettirebiliyor. Başka bir arkadaşı geldi, dedi ki: “Siz ne yaptınız Abdullah’a?” Dediler ki: “Abdest aldırdık.” -Ama bir sıkıntı var burada, nasıl aldırdın abdesti tarif et bana. “Şöyle yaptık, böyle yaptık.” Dedi ki arkadaşı Abdullah İbn Ömer’in arkadaşı: -Kulakların arkasını mesh ettiniz mi? Muhammed Aleyhisselam’ın Sünnetidir. Biz abdest alırken ne yapıyoruz? Elleri yıkıyoruz. Serçe parmakları kulağın içine koyuyoruz. Peşinden de baş parmakları mesh ediyoruz, arka tarafı… Sünnettir. -Kulakları, baş parmaklarınızla kulaklarının arkasını mesh ettiniz mi? “Etmedik… Bu sünneti yapmadık… hastadır diye yapmadık.” -”Yapacaksınız! Abdullah, Muhammed Aleyhisselam’ın yerine getirmediği, Muhammed Aleyhisselam’ın yaptığı ve bunun yapmadığı bir tane bile sünnet yoktur. Rahatsızlığı bundan dolayıdır.” dedi, gitti ellerini ıslattı, kulaklarının arkasını mesh etti, Abdullah İbn Ömer rahatladı. Sahabe budur, din bize bu insanlardan geldi kardeşler… Ama bugün televizyonlara çıkan etiketli adamlar diyor ki: “Sahabeye ne gerek var ya, onlar anlamışsa biz de anlarız. 14 asırda bizlere bir sürü şeyler nakletmişler, gerek yok, aç Kur’an Mealini oku yeter.” Peygambere lüzum yok, sahabeye lüzum yok, mezheplere lüzum yok, hadislere lüzum yok… Adem’den de önce başka Adem’ler olabilir… Meryem tecavüze uğramış olabilir… Adem’in de babası vardı… Bana göre evrime inanmakta sorun yok… Bir sürü sapık sapık görüş ortaya çıkıyor. İşte sahabeden ayrılırsan! Muhammed Aleyhisselam’dan ayrılırsan, yeni yeni dinler ortaya çıkartırsın… İmam diyor ki: “Resulallah benden sünnetini istiyor. Her gün o Peygamberin bende hakkı var. Bu dini bana getirdi. Ve O’nun sünnetini yerine getirmem lazım.“ Üçüncü madde; Aile çoluk çocuk günlük masrafını istiyor. Burada gelen kardeşlerin büyük çoğunluğu evlidir. Kime bakmak zorundayız biz, İslamiyete göre? Hanıma, çocuğa bakmak zorundayız. Onların masrafı biz erkeklere aittir. Aile benden sabah uyanır uyanmaz bunları istiyor, hanım ne diyor? “Hadi, hadi işe geç kaldın çabuk git, perde alacağım daha, bana maaş getirmen lazım, perde alacağım.” Kadının derdi perde ya, perde. Faturaları düşünmüyor kadınlar. Perde alacağım, elbise alacağım. Naciye’nin kınası var dört elbiseyle çıkmam lazım. Kadınlar böyle… Abla yapmayın bunu abla yapmayın, şu kocaya biraz destek, biraz yardımcı olun ya. Dört; nefis kendine tabi olmamı istiyor. Allah farzını istiyor, Rasulullah Sünnetini, nefis ne istiyor? Şeytan kanılı; -”Bana tabii olacaksın.” diyor. Peki nefsimiz bizi nereye götürmek istiyor? Allah’a isyana ve ateşe, onun tek bir derdi vardır. -Ateşe gidelim! Orada güneşlenmek, orada tenimizin bronzlaşması çok daha caziptir. Nefis bronzlaşmayı sever kardeşler… Denize gidecek kardeşleri uyarıyorum bak! O bronzlaşmayı seven kardeşler var ya… Denize gidiyorsunuz bir de paralar veriyorsunuz orada. -“Hocam bizim gittiğimiz yerde fazla çıplak yok.” Falan numarası yapmayın bana. Çıplaklar her tarafta var, her tarafta var. Denizlerden mesafeli durun biraz. Havuz falan olabilir, sadece erkeklerin bulunduğu havuzlar. Avret mahalinizi örter, girebilirsiniz ama denizlerde sıkıntı var kardeş! Ne kadar takvalı olsan bile, o çıplaklar her tarafında geziyor senin. Şu halde kovadan suları dökme bak, ben de taekwondocuyum. O hoca sopayla vuruyor ama ben sopa kullanmam! Silahsız ve tehlikeliyim aynı zamanda, dikkatli ol! Allah bizi korusun kardeşler ya (amin). Beş; şeytan arkasından gitmemi istiyor. Nefs, ona tabi olmamı istiyor, şeytan da kendisine tabi olmamı istiyor. Biliyorsunuz nefsin mürşidi kamili kimdir? Şeytandır! Ona aklı şeytan verir. Altı; Kiramen Katibin melekleri, iyi şey yazdırmamı istiyor. Bakın iki tane meleğimiz var. Sağdaki amir, soldaki memur. Bu çift kazık, bu tek kazık onbaşı. Bu ne diyorsa, bu uymak zorunda! Şimdi, soldaki melek günahları yazıyor ama vazifesi olduğu için yazıyor. Ne istiyor bizden? Günahları yazma vazifesi olmasına rağmen istiyor ki; ”Bana bir şey yazdırma, hep sağdaki yazsın.” Bizim Cennet’e gitmemizi istiyor. Çünkü bu meleklerimiz var ya bizimle beraber Cennet’e gidecek. Kardeşler! Hepimizin vücudunda 360 tane melek var. Ve bu melekler bize gece gündüz nasıl dua ediyor? -“Allah’ım bu kulunu Cennet’ine al” Neden? Onun da menfaati var. Bizimle beraber onlar da Cennet’e gidecek. Bundan dolayı kardeşler… Yedi; geçen günler ihtiyarlamamı istiyor, zaman bizim aleyhimize işliyor. Ve devamlı bizim ihtiyarlamamızı, bedenimizden kurtulmamızı ve ruh olarak Rabbimize kavuşmamızı istiyor. Zaman bizim düşmanımız değil! Zaman her geçen gün bizim Allah’a kavuşmamızı istiyor. Allah’a kavuşmak da şu beden ülkesine girmişken mümkün değil. Bedenden kurtulmadan, ruh buradan sıyrılmadan, müşahede yoktur. Allah’a kavuşmak yoktur. Beden bizim en büyük engelimizdir. Allah ruhu bu beden içine hapsetmiştir ve bir özlem içinde devamlı Allah’ı arar ruh. Tatminsizdir, hep sonsuzluğu ister. Hasta olmayacağı, acıkmayacağı, ağlamayacağı, hüzünlenmeyeceği, devamlı mutlu olacağı, istediği her şeyin bir anda önünde olacağı bir yerde olmak ister, içimizdeki ruh. Ama bu bedenle ve bu dünyada mümkün değil! Neden bunu istiyor? Cennet diye bir yer olduğu için bunu istiyor. Cennet’in var olduğu delili nedir? İçimizde bu istek var. Sonsuz olarak yaşamak isteği, ölümsüzlük isteği… İşte bu ruhtur, işte bu Cennet’in varlığının delilidir. Sekiz; son olarak da Hazreti Azrail hazır olmamı istiyor. Azrail Aleyhisselam herkesin canını almaya gider. Ama Müslümanlardan hazır olmasını ister. -”Eninde sonunda geleceğim… Ama hazır olarak sana hazır bir şekilde gelmek istiyorum. Beni gördüğün anda şoka girme, dilin tutulmasın… Beni tanı… Öleceğini bil, buna göre hazırlık yaparsan şoka girmezsin. Ben sana güzel bir suretle görünürüm. Güzel bir suretle göründüğüm zaman şehadeti çok kolay söylersin. Şehadeti söyledin mi paçayı kurtardın. Allah’ım sen bize nasip et ya Rabbim (amin). Bakın! Bütün veliler bütün alimler en çok korktuğu şey ne biliyor musunuz? Son nefes, son nefes… Daha çok korktukları hiçbir şey yok… Aç kalır mıyız? Çocukların bakımını nasıl yapacağız? Bu çocukları nasıl evlendireceğim? Hacca gidebilir miyim acaba? Boş, boş,… Bu korkular geçici! Bir korku var ki son nefesini kaybeden her şeyini kaybeder. Ebedi hayatını kaybeder. Şu halde, o farz namazlarından sonra yaptığınız dualar var ya kardeşler… Son nefesi muhakkak arada zikredin. -“Allah’ım şu kitabın Kur’an hürmetine, isimlerin sıfatların hürmetine, şu son nefesimde bana şehadet getirmeyi nasib et Allah’ım (amin).” Bunu söyleyin kardeşler. İmam diyor ki: -Azrail hazır olarak ölmemi istiyor. İşte ben bütün bu isteklerin muhatabı olarak sabahlamış bulunuyorum, her sabah bu sualler cevap bekliyor. Hz. İmamı dinleyen adam düşünmeye başlar bir kaç saniyelik tefekkürden sonra sorar: -Ya İmam, bu saydığın şeyler sadece senden mi isteniyor, yoksa benden de isteniyor mu? Sadece senden mi yoksa benden de isteniyor mu? İmam tebessüm eder ve şöyle der: “Orasını ben bilmem artık, sen düşün.” Bu tekliflere muhatap olan sadece müctehid bir alim olan İmam-ı Şafi mi? Yoksa bütün Müslümanlar mı? Aklı olan bütün Müslümanların, aynı teklife bizde muhatabız. Aynı sekiz istek sabah, her sabah uyandığında senden de isteniyor kardeşim, benden de isteniyor… Şu halde bir seçim yapacaksın, ya hazırlık yapacaksın… ya da kolay yolu tercih edeceksin; ”Bana ne ya.” diyeceksin. Allahu Teala bizleri aldananlardan, kananlardan, sapanlardan etmesin kardeşlerim (amin). Bak! Kolay yolu tercih etmeyin! Kolay yol Ateizmdir, Deizmdir, Mealizmdir, Vehhabizmdir, Şiizmdir bunlar kolay yoldur. Siz zor olan yolu tercih edin, 14 asırlık İslamı tercih edin! Kim bu 14 asırlık dinden bir gram, bir karınca kadar ayrılırsa… Vallahi sapar! Vallahi yanılır! Şu halde dualarımızda muhakkak; -”Allah’ım ayaklarımızı şu Ehli Sünnet caddesinden kayırma ya Rabbi (amin)” diye de dua etmemiz lazım.

Allah, evreni neden yarattı? – Evren bir öğretmendir, eğitir…

Allah, evren denilen bu kitapla, bu öğretmenle bizi eğitmek ister. Hani Musa Aleyhisselam sordu ya: “Ya Rabbi, ne gerek vardı güneş, ay, yıldızlar, dünya, imtihan, ahiret, cennet, cehennem, günah, sevap bunlara ne gerek vardı? Sen zaten yerlerin ve göklerin ilahısın. İnsanlara bir şeyler ispat etmeye ihtiyaç var mıydı? Zaten kimin nereye gideceğini de biliyorsun. Bütün bunları yaratmaya gerek var mıydı? Allah-u Teala buyurdu: “Ey Musa, falanca beldede bir tarla sahibi ihtiyar bir kulum var. Başaklarını biçemiyor. Sen git ona yardım et, başaklarını biç.” Musa Aleyhisselam ihtiyarın yanına gitti. İhtiyar 70 yaşında bir adam. Tırpanı var, tarla başaklar vermiş buğdayları alacak ama gücü yok. Oğulları da yok. Allah’ın peygamberi Musa Aleyhisselam yanına geldi dedi ki: “Allah beni vazifelendirdi, senin tarlanı ben biçeceğim.” “Aa ben Rabbime dua etmiştim, Allah en sevdiği kulu bana gönderdi ey Musa.” dedi. Musa Aleyhisselam bütün tarlayı tek başına birkaç gün içinde biçti. Sonra ne yaptı biliyor musunuz? Tarla işleriyle, başak buğday işleriyle uğraşanlar bilirler. Başağı, buğdayı biçtikten sonra yeni üretim makinalardan yoksa elinde ne yaparsın? Tırpanı eline almak zorundasın. Tırpan. Bizim Yugoslav muhacirleri ne yapardı orada? Tarlaları biçerdi ondan sonra tırpanı alırlardı, rahmetli dedeciğim anlatıyor. “Ramazan’da bizim tuttuğumuz orucu, orda aldığım hazzı asla burada almadım evladım.” derdi. Dede derdim niye öyle diyorsun? Ramazan’da biz o başakları biçtikten sonra tırpanlarla başakları havaya atardık. Rüzgar geldiği anda samanları bir tarafa atıyor. Buğdaylar yerde kalıyor. Başağı havaya atıyoruz, rüzgar samanları bu tarafa atıyor, buğdaylar yere düşüyor. Başakları kesmekle bitmiyor. Buğdayları ayırman lazım. Sonra buğdaylar çuvallara konulur ve değirmenlere götürülür. Değirmende onu överler, ezerler sonra ne hâle gelir? Un hâline gelir. Undan da her şeyi yaparsın. Arnavutların en çok yaptığı şey neydi? Börek. Arnavutlar bol yağlı böreği çok iyi yaparlar, mahirdirler bu konuda. Şimdi, Musa Aleyhisselam ne yaptı biçti mi? Biçti. Sonra tırpanla havaya atmaya başladı. Havaya atıyor, rüzgar bir geliyor samanları ileriye atıyor, buğdaylar daha ağır olduğu için yere düşüyor. Allahü Teala bu sefer sordu: “Ey Musa tarlayı biçtin mi?” dedi. “Biçtim Allah’ım.” “E peki niye sen bu samanları havaya atıyorsun?” “Ya Rabbi, insanlar saman yemez. Samanlar bir tarafa ayrılsın, buğdaylar bir tarafa ayrılsın diye yapıyorum. İnsanların faydalanacağı, hayvanların faydalanacağı. Ayırmak için yapıyorum.” “Ey Musa dünyayı yarattım, sınavları yarattım, hayvanları yarattım, cinleri, melekleri yarattım. Hepsini, cennete gidecekleri ve cehenneme gidecekleri ayırmak için yarattım. Tıpkı senin buğdayla samanı ayırmak için hamle yaptığın gibi.” Boş mu sandın bunların tamamını? Bunların hepsinin bir hikmeti vardır. Allah cehenneme gidecekleri ve cennete gidecekleri seçmek için ve kendilerinin yüzüne ahirette söylemek için. O kamera görüntüsüyle sen bu bu bu günahları işledin mi kulum? Bak burada görünüyor kamera HD, Ultra HD 8K. Burada benim bildiğim en çok 4K var. Orada artık 4000k mı görürüz nasıl görürüz bilmiyorum. Ultra HD Allah Teala yaptığımız fiilleri bize gösterecek. Sonra kul itiraz edemeyecek. Ben samanmışım ya Rabbi kabul ediyorum. Öbür kul gelecek: “Rabbim sana hamdolsun ben buğdaymışım. Beni eğittin, beni öğüttün, insanlara faydalı bir hâle getirdin. İnsanlara İslam’ı anlatan ve öğreten bir kul hâline getirdin. Ben bunun için küçük bir çalışma yaptım, sen benim göğsüme genişlik verdin, göğsümü açtın. Sana hamd-ü senalar olsun ya Rabbi.” Öbür saman olan ne diyecek? “Allah’ım beni kandırdılar. Komünist geldi beni kandırdı, Kemalist geldi beni kandırdı, ateist geldi beni kandırdı. Dediler ki: “Bu ülkeyi yıkman için bu ülkeye acı vermen lazım, bomba patlatman lazım. Asker, polis, çoluk çocuk bakmaman lazım. Kafamdan Muhammed Aleyhisselam’ı çıkarttılar. Okullarda bana Muhammed Aleyhisselam’ı unutturdular. Arapların peygamberi dediler, onlara ait dediler. Yerine Lenin’i koydular, Stalin’i koydular, Mao’yu koydular. Ne kadar komünist, ateist adam varsa onları bir kahraman gibi gösterdiler. Ben Muhammed Aleyhisselam’ı unutunca, ona tabi olmayı bırakınca vatanıma ihanet ettim, dinime ihanet ettim, bayrağıma, ezanıma ihanet ettim. Koydum bombayı üstüme, gittim patlattım.” Bu saman, bu buğday. Allah bu ikisini ayırmak için bütün bu kainatı yaratmıştır. Her şey bir sınav yeridir. Kul bir seçim yapacak. Ya ben şeytana tabi olacağım ya ben Rabbime tabi olacağım. Şeytan mı Allah mı karar vereceksin.

Şeytan üç yerde hemen yanına gelir, unutma!

Musa aleyhisselam Tur-i Sina’ya giderken Mevlamız ile tekellüm etmeye… Şeytan yolunu çevirdi: “Allah’ın peygamberi, senden bir ricam vardır. Rabbimle görüşmeye giderken ona der misin beni de affetsin? Şeytan, affolmak istiyor, İblis pişmandır. Bunu söyler misin?” Musa aleyhisselam dedi ki: “Söyleyeceğim inşaAllah.” Rabbimizin huzuruna gitti, unuttu. Şeytana söz verdi ama unuttu. Allahu Teala buyurdu ki: “Ey Musa, emanetini getir, emanetini ver.” Selam, İslamiyet’te bir emanet demektir. Biri size dediği zaman “Mehmet abiye selam söyle.” bu, emanettir, kul hakkıdır, muhakkak bu selamı iletmeniz lazımdır. “Ey Musa emanet var, bana bir emanet verecektin?” “Hatırladım ya Rabbi. İblis, senin asi kulun, dedi ki: ‘Ben pişmanım Allah beni affetsin.’ İblis’i, affeder misin Allah’ım? dedi. Mevla Teala ne buyurdu? Sen git ona şöyle şöyle söyle. Musa aleyhisselam geri döndü, İblis heyecanla telaş içinde sordu, dedi ki: “Rabbim ne buyurdu ya Musa, ne dedi Rabbim?” Dedi ki: “Allah seni affedecekmiş bir tek şartı varmış: İlk yarattığım insan olan Âdem’in kabrine gideceksin, kabrine secde edeceksin. Bu secdeyi yaparsan ezel-i ervahtaki secde gibi kabul ederim ve seni affederim.” Allah’ın şartı budur. İblis ne cevap verdi? “Kibir aynı kibir. Tekebbür aynı tekebbür. Ben insandan üstünüm. Ey Musa dedi ey Allah’ın Peygamberi, ben onun dirisine secde etmedim ölüsüne nasıl secde ederim, nasıl secde ederim ölüsüne?” “Sen bilirsin.” dedi Musa aleyhisselam. Tam giderken İblis ona dedi ki: “Sen bana bir iyilik yaptın, ben de sana bir iyilik yapacağım. Şu üç yere geldiğin anda sakın beni unutma. Hemen beni hatırına getir muhakkak bu üç fiilde, bu üç işte ben oradayım, yanındayım. Senin ümmetinden bazılarını bozmak için onların işlerine karışırım.” Musa aleyhisselam heyecanlandı. Dedi ki: “Nedir o üç iş?” 1- Bir kul öfkelendiği anda muhakkak ben onun yanındayım. Hemen onun öfkesini gaza getiririm, artırırım kalbine vesveseler veririm, öfkesinin neticesinde fiili bazı işler yapmasını isterim. Karşı tarafa bıçak sallama, kurşun sıkma, dövme, vurma, kırma, parçalama, zarar verme, malı gasp etme… Bu öfkesini kalbine girdikten sonra kalbini çeviririm ve bu öfkesini fiiliyata döktürürüm. Bu anda beni unutma. 2- Şehvet anında hemen aklına ben geleyim. Bir erkekle bir kadın yalnız başlarına bir yerde kaldıkları zaman muhakkak onların arasına girerim fitne çıkartırım ve şehvetlerini kabarttırırım, muhakkak. Erkek ya da kadın, velilerden bir zat bile olsa ben onları kandırırım ve aralarına şehveti muhakkak koyarım. İki… Bu iki yerde sakın beni unutma. 3- Bir kul, cihat için niyetlendiği zaman gerek Allah yolunda kılıçla cihat, gerekse ilim yolunda bilgi ile cihat, eğitim cihadı… Bu kulun kalbine girerim, yanına gelirim, vesvese veririm ve şöyle derim: “Senin evinde çoluk çocuğun var, işin gücün var. Ne bu sohbet, namaz, niyaz, abdest ya? Bırak bu işleri ya. Git çoluk çocuğunla ilgilen. Hanımınla oturmak sohbet etmek de ibadettir. Senin ilme ihtiyacın yok, senin sohbet dinlemeye vaaza ihtiyacın yok, senin cemaatle namaz kılmaya ihtiyacın yok, senin savaşmaya ihtiyacın yok. Vatanı kurtarmak sana mı kaldı ya? Bırak, polisler askerler yapsın.” “Kandırırım, o adamı cihattan geri koyarım, bu üç yerde ey Musa sakın beni unutma, ben oradayım.” Kardeşler, bu nasihat sadece Musa aleyhisselamın ümmetine değildir, kıyamete kadar şeytanın kendisini deşifre ettiği bir andır bu. Kıyamete kadar yapacağımız bu üç harekette: öfke, şehvet, ve cihat. Bu üç anda muhakkak şeytan bizim civarımızdadır, hemen yanımıza gelir. Ya bir insan rolünde yanımıza gelir. İki ayaklı şeytanlar… Ya da vesvese verir, kalbimize girer. Ve bize o işe sevk eder ya da o işten caydırmaya çalışır. Sohbete gelmek istiyorsun. Bu akşam Efendimiz Aleyhisselam’ın doğum gecesi, çok özel bir gecedir. İslamiyet’teki beş özel geceden bir tanesidir. Sohbete gelmek istedin, gün içinde niyetlendin, arkadaşınla anlaşmıştın akşamleyin gelecektin. Fakat tam gelmek üzereyken başka bir arkadaşın sana telefon açtı; “Halı sahada on kişiyiz, iki kişi eksik.” dedi. “Gelsene, paranı da ben karşılayacağım.” dedi. Öbür arkadaşın seni ilim meclisine davet ediyor. Cennet bahçelerinden bir bahçeye davet ediyor Efendimiz Aleyhisselam’ın deyimiyle. Bu arkadaşın seni nereye davet ediyor? Boş bir yere, halı saha… Bir saat boyunca içi hava dolu bir meşin yuvarlağın peşinde koşturacaksın, gol atamadığın zaman, gol yediğin zaman karşı tarafa küfür edeceksin. Sakatlanma ihtimalin yüksek. Son zamanlarda haberlere baktıysanız… Kalp krizi geçirme ihtimalin çok çok yüksek, bütün belalar burada. Buradaysa bir cennet bahçesi var, ilim öğreneceksin. Dünya ve ahiretinin kurtulması için gerekli olan bir saat burada, orada değil. Orada değil, burada. Ama sen nereyi tercih ediyorsun? Orayı tercih ediyorsun. Bak, şeytan seni nasıl kandırdı? “Bırak, ne cihadı ya sana? İlim ne lazım sana, bırak. Çalışıyorsun ediyorsun, paran var, araban var, evin var. Ne işin var senin ilimle?” dedi ve seni kandırdı. Çatala geldiğin zaman, köşe başına geldiğin zaman sol tarafı tercih etmeyeceksin, sağ tarafı tercih edeceksin. Ya Allah’ın dediği ya şeytanın dediği… Allah bizi sağcılardan etsin. Âmin…