SÜNNETE UYGUN YEMEK YEME NASIL OLUR? & NUREDDİN YILDIZ

Sünnet üzere olan yemek çeşidini söylüyor.. Yemekten önce, ve yemekten sonra elleri yıkamak sünnettir. Mümkünse de, havluya tutmadan sofraya gelmek lazım. Mümkünse. Besmele ile başlamak, mühim sünnettir. Önünden yemek sünnettir. Böyle çorbanın karıştırır gibi her tarafından almak mekruhtur. Yaslanırken yemek yemek sakıncalı, ve üçte bir yemek yenecek. Şimdi oturacaksın, ben ne kadar yiyebilirim? Bu böreğin mesela, üç parçasını yerim, bir parçasını yiyip kalkacaksın. öbür parçasına su içeceksin, öbür parçasını boş bırakacaksın. Yani, kapasitenin üçte birini yiyecek ve içecek olarak kullanmak sünnete uygun edebe uygun olan yiyecektir. Yemekten sonra hamd etmek elhamdülillah! demek sünnettir. Bir sayfalık uzun dualar yapmak diye bir sünnet yoktur yalnız. Ve sıvı içerken de 3 nefeste içilecek. Bir bardaksa, bir bardağı üç nefeste içeceğiz. Ve oturarak su içmek sünnettir. Yemek yemek de aynı şekilde. Fakat ayakta su içmek haram değildir. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zemzemi ayakta içtiği görülmüştür ama edep, yani uygun olan, şeriat inceliklerine uygun olan, oturarak su içmektir. Fakat, her zaman oturma fırsatı olamayabilir, oturulacak yer uygun değildir mesela bir bayan oturursa, kalabalığın içinde, mahremiyet açısından dikkat çekebilir ayakta da su içilebilir, haram değildir.

Sevgi arttıkça imtihanın seviyesi de artıyor

Allah’ın bu kanunundan muaf bir insan yoktur. İlk insan Adem aleyhisselam, dünyaya gelmeden, bu imtihana muhatap oldu cennetteyken. Geldi, imtihanı bitmedi devam etti. İmtihanla öldü, imtihanla yaratıldı imtihanla öldü. Onun çocukları olarak, aynı imtihana biz de devam ediyoruz. Allah imtihandan muaf tutacak olsa yani seni imtihan etmeyeyim, diyecek olsaydı bir insana, herhalde bunu Peygamberlerine derdi. En çok sevdiği, Allah’ın beş kuludur, sevgili Peygamber Aleyhisselam Efendimiz, başta olmak üzere İbrahim aleyhisselam, Musa aleyhisselam, ve Nuh aleyhisselam, ve İsa aleyhisselam. Bu beş kulunu Allah, çok seviyor. Hepsinden çok da Muhammed aleyhisselam’ı seviyor. Şu beş kuluna bir dikkat ediniz. Biri, asıldı asılacak diye İsa aleyhisselam, güya asıldı asılacak meşakkatler ile yaşadı. Musa aleyhisselam çölde yapayalnız insanların arasında yapayalnız ölmek zorunda kaldı. Nuh aleyhisselam’ı konuşmaya gerek yok. İbrahim Aleyhisselam’a bak, Peygamber efendimiz Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’in dedesi. Bir bak, Kur’an çok açıkça diyor ki وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ İbrahim’i pek çok şeylerle imtihan ettik biz diyor. Hepsini kazandı İbrahim. En az 70 yaşındayken Allah kendi kendine sünnet etmesini emretti ona imtihan olarak. Bildiğimiz çocuklara yapılan sünnet. İmtihanlarından biriydi İbrahim Aleyhisselam’ın Ateşe atılmayı falan çok meşhur biliyoruz, o da bir imtihandı. Sevgili Peygamber Aleyhisselam Efendimizi konuşmaya gerek yok. Muafiyet, yani yok sen, sen hariç. Sen hariç bu dünyada var. Torpilin varsa sen hariç. Allah torpili olan kullarına sen daha fazla diyor. Torpil arttıkça, sevgi arttıkça, yani Allah daha çok sevdikçe daha çok imtihan, neden? Daha çok sevmek demek, daha yukarılara çıkmak demek. Daha yukarılara çıkmak için yakıtın daha fazla olacak. Motor kapasiten daha yüksek olacak o zaman. Daha yüksek kapasite daha çok yakıt demek, daha çok yakıt daha çok meşakkat demek. Bu beş kulu Allah’ın, en çok meşakkate düşen kullar. Çünkü en sevgili kulları. Bunların aralarındaki sevgi, Allah’ın sevgisindeki farklılık da meşakkatlerindeki farklılığı yansıtıyor. İsa Aleyhisselam’ı da Allah çok seviyor, ama, çok uzun zaman uğraşmadı ümmetiyle. Kısa bir dönem geçti gitti, Rabbine kavuştu. Peygamber Aleyhisselam Efendimiz’in meşakkati, tam 63 sene sürdü. Yetim doğdu, dedesi sahipleniyordu, dedesi gitti. Amcası sahipleniyordu, amcası gitti. Hanımı yanındaydı, hanımı gitti. Ümmetiyle derdi oldu. Düşmanlarıyla dert.. Bir gün rahat edemedi bu dünyada. Çünkü ebedi olarak Allah’ın misafiri olacağı cennette kalmanın bedeliydi bunlar.

NAMAZ KILMAYANLARA 3 SORU

Namaz kılmayan herkes ama herkes bu üç soruyu cevaplamak zorunda! Burada bitirelim, herkes çatlasın 🙂 Şimdi birinci problem şu: ”İnsan eğer yatsı namazını vaktinde kılmaz ise daha sonradan kılacağı zaman bir üşengeçlik, bir ağırlık, bir tembellik üzerine biniyor.” Binmiyor mu Sinan? Sinan: Biniyor abi. Değil mi? Böyle her geçen dakika da sanki daha çok ağırlaşıyor. Tık tık, tık. Şey yapamıyorsun yani anında kılmazsan devamı çok zor ya. Sinan: Evet. Ne zaman kılıyorsun? İmsaktan 3 dakika önce 🙂 Değil mi ? O kadar ağırlaşıyor ya. Bir şeyi nefsimde çok iyi analiz ettim. Eğer namazlarımı vaktinde kılarsam hele hele bir cemaatle birlikte yirmi yedi kat fazla sevapla vaktinde kılarsam muazzam bir rahatlık hissediyorum. Sanki böyle o an kıyamet kopmuş hadi bakalım gir cennete demişler öyle bir rahatlık geliyor. Gelmiyor mu? Hadi bunuda cevaplayın. He ? Namazda kıldın ettin böyle vazifeni yapıp bitirmenin verdiği rahatlık. Mesela üniversite sınavından ilk çıktığım dönemlerde dışarı çıkmıştım. Annem, ”Al oğlum su iç.” diye su vermişti. Şöyle oldu olay. Suyu aldım kafamdan döktüm böyle. O rahatlığı yaşadım. Anladın mı? İçerde böyle bir hararet var. Suyu döktüm bi rahatlık geldi. Ya da evleniyorsun. O stres, düğünler şunlar bunlar falan stresler yani düğün yapmadımda nikah yaptım yani o bile stres oluyor bir cihette. Tam böyle bitiyor değil mi? Seni uğurluyorlar arkada. Son el sallanıyor falan. Bir rahatlıyorsun. Niye ? Vazife bitti. Onda öyle bir rahatlık var mesela. Oruçta da öyle bir lezzet… Yok mu ? Çat diye iftarı açtın ama o an açlık hissetmiyorsun. Dedin ki: ”Ya şurda otuz yıl daha yaşasam otuz tane daha ramazan yaşayacağım.” O otuz ramazanda da işte yirmi dokuz, otuz. Toplam otuz gün daha ramazan yaşayacağım. Bak biri daha bitti. Öyle değil mi ? Sinan: Evet abi. Otuz çarpı otuz desen dokuz yüz gün. Dokuz yüz günün biri daha bitti. Allah Allah! Ne kadar kısa ömür ya. Ama eğer vaktinde kılmazsam ve o vakit sürekli her geçtiğinde nefsimde bir tembellik oluşur ve bana muazzam bir ağırlık biniyor. Hele de vakit şöyle 12’yi 1’leri görür birde uyku bastırır gözlerimin perdeleri film bitti diye aşağıya çekilirse sorma o namaz, ahh ahh nasıl da ağırlaşıyor. İçimden sürekli ”Şimdi kalkıp kılacağım, şimdi kalkıp kılacağım” diye senaryolar dönüyor. Ama bir türlü bu film beni kaldırmıyor. Yine sevdiğin bir işi bırakarak ara vererek namaza geçtiğimde, namaz kılarken içimden gelen ”Haydi namazını hemen kılda şu sevdiğin işe geri dön.” çağrısı namazın bütün lezzetini iptal ediyor. Mesela, playstation ortasında. Tam böyle dört kişi toplanmışsın. İrfan deli olmuş, çıldırmış böyle. Tokat üstüne tokat. Bir ona atıyorsun, bir ona atıyorsun. Tam ordan namaza kalktın. Kafa oraya gidiyor ya. Namazın hiç anlamı ve tadı kalmıyor. Çünkü o an namazı aklının olduğu işin geri planına ,arka planına yani ikinci planına atarak namazın değerini daha başlamadan düşürmüş oluyorsun. Özellikle, namaza karşı bir tembellik hissetiğimde ki ekseriyetle yatsı ve sabah namazları olur bu. Nefsime bunun münafıkların bi özelliği olduğunu hatırlatıyorum. Ve şu ayeti kerime geliyor aklıma. ”Onlar yani münafıklar, namaza kalktıklarında tembelce kalkarlar insanlara gösteriş yaparlar Allah’ı da pek az hatıra getirirler.” Gelelim sorumuza. Nefsimde bu tembelliği hissetiğim anda şu soruyu soruyorum: Lütfen cevap verir misin ? Kur’an, namazın huşû sahipleri için asla ağır gelmeyeceğinden söz eder. Ve ayette, “Gerçek şu ki namaz Allah’a karşı huşû duyan kişilerden başkalarına ağır gelir.” diye beyan eder. Ve nefsime şunu sormak istiyorum. İkinci soruya geliyoruz. Sen, ey nefsim Allah’ı sevdiğini iddia ediyorsun. İddia ispat ister. Bir gün onun huzuruna çıkacağına ve ona hesap vereceğine inanıyorsun. Cennete ona kavuşmak ”Ruhiyet-i Cemal” yani cemalini görmek istiyorsun. Ve bununla birlikte aynı zamanda namazı ağır bir yük şeklinde görüyorsun. Huşû sahipleri için namaz, gönlündeki yaraların sabır ipliğiyle dikilmesidir. O saat aralığında ”Ya Rab, ben geldim huzuruna. Sana şu saatlerde kainatı seyredip duyduğum haşyeti haber vermeye geldim.” demenin bir ifadesidir. ”Ya Rab, canım çok yanıyor senden başka şifacım yok.” demenin bir şeklidir. ”Ya Rab, secde ettim rahmet kapının tokmağına vurdum beni almaz mısın içeri?” demenin bir şeklidir. Madem huşu sahipleri namazda bunları der. Sorsana nefsine. Karnı acıkmış bir kimse, hiç tantuni yemekte tembellik eder mi ? Nefsime sorduğum üçüncü sual ise… Efendimiz aleyhisselam, Allah’ın en sevgili kuluydu. Geçmiş gelecek, daha dünyaya gelmeden cenneti müjdelenmiş hatta bazı rivayetlere göre cennet onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştı. Gündüz cihata çıkması, sahabenin bir çok işiyle ilgilenmesi, anlaşmazlıkları çözmek için gayret göstermesi gibi gün boyu bir çok iş yapardı. Buna rağmen her gece ayakları şişene kadar namazını kıldığını biliyoruz. ”Neden böyle yapıyorsun?” diye sorulduğunda da ”Ben şükreden bir kul olmayayım mı ?” diyor. Sende bu ümmeten olmak istiyorsun ama efendimiz aleyhisselamın gözünün nuru diye tâbir ettiği en sevdiği şeyi namazı sevmiyorsun. Çok önemli bir kaidedir: Seven sevdiğinin sevdiklerini de sevmek zorundadır. Mesela, sen eşini seversin. O yüzden o seviyor diye ailesini de seversin. Sen bir dostunu seversin. O seviyor diye onun yanındaki dostlarını da seversin. Çünkü sevmek bir fedakarlıktır. Aynı iddiada efendimiz için bulunuyor onun sevdiğini iddia ediyorsun. Ama onun gözünün nuru dediği ve bütün muhabbetini sunduğu namazı sevmiyor musun ?


İngilizce

People who don’t pray salah have to answer these 3 questions! Let’s finish the video here, fell like trolling people The first problem is this: If you delay to pray your Isha’a prayer When you pray later, you’ll feel lazy and it will be cumbersome to perform Ain’t that right Sinan? Sinan: Of course! Right? It feels harder each passing minute Tick tock, tick tock… If you don’t pray it immediately, it’s tougher to do later Sinan: -“Yes” When do people perform it? 3 minutes before Fajr 🙂 Right? Because it feels cumbersome I was able to analyze one thing If I offer my prayer right on time Especially if… I pray on time with other people to gain 27 times the rewards I feel very relieved Almost as if it was the day of judgement and they told me that I could march to heaven That’s how relieved I feel Doesn’t that happen? Answer that! You prayed your salah and it’s a relief that comes from knowing that you’ve performed your responsibilities For ex., when I was done with an exam in college I walked outside and… my mom gave me a cup of water This is how it happened: I took it and just dumped it over my head Felt so relieving, there was a feeling of a burn inside of me and it felt so relieving afterwards Or you get married, it’s stressful. The wedding, reception etc. Even just nikah without wedding is so stressful Right when the wedding is over, they’re waiving at you and you feel relived… Why is that? Your duties have been performed, that’s why you feel such a relief Doesn’t fasting give you a similar joy? You break your fast so fast but you don’t even feel hungry You think: If I live 30 more years, I’ll have 30 more Ramadans ahead of me One of them has just sadly gone by, a total of 30 days but it’ll be gone so fast Isn’t it how that goes? Sinan: -“Yes brother” 30 times 30 is 900 days 1 out of 900 days has gone by Our lives are so short man! But if you don’t pray on time, than you’ll feel laziness within you and it’ll become cumbersome Especially after 12 or 1am, you’ll start feeling sleepy When your eyelids start closing involuntarily At that moment, salah is one of the toughest things You always repeat to yourself: “i’ll get up and pray now, I’ll get up and pray now” “But I can never let go of this movie that I’m watching And when you interrupt something you like doing to go pray salah Then you always want to immediately go back to it as soon as prayer is over It destroys all of the joy that comes with prayer For instance, in the middle of a Playstation party, there are 4 people playing together You’re destroying everyone, winning games after games. If you get up for salah then, your mind will be stuck in the game You won’t feel any joy Because you placed salah in a lower priority, salah has lost its value long before you even began When I feel lazy towards salah, which happens especially during fajr and ishaa prayers I tell myself that this is a sign of the munafiqeen And I remember this verse: – “Behold, the hypocrites seek to deceive Allah, but it’s them who are being deluded by Him. When they rise to Prayer, they rise reluctantly, and only to be seen by men. They remember Allah but little” Let’s answer our question When I feel reluctant about salah, I ask myself this question: “Will you also be reluctant to pray like the munafiqeen?” Please answer that The Quran says salah is not ardous for the believers In the verse: “And seek help through patience and prayer, and indeed, it is difficult except for the humbly submissive [to Allah ]” Here comes the 2nd question: You claim to love Allah but claims require evidence. You believe that one day you’ll be raised to Him and be questioned by Him You want to go to heaven and meet Allah in person But you see salah as cumbersome For those who are submissive to Allah, salah is the sewing of the injuries in your heart by using a thread made of patience Its, In those hours, being able to say: “The Creator, I’ve come to you to testify the awe that I feel about the universe” It’s a way of saying: “I’m in such a great pain, there’s no healer besides you” “Creator, I’ve knocked on the doors of your mercy, will you let me in?” If those who submit to Allah say these things during Salah 2nd Question: -“You claim to be submissive to Allah but how can you be reluctant in your prayers?” Can you ask yourself this question? You think, Will a hungry person be reluctant to eat a great meal? The 3rd question to ask yourself is: Prophet S.A.V. was a loved servant of Allah. He received glad tidings of entering heaven even before he was born Some sources state that Heaven was created for his homage He’d go on fights in the morning, Fix the sahaba’s problems He’d fix so many problems throughout the day But we know he’d pray salah all night until his legs were swollen When they asked him why, he said: -“Am I not supposed to give thanks to my Creator?” You want to be a part of this ummah/community But you do not enjoy performing salah, which is something that the prophet claimed to be “apple of his eye” This is a crucial fact: If you love someone, you’ve to love the things that person enjoys as well For instance, you love your wife but because of that you’ll love her family or Love her friends You love the people that she loves because love is self-sacrificing You also claim to love the prophet but … But you don’t love salah which prophet S.A.V. called the apple of his eye? Did I get that right?


Almanca

Jeder, der das Gebet nicht verrichtet, absolut JEDER, muss diese 3 Fragen beantworten. Lass uns das ganze hier beenden, jeder soll vor Neugierde platzen. [Gelächter] Also, unser erstes Problem ist das: Wenn jemand das Nachtgebet(das letzte Gebet des Tages) nicht verrichtet, und es auf später verschiebt, kommt eine Trägheit, eine Schwere, eine Faulheit in ihm auf. – Kennst du das nicht, Sinan? + Kenne ich. Ge? (Meinst du nicht auch?) So, als würde es mit jeder Minute immer schwerer werden. [Uhrengeräusch: Tick-Tack..] – Du schaffst es irgendwie nicht. Wenn du das Gebet nicht pünktlich verrichtest, fällt dir die Fortsetzung davon richtig schwer. + Yep. Wann betest du dann? Drei Minuten vor Imsak/Morgendämmerung (Ab dann ist die Zeit für das Nachtgebet vorbei). Stimmt’s? So eine Schwere kommt auf. Es gibt eine Sache, welches mein Ego/innere Triebseele betrifft, die ich sehr gut beobachten konnte: Wenn ich meine Gebete pünktlich verrichte, Vor allem, wenn ich mit einer Gemeinde zusammen zeitlich das Gebet verrichte und somit 27 mal mehr Sevap (Gutschrift/Lohn für gute Taten) dafür erlange, verspüre ich eine enorme Leichtigkeit/Gelassenheit. So, als wäre in dem Moment die Welt untergegangen und Sie sagen zu dir: “Los, trete ins Paradies ein.” SO eine enorme Leichtigkeit kommt auf. Tut es das etwa nicht? Los, beantwortet mir das mal. Ja? Die Gemütsruhe, deinen Auftrag erledigt zu haben/etwas erreicht zu haben. Zum Beispiel, nach Ende meiner Uni-Prüfung: Ich kam raus, meine Mutter sagte: “Hier mein Sohn, trink”, und gab mir etwas zu Trinken. Es war so: Ich nahm das Wasser und schüttete es direkt über meinen Kopf. Ich habe diese Geruhsamkeit erlebt. Verstehst du? Drinnen herrschte eine hohe Temperatur, ich schüttete das Wasser über mich und erlebte eine Erleichterung. Oder du bist am heiraten. Dieser Stress Die Hochzeit, dies das, der ganze Stress.. ich habe zwar keine Hochzeit gemacht, sondern nur die Trauung; Aber selbst das war sehr stressig. Du bist genau am Abschluss. Sie verabschieden sich alle und winken euch zu; Und du spürst eine enorme Erleichterung. Warum? Du hast deine Aufgabe erledigt. Darin liegt eine andere Art von Erleichterung. Liegt im Fasten denn nicht auch so etwas erfreuliches? Du brichst am Abend dein Fasten, doch spürst keinerlei Hunger in dem Moment und denkst dir: “Ey, angenommen, ich würde noch 30 weitere Jahre leben und noch weitere 30 Ramadane erleben, dann würde ich in all den 30 Ramadanen genau wie jetzt auch insgesamt 30 Tage lang fasten. Jetzt ist einfach noch ein Ramadan vorbei (so schnell).” – Ist es nicht so? + So ist es, Bruder. 30 mal 30 macht 900 Tage. Es ist einfach noch einer von insgesamt 900 Tagen vorbei. Allah Allah (Ein Ausdruck der Verwunderung), was für ein kurzes Leben. Aber wenn ich das Gebet nicht pünktlich verrichte und je mehr Zeit vergeht, in mir eine Faulheit und eine immense Trägheit entsteht; Vor allem, wenn der Zeiger auf 00:00 Uhr, 01:00 Uhr steht, mich dann auch noch die Müdigkeit einholt und meine Augenlieder den Vorhang nach dem Motto: “Der Film endet hier” zuziehen, Oh frag bloß nicht. Dieses Gebet.. ah ah (türkische Seufz Laute) wie schwer es dann wird.. In meinem Kopf drehen sich ständig diese Szenarien: “Ich werde jetzt aufstehen und beten!” Doch irgendwie lässt mich der Film nicht auf die Beine kommen. Ebenfalls; Wenn ich während einer geliebten Beschäftigung eine kurze Pause einlege, um das Gebet zu verrichten, dann ruft es mir innerlich folgendes zu: “Los, verrichte das Gebet so schnell es geht und kehre zu deiner Beschäftigung zurück, die du so liebst.” Das löscht den gesamten Genuss deines Gebetes aus. Zum Beispiel mitten beim Playstation spielen. Du hast dich eben mit 4 Leuten versammelt. Irfan (ein Bruder dort) spielt verrückt. Backpfeife über Backpfeife. Mal hier ein Pas, mal dort; Und genau dann gehst du das Gebet verrichten. Deine Gedanken sind beim Spiel und das Gebet verliert an Bedeutung und Genuss.. Dadurch, dass du das Gebet in dem Moment in den Hinter-Plan hinter deine anderweitigen Gedanken, an zweite Stelle wirfst; senkst du den Wert dieses Gebetes schon bevor du überhaupt angefangen hast. Vor allem, wenn ich gegenüber dem Gebet eine Trägheit verspüre, -was hauptsächlich beim Morgen- und Nachtgebet der Fall ist- erinnert mich das daran, dass dies eine Eigenschaft der Heuchler ist. (Die, die so tun als wären Sie gläubig, es jedoch nicht sind und versuchen ihre Mitmenschen vom Rechten Weg abzuleiten) Und folgender Vers aus dem Koran kommt mir in den Sinn: “Wenn sie(die Heuchler) sich zum Gebet hinstellen, dann stehen sie ungern/schwerfällig auf; (sie tun dies nur), um sich vor den Menschen zur Schau zu stellen; Und sie gedenken Allah nur selten.” ~Nisa/142 Kommen wir jetzt zu unserer Frage, die ich mir stelle, wenn mein Inneres diese Trägheit/Schwere verspürt: 1. Frage: ‘Oh mein Ego(innere Triebseele), wirst du dich etwa auch wie die Heuchler nur müßig/schwer zum Gebet hinstellen?’ – Beantworte das doch bitte mal. Im Koran wird erwähnt, dass das Gebet den Menschen, welche Erfurcht(Respekt/Liebe) besitzen, niemals schwer fällt. So im Vers: “Wahrlich, außer für den Erfürchtigen/Demütigen, liegt im Gebet für jeden Anderen eine Schwere.” ~Baqara/45 Und ich möchte meinem Inneren eine Frage stellen; -Jetzt kommen wir zur zweiten Frage. Du (mein Nafs/innere Triebseele) behauptest, dass du Allah liebst. -Wobei eine Behauptung auch Beweise verlangt.- Du glaubst, dass du Allah irgendwann gegenübertreten und in seine Rechenschaft gezogen wirst. Du willst im Paradies (nach langer Sehnsucht) endlich zu Allah gelangen und möchtest ‘Ruyet-i Cemal’ (seine Manifestation/sein Abbild) sehen. Jedoch siehst du das Gebet zugleich als eine schwere Last an. Für die Ehrfürchtigen ist das Gebet doch ein Faden der Geduld, welches das verwundete Herz(Seele) wieder zusammen flickt. Es ist die Form, in diesen gewissen Zeitspannen folgendes zum Ausdruck zu bringen: “Ya Allah! Ich bin zu dir gekommen (in dein Beisein getreten)! Ich sehe mir in jenen Stunden das Universum an(,dass du erschaffen hast) und verkünde dir dabei die Ehrfurcht(Bewunderung/Liebe), welches ich für dich verspüre!” Es ist die Art zu sagen: “Ya Allah, ich verspüre innerlich viel Leid.. Es gibt niemanden außer Dir, der mich heilen kann.” Die Art und Weise zu sagen: “Ya Allah! Ich neige mich dir hin und klopfe an die Tür deiner Barmherzigkeit. Wirst du mich hineinlassen?” Wenn die Ehrfürchtigen schon all diese Dinge über das Gebet behaupten, (dann): 2. Frage: ‘Oh mein Ego(innere Triebseele), wie kannst du im Gebet, von dem du tiefen Respekt/Ehrfurcht zu spüren behauptest, nur Trägheit(Gleichgültigkeit) vorweisen?’ Frag dein Inneres das mal. Würde jemand der Hunger hat jemals eine Trägheit beim essen von Tantuni(Wrap mit Lammfleisch) vorweisen? Es folgt die dritte Frage an mein Inneres. Unser Prophet (Sav.) war Allah’s meist geliebter Diener(Mensch). Schon bevor er auf die Welt kam, wurde ihm das Paradies versprochen/verkündet. Nach manchen Überlieferungen zufolge wird sogar gesagt, dass das Paradies ihm zu Ehren erschaffen worden ist. Unser Prophet (Sav.) ist beispielsweise früh morgens in den Dschihad gezogen; [Dschihad: Es gibt den großen & kleinen Dschihad. Der große Dschihad ist die moralische und religiöse Anstrengung(Kampf) gegen das eigene Innere; Mit dem Ziel, für ein besseres Ich-Selbst. Der kleine(körperliche) Dschihad bezeichnet militärische Kampfhandlungen zur Verbreitung oder Verteidigung des Islams.] Oder hat sich mit vielerlei Angelegenheiten seiner Weggefährten befasst. Oder hat danach gestrebt, Konflikte/Streitigkeiten zu lösen. Er hat sich im Alltag -wie in diesen Beispielen- sehr vielen Beschäftigungen zugewendet. Und trotz dieser Tatsachen wissen wir, dass er jede Nacht so lange Gebetet hat, bis seine Füße angeschwollen sind. Und als man ihn gefragt hat wieso er dies tut, sagt er: “Soll ich als Diener Allah gegenüber denn nicht Dankbar sein?” Du sagst, dass du auch Teil seiner Gemeinschaft (Ummah) sein möchtest? Doch das, was unser Prophet (Sav.) als sein Augenlicht (das Bedeutsamste) betrachtet; Das, was er am meisten liebt: Das Gebet liebst du nicht. Eine sehr wichtige Regel: ‘Der Liebende muss auch die Dinge lieben, welches seine Liebe liebt.’ Zum Beispiel liebst du deine Frau. Und weil sie ihre Familie liebt, liebst du Sie automatisch auch. Du liebst einen Freund. Und liebst gleichzeitig seine Freunde, weil dein Freund Sie auch liebt. Weil Liebe eine Hingabe/Aufopferung ist. Die selbe Behauptung stellst du gegenüber unseren Propheten (Sav.) dar. Du behauptest, ihn zu lieben. 3. Frage: ‘Doch das Gebet, welches er als sein Augenlicht/das Bedeutungsvollste betrachtet; Und zudem er eine tiefe Zuneigung verspürt, liebst du nicht? ..

Yetim Çocuğun Peygamberimize (asm) Mektubu

Medine’de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzereyken Resul Aleyhis Selatu Vesselam’ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennet-ül Baki ye defnedildi. Ailesi mecburen Türkiye’ye döndü. Babası vefat ettiğinde 7 yaşında olan oğlu Türkiye’ye döndükten birkaç yıl sonra hislerini öylesine kaleme dökmüş ki beni tepeden tırnağa sarstı. O yüzden sizlerle paylaşmak istedim. İşte Peygamber (a.s.m.) aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları. (Kalemle Çizme sesi) Bir seni güneşim, bir babamı, birde terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde. Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerini açmıştım. doğduğum Hastane senin Ravza’nın hemen yanı başında olduğu için duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelip de daha kulağıma ezan okumadan kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş 40 günlük olduğunda ilk ziyareti mi de senin Hane-i Saadet ine yapmışım. İlk adımlarımı Senin Ravzan’daki mermerlerin de atmış ve rabbimle ilk buluşma mı secde mi? senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakın mışsın gibi severdim seni. Senin evine her ziyareti gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca babaları parka eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine’de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine’de ki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik Efendisi (a.s.m.) vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerini ayakkabı ile basamazdık. Yalın ayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın Mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun. Bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde. Babacığım Medine neden bu kadar sıcak diye babam da evladım Medine’de iki tane güneş var da ondan derdi. Nasıl olur babacığım Güneş bir tane değil mi derdim. Babam gülerek bak yavrum! Doğru bütün dünyayı ısıtan bir güneş var. Ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneşte Medine’de olunca sıcaklık 2 kat oluyor. Babamın bu cevabı çok hoşuma giderdi ve ısınırdım. Yani gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu. Ama senin güneşinde, sıcaklığın da içimizi ısıtıyordu. Medine’den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama İçimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orta bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesi de gidemiyordum artık. Gerçi ışık taa buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalın ayak koşmam lazımdı. Evet, bahçemde yürürken ezanlar okunurdu. (Fonda ezan var) Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı. Sanki Bilal-i Habeşi (r.a.) okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için mescide koşturduk bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam: incitmeyin sakın onlar Ebu Hureyre’nin (r.a.) kedileri derdi. Biz de inanırdık. Senin mescidi’ne kedilerde girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud’a giderdik senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye. O bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn Tepesi’ne çıkar oradan Uhud’da yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud Dağı’na her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhud Dağı senin Ravza’nın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesiydi sanki. İşte benim yedi senem ki en değerli, en güzel yıllarım Senin köyünde, senin gül bahçende, Senin savaştığın yerlerde, sanki yanımda sen varmışsın gibi, seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalın ayak dolaşacağım. Ta ki Güneş’in içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar. Beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğundan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur, ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Ben sana Medine’de iken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol. Ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver. Hem benim adım Nebî. Aynı seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed. Yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım. Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım. Sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine’den ayrıldığımızdan beri sanki hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan, güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ediyorum. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken ağabeyimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü ağabeyimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyareti edişimizde ben de kimse görmeden terliğimi babamın kabrinin üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacak. Evet demiştim ya; bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam Ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin Efendisi yetimlerin hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyorduk. Gözümüz, gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Bir gün sana gelişim geç bile olsa, bana gül bahçesinin mermerlerin de yalın ayak koşmak nasip olsun. Taa ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığı o güzel mabed son Durağım olsun. Muhammed Nebî Doğanay Gerçekten mektup o kadar duygu dolu ki, insan şu satırların arasında kendini çok zor tutuyor. Evet o zat ki aşkı kalbimize düştü düşeli yüreğimizin çöllerini firdevs’e çevirdi. Aşka susamış kalbimiz, onun sevdasıyla sırılsıklam oldu. Ve Gül-ü Muhammediyenin (a.s.m.) kokusunu hatırladıkça gözyaşına doydu yüreğimizin tüm çorak arazileri. Üstadın da dediği gibi Mahbub-u kulub yani kalplerin sevgilisi oldu. Hasretimiz sensin. Sâlât ve selam sana olsun Ey Nebiler Serveri (a.s.m.), Ey sevgili, en sevgili (a.s.m.). Altyazı düzenleme M.K.

Ben Onu Çok Sevdim!

Kainatın kalbinden, Allah’ın beytinden, Rabb’imizin evinden Selamın aleyküm arkadaşlar. Burada biliyorsunuz daha önce çok defa tarif etmeye çalıştım ama her zaman kelimelerin kifayetsiz kaldığını ifade etmeye çalıştım. Gerçekten kelimeler yetmiyor. Anlatamıyorsunuz burada nasıl bir güzellik var, nasıl bir maneviyat var. Gerçekten tatmayan bilemez. Ben 25 yaşına kadar neler kaçırdığımı bilmeyerek buradan uzak yaşamışım 25 yaşımda ilk defa geldiğimde bundan 7 sene evvel ilk defa geldiğimde Dedim ki: “Rabb’im ben 25 yaşıma kadar nasıl oldu da buranın farkına varmadım? O yüzden size tez tavsiyem ilk fırsatta imkanlarınızı toplayın ve çıkın gelin. Allah’ın beytine misafir olun, olmak için şartlarınızı zorlayın. Buraya gelmek emin olun parayla alakalı değil. Çok defa da söyledim her sene de şahit oluyorum. Çok gelen insanlar var, gerçekten maddi imkanları yokken Allah nasip ediyor. Nasip olması sizin ciddi iştiyakınızla alakalı. Bir de yani, siz Cenab-ı Hakk’tan isteyin ama O’nun hikmetine de tevekkül edin, Allah’ın kararı ne olacak diye. Emin olun geldiğinizde burada çok ciddi bir muhabbet hissedeceksiniz. O muhabbet sizi ebediyete taşıyacak. O muhabbet sizi ahirete taşıyacak. Ve ahirette inşallah ebedi saadette Efendimiz (asm)’la birlikte olmanızı o sevgi belki de temin edecek. Bir gün bir bedevi Allah Rasulü (asm)’a geldi sordu. Dedi ki: “Ya Rasulullah kıyamet ne zaman kopacak?” Efendimiz (asm) dedi ki: “Peki senin buna hazırlığın nedir?” Adam boynunu büktü. Dedi ki: “Ya Rasulullah benim hiçbir hazırlığım yoktur. fakat Allah’a ve Rasulüne olan çok derin bir muhabbetim vardır. Allah’ı ve Rasulünü çok seviyorum.” dedi. Efendimiz (asm) tebessüm etti. Dedi ki: “Öyleyse: el mer’ü meâ men ehâbbe. (Kişi sevdiğiyle beraberdir.” O gün sahabeler anlatıyor: “O gün Medine’nin en mutlu günüydü. Bayram sevinci gibi bir sevinç yaşanmıştı.” Evet, kişi sevdiğiyle beraberdir. Siz gerçekten seviyor musunuz? Sevdiğinizi nasıl göstereceksiniz? Elbette Allah’a itaat ederek. Ve evet o sevgi azatlı köle olan esmer Sevban’ı derinden yakalamıştı. Yüreğinin tam ortasından yakalamıştı. Ve Sevban bu sevgiden dolayı bir gün Mescid-i Nebevi’de ağlamaklıydı. Efendimiz (asm) sahabelerini mutlaka gözlemlerdi. Hiçbirini ıskalamaz, her birisinin derdiyle ilgilenirdi. Her birisi zannederdi ki: “Allah’ın Rasul’ü en çok beni seviyor.” Ve Sevban’a sordu: ” Ne oldu, nedir seni üzen? Nedir seni böyle hüzünlendiren?” Sevban dedi ki: “Ya Rasulullah, sabah ilk kalktığımda sizi görmeden güne başlayamıyorum. Ben size doyamıyorum, sizin hasretiniz içimi yakıyor. Beş dakika sizden ayrı kalsam, aklım sizde kalbim sizde hemen koşup gelip sizi görüp rahatlıyorum. Akşam yatmadan önce en son sizi görmeye çalışıyorum. Ya Rasulullah! Bu dünyada sizinle beraber olmak bana nasip oldu. -Bize nasip olmadı ya Sevban! Ne şanslıydın sen!- Ama öldükten sonra ne olacak? Bunu düşündüm ve ağlamaya başladım. Çünkü sizin cennete gideceğiniz kesin Fakat acaba ben cennete gidebilecek miyim? Bu ise meçhul. İşte bunu düşündüm ya Rasulullah! Ya cennete giremezsem, sizle beraber olamazsam? Ya sizi bir daha hiç göremezsem? Bunu düşündükçe hasreti ciğerimi dağladı.” Ya Sevban, peki biz napalım? Biz onu hiç görmedik. Ama onu görmeden sevdik. Efendimiz (asm) ona çok güzel şeyler söylemek istese de belki de, fakat Cenab-ı Hakk’tan bir işaret gelmesini beklercesine suskunca durmuştu. Çünkü semada bir titreşim vardı. Semada muhabbetin çektiği sağanak yağmurlar bekleniyor o yağmurlar için sevgi ve muhabbet ve aşk bulutları toplanıyordu. Ve o sahabenin gönlüne yağdığı gibi o bölgeyi rahmet yağmurlarıyla yıkayan ve o dönemi ise saadet asrına çeviren yağmurlar toplanmış ve vahiy yağmurları sağanak sağanak yağmaya başlamıştı. Ve Allah ayetini gönderiyor. Nisa Suresi’nde Cenab-ı Hakk buyuruyor ki: “Kim Allah’a ve Rasul’üne itaat ederse, onlar, kendilerine nimet verilmiş olan peygamberler, sıddıklar, salihler ve şehitlerle beraberdir. Onlar ne güzel dostturlar.” buyuruyor. Ve o sevgiydi, Hz. Ömer’i bir sehpa gibi başını Hz. Abbas’ın ayaklarının altına koydurtan. Bir gün Hz. Ömer cuma namazına gitmek için sünnet olduğu üzere en güzel kıyafetini giymişti. Bembeyaz cübbesini üstüne giymişti. Fakat Hz. Abbas’ın evinin yanından geçerken evin üstündeki oluğun içinden kan damlamış ve cübbesini kirletmişti. Hz. Ömer bir anda celallendi. Hemen emir verdi ve o oluğu yerinden söktürdü. Hz. Abbas, çatıda yaralı bir hayvanın yarasını yıkamıştı. Ondan dolayı kan damlamıştı. Ve o oluk sökülünce Hz. Abbas bir anda Hz. Ömer’e çıkıştı: “Ya Ömer! Ne yaptığının farkında mısın? Vallahi o oluğu Rasulullah (asm)’ın iki eliyle oraya bizzat kendisinin taktığını gözlerimle gördüm. Hz. Ömer, Rasulullah (asm)’ın yaptığı bir şeyi yıkmanın pişmanlığıyla bir anda olduğu yere çöktü ve ağlamaya başladı. Sonra kalkınca “Vallahi” dedi. “Abbas ben başımı yere koyacağım sen de başımın üstüne basacaksın. Başım bir taş gibi ayağının altına destek olacak ve o oluğu yerine takacaksın.” dedi. Hz. Abbas bir türlü kabul etmiyordu ama karşısındaki Hz. Ömer’di. Karşı koyamadı. Hz. Ömer – koca halife- başını taşa koymuştu ve Hz. Abbas ayaklarıyla onun başının üstüne bastı ve oluğu yerine taktı. İşte o sevgiydi Rasulullah (asm)’ın koyduğunu yerinde çıkartmama iştiyakını oluşturan. Bir gün Efendimiz (asm)’ın Mekke fethinden sonraydı. Ensar, Efendimiz (asm)’ın bir türlü Medine’ye dönmediğini görüyor ve şeytan tarafından bazı vesveselere maruz kalıyorlardı. Acaba Rasulullah (asm) bir daha onların yurtlarına geri dönmeyecek miydi? O, Mekke’yi buldu. Acaba artık Medine’yi terk mi edecekti? Böyle düşünüyorlardı. Aylar geçmişti ve Hevazinlilerle Huneyn savaşı yapılmıştı. Hevazinlilerden ciddi manada bir ganimet elde edilmişti. Efendimiz (asm) bu ganimetleri henüz Müslüman olmamış olan Kureyşlilere dağıtarak onların yüreklerini İslam’a ısındırmak istiyordu. Efendimiz (asm)’ın bu kararı Ensarın bazı gençleri tarafından anlaşılamamıştı. Onlar şeytanın bu vesveselerine maruz kalıyor, diyorlardı ki: “Efendimiz (asm) artık kendi yurdunu buldu. Mekke’yi buldu, doğduğu toprakları buldu. Elbette geri mi dönecek bir daha Medine’ye? Ve O, akrabalarını buldu, bizi unuttu. Artık ganimetleri onlar arasında bölüştürecek.” diyorlar ve şeytanın bu vesveselerine maruz kalıyorlardı. Ama Efendimiz (asm) böyle düşünmüyor, çok farklı düşünüyordu. Efendimiz (asm) topladı bütün Ensarı. “Ensardan kim varsa gelsin.” dedi. Ve Ensarın gençleri, yaşlıları, önde gelenleri hepsi toplandılar. Efendimiz onlara dedi ki: “Ey Ensar topluluğu! Benim hakkımda, ganimetleri dağıtmam ve bazı kararlarım konusunda aranızda konuştuklarınızı duydum. Ey Ensar topluluğu! Siz dalalet karanlıkları içindeyken, siz imandan uzakken ben sizleri hidayete kavuşturmadım mı? Sizler aranızda ihtilafa ve ayrılığa düşmüşken ben sizleri birleştirmedim mi? Sizler fakir kimselerken benim elimle bolluğa ve berekete kavuşmadınız mı?” Ensar ağlamaya başlamıştı. Allah’ın Rasul’ü karşısında mahcup oluyorlardı. Ve Allah’ın Rasul’ü (asm) şöyle buyuruyordu: “Ey Ensar topluluğu! Sizler, “Eğer muhacirlerden olmasaydım Ensardan olmak isterdim.” bunu bilmiyor musunuz? İnsanlar bir vadide toplansa, Ensar da diğer vadide toplansa ben Ensarların arasında bulunmak isterdim. Ben sizi tercih ettim Herkes develeriyle, koyunlarıyla ve mallarıyla evlerine dönerken siz Allah ve Rasulü ile dönmek istemiyor musunuz? Bundan daha büyük bir ganimet mi var sizin için.” dedi. Ensar ağlıyordu. Efendimiz (asm)’a yalvarıyorlardı. Efendimiz (asm) sözlerine devam etti: “Ey Ensar topluluğu! Sizler dalalet karanlıkları içindeyken imandan ve hidayetten uzakken benim elimle hidayete kavuşmadınız mı?” Onlar ağlamalarını arttırmışlardı. “Ey Ensar topluluğu! Sizler dağınık kimseler ve ayrılığa düşmüş kimseler iken benim elimle birliğe kavuşmadınız mı? Sizler fakir kimseler iken benim elimle bolluk ve berekete kavuşmadınız mı?” dedi. Ensar cevap veremeyecek derecede ağlamaya başlamıştı. Çünkü onların kalbine Allah ve Rasulü’nün sevgisi had safhadaydı. Efendimiz onların o hıçkırıklara boğulmuş halini görünce sözlerinin seyrini değiştirdi: “Ey Ensar! Benim bu sözlerime karşılık, sizin de şu sözleri söylemeniz gerekirdi: Ey Allah’ın Rasulü! Sen memleketinden kovulmuş bir halde iken biz seni bağrımıza basmadık mı? Ey Allah’ın Rasulü! Sen hiçbir şeyin kalmamışken biz malımızı senle paylaşıp seni bağrımıza basmadık mı? Bunları demeniz gerekirdi.” Ensar ayağa kalktı: “Ya Rasulullah! Vallahi biz bunları söylemeyeceğiz. Vallahi biz, Allah ve Rasulüne razıyız. Vallahi biz ganimet olarak Rasulullah’ın bizimle Medine’ye gelmesine razıyız. Başka hiçbir şey istemeyiz. Yeter ki sen ol ya Rasulullah!” demişlerdi. İşte Ensarın kalbindeki Allah Rasulü sevgisini bütün dünya malından ve ganimetinden üstün hale getiren ancak bu imanın neşesi ancak imanın girdiği gönüldeki aşk-ı İlahi’ydi. Rabb’im bu sevgiyi bizim de kalbimize yerleştirsin. Biz de onun sünnetine aynı onlar gibi – Ashab-ı Kiram gibi- Efendimiz (asm)’ın arkadaşları gibi sahip çıkalım ve sarılalım asla bırakmayalım. Unutmayın: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Onunla beraber olmayı kim istemez? Eğer onunla beraber olmak istiyorsanız işte sarılacağınız sünnet-i seniyye burada. O aşkı da yakalamak istiyorsanız, işte Kabe burada. Çınaraltı logosu

İslam İçin Kolunu Koparan Sahabe! (Şehit Sahabeler)

Allah’ın Rasulü,nün (a.s.m.) Medine’sinden, Allah’ın sevgilisi (a.s.m.), Allah’ın Habibi’nin Medine’sinden selamün Aleyküm. (Fonda arapça müzikler var) Kalem sürtünme sesi) Medine’nin, özellikle Mescid-i Nebevî’nin bu bahçesinde dolaşırken, burda sahabelerin yürüdüğü manzaralar aklınıza gelecektir. Burada onların evlerinin bulunduğu, sokaklarının arasından geçtiği hissiyatı sizde canlanacaktır. Ve burda yüzünüze esen meltem aynı Allah’ın Nebisi’nin (a.s.m.) Nebiler Nebisi’nin (a.s.m.), Fahr-i Alem’in (a.s.m.) yüzüne esen meltemle aynısı olduğu aklınıza gelecektir. Burda aynı gök kubbenin altında Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’la bizzat konuşarak, onunla bizzat selamlaşmanın mümkün olduğu bir atmosferin içindesiniz. Elbette kendinizi huzur dolu, huşu dolu hissediyorsunuz. Yüreğiniz Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’ın aşkıyla çarpıyor Burda okuduğumuz Kur’an elbette ki kendi vatanınızda, kendi evinizde Kur’an’dan çok daha farklı, çok daha lezzetli oluyor. E zaten burda 1 namaza 1000 namaz sevabı veriliyor. Burda hatrınıza; Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın hayatını okuduysanız, siyeri okuduysanız; o Siyer_i Nebi’den pek çok sahne geliyor. Burda Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın huzuruna gelip müslüman olan bedevî’nin savaş ganimetlerini görünce “Ya Rasulallah (a.s.m.), bu nedir?” diye sorması geliyor mesela aklımıza. Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam ona cevap vermiş. Demiş ki: “Bu savaştan senin kazandığındır. Müslüman oldun ve bunu kazandın.” demişti. O da “Ya Rasulallah (a.s.m.), ben bunun için değil, şuramdan bir ok yemek üzere müslüman oldum. (Gök gürültüsü sesi) Şehit olmak için müslüman oldum. O vaad edilen Allah’ın rızasını kazanmak için müslüman oldum.” demişti. Ve gerçekten de Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam ona demişti ki: “Sen eğer doğru söylersen Allah’da seni doğru çıkartır.” ve gerçektende o bedev’i’nin gösterdiği yerden ok yemiş bir şekilde bir sonraki gazvede şehit olduğu manzarası aklınıza gelecektir belki. Veya bir başka manzarada, bizim asla yapamayacağımız, gösteremeyeceğimiz bir kahramanlık örneği aklınıza gelecektir. Mesela: Bir sahabe savaş esnasında kolu kopuyor; o kopan kolunu Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın yanına getiriyor. “Ya Rasulallah (a.s.m.), kolum koptu.” diye. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam mübarek tükürüğünü sürüyor, mübarek nefesini veriyor ve dua ediyor, o kolu takıyor ve kol aynı eskisi gibi oluyor. Belki eskisinden daha kuvvetli oluyor. Normalde bu bizim başımıza gelse ne yaparız arkadaşlar? Kendi nefsinize sorun. Ben kendi nefsime sorunca nefsim şöyle bir şey diyor: “Geçersin bir köşeye oturursun. Ben yapacağımı yaptım. Artık kolum kopmuş. Allah için yapabileceğim fedakârlığı ortaya koymuşum.” der çekilirsiniz kenara. Ama o öyle yapmıyor. Kolu takıldığı gibi alıyor kılıcını, savaşın en çetin yerine doğru koşuyor ve şehit olana kadar çarpışıyor. İşte sahabelerin yiğitliği, sahabeyi sahabe yapan, onları farklı kılan şuur bu. Bir başka sahabeyi hatırlayalım mesela. O savaş esnasında artık kolu büyük ölçüde kopmuş, kemik de kopmuş. Sadece azıcık bir et parçası kolunu tutar vaziyette. Ne yapıyor? Bakıyor ki savaşta mücadele verirken o artık onun savaşmasına engel oluyor, zahmet veriyor. Eğiliyor, ayağıyla eline basıyor, kalktığı gibi kolunu koparıyor ve savaşa devam ediyor. Şehit olana kadar çarpışıyor. İşte sahabelerin yüksek şuuru. Şimdi normalde işte Kur’an bizim ezberimizi bozuyor. İşte mesela biliyoruz ki evsiz insanlar başarılı değildir veya saraylarda yaşayan insanlar başarılıdır. Ama Kur’an bize tam tersini söylüyor. Bize diyor ki Kur’an hayır diyor Hazreti Musa (a.s.) esas kazananlardandır. Kendisi evsizdi ama firavun saraylarda yaşıyordu. O kaybetmişti. Bize bunu Kur’an öğretiyor. Kur’an bize bu dersi veriyor ve ezberimizi bozuyor bu şekilde. Bir gün Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam namaz kıldırırken, namaz esnasında Cebrail (a.s.) gelmiti ve “Ya rasulallah (a.s.m.) Allah buyuruyor ki senin mesinin üstünde ayağındaki mesin üstünde necaset var. Allah mesini çıkarmanı emrediyor.” Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam namaz esnasında iki ayağını birbirine sürttürerek mesini ayağından çıkarmıştı. Selam verdiğinde döndü bir baktı, bütün sahabeler eksiksiz olarak hepsi ayağındaki mesleri çıkarmışlardı. Sebebini sormaksızın “Semi’na ve ata’na” (işittik ve itaat ettik) diyorlardı. Asla Hazreti Musa’ya (a.s.) yahudilerin dediği gibi “Semi’na ve asayna” (işittik ve isyan ettik) demiyorlardı. Yani Hazreti Musa (a.s.) “Allah Filistine savaşarak girmemizi emrediyor.” dediğinde; onlar, yahudiler demişlerdi ki (Yankılı bir sesle) “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız.” demişlerdi. (Gümleme sesi) “İşittik ama isyan ettik.” demişlerdi. (Giyotin sesi) Fakat Ashab-ı Kiram asla isyan etmiyordu “Semi’na ve ata-na.” diyordu. Mesela ensarın büyüklerinde Sâd Bin Muaz (r.a.) (yankılı sesle) “Ya Rasulallah sen şu Kızıldeniz’i göstersen ve bize dalın desen biz hiç düşünmeksizin senin pelşinden dalarız. (Gümleme sesi) İşte malımız, işte canımız. Dilediğin gibi harca Ya Rasulallah. Biz sanasenin yolunda ölmek üzere beyat ettik.” diyor. İşte böyle bir bağlılıkla bağlılardı. Mesela bir gün Hazreti Ömer (r.a.), Medine’ye Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın geldiği istikametlerden birisinden gelirken olduğu yerde duruyor, bir halka çiziyor, olduğu yerde bir dairenin etrafında yürüyor, sonra tekrar geldiği noktaya, başladığı noktaya geri dönüyor, yürümeye devam ediyor. Etrafındakği sahabeler soruyor “Ya Emir-el Mü’minin neden böyle yaptınız?” Hazreti Ömer (r.a.) diyor ki “Ben de bilmiyorum, Rasulullah’ı (a.s.m.) aynen böyle yaparken görmüştüm ve sırf onun sünnetine, onun ayağının izine basmak, onun hizasından tekrar edebilmek, onun izinden gidebilmek için böyle yaptım.” diyor. İşte sahabenin duruşu. Şimdi bize bir mesaj veriyor aslında bu duruşlar. Yani bizler acaba Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın izinden hem maddeten, hem manen, hem fiziksel olarak, hem de îmanî boyutta acaba Efendimizin (a.s.m.) izinden gidebiliyor muyuz? Onun kıldığı namazı kılarak, onun inandığı gibi Allah’a inanarak, onun okuduğu gibi Kur’an’ı okuyarak onun izinden gidebiliyor muyuz? Allah’ı, onun yarattığı kainatı, onun verdiğiğ mesajları okuyabiliyor muyuz? İmanımızı yükselterek de, ümmetin derdine koşarak, Efendimizin (s.a.v.) bizden beklentisini yerine getirebiliyor muyuz? Şimdi düşünün; Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam şu an hayatta olsa ve sizden bir şey istese, bütün malınızı ortaya koymaz mısınız? Bırakın bir şey istemesini sadece bir tebessümü için bütün malınızı vermez miydiniz? Canınızı ortaya koymaz mıydınız? Bırakın bir tebessümünü, bir mesela ayağının izi için, onun bir eşyası için; mesela diyelim Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın kullandığı terlik sizin evinize verilecek bütün malınızı vermez miydiniz? Sevdanız varsa kalbinizde verirdiniz. Şimdi Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın hayatta olduğunu farzedin ve sizden bir şey istediğini farzedin. İşte Efendimizin (a.s.m.) hadisleri böyledir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam sizden Mü’min kardeşinizin derdiyle dertlenmenizi istiyor, sizden Allah’a zikredici bir dil ile şükredici bir kalp ile ibadet ederek, ona hakiki kul olmaya çalışarak yönelmenizi istiyor. Peki sizler onun isteğini geri mi çevireceksiniz? Yoksa ona olan sevdamız, sevda iddiamız boş bir laftan mı ibaret? İşte bunları düşünelim. Burası bol bol düşünmenin, bol bol huzuru tadarak Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’a kalbimizi emanet etmenin ve vatanımıza dönerken kalbimizi burda bırakmanın, yakıcı sevdanın, yakıcı hasretin yeri. Burası sevdanın başkenti, aşkın başkenti. Burası Medine! Medine’den Selamün aleyküm. Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.

Vaktimi Nasıl Verimli Yapabilirim? #VaktimBereketli

Merhaba arkadaşlar. Günümüzün en büyük sorunlarından birini konuşacağız. Vaktimizi verimli bir şekilde nasıl değerlendirebiliriz? Öncelikle belirtmek istiyorum ki ömür sermayesi pek az lüzumlu işler pek çoktur. Çok olan işlere malesef çok vakit yok çünkü bulamıyoruz. O yüzden az olan vakitte çok ve verimli işler nasıl yapabiliriz.Bunun üzerine bir konuşma yapacağız inşallah Bildiğiniz gibi insan sürekli işler bir makina gibi enerji ile sınırlı açık konuşmak gerekirse araba ne kadar lüks olursa olsun yakıtını almadığı zaman bir yerde duracaktır. işte insanda aynı bu misaldaki gibi yakıtını almazsa bu sefer aksaklıklar başlayacaktır. Evet bu yakıt uyku. Yani hepimizin en çok sevdiği Ama bununda bir dengesi olmalı tabiki. Çünkü derman haddi aşarsa ve biliyoruzki dert getirir. Ve vakitlerimizde verimsizliğin ve bereketsizliğindeki sıkıntılar uyku vakitlerini doğru ayarlayamadığımızdan tembellik ve rahatlık ortaya çıkıyor. Zaten o verimsizlikte bundan kaynaklanıyor.O zaman uyku vakitlerini ele alarak ana meseleye geçelim. Arkadaşlar gece dışında 3 çeşit uyku vardır. Bunlardan birincisi gaylule ikincisi feylule üçüncüsü kaylule Birincisi gaylule uykusu.Fecirden yani imsak vaktinden itibaren güneş tamamen doğup kerahat vakti çıkıncaya kadar geçen sürede uyumanın adı gaylule’dir. Arkadaşlar yani şöyle açıklamak istiyorum.Eğer namaz vakitleri olan bir program varsa telefonunuzda oradan bakabilirsiniz Veya bulunduğunuz ilin hemen internetten yazarsanız.İşte diyelim ki bizi izmirden izliyorlar izmir namaz vakitleri istanbul namaz vakitleri yazarsanız. Şimdi ben bursaya göre söyleyeceğim. Dediki orada imsak vaktinden yani mesela bursada 06.37 vaktinde imsak vakti giriyor.Yani sabah namazı vakti giriyor. Sonra güneş 08.10’da doğuyor.Ama üzerine 45 dakika eklendiği zaman kerahat vakti çıkmış oluyor. Kısacası yani gaylule uykusu bizim bursa için 06.37’den 08.55’e kadar Yani güneş 08.10’du 45 dakika daha ekliyoruz.08.55’e kadar olan uyku gaylule uykusu Peki bu gaylule uykusu ne demek ne manaya geliyor.Yararlı bir şey mi zararlı bir şey mi? Onun üzerinde duralım şimdi Yani arkadaşlar bu uyku rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine sebebiyet veriyor. Çünkü sabah namazından sonra uyumak rızıka manidir.Hadis-i şerifini beriltildiği gibi sünnete de uygun değildir. Birde arkadaşlar Risale-i Nurlar çok güzel bunu özetliyor. Oradan da birkaç yer okumak istiyorum. Gaylule ile ilgili çünkü rızık için sa’y etmenin yani rızıkımızı kazanmak için çalışmanın o gayretin o başlangıcının hazırlığının en münasip zamanı serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra insanda bir rehavet ârız oluyor. İnsanda bir tembellik,rahatlık başlıyor. O günkü çalışmaya ve dolayısıyla da rızka verdiği gibi bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sabittir zaten biliniyor. Zaten arkadaşlar bu bereketsizlik kısmında da en büyük nimetlerden biri de zaman değil midir? O yüzden rızık derken sadece mide düşünülmemesi gerekiyor. Bilindiği üzere birçok iş kolunda sabahın erken saatlerinde işe başlamak rızkın bolluğuna ve berekete sebebiyettir. İnsanın işe motive olacağı en aktif zaman dilimi fecirden yani imsak vaktinden bahsettiğimiz gibi yani sabah namazının girmesinden sornaki zaman dilimidir. Bu zaman dilimi uyku ile geçirilmemelidir. Çünkü bu saatte uyumak işe geç başlamak demek olacaktır ki Buda iş kaybı,emek kaybı,zaman kaybı,kazanç kaybı ve performans kaybı gibi kazancı bereketlendiren birçok ana unsurun devre dışı kalması manasına geliyor. Yani bereketsizliğin sebebi de malasef bu olur. O yüzden gaylule uykusu iyi bir şey değil. Şimdi arkadaşlar ikinci uyku olan feyluleyi konuşacağız. Feylule uyukusunda da aynı durum söz konusu birincide konuştuğumuz gaylule uykusu gibi Bu uyku ikindi namazından sonra güneş tamamen batıncaya kadar geçen zaman dilimi Yani akşam ezanı vaktine kadarki zaman dilimi Şimdi bu uyku arkadaşlar dikkat edin ömrün noksaniyetine,yani uykudan gelen sersemlik cihetiyle o günkü ömrü nevm-âlud yani burada yazıldığı gibi yarı uykulu bir şekil aldığından maddî bir noksaniyet gösterdiği gibi manevî cihetiyle de o gün hayatınının maddî ve manevî neticesi çoğunlukla ikindiden sonra tezahür ettiğinden,ortaya çıktığından dolayı o vakti uykuyla geçirmek,o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden güya sanki o günü yaşamamış gibi oluyor. Çünkü birçok iş kolu için en verimli zaman dilimi bu aralıklar oluyor. Bu saatte uyumak rızkı da ömrü de noksanlaştırıyor. Çünkü insanın günün verimini muhasebe edeceği ölçüp tartacağı yarın ki gün için yeni planlar yapacağı ve hayat için yeni moral ve motivasyon bulacağı bu zaman diliminde uyumak İnsanı bu bahsettiğimiz bütün neticelerden genellikle mahrum bırakıyor. Şimdi arkadaşlar bu işteki maddî ve manevî olarak noksaniyet yaşama durumu varya bir eksiklik oluyor hayatta lisede yaşadığım bir hadise var bu uykuyla alakalı sizlerinde muhtelemen yaşadığınız bir hadisedir. Şimdi ben sabahçı olduğum için sabahçı olduğumdan dolayı saat 6.25’de servis gelip alıyordu. işte yedi buçukta ders başladığı için başkalarını toplayıp bizi okula bırakıyordu. Şimdi sabahçı olduğumuz için okuldan haliyle uykusuz şekilde eve geliyorsun İşte yemek yedikten sonra böyle belli bir vakit geçti. İkindi namazından sonra ben uyudum. Tabi bu saatleri bilmiyoruz.Kerahat vaktidir bu saatte uyumak iyi değildir filan bunları bilmediğim için Arkadaşlar uyudum. Uyandığım gibi 6.25 de beni servis alıyor ya saate bir baktım. Arkadaşlar 6.20 yani ben akşam olduğunu bilmiyorum.Sabah zannediyorum. Hemen okula geç kaldım anne anne diye sesleniyorum evde annem yok. Sonra hemen kalktım işte kravat gömlek pantolon filan ayakkabıyı filan giydim. Dışarıya çıktım.Böyle yarı uykulu yüzüm falan saçlar kayık bir şekilde ben orada servis bekliyorum. Yalnız bir farklılık var yani o gün tamam sabah 6.20 ama dışarıda insanlar geziyor. İnsanlar alışverişten geliyorlar ellerinde poşetler çoluk çocuk heryerde oynuyorlar. Ya diyorum bu nasıl bir dünya ya ne oldu diyorum bu insanlara sabahın köründe hayırdır. tabi bekliyorum servisi servis gelmeyince dank etti. Saate tekrardan baktım.Dedimki eyvah ben akşam olduğunu değil sabah zannediyorum. Sessizce hiçbir şey yokmuş gibi zaten ben hergün bu saatte buraya çıkarım arkadaşlar Buraya gelmeden güne başlayamıyorum tarzında hiçbir şey olmamış gibi sessizce evin içine girdim. Kendime kahkahalarla aynanın karşısında güldüm. Şimdi bana sizde güldüğünüz gibi bu hadiseyi sizde yaşamışsınızdır. Ama burada arkadaşlar maddî bir kayıp var.O maddî kayıp ne ömür noksaniyete uğradı. Çünkü niye ben saat akşam saat 6.25 de işte dışarıda beklerken sabah 6.25 zanndiyorum. Yani 12 saatim orada gitmiş gibi şimdi bu hadise insanın ömründe noksaniyet verdiği gibi aynı şekilde manevî cihette de eksiklikleri az önce size bahsettik. İşte o yüzden arkadaşlar ikindi namazından sonra o kerahat vaktinde o akşam ezanı okuyana kadar ki aralıkta uyumamakta fayada var. Evet şimdi en sevdiğimiz üçüncü olarak kaylule uykusu Arkadaşlar bu kaylule uykusu sünnet-i seniyye de olan bir uyku Buda duha vaktinden öğleden biraz sornaya kadarki yani tam bir saat olarak kişiye göre dedik ya değişebilecek durum diye tahminen söyleyelim sabah saat 9’dan öğle namazından bir saat sornaya bir buçuk saat sornaya kadar ki zaman aralığında uyumak insanın yani ömrüne 1-2 saat ekliyor. Çünkü o saatlerde yarım saat bir saat uyku yarım saat uyku gecenin iki saatine eşit oluyor. O yüzden yoğun bir şekilde çalışan insanlar yani ama şu çok önemli arkadaşlar bunu söylerken şimdi sen sabah namazına kalkmamışsın. sabah namazında uyumuşsun ondan sonra kalkıyorsun işte yemek yiyiyorsun zaten yani gün berbat bir şekilde başlıyor ondan sonra hafif bir yorgunlukta biraz uyuyayım diyorsun o bu işe yaramıyor arkadaşlar yani oradaki maksat şu sabah namazından sonra uyumuyorsun ya bir mü’min olarak o anını değerli şeylere geçiriyorsun ya namzını kıldıktan sonra işte kuran-ı nı okuyorsun tesbihatını yapıyorsun. evratların varsa onları yapıyorsun.Gün için planlar yaptığın anda veya işe giderken yapacağın o hazırlıklar bunlardan sonra insanda yorgunluk hali oluyor. o zaman uyudugun zaman gecene 2 saat katıyor. Şimdi bu arkadaşlar sünnet-i seniyyede bahsettiğimiz gibi tavsiye edilen bir uyku bu hem rızkımıza rızık katıyor.Hem de ömrümüze ömür katıyor. Çünkü yarım saat kaylule iki saat gece uykusuna muaddil geliyor denk geliyor. Demek ömrüne hergün bir buçuk saat insan ilave ediyor. Rızık için çalışmak müddetine de yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanınada insanın ilave ediyor. Demek ki son zamanlarda gittikçe artan bereketsizliğin ve başarısızlığın bir hikmetide Hadis-i şeriflerde ifade edildiği gibi müslümanların çalışma saatlerini uyuyarak geçirmeleri olabilir. Malesef günümüzde yaşam şartları,bazı alışkanlıklar,gelenek ve görenekler erken uyumanın düşmanı olarak insanın karşısına dikilmiştir. Bu düşmanları alt edip mümkün mertebe erken yatıp,teheccüd namazına kalkıp, Daha sornada güneş doğmadan önce sabah namazına dinç olarak uyanmak ondan sonra yatmayıp çalışmaya başlamak lazımdır. Zinde olan dinç ve çalışkan oluşlarını hepimizin şahit olduğu nenelerimiz ve dedelerimiz hep böyle yaparlardı. İşte bu güzel âdet yok olunca sağlıkta,berekette huzurda yok oldu. Ve arkadaşlar ben size burada bu meseleyi konuşurken risale-i nur külliyatından ders yaparken işte arkadaşlar şöye uyuyun böyle uyuyun böyle yapın şöyle yapın gibi teorik olan şeylerden bahsetmek istemedim. yani en basit maddenin dahi bir kullanma kılavuzu varken demi yani biz sabit bir madde değiliz canlıyız ve mükemmel bir fabrikasyon sisteminin olduğu mükemmel bir canlı olan insanın bir kullanma kılavuzu olmazmı? işte o kullanma kılavuzu kuran-ı kerim ve o kullanma kılavuzunu en güzel şekilde yaşayan ve yaşatan peygamber efendimiz (s.a.v) onun rehberi olduğuna göre bizi en güzel şekilde ordan alıp bunları aktardığı için değilmi? Bu uyku meselelerini burada bahsettiği için hayatımıza bunları uyarlamamız gerekiyor. Ama açıkça konuşmak gerekirse senin hayatında namaz yoksa sabah namazını kılmıyorsan akşam namasını kılmıyorsan ikindi namazını kılmıyorsan yatsıyı kılmıyorsan o zaman bu vakitler seni çok alakadar etmiyor aslında çünkü namaz kılan insan hayat çerçevesini bunlara göre şekillendiriyor. O yüzden arkadaşlar insan şunu söyleyemiyor.Siz işte çok rahat bir şekilde bunları uygulayabiliyorsunuz. Ama biz işte yoğun çalışıyoruz.Hayır kardeşim ben cinleri ve insanları beni tanıyıp bana ibadet etsinler diye yarattım. Sadece çalışmaları için değil o yüzden kimse bahane uyduramaz. Dediğim gibi telefondan bakarsın internetten bakarsın imsak vaktinde bir insan uyandığı zaman işe gidene kadar bak altı buçukta uyanıyorsun ki doğuda daha erken vakitte çekiliyor bu insan işe gidene kadar okula gidene kadar en az ona bir-bir buçuk saat vakit kalıyor. o bir-bir buçuk saat vaktinde insan sabah namazını kılar,tesbihatını yapar.kuranını okur,ilmi bir şey ile meşgul olur. Risalesini okur evradları varsa onu yapar virdileri varsa onu yapabilir.Bu şekilde insan hayatına yön verdiği zaman daha güzel verimli bir şekilde vaktini değerlendirmeyi öğrenecektir. Ama diğer türlü bunların zıddını yaptığın zaman hadisi şeriflerde bahsedildiği gibi bu sefer hem ömrün noksaniyet hem bereketsiz hem vakit kaybıyla oflayıp puflayarak yani manasız bir hayata doğru gitmeye başlıyor insan. O yüzden ben de dedim ki kardeşlerim bu dersten sonra vaktim bereketli hashtagıyla twitter hesabımdan bir hafta boyunca sabah vaktinde yani 06.30-08.00 arasında ya da 06.00-08.00 arasında bana twitterden yazarlarsa oradan bana fotoğraf atarlarsa ama fotoğrafta namazdayken selfie tarzında değil yani masasında kitap okurken,kuranını okurken onların bana fotoğraflarını atarsa bir hafta boyunca bunu uyguluyoruz vaktim bereketli hashtagiyle ben o kardeşlerime aralarından seçeceğim 3 kişiyi işte risale-i nur yanlarında vereceğim.Ondan sonra Allah diyen pense,içiyorsak sebebi var kitabı, ondan sorna bizim şuda gördüğünüz gibi içiyorsak sebebi var bardağıdan sonra bir tane tişört bir tane de çanta daha ne yapalım ya evlendirelimmi hepinizi yani 😀 tamammı arkadaşlar bu şekilde uyguluyoruz.Bakalım inşallah kazanan kişiye şimdiden hayırlı olsun diyoruz. Rabbim ömrümüzü bereketli geçirmeyi nasip etsin. İnsan islamiyete baktığı zaman girmediği hiç bir yer olmadığını anlıyor. Efendimi(s.a.v)’ın en küçük adabı dahil yeme içmede hatta bahsettiğimiz gibi uykudaki şu yöntemleri dahi insana neler kazandırıyor. Ah işte o medeniyet bir anlasa şu avrupanın bozuk medeniyeti bunları bilmediği için bizde onlara özendiğimiz için bu gibi hakikatlerden kendimizi maruz bırakıyoruz. SELAMETLE 🙂

HZ MUHAMMED (A.S.M) ASLINDA KİMDİR?

İngilizce

Humanity was shedding tears of blood Newborn baby girls was buried under the saying “Let’s go to visit your uncle” There were lots of blood, hatred, Anger and lack of confidence. But this wouldn’t go on. The year 571, would exactly come one day. Our Prophet (pbuh) was born in Mecca without His dad in 571. His dad was Abdullah, and mum was Amina. Every kind of evil was around in the city Mecca in the years that he was born. In his childhood and youth years, he abstracted himself in such a bad atmosphere , and he was behaving different according to that period. There was a strangeness in his behaviours even before the prophecy came to him. People of Mecca,who never trust anyone, trusted him so much that they would entrust him their properties, their homes and even their wives and daughters. Because of that, they would call him as “Muhammad Al-Amin” He would keep the justice, be with the righteous people, and interrogate the belief of worshipping to effigies, moreover,contrary to other people, he would reject to worship them. And the expected time came. The year was 610. The first revelation came in the Hira mountain. And the order “READ!” (Iqra!) which most of us (unfortunately) don’t obey and recede because of not obeying came. He had no literacy. But He received something which would shut all the literate ones up. This message made happy the ones around Him. But it also made some notable ones angry. He started a movement which would make Him the best revolutionist ever. For the sake of His matter, He was patient when some rumen was spilled to His noble head and when He was thrown stones at. In spite of this, He said “Ya Rabbi! If they had known (the truth),they wouldn’t have done this.” He was shouting “La ilaha ilallah,Muhammadun Rasool’allah!” with His companions in the streets of Mecca. In a case that even the trick of the most talented illusionist’s trick was easily refuted, He,conrtary to this case, watered to a giant army with the water coming from His fingers, splitted the moon into two pieces, gave info about our century and today’s science, and even 1 person could not say “He’s a liar!” Even if when they tried to call Him a liar, they were disgraced like Musayyamat Al-Kazzab who tried to imitate Surah Al Qaria by saying: “The elephant? What’s that elephant? And how can you know what the elephant is? It’s the elephant whose trunk is really long.” In a condition that a sultan who had a giant military power couldn’t achive to make his people leave a little habit like smoking in Ottoman period; He (pbuh) achieved to make His stubborn people leave their disgusting habits that they couldn’t leave for years in such a short period like 20 years. He built a decent society to be taken model from an immoral society. He gave satisfying answers to all questions like “Who am I? Where did I come from? Where am I going to?” which philosophers had been asking for years with a Qur’an-based-perspective. He finished the racism problem 1400 years ago which today’s Europe makes it seem to be solved but still can’t solve by saying ” Neither is there any superiority of black person to white one nor white one to black one. By saying this, He proved that Qur’an is universal. In such a period that many psychologists can’t find a solution for suicide rates, psychological disorders, social depression even though today’s medicine’s great progress; 1400 years ago, He heralded us that there’s a place called ‘akhirah’ where we will live forever with our mum,dad and loved ones. Shortly, if Muhammad (pbuh)’s prophethood’s light leaves the universe, the universe will die. Ya Rasulallah! What would we do if you wouldn’ be there? Peace be upon Your light which keeps alive the universe.

Gözyaşlarınızı Tutamayacağınız Bir Hikaye- Muâz bin Cebel (ra)

Haram ve helali en iyi bilen sahabe, peygamber mektebinin en zeki öğrencisi… …alimlerin imamı, Kuran’ı en iyi bilenlerden, bir tevhid kahramanı… …elçinin elçisi Muâz bin Cebel’i konuşacağız bugün. İman ettiğinde 18 yaşındaydı. İkinci Akabe Biatı’nda bulunan 74 kişiden biri olmak şerefine erişmiş ve… …ensardan olmuştu. Peygamber efendimiz (as) Medine’ye hicret etmeden evvel… …Muâz bin Cebel arkadaşlarıyla küçük bir çete kurmuştu. Putlara karşı gizli bir mücadeleyi Medine sınırları içinde başlatmışlardı. Muâz gönlüne girmeyi başardığı evin gencine hidayet pınarlarını taşıyor… …Allah’ın izniyle hidayete erişen o genç, o pınarlardan kana kana içiyor ve… …evlerdeki putlar kırılıyordu. Önce mahallelerdeki gençleri kazanan Muaz’ın halkası günden güne genişliyordu. Putları kırdıran genç Muaz tevhid için verdiği mücadelede… …diğer gençlere neler söyleyeceklerini de iyice belletmişti. Daha kendini korumaktan aciz olan bu putlar sizleri nasıl korusun ki size ilah olsun. Öyle bir zâta iman edin ki hiçbir kimseye muhtaç olmasın, …sizin her derdinize derman olacak bir kudrete sahip olsun. Zekası ve gayretiyle Yesrib’in Medine’ye dönüşmesinin mimarındandı Muaz. Bu mücadelesiyle İbrahim peygamberin ayak izini takip ediyor, …tıpkı asrın İbrahim’i oluyordu. Artık hazırdı Medine Kutlu Nebi’yi misafir etmeye. Ebede kadar sürecek ev sahipliğiyle Medine’nin şereflenmesine çok az kalmıştı. Hazırdı Medine hiç olmadığı kadar. Hazırdı Nebi’ler Serveri’nin nuruyla nurlanmaya. Hazırdı sineleri yakan aşk ateşine ocak olmaya. Yürekleri heyecanla titreten haberler Muaz’ın kulağına da ulaşmıştı. O gün söylenen o müjde kıyamete kadar başka hiç kimseyi bu denli bir saadete kavuşturamayacaktı. Çünkü saadet asrıydı o. Çünkü sebeb-i saadet; Allah’ın sevgilisi Muhammed Mustafa (sav) Kuba’dan yola çıkmış Muaz’a doğru geliyordu. Medine’deki her kulak teyakkuzda bekliyordu. Hurma ağacının üstüne çıkmış bir genç bağırdı avazı çıktığı kadar; …”sizlere müjde ey müminler, o geliyor, saadetimiz geliyor, Allah’ın nebisi geliyor!” Bütün Medine, binlerce kişi, o güzeller güzelini karşılamaya… …aşkla kaynayarak koşuyorlardı. Veda Tepesi’ne koşuyorlardı, tefler çalınıyordu… …hep bir ağızdan “Taleal Bedru” söyleniyordu. “Ay doğdu üzerimize, veda tepelerinden… …şükür gerekli bizlere Allah’a davetinden.” Nur gibi ışıl ışıl yüzüyle çölün ortasında… …istiridyenin içindeki inci gibi ışıl ışıl parlıyordu Allah’ın Habibi. Muaz da oradaydı, gözünü ondan alamıyordu. Sevincinden ağlayanlar, neşe saçanlar… …resulullah aleyhissalatu vesselamın devesinin yularını tutup kendi evine çevirmek isteyenler… …onu misafir etme şerefine nail olmak isteyenler vardı. “Bırakın” dedi Allah’ın elçisi, “deve memurdur, o durması gereken yerde durdurulacaktır.” Ve gerçekten de devesi Kasva önce Mescid-i Nebevi’nin yerinde durdu sonra… …öyle birinin evinin önünde durdu ki o zât peygamberimizi misafir etmişti. O zâtı da İstanbul misafir ediyor. O zât Muâz bin Cebel’in arkadaşı Halid b. Zeyd. Yani nam-ı diğer Ebu Eyyûb el-Ensarî (Eyüp Sultan)’den başkası değildi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem 6 ay kadar onun evinde kaldığında… …o evin uğrak bir ziyaretçisi de Muâz bin Cebel olmuştu. Daha sonra Mescid-i Nebevi inşaa edilip Efendimiz aleyhissalatü vesselam oraya taşındığında da… …her zaman ona uğrar ondan ilim öğrenirdi. Onu görmeden duramaz olmuştu. Nasıl bir aşktı ki bu ey Muaz, …onu göremeyen gözler kan ağlar, ona kavuşamayan yürekler kor alev olur, yanar da yanar. Sen ne bahtiyardın ki o gözlere baktın, o gözler sana gülümsedi, … ne bahtiyardın ki elini öptün, o pamuktan yumuşak, gülden güzel kokan elleri. Rasûlullah da onu çok severdi. O peygamber mektebinin en zeki, en kabiliyetli talebelerinden biriydi. Öyle ki bir gün şöyle buyurmuştu Allah’ın peygamberi: “Kuran’ı şu dört kişiden öğrenin” demişti; Abdullah b. Mesud, Huzeyfe’nin azatlısı Salim, Ubeyy b. Ka’b’dan ve Muaz b. Cebel. yine başka bir gün fahri kainat efendimiz aleyhissalatü vesselam onun hakkında “ümmetimin helal ve haramı en iyi bileni Muâz bin Cebel’dir” buyurmuştu. O günlerde fetva veren 5-6 sahabeden biriydi Muaz. Resulullah aleyhissalatu vesselam onun için “Muâz ne iyi adam” diye iltifatlarda bulunurdu. Mahşer gününde bir ok atımı mesafede tüm alimlerin önünde yürüyeceğini söylemişti. İnsanlara iyiyi ve hayırlı olanını öğretmesi ve …güçlü bir imana sahip olması sebebiyle sahabeler onu Hz. İbrahim’e benzetirdi. Hz Ömer hilafeti zamanında fıkhi meseleler için Muâz b. Cebel’e başvurulmasını tavsiye ederdi. Hz Ömer de onu çok severdi. Halifeliği döneminde çok defa şöyle demişti: “Muâz olmasa Ömer helak olmuştu… …kadınlar Muâz gibisini doğurmaktan acizdir” derdi. Hatta Muâz öyle bir kâmete sahipti ki onun vefatından çok sonra, Hz. Ömer şehit edildiği darbeyi aldıktan sonra… …yerine bir halife bırakıp bırakmayacağı ona sorulmuştu, O “Muaz (r.a.) yaşasaydı hiç düşünmeden Muaz’ı (r.a.) bırakırdım. Fakat ben sizi Rasulullah Asleyhisselatü Vesselam’ın bizi bıraktığı gibi bırakıyorum.” demişti. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Medine’ye hicret ettikten sonra tıpkı kendi gibi âlim olan Abdullah ibn-i Mesud’la (r.a.) kardeş ilan etti Muaz’ı (r.a.). Abdullah’ın (r.a.) ensarı oldu Muaz (r.a.). Onla her şeyini paylaştı. İlimdeki derinliğini de. Muaz (r.a.) güzel konuşur, güzel giyinirdi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, ona tatlı dilli olmayı tavsiye etmişti. Hatta Muaz Bin Cebel (r.a.) bir gün Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a sordu. “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) Cennet’e girdirecek ve Cehennem’den uzaklaştıracak amel nedir?” dedi. Efendimiz (a.s.m) buyurdu ki: “Sen zor bir şey sordun fakat Allah dilediğine bunu kolaylaştırır. Şirk koşmadan Allah’a ibadet et, namaz kıl, zekat ver, ramazan orucunu tut ve haccet.” Sonra buyurdu ki: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da hatayı giderir. Geceleyin kıldığın teheccüd namazı da böyledir.” buyurdu. Sonra buyurdu ki: “Sana işin başını ve onun direğini ve zirvesini haber vereyim mi?” “Evet ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.)” dedi Muaz (r.a.). “İşin başı İslam’dır, onun direği namazdır ve zirvesi de cihattır.” Sonra buyurdu ki: “Bütün bunların özünü, hepsinden ötesinde olan can damarını haber vereyim mi?” Muaz Bin Cebel (r.a.): “Evet Ya Rasulallah (a.s.m.)” dedi. Ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dilini tuttu “Buna engel ol.” buyurdu. (Gök gürültüsü sesi) “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) biz konuştuğumuz şeyden de sorumlu tutulacakmıyız?” dedi Muaz(r.a.) Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: (yankılı bir sesle) “Ey Muaz (r.a.) insanları yüzleri üstüne Cehennem’e atan dilleriyle söylediklerinden başka nedir ki?” (Kuvvetli gök gürültüsü sesi) Yine bir hadiste geçtiği üzere her sabah insan vücudundaki azalar dile yalvarırlarmış. “Ne olur bu gün bizi azaba götürecek bir şey söyleme.” diye. Evet “Dilini tutan kurtuldu.” hadisini hatırlayalım ve tutalım dilimizi. Allah insana 2 kulak, 1 ağız vermiş neden bilir misiniz? Çünkü 2 dinleyelim 1 susalım diye. Eskilerin tabiriyle “Söz gümüş ise sükut altındır.” Öyleyse bize ya hayır söylemek ya da susmak düşer. Hayır söylerken de her daim doğrudan şaşmamalı. Yılandan korkmadığı kadar yalandan korkmalı. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Bu zamanda her şeyden evvel bize en lazım olan şey doğruluktur. Sonra yalan söylememektir. Sonra her zaman doğruyu söylemek, sıdk üzere olmaktır.” “Eğer biz doğru İslamiyet’i ve İslamiyet’e layık doğruluğu hal ve tavırlarımızda göstersek sair dinlerin fertleri kavim kavim İslam’a girerler.” diyor. Muaz’da (r.a.) doğruluğun aynasıydı adeta. Sözü en doğru olan Muhammed-ül Emin’in elçisine de böyle olmak düşer. Günlerden birinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Yemen’in talebi üzerine onlara İslam’ı öğretmek, onların şer-i işlerini halletmek üzere Muaz’a (r.a.) Yeman’e gönderileceğini söyler. “Sana halledilmesi için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye Muaz’a (r.a.) sorar. O zeki talebesi Hazreti Muaz (r.a.): “Allah’ın kitabındaki hükümlerle hükmederim ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.)” dedi. Rasulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam: “Eğer Allah’ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?” diye sordu. Hazreti Muaz (r.a.): “Rasulullah’ın (s.a.v) sünnetine gör hüküm veririm.” dedi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu sefer de: “Rasulullah’ın (s.a.v.) sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan ne yaparsın?” diye sordu. Muaz (r.a.):”O zaman kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm.” dedi Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bundan son derece memnun oldu, bu memnuniyetini şöyle ifade etti: “Allah’a hamd olsun ki Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisini Rasulullah’ın razı olduğu şeye muvaffak kıldı.” Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisi ne demek? Evet! O, Allah’ın elçisinin elçisiydi. Efendimiz (s.a.v.) onu Medine’nin çıkışına kadar uğurladı. Çok az kişiye bunu yapardı. Ne Muaz (r.a.) ne de Nebiler Nebisi (s.a.v.) birbirinden ayrılmak istemiyorlardı. Zaten ağlamaklı olan Muaz’a Rasulullah (s.a.v.) şöyle söyledi: “Ya Muaz (r.a.) belki seninle bir daha görüşemeyiz, bu son görüşmemiz olur da sen Medine’ye geldiğinde benim kabrimi ziyaret edersin (Gümleme sesi). Muaz (r.a) bunları duyunca göz yaşlarına boğulur. Ne demekti Rasulullahsız (s.a.v) bir ömür? Ne demekti onu göremeden yaşamak? Hep gündüzü yaşayan geceyi nerden bilsin? Kainatın güneşi eğer ahirete giderse o zaman ne tadı kalırdı bu alemin. İşte biz o tatsız alemin içindeyiz. Muaz Bin Cebel (r.a.) son görüşmeyi uzatmak, biraz daha vakit geçirmek, biraz daha faydalanmak istiyordu. “Ya Rasulallah bana tavsiyelerde bulun.” diye ricada bulundu. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dedi ki: “Her ne halde ve nerede olursan ol Allah’tan kork.” buyurdu (gök gürültüsü sesi) Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana biraz daha tavsiyelerde bulunur musun?” dedi. Rasulu Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bu sefer: “Günahın arkasından hemen bir iyilik yap ve hayır yetiştir ki o günahını yok etsin.” dedi. Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana tavsiyelerini arttır.” diye dileğini tekrarladı. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam: “İnsanlara güzel ahlak ile muamele de bulun.” buyurdu. ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın son tavsiyesi de şu oldu: “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz. Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilafa düşmeyin.” Bu gün içinde ne kadar anlamlı nasihatler değil mi? Ve Muaz (r.a.) Yemen’e gitti. Gözünde tülleniyordu hatıralar, unutamıyordu. Nasıl unutsun? Allah’ın peygamberiyle bir dakika geçirseniz, sizler unutabilir misiniz? Hasretle gün sayıyordu; belki bir ümit Medine’ye dönerde son kez görürmüydü acaba gül yüzlü peygamberi. (s.a.v.) Nasip olmadan acı haber ulaştı Yemen’e. Kainatın gülü solmuştu. Rabbine kavuşmuştu Allah’ın elçisi. Ve Allah’ın elçisinin elçisi olan Muaz’a da (r.a.) ızdırap dolu günler düşüyordu. Unutulmaz hatıraların bakiyesini ebediyete saklarken, ondan öğrendiği ilmi ve ahlakın en ince güzelliklerini yansıtıp, en hayırlı ayna olma çabasındaydı. Çok güzel ahlakları vardı Peygamberin (s.a.v.) aynası olan, elçisi olan Muaz’ın (r.a.). Mesela Muaz (r.a.) öylesine cömertti ki kim ona gelip ondan ne isterse hiç tereddüt etmeden verirdi. O yüzden fakir bir hal üzerineydi. Devir Hazreti Ömer (r.a.) devriydi. Halife Ömer (r.a.) onu zekat toplaması üzerine memur tayin etmişti. Günler sonra evine döndüğünde hanımı ona sordu “Neden hiç bir şey getirmedin?” dedi. Halbuki tüm zekat memurları hane halkları içinde bir şeyler getirirler. Bunu duyan Muaz (r.a.) dedi ki: “Nasıl getireyim? Benimle beraber bir murakıp vardı. Ne görse kaydediyordu.” Hanımı sinirle evden çıktı. Çıkarken de söyleniyordu “Allah Rasulü (s.a.v) sana güvenirken, Ebu Bekir (r.a.) güvenirken Ömer’e (r.a.) ne oldu da güvenmedi? Halifenin huzurunda aldı soluğu. Durumu şikayet etti. Ömer (r.a.) hiddetlendi. Çok sevdiği, güzel yüzlü, uzun boylu, İbrahim (a.s.) huylu, âlim Muaz’a (r.a.) yakıştıramamıştı bu ithamı. Huzuruna çağırttı Muaz’ı (r.a.). Muaz Bin Cebel (r.a.) dedi ki: “Ne yapayım ey mü’minlerin emîri; hanımımı başka türlü susturamazdım ki. Başımdaki her gördüğünü kaydeden murakıp Allah’tır.” Ömer (r.a.) bu cevabın üstüne bir kez daha takdir etti Muaz’ı (r.a.) Halife’de kendine yakışanı yapmış, Muaz’ın (r.a.) hanımının gönlü kalmasın diye bir miktar hediye Muaz’a tahsis etmişti. Geriye Muaz’ı (r.a.) ikna edip nasihatle göndermek kalmıştı. “Ya Muaz (r.a.) ehlinin senin üstünde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını veresin ey aziz.” Bu günün dünyası böyle azizlere muhtaç. Onların iz düşümünü bekliyor. Hazreti Ömer (r.a.) bir gün sordu sahabelere: “Allah’tan bir şey isteseniz ne isterdiniz?” diye. Sahabeler saydılar. Kimisi dedi ki bu oda dolusu mal isterdim, ta ki hepsini İslam için harcayayım, sadaka vereyim. Kimisi dedi ki bu oda dolusu doru at isterdim ki mücahitlere vereyim İslam için savaşsınlar. Sonra onlar döndü Hazreti Ömer’e (r.a.) sordular: “Sen ne isterdin Ya Emir el Mü’minin.” diye. Ömer duraksamadan cevap verdi. Bu oda dolusu Muaz (r.a.) gibi, Ebu Ubeyde (r.a.) gibi adamım olsun, onlarla omuz omuza İslam’ı tüm (gümleme) dünyaya yaymak isterdim dedi. Muaz (r.a.) öyle bir duruş sergiledi ki unutulamayan oldu ve unutulamaz hatıralar bıraktı arkasında. Bazıları da öyle hatıralar ki hiç bir dünya servetiyle alınamaz. Misal vermek gerekirse: Hazreti Muaz radiyallahu anh kendisi anlatıyor. “Ufeyr adlı bir bineğin üzerinde yolculuk ederken Hazreti Peygamberin Aleyhisselatü Vesselam terkisindeydim. Rasulullah (.s.a.v.): “Ey Muaz (r.a.) Allah’ın kulları üzerindeki hakkını ve kulların Allah’ın üzerindeki hakkını bilir misin?” diye sordu. Ben “Allah ve rasulu (s.a.v.) daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine Hazreti Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu. “Alah’ın kulları üzerindeki hakkı Allah’a kulluk ve ibadet etmeleri, ona hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine ortak koşmayan kimselere azap etmemesidir.” (metal gümleme sesi) Ben “Ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.) inasanlara bunu müjdeleyeyim mi?” diye sorunca Rasul-ü Ekrem (s.a.v.): “Hayır müjdeleme zîrâ bu müjdeye güvenip gevşeyebilirler.” cevabını verdi. Muaz (r.a.) ise bu hadisi son nefesinde rivayet etmişti. Evet ölüme yürüyordu Muaz (r.a.). Ölüme yürürken hasletle beklediği vuslatına kavuşur gibi yürüyordu. Zindanda şafak sayan bir mahkumun beraatine kavuşması gibi yürüyordu. Gözlerinde sevda yaşları; yüzü ağlıyor ama ruhu gülüyordu. 35 yaşındaydı. Bir veba salgını yayılmıştı. Öncesinde 2 hanımını ve 2 oğlunu gözleri önünde toprağa koymuştu. Canından 4 parçayı ahirete göndermesine rağmen o imtihanın şiddeti ona hiç kötü bir söz söyletmemişti. Veba onu da yakalayınca, parmağından vücuduna yayılırken, canı fevkalade acıyınca korkmaya başlamıştı Muaz (r.a.). Ama onun korkusu bizim gibi ölüm korkusu değildi. Acaba bu can havliyle yanlış bir şey söyler de Allah’a isyan eder miyim? Diye bir korku sarmıştı Muaz’ı (r.a.) “Allah’ım” dedi. “bu dert ne kadar büyürse büyüsün beni hep sabredenlerden bulacaksın.” Bakın nasıl gidiyor o büyük insan Rabbine. O son anlarında söylediği cümleye bakın. Açtı ellerini Rabbine”Allah’ım bir ömür senden korkarak yaşadı. Haşyet üzere olmaya çalıştım. Ama şimdi senden ümitliyim. Sen de bilirsin ki ben, dünyanın ne akan nehirlerine, ne salınan ağaçlarına takıldım. Sadece isteğim senin affına, mağfiretine mazhar olmaktır. Beni affınla, mağfiretinle karşıla diyor. Bir ara nefesi kesiliyor. Kendine geldiğinde diyor ki: “Ya Rabbi, ister boğazımı sık, ister nefesimi kes, ister canımı al. İzzetinin hakkı için ben seni çok seviyorum.” diyor (gök gürültüsü sesi) İşte bu sözleri söyleyerek Rabbine yürüyor. En ufak bir imtihanda Allah’a isyan etmenin, Allah’ın verdiği kaderi şikayet etmenin yerine şükredip, Allah’ı sevenlerden olmanın gereklerini tam manasıyla Muaz (r.a.) gibi yerine getirmek ve Muaz (r.a.) gibi en güzel dönüşle Allah’a dönmenin vakti gelemedi mi? Allah’a emanet olun. Çoğunluk Altyazı M.K.

Evde Kolaylıkla Yapabileceğiniz 5 Sünnet!

Selamün Aleyküm kardeşlerim. Dünyada ve ülkemizde devam eden virüs salgını nedeniyle bir süredir evlerimizde karantinadayaz. Bu sebeple maddi, manevi bunalmış ve sıkılmış olabilirsiniz. Bu sıkıntılarımızı giderebileceğimiz elimizde mükemmel bir rehber var. Evet Resullullah’ın (s.a.v.) sünnetleriyle bedenimizi ve ruhumuzu ferahlatabiliriz. Biz de bu sebeple günlerimizi güzelleştirecek, karantina günlerinde bizleri manevi olarak rahatlatacak ve iyi hissettirecek sünnetleri 5 farklı konu üzerinden sizlere derledik. (Kapı kayma sesi ve kalemle çizme sesi) (Ayrıca videoda müzikler var.) 1- Ev işlerinde eşlere yardımcı olma. Resullullah Efendimiz (s.a.v) evde kendi elbiselerini temizler, koyunlarını sağar, yırtığını yamar, pabucunu tamir eder, evi süpürür, devesini bağlayıp yemini verir, hizmetçiyle beraber yemek yer, onunla hamur yuğurur, çarşıdan aldıklarını kendisi taşırdı. Bir defasında satın aldığı çamaşırları Ebu Hureyre (r.a.) taşımaya kalkınca “Bir şeyi sahibinin taşıması daha uygundur.” buyurarak çamaşırları ona vermemişti. Onun hayatını kendilerine örnek alan Hazreti Ömer (r.a.) ve Hazreti Ali (r.a) halife oldukları yıllarda bile çarşı pazarı dolaşarak evlerinin ihtiyaçlarını bizzat temin ederlerdi. Evet kardeşlerim bizlerde Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yolundan gitmeliyiz. Karantinada olduğumuz bu dönemde evlerimizde hiç olmadığımız kadar vakit geçiriyoruz. Bu süreç boyunca evlerimizde büyüklerimize, eşlerimize, çocuklarımıza yardım etmek; ev işlerinin yükünü onların üzerinden almak hem onları, hem de onlara yardım etmenin mutluluğuyla bizleri rahatlatacaktır. Hem aramızdaki sevgi bağlarını da böylece kuvvetlendirmiş; birbirimizin üzerine yük olmaktansa birbirimize destek olmuş oluruz. Bir şeyi sahibinin taşıması daha uygundur düsturunu söylediği gibi davranmalıyız. Örneğin odamızı, eşyalarımızı; annemize ve eşimize temizletip toplatmak yerine bu düstura uygun olarak sahip olduğumuz şeyleri kendimiz düzenlememiz ve temizlememiz daha iyi olacaktır. Hem aile fertlerine yardım etmek, evinde kendi işini kendisi yapmak insanın mütevazi olduğunu da gösterir. 2- Eşine ve ailene iyi davranmak. Buhari’den rivayet edilen hadise göre Hazreti Muhammed Salli Allahu Aleyhi Vessellem eşlerine karşı çok nazik ve kibardı. Örneğin, eşlerinden birisi deveye bineceği zaman üzerine yaygıyı serer, devenin yanına oturarak dizlerini büker ve eşi de basarak binerdi. Yine Tirmizi’den rivayetle “Allahuteala’nın rızası anne ve babayı hoşnut ederek kazanılır; Allahuteala’nın gazabı da anne ve babayı öfkelendirmek suretiyle celbedilir.” denilmiştir. Evlerimizde hiç olmadığı kadar çok zaman geçirmemizin bir sonucu olarak da eşimizle ve ailemizle çok fazla birlikte zaman geçirme fırsatı yakalamış olmaktayız. Ancak bu kadar çok zaman geçirmek şeytanın ve nefsin etkisiyle bazen sürtüşmelere, kavgalara yol açabilmektedir. İşte bu sebeple hoş görüye hiç olmadığımız kadar ihtiyacımız var. Resullullah’ın (s.a.v.) yaptığı gibi eşlerimize nazik ve kibar davranmak aramızdaki sevgi bağını güçlendirecek ve sürtüşme veya kavgaları da önleyecektir. Öfkeli hareketlerden öfke doğacağı gibi sevgi ve nazik davranışlardan da sevgi doğacaktır. Yine hadiste belirtildiği üzere: anne-babaya iyi davranmak ve onların da rızasını kazanmak Allah’ın rızasını kazanmak olacağından onlara karşı saygımızı ve sevgimizi bu zor günlerde arttırmalı ve onları kıracak davranışlardan kaçınmalıyız. 3- Komşuluk hakkı. Buhari’den rivayet edilen bir hadiste Resulullah Salli Allahu Aleyhi Vessellem şöyle buyurdu: “Ey Müslüman hanımlar, hiç bir komşu hanım bir koyun paçası bile olsa komşusuna vereceğini küçük görüp vermemezlik etmesin.” buyurulmaktadır. Resulullah’ın (s.a.v.) en çok önemsediği ve üzerinde durduğu konulardan birisi de komşuluk hakkıdır. Öyle ki bir hadiste Peygamber Efendimiz Salli Allahu Aleyhi Vessellem “Komşu hakkında dikkat edin. Ben komşu hakkı konusunda Cebrail’den (a.s.) o kadar ısrarla ikaz aldım ki neredeyse komşunun komşuya mirasçı olacağını dahi zannettim.” buyurmuştur. İşte komşuluk hakkı bu kadar önemsenmektedir. Yine bir hadiste Resulullah: “Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy. Sonra da komşularını gözden geçir ve gerekli gördüklerine güzel bir şekilde ikram et.” buyurdu. Evet bu karantina günlerinde oturduğumuz apartmanlarda, evlerde bizlere en yakın olan ve en çok göreceğimiz olan yine komşularımızdır. Karantina sebebiyle işsiz kalan veyahut maddi olarak sıkıntıya düşen, derdi olan komşularımız olabilir. Onların ihtiyacını gidermek, elimizden geldiğince onlara yardımcı olmakta bizlerin boynunun bir borcudur. Özellikle bu ramazan günlerinde sevabı katlanarak bize verileceğinden şüpheniz olmasın. Bunun öylesine büyük bir mükafatı vardır ki Rasulullah (s.a.v.) “Bir mü’min aç bir mü’mini doyurursa Allah da o kimseyi Cennet meyveleriyle doyuracaktır. Yine “Bir mü’nin susuz kalan bir mü’mine bir şeyler içirip susuzluğunu giderirse Allah kıyamette ona misk ile mühürlenmiş lezzetli bir içecek olan Rahik-i Mahdum’dan içirecektir. Yine bir mü’min elbise ihtiyacı olan bir mü’mini giydirirse Allah’da ona Cennet’in yemyeşil elbiselerinden giydirecektir.” buyurarak bunun kıymetini ve ecrini bizlere bildirmiştir. 4- Yemek âdabı ve oruç. Resulullah Salli Allahu Aleyhi Vessellem şöyle buyurdular: “Âdemoğlu mideden daha şerli bir kap dolduramaz. Ademoğluna belini doğrultacak bir kaç lokmacık yeterlidir. ANcak (nefsinin galebesiyle) illa (mideyi doldurmak işini) yapacaksa; bari onu 3’e ayırsın. Üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefesine tahsis etsin. Üçte birinden fazlasına yemek koymasın.” Evet hazır ramazan ayına girmişken yemek konusunu da ele almazsak olmazdı. Hadiste Rasulullah’ın (s.a.v) da belirttiği gibi yemek konusuna çok dikkat etmemiz gerekir. Oruç tuttuğumuz bu günlerde 16-17 saat açlıktan sonra bir anda midemize yüklenmek sağlık açısından bizlere çok zarar vereceği gibi aslında nefsin körelmesi olan orucun anlamınından saparak tekrar nefsin açlığını doyurmaya dönmesine sebep olabilir. Hem sofralarımıza çok fazla çeşitli, yiyemeyeceğimiz kadar yemek yapmak; yemeklerin israfına sebep de olacaktır. Hem de bir bakıma fakirin ve aç kalmışın halinden anlamak olan orucun anlamından sapması ve ibadetimizin bir nevi sakat bırakmamıza sebep de olabilir, Allah korusun. Ayrıca yeri gelmişken; sahur yapılmasının gerekliliğini de vurgulamış olalım. Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadiste: “Sahur yemeği yiyin zira sahurda bereket vardır. “buyurmuştur. Bu sebeple oruçlarımızı sahur yaparak tutmaya gayret edelim ve bu bereketten mahrum kalmayalım. Mideye ve vücudumuza en doğru ve en yararlı uygulamaları Rasulullah’ın (s.a.v.) hadislerinde böylece görebilmekteyiz. Çünkü ayetde buyurulduğu gibi: “İn huve illâ vahyun yûhâ.” Yani “O asla nefsinden konuşmaz, vahyolanı söyler.” 5- Uyuma âdabı. Buhariden nakledilen hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Biriniz yatağına yatacağı zaman elbisesinin bir ucuyla yatağını silkelesin çünkü yatağından ayrıldıktan sonra oraya hangi zararlının girdiğini bilemez. Sonra da şöyle desin Rabbim senin isminle yatağıma yattım, yine senin isminle yatağımdan kalkarım. Eğer uykuda canımı alacaksan; bana merhamet edip bağışla. Şayet hayatta bırakacaksan iyi kullarını muhafaza ettiğin gibi beni de fenalıklardan koru.” Yine başka bir hadiste Resulullah (s.a.v.) karnı üzerine yatmış bir adam görmüştü. Hemen müdahale edip “Bu Allah’ın sevmediği bir yatıştır.” buyurdular. Evet gördüğünüz üzere Resulullah’ın (s.a.v.) uyku konusunda da bir düzeni vardı. Özellikle sağ tarafına doğru yatar, yüzüstü yatmayı kesinlikle nehyederdi. Bir gün mescidde uyuyan bir sahabi dürtülerek uyandırılmış, uyandıran kişinin “Bu Allah’ın kızgınlığına sebep olan bir yatış şeklidir.” dediğini duymuş ve kafasını kaldırıp bakınca bu kişinin Rasulullah (s.a.v.) olduğunu görmüştür. Uyumadan önce abdest almak, yatağa girerken ve girdikten sonra Fatiha, ihlas, Felak, Nas, Kafirun gibi sureleri okumak yine Resulullah’ın (s.a.v.) sünnetlerindendi. urada bir önemli nokta daha var. Resulullah ‘ın ümmeti konusunda endişelendiği durumlardan birisi de ümmetinin çok fazla uyumasıydı. Çünkü bu tembelliğe ve imanî olarak da insanı zayıflığa götüren bir durumdur. Çok uyumak işlerin aksamasına ve namazların da kaçmasına sebep olabilecektir. Bu sebeple evde olduğumuz bu günlerde uyku düzenimize de dikkat etmeli ve çok geç saatlere kalmadan uyumalıyız. Evet sizin için ekstra bir hadis daha paylaşalım. Resulullah (s.a.v.) bir hadiste “Namaz dinin direğidir.” buyurmuştur. Normal zamanda dünya telaşına dalarken ve zamanımızı dünyaya harcarken; belki bahanelerle kendimizi namaz kılmaktan kaçıra biliyorduk. Şimdi ise saatlerce boş vaktimiz bulunmakta. Evet yukarda söylediğimiz hadisleri yerine getirerek hayatımızı güzelleştirebiliriz. Ancak eğer namaz kılmıyorsak hayatımızda büyük bir eksiklik olacaktır. Resulullah’ın (s.a.v.) “gözümün nuru” dediği namaz aslında hem bir sünnet hem de farzdır ve biliyorsunuz ki farzlar sünnetlerden daha önce gelmektedir. Günlerimizi bu yüzden hadislerle süslendirebileceğimiz gibi namazımızı kılarak asıl ferahlığa ve huzura da kavuşabiliriz. Selametle. – Alt yazı M.K.