Müslümanın Sağ ve Sol Hassasiyeti Nasıl Olmalı? / Bir fetva

Bismillâh elhamdülillah vessalatu vesselamu alâ Resûlillah. Sünnet üzere yaşanan bir Müslümanlıkta, sağ elin ve sol elin kullanım alanlarına getirilmiş belli ölçüler var. Sağla yapmak, solla yapmak diye ifade var. Bu bir sünnettir. Bunları, bir özür yoksa, mesela mazallah sağ elinde bir sorun varsa, bu kural geçerli değil. Sol elinde bir özür varsa, engel varsa, yara varsa, kullanım sorunu varsa bu hariç, bunun dışında iyi bir Müslüman, bu kurala uymalı. Nedir bu kural? Abdeste, çift organlar yıkanırken, kol çift, ayaklar çift önce sağ yıkanır, sonra sol yıkanır. Ağıza ve buruna su verirken, sağ elle verilir, sol elle sümkürülür. İmamın arkasında, namaza durulduğunda bir kişi ise cemaat, imamın sağ tarafında durur. Mescide, yani camiye ve eve girerken sağ ayak önce sokulur, çıkarken de sol ayakla çıkılır. Tuvalete ve banyoya girerken, sol ayakla girilir, sağ ayakla çıkılır. Elbise giyerken önce sağ kol pantolonla sağ ayak, çıkarırken önce sol ayak çıkarılır. Tırnak keserken en sağdaki parmaktan başlanır en sola doğru gidilir. Sol elinde en büyük parmağı kalın parmağı kesilir, en son küçük serçe parmağında kesilir. İkram yapılırken, oturanlara, ikram eden kişinin en sağında kim varsa, ona ikram kapıdan girince sağda kim duruyorsa, su ikram ediliyorsa mesela o şekilde ikram yapılır. Yeme ve içmeler, sağ el ile olur. Sol el ile ağıza yemek götürülmez. Müslümanla musafa ederken, tokalaşma diyoruz biz şimdi, sağ eller uzatılır. Takviye için, sol el uzatılabilir. Bunlar, Medine’de Müslümanlık ve insanlık medeniyeti Kur’an, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in, sünnetidir. Müslümanca yaşamanın nezaket kurallarıdır. Velhamdülillahi Rabbi’l-âlemin.

Cuma Tebriği Sünnet midir?

Bismillâh elhamdülillah Vessalatu vesselamu alâ Resûlillah Cuma günü tebrikleşmek sünnet midir? Yani Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabına cumanız mübarek olsun demiş midir? Ashab-ı kiram birbirlerine cumanız mübarek olsun demişler midir? Cevap olarak diyoruz ki, Müslümanların ramazan ve kurban bayramlarını tebrikleşmek vardır. Cuma da haftalık bir bayram gibidir ama bize gelen bilgilerde, ashab-ı kiramın birbirlerine cuma tebriği yaptıklarına dair bir kayıt yoktur. Ama Allah-u Teala’nın bize sevaplar yazdığı bir gün olunca, biz bir Müslüman kardeşimize bu cumanız mübarek olsun dememizde bir sakınca olmaz. Bir sosyal anlayış bu. Fakat bu, hayırlı cumalar cumanız güzel geçsin gibi basit bir şekilde değil de, cuma günü yaptığımız ibadetlerin, kıldığımız cuma namazının, dinlediğimiz hutbenin, kabul olmasına dua bakımından cumanız mübarek olsun denebilir. Velhamdülillahi Rabbi’l-âlemin.

SÜNNETE UYGUN YEMEK YEME NASIL OLUR?

Sünnet üzere olan yemek çeşidini söylüyor.. Yemekten önce, ve yemekten sonra elleri yıkamak sünnettir. Mümkünse de, havluya tutmadan sofraya gelmek lazım. Mümkünse. Besmele ile başlamak, mühim sünnettir. Önünden yemek sünnettir. Böyle çorbanın karıştırır gibi her tarafından almak mekruhtur. Yaslanırken yemek yemek sakıncalı, ve üçte bir yemek yenecek. Şimdi oturacaksın, ben ne kadar yiyebilirim? Bu böreğin mesela, üç parçasını yerim, bir parçasını yiyip kalkacaksın. öbür parçasına su içeceksin, öbür parçasını boş bırakacaksın. Yani, kapasitenin üçte birini yiyecek ve içecek olarak kullanmak sünnete uygun edebe uygun olan yiyecektir. Yemekten sonra hamd etmek elhamdülillah! demek sünnettir. Bir sayfalık uzun dualar yapmak diye bir sünnet yoktur yalnız. Ve sıvı içerken de 3 nefeste içilecek. Bir bardaksa, bir bardağı üç nefeste içeceğiz. Ve oturarak su içmek sünnettir. Yemek yemek de aynı şekilde. Fakat ayakta su içmek haram değildir. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zemzemi ayakta içtiği görülmüştür ama edep, yani uygun olan, şeriat inceliklerine uygun olan, oturarak su içmektir. Fakat, her zaman oturma fırsatı olamayabilir, oturulacak yer uygun değildir mesela bir bayan oturursa, kalabalığın içinde, mahremiyet açısından dikkat çekebilir ayakta da su içilebilir, haram değildir.

Sevgi arttıkça imtihanın seviyesi de artıyor

Allah’ın bu kanunundan muaf bir insan yoktur. İlk insan Adem aleyhisselam, dünyaya gelmeden, bu imtihana muhatap oldu cennetteyken. Geldi, imtihanı bitmedi devam etti. İmtihanla öldü, imtihanla yaratıldı imtihanla öldü. Onun çocukları olarak, aynı imtihana biz de devam ediyoruz. Allah imtihandan muaf tutacak olsa yani seni imtihan etmeyeyim, diyecek olsaydı bir insana, herhalde bunu Peygamberlerine derdi. En çok sevdiği, Allah’ın beş kuludur, sevgili Peygamber Aleyhisselam Efendimiz, başta olmak üzere İbrahim aleyhisselam, Musa aleyhisselam, ve Nuh aleyhisselam, ve İsa aleyhisselam. Bu beş kulunu Allah, çok seviyor. Hepsinden çok da Muhammed aleyhisselam’ı seviyor. Şu beş kuluna bir dikkat ediniz. Biri, asıldı asılacak diye İsa aleyhisselam, güya asıldı asılacak meşakkatler ile yaşadı. Musa aleyhisselam çölde yapayalnız insanların arasında yapayalnız ölmek zorunda kaldı. Nuh aleyhisselam’ı konuşmaya gerek yok. İbrahim Aleyhisselam’a bak, Peygamber efendimiz Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’in dedesi. Bir bak, Kur’an çok açıkça diyor ki وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ İbrahim’i pek çok şeylerle imtihan ettik biz diyor. Hepsini kazandı İbrahim. En az 70 yaşındayken Allah kendi kendine sünnet etmesini emretti ona imtihan olarak. Bildiğimiz çocuklara yapılan sünnet. İmtihanlarından biriydi İbrahim Aleyhisselam’ın Ateşe atılmayı falan çok meşhur biliyoruz, o da bir imtihandı. Sevgili Peygamber Aleyhisselam Efendimizi konuşmaya gerek yok. Muafiyet, yani yok sen, sen hariç. Sen hariç bu dünyada var. Torpilin varsa sen hariç. Allah torpili olan kullarına sen daha fazla diyor. Torpil arttıkça, sevgi arttıkça, yani Allah daha çok sevdikçe daha çok imtihan, neden? Daha çok sevmek demek, daha yukarılara çıkmak demek. Daha yukarılara çıkmak için yakıtın daha fazla olacak. Motor kapasiten daha yüksek olacak o zaman. Daha yüksek kapasite daha çok yakıt demek, daha çok yakıt daha çok meşakkat demek. Bu beş kulu Allah’ın, en çok meşakkate düşen kullar. Çünkü en sevgili kulları. Bunların aralarındaki sevgi, Allah’ın sevgisindeki farklılık da meşakkatlerindeki farklılığı yansıtıyor. İsa Aleyhisselam’ı da Allah çok seviyor, ama, çok uzun zaman uğraşmadı ümmetiyle. Kısa bir dönem geçti gitti, Rabbine kavuştu. Peygamber Aleyhisselam Efendimiz’in meşakkati, tam 63 sene sürdü. Yetim doğdu, dedesi sahipleniyordu, dedesi gitti. Amcası sahipleniyordu, amcası gitti. Hanımı yanındaydı, hanımı gitti. Ümmetiyle derdi oldu. Düşmanlarıyla dert.. Bir gün rahat edemedi bu dünyada. Çünkü ebedi olarak Allah’ın misafiri olacağı cennette kalmanın bedeliydi bunlar.

NAMAZ KILMAYANLARA 3 SORU

Namaz kılmayan herkes ama herkes bu üç soruyu cevaplamak zorunda! Burada bitirelim, herkes çatlasın 🙂 Şimdi birinci problem şu: ”İnsan eğer yatsı namazını vaktinde kılmaz ise daha sonradan kılacağı zaman bir üşengeçlik, bir ağırlık, bir tembellik üzerine biniyor.” Binmiyor mu Sinan? Sinan: Biniyor abi. Değil mi? Böyle her geçen dakika da sanki daha çok ağırlaşıyor. Tık tık, tık. Şey yapamıyorsun yani anında kılmazsan devamı çok zor ya. Sinan: Evet. Ne zaman kılıyorsun? İmsaktan 3 dakika önce 🙂 Değil mi ? O kadar ağırlaşıyor ya. Bir şeyi nefsimde çok iyi analiz ettim. Eğer namazlarımı vaktinde kılarsam hele hele bir cemaatle birlikte yirmi yedi kat fazla sevapla vaktinde kılarsam muazzam bir rahatlık hissediyorum. Sanki böyle o an kıyamet kopmuş hadi bakalım gir cennete demişler öyle bir rahatlık geliyor. Gelmiyor mu? Hadi bunuda cevaplayın. He ? Namazda kıldın ettin böyle vazifeni yapıp bitirmenin verdiği rahatlık. Mesela üniversite sınavından ilk çıktığım dönemlerde dışarı çıkmıştım. Annem, ”Al oğlum su iç.” diye su vermişti. Şöyle oldu olay. Suyu aldım kafamdan döktüm böyle. O rahatlığı yaşadım. Anladın mı? İçerde böyle bir hararet var. Suyu döktüm bi rahatlık geldi. Ya da evleniyorsun. O stres, düğünler şunlar bunlar falan stresler yani düğün yapmadımda nikah yaptım yani o bile stres oluyor bir cihette. Tam böyle bitiyor değil mi? Seni uğurluyorlar arkada. Son el sallanıyor falan. Bir rahatlıyorsun. Niye ? Vazife bitti. Onda öyle bir rahatlık var mesela. Oruçta da öyle bir lezzet… Yok mu ? Çat diye iftarı açtın ama o an açlık hissetmiyorsun. Dedin ki: ”Ya şurda otuz yıl daha yaşasam otuz tane daha ramazan yaşayacağım.” O otuz ramazanda da işte yirmi dokuz, otuz. Toplam otuz gün daha ramazan yaşayacağım. Bak biri daha bitti. Öyle değil mi ? Sinan: Evet abi. Otuz çarpı otuz desen dokuz yüz gün. Dokuz yüz günün biri daha bitti. Allah Allah! Ne kadar kısa ömür ya. Ama eğer vaktinde kılmazsam ve o vakit sürekli her geçtiğinde nefsimde bir tembellik oluşur ve bana muazzam bir ağırlık biniyor. Hele de vakit şöyle 12’yi 1’leri görür birde uyku bastırır gözlerimin perdeleri film bitti diye aşağıya çekilirse sorma o namaz, ahh ahh nasıl da ağırlaşıyor. İçimden sürekli ”Şimdi kalkıp kılacağım, şimdi kalkıp kılacağım” diye senaryolar dönüyor. Ama bir türlü bu film beni kaldırmıyor. Yine sevdiğin bir işi bırakarak ara vererek namaza geçtiğimde, namaz kılarken içimden gelen ”Haydi namazını hemen kılda şu sevdiğin işe geri dön.” çağrısı namazın bütün lezzetini iptal ediyor. Mesela, playstation ortasında. Tam böyle dört kişi toplanmışsın. İrfan deli olmuş, çıldırmış böyle. Tokat üstüne tokat. Bir ona atıyorsun, bir ona atıyorsun. Tam ordan namaza kalktın. Kafa oraya gidiyor ya. Namazın hiç anlamı ve tadı kalmıyor. Çünkü o an namazı aklının olduğu işin geri planına ,arka planına yani ikinci planına atarak namazın değerini daha başlamadan düşürmüş oluyorsun. Özellikle, namaza karşı bir tembellik hissetiğimde ki ekseriyetle yatsı ve sabah namazları olur bu. Nefsime bunun münafıkların bi özelliği olduğunu hatırlatıyorum. Ve şu ayeti kerime geliyor aklıma. ”Onlar yani münafıklar, namaza kalktıklarında tembelce kalkarlar insanlara gösteriş yaparlar Allah’ı da pek az hatıra getirirler.” Gelelim sorumuza. Nefsimde bu tembelliği hissetiğim anda şu soruyu soruyorum: Lütfen cevap verir misin ? Kur’an, namazın huşû sahipleri için asla ağır gelmeyeceğinden söz eder. Ve ayette, “Gerçek şu ki namaz Allah’a karşı huşû duyan kişilerden başkalarına ağır gelir.” diye beyan eder. Ve nefsime şunu sormak istiyorum. İkinci soruya geliyoruz. Sen, ey nefsim Allah’ı sevdiğini iddia ediyorsun. İddia ispat ister. Bir gün onun huzuruna çıkacağına ve ona hesap vereceğine inanıyorsun. Cennete ona kavuşmak ”Ruhiyet-i Cemal” yani cemalini görmek istiyorsun. Ve bununla birlikte aynı zamanda namazı ağır bir yük şeklinde görüyorsun. Huşû sahipleri için namaz, gönlündeki yaraların sabır ipliğiyle dikilmesidir. O saat aralığında ”Ya Rab, ben geldim huzuruna. Sana şu saatlerde kainatı seyredip duyduğum haşyeti haber vermeye geldim.” demenin bir ifadesidir. ”Ya Rab, canım çok yanıyor senden başka şifacım yok.” demenin bir şeklidir. ”Ya Rab, secde ettim rahmet kapının tokmağına vurdum beni almaz mısın içeri?” demenin bir şeklidir. Madem huşu sahipleri namazda bunları der. Sorsana nefsine. Karnı acıkmış bir kimse, hiç tantuni yemekte tembellik eder mi ? Nefsime sorduğum üçüncü sual ise… Efendimiz aleyhisselam, Allah’ın en sevgili kuluydu. Geçmiş gelecek, daha dünyaya gelmeden cenneti müjdelenmiş hatta bazı rivayetlere göre cennet onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştı. Gündüz cihata çıkması, sahabenin bir çok işiyle ilgilenmesi, anlaşmazlıkları çözmek için gayret göstermesi gibi gün boyu bir çok iş yapardı. Buna rağmen her gece ayakları şişene kadar namazını kıldığını biliyoruz. ”Neden böyle yapıyorsun?” diye sorulduğunda da ”Ben şükreden bir kul olmayayım mı ?” diyor. Sende bu ümmeten olmak istiyorsun ama efendimiz aleyhisselamın gözünün nuru diye tâbir ettiği en sevdiği şeyi namazı sevmiyorsun. Çok önemli bir kaidedir: Seven sevdiğinin sevdiklerini de sevmek zorundadır. Mesela, sen eşini seversin. O yüzden o seviyor diye ailesini de seversin. Sen bir dostunu seversin. O seviyor diye onun yanındaki dostlarını da seversin. Çünkü sevmek bir fedakarlıktır. Aynı iddiada efendimiz için bulunuyor onun sevdiğini iddia ediyorsun. Ama onun gözünün nuru dediği ve bütün muhabbetini sunduğu namazı sevmiyor musun ?


İngilizce

People who don’t pray salah have to answer these 3 questions! Let’s finish the video here, fell like trolling people The first problem is this: If you delay to pray your Isha’a prayer When you pray later, you’ll feel lazy and it will be cumbersome to perform Ain’t that right Sinan? Sinan: Of course! Right? It feels harder each passing minute Tick tock, tick tock… If you don’t pray it immediately, it’s tougher to do later Sinan: -“Yes” When do people perform it? 3 minutes before Fajr 🙂 Right? Because it feels cumbersome I was able to analyze one thing If I offer my prayer right on time Especially if… I pray on time with other people to gain 27 times the rewards I feel very relieved Almost as if it was the day of judgement and they told me that I could march to heaven That’s how relieved I feel Doesn’t that happen? Answer that! You prayed your salah and it’s a relief that comes from knowing that you’ve performed your responsibilities For ex., when I was done with an exam in college I walked outside and… my mom gave me a cup of water This is how it happened: I took it and just dumped it over my head Felt so relieving, there was a feeling of a burn inside of me and it felt so relieving afterwards Or you get married, it’s stressful. The wedding, reception etc. Even just nikah without wedding is so stressful Right when the wedding is over, they’re waiving at you and you feel relived… Why is that? Your duties have been performed, that’s why you feel such a relief Doesn’t fasting give you a similar joy? You break your fast so fast but you don’t even feel hungry You think: If I live 30 more years, I’ll have 30 more Ramadans ahead of me One of them has just sadly gone by, a total of 30 days but it’ll be gone so fast Isn’t it how that goes? Sinan: -“Yes brother” 30 times 30 is 900 days 1 out of 900 days has gone by Our lives are so short man! But if you don’t pray on time, than you’ll feel laziness within you and it’ll become cumbersome Especially after 12 or 1am, you’ll start feeling sleepy When your eyelids start closing involuntarily At that moment, salah is one of the toughest things You always repeat to yourself: “i’ll get up and pray now, I’ll get up and pray now” “But I can never let go of this movie that I’m watching And when you interrupt something you like doing to go pray salah Then you always want to immediately go back to it as soon as prayer is over It destroys all of the joy that comes with prayer For instance, in the middle of a Playstation party, there are 4 people playing together You’re destroying everyone, winning games after games. If you get up for salah then, your mind will be stuck in the game You won’t feel any joy Because you placed salah in a lower priority, salah has lost its value long before you even began When I feel lazy towards salah, which happens especially during fajr and ishaa prayers I tell myself that this is a sign of the munafiqeen And I remember this verse: – “Behold, the hypocrites seek to deceive Allah, but it’s them who are being deluded by Him. When they rise to Prayer, they rise reluctantly, and only to be seen by men. They remember Allah but little” Let’s answer our question When I feel reluctant about salah, I ask myself this question: “Will you also be reluctant to pray like the munafiqeen?” Please answer that The Quran says salah is not ardous for the believers In the verse: “And seek help through patience and prayer, and indeed, it is difficult except for the humbly submissive [to Allah ]” Here comes the 2nd question: You claim to love Allah but claims require evidence. You believe that one day you’ll be raised to Him and be questioned by Him You want to go to heaven and meet Allah in person But you see salah as cumbersome For those who are submissive to Allah, salah is the sewing of the injuries in your heart by using a thread made of patience Its, In those hours, being able to say: “The Creator, I’ve come to you to testify the awe that I feel about the universe” It’s a way of saying: “I’m in such a great pain, there’s no healer besides you” “Creator, I’ve knocked on the doors of your mercy, will you let me in?” If those who submit to Allah say these things during Salah 2nd Question: -“You claim to be submissive to Allah but how can you be reluctant in your prayers?” Can you ask yourself this question? You think, Will a hungry person be reluctant to eat a great meal? The 3rd question to ask yourself is: Prophet S.A.V. was a loved servant of Allah. He received glad tidings of entering heaven even before he was born Some sources state that Heaven was created for his homage He’d go on fights in the morning, Fix the sahaba’s problems He’d fix so many problems throughout the day But we know he’d pray salah all night until his legs were swollen When they asked him why, he said: -“Am I not supposed to give thanks to my Creator?” You want to be a part of this ummah/community But you do not enjoy performing salah, which is something that the prophet claimed to be “apple of his eye” This is a crucial fact: If you love someone, you’ve to love the things that person enjoys as well For instance, you love your wife but because of that you’ll love her family or Love her friends You love the people that she loves because love is self-sacrificing You also claim to love the prophet but … But you don’t love salah which prophet S.A.V. called the apple of his eye? Did I get that right?


Almanca

Jeder, der das Gebet nicht verrichtet, absolut JEDER, muss diese 3 Fragen beantworten. Lass uns das ganze hier beenden, jeder soll vor Neugierde platzen. [Gelächter] Also, unser erstes Problem ist das: Wenn jemand das Nachtgebet(das letzte Gebet des Tages) nicht verrichtet, und es auf später verschiebt, kommt eine Trägheit, eine Schwere, eine Faulheit in ihm auf. – Kennst du das nicht, Sinan? + Kenne ich. Ge? (Meinst du nicht auch?) So, als würde es mit jeder Minute immer schwerer werden. [Uhrengeräusch: Tick-Tack..] – Du schaffst es irgendwie nicht. Wenn du das Gebet nicht pünktlich verrichtest, fällt dir die Fortsetzung davon richtig schwer. + Yep. Wann betest du dann? Drei Minuten vor Imsak/Morgendämmerung (Ab dann ist die Zeit für das Nachtgebet vorbei). Stimmt’s? So eine Schwere kommt auf. Es gibt eine Sache, welches mein Ego/innere Triebseele betrifft, die ich sehr gut beobachten konnte: Wenn ich meine Gebete pünktlich verrichte, Vor allem, wenn ich mit einer Gemeinde zusammen zeitlich das Gebet verrichte und somit 27 mal mehr Sevap (Gutschrift/Lohn für gute Taten) dafür erlange, verspüre ich eine enorme Leichtigkeit/Gelassenheit. So, als wäre in dem Moment die Welt untergegangen und Sie sagen zu dir: “Los, trete ins Paradies ein.” SO eine enorme Leichtigkeit kommt auf. Tut es das etwa nicht? Los, beantwortet mir das mal. Ja? Die Gemütsruhe, deinen Auftrag erledigt zu haben/etwas erreicht zu haben. Zum Beispiel, nach Ende meiner Uni-Prüfung: Ich kam raus, meine Mutter sagte: “Hier mein Sohn, trink”, und gab mir etwas zu Trinken. Es war so: Ich nahm das Wasser und schüttete es direkt über meinen Kopf. Ich habe diese Geruhsamkeit erlebt. Verstehst du? Drinnen herrschte eine hohe Temperatur, ich schüttete das Wasser über mich und erlebte eine Erleichterung. Oder du bist am heiraten. Dieser Stress Die Hochzeit, dies das, der ganze Stress.. ich habe zwar keine Hochzeit gemacht, sondern nur die Trauung; Aber selbst das war sehr stressig. Du bist genau am Abschluss. Sie verabschieden sich alle und winken euch zu; Und du spürst eine enorme Erleichterung. Warum? Du hast deine Aufgabe erledigt. Darin liegt eine andere Art von Erleichterung. Liegt im Fasten denn nicht auch so etwas erfreuliches? Du brichst am Abend dein Fasten, doch spürst keinerlei Hunger in dem Moment und denkst dir: “Ey, angenommen, ich würde noch 30 weitere Jahre leben und noch weitere 30 Ramadane erleben, dann würde ich in all den 30 Ramadanen genau wie jetzt auch insgesamt 30 Tage lang fasten. Jetzt ist einfach noch ein Ramadan vorbei (so schnell).” – Ist es nicht so? + So ist es, Bruder. 30 mal 30 macht 900 Tage. Es ist einfach noch einer von insgesamt 900 Tagen vorbei. Allah Allah (Ein Ausdruck der Verwunderung), was für ein kurzes Leben. Aber wenn ich das Gebet nicht pünktlich verrichte und je mehr Zeit vergeht, in mir eine Faulheit und eine immense Trägheit entsteht; Vor allem, wenn der Zeiger auf 00:00 Uhr, 01:00 Uhr steht, mich dann auch noch die Müdigkeit einholt und meine Augenlieder den Vorhang nach dem Motto: “Der Film endet hier” zuziehen, Oh frag bloß nicht. Dieses Gebet.. ah ah (türkische Seufz Laute) wie schwer es dann wird.. In meinem Kopf drehen sich ständig diese Szenarien: “Ich werde jetzt aufstehen und beten!” Doch irgendwie lässt mich der Film nicht auf die Beine kommen. Ebenfalls; Wenn ich während einer geliebten Beschäftigung eine kurze Pause einlege, um das Gebet zu verrichten, dann ruft es mir innerlich folgendes zu: “Los, verrichte das Gebet so schnell es geht und kehre zu deiner Beschäftigung zurück, die du so liebst.” Das löscht den gesamten Genuss deines Gebetes aus. Zum Beispiel mitten beim Playstation spielen. Du hast dich eben mit 4 Leuten versammelt. Irfan (ein Bruder dort) spielt verrückt. Backpfeife über Backpfeife. Mal hier ein Pas, mal dort; Und genau dann gehst du das Gebet verrichten. Deine Gedanken sind beim Spiel und das Gebet verliert an Bedeutung und Genuss.. Dadurch, dass du das Gebet in dem Moment in den Hinter-Plan hinter deine anderweitigen Gedanken, an zweite Stelle wirfst; senkst du den Wert dieses Gebetes schon bevor du überhaupt angefangen hast. Vor allem, wenn ich gegenüber dem Gebet eine Trägheit verspüre, -was hauptsächlich beim Morgen- und Nachtgebet der Fall ist- erinnert mich das daran, dass dies eine Eigenschaft der Heuchler ist. (Die, die so tun als wären Sie gläubig, es jedoch nicht sind und versuchen ihre Mitmenschen vom Rechten Weg abzuleiten) Und folgender Vers aus dem Koran kommt mir in den Sinn: “Wenn sie(die Heuchler) sich zum Gebet hinstellen, dann stehen sie ungern/schwerfällig auf; (sie tun dies nur), um sich vor den Menschen zur Schau zu stellen; Und sie gedenken Allah nur selten.” ~Nisa/142 Kommen wir jetzt zu unserer Frage, die ich mir stelle, wenn mein Inneres diese Trägheit/Schwere verspürt: 1. Frage: ‘Oh mein Ego(innere Triebseele), wirst du dich etwa auch wie die Heuchler nur müßig/schwer zum Gebet hinstellen?’ – Beantworte das doch bitte mal. Im Koran wird erwähnt, dass das Gebet den Menschen, welche Erfurcht(Respekt/Liebe) besitzen, niemals schwer fällt. So im Vers: “Wahrlich, außer für den Erfürchtigen/Demütigen, liegt im Gebet für jeden Anderen eine Schwere.” ~Baqara/45 Und ich möchte meinem Inneren eine Frage stellen; -Jetzt kommen wir zur zweiten Frage. Du (mein Nafs/innere Triebseele) behauptest, dass du Allah liebst. -Wobei eine Behauptung auch Beweise verlangt.- Du glaubst, dass du Allah irgendwann gegenübertreten und in seine Rechenschaft gezogen wirst. Du willst im Paradies (nach langer Sehnsucht) endlich zu Allah gelangen und möchtest ‘Ruyet-i Cemal’ (seine Manifestation/sein Abbild) sehen. Jedoch siehst du das Gebet zugleich als eine schwere Last an. Für die Ehrfürchtigen ist das Gebet doch ein Faden der Geduld, welches das verwundete Herz(Seele) wieder zusammen flickt. Es ist die Form, in diesen gewissen Zeitspannen folgendes zum Ausdruck zu bringen: “Ya Allah! Ich bin zu dir gekommen (in dein Beisein getreten)! Ich sehe mir in jenen Stunden das Universum an(,dass du erschaffen hast) und verkünde dir dabei die Ehrfurcht(Bewunderung/Liebe), welches ich für dich verspüre!” Es ist die Art zu sagen: “Ya Allah, ich verspüre innerlich viel Leid.. Es gibt niemanden außer Dir, der mich heilen kann.” Die Art und Weise zu sagen: “Ya Allah! Ich neige mich dir hin und klopfe an die Tür deiner Barmherzigkeit. Wirst du mich hineinlassen?” Wenn die Ehrfürchtigen schon all diese Dinge über das Gebet behaupten, (dann): 2. Frage: ‘Oh mein Ego(innere Triebseele), wie kannst du im Gebet, von dem du tiefen Respekt/Ehrfurcht zu spüren behauptest, nur Trägheit(Gleichgültigkeit) vorweisen?’ Frag dein Inneres das mal. Würde jemand der Hunger hat jemals eine Trägheit beim essen von Tantuni(Wrap mit Lammfleisch) vorweisen? Es folgt die dritte Frage an mein Inneres. Unser Prophet (Sav.) war Allah’s meist geliebter Diener(Mensch). Schon bevor er auf die Welt kam, wurde ihm das Paradies versprochen/verkündet. Nach manchen Überlieferungen zufolge wird sogar gesagt, dass das Paradies ihm zu Ehren erschaffen worden ist. Unser Prophet (Sav.) ist beispielsweise früh morgens in den Dschihad gezogen; [Dschihad: Es gibt den großen & kleinen Dschihad. Der große Dschihad ist die moralische und religiöse Anstrengung(Kampf) gegen das eigene Innere; Mit dem Ziel, für ein besseres Ich-Selbst. Der kleine(körperliche) Dschihad bezeichnet militärische Kampfhandlungen zur Verbreitung oder Verteidigung des Islams.] Oder hat sich mit vielerlei Angelegenheiten seiner Weggefährten befasst. Oder hat danach gestrebt, Konflikte/Streitigkeiten zu lösen. Er hat sich im Alltag -wie in diesen Beispielen- sehr vielen Beschäftigungen zugewendet. Und trotz dieser Tatsachen wissen wir, dass er jede Nacht so lange Gebetet hat, bis seine Füße angeschwollen sind. Und als man ihn gefragt hat wieso er dies tut, sagt er: “Soll ich als Diener Allah gegenüber denn nicht Dankbar sein?” Du sagst, dass du auch Teil seiner Gemeinschaft (Ummah) sein möchtest? Doch das, was unser Prophet (Sav.) als sein Augenlicht (das Bedeutsamste) betrachtet; Das, was er am meisten liebt: Das Gebet liebst du nicht. Eine sehr wichtige Regel: ‘Der Liebende muss auch die Dinge lieben, welches seine Liebe liebt.’ Zum Beispiel liebst du deine Frau. Und weil sie ihre Familie liebt, liebst du Sie automatisch auch. Du liebst einen Freund. Und liebst gleichzeitig seine Freunde, weil dein Freund Sie auch liebt. Weil Liebe eine Hingabe/Aufopferung ist. Die selbe Behauptung stellst du gegenüber unseren Propheten (Sav.) dar. Du behauptest, ihn zu lieben. 3. Frage: ‘Doch das Gebet, welches er als sein Augenlicht/das Bedeutungsvollste betrachtet; Und zudem er eine tiefe Zuneigung verspürt, liebst du nicht? ..

Yetim Çocuğun Peygamberimize (asm) Mektubu

Medine’de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzereyken Resul Aleyhis Selatu Vesselam’ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennet-ül Baki ye defnedildi. Ailesi mecburen Türkiye’ye döndü. Babası vefat ettiğinde 7 yaşında olan oğlu Türkiye’ye döndükten birkaç yıl sonra hislerini öylesine kaleme dökmüş ki beni tepeden tırnağa sarstı. O yüzden sizlerle paylaşmak istedim. İşte Peygamber (a.s.m.) aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları. (Kalemle Çizme sesi) Bir seni güneşim, bir babamı, birde terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde. Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerini açmıştım. doğduğum Hastane senin Ravza’nın hemen yanı başında olduğu için duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelip de daha kulağıma ezan okumadan kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş 40 günlük olduğunda ilk ziyareti mi de senin Hane-i Saadet ine yapmışım. İlk adımlarımı Senin Ravzan’daki mermerlerin de atmış ve rabbimle ilk buluşma mı secde mi? senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakın mışsın gibi severdim seni. Senin evine her ziyareti gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca babaları parka eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine’de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine’de ki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik Efendisi (a.s.m.) vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerini ayakkabı ile basamazdık. Yalın ayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın Mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun. Bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde. Babacığım Medine neden bu kadar sıcak diye babam da evladım Medine’de iki tane güneş var da ondan derdi. Nasıl olur babacığım Güneş bir tane değil mi derdim. Babam gülerek bak yavrum! Doğru bütün dünyayı ısıtan bir güneş var. Ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneşte Medine’de olunca sıcaklık 2 kat oluyor. Babamın bu cevabı çok hoşuma giderdi ve ısınırdım. Yani gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu. Ama senin güneşinde, sıcaklığın da içimizi ısıtıyordu. Medine’den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama İçimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orta bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesi de gidemiyordum artık. Gerçi ışık taa buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalın ayak koşmam lazımdı. Evet, bahçemde yürürken ezanlar okunurdu. (Fonda ezan var) Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı. Sanki Bilal-i Habeşi (r.a.) okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için mescide koşturduk bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam: incitmeyin sakın onlar Ebu Hureyre’nin (r.a.) kedileri derdi. Biz de inanırdık. Senin mescidi’ne kedilerde girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud’a giderdik senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye. O bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn Tepesi’ne çıkar oradan Uhud’da yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud Dağı’na her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhud Dağı senin Ravza’nın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesiydi sanki. İşte benim yedi senem ki en değerli, en güzel yıllarım Senin köyünde, senin gül bahçende, Senin savaştığın yerlerde, sanki yanımda sen varmışsın gibi, seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalın ayak dolaşacağım. Ta ki Güneş’in içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar. Beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğundan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur, ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Ben sana Medine’de iken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol. Ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver. Hem benim adım Nebî. Aynı seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed. Yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım. Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım. Sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine’den ayrıldığımızdan beri sanki hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan, güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ediyorum. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken ağabeyimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü ağabeyimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyareti edişimizde ben de kimse görmeden terliğimi babamın kabrinin üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacak. Evet demiştim ya; bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam Ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin Efendisi yetimlerin hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyorduk. Gözümüz, gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Bir gün sana gelişim geç bile olsa, bana gül bahçesinin mermerlerin de yalın ayak koşmak nasip olsun. Taa ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığı o güzel mabed son Durağım olsun. Muhammed Nebî Doğanay Gerçekten mektup o kadar duygu dolu ki, insan şu satırların arasında kendini çok zor tutuyor. Evet o zat ki aşkı kalbimize düştü düşeli yüreğimizin çöllerini firdevs’e çevirdi. Aşka susamış kalbimiz, onun sevdasıyla sırılsıklam oldu. Ve Gül-ü Muhammediyenin (a.s.m.) kokusunu hatırladıkça gözyaşına doydu yüreğimizin tüm çorak arazileri. Üstadın da dediği gibi Mahbub-u kulub yani kalplerin sevgilisi oldu. Hasretimiz sensin. Sâlât ve selam sana olsun Ey Nebiler Serveri (a.s.m.), Ey sevgili, en sevgili (a.s.m.). Altyazı düzenleme M.K.