KIYAMETE YAKIN İSTANBUL YENİDEN FETHEDİLECEK!

Kıyamet kopmadan önce, muhakkak İstanbul 2. defa fethedilecek buyuruyor. Burada bir uyarı var, İstanbul yeniden fethe muhtaç olacak demek ki. Hiç kimse bundan alınmasın. Ama ikinci defa Müslümanlar İstanbul’u fethedecekler, ondan sonra İsa aleyhisselam gelecek. Fethedilmiş İstanbul’a İsa aleyhisselam gelecek. Yani o zamanlama itibarıyla. Şimdi, bunu oturup düşündüğümüzde bu bir umut elhamdülillah henüz daha kıyamete var yani. 36 sene var diye böyle abuk subuk bir kelime kullanmıyorum. 100 sene var demiyorum. Ama yarın değil mesela. Benim kıyametim, ecelim, bu akşam belki. Ayrı bir mesele. Ama dünyanınkine var daha. Babamın, rahmet görmesine vesile olsun. 1-2 gün önce dedi ki telefonuna bir bak bakalım haberlerde ne var dedi. Kendisi duyamıyor haberleri artık. İlk açtığım haberde Türkiye istatistikleri olarak Türkiye’nin nüfusu, işte 80 küsür milyona çıktı haberi var dedim, bir bakayım ben dedi. Aldı telefonu baktım, elhamdülillah ya dedi, elhamdülillah dedi. Ben de, yani 80 küsür milyon olduk, ona seviniyor. Dedim baba, siz istatistik duyduğunuzda ne kadardı Türkiye? Ben ona bakmadım dedi, görmedin mi burada dedi. Erkek sayısı yüzde 51, kadın sayısı yüzde 49’muş dedi. Ee dedim? Yav anlamıyor musun dedi kıyamete henüz var dedi, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kıyametten önce kadın nüfusu çok olacak diyor erkekler hala çok olduğuna göre demek ki elhamdülillah kıyamete var, daha imanımız devam ediyor dedi. Çok mutlu oldum yani olayı yorumlayış tarzı, bir hadis biliyor ya o kıyametten önce kadın nüfusu yoğun, erkek nüfusu az olacak. E kıyamet herkesin korkusu, ne düşünüyor kıyamete henüz var diyor. Elhamdülillah. Demek ki, iyi tefekkür edildiğinde böyle bilgi hoyratça kullanılmadığında, kıyamet alametlerinde bir yandan da umut var, heyecan var. Çünkü Müslüman heyecanını kaybederse, dinini de kaybeder. Sürekli negatifi aşılayarak Müslümana ibadet yaptırılamaz. Bittiyse dünya ne işle uğraşayım ben? Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz, sallanmaya başladı, dünya yıkılıyor, siz elinizdeki fidanı dikin diyor. Aşı bu. Yani bizdeki aşı bu elhamdulillah. Tabi burada, bir not muhakkak zihnimize yerleştirelim. Kıyamet alameti dediğimiz şey, Kur’an’da ve sahih hadiste olacak. Filanca rüyasında görmüş, hadi oradan! Koca dünyayı rüyayla mı yıkacağız ya? İsrahiliyattı, rüyaydı, tahmindi böyle hokkabazlıkla dünya yıkılmaz. Ayet göster, اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ Allah-u Teala: Yaklaştı, Ay bile bölündü buyuruyor, hah. Tamam. Sahih hadisi şerif göster, ne demek sahih hadis-i şerif? Bir varmış bir yokmuş, Peygamber böyle diyormuş, öyle değil! Buhari’de, Müslüm’de, Ebu Davud’da, Tirmizi’de, veya Heysebi’de sahih rivayetinde filanca dedi ki diyeceksin öyle hadis demek de yetmiyor. Bir sahihlik derecesi lazım. Ve bunu kim yorumlamış, filan alim yorumu, tamam. Onu da öyle bileceğiz. Yani hadisin kim bilir ne derin manaları var, yüzeysel olarak bakmışsın sen, Himalayalar yerinden uçacakmış bu sabah diyorsun, lan nereye uçuyor Himalayalar ya! Nereden anladın bunu? dedirtmemek için, ehli bunu konuşacak. Ve bir başka bunun ayrıntısı, kıyamet alametleri dedi ki yüzden fazla alametten söz ediyor Aleyhissâlatü Vesselâm Efendimiz, ne kadar net bilgimiz olursa olsun, bu bu olaydır işte, deyip yüzde 100 kestirip atamayız. 3-4 tane alamet var, onları zikredeceğim, onlar gerçek, öyle kıyamet alameti. Ama onun dışında, gayba ait bir konuyu mesela, işte biraz önce örnek verdik, kadınların ticarete karışması. Haram mı? Yok haram değil bu. Hah kıyamet kopmaya başladı, nerden anladın bir kadın gördün bankaya gitti parasını hesap götürüyordu. Böyle, bireysel bir vakaya bir kıyamet alametini bir Peygamber mucizesini indiremeyiz. Belki insanlık 50 sene sonra bugünkü bu görüntünün 100 kat daha kötüsünü yaşayacak, o olacak kıyamet alameti belki. Biz bu olabilir diye tedbirimizi alır, ilişkimizi buna göre düzenleriz, dikkat ederiz, buydu, bu dosya kapandı diyemeyiz. Dersek, bu Allah-u Teala’nın bildiğini bizim bilmediğimizi iman ettiğimiz şeyi, bildik iddiamız olur. Bu çocukluk. Hoca da yapsa bunu çocukluk bu. Bu, buna benziyor deme hakkımız var bizim. Yoksa, Allah-u Teala’nın adına yalan konuşmuş oluruz. Gaybı bildiğimizi iddia ediyoruz çünkü.

Bu Hadisi Bilmeden Ölmemelisin

İşitme engelli kardeşlerimiz için ufakta olsa bir katkı niyetiyle altyazı eklenmiştir. Bir konu daha var abi Benim üzüldüğüm bir hadise. Şu abi. İslamiyete yeni giren kardeşlerim geldikleri yerleri bazen unutuyorlar. Unuttuklarından dolayı böyle bir kitap okuyoruz, bir şey yapıyoruz. Ezberimize geliyor. 2-3 kişiye anlatınca da ne oluyor? Bazen insan enaniyetine kapılabiliyor. Öyle değil mi kardeşim? Enaniyete kapılınca hangi damarlar azıyor bu sefer Halis? Tenkit damarı, gıybet damarı iftira damarı vs. vs. bunlar azıyor. Ve Bediüzzaman şöyle bir cümle söylüyor Turgay abi. Hizmet ettim diye gururlanma! Allah bir recilüfacirin en günahkar adam demek eliyle kendisine hizmet ettirebilir. Bak şu kullandığımız teknolojiyi yapanlar kimler? Bir düşünün bakalım? Allah onların eliyle hizmet ettiriyor bize. Sen kendini o recilüfacir bilmelisin diyor abi. Bir insanın bedenini ameliyat yapmak için bayıltmalısınız. Ruhunu ameliyat yapmak için İrfan ayıltmamız lazım. Sizi Rasulullah’ın hayatından bir parça ile ayılmaya davet ediyorum abi. Bir çarpışma sonrasıdır. Çarpışma sahasından geçince atların altında kalmış bir çocuk cesedi görür Rasulullah. Muhtelemelen annesi tarafından getirilmiş bir çocuk. Kimin çocuğu olduğu belli değil. Nasıl geldiği, nasıl öldüğü de belli değil. Ama bu manzarayı görünce birden bire irkilir Allah’ın Rasulü. Yüzünün tümüne derin bir hüzün yansır. Herkesin duyacağı bir sesle haykırır! İnsanlara ne oluyor ki kadın ve çocuk öldürüyorlar. Yarabbi bil ki Muhammed (sallallahu aleyhi vessellem) bundan haberdar değildir. Yarabbi Muhammed (sallallahu aleyhi vessellem) bundan razı değildir. Bütün bir gün boyu bu hali devam eder. Yarabbi bil ki Muhammed (sallallahu aleyhi vessellem) bundan haberdar değildir. Yarabbi bil ki Muhammed (sallallahu aleyhi vessellem) bu çocuk ölümlerinden razı değildir diye devam eder. Efendimiz aleyhissalatu vesselam. Nihayet arkadaşları onun kızgınlık ve hüznünü dindirmek için araştırırlar. Ve çocuğun annesi tarafından savaşa getirilmiş ve mücadeleler arasında serseri bir darbe ile hata ile öldürülen bir müşrik aileye ait olduğunu öğrenirler. Gelirler. Ve Hz. Peygamber’e bunu söylerler. Turgay abi niye söylüyorlar? Müşrik ailenin çocuğuymuş üzülme diyecekler bak şimdi. Efendimiz. Derler. Bu müşrik bir ailenin çocuğuymuş üzülmeyiniz! Sakinleşeceği umulurken hiddeti daha da artar. Ve şöyle buyurur Öyle mi!? Demek ki müşrik bir ailenin çocuğu. Ya siz neydiniz!!! Sizler de müşrik birer ailenin çocukları değil miydiniz!? Tebliğ yaparken bize ne oluyor Turgay abi. Yani cennetle mi müjdelendik? Ne bu gurur ne bu onur? İman bir anlık bir mazhariyetten ibaret değildir abi! Sürecin hatta finalin adıdır iman. Sen sen ol! Bu hadisi unutma abi! Allah rızası için El-Fatiha Ma Salavat.


İngilizce

Es gibt noch ein Thema, Bruder. Ein Ereignis, das mich traurig macht. Und zwar Folgendes.Meine Brüder, die neu zum Islam kamen, vergessen woher sie kamen. Und weil sie es vergessen, lesen wir so ein Buch, machen etwas. Wir lernen auswendig. Und was passiert, wenn mn es 2-3 Leuten erzählt? Manchmal wird man von Egoismus erfasst. Ist es nicht so, Bruder? Und welche Adern sind dieses Mal am toben, Halis? Die Ader der Kritik, die Ader der Lästerei, der Verleumdung usw., diese toben. Und Bediüzzaman sagt folgenden Satz, Turgay: Sei nicht stolz, indem du sagst: »Ich habe dem Glauben gedient. Wahrlich, Gott vermag diesen Glauben auch durch einen schuldbeladenen Mann zu verstärken.« Wer hat die Technologie, die wir benutzen, hergestellt? Denkt einmal nach? Gott lässt sie mit deren Händen uns verstärken. Du sollst dich als jenen schuldbeladenen Mann sehen, sagt er. Damit ihr einen Menschen operieren könnt, müsst ihr ihn narkotisieren. Damit wir seine Seele operieren können, müssen wir ihn aufwecken. Ich wecke euch weiterhin mithilfe eines Teils des Lebens des Propheten. Es ist nach einem Zusammenstoß. Der Prophet sieht, als er am Feld des Zusammenstoß vorbei läuft, die Leiche eines Kindes. Wahrscheinlich ein Kind, das von seiner Mutter hergebracht wurde. Es ist nicht bekannt, wessen Kind es ist. Wie es gekommen ist und wie es gestorben ist, ist auch nicht klar. Aber als der Prophet diesen Anblick sieht, fährt er vor Schreck zusammen. Auf sein ganzes Gesicht wird eine tiefe Traurigkeit reflektiert. Er schreit mit so einem Ton, sodass es jeder hören kann. Was ist denn mit den Menschen los, dass sie Frauen und Kinder umbringen? Gott, weiß, dass Muhammed (sallallahu aleyhi vessellem) davon nicht Bescheid wusste. Gott, Muhammed (sallallahu aleyhi vessellem) ist damit nicht einverstanden. Einen ganzen Tag lang geht seine Lage so weiter. Gott, weiß, dass Muhammed (sallallahu aleyhi vessellem) davon nicht Bescheid wusste. Gott, weiß, dass Muhammed (sallallahu aleyhi vessellem) mit dem Tod der Kinder nicht einverstanden ist, so macht er weiter, unser Herr aleyhissalatu vesselam Schließlich erforschen seine Freunde es, um seine Gereiztheit und Traurigkeit zu lindern. Und erfahren, dass das Kind zu einer andersglaubenden Familie gehört und von seiner Mutter zum Krieg hergebracht wurde und während des Kampfes mit einem verirrten Schlag aus Versehen getötet wurde. Sie kommen. Und sagen dem Prophet Folgendes; Turgay, was sagen sie ihm? Sie wollen sagen, das Kind gehört zu der polytheistischen Familie, sei nicht traurig Unser Herr, sagen sie. Das Kind gehörte zu einer polytheistischen Familie, seien Sie nicht traurig! Während erwartet wurde, dass er sich beruhigen wird, nimmt seine Wut noch zu. Und er sagt Folgendes: “Ist es so? Also war es das Kind einer andersglaubenden Familie. Und was wart ihr?! Wart ihr nicht auch jeweils die Kinder polytheistischer Familien?” Was passiert mit uns, wenn wir die islamische Botschaft mitteilen, Turgay? Wurden uns mitgeteilt, dass wir in das Paradies kommen? Was ist das für ein Stolz, was für ein Selbstgefühl? Der Glaube beschränkt sich nicht auf ein vergängliches Privileg! Glaube ist der Name eines Prozesses oder sogar des Finales. Sei du, du! Vergiss diesen hadith nicht! El-Fatiha und Salavat für Allahs Segen.

Cehenneme Götüren Komşu! (Komşu Hakkı)

Merhaba arkadaşlar. Öyle iki konu var ki insanlar bu iki konuda bir anda değişiveriyorlar yani. Kırk yıllık tanıdığınız insan bu iki hususta bir anda değişiveriyor. Bunlardan birisi trafik. Trafikte insanlar biliyorsunuz inanılmaz değişiyor. Gerçekten de trafik de yaa bazıları öyle hatalar yapıyor ki yani insan artık nasıl sinirleneceğini şaşırıyor. Her kes zaten trafikte kendini frenleyemeyecek derecede bir anda öfkeleniyor. Sebebini bilmiyorum. Ben de en çok mesela şuna sinirleniyorum Mustafa; hani böyle arabanın yanından geçerken bir anda şoför dikiz aynasına bakmadan kapısını açıyor ya? O sonsuza açılan kapı yani. (Gülüyorlar) Adam arabadan bir iniyor. Aaa nereye geldik böyle? Âlem değişmiş. Bir anda sonsuza açılan bir kapı. Yani insan böyle trafikte yapılan hatalara tahammül edemeyebiliyor. Bir diğer hususta komşularla ilgili meselelerde bakıyoruz ki insanımız çok fazla gerginleşebiliyor. Komşularıyla arasında gerginlik yaşayabiliyor. Şimdi madem ki karantina sürecinde bu durumlar biraz daha artmaya başladı. İnsanlar sürekli evde olduğu için komşularından gelen gürültülerden, seslerden sürekli rahatsız oluyor. Şu anda bizim de üst kattan (gülüşüyorlar) Mustafa:”Komşulardan.” Osman:”Evet herhalde at geziniyor. (Üst katta çınaraltı 🙂 ) şu an yani birisi herhalde bir şekilde 4. kata at sokmuş at gezdiriyor herhalde yukarda şu an. Hatta bir fotoğraf var onun da görüntüsünü verelim. Hani komşunun tam senin uyuduğun saatte çalıştırdığı bir duvarı delen matkap var. Normalde bir matkabın boyu mesela şu kadarken; komşunun çalıştırdığı matkap şu fotoğraftaki gibi işte! Devasa! Kocaman! Yani sanki senin beynini deliyor yani. Öyle o derece rahatsız oluyorsun. Şimdi bu süreçte de iyice insanlar komşuluk ilişkilerinde bazı sorunlar yaşayınca ben de dedim ki yaa bu mesele çok küçük görülüyor yani Allah’a iman, peygambere (s.a.v.) iman gibi meseleler konuşuyoruz. Bunlar külli meseleler. Ama sanki bu konuşmadığımız komşuluk meselesi çok önemsizmiş gibi insanlar komşuluk hakkına hiç riayet etmiyor. Hatta yani komşumuzu tanımıyoruz bile yaa. İnsanlar site hayatı yaşıyor artık. Her kes belki 40 tane kapının olduğu evde yaşıyor. Ama o 40 kapıdan belki bir tanesini o da hasbel kader tanıyor. Belki hatta yani böyle apartmana girip çıkarken, asansöre bindiğimizde selamlaşmıyoruz yaa. Ben insanlara selam veriyorum. Selamün aleyküm diyorum. Böyle suratıma bakıp geri dönüyorlar. Yani.. şimdi bu söylenecek laf mı der gibi yani. Yani bu çok enteresan Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam diyor ya “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe Cennet’e giremzsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde “diyor ” birbirinizi seveceğiniz bir şey size söyleyeyim mi?” “Söyle Ya Rasulallah (s.a.v.).” diyor sahabeler. Diyor ki: “Aranızda selamı yayınız.” Evet yani gerçekten aramızda şu an selam yayılmadığı için, bu kadar İslam’ın büyük bir hâdisesi küçük görüldüğü için aslında bu küçük gibi görülen şeylerdedir İslam’ın güzelliği. O detaylarda arkadaşlar. Yani o detaylardaki güzelliği biz eğer yerleştirebilirsek hayatımıza; bu şekilde İslam’ı tam hayatımıza adapte etmiş oluruz. Biz böyle din deyince, dindarlık deyince sürekli sadece namaz kılmaktan, oruç tutmaktan ibaret olarak algılıyoruz. O yüzden ticaretimizde dürüst davranmak gibi bir derdimiz olmuyor. O yüzden gürültü yaptığımız zaman aman komşularım rahatsız olur mu gibi bir düşüncemiz olmuyor. İyi bir insan olmak, iyi bir eş olmak, iyi bir baba olmak, iyi bir arkadaş olmak, iyi bir komşu olmak gibi bir derdimiz olmuyor. O yüzden bir pikniğe gittiğimiz zaman, doğaya gittiğimiz zaman; yerlere çöp atmaktan hiç çekinmiyoruz, korkmuyoruz. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın hayatına odaklanmamışız. Biz sadece şekilci davranıyoruz. Şekilleri tatbik etmeye çalışıyoruz. İşte şu kadar farz varmış, şunlar haramlarmış, şunlar sünnetlermiş. Yapabildiğimi yapayım. Bu mantık yanlış bir mantık. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın hayatına baktığımız zaman. Yani ben Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın hayatını uzun zamandır inceliyorum ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın hangi özelliği en çok gözüne çarpıyor derseniz ben kibarlığı derim. Hatta bunu hep söylüyorum Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın bu kibarlığını aslında milli eğitim bakanı olsam okullarda en az haftada, belki her gün bir saat olmak şartıyla okullarda ders olarak okuturum. Çünkü yani her şey böyle incelikten, insan kabalıktan kırılıyor. Toplumumuzun şu an en ziyade bu inceliklere ihtiyacı var.Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın hayvalara nasıl davrandığını, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın çocuklara nasıl davrandığını bilmiyoruz ve hayatımıza o yüzden sokmuyoruz. Bu yüzden biz dedik ki bu komşuluk meselesini ele alalım ve komşu hakkının ne kadar önemli olduğunu, komşuluk ilişkilerinin ne kadar bizim için ebedî hayatımızda etkili olduğunu görelim. Bakın ben bu gün biraz böyle değişik bir tarz yapacağız. Hadisi okuyacağım, hadisle ilgili konuşacağız, hadisi okuyacağım, hadisle ilgili konuşacağız. Bu şekilde biraz daha iyi bir pencere açmış olacağız diye düşünüyorum. Çünkü hadislerin üstünde çok durmayınca sanki söylenip geçiliyor gibi. Bu .Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın sözleri. Yani Efendimiz (s.a.v.) size bir söz, nasihat bıraksa, emanet bıraksa; onu başınızın üstünde; canınız gibir korumaz mısınız, taşımaz mısınız? Bizler maalesef hadislere yeteri kadar önem göstermiyoruz diye düşünüyorum. Bu yüzden böyle hayatımızda ciddi problemler, eksiklikler var. Şimdi şu süreçte de özellikle bu ikili ilişkilerde, komşularla daha yakın bir alanda etkileşimde olduğumuz için bunlara çok ihtiyacımız var. O yüzden çok dikkatli dinleyelim ve o yüzden çevremize bunu yayalım ve şöyle de sizinle bir anlaşma yapalım. Yorumlara da yazarsınız. Bu konuyla ilgili görüşlerinizi mutlaka düşüncelerinizi yazın ve sizden şöyle bir ödev bekliyorum yani bir ödev verircesine, bu mesele, bu hakikat bize bir ödev versin. Nedir? Komşumuzun kapısını çalalım. Komşumuza, yani sosyal mesafeyi korumak şartıyla, komşumuza hediye verelim, tatlı verelim. Şimdi her kes evlerinde ekmek yapıyor değil mi? (gülüyor) Madem bu kadar herkesin fırıncılığa hevesi vardı o zaman biraz komşusuna da götürsün değil mi her kes. Çünkü Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bir gün Ebu Zer’e (r.a.) diyor ki: “Ey Ebu Zer (r.a.) çorba yaptığın zaman suyunu fazla koy.” diyor. Neden? “Çünkü komşunun da onda hakkı vardır. Götür komşularına müsait olduğu vakit ikram et.” diyor. Bu ne kadar güzel, ne kadar hassas bir düşünce değil mi? Tam bir Müslümana yakışır düşünce. Hatta bizim Almanya’da bir arkadaşımız var; inşallah onunla bie video hazırlığı içindeyiz. Alman kardeşimizin Müslüman oluş hikayesinde komşusunun ona gösterdiği iyilik var, güzel ahlak sayesinde Müslüman oluyor yaa. Demek ki burdan Avrupa’da yaşayan, yurt dışında yaşayan Müslüman kardeşlerime bir mesaj: Demek ki sizin sözünüzden daha kuvvetli olan yaşantınız. Haliniz insanlara ders verecek ve insanları İslam’a ısındıracak en önemli şey. Bakın Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bir Buhari hadisinde ne diyor: “Allah’a ve ahirete inanan komşusunu incitmesin.” diyor. Yani iman eden bir insan, komşusunu incitmesin. Eğer iman varsa, imanın gereği budur demektir. Allah’a inanıyorsan, ahiret hesabına inanıyorsan; Allah elbette sen tövbe ettiğin sürece senin günahını affedecektir. Bu günaha geri dönmediğin sürece günahını affedecektir. Fakat kul hakkını Allah affetmiyor. (Gümleme sesi) Kul hakkı kulda kalıyor. İşte komşu da kul hakkında belki en zirvede gelenlerden. Bakın ne diyor: “Cebrail Aleyhisselam komşuyla ilgili, komşu hakkı öneminden o kadar bahsetti ki; komşuyu komşuya varis kılacak zannettim.” diyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam. Yani komşu komşunun mirasçısı olur mu? Kan bağı yok. İşte bu kadar komşu komşuya zimmetlenmiş İslamiyet’de. Demek ki ne kadar önemli ve İbn-i Hibban’da geçen bir rivayette diyor ki: “4 koldan” sokak anlamında düşünürsek veya arkası önü olmak üzere “40 kapıdan ibarettir.” diyor. Şimdi bir sitede yaşayanın zaten aşağı yukarı 40 kapısı vardır değil mi? Komşu dediğimiz kavram yani tebliğle vazifeliyiz ya. Komşularımıza Allah’ı anlatmakla vazifeliyiz artık arkadaşlar. Bunu bilmiyorsanız artık bir yerlerden başlamaya çalışın. Özellikle bu tatlı götürme, hediye götürme, kapısını çalma, selam verme bunun bir parçası olsun. Tebliğ yapın, İslam’ı insanlara anlatın, ısındırın. Bu 40 kapı meselesi çok önemli yani. Kime tebliğ yapacağım komşu olarak? 40 kapı Yoksa bunun sınırı olmaz yani, gittikçe gider. Sürekli yani dünyanın etrafını dolaşıp geri gelene kadar (gülüyorlar) sürekli gezmen lazım olur. Evet 40 kapı bunun ölçüsü. Komşularımıza ihsanda bulunmayı bir kenara bırakalım artık komşularımızı tanımıyoruz bile. Yani komşunun kim olduğunu bilmiyoruz. Hatta Of’lu Ali anlatıyor. Diyor ki ben diyor komşularımı tanımıyorum, kapıdan girip çıkarken bazen selamlaşıyoruz ama bazısı selamıma bile cevap vermiyor. Az önce benim de dediğim gibi işte. Bir gün baktım ki diyor bir komşu böyle eşyalarını taşıyor. Ben de dedim komşum bir yardım edeyim sana istersen. Yok gerek yok falan dedi. Yok yardım edeyim dedim. İyi tamam dedi. Eşyaları taşıyoruz. Hani bu vesileyle tanışmış oluruz diye düşündüm diyor. Yardım ettim diyor işte bazı televizyon gibi bir kaç tane eşyayı taşımasına yardım ettim diyor. Sonra gittim diyor böyle mutlu mesut bir şekilde “komşuma yardım ettim” düşüncesiyle. Gittim 1-2 saat sonra geri geldim bir baktım diyor. Evin her tarafında polis var diyor. Ne oldu diye sordum diyor. Yardım ettiğim meğerse hırsızmış diyor. (Ekiple gülüyorlar) Yani işte komşuyu tanımazsan, hırsıza da yardım etme ihtimalin var. O yüzden komşuluk hakkı çok önemli yani. Cebrail (a.s.) buna o kadar çok vurgu yapmış. “Allah’a ve kıyamete inanan komşusuna iyilik etsin.” diyor. Birincide ne demişti? Onu incitmesin, ona eza, cefa çektirmesin. İkincide şimdi ne dedi? Ona iyilik etsin. Kötülük etmemekle beraber komşumuza iyilik etmemiz gerekiyor. Zaten ben annemden hatırlıyorum böyle eski zamanlarda sürekli evde ne pişse komşulara götürülürdü. Ben hatta böyle çocukluk nefsiyle, mesela evde bir çiğ köfte yoğuruluyor, gözüme az geliyor, böyle komşulara verildikçe azalıyor, verildikçe azalıyor. Ben artık vermek istemiyorum, itiraz ediyorum. O manzaralar aklıma geldi. Eskiler böyle sürekli yardımlaşırmış. Ben hatta hatırlıyorum bizim evin bahçesinde sürekli böyle komşular bir araya gelir; anneler böyle, sürekli gün ortamı. Kısırlar yapılır, patatesler kızartılır. Biz orda oynardık.sonra komşular hep beraber bakıyorum açmışlar Risale’den bir ders yapıyorlar, okuyorlar. Annem tabi Risale okuduğu için onlara ders yapıyor; ondan sonra beraber Kur’an okuyorlar, cüz okuyorlar, mukabele okuyorlar. Çok güzel bir komşuluk havası oluşuyor. Yani özellikle hanımlar bu konuda çok güzel eskiden yapıyorlardı. Ama şu an maalesef yapılmıyor. Hatta bayramlarda da sarmalar yapılır, götürülür, getirilir; baklavalar, ev baklavaları falan. Eskiden bu alışkanlıklar çok iyiydi. Ama şu an çok zayıfladı. Özellikle büyük metropollerde. Hani küçük yerlerde yaşayanlar diyecekler biz bunları hala yapıyoruz, hepimizin kapısı açık, beraber yaşıyoruz. Hani çocuklar oynadığı zaman, lavaboya gideceği zaman hangi ev yakınsa hemen koşup giriyor, sormuyor bile. Eskiden böyleymiş. Ama şimdi öyle değil yani. Bazen babam filan anlatıyor. Bakın bir başka rivayet ne güzel: “Komşuya da ana babaya hürmet eder gibi hürmet etmek gerekir.” diyor Kur’an ne diyor? Anneye babaya karşı öf bile demeyin diyor. Bu bir emir. Allah’ın emri. Anneye babaya bu kadar hürmet gösteriyoruz. Şimdi bizden Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam istiyor ki annene babana nasıl hürmey gösteriyorsun aynı öyle komşuna da hürmet etmen lazım. Tabi annesine babasına hiç hürmet göstermeyenler, annesine böyle sert konuşanlar; rast geldiğim zaman çok üzülüyorum. Kesinlikle öncelikle bunu tamir etmek lazım. Çünkü anneye babaya hürmet, anneye babaya itaat Allah indinde en önemli ibadetler arasındadır. Ve Tirmizi hadisi: “Güzel komşuluk et ki hakiki mü’min olasın.” Demek ki hakiki mü’min olmanın bir göstergesi güzel komşu olmaktır. Çünkü Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam baktığınız zaman komşuların en hayorlısı olduğunu görüyoruz. E Cennet’de ona komşu olmak istiyor musun? Cennet’de komşu olmak istiyorsan sen yanındaki komşuyu bunun anahtarı olarak görmelisin. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ı üzmek ister miydiniz? Yani böyle onu üzeyim, canını acıtayım ister miydiniz? Yani Müslüman olan, kalbinde zerre kadar iman bulunan kimse bunu istemez. Ama bakın Efendimiz ne diyor: “Komşusunu üzen beni üzmüş olur. Bana eziyet eden Allah’a eziyet etmiş olur. Komşusu ile kavga eden benimle kavga etmiş olur. Benimle kavga eden Allah ile kavga etmiş olur. Kazanabilir miyiz bu kavgayı? Kazanamayız! Ama ne kadar rezil duruma düşeriz değil mi? Demek ki komşumuza karşı göstereceğimiz hal ve tavırlar nereye uzanıyor. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a ve Allah’a karşı yapılmış bir davranış gibi. Onlara yapılan kötülük sanki Allah’a, Allah’ın dinine yapılmış bir kötülük gibi Bakın Hâkim’in Müstedrek’inde geçen çok güzel bir hadis: “Namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren” namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren yani ne kadar önemli ibadetler değil mi? “fakat diliyle komşularını inciten nice kimseler vardır ki gidecekleri yer Cehennemdir.” Buyuruyor. (Gök gürültüsü) Yani Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a bir gün bir kadından haber veriyorlar. “Ya Rasulallah (s.a.v.) bu kadın geceleri ibadet eder, gündüzleri de oruçla geçirir.” diyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam ne soruyor? “O kadının komşularıyla olan ilişkisi nasıldır?” diye soruyor. Nebevî bir ufukla soruyor bunu. Sahabeler ne diyor? Diyor ki: “Ya Rasulallah (s.a.v.) o kadının komşularıyla ilişkisi çok kötüdür. o kötü ahlaklı bir kadındır.” Efendimiz ne diyor? (Yankılı sesle) “Onda hayır yok. O Cehennemliktir.” diyor. (giyotin sesi) Demek güzel ahlaka ne kadar önem veriyor. Özellikle komşumuzla olan ilişkimiz İslâmiyet’in ne kadar merkezinde duran bir durum. “Komşun yardım isterse yardım et. Borç isterse ver. Fakir ise gözet. Hastalanırsa ziyaret et. İyi şeylerini tebrik et. Felaketlerinde sabır dile. Ölünce cenazesine git.” diyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam. Bu beni en çok etkileyen hadislerden birisi. Zaten hem Buhari’de geçiyor hem Müslim’de geçiyor. Çok yerde böyle rivayet var. Diyor ki: “Şerrinden komşusunun emin olmadığı kimse Cennet’e giremez.” Bakın şerrinden komşusunun emin olmadığı kimse. Yani bazı insanlar komşularına çok eza, cefa çektiriyorlar. Bu kimseler zaten hadiste de belirtiliyor. Allah Teala tarafından sevilmez deniliyor bir rivayette. Hatta diyor ki: “Kötü komşuya kıyamette Allah rahmet nazarıyla bakmaz.” diyor. Bu da Deylemi’de geçen bir rivayet. Evet! “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” diye hani sürekli söylenir. “Komşusu açlıktan kıvranırken tok yatan kimse iman etmiş olmaz. diyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam. Ve hatta “Sıkıntıya düşen komşusuna yardım eden, sıkıntısını gideren kimseye Allah kıyamet günü kıymetli elbiseler giydirecektir.” diyor. “İyi komşu, komşusunu Cennet’e sokar.” “İyi komşuluk ülkeleri mamur eder ve ömrü uzatır.” diyor. “Bir sâlih Müslümanın hürmetine komşularına gelecek yüzlerce bela önlenir.” Demek ki sizin komşularınıza göstereceğiniz iyi ahlak, onlara imanı anlatmanız, onlara Allah’ı anlatmanız; onlara gelecek belayı da önlemenize sebep oluyor. Hem dünya belalarını hem ahiret belalarını Yani demek ki yani bir mahallede bir sâlih insanın bulunması ne kadar etkili. “Allah’a yemin ederim ki” diyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam “bir kimse kendisi için sevdiği şeyi komşusu veya arkadaşı için de sevmedikçe hakiki manada iman etmiş olmaz.” Yani nefsin için ne istiyorsan, onun için de istemedikçe gerçek manada kâmil imana erişmemiş oluyorsun. Demek ki Cenab-ı Hak bu konuda bencilliğimizi kabul etmiyor. Bizim komşularımızı da bu konuda düşünmemizi istiyor. Ama biz sürekli kendimizi düşünür olmuşuz, menfaatperestleşmişiz. Ama halbuki bakın ölümümüzle ilgili komşularımızın tavrı ne kadar önemli. “Kendisinin iyi mi kötü mü olduğunu anlamak isteyen kimse sâlih komşularının kendisi hakkında ne dediklerini öğrensin. ‘iyi’ diyorlarsa Allah indinde iyi olduğunu anlasın.” “İki kişi ölen komşusu için ‘Biz bunu iyi biliyoruz.’ derse o kul öyle olmasa da Allahü Teala meleklerine buyurur ki: İki komşunun şahitliğini kabul edin ve ölenin ilmimdeki durumuna bakmayın!” diyor. Şimdi arkadaşlar, bizler bir Müslüman olarak eğer bu güzel ahlakı ortaya koyarsak, komşularımıza onların şaşıracağı düzeyde iyilikte ve ihsanda bulunursak, komşularımız İslam’a ısınmaz mı? Bazen yurt dışında böyle bazı kişilerle denk geliyoruz. Mesela birisi var böyle 300 kadar farklı ailenin İslam’a girmesine vesile olmuş hem de anlatma kabiliyeti, hitabeti çok yüksek olmamasına rağmen. Nasıl bunu başarmış? İnsanlara sürekli iyilikte bulunarak, sürekli çocuklarıyla ilgilenerek, bahçeleriyle ilgilenerek. Onlara karşılıksız yardımlar yaparak. Demek ki güzel komşuluk bizim Cennet biletimiz veya Cehennem Vesikamız olabilir. Rabbim hepimizin hayırlı komşu olanlardan eylesin. Öyle komşularına sıkıntı çektirmeyen; yani ne bileyim gecenin bir yarısı sandalyeyi çekerken böyle yerde sürterek, ses çıkartarak değil de aman komşuma ses gitmesin diyerek, yavaşça çekerek. Veya müziğin sesini açtığında çok fazla açmayarak mümkün mertebe komşularına sıkıntı yaşatmayanlardan olmayı nasip etsin. Gerçekten de komşumuza göstereceğimiz ikramlar, izzetler, ihsanlar; Cenab-ı Hak indinde çok önemli. Belki de onların ebedî saadetini, imanını kazanmasına vesile olacak, o kalplerinin ısınmasını sağlayan hareket olacaktır. Rabbim bizi Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a Cennet’de komşu eylesin. Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.

Hadisler 200 yıl sonra mı yazıldı? – Mealciler, Ateistlerden daha yalancı!

Mürîb… Mürîb, insanları şüpheye düşüren… “Hadis-i Şerif okumak istiyorum. Muhammed Aleyhisselam’ı, dünyanın gördüğü en kaliteli peygamberin sözlerini öğrenmek istiyorum. Hayatıma monte etmek istiyorum. Hangi hadis kitabını okusam acaba?” diye geliyor adam sahte hocaya. Sahte hoca diyor ki: “Hadislerin hepsi yalan! Yalan! Muhammed Peygamber konuşmadı.” Onlar Muhammed Aleyhisselam demezler. Muhammed derler. Amca oğluna hitap eder gibi konuşurlar. Aşağılık insanlar oldukları için son peygambere sıradan bir insan gibi davranırlar. Sıradan bir insan olması için vahiy almaması lazım. Bu insan vahiy aldı. Bu kitabın tamamı onun kalbine indi. Kalbine inmesi demek, kalbine inmesiyle beraber ezberledi demektir. Yirmi sene sonra, yirmi yıl önce ezberletildiği o altı yüz sayfayı, üç yüz yaprak altı yüz sayfadır Kur’an, yirmi üç yıl sonra; sanki yüzlerce defa okumuş gibi, kitaptan okumuş gibi bir anda okuyabiliyor. Her Ramazan’da Muhammed Aleyhisselam hatim yapmaz mıydı Cebrail Aleyhisselam ile beraber? Her Ramazan adetidir. Cebrail Aleyhisselam gelir, Muhammed Aleyhisselam o güne kadar inen ayetlerin tamamını ezberden okur. Bakın! Neden melek geliyor? Kontrol yapıyor. Şaşma var mı? Kalbine indirdi Allah Teâlâ. Şaşırma olma ihtimali yok. Allah’ın peygamberinin kalbine bu Kur’an indirildi. Ama bu sahte hocanın aklında ve kalbinde yirmi tane ayet ezberi yok ve diyor ki: “O Peygamber… Gerek yok onun sözlerini ezberlemeye. Benim Kur’an mealimi al, oku.” diyor. “Benim Kur’an mealimi satın al, onu oku.” diyor. Allah’ın peygamberi hakkında şüpheye düşürmeye çalışıyor. “Hadisler iki yüzyıl sonra yazılmış.” diyor. Sizden daha büyük yalancı var mı? Ateistler bile utanır bu kadar yalan söylemez ya! Muhammed Aleyhisselam’ın etrafında yüz bin sahabi var. Ve bu yüz bin sahabi içinde âlimler var. Bu âlimler devamlı hadis kitapları yazıyor, hadis yaprakları yazıyor. Tıpkı ayetleri yazmak gibi. “Bu benim sözümdür, bu Allah’ın sözüdür. Benim sözümü başka yere yazacaksınız, Allah’ın sözlerini başka yere yazacaksınız.” Muhammed Aleyhisselam yasaklardı eğer öyle olsaydı. Yasakladığı ilk hadisler, Kur’an-ı Kerim ayetleriyle karışmasın diye yasaklamıştır Muhammed Aleyhisselam. Sonra söylediği Hadis-i Şerif’te ne buyuruyor? “Yaz, bu ağızdan çıkan her şeyi yaz. Çünkü bu ağızdan haktan başka bir şey çıkmaz.” Hani Muhammed Aleyhisselam’ın hadislerini yazan bir sahabiye arkadaşları diyor ki: “Yazma! O da bizim gibi bir insandır. Öfkelendiği an olur, sinirlendiği an olur, unutkan olduğu an olur ağzından bir sözler çıkar, onu alırsın kaydedersin uygun olmaz. Yazma.” deyince hadisleri kaydeden sahabi yazmaktan vazgeçiyor. Efendimiz Aleyhisselam ikaz ediyor. Diyor ki: “Sen hep benim sözlerimi kayıt altına alırdın. Bizden sonra gelecek Mü’min nesillere, ümmetime haber ulaşması için kayıt altına alırdın. Bakıyorum artık benim sözlerimi kayıt altına almıyorsun. Neden?” O sahabilerin sözlerini naklediyor. Muhammed Aleyhisselam diyor ki: “Hayır, sen bu ağızdan ne çıkıyorsa kayıt altına al, yaz. Çünkü bu ağızdan haktan başka bir şey çıkmaz.” Olay bu. Hazreti Ali’nin yaprakları var. Ebû Hüreyre’nin yaprakları var. Abdullah İbni Mes’ûd’un yaprakları var. Bu yapraklara hadisler yazılıyor, ayetler yazılıyor. Hepsi ayrı ayrı. Bunların tamamını inkâr ediyorlar. Tıpkı o sohbetimin başında söylediğim adam gibi. Hadisler iki yüzyıl sonra yazılmış, diyorlar. Böyle yalan olur mu? İslam’a böyle iftira olur mu? Allah’ın peygamberine ve sahabilerine böyle iftira olur mu? Siz hiç mi Allah’tan korkmuyorsunuz? Sahtekârlar! Dünyada en kolay yalan söyleyen millet ateistlerdir. Ateistlere saat bile sormayın. Onu bile yalan söylerler. Onlardan daha kolay yalan söyleyen bir millet yok. İnsan maymundan gelmiş, diyor ya bundan daha büyük yalan olur mu? İnsan maymundan geldi, diyor. Bizim dedemiz maymun, diyor. Dünya bundan daha büyük bir yalan görmedi. Onlarca yıl geçti en sonunda akıllandılar. Darwin Teorisi’ni, saçma sapan teoriyi, zırvayı kaldırdılar bütün ders kitaplarından. Bizimkilerde yeni fark etti. Son iki-üç yıl önce kaldırdılar Darwin Teorisi’ni. Teoriyi aldılar getirdiler bize, deden senin maymun, dediler okullarda çocuklarımıza bunları öğrettiler. Böyle bir rezalet olur mu? “Mürîb” “…insanların kafasına şüphe koyanlar atın bunları cehenneme.” Sen, nasıl insanların kafasına şüphe koyarsın? Hakkı ve adaleti dümdüz bir şekilde aktarman lazım gelirken nasıl insanların kafasına şüphe koyarsın? Utanmıyor musun?

İZLEYİNCE HAYATIN DEĞİŞECEK! – KABİRDE İLK GECE NELER OLUR?

Bakın, bir delil getirdim Muhammed aleyhisselamın; öldükten sonra başımıza ne geleceğiyle alakalı. Kabirde ilk başımıza ne gelecek? Bunu anlatıyor Efendimiz aleyhisselam. Bunu okumam gerekiyor. Çok iyi dinleyin. Müslim hadisidir, sahihtir. Sualin akabinde cevabı veriyorum. “Hocam ölüm korkumu yenebilmem için öldükten sonra ruhumuza ne olur, söyleyebilir misin?” “Bu konuda rivayetler var mı?” Öleceğimiz kesin ama bu ruha ne olacak? Bedenin ne olduğu belli. Yıkıyorlar, kefene koyuyorlar, kabre atıyorlar. Ruha ne olacak? Cevap: En evvel gözleri açılır. Ahirete dair duyduğu veya okuduğu şeylerin doğru olduğunu o an anlar. Öldüğümüz anda kesin olarak anlayacağız, imtihan bitti artık. Sınav bitti. Çünkü görüyorsun. Şu ayet-i kerime “Ona andolsun ki ‘Sen bundan gafletteydin. Şimdi gaflet perdeni açtık. Artık bugün gözün keskindir.’ denir.” Girişteki okuduğum ayet-i kerime. Bu ayet-i kerime ilk olarak o adamın yaşayacağı şeydir. Sonra olacakları da son peygamber Muhammed aleyhisselam şöyle anlatıyor. Bera bin Azip (r.a.) rivayet ediyor: “Resulullah aleyhisselam ile birlikte ensardan birisinin cenazesine katılmıştık.” “Cenaze defnedileceği sırada kabristana vardık. Resulullah aleyhisselam oturdu.” “Biz de sanki başımızda bir kuş varmışçasına sessiz ve sakin bir şekilde oturduk.” “Peygamberimiz aleyhisselam elindeki bir sopayla yeri çiziyordu.” Kabrin başına gelmiş oturmuş. Bütün sahabeler efendimizin yanında otururken nasıldı? Sanki başında bir kuş var da kaçacakmış gibi… Edebe bakın, saygıya bakın. Elinde bir sopayla yeri çiziyor şimdi, kabrin yanında. Başını kaldırdı, iki ve üç defa kabir azabından Allah’a sığınırım dedikten sonra şöyle buyurdu: Bugün reformist hocalar, Muhammedsiz Vatikan Müslümanları “Kabir azabı yoktur.” diyorlar mı demiyorlar mı? Kur’an ayetleriyle ve onlarca hadisle sadece kabir azabını delillendirdiğim yazım vardır, sohbetlerim vardır. Efendimiz aleyhisselam kabir azabının var olduğunu söylüyor mu söylemiyor mu? Söylüyor. Peki bunlar kimi inkar ediyor, kimi yalanlıyorlar? Son peygamberi yalanlıyorlar. Utanmıyor musunuz! Utanmıyor musunuz! Efendimiz aleyhisselam şöyle anlatıyor; şimdi kabirde ne olacak kardeşler. İlk an bizi içeriye koydular. Başımıza ne gelecek, olayları görmüş olan, Allah’ın gösterdiği peygamber bize anlatıyor (sallallahu aleyhi ve sellem). “Mümin kabre konulduğunda, dostları dönüp gittiği ve onların ayak sesleri henüz işitildiği sırada iki melek gelir.” Ayak seslerini işitecek miyiz, o akrabalarımızın, dostlarımızın? Hadislerle sabittir. Ayak seslerini Allah bize işittirecek. Gidiyorlar, yalnız kalıyorsun diye bize bir psikolojik gerginlik Allah daha ilk anda bize veriyor. İki tane melek geliyor. Bu meleklerin ismi ne? Münker Nekir… İnkar edilenler demektir. İki tane inkar edilen…”Hesap yok, kabir azabı yok” Bu kabir azabı yok diyenler var ya bu reformistler bunlara öyle bir gelecekler ki bütün taekwondo, kick boks, karate, aikido… Bütün bilgilere mücehhez bir şekilde bunlara gelecekler. Ellerindeki topuzlardan falan bahsetmiyorum. Bunlara öyle bir vuracaklar ki normal fasıklardan, günahkarlardan daha fazla. Çünkü bunlar inkar ediyor. Öbür adam fasık, içkici. Ama kabir azabı var diyor, ben inanıyorum diyor. Ayetleri ve hadisleri ben işittim vaazlardan diyor. Bu adamlarsa işitmelerine ve okumalarına rağmen inkar ediyor. “İki melek gelir. Onu oturturlar ve aralarında şu konuşma geçer: -Hocam nasıl oturacağız? Biz orada tabutun içindeyiz, uzanmış vaziyetteyiz. Oturamayız ki, kalkamayız. Fizik olarak hala uzanmış vaziyettesin. Ruhun oturacak. Ruh olarak oturacaksın. Karşı taraftaki o iki melek seninle konuşmaya başlayacaklar. “Aralarında şu konuşma geçer: Soru: “Rabbin kimdir?” “Rabbim Allah’tır.” “Dinin nedir?” “Dinim İslam’dır.” “Sizi doğru yola çağırmak üzere Allah tarafından gönderilmiş olan zat kimdir?” Üçüncü soru. “O zat Allah’ın Rasulüdür.” (sallallahu aleyhi ve sellem) Bakın, üç tane soru. İster zengin ol ister fukara kabirde bu üç tane soruyu göreceksin. Karşına çıkacak. -Hocam ben şu anda bunu ezberledim. Eminim ki kabirde ben bu suallere çok rahat cevap vereceğim. Diye hava civa yapabilirsiniz. Hayır kardeşim. Şu andaki ezberinle alakalı bir şey değil, amelinle alakalı. Bu dünyada amelleri yaparsan kabirde rahat cevap verirsin. Amelleri yapmazsan kitlenir kalırsın. Onu da anlatıyor Allah’ın peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem). “O zat Allah’ın resulüdür” diye cevap verir ölü. “Bunu nereden öğrendin? derler.” dördüncü sual. “Allah’ın kitabını okuyup ona iman ettim ve onun doğruluğunu kabul ettim.” der. “İşte Allah’ın ‘İman edenleri dünya hayatında da ahirette de o sağlam kelime-i tevhid ile sabit kılar.’ ayetinin manası budur.” Melekler bize bunu söyler. Biz gerçekten iman ediyorsak o kelime-i tevhitte Allah bizi sabit kılar. Ölmeden önce muhakkak o kelimeyi bize söyletir. Melekler bunu söylüyor. “Sonra gökten bir ses gelir: ‘Kulum doğru söyledi.’ Bizzat Allah… Bizzat Allah o suallere doğru cevabı verirsek ne diyecek bize? “Kulum doğru söyledi.” “Onu cennete layık bir şekilde yerleştirin.” Şimdi kabirde normal bir kabir; sıkışık bir yer, daracık bir yer. Şimdi meleklere ne diyor? Onu cennete layık bir şekilde yerleştirin. Biz daha cennete gitmiyoruz ki. Biz kabirdeyiz kardeşler. Allah’ımız ne demek istiyor? “Ona cennet elbiseleri giydirin. Ona cennete bakan bir kapı açın.” Daha kabirdeyken ruhumuza Allah cennet elbiseleri giydirecek. İki: Cennete bakan bir kapı açacak. Devamlı surette cennetteki mekanımızı göreceğiz. Bugün televizyonda öyle bir şey olsa kendini çok güzel bir sarayda görsen böyle televizyonda bakmaya doyabilir misin? Doyamazsın. Dur şu sarayın diğer taraflarını da göster falan dersin. Kaç tane eşim olacak falan dersin. Onları da göster. Hanımları da bir göreyim ya dersin kardeş. Cennetten Allah sana kabirden bir kapı açacak, bir pencere açacak. Devamlı surette o gideceğin yeri göreceksin. Neden bunu yapıyor? Diğerine nasıl psikolojik işkence yapıyorsa Allah bize de psikolojik olarak hasretimizi arttırıyor. Bir an evvel kıyamet kopsun, bir an evvel kopsun da gidelim kavuşalım şuraya ya, dersin. “Ve ona cennetin rahatlığı ve güzelliği bahşedilir. Kabri gözünün gördüğü mesafeye kadar genişletilir.” Başka hadislerde kabri doğudan batıya kadar genişletilir, diyor. “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya cehennem çukurlarından bir çukurdur.” hadisini de hatırlayın. Bu hadisi öyle anlayın kardeşler. Artık bak sorulara doğru cevap verdiği için kabri genişletildi. Şimdi… Madalyonun diğer yüzü. -Hocam diğer kısmını anlatma. -Diğer kısmını anlatma, burası bize yeter. Deme. Buraya da girebiliriz kardeşler Allah muhafaza. Girmemek için çalışıyoruz zaten. Bu çalışmalar, gayretler bunun için. Ama ikinci kısımda olanlara da ne olacak, bunu da bilmeniz gerekiyor ki teyakkuz halinde olun . “Eğer ölen kişi kafir veya münafıksa kabre konulduğu zaman ruhu bedenine iade edilir.” “İki melek gelir. Onu oturturlar ve aralarında şu konuşma geçer: Rabbin kimdir?” -Hı hı bilmiyorum. Muhammed aleyhisselamın tabirine bakın. Hı hı hı ya… Bilmiyorum. Ama bu münafık “Rabbim Allah’tır.” dedi mi Müslümanların yanında ? Bu fasık, “Ben namaz kılmam, namazın borç olduğuna inanmıyorum.” diyen adam Müslümanların yanında “Ben de Müslümanım ama namazın borç olduğuna inanmıyorum.” dedi mi demedi mi? “Ben Müslümanım ama tesettürün, baş örtüsünün farz olduğuna inanmıyorum.” dedi mi? Dedi. Allah’a inanıyorum, dedi mi? Dedi. Bu nasıl Allah’a inanmak? Onca ayet, hadis var tesettürle alakalı ve sen “Bana göre bu zamanda geçerli olduğuna inanmıyorum.” diyorsun. Bu nasıl Müslümanlık? Ve bu kabirle alakalı, suallerle alakalı meseleleri hem kitaplarda okudu hem vaazlarda da işitti ve şöyle dedi: -Ben nasılsa gittiğim zaman doğru cevapları biliyorum. Hı hı falan diyecek değilim. -Rabbin kimdir dedikleri zaman “Allah’tır.” diyeceğim. Dedi. Ama Allah demene müsaade ediyor mu? Etmiyor… Hem son nefesinde şehadetine müsaade etmiyor hem de kabirde şu basit suale “Rabbin kimdir?” “Terbiye edicin kimdir? Yaratıcın kimdir?” sualine cevap vermene izin vermiyor. “Dinin nedir?” -Hıı bilmiyorum. Hı bilmiyorum. Çok basit bir sual dinin İslam. Nüfus kağıdında da İslam yazıyor. Ama sen “Ben hacca gitmem. Arap’a para yedirmem.” dedin. İslam’ın beş şartından bir tanesini inkar ettin. Kaldı mı Müslümanlık? Kalmadı. “Size doğru yola çağırmak üzere Allah tarafından gönderilmiş olan zat kimdir?” -Hı bilmiyorum. Dünyadaki en ücra köşedeki İslam düşmanı adam bile bilir ki Müslümanların lideri Muhammed aleyhisselamdır. En ücra köşedeki adam bile… Bu sualin cevabı basittir. Vermesi lazım orada. Allah izin vermiyor. Azap edecek ya dilini döndürmüyor. “Sonra gökten bir ses gelir.” Allah ona da nida ediyor. Kafire de fasığa da nida ediyor. “Bu yalan söyledi. Ona cehenneme yaraşır bir yer hazırlayın.” Cehennem çukurlarından bir çukur. “Ona cehennem elbiseleri giydirin ve ona cehenneme bakan bir kapı açın.” Kur’an bu kapıyı nasıl anlatıyor? “Firavun ve avanesine kabirlerinde gidecekleri yer sabah ve akşam gösterilir.” Kabir azabının delillerinden bir tanesi olan ayettir. Firavun ve avanesi, askerleri her sabah ve akşam psikolojik işkence. Nereye gidecekler? Cehenneme. Onlar nasıl dua ediyor? Kıyamet kopmasın. Aman kıyamet kopmasın, kabir azabına razıyız. Gideceğim yer buradan çok daha dehşetli. Aman kopmasın, aman kopmasın. Müslüman nasıl dua ediyordu? Bir an evvel kıyamet kopsun da mekanıma gideyim. Ana vatanıma gideyim. Benim yerim orası. Sonra cehennem ateşinin sıcaklığı ve kavurucu rüzgarı gelir. Kaburga kemikleri birbirine geçinceye kadar kabri daraltılır. Bir: Cehennem ateşi, rüzgarları, harareti geliyor. Hem fiziken hem de ruhen acı görmeye başlıyor. İki: Kabir daraltılıyor o kaburga kemikleri birbirine girercesine. Efendimiz aleyhisselam cehennemin havasını şöyle anlatıyor. Bakın şu vereceğim misale çok iyi bakın. Şu anda aramızda sohbet yaparken, (sahabeleri anlatıyor bu olayı) aramıza cehennem ehlinden bir adam gelse şu anda aramıza ve bir kez nefes alıp verse, vereceği nefesle buradakilerin tamamı yanarak kül olurdu. Bakın ateşten bahsetmiyor. Ateşin içinden çıkmış gelmiş bir adam nefes alıp veren bir adamdan bahsediyor. Hal böyleyse ateşin kendisi nasıldır, sizin takdirinize bırakıyorum. “Daha sonra onun başına kör ve dilsiz bir zebani musallat edilir.” Cehennem harareti, cehennem rüzgarı, ateşi geldi, bir. Kabir cehennem çukuru oldu, iki. Kabir sıkıyor onu, üç. Yetmiyor, işkenceleri bitmiyor. Daha sonra onun başına kör ve dilsiz bir zebani… Niye kör ve dilsiz? Ne dur desen anlar ne üzerindeki azabı, kan revanı, parçalanmayı görünce durur. Vicdan olmasın diye, vicdan yapmasın diye. Hem kör hem dilsiz bir zebani… Sana azap vermeye geliyor. “Musallat edilir. Onun demirden bir tokmağı vardır ki dağa vurulsa dağı toz toprak haline çevirir.” “Bu zebani ona bu tokmakla öyle bir darbe indirir ki insan ve cinlerin dışında doğuda ve batıda Dünya’nın her tarafında bulunan bütün varlıklar bu dehşetli darbeyi işitir.” İnsan ve cinlerin dışında niye diyor Muhammed aleyhisselam? Çünkü imtihan edilen insanlar ve cinlerdir. Hayvanlara imtihan var mı?Yok. Çünkü akılları yok. Hayvanlara imtihan olmadığı için bütün hayvanlar kabirdeki o azap seslerini işitiyor. Topuz yiyen, tokmak yiyen adamların çığlıklarını hayvanların tamamı da işitiyor. Zaten insanlardan bir tanesi işitseydi dengesi bozulurdu. Bunu kaldıramazdı, çok ağır bir yük. “Ve o şahıs toprak haline döner.” Bu işkence devam ederken şahıs toprakla hemdem oluyor, toprakla bitişiyor, toprağa dönüyor. “Sonra ruhu tekrar iade edilir. ” “Bu şekilde işkence devam edip gider.” İmam Müslim’in sahihinden getirdim. İşte başımıza bunlar gelecek. Gaflet perdesi, gözümüzdeki o perde kaldırılmadan önce sen buradan gaflet perdeni kaldır. Bu yaşayacağın şeylere Müslüman kardeşim, Allah rızası için kendini hazırla. Hazırlıksız gitme. En basit tatile bile giderken iki tane bavul yapıyorsun ya, tatil. -Sekiz günlük tatile çıkacağım hocam. Nereye kardeşim? -Güzel bir yere gidiyorum hocam, dini bir otelmiş. Çıplaklık falan bir şey yok merak etme. Tamam kardeşim. Hazırlığını yaptın mı? “Yaptım hocam.” diyor. Tatile giderken yedi sekiz gün, üç güne giden bile iki tane bavulla gidiyor ya. Üç gün tatile gidiyorsun, Allah’tan kork ya. Beş saatte bir üzerindeki şeyleri değiştiriyor. Sporu var, yüzmesi var, gezmesi var, denizi var, havuzu var. Hepsine karşı farklı farklı elbiseler almış. Kendini buna hazırlıyor. Üç günlük tatile giden adam bile kendini tatile hazırlıyor. Ebedi bir hayata gidiyorsun ve hazırlık sıfır! Allah aşkına akıllı bir adamın işi mi bu? Mantıklı bir adamın işi mi bu? Yok. Hazırlık yapmıyorsan sen akıllı bir adam değilsin. Allahu Teala şu şuuru, şu bilinci daha dünya hayatımızdayken bize idrak ettirsin. Amin Ya Muin.

Neden hadislere ihtiyacımız var? Kur’an, neden detayları vermiyor?

Olay bu kardeşler. Nereden geldiler buraya, en önce nereden başladılar? Mezhep. “Hepsi boştur bunların. Mezhep diye bir şey yok, şirktir.” Sonra nereye geldi mezhebi kaldırınca? Hadislere geldi. ”Hadislerin hepsi uydurmadır.” Şimdi olay nereye geldi? ”Bize Kur’an yeter, bize Kur’an yeter.” ”Kur’an’daki bazı ayetlerin çıkartılması lazım.” Bunların hiçbir tanesi olmasın diye Allah-u Teâlâ ne buyuruyor? ”Litübeyyine linnâsi mâ nüzzile ileyhim.” (Nahl, 44) Açıklamak zorundasın. Onlara Kur’an-ı Kerim’de ne yapmaları gerektiğini, detaylarını sen vermek zorundasın. Bütün detaylar Kur’an’da yazılmış olsa ne olacak? 6 bin küsür, 6200 ayet yerine 6 milyon ayet olması lazımdı. 6 milyon ayetin de ezberlenmesi çok zor. Korunması, muhafaza edilmesi çok zor. Bu Kur’an ezber ile muhafaza edildi. 6 milyon ayeti kim ezberleyebilir? Bu yüzden Allah-u Teâlâ ana kitabı, anayasa kitabını yani Kur’an’ı 6000 ayet ile sınırladı. Ama Muhammed Aleyhisselam’ın hadisleriyle detayları bize verdi. Örnek veriyorum. Kur’an-ı Kerim’de, “Rükû edenlerle beraber rükû edin.” (Bakara, 43) “Secde edenlerle beraber secde edin.” (Ali İmran, 43) Bu iki ayrı ayettir. Rükû nasıl yapılır, secde nasıl yapılır? Araplar puta tapan insanlar. Ne rükû biliyorlar ne secde biliyorlar. Hemen Muhammed Aleyhisselam’a gittiler. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali… Arapçayı en iyi bilen insanlar. Allah onlardan razı olsun. (Amin) ”Ey Allah’ın Rasulü, rükûyu nasıl yapacağız, secdeyi nasıl yapacağız?” Bakın Kur’an Arapça indi, Arap toplumuna indi. Arap diline en vakıf olan insanlar, Muhammed Aleyhisselam’a gidiyor. Okuma, yazma bilmeyen bir insana. ”Allah bize namazı, rükûyu ve secdeyi emrediyor ama nasıl yapacağız? Göster, sen örneksin. ”Ve inneke le alâ hulukın azîm.” (Kalem, 4) ayeti senin hakkında indi, diyor. ”Muhakkak ki sen çok yüce bir ahlâk üzeresin.” “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin.” (Ali İmran, 31) ayeti senin hakkında indi. Sana tâbi olmak zorundayız. Şimdi biz sana tâbiyiz ey Allah’ın rasulü. Bize bu namazı nasıl kılacağız göster.” Namazı şöyle kılacaksınız: ”Allahu ekber.” Eller kulaklara kadar gidecek. Bütün dünyayı gerinize atacaksınız ve ”Allah en büyüktür.” diyeceksiniz. Bu namaza giriştir. Ellerinizi bağlayacaksınız. Sonra ”Sübhâneke” duasını okuyacaksınız. Kur’an-ı Kerim’de ”Sübhâneke” duası var mı? Biz niye peki yıllardan beri, 1400 seneden beri her namaza girişte ilk rekatta sübhânekeyi okuyoruz? Nereden geldi bu? Muhammed Aleyhisselam’dan geldi. Çıkarttığın zaman Muhammed Aleyhisselam’ı ne oluyor? Sübhâneke gitti. Bu mealcilere gidin sorun. ”Namazda ne okuyorsun kardeş? Profesör kardeş, ne okuyorsun namazda?” ”Ben Fatiha okuyorum. Peşinden de bir tane zamm-ı sure okuyorum.” Tamam da, Kur’an-ı Kerim’de namaza başladığınız zaman Fatiha okuyun, peşinden de zamm-ı sure okuyun diye bir ayet yok? Sen bunu nereden çıkardın? Eee… Kem-küm… Şu-bu… Kur’an-ı Kerim’de her rekatta Fatiha okunacak diye bir ayet yok. Sadece ”Kıraat yapın, Kur’an okuyun.” (Müzemmil, 20) diye ayet var. Namazda Kur’an okunur. Ama hangisini okuyacağız, ne okuyacağız? Bu yok. Kimde var bu? Muhammed Aleyhisselam buyurdu ki: ”Sübhânekeden hemen sonra Fatihayı okuyacaksınız. Peşinden besmele çekeceksiniz zamm-ı sure, bir kısa sure ya da birkaç ayet okuyacaksınız. O rekat bitmiş olacak. Sonra ”Allahu ekber.” diyeceksin, rükûya gideceksin. Rükûda ne yapacaksın? Üç defa ”Subhane Rabbiyel Azim” Azim… ”Tesbih ederim ey Rabbim! Azametli olan Rabbim.” Üç defa bunu diyeceksin. Kur’an’da yok? Yine çaktın? Reformist! Muhammedsiz Müslüman! Yine çaktın, Kur’an’da yok. Sen niye ”Subhane Rabbiyel Azim” diyorsun? Bırak benim peygamberimin yolunu takip etmeyi ya! İşine geldiği zaman peygamberime uyuyorsun, işine gelmediği zaman ”bana göre böyle” diyorsun. İşte açıklama kısmına inanmayanlar, Kur’an’daki bir kısım ayetlere inanmıyorlar demek oluyor ki, Kur’an’daki tek bir ayeti bile inanmayanın hükmünü ben söylemeyeyim, siz söyleyin. Tek bir ayet! Ne oluyor inanmayan? Kâfir oluyor. Bak, 6232’dir net ayet sayısı. 6231 ayeti ben kabul ediyorum. Şimdi mesela ”on dokuzcular” vardır. Sahte peygamber Reşat Halife’ye tâbi oldular. Kur’an’da bir on dokuz mucizesi diye bir şey uydurdular matematiğe. Peşinden de o peygamberleri öldü yerine yeni bir peygamber çıktı: Edip Yüksel! Bu da Amerika’da. Anormal bir adam. Komik, komedi bir adam. Ama peygamber (!) öyle olduğunu kitabında söylüyor. ”Vahiy aldıktan sonra ben değiştim.” diyor. Çok değiştin evet Edip, çok değiştin. Anormal şeyler yapıyorsun artık. Edip ve tâbi ümmetinin görüşü ne? Peygamberse diğerleri de, ona tâbi olanlar da onun ümmeti oluyor değil mi kardeşler? Biz Muhammed Aleyhisselam’ın ümmetiyiz. Sahte peygamberleri biz kabul etmiyoruz. Amerika bin tane de peygamber çıkarsa biz kabul etmiyoruz! Edip’in ümmeti neye iman ediyor? ”Altı bin iki yüz otuz tane ayet var.” diyor Kur’an’da. ”Tevbe suresinin son iki ayeti sonradan eklendi. Bu yok Kur’an’da.” diyor. Bak bir ayet de değil, bunlar iki tane. Çift dikiş bunlar, çift dikiş… Allah’ın ayetlerini inkâr ettiler. Allah bu insanları gittikleri bu sapık yoldan kurtarsın. (Amin) Şu okuduğum ayet-i kerimeyi idrak ettirsin, anlatsın. (Amin) Allah burada Muhammed Aleyhisselam’ı mecbur tutuyor, açıklamak zorundasın, diyor. Bunlar diyor ki: ”Kur’an apaçık bir kitaptır. Açıklanmaya ihtiyacı yoktur.” (!) Peki Allah-u Teâlâ, En’âm suresinde Levh-i Mahfûz denilen bir kitaptan bahsediyor. ”Fî levhın mahfûz.” (Büruc, 22) O bir levhada kayıtlıdır, o bilgiler. Kıyamete kadar olacak olan her şeyin bilgisini kaydettiği bir levha. Yedi kat semanın üzerinde, sadece kendisinin bildiği bir levha. ”Yerin karanlıklarında hiçbir tane yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki, o kitapta apaçık bir kitapta kayıtlı olmuş olmasın.” (Enam, 59) Apaçık bir kitap! Levh-i Mahfûz hakkında Allah, apaçık bir kitaptır tabirini kullanıyor Kur’an’da. ”Apaçık bir kitap” ayetini bu reformistler de okuyor. Peki bu reformistlere sorun. Apaçık bir kitap dediğin Levh-i Mahfûz’un ne kadarını görebildin, apaçık diyorsun? Hadi söyle bakalım Lehv-i Mahfuz’dan? On dakika sonra olacak olan bir tek şeyi söyle? Demek ki Allah bir şeye ”apaçık” derse, o senin anladığın gibi değil. Onun açıklanması lazım, bildirilmesi lazım. Madem Kur’an bize yeter. Neden Allah peygamberlerle gönderiyor? İncil’i gönderebilirdi peygambersiz. Tevrat’ı gönderebilirdi, Zebur’u, Kur’an’ı peygambersiz Kâbe’nin damına indirebilirdi. Neden gönderdi peygamberle? Onun bir göstericiye ihtiyacı var. Etli-kemikli, ayaklı bir hâle ihtiyacı var. Bütün kitaplar etli-kemikli, yemek yiyen ve yatan bir insanla gelmiştir. Her kitap bir peygamberle gelmiştir. Ama sen peygamberi kitaptan ayırdığın zaman sapıtıyorsun. Allah-u Teâlâ bu insanlara izan versin, hidayet versin. (Amin)