HAYATIN SIRRI BU AYETTE GİZLİ: “HEPİMİZ FİTNEYİZ”

Bir hakikat daha var. Kur’an-ı Kerim Furkan suresinin 20. ayetinde çok net bir kural koyuyor. Keşke bunu parti kuran Müslümanlar anlasaydı. Keşke bunu dernek kuran, vakıf kuran Müslümanlar anlasaydı. Keşke dört kızım var, dördünü de evlendirdim, dört dünürüm var diyenler anlasaydı. Dört oğluna, beş oğluna, beş gelin bulduğu için ailesinin kocaman olduğunu, her birinden dörder dönüm dört çarpı dört, on altı etti elhamdülillah, böyle kalabalıklarla, insanla, içli dışlılıkla insan yoğunlaştıkça, şirket çalışanı çoğaldıkça, işlerin iyi gittiğini veya işlerin onun hesapladığı gibi olduğunu zannedenler bu ayeti daha önce duymuş olsalardı: وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ İnsanlar olarak, sizi birbirinizin fitnesi yaptık Allah buyuruyor. اَتَصْبِرُونَۚ bakacağız sabırla bu süreci geçirebilecek misiniz? اَتَصْبِرُونَۚ وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يراً۟ Senin rabbin her şeyi izliyor, görüyor. Bu ayeti anlamayan Kur’an’dan bir şey anlamaz. Bu ayeti anlamayan Resûlullah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’in torunu niye şehit edildi bunu anlayamaz. Peygamber Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’in müşriklerden bir yığın eziyet çektikten sonra ona iman edenler arasında niye sıkıntı çektiğini anlayamaz. Musa Aleyhisselam’a ne oldu ne bitti anlayamaz. Niye Çanakkale’de savaş yapılırken birileri filan yerinde Anadolu’nun fitne fesat çıkarıyordu, bir de namaz kılıyorlardı anlayamaz. Yahu bu kadının hiçbir derdi yok, kocası ona niye bela oldu anlayamaz. Bu erkek namaz kıldığı halde, teheccüd kıldığı halde niye zalim oldu anlayamaz. Ya bir tane camimiz var burada ne kavga ediyorsunuz ya bırak imamı müezzini kıl namazını git nedir derdin, anlayamaz. Dört kardeş dörde bölseniz, 14’e bölseniz, onu bir daha 10’a bölseniz buralar size yeter kavga etmeyin, anlayamaz. وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ ‘yi anlamak zorundasın. Bir insan yarattı Allah, bir insan daha yarattı onları birbirinin fitnesi, yani imtihanı yaptı. Babaysan oğlunu, oğlunsa babayı, kadını kocasına, kocasını kadınına, dernekte yönetim kurulu yönetilene, yöneteni yönetilene, herkesi birbirine siyasetçiyi vatandaşına, vatandaşıyı siyasetçisine kadını erkeğe, erkeği kadına, fakire zengini, zengine fakiri toplumda 100 insan varsa, kadınlı, erkekli, çocuklu, 100 kareköklü 100 eylem demektir bu. وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ Dolayısıyla biz, kaçıp gidelim o zaman insansız bir diyara desek, imtihandan kaçııyorsun, zaten senin kağıdını parça parça ederler o zaman. Sen imtihandan kaçtın. E bu imtihan benim şeklime göre olsun, sussun herkes itaat etsin bana dersen eğer, e sen o zaman ne biçim imtihan oluyorsun ki? Nasıl sana itaat edecek herkes? Böyle imtihan olur mu ya? Sen imtihana geliyorsun, şu soruları bana sorar mısınız lütfen diyorsun. Öyle bir imtihan dünyada var mı ya? وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ Birbirimizin imtihanıyız biz. Dolayısıyla çocuğu doğan elhamdülillah deyip sevinç için kurban kesiyor ya, aynı zamanda bir de bir dosya açmalı. Bir çocuk verdi Allah, hayır getir sonunu Ya Rabbi diye. Bedava yok bu dünyada. Bela da değil bedava, nimet de değil bedava. Bu dünyayı böyle kurdu Allah. Peygamberleri, böyle yaşadılar. aleyhimüsselâm cemîan. Bize mi farklı bir muamele yapacak Allah-u Teala? Nerede bir gül bittiyse, onun dalının dibinde dikeni göremeyenin gözü kördür. Gözü kör olduğu için onun hep eli kanar. Dikeni tutuyor çünkü. Dikensiz gül olur mu? Olur ama, plastikten olur. Doğal olmaz o. Dikenin geçmişi böyle. Gülün de geçmişi böyle, İkisini bir araya getiren o gülü yaratandır. Onun için, bu dünyada ne oldu? Ya bu Müslümanlarla biz bir arada kurduk bu vakfı da, niye şimdi birbirimize düştük? وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ Biz birbirimiz için yaratıldık, اَتَصْبِرُونَۚ Bir arada durmayı becerebilecek misiniz? اَتَصْبِرُونَۚ Sabır Ya Rabb! demekle mi 50 sene, bu kaynanaya, bu kaynataya, bu geline, bu damada, bu arkadaşa, bu kardeşe, dayanabileceğiz mi? Hainliğine karşı dayanabileceğiz mi? Laçkalığına karşı dayanabileceğiz mi? İftirasına karşı dayanabileceğiz mi? Kendimizi ezdirmeden, seviyemizi de düşürmeden dayanabileceğiz mi? Bunun için varız biz. اَتَصْبِرُونَۚ Bütün bu olaylar, 7 milyarın işte 7 milyar çarpı 7 milyar daha üst türevleri ile beraber olan ilişkilerini وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يراً۟ Rabb’in izliyor. O Allah bizim Allah’ımızdır Celle Celâlühü. Biz bu sürecin, Mü’min’leriyiz. Onun için ne dedik? Olayı anlamayan, yanlış anlayan, tersten bakan çatlar. Ya da hayvan gibi yaşar. Orada durdu trafik bekliyor akşama kadar bekler. Ne var ilerde, niye durduk bunu anlamaz.

O Fondöten’i Çıkar da Yüz Yüze Konuşalım – MAKYAJLI TESETTÜR

Bana sorarsanız müslüman bayan kardeşler kendilerine gerekli olan değeri vermiyorlar. Özellikle böyle… dışarda güzel giyinmiş birşeyleri gördükleri zaman bak ya görmüyor musun ? bunların hepsi ama hepsi istedikleri gibi güzel şık giyinebiliyorlar ama ben böyle giyinemiyorum adeta mahkum hayatı yaşıyorum diye düşünüyorlar ben neden onlar gibi giyinemiyorum ? neden kısayım ? neden şişmanım ? neden sıskayım ? neden burnum büyük ? neden dişlerim önde ? neden neden neden neden.. aynanın karşısına geçiyorsun dakikalarca kendine üzülüyorsun bence bu işin ilk başlangıcında kendinle barışık olmayı, kendine teselli vermeyi iyi çözmen gerek biliyor musun ? hani hasetle dönen o arkadaş ortamında bunu aldım bunu giydim muhabbetleri bunlar hep senin böyle şeyleri arzulamanı damarlarının açılmasını daha fazla talep etmeni sağlayan meseleler bütün bu meselelere karşı kalbine şunu alman lazım birde Allah’ın, bazısına diğerlerinden fazla verdiğini şeyleri istemeyin! keşke şuyum olsaydı, keşke buyum da olsaydı. bunları başkalarına bakarak, başkalarını kıskanarak talep etmemen lazım. Sevgili pamuk anneler, pamuk babalar evlatlarınızın, dostlarınızın yani dostlarınız derken de o bayan kardeşlerin yanına geçen dostları kastediyorum bunların yeterince iyi olmadığı algılarından bir geçin onları motive edin onlara güç vermeye çalışın. Hanginiz direksiyona geçer geçmez araba kullanmayı becerdi ki ? Onlardan da kendine hemen gerçekleştirmelerini bekliyorsun. İslamda anne baba hakkından çok fazla bahsederiz. Biz severiz bunu ama anne ve babaların sorumluklarıda fazla Siz evladınıza karşı özellikle gözü dışarda, fikri dışarda ah onlar niye böyle değilim diye de düşünen evlatlarımıza karşı yeteri kadar.. o islamda geçen sorumluluklarınızı yerinize getirmeyince o güzel gül çiçekleri kesmeyi bilmeyen bahçıvanların eline düşüyoruz. Verebilecek misin hesabını ?! Kendine özgüveni olmayan yetmeyen bayan kardeşleri demorolize eden başka bir durum daha var o kardeşlere lakap takma. Var mı böyle aklınıza gelen lakap pişt! -tombiş, gelsene yavrum felan şişt! -yer elması var mı böyle sinan -aklına gelen böyle aşağılayıcı ? Mesela yunus sana ne derlerdi küçükken, var mı böyle aklına gelen ? (gülme) otuz bir buçuk dijimon felan diyorlar mıydı ? çok üzülüyor mussun ya. Ömer var mıydı bir lakabın ? Gevezeydi ya. Geveze ? Neden acaba ?. Sedef var mıydı senin ?. Eski gayrimeşru hikayelerine bakarsak. Kumarbazlar ustası. İşte papazın kızı falan var mıydı öyle lakabın ? Vasuf senin var mıydı ?. Faça diyarbakırlı yirmi bir otuz üç yaralı dj falan ha yok muydu ? Hiç ! hadi canım lakabı olmayan çocuk mu olur ya ? Başkan peki senin ki neydi ? (gülme) Söyleyemem. Sinan var mıydı lakabın ? Takoz kafalı diyorlardı abi bana. Ne diyorlardı ?. -Takoz kafalı. Peki etrafınız da duydunuz mu böyle çok gerçekten.. ..gurura dokunacak lakaplar ? Mesela bizim köyün varmış. Samanlar. Papilinin köpeği derlermiş. Gözü bitli hanzel derlermiş. Bunlar ne demekse gözü bitli. Altı parmaklı bilmem kim böyle garip garip lakablar. Var mıydı lisede yunus böyle aklına gelen hatırladğın ? Ayyaş vardı başkan Bu gurura dokunucu mu ?. Mersinde bu ünvandır ya. (gülme) Adama ayyaş desen. -Elhamdülillah.. Der Heralde ya! (gülme) Var mı ? Sedef Yok abi. Sizin köyde maşallah şairmiş abi. Gözü bitli hanzel ne demek ya! Siz insalara lakablarıyla seslendiğiniz zamanda Hani dostluğundan dolayı sizi seviyor. Ve rahatsız değil gibi davranıyor ya sizlere? Hesap gününde herkesin ama herkesin çok iyi amellere ihtiyaç olan günler gelecek. O zaman senden hakkını isterse eğer! Sence senin o iyi amellerini.. ..kim alacak ? Sinan banada oluyor yani. Hayalde oluyor özellikle. Böyle çok komik sahne oluyor. Mesela Sinan adam geliyor böyle kapıdan girmiş. Oo babacım hoşgeldin falan filan. Memo naber ya ? Dedi. Memo diyebilirim demi dedi. Diyemezsin kardeş dedim. Direk o samimiyetle girmiş Annem bile demiyor, ablamda demiyor. Şişt. Memo mutfaktan su getir. Bunları demiyor. Onlar bunları diyemezken Ve ben: Şişt. Memo lafından hoşlanmazken Sende diyemezsin anladın demi erdo (gülme) Bence siz bundan rahatsızsanız ve size biri bunu yapıyorsa. Lakabla ortamda malzeme.. ..ediyor ve bu sizi sindirtiyorsa Demoralize ediyorsa bunu şimdi uyarın ahirete kalmasın Kardeşim. Allah katında lakap caiz değil Benim gönlümde buna çok uygun değil. En iyisi mi sen bana: -Mehmedim de, hayatım de. (gülme) Direk ismi söyle. Canım de. (gülme) Şimdide o insanları demoralize eden diğer insanlara bakalım. Sizin ağzınızdan çıkan sorunlarda da kontrol problemi varsa eğer.. Sizde maneviyat problemi de var demektir. Çünkü her an Allahı, Rabbini bir ahiret gününde hesap vereceğini ciddi manada idrak edersen.. ..birinin bundan alınabileceğini ortamda bozulabileceğini kendi içine daha fazla.. ..kapanabileceğini düşünebilirsin değil mi ? Yani müslüman bir insanı üzecek kötü sözler söylemek zaten caiz değil.. ..ama insanların tamammında da.. bu şey uygun değil yani. Bir insanın gönlünü kırdın, ama müslümanı.. ya bunlar zaten caiz ve uygun şeyler değil. Ya bence bile bile kötülük yapan adamlara bile lakabıyla.. ..yada belli başlı betimlemelerle bahsetmeyin ki.. ..dilinizi şerre kabiliyeti gelişmesin. Dilinizin şerre kabiliyetini geliştirmezseniz Bir gün dalıp o çok sevdiğiniz kardeşinizinde gönlünü param parça etmezsiniz. Şimi bu konuyuda köşeye koyalım Eş, dost dedik, arkadaş dedik lakab dedik. Önemliydi yani mesela. Konumuz neydi hatırlıyorsunuz değil mi yani ? Konu şuydu: Bir müslüman bayan kardeşin özel olarak bu yani genel tüm kardeşlere de vurulacak.. ..alanlar var. Sürekli dışarda bu güzellikler var bende neden yok bunlar diye.. ..kendini demoralize ettiği haller vardır bunun sebeplerini konuştuk. Bunun diğer bir sebebide dış faktörler Şimdi dış faktör ne demek ? Şu desinler diye.. ..yapan, -ay dışardaki elalem ne der bilinciyle yaşayan insanlar çok daha ciddi demoralize olacak. Ya ama dışarının ne dediğininin ciddi bir önemi benim hayatımda mevcut değildir. Ama rabbim neder ve nasıl benden razı olur aha şurada hissedeyim.. ..bana yeter dersen dışarı senin moralini bozamaz zaten. Benim için dışarının ne dediği çok önemli değil. içten içe yüreğimin en derininde Rabbimin rızası daha önemli demenin en güzel.. ..yoluda tesettürdür. Ve tüm içtenliğimle hatırlatmam lazım Üç çeşit tesettür var kardeş. -Birincisi Atadan, dedenen görülen kültürel bir tesettür vardır.. .. ve bu tarz tesettür hiçbir şekilde ibadet heyecanı taşımaz. ..dikkat edin tesettürlü olup.. namazını kılmayan o kadar ciddi bir zümre var ki yani bana sorsanız estafirullah kıyaslamak düşmez yani hani amiyane bir tavırla tesettür namazdan daha zor gözüküyor derim hani örtünüyorsun sıcaklaşıyor böyle ama o tesettürü başarmış namazla hiç lakası yok neden ? tamamen kültürel bir tesettür gelmiş ve içi o kadar boş ki imandan sonra en önemli adım olan namaza bile ihtiyaç duymamış.. garip. İkincisi: Hadiste giynik çıplaklar.. ..diye geçen başlarıda deve horgücü .. ..gibi olan ahir zaman tesettürü.. çok var değil mi? çok aklına geldi değil mi ? Bu tesettür makyaj doludur. Dikkat çekicidir. Albenisi yüksektir.. ..yani bakan bir insanı bir daha baktırıp kendine teşhir.. etmeyi arzulayan bir tesettür çeşitidir. Yani bazen insan hakkaten makyajlarla dolu böyle gök kuşağı gibi deve hor gücü gibi yani Hadise mualif olan bu tesettürü görüğünde insan bazen şunu demek istiyor. Kardeşim kurban olayım şu makyaja da ehliyet versinler. e sürmesini bilmeyen.. ..sürmesin ve birader. Üç: İşte o haklili tesettür. Bakanı davet etmez. Kıyafetin kendisi ziynet değildir. Aksine onun içinde bir ziynet vardır. Kıyafetleriyle bunu korumaya örtmeye çalışır. Vucuda yapışmaz. Hatları belli etmez. Korunan bölgeleri göstermez. En komiği ne biliyor musun ? Buna sahip olanlar ya bir kere evleneceğiz diyip, düğün günü açılmaz, düğün günü tesettürünü abartmaz. Düğün günü tesettürün şerefiyle oynamaz. Aksine düğün bir defadır. Oda imtihandır. Ahirette de hesabı vardır der Tesettürünü bozmaz! ve çünkü imtihan. -Kardeşim. Tabiki de güzel giyinin ama kışkırtıcı değil. Şimdi işin bir başka mesuliyetide annelere geliyor lütfen bütün söylediklerimi.. ..zevkle üstünüze alınabilirsiniz. -Bir zaman bir yazı okumuştum. İmamın manken kızı isminde ne zaman böyle dindar.. ..bir anne görsem, ama o dindarlığına uymayan bir kız görsem. Ve o anneyi biraz tanıma fırsatım olsa, Hakikaten taklitte kalmış kültürellikte.. ..kalmış ama kızının ahiretine el uzatamamış.. ..bir islamiye malesef altında hep görüyorum.. ..e burası çok üzücü oluyor e mesuliyetini hesapla oda ciddi bir hadise. Anladığım kadarıyla şöyle olurmuş yani anneye baktığımda olabildiği en güzel tesettürü var -ama kızına baktığımda.. ..e kızım iş buldu emekli mağaşı garantide.. ..e evin borcunuda geçen bitirdi. Torunada yatırım yaptık zaten biraz. E tabiki bu şartlarda bu kız nasıl tesettüre girsin. Diye bir mantık başladı annede. Kızın dünyevi artıları olunca anne diyor ki; daha ne olsun .? Daha ne olsun değil mi ? Yani kız dünyada belli başlı muafakkiyetler elde ettikten sonra. Daha ne olsun ?. Zaten öğretmen ettin. Zaten diş hekimi ettin. Zaten zengin bir kocaya yoldaş ettin. Torunların geleceğine kadar garanti altında. Daha ne olsun değil mi? Ümmet kan ağlarken, ve biz bu mügmin kardeşlerden mesulken önce kendi nefsimize daha sonra bu arkadaşlara yetişmemiz şartken.. ..daha ne olsun değil mi ?. İslam alemi bir olamadığından birçok yerde süriyede, filistinde Müslüman diğer arkadaşlarımıza, kardeşlerimize.. ..yeteri kadar el uzatmazken birlik olamamışken ve daha kötüsü bunun üzüntüsünü bile yüreklerimizde yaşayamamışken. Daha ne olsun değilmi ya ? ..acaba.. alemlere rahmet olarak gelen o zatın zatı şahanenin derdi neydi de bize dünya nasıl yetti ? Daha ne olsun değil mi ? Yatak odasında bile giyinemiyecek kıyafetlerle.. ..dışarı çıktılar ve bunun adına tesettür dediler. Peki Ebu Cehilin karısının bile giymediği şeylere. Tesettür denilir mi ? bu vebalin altından kalkılır mı ? Evladı gönlü belki ahireti viran olmuş şekilde bu halde ama.. ..anne ümrede yeter mi ? yetiyor mu ?, yetecek mi ? Neredesin anne kızın bu haldeyken, Rabbin kızından razı değilken. Neredesin anne ? diye bağırmaz mı bunlara müşahade eden melekler. Biliyor musun anne evinin mobilyalarıdnan.. ..daha önemli meseleler var. -Biliyor musun ? Ölürken bile bütün evlatlarıma daire bıraktım. Artık gözüm açık değil diye ölüyoruz. Böyle deme benim evlatlarımın namazı tam gönlü imanlı asıl şimdi rahat göçebilirim. Diyeceksen asıl bu cümleyi de. Burada verilen daireler cennetteki saraylara. Ne ara değişir oldularda böyle diyorsun deme deme… Unutma! Şeytan insanın kıyafetleriyle.. ..birlikte haysiyetini de kaydebedeğini çok iyi biliyor. Bu gün ne giyem diye düşünürken aklına.. ..kefen geldi mi hiç ?!

ÇOCUĞUNA EL KALDIRAN ANNE BABALAR MUTLAKA İZLESİN!

Bir anne baba, 7 yaşında çocuğunu mesela, bir hocaefendiden Kur’an öğrenmek için götürürken, veya, ilköğretimde okusun diye götürürken, annesine, şu Allah’ın emanetini hazırla, götüreyim bugün okula veya medreseye diyorsa, diyebiliyorsa, ve okulda kayıt yaptırırken benim çocuğum çok özeldir. dikkatinizi çekerim diyebiliyorsa. Ama bu anlattığım anlamda çok özel. Hatta, eşler birbirleri hakkında, konuşurken, eşler çocuklarını değerlendirirken, bizim çocuğumuz çok özel hanım biliyorsun. Bize mahsus. Nüfus kağıdından önce levh-i mahfuzda kaydı vardı bu çocuğun. Bugünkü yaptığı yaramazlık listesini sayarken annesi, baba bu cevabı verebiliyorsa. Baba, sinirlenip, elini tersini çocuğa göstermeye çalışırken anne elini tutup, levh-i mahfuzdaki kayıtlarla oynuyorsun dikkat et! diyebiliyorsa, 950 sene Allah için kainatı santim santim dolaşan Nuh aleyhisselam, senin Allah’ın beni boğamaz diye, edepsizliğin zirvesine çıkmış çocuğuna bile yavrum diye bunun için hitab etmişti baba unutma bunu, diyebiliyorsa eş eşine. Çünkü, Nuh aleyhisselam iyi biliyordu ki, bu çocuk, özellikle Nuh’a emanet edilmişti. Nuh için özel yaratılmıştı. Terbiyesizliği ve Allah’a isyanı Kur’an ayetlerine intikal edecek kadar hırçın bir çocuk olmasına rağmen, bu sana özel, özel sana bu denmişti. Mendebur çocuk, evlatlıktan kovdum seni niye demedi Nuh Aleyhisselam? Lut Aleyhisselam niye bunu diyemedi? Evlatlıktan niye kovamadılar? Çünkü biliyorlardı ki, her çocuk özeldir. Ve bunun bir sonucu var kıyamet günü. Biz, daire alır gibi çocuk alamadık bu kainatta öyle birşey yok. Araba beğenir gibi çocuk beğenmedik. Allah’a kul olduğumuz için, kulluğumuzun sonucu gereği Allah kucağımıza çocuklar koydu. Onun için Mü’min baba ve anne şuna iman eder.. İman eder diyorum! Düşünür, beğenir, not tutar değil. İman iman. Amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi der gibi. Şuna iman eder; Her çocuk benim için bir imtihandır. Tıpkı sabah namazı her gün imtihan olarak karşıma çıktığı gibi. Her günün, sabah namazının toplamından kıyamet günü, şu kadar 1000 kere güneşin doğduğu gün yaşadın sen, o sınama namazlarının toplamına göre namazlı kul veya namazsız kul olarak dirileceksin diye düşündüğü gibi, her gün yatağından kaldırdığım çocuğumu, kucağıma aldığım bebeğimi, bu duyguyla karşılamam, tıpkı bir sabah namazı gibi, Allâh-u Teâlâ’nın beni imtihan ettiği bir imtihan konusu olarak gördüğüm zaman, melekler benim yardımımdadır. Nuh Aleyhisselam’a yardım ettikleri gibi.

Sevgi arttıkça imtihanın seviyesi de artıyor

Allah’ın bu kanunundan muaf bir insan yoktur. İlk insan Adem aleyhisselam, dünyaya gelmeden, bu imtihana muhatap oldu cennetteyken. Geldi, imtihanı bitmedi devam etti. İmtihanla öldü, imtihanla yaratıldı imtihanla öldü. Onun çocukları olarak, aynı imtihana biz de devam ediyoruz. Allah imtihandan muaf tutacak olsa yani seni imtihan etmeyeyim, diyecek olsaydı bir insana, herhalde bunu Peygamberlerine derdi. En çok sevdiği, Allah’ın beş kuludur, sevgili Peygamber Aleyhisselam Efendimiz, başta olmak üzere İbrahim aleyhisselam, Musa aleyhisselam, ve Nuh aleyhisselam, ve İsa aleyhisselam. Bu beş kulunu Allah, çok seviyor. Hepsinden çok da Muhammed aleyhisselam’ı seviyor. Şu beş kuluna bir dikkat ediniz. Biri, asıldı asılacak diye İsa aleyhisselam, güya asıldı asılacak meşakkatler ile yaşadı. Musa aleyhisselam çölde yapayalnız insanların arasında yapayalnız ölmek zorunda kaldı. Nuh aleyhisselam’ı konuşmaya gerek yok. İbrahim Aleyhisselam’a bak, Peygamber efendimiz Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’in dedesi. Bir bak, Kur’an çok açıkça diyor ki وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ İbrahim’i pek çok şeylerle imtihan ettik biz diyor. Hepsini kazandı İbrahim. En az 70 yaşındayken Allah kendi kendine sünnet etmesini emretti ona imtihan olarak. Bildiğimiz çocuklara yapılan sünnet. İmtihanlarından biriydi İbrahim Aleyhisselam’ın Ateşe atılmayı falan çok meşhur biliyoruz, o da bir imtihandı. Sevgili Peygamber Aleyhisselam Efendimizi konuşmaya gerek yok. Muafiyet, yani yok sen, sen hariç. Sen hariç bu dünyada var. Torpilin varsa sen hariç. Allah torpili olan kullarına sen daha fazla diyor. Torpil arttıkça, sevgi arttıkça, yani Allah daha çok sevdikçe daha çok imtihan, neden? Daha çok sevmek demek, daha yukarılara çıkmak demek. Daha yukarılara çıkmak için yakıtın daha fazla olacak. Motor kapasiten daha yüksek olacak o zaman. Daha yüksek kapasite daha çok yakıt demek, daha çok yakıt daha çok meşakkat demek. Bu beş kulu Allah’ın, en çok meşakkate düşen kullar. Çünkü en sevgili kulları. Bunların aralarındaki sevgi, Allah’ın sevgisindeki farklılık da meşakkatlerindeki farklılığı yansıtıyor. İsa Aleyhisselam’ı da Allah çok seviyor, ama, çok uzun zaman uğraşmadı ümmetiyle. Kısa bir dönem geçti gitti, Rabbine kavuştu. Peygamber Aleyhisselam Efendimiz’in meşakkati, tam 63 sene sürdü. Yetim doğdu, dedesi sahipleniyordu, dedesi gitti. Amcası sahipleniyordu, amcası gitti. Hanımı yanındaydı, hanımı gitti. Ümmetiyle derdi oldu. Düşmanlarıyla dert.. Bir gün rahat edemedi bu dünyada. Çünkü ebedi olarak Allah’ın misafiri olacağı cennette kalmanın bedeliydi bunlar.

ATEİST SORDU: MÜKEMMEL YARATILDIYSAM NEDEN SÜNNET OLUYORUM?

Hayatımda ilk kez beyaz çorap giydim. Bir gaza geldim ama bakalım. Hep aynı aynı siyah çorabı giyince, hep aynısını giydiğimi zannediyorlar iki yıldır ama. Benim ayağım üşüyor. O yüzden üşütmeyen bir çorap buldum, aynısından 20 tane aldım. Beyaz çorabım çıkıyor mu Sinan? -Bakıyoruz abi hemen. (gülüşmeler) Gözüküyor mu? -Gözüktü abi. Ateizmin yani inançsızlığın en büyük zaaf ve problemlerinden bir tanesi de onlarda yaratıcının yokluğuna dair hiçbir delil ellerinde yoktur. Yani sürekli, bir inananla denk geldiklerinde sorular yöneltirler ama asla ‘Yahu bu da yaratıcının yokluğuna delildir.’ diye ellerinde bir ispat sunamazlar. Şimdi aslında onların içinde bulunduğu durum yaratıcının yokluğuna delil arama durumu değil, bir memnuniyetsizlik durumu. Mesela, siz koskocaman bir tane sultanın bulunduğu bir bölgede yaşayan bir kişi olsanız. Ve o padişahın belli başlı hükümleri olsa. Yani mesela ne diyelim, akşam 8’den sonra dışarı çıkmayı yasak koyuyor padişah. Ve sen bir gün arkadaşınla konuşuyorsun. ‘Kardeşim, bu padişah akşam 8’den sonra dışarı çıkmak yasak diyor mu?’ ‘Evet diyor.’ ‘Ya saçma değil mi kardeşim. Ben neden akşam 8’den sonra dışarı çıkamayayım ki?’ diye bir itirazda bulunuyorsun. Aynı padişah, başka bir hüküm daha ortaya koyuyor. Mesela ne diyelim, Artık cumartesi günleri somon balığı yemek yasaktır diyor. Sen de gidiyorsun, diyorsun ki, ‘Ya bu kadar proteini bol bir balığı, nasıl olur da padişah cumartesi günleri yasaklar? Yani neden pazar değil de cumartesi yasaklıyor? Kardeşim sence saçma değil mi?’ diyor. Dikkat ederseniz ortaya sunulan itirazların hiçbiri padişahın yokluğuna bir delil değil. Padişahın belli başlı hükümleri var ve bu kişiler bu hükümlerden memnuniyetsizce davranıyorlar. Şimdi ateizmin bize yönelttiği sorulara bakalım. Bu sorularda da Allah Azze ve Celle’nin yokluğuna karşı bir delil yok ki. Hep memnuniyetsizlik var. ‘Allah Azze ve Celle neden sakatları yaratıyor?’ Bakın dikkat edin, bu bir yokluk şeyi değil. Ortada bir hüküm var ve bu hükümden bir memnuniyetsizlik var. ‘Allah neden beni 100 yıl önce değil de şimdi yarattı? Gezegenler neden bu halde?’ Bakın dikkat edin yani bu soruların hiçbirinde yaratıcının yokluğuna dair bir ışık, bir emare, bir işaret mevcut değil. Bunların tamamında, az önceki verdiğimiz örnek gibi yani bir sultanın hükümlerinden memnuniyetsizlik nasılsa yaratıcının inkarı değil, ondan ve hükümlerinden memnuniyetsizliğin soruları bunlar yani. Asla inkara delil olamaz bunlar, asla. Yani maalesef dışarıdan öyle görünmese de, bu arkadaşlar inanın akıllarından ziyade hisleriyle hareket ediyorlar. Yani böyle mantıki çıkarımlarla ‘Evet yaratıcı var/yok’ değil, ‘Ya ben bunu sevmedim arkadaşım, benim nefsimin hoşuna gitmedi.’ Yani böyle, biraz da dikkat ederseniz şey oluyor hani. Ben, ben, ben.. ‘Ben niye köle olayım? Ben niye kul olayım? Bana niye bu yapılabilir?’ Yani sonuç olarak akli ve mantıki çıkarımlar değil, aslında hissi yaklaşımlar var. ‘Dünyaya sakat gelenlerin hakkı yenmiyor mu?’ diye bir soruyla birlikte başlayalım. Birinci olarak, şu cümleyi bir iyi öğrenmemiz lazım. ‘Eğer mülk sahibi Allah Azze ve Celle’yse, mülkünde de istediği gibi tasarruf eder.’ Bunu bir anlamamız lazım. Şimdi mesela, ben bir gün sizi evime yemeğe davet etsem, ardından sizden birisi gelip dese ki, ‘Ya Mehmet, senin bu duvarlarını artık biz pembeye boyamak istiyoruz. Işıklarını da sökelim yerden olsun. Duşakabini de tavana koyalım, sen artık tavanda duş al.’ falan dese, ‘Hayırdır lan?’ derim. Niye, çünkü mülk benim. Mülk benimse eğer, mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Yani diğeri ona karışamaz. Madem dünyanın ve evrenin mülkü Allah Azze ve Celle’ye aitse tabii ki de istediği gibi tasarruf edecektir. Şimdi sakat doğanların suçu nedir gibi bir soruda, mesela gözleri olmayan bir çocuğun hakkının yenebilmesi için o çocuğun yaratılmadan önce de gözlere sahip olması şarttır. Haksızlık, ödenmeyen bir haktan dolayı ileri gelir. İnsanın Rabb’ine karşı öne sürebileceği ne hakkı var ki onun karşılığını alamadığından dolayı bir memnuniyetsizlik, bir haksızlık var diyebilsin? Benim, ben diyebilmem için bile, önce beni bir ben yapması lazımken sen ne hak talep edebilirsin? Mesela şöyle hayal edelim, birisi kapıdan girdi. Biz de burada dört kişiyiz. Geldi hepimize 50’şer lira altın verdi. Sinan sana 50, Cio sana 50, Yunus sana 50 altın verdi. Bana da geldi 5 altın verdi. Bir sebebin karşılığında mı verdi bunu? Hayır, durduk yere verdi. Ben de memnuniyetsizlikte bulundum dedim ki, ‘Allah Allah ya, onlara 50’şer altın veriyorsun da bana niye 5 altın veriyorsun mübarek adam?’ dedim yani. Bak durduk yere altın veriyor. Bu adamdan benim böyle bir hak talep edebilme şansım var mı? Asla yok. O adam kafama vurur, ‘Ver lan memnun değilsen.’ der, 5 altını da alır, onu da alır sizlere dağıtır. E benim yaratılışımda benim bir hak talep edebilme şansım yok ki. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Ben de onun bir mülkü, bir memluküyüm. O zaman madem tasarruf hakkı O’nundur, ister bu gözü buraya koyar, ister koymaz. İster bu parmağı buraya koyar, ister koymaz. İster bu kolu buraya koyar, isterse de koymaz. Çünkü tasarruf mülk sahibine aittir. İkinci meseleye şöyle bir giriş yapalım. Cenabı Allah, bazen insanın bir ayağını alır ama onun karşılığında ona ahireti verir. Ama biz bu tür meselelerde ahiret yok gibi hayal ettiğimizden ‘Hayır ben her şeyi dünyada istiyorum, bir hak mı var dünyada istiyorum, adalet mi var, dünyada istiyorum.’ Bunların hepsini dünyada istediğimizden yani 60 yıllık, takribi diyelim, bir dünya var bir de sonsuz bir ahiret var. Bütün hesabını buraya göre yapıyorsun yani, bunları hiç yan yana düşünmüyorsun. E böyle nasıl mantıklı bir çıkarımda bulunabileceksin? Şimdi burası bana ait 1 milyon dolarlık bir kafe olsun. Mülk benim. Ondan sonra, çalışan bir çocuğa bir gün vicdanım depreşiyor ve diyorum ki, ‘Evlat gel buraya. Sen bu 10 bin m² büyüklüğünde 1 milyon dolarlık benim kafemi al, diş fırçasıyla 24 saat içerisinde temizle. Yerleri, tuvaletleri, klozetleri. Diş fırçasıyla bu kafeyi tamamen temizledikten sonra, tam bir gün sonra tam 24 saat sonra, ben zaten göçüp gidiciyim bu kafenin bütün mülkünü artık sana vermek istiyorum.’ diyorum. 24 saat içinde kafeye hangi müşteri gelirse gelsin o çocuğa çok acıyan gözlerle bakar. Der ki, ‘Aman Ya Rabbi ne vicdansız adam, sahibine bak sen. Diş fırçasıyla tuvaletlerine kadar, bardaklara kadar bir diş fırçasıyla bu çocuğa 10 bin m²lik alanı temizletiyor. Ama tam 24 saat sonra, tamı tamına 24 saat sonra o çocuğun üzünülecek bir hali kalabilir mi sizce? Kalmaz. Çektiği 24 saatlik bir zahmet sonucunda elde ettiğine bakabilir misiniz? Hiç kimse bu denklemdeki o çocuğa üzülmez, bilakis mutlu olur, hatta imrenir. ‘Ya keşke bana da yapsalardı da benim de böyle bir kafem olsaydı.’ diye. Aynı mantıkla, Allah Azze ve Celle dünyada kısa bir süre içerisinde kol, el, diz, göz, belli başlı şeyleri senden yoksun kılabilir. Ama bunun karşılığında az önceki kafe örneği gibi, sana hiçbir hakkın hakkın olmadığı halde sonsuz bir hayattan kasırlar, sevdiklerinle muhabbetler verecekse nasıl bir vicdansızlık, sen buna itiraz ediyorsun ha? Allah, ayağını almakla o kimseye zaafını, aczini, fakrını bildirir. Belki kulluğunu unutacaktı, kulluğunu hatırlatır. Kalbini kendisine yöneltip, bütün duygularını inkişaf ettirir. Yani çok az bir şey almakla, çok bir şey vermiş olur. Demek zahirde olmasa, biz anlayamasak bile hakikatte o alınan ufak parça, Allah’ın büyük bir lütfudur aslında. Çünkü bu oyunun bir amacı var; Rabb’ini tanı, O’nu bul, O’na itaat et. Ve bu, oyunun amacına onu sevkediyorsa, işte oyunu kazandıracak hamle belki burasıdır. Soruyu soran arkadaş şu soruyla devam ediyor. Devam ediyor derken, yani aynı soru geldi. Hani, zihinde varsayımsal olarak değil. ‘Tamam Mehmet abi, bunlarda problem yok. Peki Allah her şeyi mükemmel yaratmışsa, ben neden sünnet oluyorum ki?’ Şimdi burada bir tane problem var. Onu çözdük mü hepsini çözeceğiz. Mükemmellik kelimesinin onlardaki karşılığıyla gerçek karşılığı arasında hiçbir ilişki yok. Bütün problem burada. Mükemmellik ne demek? Onlar, kendilerine göre arıza ve sorun çıkarmayan her şeye mükemmel diyorlar. Ama mükemmel demek, bir şeyin yaratılış gayesine hizmet etmesi demektir. Peki ya gaye nedir? Marifetullah, yani Rabb’ini tanımak. Tekrarlamak istiyorum. Bir şeyin mükemmelliği onun sürekli varlıkta ve sorunsuz şekilde kalmasını gerektirmez. İnsan en mükemmel varlıktır ama ölüme mahkumdur. Mükemmellik kavramında, her varlığın kendisine mahsus yanlarına dikkat etmek zorunluluğu var. Bir devenin boynunu bir filin kuyruğuyla kıyaslayamazsın. Biri için uzunluk, diğeri içinse kısalık makbuldür. Bir karıncanın ince belini, Hacivat Karagöz oyunundaki kuklalar için kullanmak komiklik olur. Fakat karıncalar için o ince bel, tam bir mükemmelliktir. Tekrar hatırlatmak istiyorum. Mükemmellik demek, bir şeyin sorun çıkarmaması demek değil, amacına hizmet etmesi demektir. Senin gözünde sağlık mükemmelliktir, benim gözümdeyse hastalık kadar sağlık da mükemmelliktir. Neden? Çünkü yaratılış gayeme sağlık kadar hastalık da hizmet eder. Eğer ben hasta olmasaydım, biri de deseydi ki ‘Senin yaratıcın Şafi’dir, şifa vericidir.’ Hasta olmayan bir Mehmet, şifa vermek ne demek nasıl anlayacaktı? Demek ki hastalık mükemmel bir şey. Tokluk kadar açlık da mükemmelliktir. Eğer ben hiç acıkmasaydım, birisi de ‘Senin Rabb’in Rezzak’tır, rızık vericidir.’ deseydi acıkmayan bir Mehmet, rızık vermek ne demek nasıl anlayacaktı? Demek açlık, amacına hizmet edip Rabb’ini tanıttırdığından dolayı mükemmel bir şey. Kainatın her tarafında aynı mükemmelliği aramak yanlıştır. Her şey zıttıyla bilinir kaidesince ilahi hikmet, güzelliği, çirkinlikle bildirmeyi uygun görmüştür. Risalei Nur’da çok güzel bir cümle var, çok güzel. ‘Güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir.’ der. Mesela bir araba almak için bir mağazaya gideriz. Bilirsiniz o satış yapan arkadaşlar da kabiliyetli arkadaşlardır. Böyle ‘Ya şu arabayı alsam mı? Ama kararlı mıyım, kararsız mıyım?’ muallakta kalırsın. Sana o arabadan daha kalitesiz üç tane modeli anlatır. Der ki, ‘Bu model şöyle, ama sizin seçtiğiniz arabanın frenleri daha böyle. Bu araba böyle ama sizin seçtiğiniz arabanın şanzımanı, rot balansı çok çok daha kaliteli. Bu araba böyle ama sizin arabanın camında hız göstergesi de mevcuttur.’ diye bir sunum yapar. Sizce neden o arabanın sunumunu yapmak yerine daha kalitesizlerin sunumunu yaparak sizi tatmin etmeye çalışır? Çünkü güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin de çirkinliğidir. Söz gelimi, gecenin karanlığı, ayın mehtabını çok daha güzel gösterir. Bu yüzden mehtaplı geceler, aşıkların divanına geçmiştir. Şeyde de var değil mi? ‘Sessiz sessiz ağlar gibisin, vay aman Güneş doğar kaybolursun vay aman Yakamozsun sen’ Telif yer miyiz buradan? Bu kötü sesle yemeyiz lan. Cidden yer miyiz? Işığa güzel, geceye çirkin dersek, mehtabın güzel ışığının güzelliğini arttıran şey gecenin karanlığının çirkinliği olmuştur. Böyle olmasa nasıl kıyaslama yapacaksın, böyle olmasa mertebeler nasıl ortaya çıkacak? Demek ki senin soruda sünnet olmaya kusur diye sorduğun şey, hayır bir kusur değildir. Sen güzelliği ve mükemmelliği sadece fiziksel olaylara sıkıştırdığın için anlayamadığın bir şeydir. Kaldı ki sonradan kesilmesi istenen tek şey sünnet yeri de değildir. Tırnaklarımız, saçlarımız, koltuk altı gibi belli bölgedeki kıllarımız. Bunların hepsi sonradan uzar ve sonradan kesilir. Hatta bir bebeğin göbek kordonu da kesilenler listesindedir. İnsanın güzelliği ve mükemmelliği sadece biyolojik ve fiziksel olgularla sınırlı olmayıp, ruhi, kalbi, nesebi, ahlaki değerler gibi psikolojik, sosyal ve manevi boyutların da güzellik ve mükemmelliği vardır. Bu pencereden baktığımızda, senin kusur gibi gördüğün kesilme ve sair gibi faaliyetler Cenabı Allah’ı anlama ve tanıma noktasına bir basamak, bir merhale, bir pencere daha oluyorsa eğer işte o mükemmelliğin ta kendisidir, asla kusur değildir. Çünkü yaratılış gayesine hizmet etmektedir. İnanmayan arkadaşlarda bir diğer zaaf da şudur; Kafasında birçok soru vardır, hani başta konuşmuştuk bunu. Onlarda bir ispat değil, bir soru var. Bu soruları onlara geri yönelttiğinde onlardan da bir dayanak alamazsın. Mesela sultanın hüküm ve kurallarındaki memnuniyetsizlik örneği gibi, ‘Ya bu gezegenlerin dizilimi neden böyle? Neden ben oraya zıplayamıyorum? Neden böyle yapamıyorum?’ falan gibi bir soru yönelttiğinde sen de ona sorsan, ‘Peki tamam. Sence gezegenlerin dizilimi nasıl olsun ve neden böyle olsun?’ E sen de bir karşılık alamıyorsun. Yani bunu da bir düşünmek lazım. Bir çocukluk arkadaşım var. Ateist. Böyle yılda bir kez, iki yılda bir kez denk gelip görüşürüz onunla. Oturur bir çay içeriz. İstişare ederiz ortalıkta. Bir gün böyle bir mesele açtı yine konulardan. Tabii bu meseleleri konuşuyoruz sürekli. Bir gün şey demişti, ‘Memhmet seni 6 yıl önce tanımış olsaydım iman ederdim.’ demişti. O bana bir ümit ışığı oldu. Yani o yüzden, o daha nefes almaya devam ediyor. Bırakamadım onu o yüzden. Bir gün yine oturduğumuzda şöyle bir konu açtı. Dünyada zulüm var dedi, çocuklar ölüyor dedi, şöyle dedi böyle dedi. Allah niye buna müsaade ediyor dedi. ‘Kardeş bir dakika.’ dedim. ‘Bir dakika. Sen Allah’a inanıyor musun?’ dedim. ‘İnanmıyorsun. Hayır inanmıyorsun. (haşa) madem bir yaratıcıya inanmıyorsun, (haşa) o yaratıcı olgusunu dünyadan çıkaralım mı? Çıkardık tamam. Var mı şu an dünyada yaratıcı (haşa)? Hayır yok. Peki bu zulümleri kim yapıyor?’ ‘İnsanlar birbirine yapıyor.’ dedi. ‘Tamam yaratıcıyı geri koyalım.’ dedim (haşa). ‘Şimdi kim yapıyor? Gene insanlar birbirine yapıyor. Neden inanmadığın bir Allah’a suç atıp duruyorsun ki?’ dedim. İşte inanmayan arkadaşların diğer bir zaafı da ortaya çıkıyor. Şöyle ki, beğenmedikleri ve suçlayacakları hangi mesele varsa, inanmadığı bir yaratıcıya suç atıp duruyor. ‘Sizin Allah’ınız niye böyle yaptı?’ diye. Hani yoktu? Niye suçu ona atıp duruyorsun? (haşa)


İngilizce

It’s my first time wearing white socks I feel unstoppable… Been wearing black socks for 2 years so they think I never change them My feet are cold, I found socks that keep me warm and bought 20 pairs Capture my white socks -Let’s see Can you see them? -“Yes, we got ’em” One of the biggest problems and weaknesses with atheism is that, They’ve absolutely no proof that God doesn’t exist Every time they face a believer, they always ask questions but these are never proofs for God’s nonexistence. They never provide any evidence Their position is not to look for evidence for God’s nonexistence It’s a matter of dissatisfaction… For example, if you were a person who lived in the same town as a great leader And if this leader had certain rules, For example, -“It is forbidden to go out after 8pm” You discuss this with your friend -“Does our leader forbid going out after 8? -“Yes, he does”. “Isn’t this rule non-sense? -“Why should I be stopped from going out after 8? The same leader brings another restriction: For example; -“Eating salmon on Saturdays are prohibited”… You say to yourself -“How could he ban the consumption of a fish with so much protein on Saturdays? -“Why not Sunday or Monday?! You say -“Isn’t this weird!?” Be careful, none of these arguments are evidence for the non-existence of the leader There are certain laws that the people are rejecting and they’re dissatisfied Let’s look at the questions that Atheism brings forward? There’s no proof there for God’s non-existence! It’s just dissatisfaction… -“Why did God create the disabled?” Not a proof for non-existence There’s a law and people are dissatisfied with it -“Why didn’t God create me 100 years ago instead of today? -“Why are the planets aligned this way?” You see, none of these are circumstantial evidences for God’s non-existence All of these are examples of, Dissatisfaction upon the Creator’s laws. Not a rejection of the Creator’s existence These can not be evidences for rejection, never! Although it may not look like it, these people are reacting with their emotions and not with their logic These are not logical conclusions leading to the approval/disapproval of God’s presence More like -“I don’t like this, my inner desires don’t enjoy this Creator idea” Pay attention, it’s mostly -“Me, me,me” -“Why should I be a slave? -“Why should I obey?!” These are not conclusions derived by logic but more emotional approaches They asked me -“Is it not fair to be born disabled?” First of all, we have to learn this sentence: “If wealth/property is owned by God, then he can do so as he wishes with that property We’ve to grasp this For instance, If I invited you over for dinner and you told me that: -“We want to paint your walls pink in color!” -“Also, let’s remove those lightning fixtures” -“Let’s hang your bath from the ceiling so you shower in the air…” I’d say “What the heck dude?” Why? Because it’s my property, I should be able to do as I wish with my property You can’t interfere with my belongings If all of the property is owned by God, of course he’ll do as he wishes with that property! Coming to the question of unfairness for the disabled In order to say it’s unfair to be a blind kid, that kid should’ve had eyes prior to creation as well Injustice comes from personal rights not being served or given What right do we have against the Creator? How can we be entitled to these rights? How can we be dissatisfied against God for rights that we’re not even entitled to? Even for me to claim certain rights, I’ve to be initially created from non-existence How can you be entitled to these rights? Imagine this; someone walked through the door, there’s 4 of us here Imagine he gave each of us 50 gold coins Sinan 50 for you, Cio 50 for you, Yunus 50 for you, But when it comes to my turn, he gives me just 5 coins Was this given for a reason? -No, he gave it away without a cause I go -“Dude, you gave 50 coins to everyone but gave me just 5!” “Why’d you give me only 5 coins brother man?” Look, he’s giving away free coins. Can I be entitled to 50 coins? Did I deserve this? No, not at all. He can take these coins back any minute. He can take back my 5 coins and give it to others again. Similarly, I wasn’t entitled to be created, how can I ask for additional entitlements? God can do as he wishes with his property I’m also part of God’s property If he’s free to do as he wishes, if he wants he can put a functioning eye there If he wants, he can put a finger here or won’t put a finger here If he wants, he can place an arm here, or he won’t Because he’s free to make decisions with his property Let’s talk about the second issue; Sometimes almighty Allah can take away someone’s leg but will give the heaven in return But we discuss these issues as if life-after-death doesn’t exist We say “I want everything on Earth, give it to me now” Let’s see, there’s a roughly 60 year of life on Earth and then there is an infinite afterlife. You make all your calculations according to this world, never put the two together. How can you make a logical decision within that frame Imagine this place as a cafe worth 1 million dollars, owned by me. Then I pick one worker and I say “come here” I say -“You take this 10,000 square meter, million dollar worth cafe and clean it all up using a single toothbrush in 24 hours” “Clean the floors, bathrooms, the walls, clean it all in 24 hours and when you’re done… -“Exactly 24 hours later, this whole property will be all yours. I’ll give it away since I’m getting old and will retire. For the 24 hour period, people who visit will feel so bad for the poor worker They’ll say “oh Gosh, what a cruel man, torturing this kid with all this work. He’s making him clean 10,000 square meter place with a single toothbrush” But exactly 24 hours later, should we feel sorry for that kid anymore? Of course not. He was exhausted for 24 hours but look at his grand prize. No one would be sorry for the kid, some would even be jealous for him.They’d say “I wish I could work 24 hours and then own a million dollar cafe!” With the same logic, almighty Allah can take away your arm, leg, knee, eye or certain things away from you for temporarily. But in return, if God is giving you prizes from an infinite universe like palaces, beaches, getting back your loved ones etc., even though you don’t have any right to claim these… How can you claim that this is cruel? How can you reject these kind gestures? By taking away a leg, God helps him/her realize their helplessness and their weaknesses. Maybe he was going to be disobedient, this will be a reminder Maybe it’ll allow his/her heart to turn to God and develop all of their true sensations By taking away a little, God may be giving away a lot. It may not appear so, but in reality, small piece that was taken away can be such a great blessing Because this game has a purpose; find, understand and obey your own creator. If disability causes one to grasp the purpose of this game, this may be the missing piece for them to win the game. After answering this, another question comes to mind: -“Alright, I understand all that but if God has created everything perfectly, then why do I have to be circumcised?” There is a major problem here, if we can solve it, we can solve all these puzzles There is no relationship between the word “perfection” in their minds and “perfection” in reality… That’s the gist of the issue. What is “perfection”? They call things with no issues or problems “perfect” But “perfection” is something that serves and handles its exact purpose for creation… What is purpose then? Understanding God… Let me repeat, perfection doesn’t mean that object will be without issues or in existence forever Mankind is the most perfect creature but has to obey to death… In perfection, every creature has to stay consistent with their specific characteristics You can’t compare a camel’s neck to an elephant’s tail. Long length is optimal for one but short length is optimal for the other It’d be funny to use an ant’s thin thorax to make a puppet for a kid’s show But for ant’s that thin thorax is indeed “perfection” I want to remind you again; Perfection is not an object with no apparent issues, it’s that object in accordance with its true purpose In your eye, health can be perfection But for me, disease can be as much of a perfection as health Why? Because disease is in line with your purpose of creation as much as health If I never got sick and someone said: -“Your creator loves to care and give health” If I never got sick, how could I grasp what giving health/caring means? Then disease is indeed perfection Hunger is as much perfection as being full. If never got hungry, and someone said: -“Your creator is Rezzaq (The-all provider)” How could I grasp this great provider if I never got hungry? So hunger is perfection because it serves its purpose and makes you grasp our creator We shouldn’t look for the same perfection everywhere in the universe With the rule of “everything is recognized by their mere opposites”, divine wisdom lets us grasp beauty with the presence of the ugly There’s a great sentence in Risale-i Nur (Infamous Quran tafsir by Said Nursi) -“What increases the beauty of the beautiful is the ugliness of the ugly”… For ex., we go to dealers to buy a car. You know these salesman are darn good at their job… You won’t be able to decide between which car to purchase but then the dealer will show you 3 models worse than the car you like. He’ll say: Here’s this model but the one you chose has better brakes This car is good but your choice has much better road balance This car is good but yours has a digital speed indicator Why do you think instead of discussing your original choice, is he showing you the lesser models? Because -“What increases the beauty of the beautiful is the ugliness of the ugly”… Great quote: “The darkness of the night makes the moonshine even more magnificient” That’s why nights with the full moon are commonly featured in love poems There’s also… (Starts singing a famous Turkish song) -“You seem to cry quietly, oh dear, Sun will rise and you’ll be gone, oh dear -“You are the sea sparkle…” Will this be blocked by copyrights dude? With this voice of a serial killer, we shouldn’t 🙂 Really? Response: It will If we say light is beautiful and the night is ugly, then realize, what makes the moonshine beautiful is the ugliness of night’s darkness. If that’s not the case, how could you compare? How could you rank or order things? So circumcision is not a fault as the questioner claims… You can’t grasp this because you’re limiting beauty and perfection to physical phenomena Also, that’s not the only body part that we have to alter We’ve to cut our nails, hair, underarms etc. All of these get longer and we eventually cut them. We even have to cut the umbilical cord… Mankind’s beauty and perfection is not limited to biological and physical traits… Our perfection includes the heart, the soul, ethics, psychological and social traits. These all have a beauty and perfection of their own Looking at it from this window, actions that you see as faults such as circumcision If they’re getting you one step closer to understanding and recognizing God then this indeed is perfection itself. It’s not a fault whatsoever… Because it’s serving the purpose of its creation Non-believer friends have another frailty as well; They’ve many questions in their minds, like we discussed before None of these are evidences, just mere questions. When you reflect these questions back, you can’t get a solid response either Just like the example of the leader’s restrictions, -“Why are the planets aligned this way?” -“Why can’t I jump here? -“Why can’t I do such and such? If you return these questions back and say “Okay, how should the planets be aligned and why should it be like that?” You won’t be able to get a respond either, we should recognize that as well. I’ve a childhood friend who is an atheist Once in the blue moon we come together and chat Drink some tea together, discuss things One day, similar topic was discussed as we always do He said -“If I met you 6 years ago, I would’ve started worshiping” That was a glimpse of hope for me, that’s why I’m still in touch with him, there’s still a speck of life there He told me one day: -“There’s violence on Earth, kids are dying etc. etc. -“Why is God allowing this?” I said “One second, do you actually believe in God? No, you don’t. If you don’t believe in a creator… Let’s assume that there’s no God for a second (may God protect us) Assume that there’s no God as we speak… No God… Then who is committing this violence? He said -“Mankind is commiting this violence”… Now let’s put God back in, now who’s committing the violence? “Still mankind committing the violence” Why do you keep blaming a God that you don’t even believe in!? This is another weakness of the non-believer Any situation that they don’t like, they throw the blame onto the creator… In the form of -“Why did your God do this” Wasn’t God a fake idea? Then why are you scapegoating God?

BİNLERCE ADAMI MÜSLÜMAN YAPAN O OLAY – TEBÜK SEFERİ

oooo İstanbuldan gelen semt çocukları var osman bey selamun aleyküm osman ayağa kalkta arkadaşlarda bi görsün osman ayağa kalkarmısı. he kalktın mı? 🙂 (farketmiyor hocam zaten) osman. İstanbulun semt çocuğusunuz herhalde doğru mu? (yok abi yaa) kendi halinizde mi (kendi çapımızda böyle) Allah Allah.. Osman bizim istanbul ofisten arkadaşlar. yavaş yavaş mersinde demlenmeye başladılar böyle düşmeye başladılar osman mersinin haracını almak için heralde tam amaç neydi osman 🙂 (yok abi keşife geldik öyle) neyin keşfi tam 🙂 (insan keşfi) irfanla ilgili bir projen vardı ama mahallenin abisi yapacağız falan.. (Mahallenin abisi yapacağım onu ya abi sıkıntı yok) (süreç devam ediyo:):)) istanbulda nerede oturuyorsunuz osman (sultanbeylide abi) osman mikrafonuda şöyle tutabilirsen (abi etikete gerek yok ya) osman sen zaten markasın ne etiketi :):) (yok abi estağfirullah) osman sen zaten markasınsenin adın marka:):) (senin yanında ) memleket nere osman (sivas abi) arkadaşta sivaslı değil mi? (aynen abi) Eküriniz öyle değil mi ? 🙂 -Anlaştık ya abi He ona sözüm var Osman sana yürüyeceğim. Tamam abi buyur Biraz anlat Osman hakikatlerle yeni mi tanıştın naptın? Önceden zaten bi inceden bi şeyler vardı ondan sonra irfan abilerin yanına geldik işte -İstanbul ofise mi? Aynen abi. – Bir ay falan mı oldu? -Aynen abi üç ay falan oldu -ondan önceki hayat nasıl? -Ondan önceki hayat… – Biraz parçalı bulutlu mu? Esiyor muydun Osman? -Aynen abi parçalı bulutluydu. -Esiyor muydun Osman? -Ya abi oluyordu -Şimdi şey mi Osman “tövbekardelikanlı_33” mü 🙂 aynen abi -eyvallah -ama yavaş yavaş – sen o zaman videoları önceden izliyordun öyle mi? -Videoları önceden fazla izlemiyordum ki abi. -İstanbul ofisi nasıl buldun? -Ben de icraat olayının içine geldim abi. -Yani biri mi vesile oldu, biri bi şey mi dedi? -Yoo biz Burak’la gidiyorduk -Onun adı Burak mı gerçekten – He Burak da biz tilki diyoruz abi. (gülerler) -Biz de size Burakla Cengo diyoduk da tutturmuşuz yani. -Abi buna Burak diye hitap eden yok hep tilki diyorlar. -Tilki. Senin lakap ne birader? -Ben de lakap yok abi. -Vardır. Burak, olmaz olur mu ya? Vardır bi lakabı -Yok abi vallahi yok. (Gülerler) -Adamı konuşturmuyon ama ya. -Konuş kardeşim. (Gülerler) -Burak okusana biraz adamı. Bi lakabı vardır elbet. -Osman’a komple yürek diyorlarmış. 49 kilo. -Öyle mi? O zaman Osman 50 kilo, 49’u yürekten. Öyle mi? Osman nasıldı eski hayat birader? -Abi eski hayat…biraz tehlike vardı yani. – Oğlum asayiş yok alıp götürmezler, rahat ol. -Ondan değil, yabancı falan. -Hepsi abiler kardeşler. Sen ilk kez görüyorsun. Aaa karamel göbekli Sabri Bey tanımıyor musun? Yılda bir gelen Şamil tanımıyor musun? -Gördüm abi. – Hakikat duyup namaz kılmaz tekin tanımıyor musun? Hepsi lakaplı oğlum. Duvar ustası Doğan Baba, tanımıyor musun? -Tanımıyorum abi -Allah Allah hiç videoları izlememişsin o zaman. -Abi ben fazla video izlemedim ki. -Tamam bunların tanıtımını yaparız inşallah sana. Risaleleri duymuş muydun peki? -Abi duymuş-tum. Ama fazla hepsini duymamıştım. (gülerler) -Hepsi derken osman? -abi şimdi bölüm bölüm ayrılıyor ya isimleri değişiyor ya Lemalar onlar şunlar bunlar. Hepsini bilmiyorum yani. Lemalar onlar şunlar bunlar öyle mi? -Bir kaçını duymuştum abi. -Evet. -Ben dedim bunu okuyacağım. -Okudun mu Osman? -Okudum abi. Ama bir abi dedi ki sen dedi bundan anlaman. Dedim niye anlamıyım herkes bunu anasının karnında öğrenmiyor dedim. (Gülerler) -Salak mıyız lan biz deseydin. -Niye anlamıyoz dedim abi ondan son şimdi yavaştan bir girişim yaptık abi. -Nasıl anlaşılıyor muymuş? -Anlaşılıyor abi. Anlaşılmayan yerin İrfan abiye soruyorum açıklama yapıyor. -İrfan nasıl bir açıklama yapıyor peki Osman? -İrfan abi beni açıyor ya. -Sizin ilk tanışma biraz cazlı cuzlu mu geçti biraz birader? -Abi irfan abi bizi… -Anlat anlat. -Anlat baba rahat ol ya. -Abi gittik derneğe şimdi biz Burakla. Bizim oradan yol iki saat falan tamam mı? Ondan sonra İrfan abi geldi girdi hastaydı abi. Geldi ortama şöyle saçları atmaya başladı şöyle. Bi telefona baktı whatsapp matsap şekli yaptı galiba Ondan sonra “Kardeş hoş geldin” dedi “hoş bulduk abi” dedim. Yav bura da dedim bizim oraya çok uzak keşke bizim oralara yakın olsaydı dedim. Kardeş bizim buraya açma amacımız farklı dedi Tamam abi dedim ben de. (gülerler) ondan sonra sen dedi bizim videoların hepsini izle dedi öyle gel dedi. Tamam abi dedim. La ilim yoluna geldik adamla papaz olcaz kavga yapcaz dedim. Ondan sonra bi çay geldi çay irfan abiyi yumuşattı galiba. -Elleriyle di mi? -Ondan sonra anlaştık manlaştık derken o günden beri beraberiz ya. -Evet, Allah razı olsun. İrfanı da kardeşliğe mi kabul ettin o günden beri? -İrfan abiyi abiliğe kabul ettim. -Allah razı olsun. Peki bu burak ne ayak birader? Abi burak şimdi etiket olmak istemiyor yoksa o da şey değil yani. Az cazgır değil o. -Niye davşandan mı izin çıkmamış memlekette? -Hee bunun bi şeyi var abi. -Var di mi? Sizin alemdeki delikanlılar bi onlardan korkuyor biliyon mu Osman? -Yoh abi bu korku değil. Bu biraz ne biliyon mu… çekinme daha doğrusu. -Peki kılıbıklık denmez mi mesela ona? -Abi bunda kılıbıklık yok abi. -Mesela Burak aşağıda anlattı abi dedi bizim bir komşu var kılıbık, ne zaman balkonu yıkamaya çıksam onu çamaşır asarken görüyorum onu dedi bana. -Abi bu ondan değil ya -Öyle değil mi? -Bu…abi şimdi yenge izliyor da ayıp olur. Kötü olur yani. -Yenge derken evli herhalde. -Bu mu? Abi nişan takıyorlar bi kaç güne galiba. (Gülerler) -Ali Osman sanki biraz… patinaj var he? Ali Osman ne diyon birader? -Abi bu videoyu atıyor ya canlı videoyu atıyor dinlesin diye. Şimdi belki izliyordur ayıp olmasın abi. -Tamam Ali Osman o konuyu geçiyorum o zaman. -Yoksa bunda da bi R yok abi. -Öyle mi ilerden mi dönüyorum? -Bu da R’yi küçükken aldırmış abi. -Ali Osman kafanda bir proje falan var mı? Bi kaç gün burada kalacaksın Hayal’e misafir geldin. -Aynen abi. – Biraz derslere girersin bakarsın ortama. Ondan sonra herhalde ahirete yönelik şekillenir mi biraz daha? -Şekillenir abi. -Ama ondan sonra da imtihanlar bırakmayacak adamı hazır mısın Ali Osman? Şimdi bundan üç ay beş ay sonra şeytan başlayacak uğraşmaya. Bi önüne dünyayı atacak bi de önüne Allah için seçilecek bir yolu atacak. Tam onlara hazırlığın var mı Osman? -Abi şimdi imanı biraz sağlamlaştırmak lazım bir canımız var onu da Allah için vermedikten sonra ne anlamı var? -Osman işte canı vericez de ne şekilde vericez kaça gidecek? Hakkını ahirette alabilecek miyiz acaba? O konular o kısımlar benzemiyor biraz. -Abi verek de biz hakkını alırız ya. Ben öyle umuyorum. -Allah’tan hakkını alırım diyorsun he? -Aynen abi. Biz de hak kalmaz. Biz de derken orda hak kalmaz yani abi. – Peki senin hakkım dediğin şey de Allah’ınsa? -Tabii o da O’nun abi. -Bizim bedende hiçbir şeyimiz yok da -O zaman O hakkını isteyecek senin de alacak bir hakkın olmayabilir. -Aynen abi -Güzel bir başlangıç yaptık mesela ahirete yönelik. Doğru mudur? Osman Allah razı olsun. -Amin abi. -Var mı söylemek istediğin bir şey abilere kardeşlere? -Yok abi. -Sivaslılara? -Yok abi. (Gülerler) -Abiler hepiniz hoş gelmişsiniz daha doğrusu ben hoş geldim abi. Ben geldim istanbuldan. -Doğru sen misafirsin. -Sabri Abinin seni yedirip içirmesi lazım. -Osman teşekkür ediyorum. -Var mı başka şehir dışından gelen? Adam size ümit ve enerji verdi. Abi sen Mersin’de mi yaşıyorsun? Seni niye ilk kez gördük şehir dışından gibi? İlk mi vesile oldu. Hoş gelmişsin isim neydi? Bahri abi memleket neresi? Adıyaman, neresinden? Kahta mı? Serçevan bahri abi. Çıtki. Bana sormayacan mı abi sen nasılsın diye. Ya insanlık var ya 🙂 20 kelime Kürtçem var abi her yerde geçiyor. Abiler abiler tekrardan hoşgelmişsiniz. Şehir dışından gelen var da çok el kaldırmak istemiyor galiba. İsim neydi arkadaki? Heh sen Adıgüzel, adın neydi? -Niyazi Muti – Niyazi nerden geldin? -Erdemliden geldik abimle. -Erdemli de yurt dışı sayılmaz mı Niyazi? -Yörüksün. -Kralıyız abi yörüğün. -Nasıl oluyor kralı, mesela 6 vakit mi kılıyor? (Gülme sesi) Evet abiler hoş gelmişsiniz. Şimdi insan buraya gelirken belli başlı Osman imtihanlardan geçiyor, şeytan bırakmıyor yakasını Mutlaka bir yerlerden tutacak, bir yerlerden çekecek. İmtihan dediğin olay, Allah kulun önüne… …iki tane seçenek sunuyor. Seçeneğin bir tanesinde Yücel abi dünyayı tatlı ve lezzetli gösteriyor. Kişi eğer dünyayı seçerse keyfe yaşa, istediği gibi rahatınca yaşıyor. Tercihin ötekinde ise Allah, kendisine daha çok yaklaştırabilecek bir adım sana sunuyor. Kişi ise o adımı seçerse Allah’a daha yaklaşmış bir hal alıyor. Yani imtihan dediğin olay kaç seçenekle oluyor? İki seçenekle. Kişi ya nefsinin, canının, hevasının istediğini seçiyor Ya da Allah’a yaklaşacak olan ikinci seçeneği kendisi tercih ediyor. Yani Osman, Allah’a yaklaşmak ne demek? Bir kişi maddeten Allah’a yaklaşabilir mi Turgay abi? Maddeten yaklaşamaz değil mi? Neden? Çünkü Allah zamandan ve mekandan münezzehtir Osman. Madem zamandan ve mekandan münezzehtir, biri O’na maddeten yaklaşamaz. Peki biri manen mertebe olarak Allah’a yaklaşabilir mi? Haşa öyle de yaklaşamaz, çünkü Allah mertebeden de münezzehtir. Haşa bir mertebesi olsaydı biz üç mertebe atladığımızda O’nun mertebesine yaklaşmış olabilirdik. Ama öyle kıyaslanabilecek bir mertebesi de mevcut değildir. O zaman Allah’a yaklaşmak ne demek? Başıma gelen imtihanlarda her seferinde doğru olanı seçersem eğer Tekin, ben Allah’a nasıl yaklaşırım? Allah’a yaklaşmak O’nu bilmek ile, yani marifetullah ile önüne gelen seçeneklerde sürekli Allah’ın yolunu tercih etmen sonucunda O’nunla aranda bir perdenin aralanması kalben imanın bir terakki etmesine Allah’a yaklaşmak deniyor. Şimdi bizler başımıza bu tür imtihanlar gelmeden kendimizin Allah’a çok yakın olduğunu zannedebiliyoruz. Ama Allah, O’na ne kadar yakın olduğumuzu Osman gösterebilmek için bizi imtihana tabii tutuyor. Allah bizim hangi halimiz olduğunu bilmiyor mu? Hepsini biliyor. O zaman Yücel abi, bizi bize gösteriyor. Bizim bize, ne mal olduğumuzu göstermek için bizi imtihana tabii tutuyor. Amerikalı bir arkadaş var ismi Caroline, bu bayan arkadaş doktor. Babası doktor, dedesi doktor bunlar Amerikada yaşıyor. Bu Caroline’ın bir gün halası vefat ediyor. O zaman tabii ateist bütün aile. Hatta Caroline Türk olduğunu bile bilmiyor. Halası vefat edince Türkiye’ye dönüyor. Bir bakıyor ki meğer bunlar Türkmüş babası hiç anlatmamış. Türk olduğunu, Müslüman olduğunu. Baba ateist zaten, zır ateist, anlatmamışlar. Geliyor halasının cenazesine, babasının ikiz kız kardeşine. Cenazeye geldiğinde öğreniyor işte, meğer Türklermiş, Müslümanlarmış. Halası da İslamı anlatınca iman ediyor bu Caroline, ismini de Ecem yapıyor. Tam tevafuk tam o zamanda bizim Hayalhanem’in Kocaeli İzmit’te kermesi oluyor. Kermese halası bu bayan arkadaşı da götürmüş Ecem’i, orda işte halası kafasına takılan soruları sordurmuş etmiş. Türkçesi çok iyi değilmiş yarım konuşan bir arkadaşmış. Halası aklına takılan soruları sordurmuş etmiş falan derken bu Ecem kardeş tesettüre de giriyor orada. Ardından Risaleleri alıyor kafasına takılan soruları Hayalhanem’i arayıp onun iletişim hatlarından soruyor soruyor soruyor. Ramazan’da beş hatim yapıyor. 10 ayda da dört kere Risale-i Nur Külliyatını deviriyor. Öyle iştahlanıyor. Babası tahammül edemiyor tabii, babası ateist. İyice ayar oluyor iyice gıcık oluyor. Ondan sonra bir gün Amerika’ya çağırıyorlar, Caroline çabuk Amerikaya gel diye. Kız da herhalde diyor acil bir şey var apar topar gidiyor. Meğer bacısı trafik kazasında ölmüş. Annesi de öyle ölmüş trafik kazasında. Bir gidiyor kilisenin içerisinde… babası başörtüsüyle görünce milletin içinde dövüyor kızı. Kız diyor ki abi o kadar çok kafama vurdu ki diyor başörtümdeki bütün iğneler başımın içine girdi. Çıkardığımda kan revan içindeydim diyor. Sonra tekrar Türkiye’ye geliyor, dedesinin yanında yaşamaya başlıyor. Çünkü İslam’ı tanımış, İslam’ı öğrenmiş. Dedesi de sahip çıkıyor. Dedesi dediğim ateist olan babasının babası. Tabii orda ona tahammül edemiyorlar bir türlü sürekli sataşıyorlar sürekli bulaşıyorlar.Amerikadan tekrar arıyorlar, Caroline çabuk buraya gel. Kız bir de doktor. Ortapedi cerrahı mı neymiş kız da. Arıyorlar çabuk buraya gel falan, bütün konsey toplanmış amerikada. Babası, dedesi, atası, bütün doktorlar toplanmış diyorlar ki Caroline; sen bu başörtüyü çıkarmazsan tekrar inançsız bir hale gelmezsen sana bu mirastan zırnık koklatmayız karar aldık diyorlar. Yediğim bir tas yemek, içtiğim bir bardak su değil mi? Benim Rezzakım Allah değil mi? Siz de kimsiniz diyor, geri dönüyor İzmit’e. İmtihan ne demek anlıyor musun? Nerelerde Allah seçime sunuyor anlıyor musun Sabri abi? Geri dönüyor İzmit’e, tabii babası durmuyor zır ateist. Kafası gitmiş bir adam. Annesinin vefatından sonra da daha yeni evlenmiş babası. Yeni evlenmiş Amerikalı bir kadınla. Bir iki hafta önce Türkiye’ye geliyor, bu anlatacağım olay daha yeni Sabri abi. İçmiş içmiş içmiş bu Ecem kardeşin olduğu evi basıyor. Kızı odaya kitliyor, saçını başını yolmuş. Kolunu bacağını da kırmış. Şu an kolu bacağı alçıda arkadaşın, bu Ecem dediğim kardeşin. Dedesi yetişmiş imdadına dedeyi de dövmüş. Babasını şimdi içeri aldılar, şu an hala hapiste babası. Darp suçundan işte. Sen o başörtünü çıkaracaksın, sen o imandan vaz geçeceksin diye, kolunu bacağını kırıyor. KİM? Babası kırıyor. Allah kendi yoluyla dünyayı tercih ettireceği esnalarda nasıl iki seçenekler sunuyor ortaya, bunları anlıyor musun Tekin? Bizler bu imtihanları yaşamadan çok havadan sallamıyor muyuz? Allah’a böyle yakınım, imanım bu kadar yüksek, aslında benim kalbimde bir iman var görsen şaşırırsın diye bol keseden sallıyoruz. Ben imtihan olmadan Allah’a yakınlığını konuşarak ispatlamaya çalışan adamlardan sıkıldım ve bıktım. Daha geçen gün yolda yürüyorum. On dakika içerisinde iki kardeş tanıdı geldi Allah razı olsun. Tanıdılar geldiler. Kardeşler yarım saat boyunca, abi vallahi biz Allah’a o kadar bağlıyız, o kadar samimiyiz diye ispatlamaya çalışıyorlar. Biz de var ya böyle bir ahlak. Karşımızdakine kendimizi ispatlayacağız. Allah’a değil, karşımızdakine ispatlayacağız. Dakikalarca ispatlamaya çalıştılar, bir tanesi diyor “ağabey ben vallahi ben aslında çok mertebeli bir sülaleden geliyorum. Vallahi benim dedem suyun üzerinde yürüyordu. Abdest alamayınca bıraktı o kerameti diye böyle anlatıyor duruyor, anlatıyor duruyor dakikalarca. İki arkadaşa da dedim kardeşim sizde namaz var mı namaz? Hani şu iman olursa otomatik ortaya çıkan şey. Zorla yapılan şey demiyorum Onur, anladın mı? İman olursa otomatik olarak ortaya çıkan şey var ya NAMAZ, imandan sonraki en önemli hüküm. Abi vallahi bi namaz yok dediler. Sonra 10 dakika daha konuştuk, ne namazı! Olmayan hiçbir menfi olay yok ne yazık ki arkadaşlar. Madem sizin imanınız başınızı secdeye götürmeye dahi yaramıyor, siz hala Allah’a yakın olduğunuzla kendinizi nasıl kandırabiliyorsunuz? Hakikaten inanılır gibi değil. Ben bu olayları gördükçe üzülüyorum, içim sıkılıyor ve daha üzücü bir şey söyleyeyim: Allah, bu tür arkadaşların bir çoğuna ne durumda olduklarını hissettirmiyor. Bu bir günahtan daha büyük bir sıkıntı. İnsan bir günah işler vicdan azabı duyar, buna çözüm yolu arar. Ama bu tür arkadaşlar nasıl bir durumda olduklarının bile farkında değiller ve hala imanlarının muazzam bir şekilde iki cihanda onların saadetini garanti edeceğinin arkasına sığınıp anam hacıydı, babam atam hacıydı diyip maalesef arkasına sığınıp maalesef gitmeye çalışıyorlar. Biz nasıl bu hale geliyoruz? Bizler sürekli sahabe anlatırken nasıl bu hale geliyoruz? Doktor biz sürekli sahabe anlatıyoruz ama sorumluluk almıyoruz sorumluluk! Bakın sizlerin içinde defalarca buraya gelmiş abilerim kardeşlerim var. Ne zaman Allah için bir sorumluluk almak için yelteneceksiniz?! Size de sorayım böyle hep uzaklardan konuşmayalım kendi içimize sorayım biz de gireceğiz o kabre. Nasıl imtihan olmayı bekliyorsunuz Osman? Güneş bugün tenimi fazla bronzlaştırmış, canım da biraz yandı ama Ya Rabbi senden geldi ya olsun razıyım. Boş boş konuşuyoruz ya böyle. Boş boş. Nasıl imtihan olmayı bekliyorsun? Sürekli sahabe konuşuyorsun, bir tane sorumluluğun altına girmiyorsun. Girsen bile ilk terk ettiğin ilk vazgeçtiğin Allah’ın yolu oluyor. Neden böyle oluyor, neden çeklerinden vazgeçmiyorsun, neden işlerinden vazgeçmiyorsun? Sıkıştığında neden sen Allah’ın yolunu bırakmayı tercih ediyorsun? Marketten aldığın süt yoğurt kadar bu kadar ucuz mu bu din? Neden elini ilk bunlardan çekiyorsun? Sorumluluk almayan adamın kendini nasıl kandıracağı da belli mi? Belli. İnternetten bir cümle alacak, o cümlenin altına da bir tane felsefeci adamın yapıştıracak. Günlerce böyle felsefi felsefi, entelektüel entelektüel konuşmalar yapacak ki kendisini İslam namına tatmin edebilsin. Bu asırda Aristotales, Descartes yaşasaydı asla iş bulamazdı, neden? Onlar bizim yanımızda felsefeci mi? Kim onlar kim yani değil mi? Bu asırda iş bulamaz. Biz internetten bulduğumuz bir cümleyi saatlerce konuşur dururuz. En üzücü olan da din adına konuşmalar. O noktada zaten efsaneyiz. Koskoca alimi allemeyi daha Kur’an’ı bir kez hatmetmemiş adam öyle efsane eleştirebiliyor ki. Şahane ya! Sorumluluk yok bir şey yok. İmtihan? İmtihan hiç yok, sen oturduğun yerden eleştir. Sen bu adamın böyle olduğunu nasıl anladın birader? Abi ben onun sarığını takış şeklinden bile anlarım. Şahane! MR cihazının son teknolojisi kafa var adamda. Bir alimi baktığı yerden anlatıyor. Az önceki olayıma geri döneyim. Hani dedim ya abi bizim sülalede çok mertebe var, hani suda yürüyor falan yarım saat boyunca konuşuyoruz dinliyoruz Osman ve konuşma şöyle sonlanıyor: Vallahi Mehmet abi sana son sahabe Hz. İsa’dan bir örnek vereyim. Ondan sonra hani liseli çocuk matematik testiyle saatlerce bakışır ya, öyle saatlerce birbirimize bakışıp kalıyoruz. Üzücü bir durum. Farkında olmaması ise kızılacak bir durum. Düştüğü durum üzülecek, farkında olmayıp hala ispat yapması kızılacak bir durum. Allah’tan hayatımda sürekli yeni sıkıntılar çıkıyor da bu eski sıkıntıların sürekli üstü örtülüyor hızlıca unutuyorum Allah’tan. Bizler sürekli sahabelerin hayatlarını konuşuyoruz ama onların yaşadığı sıkıntıların hiç birini yaşamadan nasıl oluyor da tercihlerimizi Allah için sunmadan kendi imanımızdan bu kadar emin olabiliyoruz, nasıl? Onların hangi yaptığı bize çarptı ve biz az önceki Caroline’nın yani Ecem kardeşin seçebildiği delikanlılığı babayiğitliği seçebildik? Filmin birinde şey diyor Kabadayı filmiydi “Hepiniz bir sürmeli etmezsiniz” diyor ya hani, kusura bakmayın nefislerimize konuşalım, kaç taneniz şu Ecem’in yaptığını yapar? Patronu sıkıştırdı diye namazı bırakıyor adam. Neden? Vakit varsa eğer, müsait vakit Müslümanı olduk. MÜSAİT VAKİT MÜSLÜMANI OLDUK. Vaktim varsa Allah için de köşede bir şeyler yapabilirim, ama masada sahabe konuşuyorduk ne oldu? Güzel güzel anlatıyordun. Ben çoğu zaman gecelerce sabahlarca Hayalhanem’de kalıyorum. Diğer arkadaşlar diyor ki neden bu kadar saat Hayalhanem’de vakit geçiriyorsun? Çünkü masada herkes sahabe. Kimin delikanlı olduğunu bir olay olmadan anlamanın imkanı yok. Biz konuşmayı çok seviyoruz. Biz müsait zaman Müslümanı olarak anlatmayı konuşmayı çok seviyoruz. Ama bir müsibet bize dokunduğunda Allah’ı seçebilecek miyiz Turgay abi? Dokunsun da bir görelim bakalım nasıl olacakmış. Efendimizin (a.s.m) Veda Hutbesinde 120 bin sahabe var, Veda Hutbesi’nde bu 120 bin sahabenin 5000 tanesinin mezarı Hicaz bölgesinde. Kalan diğer 115 bini nerde birader? Hicret etmişler. 20 bin kilometre Çin sınırına kadar dayanmışlar. Bizler bunca hakikatleri mesh etmişiz almışız, benim nasıl ihtiyacım varsa empati yaparaktan kıyas-ı nefsi ederekten başka insanların da ihtiyacı vardır diye oralara taşımışlar. Ve size çok ilginç bir şey söyleyeyim mi? Veda Hutbesinde 120 bin sahabenin kaç tanesi hafızdı biliyor musunuz? 500 Kaç tanesi fakih idi biliyor musunuz? 100-120 tanesi. Hz. Ömer hafız değildi biliyor musunuz? Sahabelerin bir çoğu şehadet öyle bir vakitte geliyor ki, Kur’an’ın tamamını görememişler bile. Mus’ab bin Umeyr (r.a) kaç tane ayetle Yezrib’i Medine’ye çeviriyor? 16-17 Bugün burada hafız kardeşlerimiz var. Belki bir çoğundan daha fazla malumat ve bilgimiz var. Neden onlarla aynı aksiyona giremiyoruz? Çünkü kalbimiz onların yanında pas tutmuş ,iki kuruş etmiyor maalesef o şekilde. Sahabeleri konuşuyoruz ama onların o manasını yaşayamıyoruz yaşatamıyoruz. Onların öyle bir ortak özelliği varmış ki, başlarına hangi imtihan gelirse gelsin kalp ritimleri hiç değişmemiş. Tercihlerini her zaman Allah’ın yolunda seçmişler, ve o tercihlerini imtihanlarının sonucu o iki seçenekli tercihlerini her sefer “Allah böyle mi diyor? Resulallah böyle mi buyuruyor? O zaman Lebbeyk Lebbeyk Lebbeyk diye hep Allah için olanı seçe seçe kalplerinde bir perde kalmamış. Sanki Allah bizzat onlara emir buyurur gibi hitap almışlar. Kalplerinin ritmi hep aynı atmış. Allah yolunda bir hakikat meselesi olduğunda tereddüt etmemişler Osman. Biz aylarca buraya girip çıkıyoruz daha sorumluluk ne almıyoruz. Bu ümmet proje ümmeti bunu anlamıyoruz. Yatak ümmeti gibi olmuşuz. Hevaperest, şehvetperest, haneperest, yatakperest.. Öyle ölünür mü usta, he? Bir sorumluluk almadan, o sorumluluk elindeyken acı duymadan imtihana girmeden, sen Allah’ı tercih etmeden ölünür gidilir mi be arkadaş? Sahabenin yaşadığı bir imtihan daha var Tebük seferi. Hicretin 9. Yılı yani Medine’nin 9. Yılında, haber geliyor Rum hükümdarı Heraklüs ordu toplamış 40 bin kişilik savaşacak. Allah Resul’ü (a.s.m) hemen haber veriyor Müslümanlara toplanın diyor. Müslümanlardan 30 bin sahabe toplanıyor. 30 bin sahabe. Kaç tane binek var biliyor musun Yücel abi? 10 bin tane binek var, kaç tane sahabe var? 30 bin. Kaç binek var? 10 bin. Tekrarlayın ya! Halil kaç sahabe? 30 bin. Kaç binek var? 10 bin. Kilometre kaç? 700 kilometre Osman. Biz bugün araba çalışmıyor diye sohbete gelmeye üşeniyoruz ya, ne sorumluluğundan bahsediyorsun ya? Enişten gelmeyince derse gelmeye üşeniyorsun, ne sorumluluğunu ya? 30 bin sahabe 10 bin binek. Daha ilginç bir şey anlatayım mı? Tam o dönem hurmaların hasat zamanı, sefere çıkıyoruz dediği dönem Allah Resul’ünün. 700 km Tebük’e sefere çıkılacağı dönem hurmaların hasat zamanı. O hurmaları topladıklarında ne kadar geçinecekler Cihat? Bir yıl boyunca. Yazın hasat edebilecekler bir yıl geçinebilecekler. Hanımları bu zahmetli işi yapabilir mi? Yapamaz. Hurma toplamak zahmetli bir iş, ancak erkekleri yapabilir. Ve gidip diyorlar; “Ya Resullallah, bize müsaade et sefere bir hafta sonra çıkalım.” “Hayır şimdi geleceksiniz diyor.” Ulan biz işimizi namaza feda edemiyoruz ya, çalışıyorum diye namaz kılamıyoruz. Müsait zaman Müslümanıyız biz ya. Hurmaları hasat etmeden geleceksiniz diyor. Neden? İmtihan tam da böyle bir şey çünkü Turgay abi. Öyle iki seçenek gelecek ki, nefsin için olanı mı Allah için olanı mı seçeceksin? Biz iş güç var diye Allah’ın yolunu terk ediyoruz ya. Ne bahaneler, ne bahaneler. Hasat zamanı geleceksiniz diyor. Bir hafta daha mühlet vermiyor. Biz çalışma uğruna, çalışmak ibadettir dedik. Bütün ibadetleri çalışma uğruna felc ettik terk ettik! Çok samimiyiz be! Çalışmak ibadettir diye, halk ediliş gayen yaratılış amacın olan Rabb’ini tanıma ve onun istediği şekilde amel etme kısımları el tersiyle itilir mi be?! Bu kadar gaflet olur bu ya? Hani böyle hastanede felçli bir adam yatar, hastane yanar böyle. Ordan hemşireler koşa koşa kendini kurtarmaya çalışırken bağırırlar adama. Ulan hastane yanıyor, kalksana kaçsana diye. Bu adam hastanenin yandığını biliyor di mi? Kaçması gerektiğini de biliyor di mi? Ama felçli hareket edemiyor, tam bu haldeyiz felçli tavuk gibiyiz. Biliyoruz, duyuyoruz, kabul ediyoruz, ikna oluyoruz ama amel edemiyoruz. Kalpte bu kadar put varken nasıl “La ilahe illallah” diyip amel edeceksin ya? Para putu, ev putu, rahat putu, yatak putu. Gece vakti hizmet var deyip bi adamı yataktan kaldırmaktan zahmet çekiyoruz biz artık ya! Sonra oturalım boş boş sahabe konuşalım. Münafıklar Tebük’e gelmemek için türlü türlü bahaneler uyduruyorlar. Türlü türlü böyle. Ve 80 tanesi Tebük’e gelmemek için bahaneler sunduğunda Allah Resul’ü kim hangi bahaneyi sunsa kabul ediyor. Eminim içlerinde ya bana mail bile gelmedi diyenler olmuştur, çünkü Süleyman şunu diyen olmuş: Aaa sefer mi vardı, hiç duymadım. Bunu diyen olmuş. Efendimiz (asm) savaş hazırlığı emreder, lakin sahabede bir isteksizlik hasıl olur. Neden? Hurmaların hasat zamanı, bir yıllık geçim derdi var ortada. Tam yaz mevsiminde herkesin aklında olan istek, bir hurma ağacının altına uzanayım onun gölgesinde serinleyeyim. Ceziret’ül Arab’ı düşün. Biz Mersin’in sıcağına dayanamıyoruz, Ceziret’ül Arab’ın sıcağına nasıl dayanacak insan. Hele bir düşün hele bir hayal et. Allah Resul’ü (asm) bu konuda dertlenirken bir ayet nazil oluyor. Tevbe Suresi. Tevbe Suresindeki birçok ayet Tebük seferine binaen inmiştir. Ayette şöyle diyor: “Ey iman edenler!” sen iman edenlerden misin kardeşim? İsim neydi? Ahmetciğim iman eden bir kardeş misin? O zaman ayeti üstüne alınacaksın. Sadece sahabeye inmiş gibi davranmayacaksın. Onlar bizi rol model alıyormuş gibi göstereceksin. Bu imtihan sana geldiğinde, nasıl davranacağını hareketlerini ortaya koyacaksın Ahmet. Olur mu? Bu ayet kime indi Ahmet? Sana indi Ahmet. İsim neydi? Metin. Bu ayet kime indi Metin? Evet, başta kime Metin?r. Başta sana Metin. Sen kullanamadıktan sonra diğer iman edenlerle de bir ilişkin kalmıyor Üstüne alınacaksın Metin. Ey iman eden Metin! Biz hep bu ayetleri masada, sahabelere inmiş gibi konuşuyoruz. Bizim rolümüz, sorumluluğumuz nerede burada? “Ey iman edenler! Size ne oluyor da Allah yolunda cihada çıkın denildiğinde bazılarınız ağırdan alarak bulunduğunuz yerden kıpırdamak istemiyorsunuz?” Olmuyor mu aynı şey Osman? O kadar sorumluluk var niye kıpırdamıyoruz yerimizden? Gerçekten ahirete böyle azıksız gitmeye yüreğiniz yetiyor mu ya? Sadece konuşup Allah’ın karşısına dikilmeye yüreğiniz yetiyor mu ya? “Yoksa siz ahireti bırakıp sadece dünya hayatına mı razı oldunuz?” hesap defterlerimizi ezbere biliyoruz, Kur’an’da nerde ne var bilmiyoruz. Allah Resulü’nün hayatını bilmiyoruz. Tabii ki biz dünyayı seçmişiz. “halbuki dünya hayatının geçici zevki ahiret saadeti yanında pek değersizdir.” Efendimiz (asm) ellerini açar her gün dua eder, “ Ya Rabb, senin yolunda senin uğrunda giden bu bir avuç insanı helak edersen, yeryüzünde sana ibadet eden kalmaz. Bizi affet, bize yardım et” diye. Sahabe bu niyazı bu duayı duyunca, hepsi canla başla yardıma koşarlar. Önce sefere hazırlık için ne lazımdır? Mallarını infak etmek lazımdır. Hepsi böyle bir telaşe tutuşurlar mallarını infak etmek için. Hz. Ömer gelir 4000 dirhem verir, Hz. Ebubekir gelir 4000 dirhem verir. Allah Resulü (asm) sorar: Ya Ebubekir, 4000 dirhem verdin sana ne kaldı? Hanımına çocuğuna ne bıraktın? Ya Resulallah, ben hanımıma ve çocuğuma Allah’ı ve Resulünü bıraktım. Hiç böyle bir tevekkülle evden çıkabildin mi usta? İsim neydi? Beşir, merhaba Beşir. Böyle bir tevekkülle evden çıkabildin mi? Gideyim de Allah yolunda şu kenar mahallelere kurban dağıtayım on gün boyunca, Allah’ı ve Resulü’nü eve bırakayım o tevekkülle gideyim diye. Şimdiye kadar etti mi Beşir? Çıkınca ölürsen sıkıntı çıkar biliyor musun Beşir? O çok sıkıntı işte. İyi anlayalım Beşir baba. Bizzat üstüne alın Beşir baba, bu kadar yapılacak iş ulaşılacak adam varken sorumluluk almıyoruz. Üç kuruş etmez patronun her dediğini yapıyoruz, delikanlılık mı bu? Bir düşünelim Beşir baba, kabirde işimize yarasın. Hz. Ebubekir bu cevabı verir, koşar Abdulrahman b. Afv gelir 8000 dirhem verir. Hz. Osman gelir 300 deve, 100 at, 8000’de altın dirhem bırakır gider. Varlığı olmayan sahabeler ne yapmış peki? Tamam onlar verdi biz geri çekilelim demişler mi? Hani böyle oluyor ya abi, hani burda 5-10 kişi koşturuyor da diğerleri de çekiliyor ya bize gerek yok diye. Öyle yapmamışlar. Utana sıkıla da olsa, gece gündüz infak etmek için, ne demek infak etmek? Vermek, çıkarmak demek değil mi infak? Elden çıkarmak, vermek. İnfak etmek için canla başla yarışmışlar. Sahabenin bir tanesi koşmuş sarığını infak etmiş. Sarığını, abi görüyor musun? Yani bende de hiçbir şey yok aman evde rahatıma bakayım dememiş sarığını infak etmiş. Ebu Kays gitmiş sabaha kadar su çekmiş. Ulbe bin Zeyd elinde üç kuruş belki bugünün parasıyla üç beş liralık bir mal varlığı varmış ve bakıp sürekli utanmış. Ben bunu Resulallah’a (a.s.m) nasıl vereceğim İnsanlar o kadar şeylerini infak ederken ben bunu nasıl vereceğim Resulallah’a (a.s.m) diye diye utana sıkıla gitmiş: “Vallahi Resulallah elimde bu var bunları al Tebük için azık olsun demiş. Ertesi sabah Resulallah (a.s.m) yanına çağırmış: Sen sadakası kabul olunanlardansın demiş. Biz bugün malımızı zaten infak etmiyoruz. Zekata uysak fakirlik kalmayacak onu geç. Vaktimizi infak etmiyoruz, rahat yatağımızı infak etmiyoruz, döşeğimizi infak etmiyoruz, O’nun için bir şeyler okumak için gözlerimizi infak etmiyoruz. Nasıl yetişeceğiz bu sahabelere? Size çok ilginç bir şey anlatayım. Ulema infakla nifak kökünü birbirine zıt saymış. Nifak ne demek? Ayrılık, iki yüzlülük di mi? Peki nifakla ilgili bir kelime geliyor mu aklınıza? Münafık. Aynı kökten di mi nifakla? Ulema diyor ki; kim ki canını, malını, gözünü, rahatını, uykusunu Allah için infak ederse, nifak ondan o kadar uzaklaşır. Zıttını düşünelim Bir adam hiçbir şeyini infak etmezse nifak, yani münafıkla aynı kökten gelen nifak, yani iki yüzlülük ve riya demek olan nifak, onun kalbine o kadar fazla yerleşir diyor. Bizim için önemli değil tabii, bunları ders bittikten sonra unutalım tamam mı? Ders bitince kapatacağız bunları. Yine gülelim yine eğlenelim. Yani ben vaktimi Allah için infak etmezsem ben de nifak olur mu? Sakın böyle bir şey düşünmeyelim. Biz üniversite testleri düşünelim. Biz ailemizin bize biçtiği 30 yıllık dünya gömleğini giymeyi becerelim. Evde sürekli sütün daha kalitelisi için mücadele edelim, ahiret azığı bizler gibi kurtulmuş adamlara lazım değil. Sakın yanlış anlamayın abiler. Varlıklı sahabeler ne kadar fazla infak etse de 30 bin adam Tebük’te hiçbirisine yetmemiş ve Asr-ı Saadet’te ağlayanlar diye 7 kişi Allah Resulü’nün yanına gelmiş: Ya Resulallah, vallahi biz cihada gitmek istiyoruz ancak elimizde avucumuzda hiçbir şey yok bize binek ver biz cihada gidelim demişler. Allah Resulü (asm) üzülerek ağlayarak duygulanarak “Vallahi o binek bende de yok” diyerek onları mecburen göndermiş üzüle üzüle. Ve o esnada yine Tevbe Suresi’nden bir ayet daha gelmiş: “Cihada çıkabilmek adına binek için sana geldiklerinde size verecek bir binek bulamıyorum dediğinde gözleri yaşla dolu geri dönenlere bir sorumluluk yoktur.” Siz hiç soru sordunuz mu? İsim neydi? Mahsum, hoş gelmişsin. Diyarbakırlı mısın? Mardin. Mersinde mi yaşıyorsun? Kaçıncı gelişin buraya? İlk. Eyvallah. İstanbul’a? İki kere de oraya gittin, toplam üç etti. Hani böyle bir tabir vardır ya Allah’ın hakkı üçtür diye, üç olmuş. Sordun mu hiç yapılacak bir sorumluluk var mı diye? Sordun mu? Ne dediler cevap? Buraya niye sormadın? Ayette ne diyor? “Onlar kararlarını meşveretle alırlar.” diyor. Sana söyleyeyim mi? Önce deliler gibi buraya gelip okuma yapman lazım. Namazlarda jilet gibi olmak lazım. Devamını da inşallah bir gün sorarsan Mahzun, bu dersin hakikatini anlarsan devamını da konuşabiliriz. Durumu olmayanlar bile ümidi ve mücadeleyi hiç bırakmamışlar. Gelip sürekli yapılabilecek bir şey var mı diye sürekli sormuşlar. Bizler varlık içerisinde Rabbini bulamayanlar, yokluk içerisinde Allah’la bu kadar imtihanlarla yaklaşabilenleri anlayamazlar. Anca böyle hikaye gibi dinleriz. Böyle dersi hikaye gibi dinleriz. O dönemin baş münafığı Abdullah bin Ubey ibni Selül, yine yerinde durmamış, münafıklığını yapacak. Etrafa başlamış korku salmaya. Haşa Muhammed Roma’yı ne zannediyor? Heraklius onu esir alacak, onunla dalga geçecek, onunla alay edecek diye içeriye korku salıp durmuş. Şimdi de var mı bu korkular? Allah için bir mücadeleye girdiğinde etraf bu korkuları veriyor mu? Olur mu canım, olmaz ya, altından bu çıkar üstünden bu çıkar. Veriyorlar mı aynı korkuları? Meşrebi kimin meşrebi bunların? İbn Selül’ün meşrebi. Yapamazsın, edemezsin, İslam için yürüyemezsin diyenlerin bak bakalım meşrebi kime benziyor? 80 kişi özürsüz bir şekilde sefere katılmayı reddediyor, yani bahane sunuyorlar, Allah Resulü (asm) de ne sunsalar kabul ettim diyor. Bir tanesi Osman nasıl bir bahane sunmuş biliyor musun? Hazır mısın Osman bahaneyi dinlemeye? Çünkü bizler bahanelere imanda çok iyiyiz. Bahanelere imanda çok iyiyiz, ne için çalışıyorsak yaradılış gayemiz o bizim. İş ön plandaysa o bizim yaradılış gayemiz, o yüzden bahanelere imanımız iyi olduğundan bu ders bizim için önemli. Ne diyor biliyor musun abi bir tanesi gelip? “Ya Resulallah beni Tebük’e cihada götürme. Ben Rum kızlarını görürsem fitneye düşerim.” diyor. Lokum gibi bahane, koy cebe ilerde lazım olur. Hakkı tutup halkın arasına karışacağımız zaman bu bahane lazım olur. Yapamam Rum kızlarını görürsem fitneye düşerim diye. Sonra ayet ne diyor biliyor musun hocam, yine Tevbe Sure’si: “Bana izin ver beni fitneye düşürme diyordu. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir.” Kim hangi bahaneden dolayı ortaya bir sebep sunuyorsa o bahanenin fitnesine düşmüş demektir zaten. “Şüphesiz cehennem kafirleri kuşatıcıdır.” diye ayet devam ediyor. Nasıl bahane Osman? Perfecto. Bir ayet daha iniyor, yine Tevbe suresi “Cihaddan geri kalanlar Allah’ın Resulü’ne muhalefet ederek oturup kalkmalarına sevindiler. Allah yolunda canları ve mallarıyla cihad etmeyi hoş görmediler. Bu sıcakta savaşa çıkmayın dediler. De ki, cehennem ateşi daha sıcaktır. Yaptıklarının cezası olarak artık az gülsün çok ağlasınlar.” Yani şimdi, Allah sana yapılabilecek bir kapı açmışsa, sen de bahaneyle bu kapıyı elinin tersiyle itmişsen bu ayet seni cehennemle mi ikaz etmeli? Evet. Zamanında yapılması gerekenlerin yapılmayınca çok büyük günahlardan daha çok kalbe zarar verdiğine şu kardeşiniz çok şahit oldu. Ve her seferinde dedim ki “Vallahi Ya Rabb bu kapıları açan senmişsin, çünkü bu kapıları sen açtığında insanlar elinin tersiyle ittiğinde bu kadar sinirlenemezdi normal bir şey.” Doğru mu? Mevsimi geldiğinde baharda meyveyi vereceksin Osman. Sonbaharda Allah o meyveni elinde de kurutabilir. Bir de Tebük seferinden, bu 80 kişiyi anlattık ya abi, bir de üç tane sahabe var. Ben bunların bir tanesini anlatacağım. Bir tanesi Ka’b bin Malik. Duymuş muydun abi Ka’b bin Malik’i? Tebük seferinde 80 kişi özür beyan ediyor ve Allah Resulü (asm) “Tamam, sizi Allah’a havale ettim.” diyor ya üç tane sahabe çok pişman oluyor. Ben bu üç kişiden bugün Metin, Ka’b bin Malik’i anlatacağım sana, dinliyor musun beni? Ka’b bin Malik diye bir sahabe var, hurmaların hasatı gelsin biraz daha şu ağacın kavuğunda gölgeleneyim diye oyalanıyor. Bütün ordu sefere çıkıyor, aradan bir iki gün geçiyor zaten peşlerine yetişirim diye yine oyalanmaya devam ediyor. Oyalanmaya devam ediyor. En sonunda bir bakıyor ordu gitmiş kendisi geride kalmış. Henüz Efendimiz (a.s.m) mescid-i saadetlerindeyken özür beyan etmeye geliyorlar. Ka’b bin Malik de geliyor. 80 sahabe o esnada hangi özrü beyan etse Allah Resulü diyor ki “Tamam, senin işini Allah’a havale ettim.” diyor. Ka’b bin Malik sıraya geliyor. Bakıyor ki Allah Resulü kim ne söylese kabul ediyor ve işi Allah’a havale ediyor. “Ya Resulallah,” diyor “Senin yerinde karşımda kim otursaydı ben onu ikna edebilirdim. Ama ben bugün burada seni ikna etsem sen de kabul etsen, yarın Allah mahşerde sana hakikati gösterdiğinde bana orada kızacaksın. Madem bana mahşerde kızacaksın, sen bana burada kız ama Allah beni affetsin.” diyor. (Efektli bir şekilde) “Ama Allah beni affetsin.” diyor “Vallahi Resulallah hiçbir zaman şimdiki kadar güçlü ve imkanlı bir şekilde hayat yaşamamıştım. Ben bu seferi ihmal ettiğimden kaçırdım, hiçbir bahanem yoktur.” diyor. Allah Resulü de diyor ki Ka’b bin Malik’e ve diğer iki arkadaşına “Gidin, size hüküm gelene kadar gidin ve Medine’de hiç kimse size selam bile vermeyecek. Yasak.” diyor. Osman cezayı anladın mı? Allah Resulünün terbiye metodolojisini anladın mı? Kendinden uzaklaştırarak bir sahabeyi terbiye ediyor. Ka’b bin Malik 50 gün sürecek süreçte gidiyor, sahabeler selam veriyor mu ona? Hiçbir sahabe selam vermiyor. Ka’b bin Malik biraz genç olduğundan dolayı zaman zaman mescide iniyor, sahabelerle birlikte oturup kalkıyor. Namazdan sonra onlara selam veriyor ve uzaktan şöyle Resulallah’ı izliyor acaba dudakları kıpırdayıp o da bana selam verecek mi diye? İsim neydi? Burak. Bir hayal etsene. Dünyada en sevdiğin insan seni kendisiyle cezalandırıyor. Ve daha güzelini söyleyeyim mi? Ka’b bin Malik hiç ümidini kesmiyor. Neden biliyor musun? Hani Kur’an’a iman etmiş ya biliyor ki ancak kafirler Allah’tan ümit keser. Ya… Devam ediyor, Ebu Katade diye bir amcaoğlu var. Bir gün amcaoğlunun bahçesine atlıyor Ka’b bin Malik. Çok özlüyor çünkü acaba o benimle konuşur, o bana selam verir mi diye. Ebu Katade’nin bahçesine atladığında selam veriyor ona, tebessüm ediyor. Ebu Katade yine onunla konuşmuyor ve sonrasında naklediyor. “Ka’b bin Malik’in sesini duydum az kalsın dönüp ona bakacaktım. Ve ona baksaydım eğer dayanamazdım. Onu çok severim onu çok özlerim ama eğer dayanamasaydım, onunla konuşsaydım, Allah Resulünün sözünü yere düşürürdüm sadakatimi kaybederdim.” diyor. Yine de doğru olanı tercih ediyor. Ömrünüzde üst üste bu kadar doğru adımı atma doğru imtihanda doğru tercihi seçmeyi yaşadınız mı hiç? Devam ediyor, Gassan hükümdarı var Cebele bin Eyhem diye bir adam. Tabii Ka’b bin Malik büyük bir şair olduğundan zamanında, Gassam hükümdarı tanıyor onu. Bir mektup gönderiyor Ka’b bin Malik’e. Bak bu kadar imtihan yaşamış bir adama bir mektup geliyor. Mektupta ne yazıyor biliyor musun abi? “Ey Ka’b bin Malik, duydum ki sahibin sana zulmediyormuş. Sen bizim diyara gel. Gassan’a gel, buraya gel. Senin gibi bir şaire layığınca hizmet edeyim.” Nasıl imtihan? Tam da Allah Resulü’nün kendisiyle ve herkesle konuşmayı yasakladığı bir evrede karşısına çıkan imtihana bak. Ne yapıyor biliyor musun? Şöyle mektubu eline alıyor, şöyle. “İmtihan herhalde.” diyor. Dönüp kalbi teveccüh bile etmiyor. Biz patron bir şey der, biri ispiyonlar şöyle olur böyle olur işimizden oluruz diye, aman memuriyetim, esnaflığım elimden gider diye sohbet dinlemekten aciz bir hale gelmişken koca hükümdarın mektubunu paçavra gibi ortaya atmış. İmtihanda nasıl bir adım atmış Engin abi? Yine Allah tarafını seçmiş. Biz olsak ne yapardık Engin abi, koy kendini yerine. Koy ki ders işimize yarasın Engin abi. Çilenin 40. Günü, Allah Resulü (a.s.m) bu kadar imtihan yaşamış bu adama bir haber daha gönderiyor. Bahri abi bir haber daha gidiyor biliyor musun Ka’b bin Malik’e? Ne diyor biliyor musun? “Haber verin, hanımı da evi terk etsin.” Anladın mı? Evli misin? Haber geliyor, hanımı da evi terk etsin. Çok acayip değil mi? Ka’b bin Malik ikiletmeden hanımını babasının yanına gönderiyor. Çileli ve ızdıraplı bir şekilde bekliyor ama sadakatinden asla ödün vermiyor. İşin sonunda 50 gün sonra ayet nazil oluyor. Yine Tevbe suresinde Ahmet, ne diyor biliyor musun ayette: “Geri bırakılan üç kişiyi de Allah bağışladı. Çünkü o derece bunalmışlardı ki yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıkmıştı. Ve Allah’tan kurtuluşun ancak Allah’a sığınmakta olduğunu anlamışlardı.” Sabah Zübeyr bin Avvam gelir bu müjdeyi verir, Ka’b bin Malik sevincinden üstünü çıkarır ona hediye eder. Koşar Medine’de bütün sahabeyi kucaklar. Ka’b bin Malik olayı tamam, Tebük’e devam edeyim. Tebük seferinde 700 kilometre yol yapıldıktan sonra sahabeyle birlikte Heraklius’un kalbine korku düşer. Yani münafık İbn Selül’ün dediğinin tam tersi olur ve cihad olmadan korkup geriye dönerler. Ama Tebük’ten önce bir vaka yaşanır, bu vakanın adına Mescid-i Dırar deniyor. Duymuş muydun? Mescid-i Dırar. Medine’de münafıklar toplanacak rahat bir yer bulamazlar. Derler ki, biz bu toplantılarımızı nasıl yapacağız? Kendimize bir mescid inşa edelim derler. Ve Allah Resulüne derler ki, “Ya Resulallah, biz Medine’deki mescide yaşlılarımız ve ihtiyarlarımız gelemiyor zorlanıyorlar. O yüzden bu mescidi yaptık ki onlar cemaat namazını da kaçırmasın diye.” derler. Bir de kılıfına da uydururlar. Ve derler ki, “Ya Resulallah, lütfen bir gün gelip bizim mescitte bir namaz kıldırır mısın?” Neden namaz kıldıracaklar? Allah Resulü orada namaz kıldırırsa devlet başkanı, mescidin resmiyeti tanınmış olacak. Allah Resulü Tebük seferine gidiyor, Tebük seferinden dönerken yine Tevbe Suresinden bir ayet nazil oluyor. Ayette diyor ki, “Ey Nebi! Bu mescitte sakın namaza durma.” ila ahir. Ayet devam ediyor. Ve Allah Resulü döndüğünde bu mescidi yıktırıyor. Bu mescide Mescid-i Dırar deniyor Yücel abi. Peki burdan almamız gereken ders ne? Her şey göründüğü gibi değil demek Sabri abiciğim. Çok isterdim ama her sakallıya güzel diyemem. Çok isterdim ama her sarıklıya güzel diyemem. Çok isterdim ama uzaktan sureti güzel olan her şeyin siretini bilmeden ona da güzel diyemem. Ve çok ilginç bir durum, Allah Resulü (a.s.m) İbn Selül gibi bir münafığı Tebük hariç bütün seferlerde yanında götürüyor başkalarına da zararı olmasın diye. Bu kadar basiretli ve bu kadar bir çile insanı. Tebük seferi bir zorluk seferidir ve farkındaysanız ufak tefek zorlukları gören maalesef bütün münafıklar bu seferlerde dökülür. Bizler neden imtihan olmak zorundayız anlıyor musun? Allah azze ve celle hamlarla hasları ayıklamak için, altın mı bakır mı vurup ayıklamak için, elmas mı kömür mü ayıklamak için, onlar o zaman ne yaşadıysa farklı isim farklı şekillerde bize de o Tebük’ü yaşatacak. Kimi zaman evimizin içinde yaşatacak, kimi zaman işyerimizde ciğeri üç kuruş etmez bir adama tamah ederken Allah’a layık olamadığımız cihette yaşatacak. Kimi zaman uykudan yaşatacak, bu saatte yataktan kim kalkacak şimdi diye. Ama mutlaka bu imtihanlarla O’nu mu seçeceksin yoksa dünyayı seçip keyfe ma yeşa devam mı edeceksin bunu sana gösterecek. Tebük seferi bahanelerle bahanesi olmayanların ayrıldığı bir imtihanın adı. Kumaşımızın kalitesi nedir, bunları bize turnusol kağıdı gibi göstermenin adı. Bizler böyle imtihanlar karşısında daha sorumluluk almamışken nasıl imtihan olabiliriz? Ben soruyorum size. Gerçekten bu kadar boş mu yaratıldık? Tek derdimiz bir akademik kariyer midir? Tek derdimiz bizi ailemizin şöyle bir ilerden alkışlaması, benim evladım da ne kıymetli ne kaliteli bir evlatmış demesi mi, yoksa bunların rızasının ve tebessümünün hepsi kabirde geçicidir benim için Allah’ın razı olması yeterlidir demek mi? Bizler sorumluluktan kaçıyoruz. Şurada bir adamın üstüne biraz okusana kardeşim diye gittiğimizde, dünyada yapmadığı korkaklığı ve çekingenliği burada yapıyor. Şu derslere gelsene dediğimizde, bir sorumluluk vermeye çalıştığımızda, sizler bunları elinizin tersiyle ittiğinizde kime benziyorsunuz farkında mısınız? İnadına ne demeniz lazım, farkında mısınız? Akif gibi, “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol. Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. Ne güzel demiş değil mi? Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol. Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. Bizler şehirleri ve dünyada birçok ülkeyi geziyoruz. Bu hakikatleri gönül dünyasında duymaya muhtaç çok fazla insan varken bu uykular inanın bizlere haram Bahri abi. Allah, onlara denk geldiğinizde yardım edin diyor, biz de onları gördüğümüzde Allah size yardım etsin diyoruz. Allah bize yap diyor, biz de onları gördüğümüzde hayır Allah’ım sen yap diyoruz, haşa ortak gibi! Bu nasıl bir çelişki? O bize yardım et diyor, biz onları gördüğümüzde de Allah sana yardım etsin diyoruz. Sorumluluk almak istemiyor musun? Dünyada rahat yatak, rahat döşek mi tercih etmek istiyorsun? Kabul. Şeytanın seni kandırmayı başarabildiği zamanlarda dünyadan istediğin lezzeti alabilirsin. Ta ki Allah belanı verinceye kadar! Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn el-Fatiha.