Birçok İnsanın Dertlerinden Kurtulduğu İşte O Sohbet (İzafiyet-Kuantum)

Sizin köyün kuzuları gibi değil mi Fatih abi? Bu da özel gözlük. İnsanın içini gösteren gözlük 🙂 Abiler cümleten Selamunaleyküm. Hoş gelmişsiniz. İyisiniz inşaAllah. Keyifler iyi? Allah iyilik versin. Hacı Abi hoş geldin. Nasıl Adana’da durum? Güneşe devam mı sıkıyorsunuz? 🙂 Eyvallah. Muhammed saatler olsun baba. Kaymak gibi olmuşsun. Bir Suruçlu’dan ne kadar kaymak olabilir ama? 🙂 Kaymak gibi olmuşsun. Evliliğe şafak kaç? 27 Sayıyorsun ha 🙂 Ulan insan utanır, söylerken utanır ya. Böyle kendi topuğuna sıkar mı insan ya? Mesut hoş gelmişsin. Eczaneyi bırakabildin sonunda. Bu arada eczane ablamın eczanesi sıkıntı çıkarır duyarsa. Evet ne var ne yok? Vay Mustafa hoca nasılsın ya? Geçen İrfan’la kaza yapmışsınız. Arabalar çarpmış birbirine. Tahsilata? O yüzden İrfan’ı gönderdik başka şehire. Nasıl? Sıkıntı yok inşaAllah arabalarda? Ya Baki Entel Baki. Araba yok. Ne yaptın arabayı? Ciddi mi diyorsun? İrfan o kadar vurdu mu ya? Ha sen vurdun. Sonra okuttunuz mu arabayı? Rabbim yardımcın olsun inşaAllah. Sabri Bey nasılsınız? Hamdolsun. Yaramazlık yok, keyifler iyi. Bugün derste bir iki konuda yardım istesem yardımcı olur musun? Tamam eyvallah elinden gelir senin böyle işler. Elektronik, teknoloji konuşacağız. İzafiyet Teorisi, Kuantum falan sizin dükkanda sattığınız şeyler 🙂 Kamera, pil satmıyor musunuz işte benzer şeyler. Şimdi hamdolsun vay Resul ne yaptın oğlum saçına lan? vay vay kaç lira verdin o tıraşa? 20 daha verip kafayı aldırsaydın birader . Yazıktır yav Bir insan evladı bir insan evladına bunu yapabilir mi? Vay gardaşım benim. MaşaAllah Valla Resul şuan Allah için bakıyorum yüzüne ama yolda görsem çok zor. İbrahim Adana’da nasıl durumlar? Keyifler iyi koltuk piyasası, yastık piyasası. Geçen 4 katlı için Bursa İnegöl’e gittik. Oranın salon takımına baktık abi. Abi isim neydi? Veli abi İnegöl’ü duymuş muydun önceden? Koltuk piyasasını falan? Nasıl duydun İnegöl’ü? Köfte mi duydun? Koltuk piyasasında çok zirve Veli abi. inşaAlah dört katlıya geçince, siz daha rahat oturabilesiniz diye salon koltuklarına falan baktık Allah senden de razı olsun Veli abi eksik olmayasın İbrahim öyle bir yer gezdik ki, 250 bin metre kare koltukçu 250 bin metre kare yani dört katlıyı gezen varsa içinizde dört katlının 100 katı oluyor gezdik ya gezmez miyiz? Üstad dememiş mi: “”Men talebe ve cedde, vecede” Daldık, talep ettik elde ederiz dedik. 250 bin metre kare yani kirve, sizin Suruçlular onu denk getirse hipodrom yaparmış oraya. 250 bin merte kare bak şey olacak belki ayıp olmaz inşaAllah insan tuvalet hali sıkışıyor. Sıkıştım böyle baktım, mercekle yani ileride WC yazıyor. Dedim: “Ne gideceğim.” Bursa’ya döndüm orada yaptım. Ahahah Bak hakikaten 250 bin metre kare şaka gibi. Hakikaten ya. Halbuki kabrimiz ona göre ne kadar dar değil mi? Reis efkarlandın. Sohbet bu kadar. El Fati… Ahahah Şimdi hakikaten Hamdolsun Rabbime bazen inşaat nasıl gidiyor? Dört katlı falan diye soruyorlar. Diyorum ki: “Elhamdülillah huzurluyum, mutluyum.” Ama gerçekten çok zor gidiyor. Vayy Resül abi hoş geldin. Çok zor gidiyor. Gerçekten çok zahmetli gidiyor inşaat. Aaa Seyyidi Bey varya sohbeti böldüreceksin bana be kaç yıl oldu vicdansız gelmeyeli! Kaç yıl oldu? 1 yıl oldu mu? Ben futbol oynamayı bilmiyorum diye gelmiyorsun değil mi böyle? Vayy Seyyidi Bey vay… Ya böyle hakikaten çok efkarlı geçiyor. 250 bin merte kare Yani ben evlenirken o kadar bakmamışım. Evlenirken hanıma o kadar bakmamışım yani bırak koltuğu. Ama dört katlı olunca oradan oraya geziyorsun. Oradan oraya gidiyorsun. İnsan günlük gerçekten de dertleniyor. Böyle kabalık olmazsa şöyle bir cümle söyleyeceğim; bence dünyayı, dünya amacıyla yaşayan biraz ahmak oluyor hakikaten. Şu dünyada böyle hepsi geliyor, geçiyor eskiyor, koltuk için bile 250 bin metre karelik yerler yapıyorlar. Hakikaten dünya, dünya için yaşanabilecek bir yer değil. Yani ahiret için bir amaç, bir tarla olarak kullanılırsa ne ala, ne mutlu. Ama öteki cihette, hakikaten dünya, dünyada mutlu olayım diye yaşacak bir yer değil çünkü, mutlu etmiyor. Benim bir öğrenci kardeşim vardı burada içinizde, daha sonra işe girdi para kazanmaya başladı. Dedi ki: “Abi fark ettim ki param oldukça borcum da artıyor.” O bile huzurlu ve mutlu değil. Daha öncesinde “Bir abam var atarım nerede olsa yatarım” derler ya Turgay abi “O cihette geçiniyordum” diyor ” İş hayatına girdim, lüks artmaya başladı, yol masrafım arttı, ayakkabı masrafım arttı.” Hani bunları yapmayın diye anlatmıyorum. Bir arkadaşın derdini anlatıyorum. Dünya hakikaten bu cihetlerde bana özellikle çok boğucu geliyor. Hatta vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye olmazsa, dünya çöplük gibi geliyor. Yani böyle ev bile tat vermiyor hakikaten. Sürekli aklıma ölüm geliyor. Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki: “Ölüm müminin hediyesidir.” Şimdi ölüme böyle öcü öcü gibi bakanlar var ama, Hadiste ‘müminin hediyesi’ diye geçiyor. Başka bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Lezzetleri acılaştıran ölümü sıkça zikrediniz.” Şimdi ölüm deyince Sabri abi, dünya sonsuz gibi gelmiyor. Dünya sonsuz gibi gelmeyince Ali Baba, dertlerde geçici geliyor. Yani düşünsene dünyanın bir sonu var, senin bir sonun var ihtiyarlığının bir sonu var, o zaman dertlerinin de bir sonunun olması lazım. O zaman dertlerin neden baki olsun ki? Diye, insanın kalbi gerçekten çok ciddi biçimde mutmain oluyor. Abi, ben yıllardır ölüme bu cihette iştiyak duyuyorum. Ama hani şehit olmanın ilk kuralı, vatanını, milletini, cepheni savunmak için ayakta kalmaya çalışırsın. Yani insan ölüme iştiyak duyuyor ama bu bizim elimizde değil, terhis tezkeresini Allah(c.c.) ne zaman nasip eder onu bilemiyoruz. Ama bugün derse ki: “Ey Mehmet günahlarını affettim. Açtım perdeyi, gaybı gelir misin?” Valla dönüp babamı tanımam. Hakikaten dünya bana o cihette biraz nalet geliyor. İnsanın da hakikaten günlük hayatını geçirme sebebinin en temel taşı bu dertlerine huzur aramak. Öyle değil mi kardeşim? Huzur ararken çoğu zaman insanlar dertleniyor. Anasına gidiyor, atasına gidiyor, babasına gidiyor, dedesine gidiyor, dayısına gidiyor, halasına gidiyor, amcasına gidiyor, onlar kesmiyor. Bu sefer nereye gidiyor? Bankaya gidiyor, içkiye gidiyor, zinaya gidiyor, kumara gidiyor, iddaaya gidiyor… Eski gayri meşru hayattan arkadaşlar vardı hamdolsun şimdi 5 vakit namazlı arkadaşlar. Geçen gece onların mahallesindeydim bir anlattılar bana dedi ki: ” Sen artık kumar anlatma! Yani kumar diye bir şey kalmadı. İddaa yoluyla tefeciler eline düşen kaç adam olduğunu bilsen, artık bu zamanın kumarı budur diye sadece bunu anlatırsın” dediler. Yani iddaa diye öyle bir bataklık çıkmış, Allah, özellikle genç kardeşlerimizi ondan ve onun vesilesiyle ellerine düştükleri tefeci heriflerden kurtarsın. Şimdi hakikaten dünyada her cihette dert var ve insan bu dertlerine çözüm arıyor. Urfa’dayız hacı abi Urfa’da şimdi adını vermeyim tanırsınız belki Amca dedikleri biri var. “Başın sıkışırsa dara …….(dıdıdıt) amcanı ara” derler Urfalılar bilir burada Muhammed bilirsin değil mi? Hah tamam yine de ismini zikretmeyelim. Şimdi bu amca Urfa’da köklü bir adam. Doğru mu? Böyle varlıklı, köklü, herkese yardım eden, sözü geçen bir amca. Neyse bu amca bir gün İbrahim sen de Urfalıydın değil mi? Neresindendin İbrahim? İsotçu musun? İsotçu mu Tırşikçi mi? İkisi de değil. Bu amcam ismini bildin değil mi? Uçağa biniyor. Şimdi Urfa’nın ağası. Yani ağar bir adam. Başlıyorlar uçakta çiğ köfte yoğurmaya. Haydi baba, haydi baba Şimdi Urfalı adamın gönlü de bol olur. Hani ben köşede yiyim demez ki. THY gibi “bir hamburger ikincisi yok” öyle değil yani. Zorla yedirir, tavana yapıştırır böyle “olmuş mu?” diye Uçağın tavanına 🙂 Neyse yoğuruyor yoğuruyor ” Yav benim babam sen hele yiyesin” diye herkese ikram ediyor. “Yav kurban olayım ye, cigerini yiyim ye!” Oradan da elit bir beyefendi çıkıyor. ” Ya çok teşekkür ederim ama kusura bakmayın benim hemoroidim var” diyor. ” Yav hele bunu ye onu da yerik.” Ahahahah Yani hemoroidi herhalde bir isot çeşidi zannetti. Aynı amca yine uçakta uçağın cam kenarında da bir tane ablamız oturuyor. Bu arada bunlar gerçek vakaymış bütün Urfalılar bilir. bunları bilmek Urfalı olmanın şiarı. Böyle yanında da cam kenarında bir abla oturuyor. Neyse abla demiş: “Amcacım bir müsaade eder misiniz? Geçmem lazım.” Neyse abla iniyor. Uçak havada bu arada. Tuvalete gidiyor. Geri geliyor bir bakıyor bizim amca cam kenarına oturmuş. Kadın diyor ki: “Beyefendi burası benim yerim” Amca : “Vallah ben seni indi sandıydım.” diyor Ahahahahah “Başın sıkışırsa dara bizim amcayı ara” diye de sloganı var. Hakikaten Urfalılar çok muhabbetle anlatıyorlar. Allah razı olsun. Buradaki Urfalı herkes bu anlattığımın hepsini biliyordur diye tahmin ediyorum. Şimdi şaka bir yana tüm dertler bu kadar tatlı olmuyor. Hani uçakta bir lavaboya gitmek kadar basit olmuyor. İnsanın hakikaten mahiyetine yerleşmiş, kurtulmak istediği, çözüm aradığı çok fazla derdi var. Bu dertlerine, insanlar çözüm ararken isterler ki yanlarında her şeyi bilebilen, her şeye vakıf olabilen birileri olsun, fikir danışayım isterler. Doğru mudur kardeşim? Şimdi bir dönem Hz. Ali Efendimiz bir hutbe ihraz etmek için minbere çıkıyor. Hz. Ali’yi bilirsiniz, hadislerde ‘ilmin kapısı’ diye geçer. Yani bilgi cihetiyle, ilim cihetiyle Hz. Ali çok zirve bir şahsiyettir. Hatta ‘Celcelutiye’ diye bir eseri vardır Hz. Ali’nin. Bir kısmı yanılmıyorsam Süryanice bir eser olması lazım. Risale-i Nur’da çok fazla bahsedilir Hz. Ali’nin bu ‘Celcelutiye’ isimli eserinden. Hatta Üstad bir yerde “Risale-ten Nur” Risale-i Nur’un Arapça isim tamlaması ‘Risale-ten Nur’ isminin Celcelutiye’de ilham olunduğu vs. gibi şeylerden bahseder. Şimdi Hz. Ali o dönemde bir iddia da bulunuyor. Yanına gelenlere diyor ki: “Bana her ne sual edebilirseniz edin, ben bunlara cevap verebilirim” diyor Hakikaten de boş çevirdiği yok. Bir gün tam hutbeyi ihraz ederken biri Hz. Ali’ye bir sual soruyor, ve Hz. Ali: “Ben bunun cevabını bilmiyorum” diyor ” Ey Ali (k.v.) madem bunun cevabını bilmiyorsan o mekanda ne işin var!” diyor. “Her şeyi bilen mekandan münezzeh olduğu için benim burada işim var” diyor Ya Allah Kimi kastediyor Veli abi? Allah Azze ve Celle. Nasıl cümle ama? Çok ince. Şimdi bakın abiler, her şey anlatılırken varlıkla anlatılır. Hani Cihat, desem ki: “Mehmet’i anlat” “Siyah saç, ela göz, boyu şu, kilosu bu” Değil mi abi? Şu masayı anlat desem. Ahşap dersin, kütük dersin ama Cenab-ı Allah, bunlardan gayrı bir şekilde yoklukla anlatılır. Allah’ı anlat? Olur, Allah zamandan münezzehtir; ayrıdır, ağrıdır, yoktur yani. Allah mekandan münezzehtir. Allah acizlikten münezzehtir, yani acizlik ona dokunamaz. Doğru mudur? Hatta çok ilginç bir şey söyleyim; Cenab-ı Allah’ın hazinesi de yoktur biliyor musun? Allah’ın hazinesi nerede? Yoktur. Yani Cenab-ı Allah yoktan var eder… Bugün bir inşaat yapmak istesen demir, beton, çimento topladın bunların dizilimi, kuruması için belirli bir zaman beklemen lazım neden Sinan? Çünkü, var olan bir şeyle inşaat yapmaya çalışıyorsun. Ama Cenab-ı Allah’ın hazinesi yok olduğundan, yoktan var edebildiğinden “Kün (ol)” fabrikasından çıkarması kafi geliyor Cenab-ı Allah için. Demek ki bugün asıl konu şu; dertlerimizin çözümü kimde? Bunu konuşacağız. Ama bunu konuşmadan önce, size müsaadeniz varsa biraz Rabbimizi tanıtmak istiyorum. Mülk Suresinde bir ayet geçiyor Mülk Suresi 14. Ayette “Yaradan bilmez mi hiç” diyor. Neyi bilmez mi? İçindekini, dışındakini, kalbindekini, aklındakini, ahiretini, kabrini, dünyanı, evvelini, ahirini… ” Yaradan bilmez mi hiç? O Latiftir, Habirdir” Habir demek; her şeyden haberdar olan demek. Latif ne demek? Bugün ana konumuz tam burası olacak. Size, konuya girmeden önce Risale-i Nur’dan bir paragraf açacağım. Bu arada Veli abi, ilk 3-5 dakika biraz anlaşamayabiliriz. Bana 3-5 dakika müsaade edin okurken, konuşurken. Ondan sonra çok basit bir şekilde anlaşacağız. Bediüzzaman Said Nursî şöyle bir cümle söylüyor: ” İ’lem eyyühe’l-aziz” İ’lem ne demek? İlim kökünden düşünün bilmek demek değil mi abi? eyyühe’l-aziz; ey aziz kardeşim. Bir mümine aziz vasfı çok kullanılır. Aziz; galebe edilemeyen demek. Yani bugün müminin en fazla canını alabilirsin. Müminin canını alsan, yine şehit oldu yine galebe edemedin. Doğru mu abi? Galip gelemezsin. Bu yüzden: “Dinle, bil ey aziz kardeşim” diyor. “İ’lem eyyühe’l-aziz” “Maddi olan bir şey…” Biz maddi şeylere bugün ‘kesif’ diyeceğiz. Daha önce duymuş muydunuz? “Maddi olan bir şey (kesif) ,kesafeti ne kadar fazla olursa (yani ne kadar katı olursa) o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez” Ben şu an ruhunu görebilir miyim Koyuncu? Göremem neden? Madiliğim çok. Doğru mu? “… ve onları idraktan kasırdır (yoksundur, noksandır) Fakat nur ve nurani şeyler, ne kadar nuraniyette terakki ederse( incelirse, latifleşirse, hassaslaşırsa) o nisbette ince ve gizli şeylere nüfuzu tam ve keskin olur. Ve keza ne kadar latif (şeffaflaşırsa, incelirse) olursa, o derecede maddiyatın içlerini keşfeder.” Diye, Bediüzzaman Said Nursî’nin bir cümlesi var. Şimdi burada Latif yani letafet, Kesif yani kesafet diye iki kelime var. Ne demek bunlar? Şimdi Mesut Baba burada bir tane uzaktan kumandalı araba olsa, ben elimi böyle yaparak uzaktan kumandalı arabayı yönlendiremem doğru mu? Çünkü, benim elim kesif yani kesif deyince tesiri yok diyeceksin. Latif deyince de tesiri var diyeceksin. Tamam mı? kesif nedir? Tesiri yok. Latif nedir? Tesiri var. Bir daha tekrarlayalım. Kesif nedir Apo? Tesiri yok. Latif nedir? Tesiri var. Şimdi benim elim kesif olduğu için uzaktan kumandalı arabayı hareket ettiremem. Ama ben onun kumandasını alırsam kumandasının gönderdiği dalgalar latif olduğu için uzaktan kumandalı arabayı ne yapabilir? Hareket ettirebilir. Şimdi bakın Hacı Abiler. Şu Dinozor sizce latif mi kesif mi? Kesif. Neden kesif? Çünkü bunun bir tesiri yok. Şimdi benim elimde şöyle kibrit olsa Fatih abi bu Dinozor ile kibrit 1 trilyon yıl bakışsalar bu Dinozor bunun ateşini yakabilir mi? Yakamaz. Neden yakamaz? Beraber işleyelim hadi! Kesif çünkü. Kesifte tesir yok. Bunun ateşini yakmak için ne lazım ? Latif bir şey lazım. Çünkü latifin etkisi uzaklara ulaşır ve tesir vardır. Şimdi bir deneyelim. Bu elimdeki lazer latif midir abi? Latiftir. Şimdi bu latif lazeri tuttuğumda bunun ateşini yakabildi. Demek ki bir şey latif ise, bunun daha uzaklara tesiri oluyor mu? Oluyor. Ama bir şey kesif ise, tesiri olmuyor. Şimdi, Sabri abi be seni bir alıyım deneyim mi abi? Gelsene şöyle. Şu ateş deneyini birde seninle yapalım. Sabri abi gel şuraya. Bu tabure Sabri abiyi kaldırır mı ya? Sabri abi gel hele. Göbeğinide şu aşağıdan koyduk mu. Şimdi bak Sabri abi, senden bir ricam var abi. Şöyle sana 3 tane kibrit veriyim. Tamam mı abi. Şu 3 tane kibriti konuşarak yakar mısın? Sabri abi ver mikrofonu ben tutarım. -Yan. Ahahah -Yanmıyor abi. Yanmıyor. Başka bir şeyler dene. Bakışmayı dene. Ahahah Hakaret deneyebilirsin. Göbeği dener misin? O da yemedi. Elini dene abi, elimle yakabilir miyim diye. O da olmadı. Sabri abi neden yakamadın bir daha söyle. Çünkü sen kesifsin. Ya o başka konu kurban olduğum 🙂 “Ben olmamışım” diyor. Ahahah Şimdi Sabri abi sen nesin abi? -Kesif. Kesifin tesiri var mıydı Resul? Kesifte tesir yok. Bu yüzden yakamadın. Peki şu lazerle yakmanı rica edebilir miyim? Şu arkadan yanıyor reis. Birine tutma yakar. Şimdi Eyvallah -Gördünüz mükemmel. Ahahah Anlatmaya gerek yok 🙂 O zaman şunu diyebilir miyiz Sabri abi, lazeri bir tut abi Şimdi abi bu lazer latif, sen kesif miydin? Kesifsin. Bu lazer ney? Latif. Bu ışık ney? Bu da latif. Bunun da dalga boyu tesiri var mı? Var çünkü latif. Doğru mu? Peki bu elektrik ney abi? Bu elektrik ney? Ahahah Bu elektrik ney? Latif mi oluyor abi? Bu da latif neden? Çünkü Tesiri var. O zaman şöyle anladık -Fatih hocama tutsam? Yanar. İçinden geçer sizin dükkana gider. Yanar. Sıkıntı çıkar. Tehlikeli şeylerle oynuyorsun. Eyvallah. Seninle oynuyorum yani. Senden tehlikelisi mezarda Sabri abi. Eyvallah var mı arkadaşlara söylemek istediğin bir ilahi falan? Yoksa in de dersi yapalım 🙂 -Abi fazla takılma çok tehlikeli. Sabri abi Allah razı olsun. Eksik olmayasın. Onu da sizden almıştık bozuk çıktı 🙂 Şimdi latif ve kesif arasında bir sıkıntı yok değil mi? Kesif neydi? Katı bir şey ve tesiri yoktu. Latif neydi? Daha şeffaf bir şeydi ve tesiri vardı. Yakmam, saçları yakmam. Şimdi bak hacı abi; buraya kadar sıkıntı yok. Size latif ile kesifi ayırabilecek bir şey söyleyeyim. Bu aynaya kesif bir şeyi tuttuğunuzda, mesela bu aynaya bir tane alim tutalım. Koyuncu sen gözüküyorsun ha sanki 🙂 Bir alim tutarsak aynadaki de alim midir? Değildir, cahildir. Yani bu aynayı alime tutup sonra yanına götürüp aynada bir şeyler yapabilir misin? Bana bir fıkıh dersi ver diyemezsin. Peki bu aynaya şöyle bir parfüm olsa, parfümü aynanın karşısına koysak, normalde parfümü elinize aldığınızda güzel bir koku verir. Aynada parfümün timsali var doğru mu? Peki aynayı kokladığınızda kokar mı? Kokmaz. Çünkü parfüm nedir? Kesiftir. Doğru mu? Oturuyor değil mi böyle? Şimdi ben şu aynaya 100 bin doların resmini tutsam aynada da 100 bin dolar görünür mü? Görünür. Peki bu ayna 100 bin dolar değerinde olur mu? Olamaz. Neden? Çünkü para kesiftir. Kesifi anladık mı Caner? Kesifte bizim ayırıcımız ne olacak? Ayna olacak. Aynanın içinde görüntüsü var ama hiçbir işe yaramıyorsa kesiftir. Tesiri yoktur. Şimdi Hacı Abiler bakın; bu aynaya Güneş ışığını tuttuğunuzu düşünün bakın lazeri tuttum ve lazer şuan duvarda geziyor. Bunun bir Güneş ışığı olduğunu düşünürsek; ben bunu bu aynaya tutarsam Güneş’ten ısı verir değil mi? Peki bu aynayı tuttuğum yer ısınır mı? Evet ısınır değil mi? Hatta böyle çocukken deney yapardık değil mi? Güneşten tutar, kibriti öyle yakardık. Neden ısınıyor? Çünkü Güneş’in ısı verme şuaı nedir? Latiftir. Latif olduğu için aynadan tesiri var mıdır? Vardır. Hatta dikkat edin, bu elektrikli ısıtıcıların arka kısmını aynadan yaparlar, ısınınca aynayla odaya yansıyabilsin diye. Doğru mudur? Peki bir Güneş olarak bu aynaya bu sefer de ışık versek ben bu aynayı tuttuğumda bu ışığı sağa sola yansıtabilir miyim? Yansıtabilirim. Hatta kamera sistemlerinin bir çoğu böyle çalışıyor öyle değil mi? İçlerinde ayna var, görüntüyü birbirlerine timsal olarak aksettiriyorlar. Demek ki Güneş’teki ışık dediğimiz olay nedir? Latiftir. Latif ile kesif bir cihette oturdu mu? Sıkıntı var mı burada? Sıkıntı yok. Şimdi abiler biraz daha derinleşeceğim. Bana 5-10 dakika müsaade edin. Birazdan ‘Bu anlattıkların ne işimize yarayacak Mehmet?’ Sorusunun cevabını vereceğiz. Tamam mı baba? Bana biraz müsaade edin. Şimdi ‘Big Bang’ denilen bir olay var duymuşsunuzdur. Takriben 14 milyar yıl önce doğru mudur? 14 milyar yıl önce ‘Big Bang’ denilen yani ‘Büyük Patlama’ denilen olay oluyor. Bu ‘Büyük Patlama’ olayında, ortamda sıfır hacim ve sonsuz yoğunluk var. Bu ne demek biliyor musun Hacı Abi? Yani muazzam bir enerji var ortada ama bu enerjinin bir hacmi ve kütlesi var mı? Yok. Şimdi ben size su desem; su kesiftir doğru mu? Yarım kilo ver deseniz verebilirim. Doğru mu abi? Doğru. Şimdi az önceki elektrik elektrik bir enerji midir? Enerjidir. Bana deseniz: “Abi oradan 1 poşet elektrik ver.” Verebilir miyim? Bir hacmi, kütlesi var mı elektriğin? Yok. Neden? Çünkü elektrik latif bir enerjidir. Şimdi herkes dikkati iyi versin Mücahit. Kainatın ilk oluşumunda madde diye bir şey yok ortada abi. Tamamı enerji Fatih abi Tamamı enerji. Şimdi kainatta birden sıcaklık düşüyor ve bu enerji gitgide yoğuşmaya başlıyor. Hani köyde böyle su buharı olur hava birden soğur, katılaşır değil mi abi? Çiy olur hani böyle arabaların üzerlerinde görürüz. Aynı o şekilde sıcaklık düştükçe abi yoğuşmaya başlıyor. ‘Kuark’ dediğimiz parçacıkları oluşturuyor abi. Aradan 380 bin yıl geçiyor İbrahim. İşte bu kuarklar birleşiyor elektronlarla beraber atomu oluşturuyorlar. Genellikle hidrojen atomunu oluşturuyorlar ve atom dediğimiz, elektron dediğimiz vakalar ortaya çıkıyor. Buraya kadar sıkıntı var mı? Bazı enerji madde haline gelemiyor, hala Uzay’da. Buna da ‘Kozmik Geri Plan Radyasyonu’ diyorlar. Yani hala, elektrik gibi düşün poşete koyamıyorum yarım kilo veremiyorum. Bir hacim kaplamıyor, bir kütlesi yok. Ama hala enerji olarak bir vasfı var. Doğru değil mi? Mesela elektrik bazen bir kisveye giriyor abi, klimadan soğukluk veriyor bize. Doğru mu? Ama soğukluk elektriğin kendisi değildir. Bazen elektrik bir kisveye giriyor abi, bize sıcaklık veriyor ama sıcaklık elektrik demek değildir. Bazen bir kisveye giriyor bize aydınlık veriyor, ama aydınlık elektrik demek değildir. Yani ben taşla burdan bütün lambaları kırsam lambaya zarar veririm değil mi? Evet Elektriğe zarar verebilir miyim? Hayır. Allah’a da öyle zarar veremeyecekler işte. Çünkü kainatta gördüğümüz her şey Allah’ın bir aksi, timsali, esmasının bir tecellisi ama asla kendi değil… Konu nerelere gidiyor görüyor musunuz? Dikkat burada mı? Şimdi Hacı Abiler; yavaş yavaş konuya girmem lazım. Einstein diye bir abimiz var duydunuz mu? Bu arada tekrarlamak istiyorum. Kesif ne demek? -Katı, tesiri yok. Latif ne demek? -Şeffaf, tesiri var. Şu Dinozor’a ne demiştik? Kesif demiştik. Şu lazere ne demiştik? Latif, istediğimiz yere gönderebiliyoruz. Şimdi Einstein diye bir abimiz var. İzafiyet Teorisi’nde muazzam bir formül buluyor. Formülü: E=mc² Gözüküyor değil mi oradan? Şimdi bu ‘E’ dediği şey; enerji hani az önce elektriği söyledim ya, poşete koyamadım. Kütlesi yok, hacmi yok ama enerjisi var. ‘E’ dediğimiz şey aynı öyle bir enerji. ‘m’ dediğimiz bir kütle mesela; “Mehmet kaç kilo?” -75 kilo “Masa kaç kilo?” -Şu kadar kilo. Gibi bir kütlesi hacmi var. ‘c’ dediğimiz, ışık hızı. Yani formül şunu söylüyor abi, ışık hızı da 300.000 Km/Sn Şimdi ışık hızı sabit bir şeydir ve Einstein bu denkleme göre diyor ki: “Madem ışık hızı sabittir. Eğer bir şey ışık hızını geçebilirse enerji kütleye, kütle de enerjiye dönüşebilir” diyor yani böyle varsayımsal anlatıyorum. Yanlışlarım varsa kusuruma bakmayın. Mehmet, madde değil mi Kesif? Doğru mu abi? Mehmet ışık hızını geçerse enerjiye dönüşebilir ve bu duvarın arkasından geçebilir. Oturuyor mu biraz daha? Başta Mehmet’in kütlesi var, kesif halde doğru mu? Işık hızını geçince hangi hale döndüm; enerjiye yani latif hale. Latif hale dönünce de zaman ve mekan artık bana tesir edemez oldu. Şimdi biraz devam edeceğim. Bu Einstein’ın teorisinden anladık ki madde ve enerji birbirine dönüşebiliyor. Var mı buraya kadar sıkıntı? Şimdi Hacı Abiler, Kuantumda ‘Çift Yarık Deneyi’ diye bir şey yapıyorlar. Fatih abi konunun bağlandığı yere birazdan hayret edeceksin. Biraz sıkıyorum farkındayım, ama bana biraz tahammül edin, bakın çok güzel islami şeyler öğreneceğiz, inanın. Kuantumda ‘Çift Yarık Deneyi’ diye bir şey var. Genellikle atom üstü ve atom altı partiküllere izafiyet uyguluyorlar bunları da kuantum mekaniği ile ölçüyorlar. Şimdi kuantum mekaniğinin, ben size hikayesini anlatıyım. Öncelikle parçacık dediğim şey kesif şeylerdir. Tamam mı Ömer? Dalga dediğim şeylerde latif şeylerdir. Şimdi ben buradan, isim neydi kardeşim? Şeref buradan sana bunu atsam sadece sana gelir doğru mu? Çünkü bu parçacık, kesif. Değil mi kardeşim? Peki ışığı tutsam herkese gelir mi? Dalga olur çünkü bu latiftir. Anlaşılmayan bir şey var mı abi? Parçacıkta tek yere gider, latif olan dalgada da her yeri kapsar. Şimdi abi bu çift yarık deneyinde muazzam bir şey yapıyorlar. Şuraya bir duvar koyuyorlar. Herkes görebiliyor mu? Oradan görünüyor mu? Şimdi abiler buraya bir duvar koyuyorlar. Bu koydukları duvara önce bir tane yarık açıyorlar abi. Bak olayın ilginçliğine bak! Şuraya da yine duvar koyuyorlar, buraya bir tane yarık açıyorlar. Şimdi Fatih abi, şuradan 1 tane tabanca sıkıyorlar. Burada 1 tane yarık varsa karşıda 1 tane iz oluşur. Çünkü orada 1 delik var oradan sıkıyorsun, sıktığın yerin direk karşısına gider. Doğru mu? Tekrar söylüyorum. Kuantum mekaniğinde, çift yarık denen olayı anlatıyorum. Önce duvara bir yarık açıyorlar, karşıdan silahla sıkıyorlar, karşıda 1 yerde iz oluyor. Sıkıntı var mı buraya kadar? Daha sonra: “Abim benim ben sana iki yarık açıyım” diyorlar Yine tabancayla, hem bu yarıktan hem de bu yarıktan sıkıyorlar. Bu sefer karşıda iki tane bant oluşuyor. Normal değil mi bu da? Çünkü iki tane yarığımız var iki tane bant oluşur. Buraya kadar sıkıntı yok. Aynı deneyi bu sefer suyla yapıyorlar. Diyorlar ki: “İki yarık açıyım, suyu buradan veriyim.” Şimdi suyu verince su burada dalga dalga tepe noktasıyla çukur yerleri birbiriyle kesişir. Sadece iki yere gitmiyor, bir çok iz buluyorlar duvarda. Demek ki su hangi özelliği gösterdi? -Dalga Silah hangi özelliği gösterdi? -Parçacık. Bir daha soruyum: Silah hangi özelliği gösterdi? -Parçacık. Su hangi özelliği gösterdi? -Dalga. Şöyle düşünün Şeref, ben buradan el fenerinin tutsaydım eğer, yine duvarda iki yerde nokta göremezdin, böyle yayılmış görürdün. Çünkü dalga özelliği gösteriyor. Veli abi buraya kadar sorun yok değil mi? Şimdi abiler, adamlar “Ben aynı deneyi elektron tabancasıyla yapıyım” diyor. Eletron tabancası bulamadık bu fotoğrafı koyduk. Adamlar aynı deneyi elektron tabancasıyla yapıyor Veli abi bak birazdan olaylar kopacak. Bir tane yarık açıyorlar. Elektron tabancasıyla buraya 1 adet elektron gönderiyorlar. Karşıya gidiyor. Bir daha gönderiyorlar. Karşıya gidiyor. Bir daha gönderiyorlar. Karşıya gidiyor. Yani silahla sıkılanın aynı versiyonunu alıyorlar. Burada parçacık özelliği gösteriyor. Diyorlar ki: “Demek ki elektron parçacıktır.” Küçükken fizik dersinde böyle dönen bir şey görürdük değil mi? O dönen şeyi elinle tuttuğunu hayal et parçacık o değil mi? Dönüyor çünkü. Sonra aynı olayı çift yarıkla yapıyorlar. Bir elektron sıkıyorlar. Bir elektron burada aynı anda ayrılıp iki delikten birden geçiyor. Dalga özelliği göstermeye başlıyor. Az önce elektron kesifken, şimdi latif bir özellik gösteriyor. Bir elektronu atıyorlar, burada ayrışıyor iki delikten geçiyor, dalga oluşturuyor ve tekrar birleşiyor. Adamlar iki tane çizgi beklerken ikiden fazla bir dizi bant buluyorlar. Sıkıntı yok anlaşılıyor değil mi? Yani Yahya, birinci örnekte elektron parçacık özelliği gösterdi bildiğin kurşun gibi. Ama ikinci örnekte Şeref, elektronu bir tane atıyor, bir olan elektron burada aynı anda iki yerden geçiyor. Cümleye çok dikkat et! Aynı anda iki yerden geçerek dalga özelliği gösteriyor, latif bir hale giriyor! Diyorlar ki: “Lan bu elektron parçacık değil miydi? Normalde iki tane iz bırakması gerekirdi!” “Biz bu elektron tabancasının yanına bir ölçme cihazı koyalım, bu elektron neden böyle dalga özelliği gösterdi” diyorlar Ölçme cihazı konulduğunda sanki elektron bunu anlamış gibi iki yarık özelliği gösteriyor, tekrar parçacık halini alıyor. Bak çok ilginç bir şey anlatıyorum. Çok ilginç neden böyle olduğunu bulamamışlar ama bulamadıkları şeye İslamiyet bakın nasıl yaklaşacak şimdi! Şimdi baştan söyleyeyim Einstein diyordu ki: E=mc² Yani bir şey hem parçacığa dönüşebilir hem de enerjiye dönüşüp latif olabilir. Yani hem kesif olabilir, hem latif olabilir diyordu. Bu adamlar elektron tabancasıyla bunu denediler. Bir yarık açtılar baktılar ki bu kesif halde, “Haa bu elektron bizim gördüğümüz gibi demek ki dönen bir şey” dediler İki yarık açtılar dediler ki: “Bu parçacık değil dalga gibi hareket ediyor. O zaman bu elektron latif oldu” dediler Bak Şeref cümleye dikkat et! Bir tane elektron sıkıyorlar aynı anda ikisinden geçiyor! Bak cümleyi iyi anla! Bak çok ilginç! Ondan sonra ölçme cihazı koyuyorlar ölçme cihazı koyunca sanki elektron bunu anlamış gibi tekrar parçacık özelliği gösteriyor, iki tane delikten geçiyor. Şimdi buraya kadar sıkıntı var mı? Şimdi biz bu deneyde anladık ki; atom altı dünyasına inildikçe, kesif bir şey latif bir özellik gösterebiliyor mu? Gösterebiliyor. Şimdi bakın Hacı Abiler; insan bedeni nedir? Kesiftir. Allah razı olsun. Ruhum nedir Şeref? Latiftir. Mesela rüyadasın abi, bir bakıyorsun, normalde yatakta olman lazım ama ruhun misal alemine gitmiş. Büyümüşsün, küçülmüşsün. Yani ruh için zaman ve mekan var mı? Hayır yok. Bir örnek vereceğim, örneğim abes kaçarsa özür diliyorum. Rüya o kadar kuvvetli bir şeydir ki ergenlikteki bir kardeşin hormonu bile rüyada devreye girebilir. Bilmem anlatabildim mi? Örneğim için kusura bakmayın ama örnek olsun diye; hani “Rüya işte Mehmet” demeyin. Rüya ne kadar tesirliyse bir adamın uykudayken hormonunu bile devreye geçirebiliyor. Şimdi ben eğer Mehmet olarak, kul olarak, Allah’ın abdi olarak kesif olan bedenimi beslersem, semiz hale getirirsem imanla beslenmesi gereken ruhumu gıdasız, cılız bırakırsam Şeref, ben bildiğin maddeci bir adam olurum. Parayla, makamla, insanları aldatmakla huzur bulurum. Ruhum beden hapishanesinde mahkum gibi kalır. Ama eğer bedenimi cılız bırakıp ruhumu daha çok beslersem Bahtiyar, benim ruhum artık bedenime hükmeder, ve kesif olan bir Mehmet gitgide latif, letafetli bir özellik gösterir aynı az önce elektron tabancasındaki örnek gibi. Sual: Bursa Ulu Cami’de Somuncu Baba 3 kapıdan aynı anda nasıl çıktı? El-Cevap: Letafet ile çıktı… Nasıl oldu? Eyvallah. Az önce elektron kesifti, iki yarıktan tek bir elektron aynı anda geçip letafete erdi mi? Erdi. Şimdi İslam’da biz Velilerimizin, Evliyaullah’ın, bu tür halleri olduğuna iman ediyor muyuz? Ediyoruz. Cenab-ı Allah bunun nasıl olduğunu da yine fizik aleminde bırakmış, Somuncu Baba gibi zatlar, ruhunu bedeninden daha çok beslediğinden dolayı kesif olan bedenleri gitgide latif bir hale vardığından artık fizik kanunları o insanda geçmiyor. Zaman geçmiyor, mekan geçmiyor, yer çekimi geçmiyor kısıtlamalar geçmiyor ve Bursa Ulu Cami’nde Somuncu Baba fark edildiğinde aynı anda 3 kapıdan birden çıkıyor. Benim bu anlattığımı az önce kuantum da anlattı çift yarık deneyinde. Biz böyle söyleyince yobaz oluyoruz, kuantum söyleyince bilim oluyor. Burası üzücü işte! Anladın mı olayı? Sizden rica ediyorum makalelere, videolara bakın hani ben bu işin erbabı değilim eksiğim, kusurum varsa kusura bakmayın ama anlatmaya çalışıyoruz. Cibril (a.s), Efendimiz (s.a.v.) ile görüşürken abi Dıhye diye çok yakışıklı bir sahabenin kılığına giriyor. Duymuş muydunuz hiç? Dıhye diye bir sahabenin kılığına giriyor. Olaya bak şimdi; Cibril (a.s) normalde nuraniyet vasfına haiz doğru mu? Yani latifliği çok üst seviyede düşünün. Yani Estağfirullah bila teşbih, yanlış olabilirse kusura bakmayın benzetmelerim bir enerji gibi düşün. Ama Dünya’ya vazife için inmesi gerekirken, kesifleşmesi lazım bu gidişle Cibril (a.s) parçacık haline dönüşerek bu sefer Dıhye (r.a) kılığına giriyor. Yani latifken, kesif olup hem sahabelerin içinde bulunuyor, hem de Efendimiz(s.a.v)’e vahiy getiriyor. Nasıl olduğunu anladın mı? Çift yarık deneyinde elektron tabancasındaki olay, insanları şok etmezken, bizim İslam’ın içindeki olay genellikle algılara biraz uçucu geliyor. Neden? Çünkü İslam ile bilimi bağdaştırmıyoruz. Bir tanesi yani Kur’an’ı Kerim Cenab-ı Allah’ın Kelam sıfatından doğmuş bir kitap, şu Kainat Kitabına baktığında tekvini emirler mecmuasına baktığında Allah’ın başka isimlerinin tecellisi olan bir kitap görüyorsun. Demek ki iki kitabı birbiriyle birleştirdiğimizde muazzam bir idrak çıkıyor Şeref ortaya… Sıkıntı var mı burada? İsra Suresinin birinci ayetinde diyor ki: “Hz. Muhammed (s.a.v.) bir gecede Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir.” Ne kadar zamanda Ali? Bir gecede. Şimdi insan bu nasıl oluyor diyor? Şimdi Mescid-i Haram yani Hicaz bölgesi, Mescid-i Aksa Kudüs bölgesi. Mesafesi ne kadar abi? Bir gecede nasıl oradan oraya çıkabiliyor? İşte bu şekilde… Kesif bir haldeyken Efendimiz (s.a.v.)’in ruhu o kadar ulvi, o kadar yüce ki birden Allah’ın izni ve inayetiyle istediği bir şekilde bu cihette latif bir hal alabiliyor. Var mı buraya kadar sıkıntı? Devam ediyorum Veli abi hazır mıyız? Şimdi okuduğum bazı makalelerde Ömer, ‘Karanlık Madde’ diye bir şeyden bahsediyor. Yani buna karanlık demelerinin sebebi göremediklerinden yoksa kötü bir şey olduğundan dolayı değil! Mesela şuan kainat gitgide büyüyor mu küçülüyor mu? Büyüyor değil mi? Peki Şeref, bir şey büyüyorsa enerji girişi olmak zorunda mı? Zorunda. Kainata bakıp diyorlar ki: “Bu enerji girişi nasıl oluyor?” “Demek ki karanlık madde diye bir şey var bu kainata sürekli enerji girişi yapıyor” diyorlar Bu söylediklerimi bir kabul olarak algılamayın, bir birikimi aktarmaya çalışıyorum. “Karanlık madde diye bir şey var” diyorlar Mesela; kainatta biliyorsunuz Galaksilerin yıldızların birbirleriyle bir çekim kuvveti vardır değil mi? Hani bahsederler; m1 x m2/d² kütlelerin çarpımı bölü uzaklığın karesi diye. Değil mi? Şimdi kainatta hesap yapıyorlar bakıyorlar ki bu çekim kuvveti için yeterli değil! Bunların; yıldızların, galaksilerin dengesini sağlayacak bir enerjinin daha olması lazım diyorlar. Bu enerjiye de kara enerji diyorlar. Buraya kadar sıkıntı var mı? Yani kara; kötü manasında değil henüz görünmeyen bir enerji manasındadır. Şimdi Hicr Suresinde bir ayet geçiyor: “Cinleri de, dumansız ateşten yarattık.” Hicr/27 Dumansız ateş demek, görünmeyen bir ateş demek. Az önce bahsettiğimiz ‘karanlık enerji’ görünüyor muydu? Görünmüyordu… Bir varsayıma göre deniliyor ki: “İşte bu cinlerin yaratıldığı dumansız ateş var ya, bu o karanlık enerjidir.” Yani karanlık enerji demek, letafeti çok yüksek bir enerji çeşidi demek. Az önce anlattık değil mi letafeti? Onun çok yüksek bir enerji çeşidi demek. Bu varsayım şöyle devam ediyor. Tekrar söylüyorum Seyyidi abi, bu söylediklerim kabul değil varsayımdır! Hani insan masada dostuyla hasbihal eder ya öyle alın yani. Bu direk doğrudur gibi almayın. “Cinleri de, dumansız ateşten yarattık.” Derken bu dumansız ateşi o karanlık madde, karanlık enerji olarak addediyorlar. İşte; cinler eğer dumansız ateşten yaratılmışsa ve bu dumansız ateş bu karanlık madde ise bilim ilerledikçe bu karanlık madde manipüle edilirse hüküm altına alınırsa, demek ki bir insan cinleri de artık yönetebilir demek! Cinleri de artık yönetebilir demek! Ben bazen duydum, hiç şahit olmadım ama belki sizde duymuşsunuzdur. Derler ki abi: “Bazı istihbarat servisleri cinleri elinde tutup onları yönetip bu şekilde istihbarat sağlayabiliyor.” Diye bir cümle söylerler. Bak tekrar söylüyorum bunlar kabul değil yani doğru demek değil. Siz nasıl duyduğunuzu anlatıyorsanız, ben de bu cihette duyduğumu anlatıyorum. Peki soralım: “Bu zamana kadar cinler hiç yönetilebilmiş mi?” Soralım mı abi? Cinleri bırak Şeytan bile yönetilebilmiş. Bak şimdi; Neml Suresinde hani Belkıs’ tahtı olayını bilir misiniz abi? Belkıs’ın tahtı birden bir yere götürülüyor. Şöle geçer ayet-i kerimede: “Cinlerden bir ifrit, sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm.” Neml/39 Onu derken? Tahtı. “Cinlerden bir ifrit: ‘Sen yerinden kalkmadan önce sana onu getiririm, buna karşı güvenilir bir güce sahibim’ dedi.” Neml/39 Demek ki cini kontrol edebilmişler mi Şeref? Peki Şeytan’ı kontrol edebilirler mi? Edebilirler, bak şimdi; Süleyman (a.s.)’ın cinleri ve şeytanları kontrol edebildiğini biliyorsunuzdur. Enbiya suresinde bir ayet geçiyor. Ayette diyor ki: “Denize dalarak, onun için cevherler çıkaran ve başka işlerde gören şeytanları yine onun emrine verdik.” Enbiya/82 (*”Onun için..” yani Süleyman a.s. için.) Kimin emrine? Süleyman (a.s)’ın. Demek ki az önceki tezimizde; desek ki: “Cinler ve İfrit dumansız ateşten yaratıldı, bu dumansız ateş dediğimiz karanlık enerjidir, demek ki Cenab-ı Allah bazı kullarına bu İfritleri yönetebilme yeteneği vermiş. Demek ki bu karanlık enerji denilen şey manipüle edilse, hüküm altına alınsa bir insanda cinleri yönetebilir.” Diye bir varsayım var. Yani bu doğru mu? Gördün mü? Öyle bir şey yok. Sadece bir varsayım bu. Yani %100 doğru olarak kabul etmeyin olur mu gardaşım? Bunlar varsayım ama, baktığınızda silsile silsile mantıklı gidiyor. Şimdi ben size Mülk suresindeki ayeti tekrar hatırlatarak, yavaş yavaş dersi bitiriyorum. Ayette diyordu ki: “Yaradan bilmez olur mu?” Neyi? İçindeki her şeyi. Neden? Çünkü Yaradan’ın esması kesif mi latif mi Veli abi? Latif. Eğer latifse Güneş’in ışığı gibi her yeri ihata eder mi? Kalbimi? Böğrümü? Yanımı? Ciğerimi? İşte Cenab-ı Allah her yeri ihata edebildiğinden dolayı şah damarımdan daha yakındır. “Biz ona şah damarından daha yakınız.” Kaf Suresi/16 Çünkü esması latiftir… Sana şah damarından yakın olan latif Allah dururken, kesif olan haram sevdalarda, haram yollarda medet ve umut arıyorsan da artık sana yazıklar olsun denir başka bir şey denmez… Şimdi bu ayeti tekrar okuyacağım: “Yaradan bilmez olur mu? O latiftir, habirdir.” Mülk/14 Habirdir, yani her şeyden haberdardır. “Latiftir”i herhalde anladık değil mi? Şimdi şöyle bir varsayım yapalım; Hacı Abi ben ismini unuttum ya? -Abdullah Şimdi Abdullah, evli misin? Çocuk var mı? -İki tane eyvallah Allah bağışlasın. Abdullah, o çocuğu kucağına alınca huzur buluyor musun? Buluyorsun. Abdullah, huzur latif bir şey midir kesif bir şey midir? Latif. Çocuğun latif mi kesif mi? Kesif. Kesif bir şey latif bir şey veremez. Demek ki sana o huzuru çocuğun veremez. Latif olan bir yaratıcı olmak zorunda! Yani Allah veriyor o huzuru kardeşim… Nasıl ağacın dallarıyla portakal veriyor, yoksa portakalın tadı o kuru dalda yoktur, senin çocuğunu da sebep kılarak kalbinde huzuru bizzat yaratan Allah’tır… O zaman huzurun kaynağı çocuğun mu Allah mı? Allah Abdullah böyle bazen insan mesela eski dönemlerde haram sevdalara düşer Murat. Bu haram sevdalara düştüğünde gerçekten bir ergen için çok zor bir durumdur, kendini mahveder abi yırtar, parçalar, deli eder kendini şimdi baktığında onun sevdiği haram sevda latif midir kesif midir? Kesiftir. Peki üzüntüsü kesif midir latif midir? Latiftir. Kesif bir şey latif bir şeyi haşa estağfirullah yaratamaz ki demek ki haram sevdası bile vesileyken, üzüntüyü de yaratan yalnız ve yalnız latif olan Allah’tır. Madem kainata böyle bakılırsa az önceki sorumuzu tekrarlayalım. Ben dertliyim arkadaş, derdimin dermanı kimde? Böyle bakılırsa derdinin dermanının çoluğunda çocuğunda, hanımında bulamazsın! Bunlar yalnız birer perdedir, esbaptır. Çünkü senin arzu ettiğin huzuru, üzüntünün gitmesini mutluluğunu an ve an yaratmak için letafet özelliğine sahip bir zat lazımdır. Yani Allah Azze ve Celle lazımdır. Son bir örnekle bitiriyorum. Çok sıktım mı? Abdullah yine seninle bir örnek yapsak olur mu? Abdullah, ben ağzı maskeli bir adamım. Elimde de çakıyı çıkardım. Örneğim abes olmaz inşaAllah. Hanımını da bu tarafa aldık Abdullah. Senin de önüne cam kapattık. Her yer karanlık sadece bizi görebiliyorsun Abdullah. Bak olayı bilmiyorsun ha. Ben neyim Abdullah? Ağzı maskeli, eli bıçaklı bir adam. Abdullah, birden 4 kişi geliyor hanımının elinden, ayağından tutup bir masaya yatırıyor kardeşim. Bak olayları bilmiyorsun. Ne hale gelirsin camın arka tarafında? Çıldırırsın değil mi? Camı kıracak gibi olursun. Camın arkasındasın ve 4 kişi birden hanımını masaya yatırıyor. Bir kişi de o esnada hanımının ağzını şöyle tutuyor, ve hanımının artık çırpınması da gidiyor. Ondan önce “Abdullah yardım et!” Diye bağıran hanımın artık bir şey de diyemiyor. Ve ben ağzı maskeli adam geliyorum Abdullah bıçağı çıkarıyorum, karının karnından bıçağı vuruyorum. Ne hissedersin camın arka tarafında? Öldürürsün kendini değil mi? Vura vura, beni böyle yaşatmayın diye yalvarırsın doğru mu? Abdullah birden ışıklar açıldı. Hanımının elini ayağını tutan 4 kişi hemşireymiş, ağzını tutan anestezi uzmanıymış, ben de cerrah doktorum. Karında kanser tümörü varmış, Karnını yarıp o kanseri alıp karını kurtaracağım. Şimdi senaryo nasıl oldu? Birincide karımı kesmeyin diye yalvardın doğru mu? İkincide ışık açıldı, karın kansermiş bu yüzden kesiyormuşum, “Doktor bey lütfen karımı kes sana 10 bin dolar vereceğim.” Der misin demez misin? Dersin değil mi? Demek ki olay ne burada? Bıçağı yemekte değil, bıçak kimin elinde! Kainatta başınızdan geçen her şey, yalnız ve yalnız latif olan Allah’ın elindeyse, ve sebepler bir perdeyse neye üzülüyorsunuz arkadaş siz? Allah rızası için El Fatiha…

ÖLÜM ANINDA MELEKLERİ GÖRDÜ! ŞOK OLACAKSINIZ!

Halil: “Allah nasip etti geldik.” Osman:”-Elhamdülillah, hoşgeldiniz. Allah razı olsun. Sırf bizim için kalktınız geldiniz.” Halil:”Bizim amacımız , gayemiz İslamiyete hizmet yani.” Osman:”-Elhamdülillah, elhamdülillah. Ben zaten bütün bu video olaylarını sırf şu sözü söylemeniz için, bunu insanlar duysun, görsün. Siz de zaten aynı derttesiniz. Allah size özel bir bayrak vermiş, sancak vermiş tabiri caizse. Size çok kuvvetli bir tebliğ aracı vermiş aslında Allah. Siz de bunu çok zekice kullanıyorsunuz.” Halil:”-Ama işte sırf bura için ona katlanıyoruz. Allah nasip etti, bu yıl da buraya geldik yani.” Osman:”-Elhamdülillah.” Halil:”-Önümüzdeki yıl neresi çıkar? Allah bilir onu.” Yakup:”-Selamün Aleyküm.” Diğerleri:”-Aleyküm selam.” Yakup:”-Ben Yakup Karadağ. Geçen sene konuşmuştuk bu sene kısmet oldu gelmek.” Osman:”-Şimdi birazdan kendileri de söylerler. Şimdi buraya geliş amaçları tabi bizi görmek de var işin içinde ama daha büyük planları, projeleri var. Ahirete yatırım yapmak yani, dertleri Allah’ı anlatmak, insanlara tebliğ yapmak, Allah’ı sevdirmek. Şimdi Allah onlara özel bir sancak vermiş. Yakup:”-Bizler İslamiyette bu haldeyken, isyan etmeden devam ediyorsak, bizi hep öbür insanlar örnek alıyorlar hayatta. Sonra o örneği, biz de örnek oluyorsak çok güzel bir şey.” Osman:”-Elhamdülillah.” Yakup:”-Bu durumda örnek olmak daha bir başka bir şey.” Osman:”- “Asıl musibet ve muzır musibet dine gelen musibettir.” diyor. “Musibeti diniyeden her vakit Dergah-ı İlahiye’ye iltice edip feryat etmek gerekir. Fakat dini olmayan musibetler haikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtarı rahmanîdir.” Yani Cenab-ı Hak size kendisini hatırlatıyor yaşattığı bazı imtihanlarla. 2. lem’a da Hazreti Eyyüp’ü (a.s.) anlatıyor ya.” Halil be Yakup:” Evet.” Osman:”-Dış içe, iç dışa bir çevrilse belki” Yakup:”-Evet sizden daha” Osman:”yani siz daha sağlıklısınız belki de.” Yakup:”Öyle mi?” Osman:”-Yani sokakta gençleri görüyorsun mesela. O mu daha sağlıklı sen mi?” Yakup:”Ben daha sağlamım diye hidssediyorum bir biray olarak. Diğer kardeşlerime bakıyorum nefisleri bir şeyi az bir şey fısıldasa direk girmeye hazırlanıyorlar. Ama biz fısıldasa bile olduğumuz yerde duruyoruz.” Osman:”-Elhamdülillah.” Yakup:”-Ayaklara bir şey olmuyor.” Osman:”-Allah koruyor sizi haramdan.” Yakup:”-Şimdi gençlere bakıyorum, arkadaşlarım var bazı. Üzülüyorum onlarada. Nefisleri bir şey söyleyince direk peşleri sıra gidiyorlar.” Osman:”-Yaa. Sokakta görüyoruz belki sağlıklı zannediyoruz. Ama içi dışa, dışı içe bir çevirsek; sizin de içinizi dışa çevirsek, belki siz onlardan çok sağlıklı görüneceksiniz, onlar çok hastalıklı görünecek çünkü esas her bir günah böyle bir hastalık gibi kalbi yaralıyor.” Halil:”-Bizim hastalığımız belki 100 yılımızı götürür ama yani ahiretimizi kaybetti mi, sonsuzluğumuz belki de yok olacak. Sonsuz elem, acı çekmedense yüz yılım gitsin ne olacak yani? (Giyotin sesi) Yani Allah için sonuçta belki de dakkalarımız bir yıla bedel olur inşallah.” Osman:”-Yaa Cenab-ı Hak sizin her bir dakkanızı böyle bir yıldan, iki yıldan belki on yıldan üstün sevap kazandıracak.” Halil:”-İnşallah” Halil:”-Gençlere dua ediyorum zaten. Özellikle böyle yerlerde hizmet eden gençlere Allah ihlaslarını arttırsın diye.” Osman:”-Amin.” Halil:”dua ediyorum inşallah.” Yakup:”-Dine gelen musibet, bir de harama yaklaşmaları…” Osman:”-Evet.” Yakup:”-Misal bazan çok sevdiğim bir arkadaşım söz veriyor böyle bir haram sevdayla işim olmayacak, misal böyle bir şey oldu mu ister istemez tabi kalbimde bir sızlama oluyor.” Osman:”-Yaa.” Yakup:”-Çünkü daha önce yaşadığım için kimsenin yaşamasını istemiyorum.” Osman:”-Şimdi mesela bu gün vefat eden binlerce insan var. 350 bine yakın insan var. Bir gün içinde vefat eden. Bunların içinde büyük bir kısmı zaten Müslüman değil. Müslüman olanlar içerisinde de kaç tanesi var acaba kendisini haramdan koruyan? Yani ne faydası var? Giriyorsun o harama. Sana ne katcak ki?” Halil:”-Onca elem.” Osman:”-Yaa” Osman:”-Zehirli bir bal.” Halil:”Hiç bir zaman. Bu da değilmiş diyorlar zaten.” Osman:”-Evet.” Halil:”-Ama işte bir çare olmuyor, hüsran olarak bitiyor bu yaşam.” Osman:”-Evet. Ebedî hayatını, ebedî saadetini kaybediyor ne yüzünden? Hiç bir kendisine faydası olmayan bir ilişki yüzünden. Ben zaten hani eski hayatımdan da biliyorum, etrafımdaki arkadaşlarımdan özellikle biliyorum. Yani işte diyordu: keşke böyle bir haram sevdam olsa, yani bir kız arkadaşım olsa diyor. Bunun peşinden koşuyor koşuyor koşuyor. En sonunda bir kız arkadaş ediniyor kendine. Ondan sonra aradan bir hafta geçiyor öfleyip pöflemeye başlıyor nerden girdim ben bu belaya? İşte bitmeyen masraflar, tribine katlanamıyorum, kıskançlık. Yani sürekli o haram sevda için elemler var.” Halil:”-Heyecan ülfete dönüyor.” Osman:”-Yani! Bir süre sonra artık hayattan beziyor yani değil mi?” Halil:”-Yani dilimizle söyleyemesek bile hareketlerimizle, yaşam biçimimizle öyle mesaj vermeye çalışıyoruz inşallah. Allah bizi bu yolda daim etsin.” Osman:”-İnşallah” Halil:”-Yani ümreye kadar düşünüyoruz inşallah.” Osman:”-İnşallah! Gidebiliyormusunuz böyle olunca.” Halil:”-Valla biz Rabbimize bildirdik dilekçeyi.” (Osman gülüyor) Osman:”-İşte bu kadar basit.” Osman:”-Tevhid ağabey. Başka bir arada şeye gerek yok, soru işaretine gerek yok yani. Şimdi bazı insanların başına imtihanlar geliyor. Çok ufacık imtihanlarda gelip bana diyorlar ki yani neden ben? Neden beni buldu bu imtihan? E şimdi siz beni aradınız ta Antep’ten. Zaten videonuzu da gördüm. Aradınız, hiç mesela bir senedir neden ben? Veya işte Osman ağabey dayanamıyorum artık veya isyan ediyorum dediğinizi duymadım. Allah razı olsun.” Halil:”-İnşallah.” Osman:”-Bu imanın güzelliği işte. Hiç şikayet ettiğinizi duymadım hep şükür ediyorsunuz. Ne zaman konuşsak; özellikle Yakup’la daha çok konuşuyoruz değil mi telefonda. Sen ona veriyorsun telefonu.” Yakup:-“Sözcü olarak.” Osman:-Hahah sözcü, ailenin sözcüsü. İşte ALlah razı olsun hiç şikayet etmediler ha. Hep şükrediyorlar. Hep böyle elhamdülillah. Böyle bazen bir mesele açılıyor, bakıyorum hep böyle şükrediyorlar Yunus. Hep böyle diyorlar ki yaa elhamdülillah. Cenab-ı Hak bize böyle bir lütüfta bulunmuş, ihsanda bulunmuş. Bize ahireti farkettirmiş, iman vermiş bize. Hatta bir kere seni anlattılar. Dediler ki Ağabey dedi. Yakup dedi hatta. Kardeşimi dedi sabah namazına ben kaldırıyorum mesela dedi. O sapasağlam zahiren görününce. Ama onu sabah namazına ben kaldırıyorum, biz kaldırıyoruz dedi. İnsan musibette hep böyle kendinden aşağıdakilere bakıyor. Kendinden yukardakilere bakmıyor yani kendinden daha zor durumda. Üstad diyor ya: “Bir elin kırıksa iki eli kırık olanlara bak, bir gözün görmüyorsa iki gözü görmeyenlere bak.” İkisi birlikte:”-Evet” Osman:”-Ama biz hep işte neden ben diyoruz, isyan ediyoruz. “Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder.” (İkiside cümleyi ayrı ayrı tamamlıyor) Osman:”-Allah razı olsun. İstediği gibi tasarruf eder.” Halil:”-Evet, çünkü mülk bizim değil.” Osman:”-Yani mülk Allah’ın değil mi? Bizim değil. İstediği gibi keser, biçer. Şimdi bu kıyafet Allah’ın.” Halil:”-Evet.” Osman:”-Biz diyemeyiz ki yani neden kesiyorsun, biçiyorsun değil mi? Siz şimdi bir de böyle sürekli sıklıkla sohbetlere gidiyorsunuz yani.” Halil”-Evet gidiyoruz.” Yakup:”-Gidiyoruz.” Osman:”-Eli, ayağı sapasağlam olup ta, maddi imkanı da olup ta, arabası da olup ta, hatta Ankara’da olup ta sohbete gelmeyenlere bir mesajınız var mı?” Yakup:”-Böyle yerlere gelip imanlarını taze tutmaları lazım.” Osman:”-Hay Allah razı olsun.” Yakup:”-Bir bahçeyi sulamak gibi.” Osman:”-Evet.” Yakup:”-Onlar da böyle yerlere gelip, dinî sohbet alarak, biraz da ruhlarını getirerek imanlarını, iman bahçesini sulamış gibi olur.” Halil:”-Çünkü iman eskiyen bir şey sürekli.” Osman:”-Evet değil mi?” Halil:”-Yenilemezsen söner gider.” Osman:”-Tazelemesi lazım.” Halil:”-Sonunda yanlış bir yerlere saparsın.” Osman:”-Cenab-ı Hak herkesin kalbine açsın bu hakikatleri ki her kes buralardaki fazileti bilsin. Cenab-ı Hak adeta bir hazinesini açmış bize. demiş ki girin içeri. Ne kadar süre size biçtiğimi size söylemeyeceğim, ne kadar altın toplasanız almanıza izin vereceğim. Biz hazineye girmişiz içerde oyun oynuyoruz. PUBG oynuyoruz. (Gülüyorlar) Vazife, yani lüzümsuz şeylerle vakit geçiriyoruz.” Halil:”-Evet ağabey aynen öyle.” Osman:”-Hiç altın toplamıyoruz ne kadar garip olur değil mi? Şu an o durumdayız.” Halil:”-Evet” Osman:”-Dünyaya gelmişiz, Allah diyor ki ne kazansanız kar yanınıza.” Halil:”-Evet” Osman:”-Ona göre size ebedî saadet vereceğim. Eğer kazanmazsanız ebedî felaket var.” Halil:”-Yani yıllarını sefahat içinde geçiriyorsun ama İslamiyet için azıcık meşakkat çekmişiz çok mu yani?” Osman:”-Allah razı olsun. İnşaallah Cenab-ı Hak nasibimizi arttırsın. Bizi dinleyenler, zaten izleyenler yeterli mesajı aldılar bence. Cenab-ı Hak kalbimize bu mesajı tesir ettirsin.” Yakup:”-İnşallah almışlardır.” Osman:”-Allah’a emanet olun, görüşmek üzere inşallah.” İlahi:”Geceye adım adım yürüdüler. Korkuya adım adım yürüdüler. Onlar öndeler, Onlar öncüler. Hiç düşünmeden bir an onlar öldüler. Onlar öndeler, Onlar öncüler Hiç düşünmeden bir an onlar öldüler. Kardeşi: (Sanırım telefon kaydı)”-Ağabeyim son nefesini verirken halüsünasyon görmeye başlamıştı. Göz perdeleri açılmıştı. Son sözleri şu olmuştu “Tayy- mekan Ya Rasulallah (a.s.m.). Baba 3 tane melek geldi, bana Cennetlik elbiselerini giydiriyorlar.” demişti ve sonra baba bana çok güzel şeyler gösteriyorlar demişti. Baba ben gidiyorum hakkını helal et demişti. Babamda “oğlum beni bırakıp gitme” dediğinde “Baba kusura bakma ama bu güzellikler için seni de bırakıp giderim.” demişti.” ALtyazı M.K.

Allah bütün insanları cehenneme koyarsa zulüm olur mu?

Allah’ın elindedir. O’nun için zulmetmek diye bir kaide yoktur. Çünkü bir adamın başka bir adama zulmetmesi için, onun mülküne gitmesi lazımdır. Zulüm ne demektir? Mülkünün dışında olan bir şeyde zalimlik yapmak. Yerler ve gökler Allah’ın değil midir? Allah’ındır! Bütün kullar, cinler, melekler, insanlar Allah’ın değil midir? Allah’ındır! Şu halde Allah bütün kullarını ateşe atsa, zulmetmiş olur mu? Bakın, Müslüman, gayrimüslim ne kadar insan varsa, ne kadar cin varsa, melek varsa, bunların tamamını Allah Cehenneme atabilir mi? Böyle bir iradesi, böyle bir gücü var mı? Var! Kim karşı koyabilir? Kimse karşı koyamaz! Çünkü kimse de buna zulüm diyemez. Niye? Mülk O’nun! İnsanlar O’nun! Cinler O’nun! Melekler O’nun! Bir kâfiri, hayatı boyunca Allah’a isyan etmiş olan bir kâfiri, sadece ömrünün sonunda, bir Allah dostuyla tanıştığı için, bir salih müminle tanıştığı için affedip Cennetine koyabilir mi? Yüzlerce örneği var. Hayatı küfürle geçmiş. Yahut da Müslüman görünümlü Ben Müslümanım diyor; hayatı içkiyle, zinayla geçmiş. Hayatının son döneminde Salih bir Dervişle tanışıyor. Namaza başlıyor, tövbe ediyor. İki hafta sonra ölüyor. Bütün hayatı…. 50 yılı isyan ile geçmiş. Son iki haftasında tövbe ediyor. Allah bu kulu Cennetine koyuyor. Böyle bir özgürlüğü var mı? Allah böyle bir şey yapabilir mi? Yapabilir! Kim karşı gelebilir? Sorum şu: Kim karşı gelebilir? Ya bu nasıl adalet, Ya Rabbi sen bunu nasıl yapabilirsin? Diyebilir misin? Yahu mülk Onun! Kardeş! Bütün mülk O’nun olduğu için hiç kimse karşı gelemez. Dünyada 1,5 milyar Müslüman var. Bunların hepsi vazifesini yapsın. Vazifelerini yerine getirsin. Mahşer günü çıktık meydana… Allah Tealâ dedi ki: “Ben sizin hepinizi Cehenneme koymayı takdir ettim.” Yapabilir mi? Yapamaz mı? Yapabilir! Ancak Ehli Sünnet Âlimleri ne buyuruyor: “Bunu yapabilir bu zulüm olmaz. Ancak Allah Tealâ emirlerini yerine getirenlere Cenneti vaat ettiği için bu Onun adaletine sığmaz.” Kur’an’ı Kerim’de ne buyuruyor? “Benim istediğim gibi yaşarsanız. Allah’tan (Yaratıcınızdan) korkmanız gerektiği gibi korkarsanız, ben sizi Cennete koyarım.” Cennet nasıl bir yerdir? Ebedi olarak huzur içinde yaşayacağımız bir yerdir. Olay budur Kardeşler! Şu halde kimse, Allah’ın mülkünde, Allah’a posta koymaya kalkışmasın. Bu Yahudiler’e niye izin veriyor? Müslümanlar’a bu kadar sıkıntı çektirmesine niye izin veriyor? Kardeşim! Sınav edilmeden ehliyet bile alamıyorsun ya. Bir haber okudum geçen gün; Camide tuvalet bekçisi arıyorlar ve sınav açmış cami görevlileri. Sınav… Tuvalet bekçiliği yapmak için adam sınav açmış ya…. Caminin tuvaleti için bile insanlar sınav oluyor. Cennet için, Allah sınav etmeyecek? “Ben sınav olmak istemiyorum” diyorsun. Böyle bir şey olur mu Kardeşim ya? En basit bir memur bile, en alelade memur bile sınav oluyor. Devlet sınav yapmadan memurluğa almıyor. Ama ebedi olarak huzur içinde yaşayacağın bir yere sınavsız girmek istiyorsun. Bu makul değil, mantıklı değil kardeşim! İyi düşünmüyorsun.

Allah neden hayatımıza karışıyor?

“Hocam, ben Allah’ın yaşamıma müdahale etmesini istemiyorum.” Müdahale etmesini istemiyorsan evine gittiğinde bıçağı al, gözlerini çıkart. O gözler senin değil. Parmaklarını kes. Kalbini çıkart, o kalp senin değil. Bunu sana insanlar vermedi. Anan, baban vermedi. Allah verdi, onları sebep kıldı. Kalbi ben yarattım, gözleri ben yarattım diyen başka bir ilah da olmadığına göre, Kur’an’da sahiplenen o. O zaman bunun sahibi Allah Teala’dır. Sahibi olan Allah da senden bir şey istiyor, namazını kıl. Namazını kıl. Rahmetli Timurtaş hocamız anlatıyor: “Bir gün diyor bana bir bayan getirdiler. Dedim ki, “kızım nedir derdin?” Kız bana dedi ki, “dayımla evlenmek istiyorum.” İslamiyet’e göre bir bayan dayısıyla evlenebilir mi? Evlenemez. Haramdır. Dayı çocuğuyla evlenebilirsin, amca çocuğuyla, hala çocuğuyla evlenebilirsin ama amcayla, dayıyla, halayla evlenemezsin. Haramdır. Bu kız ne diyor? “Dayımla evlenmek istiyorum.” diyor. Kıza dedim ki, “bacım Allah’ın hükmü vardır. Evlenebileceğimiz insanlar vardır, evlenemeyeceğimiz insanlar vardır. Sen Müslüman mısın? Dedim.” diyor Timurtaş hoca. Kız dedi ki: “Elhamdülillah, Müslümanım hocam.” Allah’ın hükmü var, yasaklamış. Kız bana şu cevabı verdi diyor: “Allah benim kimle evleneceğime niye karışıyor?” diyor. Sübhanallah, sübhanallah. Bak bak cahil Müslüman olduğun zaman en ahmak adamın bile söylemeyeceği kelimeleri söylersin. “Allah benim kimle evleneceğime niye karışıyor?” diyor. Yahu yerlerin, göklerin sahibi kim? Bir Müslümanla karşılaştınız. Ben şeriatı istemiyorum diyen bir Müslümanla karşılaştınız. Bak. Namaza gidiyor bu adam, hacı amca ama şöyle diyor: “Ben şeriat istemiyorum.” Bu adama şöyle deyin: “Hacı abi, yerlerin ve göklerin sahibi kim?” Hacı abi şöyle diyecek: “Allah’tır.” Kuran diyor ki: “Ve lillâhi mulkus semâvâti vel ard.” Mülk; semavatın göklerin mülkü. Vel ard, yerin mülkü; ve lillâhi, Allah’a aittir.’’ Kiminmiş yerlerle gökler? Allah’ın. Hacı amca bunu kabul ediyor mu? Ediyor. Peki, bu nasıl bir mülk sahibi ki mülkünde istediği kuralları koyamıyor? Böyle ilah olur mu? Allah Teala diyor ki: “Bu mülkün sahibi benim; Güneş benim, Ay benim, yıldızlar benim, Dünya benim, Merkür, Venüs, Jüpiter benim. Ben yarattım, kuralları ben koyarım.” Sen de diyorsun ki: “Yok. Allah’ım senin olduğunu kabul ediyorum ama bize karışma, bize kural koyma.” Böyle bir ilah yok. Karışmayan bir ilah yok. Sen şimdi bir kız çocuğu hâlindeyken evinin mülkü kime ait? Babana ait. Evin sahibi olan baban diyor ki: “Kızım, arkadaşın Elif’e git ama saat beşten sonra gelemezsin. Bacaklarını kırarım.’’ Mülkün sahibi olan baban sana kural koyuyor bak. Babanın kuralına uyuyorsun. Neden? Bacakların kırılması tehlikesi var, korkuyorum babamdan diyorsun. Küçücük bir evin sahibi olan baban bazı kurallar koyuyor, ona tabi oluyorsun. Kainatın sahibi olan Allah sana bazı kurallar koymuş, karışmasın diyorsun. Vallahi sen aptalsın. Burada problemler var. İlimden, kitaplardan, okumaktan ve dinlemekten o kadar uzak kalmışsın ki aklını yemişsin. Zekan zayıflamış. Zayıflaya zayıflaya Allah bana karışmasın diyorsun. Allah Teala yarattıysa, sahip oysa her şeyimize karışır.

HER SULTANA BİR BEHLÜL GEREK – Tokat Gibi Saray Cevabı

Kardeşlerim biz bu dünyada nefeslerimiz bile bize ait değilken dünyanın tamamına hükmetme iddialı çıkışlar, kabadayılıklar, görkemli görkemli edebiyatlar, nasıl yaparız? Allah’ın mülkünde Allah’ın kullarıyız. Hayat onun, Her şey onun. Yanlış anladık! Yanlış anladık! Kulluktan sıyrılmaya çalıştık. Üç asırdır insanlığa hastalık olarak bulaşan ve insanı tanrılaştırma hastalığı olan humanizm bize de sirayet etti. Fani dünyada, ebedi kalacağımızı zannettik. Behlüldane denen zât bir gün Harun Reşid’in huzuruna çıkmış. Büyük halife. Asya’nın en büyük devlet adamı. Bu da elinde odun, meczub tipli biri çıkmış kimsin nesin derken, sen kimsin demiş. Behlül, Harun Reşid’e halifeye sen kimsin demiş. Ben, mü’minlerin emiri, bu sarayın sahibiyim demiş. Bu saray sana nereden kaldı demiş. Benden öncekinden kaldı demiş. Tarihi cevap veriyor; Be Harun! diyor.. Madem o birisinin oluyordu, sana nasıl kaldı diyor. Sen başkasına bırakacağın şeyi, benim niye diyorsun? diyor. Çekip gidiyor sonra. Hayat budur. Kesinlikle toprağın üstünde yürüyeceğiz. Kesinlikle tuttuğum güçlü olacak, ama Allah’ın mülkündeyiz. Bunu unutmayacağız. Allah’ın mülkünde olduğunu unuttuğumuz gün, başkasına bırakacağımız şeyi, benim diye nasıl söyleriz sorusu kulağımıza yansısın. Madem bu birisinin oluyor, niye sana bıraktılar bunu? Sorusunun cevabını bulmaya çalışalım.