EINSTEIN VE MUHYİDDİNİ ARABİ KÜRE TEORİSİ

Bakın, Einstein diyor ki: “Kainattaki her şey, kainata tabi olarak küreseldir.” Güneş yuvarlak mı? Mars yuvarlak mı? Jüpiter, Neptün, Satürn bunların tamamı yuvarlak mı? Gördüğün bütün yıldızların hepsi yuvarlak mı? Diğer galaksilere bakın. Hubble teleskobuyla galaksimizin dışına çıkıyorsun, diğer galaksilere bakıyorsun. Diğer galaksilerin tamamı da yuvarlak mı? Hepsi yuvarlak. Bunların tamamı yuvarlak da dünya düz mü olacak? Einstein da buna nispetle diyor ki: “Mükemmel olabilmesi için yuvarlak olmak zorunda.” En mükemmel şeyler kainatta yuvarlak olanlardır. Dolayısıyla yuvarlak olmak zorunda, diyor. Şimdi… Einstein’dan yedi yüz sene önce gelmiş olan bir Allah dostu, bir İslam âlimi: Muhyiddini Arabi. Fütuhat diye bir eseri var bunun. Çok meşhur bir eserdir. Daha birinci cildinde bir cümle kuruyor. Daha yedi asır önce gelmiş Einstein’dan. Sizin tabii Muhyiddini Arabi dediğimde, sizin tek bildiğiniz Diriliş dizisinde Fatiha okumasını beceremeyen o adam. Sizin bildiğiniz o. Tamam, adam rol yapmaya falan çalışıyor ama çocukluğundan itibaren Kur’an kursuna bir kere gitmemiş, belli. Onu hoca olan anlar. Kur’an kursuna gitmiş gelmiş, din öğretmiş adam anlar. Hoca olmayanlar anlamaz. “Aa bak, çok süper rol yapıyor falan.” Adam Fatiha’yı okuyamıyor. Olmuyor! İki üç hafta önce Osman dizisinin karakterine de Kur’an okuttular. Hanım dedi ki bizim: “Ya ne kadar güzel okudu.” Hatun, dedim, belli ki çocukluğundan bu yaşına kadar bir kere bile Kur’an kursuna gitmemiş. Yazık, boşa geçmiş bir ömür. Kur’an kursuna gitmiş bir adamın okuyuşu öyle olmaz. Çok çalışmış. Kesinlikle saatlerini vermiş o işe, okuyabilmek için. Ama Kur’an kursuna gitmemiş bir adam, kelimeleri, mahreçleri tam oturtamadığı belli olur. Hemen kendini belli eder. Kur’an kursuna gitmiş, ufaktan itibaren kendini geliştirmiş bir adam da okuduğu anda hemen ortaya çıkar. Bu kardeşimiz, maalesef çocukluğunda ya da gençliğinde Kur’an eğitimi almamış. Boşa geçmiş bir ömür. İnşallah bundan sonraki ömründe, o okuduğu ayetlerden bir tesir alır, ya bir Kur’an kursuna gider ya da bir sevdiği dostunu evine çağırır. Her gün yarım saat ders verse yirmi günde Kur’an’a geçer. Ve bundan sonraki sahneleri çok daha gerçekçi olur. Benim eleştirilerimden kurtulmuş olur yani en azından. Eleştirilerimden de kurtulmuş olur. Ne olursa olsun… Çıplakların oynatıldığı o televizyonlarda, o kanallarda artık İslam’ın konuşulması, İslam’ın yayılışının, dünyaya hükmedişinin konuşulması ve Kur’an ayetlerin okunması beni çok keyiflendiriyor. Allah Teâlâ devamını getirsin. (Amin) Amin. İşte kardeşler, Muhyiddini Arabi, Fütuhat’ın birinci cildi, Einstein’dan yedi yüz sene önce gelmiş. Çok iyi dinleyin bu kelimeleri. Şöyle diyor: “Allah kemal sahibidir. Kainatta kendi kemal sıfatını göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır. Mükemmel şekil küredir(çaptır, oval, daire). Onun için Allah, kainatı küreler şeklinde yaratmıştır.” Bakın teleskop yok, bir şey yok. Kainatı küreler şeklinde, bütün galaksilerden bahsediyor. Bütün gezegenden bahsediyor ve Dünya’dan bahsediyor. “En mükemmel şekil kürelerdir.” diyor. “Bundan dolayı Allah kainatı küreler şeklinde yaratmıştır.” diyor. Yedi asır önce Einstein’dan. Sen buna Allah’ın dostu demeyeceksin de ne diyeceksin? Allah veli kullarına basiret verir. Onları basiretle ve ilhamla konuşturur. Yüzlerce sene önce hiçbir kitapta yazmamış olan bilgiyi yazarlar. Mesela mikrop teorisini kim bulmuştur desem size, ne dersiniz? Pasteur, Pasteur bulmuştur. Hayır! Mikrop teorisini Pasteur’den iki asır önce Akşemseddin Hazretleri bulmuştur. Maddet-ül Hayat isimli kitabında aynen şöyle diyor: “Hastalıklar, insandan insana gözle görülemeyecek kadar küçük ve canlı tohumlar vasıtasıyla bulaştırılır.” Gözle görülemeyecek kadar küçük canlı tohumlar… Bu ne? Mikrop. Pasteur’den iki asır önce kitabına bunu yazmış. Batılılar bizim Müslümanların kitaplarını araştırıyor, bunları çekiyorlar, intihal yapıyorlar, sonra biz bulduk diyorlar. Baklavayı biz bulduk diyen Yunanistanlılar gibi. Oğlum, baklava bizim, sen nereden çıktın ya? Bunu bizden başkası üretemez. Dünyada şekere bizden daha çok düşkün olan bir millet yok! Şeker, tatlı bizim işimiz. Bu yüzden yaşam standardımız, yaşam limitimiz diğer ülkelerden daha az. Şeker, yağ miktarı bizde çok daha fazla. Türkler çok severler bunu. Ama adam çıkmış, “Hayır, baklava Türklerin değil.” diyor. Dünya çapında bir tatlı ya, “Türklerin değil.” diyor. Uydurma, yalan söylüyor. Bu iş böyledir kardeşler. Kalbini ve ruhunu Allah’a verirsen, Allah seni doğru yollara çıkartır ve sana söylemen gereken şeyleri söyletir. O anda söylediğin şeyin menşei hakkında çok fazla bir bilgin olmayabilir. “Ya, bu söz nereye gidiyor acaba?” diyebilirsin. Ama yüzlerce sene sonra, insanlar bu sözleri okuduğu zaman, derler ki: “Bu sözü sen nasıl söyleyebilirsin?” İşte Kur’an ortada. İşte Akşemseddin’in kelimeleri, işte Muhyiddini Arabi’nin kelimeleri.

“Osmanlı şeker bile üretemedi” diyen Kemal Kılıçdaroğlu izlesin!

Şimdi kardeşler bakın Atamız Osmanlı, şeker bile üretemedi diyenler, iyi dinlesinler bu videoyu! Şu verilen akustiğe bakın! Yüzlerce yıl önce yapılmış olan bir imaret… Akustiği veren şey de şu ince kesitler… Hiç bir mikrofon bağlantısı falan yok. Normal bir camide, ses sistemi düzenlenmiş, en kaliteli siteme getirilmiş bir yerde verilecek olan ses kalitesini şu yer veriyor, sadece bir yapım ile bir kesim ile… Şimdi bir sure okuyacağım. Allah aşkına dinleyin. Euzübillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim وَالضُّحٰىۙ ﴿١﴾ وَالَّيْلِ اِذَا سَجٰىۙ ﴿٢﴾ Yemin olsun, kuşluk vaktine; Kararıp sakinleştiğinde geceye ki; مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلٰىۜ ﴿٣﴾ Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُو۫لٰىۜ ﴿٤﴾ Elbette işin sonu senin için öncesinden daha hayırlı olacaktır. وَلَسَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ فَتَـرْضٰىۜ ﴿٥﴾ Rabbin sana mutlaka lutuflarda bulunacak, sen de memnun olacaksın. اَلَمْ يَجِدْكَ يَت۪ـيـماً فَاٰوٰىۖ ﴿٦﴾ O seni yetim bulup barındırmadı mı? وَوَجَدَكَ ضَٓالاًّ فَهَدٰىۖ ﴿٧﴾ Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi? وَوَجَدَكَ عَٓائِلاً فَاَغْنٰىۜ ﴿٨﴾ Ve seni yoksul bulup zengin etmedi mi? فَاَمَّا الْيَت۪يمَ فَلَا تَقْهَرْۜ ﴿٩﴾ O halde sakın yetimi ezme! وَاَمَّا السَّٓائِلَ فَلَا تَنْهَرْۜ ﴿١٠﴾ El açıp isteyeni de sakın boş çevirme! وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ﴿١١﴾ Rabbinin lutuflarını şükranla an. sadakallahül azim Adamlar yapmış. Allah bin kere razı olsun.

İstiğfar ve tövbe arasındaki fark nedir?

İstiğfar ve tövbeyi İslam âlimleri ikiye ayırmıştır. İstiğfar, tövbe. İstiğfar, günahların bağışlanmasını dilemek demektir. Peki tövbe ne demektir? Tövbe, değişmek demektir. Yönelmek demektir. Yeni bir yaşama başlamak demektir. Düne kadar namaz kılmayan bir adam, bir ilim meclisine gelir, oraya daim olur, istiğfar etmesini öğrenir, tövbe etmesini öğrenir. Ondan sonra ne başlar? Değişim başlar. Gayr-i ihtiyari, ister istemez o adamda bazı değişimler başlar. Bir adam kokucu dükkanına girdiği zaman, istediği kadar koku sürünmesin, o adamın üstüne güzel kokular siner. Çünkü kokucu dükkanına girdi. Bir adam kahvehaneye girdiği zaman, o adamın üstüne sigara kokusu siner. İstediği kadar sigara içmemiş olsun. Pis koku, temiz koku. Bir adam ilim meclisine, bir tasavvuf meclisine girdiği zaman, o adamda hâl değişimi olur kardeşler. Fark etmeden değişmeye başlar. Namazlar kolaylaşmaya başlar. Allah’ı zikir kolaylaşır, bir zevk hâline gelir. Tıpkı çay içmek gibi. Aranızda var mı çay içerken çok sıkılıyorum diyen? Ya bende bir huy var, kahve içerken çok sıkılıyorum, çok yoruluyorum hocam. Var mı? Yok. Aranızda var mı yemekten sonra baklava yerken çok sıkılıyorum hocam diyen? Yok. Çünkü bu zevktir. Karnın doymuş, ihtiyacın yok. Zevk için meyve yiyorsun, çay içiyorsun, tatlı yiyorsun. Bu bir zevktir. Dervişlere, tasavvuf yolunda ilerlemiş olanlara Allah Teâlâ bir haz ve zevk verir. Bu zevk, aynen anlattığım örnekteki olduğu gibidir. Zikretmek, çay içmek gibi gelir. Namaz kılmak, tatlı yemek gibi gelir. Hocam namaz kılmak ağır bir görevdir. Günde beş defa olan bir şeydir. Tatlı yemek gibi gelir. O adam namaz kılmadığı zaman, şeker komasına girmiş adam gibi olur. “Çabuk tatlı verin bana. Tatlı verin bana.” Bir esnaf arkadaşım var, şeker hastası. Şekerini devamlı olarak kontrol altında tutması lazım. Ceplerinde devamlı çikolata var. Hafif bir şekeri düştüğü anda başı dönmeye başlıyor yolda yürürken. Hemen çikolatayı açıyor. O Temel Reis’in ıspanağı gibi, çikolatayı yediği anda gözleri parlıyor. Hemen kendine geliyor. Şeker hastası bu. İşte Müslüman Allah’ı zikirden gâfil olduğu zaman, bitmiş bir şeker hastası gibidir. Bu adamın şekere ihtiyacı var. Allah’ı zikrettiği anda gücü, kuvveti yerine gelir. Ve işin güzel tarafı bundan haz alır. Çünkü bu adam bir tasavvuf meclisine gidiyor demektir. Bir ilim meclisine gidiyor demektir. Dolayısıyla bu ilim meclisleri insana önce tövbe etmeyi öğretir. O, orada kalmaz. İstiğfardan sonra değişmeyi öğretir. Yönelmeyi öğretir. Allah’a böyle dua edeceksin. Rasulullah’tan böyle şefaat isteyeceksin. Salavat-ı Şerife’yi böyle getireceksin. Nafile namazı böyle kılacaksın. Kazayı böyle bitireceksin. Hayatına böyle bir nizam vermen lazım kardeşim. Büyük çoğunluğa aldanma. Etrafında Müslüman’ım diyen büyük çoğunluğun namaz kılmaması seni aldatmasın. Onlar yanlış içindeler, onlar hata içindeler.