Bu Zor Günlerde Bu Video İçini Ferahlatacak!

Mesaj! Birilerine bilgi içeren bir not bırakmak anlamına gelir. Hayatımız boyunca yüzlerce belki binlerce mesaj alıp, mesaj göndermekteyiz. Bunu yaparken de iletişim araçlarını kullanırız. İletişim araçları derken aklınıza sadece kağıt ya da elektronik posta gelmesin. Duygu ve düşüncenin aktarıldığı her şey; mesela: çizilmiş bir resmin de bize vermek istediği bir mesaj olamaz mı? Bu gözle bakarsak aslında çevremizde her şeyin bir mesaj verdiğini görmeye başlarız. Kararan hava ya da sararan yapraklar da mesaj vermekte aslında. Hatta birden çok mesaj. Öyleyse bir düşünelim.. Çevremizde bize mesaj verenleri, ve mesajlarını anlamaya çalışalım. Her biri kendince bir mesajı haykırıyor sessizce. Peki, geceleri trilyonlarca yıldızla yaldızlanan, gündüz ise mavi derinliğin içindeki pamuksu bulutlarıyla gökyüzü bize ne mesaj vermek istiyor olabilir? Ya da sere serpe milyonlarca renkteki çiçeklerle bezenmiş yeryüzü ne mesaj veriyor hiç düşündün mü? Kainat sana hangi mesajı veriyor olabilir? İşte bu mesajı görebilmek için düşünmek ve bütünü anlayabilmek gerekir. Nasıl ki yap bozun parçalarını anlamlı bir şekilde bir araya getirince asılı resme ve mesaja ulaşılır öyle de küçük parçaları anlamlandırdıkça asıl büyük mesajı ortaya çıkarabilirsin. Kainat, bütünüyle karşında. Ancak mesaja ulaşabilmek için küçük parçalarını inceleyeceğiz. İşte! Kainatın kapısından içeriye girdik. İçeride bir takım büyük cisimler gözüne çarpıyor. Milyonlarca gezegenin, yıldızın, göktaşının arasında başın dönüyor. Dengeni kaybediyorsun. Oysa gezegenler ve yıldızlar, senin sağlayamadığın dengeden milyonlarca daha büyük ölçekli bir dengeye sahipler. Öyle ki hepsi kendi etrafında binlerce kilometre hızla hareketini milyonlarca yıldır yapmasına rağmen dengesini kaybetmiyor, yörüngesinden çıkıp başka gezegenlere çarpmıyor. Adeta bütün gezegenler tavandan bir iple asılmış gibi uzay boşluğunda durmaya devam ediyorlar. İpsiz ve direksiz olmalarına rağmen aşağı doğru düşmüyorlar. İşte! Kara deliklere bak. Sanki uzay boşluğuna konulmuş temizlik işçileri gibi zamanı geldiğinde kimi gezegenleri, göktaşlarını ve adeta uzayın süprüntülerini içine alıyor ve temizliyor. Tüm bu faaliyetler bir mesaj veriyor. Kulakları sağır edercesine haykıran bir mesaj. “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zâtın harika işlerine bak. Bu hadiseler başıboş olamazlar, böyle sistemli, faydalı işler tesadüfün işi olabilirler mi?” Şimdi gözlerimizi yaşadığımız gezegenin adeta iki görevli memuru gibi iş yapan Güneş’e ve Ay’a çeviriyoruz. Güneş! Gündüzleri o güzel ışıklarıyla canlılara yaşam ışığını sağlarken Ay da geceleri karanlıkta kalmasın diye bir gece lambası gibi bu koca Dünya’yı aydınlatmakla görevlendirilmiş sanki. Böylesine büyük bir düzen içerisinde böylesine büyük gezegenleri mizanlı ve intizamlı, ölçülü ve düzenli idare eden ve ayakta tutan ve Dünyadan milyonlarca kat büyük yıldızları ve gezegenleri Dünya’ya lamba yapan birisinin olduğunu hissettin ve anladın. Evet! Kainat yap bozunun gezegenler parçasını resimde doğru yerine oturtmaya başlıyorsun. Ve başını kaldırdıkça, dikkatle baktıkça her şeyin mesaj verdiğini görüyorsun. Şimdi Dünya’ya yaklaşıyorsun. Dünya’nın menzillerine girdiğinde bakıyorsun ve adeta katman katman jelatinle kaplı olduğunu görüyorsun. Bu katmanların her birisinin bir görevi var. İşte bu katmanlardan birisi: uzaydan gelen gök taşlarını parçalayıp Dünya’ya girmesini engellerken kimisi de Dünya’ya dışarıdan gelen zararlı ışınları yansıtarak Dünya’daki yaşamın bozulmasının önüne set çekiyor. İşte! Giderek ilerliyor ve katmanları da geçiyorsun. Şimdi! Gökyüzündesin. Etrafı izlemeye koyuluyorsun. Etrafta usulca esen rüzgar dikkatini çekiyor. Sanki o havanın bütün zerreleri bir emir almışçasına hareket etmekteler. Yeryüzünün süpürgesi gibi tozlarını alıp götürmekle meşgul oluyorlar. Daha sonra gökyüzünde bir takım pamuk parçalarını andıran bulutları görüyorsun. Rüzgarlar adeta bulutların faytonları gibi, ona biniyorlar rüzgarda onları inmeleri gereken duraklarda bırakıyor. Bulutlar ise su dolu süngerleri andırıyor. Zamanı geldiğinde gökyüzünden suyunu yer yüzüne tane tane ve belirli bir hız ile bırakıyor. Hem bu sayede yaşamın devamını ve yeryüzünün yaşam kaynağı olan suyu toprakla paylaştığı gibi bunu tane tane yaparak da yeryüzündeki canlıların zarar görmesini engelliyor. Daha sonra da ardında bir iz bırakmadan gizleniyor ve bir sonraki görevinde aniden ortaya çıkmak gibi manevralar gösteriyor. Oysa bu cansıız, şuursuuz ve yeryüzündeki canlıları bilmeyen ve kendi kendine yeryüzündeki canlıların imdadına koşmayan, koşamayan bulutun kendi kendine bu işleri gerçekleştirmesi çok absürt gibi duruyor. Akıl, bunun tesadüfen olmasını muhal görüyor. Belki de gayet kudretli ve merhametli bir zâtın emriyle hareket ediyor ki bu zât değişik vakitlerde gökyüzünü doldurup boşaltan bulutları, yeryüzündeki canlıların emrine veriyor. İşte şimdi Kainat yap bozunun bir parçasını daha yerine koyuyorsun. Mesajlar, kendini okutmaya devam ediyor. Sen de okudukça hayretler içinde kalıyorsun. Şimdi daha da içeri ilerlemektesin. Şimdi yeryüzünde etrafı incelemeye başlıyorsun. O da ne? Etrafını binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca hatta milyarlarca canlı kapladı. Bu kadar büyük bir kalabalığın nasıl hayatta kalabildiğini, nasıl düzeni bozmadığını merak ediyorsun. Otuz milyondan fazla canlı türü ve bir türün milyarlarca ferdi olduğunu görünce hayretler içinde seyrediyorsun. Boş arazilerde koşturan atlar, mavi gökyüzünde uçup, masmavi sular üstünde süzülen kuşlar, ağaçlara tırmanan koalalar, bambaşka vazifelerde koşturan karıncalar, yorulmadan çiçekten çiçeğe uçan arılar, tüm sevimlilikleriyle etrafındakileri neşelendiren pandalar, asaletleriyle poz veren flamingolar, benzersiz kudretli görüntüsüyle filler, yüzüne bakılınca göz alıcı güzelliğiyle büyüleyen aslanlar, kuvveti ve hayatî fonksiyonlarıyla insanı hayrete sevk eden su aygırları, zerafeti ve eşsiz yaratılışıyla dikkat çeken zürafalar, ve benzersiz güzellikleriyle gergedanlar ve daha yüzbinlercesi. Tüm bunların karnını nasıl doyurabildiğini merak ediyorsun. Sonra bir bakıyorsun ki umulmadık anda, umulmadık yerlerden imdada yetişiliyor. Milyonlarca canlı sanki gaybdan bir vagonun gelip onlar için geçimlerini sağlayacak yiyeceklerini ve içeceklerini bıraktığını görüyorsun. Bahar vagonunda trilyonlarca elma, erik, sayısız meyveyle beslendiklerini görüyorsun. Oysa sen bu kadar canlının dünyaları yese; yine de hapsinin doymayacağını düşünüyorken dağların, denizlerin ve toprağın adeta ağzına kadar, tıklım tıklım dolu bir buz dolabi gibi bu canlıların ihtiyaçlarını karşıladığını görüyorsun. İşte o zaman anlıyorsun ki böylesine kudretli işleri yapan, bunca canlıyı idare eden bir zât var. Ve bu canlıları yalnız bırakmıyor. İşte mesajı görüyor ve inkâr edemiyorsun. Ve kainat yapbozunun yeryüzü parçasını da yerine koyuyorsun. İyice ilerledikten sonra en önemli parçayı incelemeye ve anlamaya çalışıyorsun. Bu parça ne mi? Bu parça senin ta kendin. İşte bakıyorsun ki: bir damla su gelişiyor, büyüyor ve şekillenmeye başlıyor. Sonra görmek için gözler, duymak için kulaklar, adeta bilerek ve istenilerek vücuda yerleştiriliyor. Kemikler, vücudun ayakta kalması için sert düzenlendiği gibi vücudun hareket etmesi için de kaslar yumuşacık düzenleniyor. Bununla da kalmıyor, bu koca dünya gezegeninin etrafını iki kez dolanacak kadar uzun bir sistem olan damarlar o küçücük vücuda yerleştiriliyor. Bu kainat yapbozunu incelemeyi sağlayan göz ise yedi tabakadan oluşuyor. Tabakalardan birinin bile aksikliği halinde hiç bir şekilde görme sağlanamıyor. Duymak için konulan kulaklarda ise minicik kemikler iş yapıyor. Yine zarar verecek şeylerin kulağa girdiği zaman fark edilmesini sağlamak için özel dizayn edilmiş gibi gözüküyor. Bununla da kalmıyor, her bir insan için küçücük bir alan üzerinde birbirinin aynı olmayan milyonlarca farklı yüz oluştuğu gibi birbirinden kolaylıkla ayrılabilen milyonlarca farklı parmak, dil ve yanak izleri oluşuyor. Ve o küçücük kafada görmek için benzersiz bir göz, duymak için emsalsiz bir kulak, koklamak ve nefes almak için burun, tatmak ve konuşmak için dil ve ağız, düşünmek için bir beyin yerleştiren sanatkârın sanatındaki hayranlık verici güzelliği gördükçe ona doyamadığını, kalbinde ona karşı çok sarsıcı bir muhabbet olduğunu farkediyorsun. Adeta okuduğun her mesaj seni ona aşık etmek için onu tanıtan bir aşk mektubu gibi görünüyor gözüne. Bir örümceğin ağına baktıkça onun o küçücük kafasına işlenmiş programı gördükçe, o minicik elleriyle nakış nakış ölrdüğü kudret dantelini seyrettikçe örümceğe değil onu yaratana sevdalanıyorsun. Bir kuşun inşa ettiği yuvasını ve yavrularını besleyişini gördükçe doğru mesajı… alıyorsun. Tüm kainat sana senin kim olduğunu ve kimin kulu olduğunu ve kimin misafiri olduğunu ve kimin muhatap seçildiğini ve seni nasıl bir acizlikten…nasıl bir sultanlığa davet ettiğini anlıyorsun. Evet! Her şey bir hikmete ve faydaya binaen yerleştirilmiş gibi küçücük bir sudan kainatın prototipi olan insanın kendi kendine oluşmasının mümkün olmadığını düşünüyorsun. Ve yine bir zâtın bunları oluşturması gerektiğini kabul ediyorsun. Ve kainat yap bozunun son parçasını da yerine oturttun. 1-2 adım geri çekilip yapbuza bakıyorsun… ve artık mesajı alıyorsun. Eyy insan aklını başına al. Hiç mümkünmüdür ki bütün enva mahlukâtı sana müteveccihen muamelet ellerini, yardım ellerini uzattıran ve senin hacetlerine, ihtiyaçlarına “lebbeyk” dedirten Zât-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin. Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir, ve katiyyen anla ki senin gibi zif-i mutlak, aciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahlukat, koca kainatı musahhar etmek, hizmetkâr etmek ve onun imdadına göndermek elbette hikmet, inayet, ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-ı rahmettir. Mesaj çok açık. ANLIYORSUN! Altyazı M.K.

UYUTULUYORUZ!

Evet Sayın Seyirciler Galatasaray dün Fenarbahçeyi Evinde Ağırladı Maç berabere bitti. Efendim Dün 300.000 insanmı öldü ? Evet Hakemin Hatarlı Kararlarından Dolayı Seyirci Çıldırdı. Evet Sayın Seyirciler Et yemeğimizde olmak üzere onunda az zamanı kaldı Tatlımızıda yapmaya devam ediyoruz Ama tatlımızı yaparken içine iki çay kaşığı zeytin yağı atmayı unutmuyoruz. Tatlımızııı Ne? Afrikada 2 bin tane çocuk açlıktanmı öldü? Şuan? Evet Biz Programımıza devam ediyoruz kaldığımız yerden. Tatlımızı çırpmaya devam ediyoruz tatlımızın son 5 dakikası ÖFK Uyuyorum Uyuyorsun Uyuyoruz Uyutuyorlar Bu dünyaya hepimiz İmtihan edilmek için gönderildik. Evet İbn-i Habbab’ın imtihanı Kızgın demirlerdi. Bilal-i Habeş’inin imtihanı kırbaç darbeleriydi Enes Bin Malik’in İmtihanı klıç darbeleriydi. Peki Siz? Sizden öncekilerinin başına gelenler. Sizinde başınıza gelmeden,Cennete girebileceğinizimi sanmıştınız? Dememişmiydi Allah Ayetinde. E Peki Bizim İmtihanımız Ne? Bizim imtihanımız o boş camiilerin yanındaki o dolu bankalar. Bizleri ayakta uyutan televizyon programları! Bizleri sersemleştiren diziler ve bilgisayar oyunları Bizleri şuursuzlaştıran haram yollarla kullandığımız Sosyal Medya Facebook Twitter İnstagram Youtube Hemde bu öyle büyük bir imtihanki kardeşim Ne kılıcı ne kırbacı hepimizin başına şimşek gibi patlıyor. Ebedi kaybettirecek olan haram okları, Her an kalbimize saplanıyor. Bir genç iman vesikasını sağlam elde etmezse KAYBEDECEK! Kaybettiği bu davanın yerine tüm kainatın saltanatı verilse 5 para kıymet ifade edermi ?

Huzurum Neden Devam Etmiyor!

Bugünki konumuz ” Huzurum niye devam etmiyor?” Abi çok mutluyken, çok huzurluyken Birden dünyam kararıyor.Allak bullak oluyor. Bu işin devamı neden gelmiyor?Yani… huzurum niye devam etmiyor? Bugün onu ele alacağız. O yüzden herkez huzurlu olacak Yani bu hayatın heyecanı meyecanı yok demek YOK! Tamam mı beyler? Başlayalım mı o zaman? Evet dostlar. Şimdi, bu hayatın heyecanı meyecanı yok diyoruz ya. Aslında hayatın çok heyecanı var. Yani tekdüze olan bir hayatta elbette heyecan olmaz. Ama inişli çıkışlı,macera dolu bir hayatta elbette heyecan olur. Doğru mu kardeşim? O yüzden Cenab-ı Hakk, bu hayatta heyecanımızı koruyalım diye Ne yaptı kardeşim,inişli çıkışlı bir hayat sundu bize. Şimdi buna ,insana, gelmeden önce kainatı konuşmak lazım. Çünkü, “İnsan kainat gibidir.” “İnsan kainatın misal-i musağğarıdır.” diyor Bediüzzaman Hazretleri. Kainatı dürsen insan olur, insanı açsan kainat olur. O yüzden bugün ne yapacağız biliyor musun? Tümden gelim yapacağız Kainattan insana doğru indirgeme ile yaklaşacağız hadiseye. O da şöyle birşey. Bugün kainat bile değişim içinde. Yani,bakıyorsun mevsimlerin olması, Gece gündüzün olması, Bakıyorsun abi hava güneşli, çok güzel yani masmavi gökyüzü… Markete giriyorsun abi diyorsun yani bir sakız alayım,bir çikolata alayım… Dışarı bir çıkıyorsun,etraf kara bulutlarla kaplanmış, Her yer karanlık ve şiddetli bir yağmur yağıyor. Şunu demeye çalışıyorum Hava değişimleri, işte mevsimlerin olması… Yani bu gibi hadiseler kainatında sürekli bir değişim halinde olduğunu söylüyor. Dünya bile durağan değil , sürekli bir hareket halinde. Ondan sonra bakıyorsun cansız atomlar dahi sürekli bir değişim halinde Orada bir tahavvülat (büyük değişiklikler) var. Bir tegayyür (halden hale geçmek,değişmek) var. Bir değişim var. Bir teceddüt (tazelenme,yenilenme) var Bir yenilenme var Şimdi kainattan insana doğru gideceğimiz için bunu söylüyorum. Hatta ve hatta şöyle bakabilirsin olaya Bir elma çekirdeği ,bir karpuz çekirdeği O çekirdek halinden bir değişime uğradığı için Toprak altında bir kimyevi müdahaleye maruz kaldığı için O güzelliklere eriyor Aynı şekilde , gördüğün bir odun bak ne oldu? Ağaçtan işte kesildi, sonra işlendi, bir değişim halinde Böyle bir sanat eseri ortaya çıktı. Bakıyorsun porselen değil mi? Maddesi toprak bunun yani Ya da işte mermerden yapılan şeyler Ham mermeri düşün O işleniyor, Toprak işleniyor. Ondan sonra böyle sanat eseri çıkıyor. Elma çekirdeğinin işte elma olması da böyle. Şimdi olaylara baktığın zaman,ha demekki kainatta sürekli bir değişim var. Durağan bir hayat yok. İnsan da öyle işte. Bir damla sudan bu hale geldik. Gelişim evrelerimizden ne oldu bir değişim halinde Zaman nehrinde değişimlerle biz bu hale geldik Burada ne demek istiyorum? Tekrar ediyorum. İnsanın hayatı durağanlığı kabuletmiyor Yeksenak (tekdüze) olan Tekdüze olan bir hayatı kabuletmiyor Bu yüzden insanlar bu hayatın heyecanı meyecanı “yok” diyorlar. Ama bizim konuşacağımız meselelerde Bu hayatın heyecanı meyecanı “VAR” abi Neden var? İnsan kainatı şu gözlerden izliyor. İman penceresinden , inşallah imanlıysa, Tefekkür (düşünme) penceresinden bakıyorsa İman gözlüğünü takıyorsa Kainata, hangi gözlüğü takıyorsa onunla görüyor Siyah gözlüğü takan etrafı siyah görür Kırmızı gözlük takan etrafı kırmızı görür Şeffaf bir gözlük takanda etrafı şeffaf ,olduğu gibi, görür İşte iman gözlüğü de böyle. İman gözlüğünü takan bir adam herşeyin şeffaf tarafını görmeye başlıyor. Olumsuz gibi görünen hadisenin dahi arkasındaki, hayır kısmına bakabiliyor. Onun için herşey bir tefekkür (düşünme) meselesi aslında Kainatta güneşli bir hava sadece tefekkür vesilesi olmuyor. Veya böyle kuş cıvıltılarının olduğu bir ortamda yapılan bir muhabbet değil Yağmurlu , çamurlu… Kar yağdığı zaman ; etrafta fırtına , kıyamet olduğu zaman dahi İnsan iman penceresinden bakarsa Onu aslında Yani böyle uyuşukluktan, Tekdüze yaşamdan kurtarır Her olumsuz hadisenin arkasındaki Hayır taraflarını görür. Hayata her zaman pozitif bakar. Bir mü’minin böyle olması lazım. O yüzdende dedik ya insan kendi penceresinden kainatı seyrediyor diye, Buna da misal olarak şöyle söyleyebiliriz aslında. İnsan çok huzurlu, mutluyken; Böyle neşeliyken Etrafta herşeyi neşeli görmeye başlar. Cenaze arabası geçse dahi Onu düğün arabası gibi tahayyül (hayaletmek) etmeye çalışır. Bunu ,siz öğrencisiniz, genelde izleyen kardeşlerim, 100 aldığınız zaman sınavdan Sıfır alan arkadaşların o hali seni çok ilgilendirmiyor Yani o üzülse dahi Bir parça ortak olmaya çalışırken Aslında sen kendi mutluluğuna odaklanıyorsun. Aynı şekilde çok üzüntülü ve ümitsiz olan bir insanda Kainata baktığı zaman ,herşeye, kendisi gibi görmeye başlıyor. Üzüntülü,karamsar,melankolik bir tarzda… Bu halde olan bir insan böyle gördüğü zaman e bu adam düğün arabasını görse ona cenaze aracı gibi gelir Yani insan hangi halde ise kainatı öyle görüyor. O yüzden biz kainatta sürekli güzel göreceğimiz bir gözlük takmamız lazım. Di mi? Onu ele alacağız. Hah! İşte bu yüzden insan kendi hayatını değerlendirsin Herkez kendine baksın Bir an oluyor kainata sığmıyorsun Bazen bir an oluyor, bir hatıranın içine giriyorsun; zindanda boğazı sıkılmış adam gibi oooof of demeye başlıyorsun. Şimdi buradaki olayı değerlendirirken aslında bu hal sana kazandırıyor. Geçmiş derste de bahsetmiştik ya ruhum daralıyor.Bunun çaresi nedir diye. Bu videodan sonra inşallah onu da izlersiniz. Bu tarafta linkini vereceğiz. Ama işte bu haller, senin canını sıkan hadiselerin, hayır tarafı ne biliyor musun? Kabz hali dediğimiz mesele var. Senin ruhun daraldığı zaman günahlara mı meylin uyanıyor, yoksa acizim hissedip Allah ‘a (cc) mı yöneliyorsun? İşte bu iki ayrımı iyi yapmak lazım. Sen ruhun daraldığı zaman gün içindeki o haletlerinde (hal,durum), o değişimlerde Rabbine karşı bir yöneliş oluyorsa bu kazandıran bir hadise, Kabz hali dediğimiz; yani aslan pençesinde sıkılan bir ruh gibi… bu sefer ne yapıyorsun, Allah’a (cc) olan o yakarışın, o yalvarışın artıyor. Kulluğunda mertebe katediyorsun. Ama diğerinde ruhun daraldığında,canın sıkıldığı zaman günahlara bir meyil uyanıyorsa o halinden hemen çıkmak için gaflete dalmaya çalışıyorsan bu kaybettiren yani şu tarafı “Sıkıntı sefaatin muallimidir” diyor. Yani sıkıntı ; yasak, zevk ve eğlencelere bizi yönlendiren en büyük muallimdir, eğiticidir. Bu da kötü bir hadisedir. O yüzden olaya imani bir pencereden bakacağız. Çünkü insan, aydınlık bir odadan çıkıp başka bir odaya geçerken o odanın da lambalarını açması gerekiyor. Bazen oranın işte lambasının yanmasına vesile olan anahtar kısmı, içerde çok basit bir şekilde içeri giriyorsun,karanlık olsa dahi, el yordamıyla napıyorsun kapı diyelimki sağa doğru açılıyor sol tarafında elinin yordamıyla o anahtara dokunuyorsun içerisi aydınlanıyor mu kardeşim? Bazende çok alakasız yerde oluyor. Napıyorsun? El yordamıyla aramaya çalışıyorsun. İşte insan hayatı böyle. Hayatımızda çok aydınlık bir haldeyken birden karanlığa geçiyoruz ya işte o karanlık alemimizi, o halimizi, o tavrımızı aydınlatacak birşeyler lazım. Yani oranın anahtarını bulmamız lazım,o alemin. İşte o alemin anahtarı arkadaşlar “La ilahe illallah’tır.” O yüzden hadis-i şerifte söylüyor ya Ceddidu imanekum bi la ilahe illallah La ilahe illallah ile imanınızı yenileyin diyor Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam Ayet-i kelimede ne diyordu Cenab-ı Hakk (cc) Ey iman edenler. iman edin diyor.Bize sesleniyor. İman etmişiz ama halimiz,tavrımız sürekli değiştiği için o imanımızı yenilememiz lazım. Zaten bir yer okuyacağım Bu konunun özeti olacak Allah’ın (cc) izniyle tam böyle öz kısmını sunacağız. Ve hadis-i şerifte şöyle de buyuruyor, Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam “İmanınız elbisenizin eskidiği gibi eskir.” “Nasıl elbisenizi yeniliyorsunuz, imanınızı da yenileyin.” diyor Efendimiz. Cidden de öyle Yani bugün çok kaliteli bir elbise alsan dahi onu yıkamazsan, bakmazsan belli bir zaman sonra ne olacak üzerinde çürüyüp gidecek Kokuşacak Bugün en kaliteli arabayı alsan,en lüks arabayı alsan dahi ferrari olsa, o ferrarinin belli periyotlarla bakımını yapmazsan, benzinini koymazsan işe yaramayacak. İnsanın imanı da böyle işte. Allah (cc) , sürekli imanımızı yenileyelim, buna ihtiyaç olduğu için bizi alemden aleme geçirirken diyorki “imanını yenile” Oradaki imanın, buradaki hadiseye mukabil (karşılık gelme) noktasında zayıf düşebilir Onu o hali kaldıramaz o imanın O yüzden sürekli,yani bizdeki mevcut imanın üzerine koymamız lazım. Onu yenilememiz lazım. Çünkü Marifetullahta, Allah’ı (cc) tanımakta sınır yok. O yüzden Marifetullah ilmi, Allah’ı (cc) tanıma ilminde, ne kadar mertebe katedersek ne kadar böyle vukufiyet keşfedersek o halden o hale geçerken; oradaki hadiselere karşı, maruz kaldığımız değişik hallere karşı silahımız,siperimiz sağlam olur. O yüzden bu da diyorki La ilahe illallah’tır. Onunla ilgili bir yer okuyacağım dostlar. Şimdi, çok önemli burası Az önce söylediğim “Ceddidu imanekum bi la ilahe illallah ” ” La ilahe illallah ile imanınızı yenileyiniz” Bu ne demektir, yani buradaki sır ne? Biz değişik hallere giriyoruz ya Bu huzursuzluktan kurtulmanın çaresi ne? Bak şimdi dikkat et! İnsanın hem şahsı, hem alemi her zaman teceddüt ettikleri için, sürekli yenilendiği için, her zaman tecdidi imana muhtaçtır. İmanı yenilemeye muhtaçtır. Çünkü insanın her bir ferdinin, her bir şahsının çok efradı var. Bak mesela ben kendim Serkan Aktaş olarak söylüyorum bugün çok hırslıyken bakıyorsun iki saat sonra o hırs gitmiş. Çok meraklıyken aynı meseleye merakım gitmiş. Çok mutluyken birden huzursuz olabiliyorum En dertli adamken en huzurlu adam olabiliyorsun. Veya en huzurlu senken bir bakıyorsun abi birden dünyanın en huzursuz insanı olabiliyorsun. Yani gün içinde farklı şahıslara giriyoruz. Bir fert birden çok fertlere bürünüyor. Ömrünün seneleri adedince belki günleri adedince belki saatleri adedince birer ferd-i ahar (başka fert) sayılır. Harbiden öyle. Ömrümün, günümün, dakikalarımın her bir saatinde her bir dakikasında sürekli ferd-i ahar dediği farklı bir şahsiyete girebiliyorum Bugün birden çok hırslıyken birden çok meraklı olabiliyorum. Çok meraklı olduğum bir meseleye çok lakayt kalabiliyorum. Çok mutluyken en dertli ben olabiliyorum. En huzursuz ben olabiliyorum veya en huzursuz bir şahısken birden en mutlu insan sen olabiliyorsun. Ne oldu? Aynı oradaki dediğimiz gibi odalardan odaya geçtiğimiz bir alemdeyiz. Aydınlık odalardan sürekli karanlık bir aleme orayı aydınlatıyoruz, başka bir aleme geçmeye çalışıyoruz. Amma ve lakin bir tehlike var. İnsan, o alemi kararıp, başka aydınlık bir aleme geçme ihtiyacı varken karanlık alemde kalıyor. Diğer alemi aydınlatacak anahtarı bulamıyor. Bu sefer şüphelerin, vesveselerin geldiği bir alemdeyse veya ebedi hayatını kaybettirecek bir merak veya bir inat içine, bir hırs içine girdiği zaman bazen o halden kurtulamıyor, bulunduğu halle gaflete düşüp devam ediyor. Yani o bulunduğu halet (durum) ,o bulunduğu mevcut halden çıkmasına, o imanı yeterli olmuyor. O yüzden imanımızı sürekli yenilememiz lazım. Çünkü insan zaman altına girdiği için o ferd-i vahid (tek fert), tek şahıs olan Serkan Aktaş bir model hükmüne geçer, hergün bir ferd-i ahar şeklini giyer. Bunu şöyle açıklamak istiyorum. Bir şahıs nasıl birden çok şahsa girer. Yani Allah (cc) bizi insan olarak, bir bedeni olarak, bir ruhi olarak bir yaratmış İşte ferd-i vahid dediğimiz hadise bu. Amma ve lakin cansız mankenleri düşünün vitrinde Sürekli elbiseleri değişiyor. Bir modeldir, sürekli mevsimlere göre veya işte o zamanın modasına göre çıkan elbise üzerine giydiriliyor. Biz de öyleyiz aslında. Zaman nehrinde olduğumuz için Cenab-ı Hakk (cc) ruhi olarak bize farklı farklı elbiseler giydiriyor. Yani bu zaman altına girme olayını şöyle de değerlendirebiliriz Diyelimki bir kilometrelik bir nehir düşünün. Bu bir kilometre nehirde her yüz metrede tabana böyle plakalar koyalım ,tamam mı? Yüz metrede bir kırmızı, siyah, mavi, yeşil, turuncu … Sonra kaliteli bir suyu salalım. Kaliteli su dediğim yani berrak ve kokusuz olan bir su diyelim. Onu saldık. O su, o nehirde aktığı sürece hangi plakanın üzerinden geçiyorsa o renge bürünüyor Kırmızı plakanın olduğu yerden geçiyorsa kırmızı, yeşilin üzerinden geçiyorsa yeşil… İnsan da böyle. Zaman nehrinde devam eden bir su gibi. Hangi aleme giriyorsa oranın rengini alıyor. Önemli olan o rengi kendi lehine çevirmesi. İşte burada, o halden başka bir hale geçiş evresinde, bazen bizim imanımızı kaybettirecek olan o hadiseden başka bir hale geçerken iman devreye giriyor. Diyorki iman ise, hem o şahıstaki her ferdin nuru hayatıdır. Bir kafa feneri gibi düşün. Yani aydınlık bir alemken karanlığa bürünüyorsun ve başka bir odaya geçmen gerekirken o odayı da aydınlatacak kafa feneri. Yani iman nuru dediğimiz hadise devreye giriyor. Hayatımızı aydınlatan neymiş, imanın nuruymuş. Hem girdiği alemin ziyası olur, girdiğimiz alemin aydınlığı bizim imanımız olur La ilahe illallah ise o nuru açar bir anahtardır. Olay zaten burada bitiyor dostlar. Serkan abi, Serkan kardeşim! Ben La ilahe illallah dedim, bu halden kurtulamıyorum. E nasıl olacak bu hadise? E sen anlattın ama diyorsun yani bu odadan o odaya geçerken bunu söyle. Tamam da güzel kardeşim bizde iman var. Söylüyoruz ya! Sen de söylüyorsun hamdolsun. Ama o imanın nurunu, o hadisede maruz kaldığın, o hadiseyi sana olumlu bir tarafa çekecek veya olumlu gösterecek ,o lambayı açacak bir anahtar lazım. İşte o anahtar da La ilahe illallah’tır. Bizde cevherlerden daha değerli olan, hazinelerden daha değerli olan iman var. Ama sen o imanı kapalı bir hazine içinde tutarsan, kapalı kasalar içinde tutarsan bir işe yarar mı? Onu açacak bir anahtar lazım işte. O anahtarda La ilahe illallahmış. O yüzden dostlar, insan hayatına bu açıdan baktığı zaman ya bendeki La ilahe illallah neden tesir etmiyor? Bunu söylüyorsun. Neden tesir etmiyor biliyor musun? Elinde bir tohum bulunsa, dünyanın en değerli bitkisinin tohumu olsa, beş para eder mi? Sadece tohum kıymetinde olur. Benim o tohumu yeşerecek bir ortama ekmem lazım Ona uygun toprağa, ona uygun mevsimde ekmem lazımki ne yapsın, o çekirdek değerli meyveleri verecek bir ağaç haline gelsin. E o zaman bizdeki, ağzımızdan çıkan La ilahe illallah nedir, bir tohumdur. O tohumun ekileceği yerde , en güzel yerde elhamdülillah namazdır kardeşim. Yani bir kardeşimin hayatında namaz yoksa bu gibi sıkıntılara maruz kalması çok normal. İşte Cenab-ı Hakk bize bir fırsat veriyor. Her namazdan sonra tesbihat yaparken tesbihatımızın sonunda, 33 kere Subhanallah 33 kere Elhamdulillah,33 kere Allah-u Ekber diyoruz. Ve ondan sonra “La İlahe İllallahu Vahdehu Laşerike Leh” diye devam ediyoruz ya Ardından duamızı yapıp bitiriyoruz. İşte duanın ardından, şafiilerde var bu biz de yapmalıyız. 33 kere La ilahe illallah. Kalben bunu söylememiz lazım. Çünkü gün içinde çok farklı haletlere giriyoruz. Onu da şöyle söylüyor, dikkat et. Hem insanda madem nefis,heva (heves,istek) , vehim (kuruntu) ve nefsani istekler ve şeytan hükmediyorlar. Çok vakit imanımızı rencide etmek için gafletimizden istifade ederek yani gafletinden istifade ederek çok hileler ederler. Şüphe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar. İmanımızın nurunu ne yaparlar,örterler,kapatırlar. Hem insan zahir-i şeriatta, yani bulunduğu görünür yaşadığı alemde, hem zahir-i şeriata muhalif düşen, yani yaşadığımız günlük hayatta belli olan şer-i hükümlere muhalif düşen, zıt düşen, hatta bazı imamlar nazarında küfür derecesinde tesir eden, yani bu küfür, imanı götürecek derecede, inkara götürecek derecede tesir eden kelimeler ve hareketler eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdidi imana (imanın tazelenmesi) ,imanımızı yenilemeye muhtacız. Abi bizi küfre götürecek kelimeler neler olabilir? Bazen şöyle hadiseler yaşayabiliyoruz. Diyoruz ki ; ya bu sarı kızım (inek adı) beni hiç aç bırakmaz. Günde 20 litre süt verir. Bak ne oldu hacı? Sen esbaba (bir şeye vasıta olan,sebep olan) taptın. Sebeplerden bildin. İstemeden söylüyorsun bunları anlatabildim mi? Halbuki inek onu yapamaz. İnek sütü yapmaya bir sebeptir. Tavuklarım beni hiç aç bırakmaz. Aç bırakmayan Allah’tır. Yumurtanın gelmesine sebep olan tavuktur. Yumurta ile tavuk arasında dağlar kadar fark var. Yani o acziyetiyle onu yapacak ilim onda yok. Bulut ne güzel bizi serinletti. Bu gibi şeyler kullanıyoruz. Bazen yağmur yağıyor ne diyoruz gün içinde? Ya şimdi vakti miydi? Veya tavrımızla, dilimizle demesek bile, tavrımızla memnuniyetsizliğimizi dile getiriyoruz. Gördün mü bak nankörlüğü gerektiren hallerde bulunuyoruz. Bazen dinlediğimiz şarkılar,dinlediğin şarkılar; Küfrü gerektiren sözler söylüyor; Batsın bu hayat tarzında Hay böyle kaderin, hay böyle feleğin diye başlayan sözler kulağımızın her yerinde… Aklımızın her yerinde olduğu için imanımızı zedeliyor aslında farkında değiliz Ve bu hadiseler bize ülfet (alışma) olmaya başladıktan sonra normalleşmeye başlayınca o iman eskidiği için mesela diyelimki bir müslüman o halinden çıkamıyor ya şüpheler, vesveseler aklını kaplamış, ruhunu kaplamış… Ateist oluyor sonra , agnostik oluyor, deist oluyor. Çünkü düştüğü halden çıkmaya yarayacak imanı yok. Düştüğü durumdan kurtaracak bir ip bulamıyor, o halde saplanıyor La ilahe illallah diyemediği için İmanın nuru o alemini aydınlatmadığı için o alemi hakiki alem görüyor ve imanını kaybediyor. O yüzden ben çok mutluydum abi önceden çok huzurluydum sonra baktımki başıma kötü hadiseler geldi ya Allah olsaydı bana yardım ederdi. Diyen insan imanını yenilemediği için bu hale düşüyor. Ben müslümandım, diyor. Sen sürekli müslüman olmak zorundasın. Müslümanlığın üzerine müslümanlığını, mü’minliğini arttırarak devam etmezsen o mevcut olan iman böyle düz düz düz gidiyor, bir duvar geldiği zaman şöyle atlaması lazımken duvara toslayıp kalıyor. İşte la ilahe illallah o küfür duvarlarını delip geçiyor kardeşim. Anlaşıldı mı abi? Ne diyordu hadis-i şerifte? Ceddidu imanekum bi la ilahe illallah. Yani la ilahe illallah ile imanınızı tazelendirin. Bak şu ortamda biz tefekkür ediyoruz. Allah’ı (cc) zikrettiğimiz için imanımız tazeleniyor. O yüzden ibadet etmeyen adam,kainatın ibadetini görmez, göremez; belkide inkar eder. Peki ” La ilahe illallah” ne demek arkadaşlar? Yani bunu kuru kuruya söylemek ayrı, içini doldurarak, kalben tasdik ederek tüm manasıyla söylemek apayrı birşeydir. Hani namazımızda diyoruz ya “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” Ben şehadet ederimki Şahitlik ederimki, Allah’tan (cc) başka ilah yoktur. Evet, Allah’tan (cc) başka ilah yoktur diyoruz. Aslında bunun derinliğine bakarsak şu Halık ve Rezzak senden başka yoktur ya Rab. Yaratan ve rızk veren sensin. Ve aynı zamanda zerrelerden yıldızlara kadar herşeyi kabza-i tasarrufunda tutan, onları ilmiyle iradesiyle, kudretiyle ; onları bu kainatta kontrol eden tasarrufunda tutan Sensin diyerek, bu manayla söylerse insan geceyi gündüzü yaratan sensin Rabbim, ve güneşi gaz yağsız, kömürsüz, odunsuz yandıran sensin Rabbim Bu mevsimleri yaratan, beni yaratan, ruhumu o haledleri yaratan Sensin . Benim hayatımdaki zarar ve menfaat bunlar Senin elinde diyerek söyleyen bir adam kalbi dehşetler içinde kaldığı zamanda, bu manayla dediği zaman Rabbim, bu kainatı idare ettiğin ve çevirdiğin ve aynı zamanda tüm kainattaki canlıları idare ettiğin gibi beni de idare eden Sensin.Ben buna iman ettim. Benim karanlığa düştüğüm, ümitsiz olduğum şu durumdan beni çıkar manasında, insan “La ilahe illallah” derse, yani ondaki imanın meyvesi kainatı aydınlatır arkadaşlar. Elhamdülillah.

EINSTEIN VE MUHYİDDİNİ ARABİ KÜRE TEORİSİ

Bakın, Einstein diyor ki: “Kainattaki her şey, kainata tabi olarak küreseldir.” Güneş yuvarlak mı? Mars yuvarlak mı? Jüpiter, Neptün, Satürn bunların tamamı yuvarlak mı? Gördüğün bütün yıldızların hepsi yuvarlak mı? Diğer galaksilere bakın. Hubble teleskobuyla galaksimizin dışına çıkıyorsun, diğer galaksilere bakıyorsun. Diğer galaksilerin tamamı da yuvarlak mı? Hepsi yuvarlak. Bunların tamamı yuvarlak da dünya düz mü olacak? Einstein da buna nispetle diyor ki: “Mükemmel olabilmesi için yuvarlak olmak zorunda.” En mükemmel şeyler kainatta yuvarlak olanlardır. Dolayısıyla yuvarlak olmak zorunda, diyor. Şimdi… Einstein’dan yedi yüz sene önce gelmiş olan bir Allah dostu, bir İslam âlimi: Muhyiddini Arabi. Fütuhat diye bir eseri var bunun. Çok meşhur bir eserdir. Daha birinci cildinde bir cümle kuruyor. Daha yedi asır önce gelmiş Einstein’dan. Sizin tabii Muhyiddini Arabi dediğimde, sizin tek bildiğiniz Diriliş dizisinde Fatiha okumasını beceremeyen o adam. Sizin bildiğiniz o. Tamam, adam rol yapmaya falan çalışıyor ama çocukluğundan itibaren Kur’an kursuna bir kere gitmemiş, belli. Onu hoca olan anlar. Kur’an kursuna gitmiş gelmiş, din öğretmiş adam anlar. Hoca olmayanlar anlamaz. “Aa bak, çok süper rol yapıyor falan.” Adam Fatiha’yı okuyamıyor. Olmuyor! İki üç hafta önce Osman dizisinin karakterine de Kur’an okuttular. Hanım dedi ki bizim: “Ya ne kadar güzel okudu.” Hatun, dedim, belli ki çocukluğundan bu yaşına kadar bir kere bile Kur’an kursuna gitmemiş. Yazık, boşa geçmiş bir ömür. Kur’an kursuna gitmiş bir adamın okuyuşu öyle olmaz. Çok çalışmış. Kesinlikle saatlerini vermiş o işe, okuyabilmek için. Ama Kur’an kursuna gitmemiş bir adam, kelimeleri, mahreçleri tam oturtamadığı belli olur. Hemen kendini belli eder. Kur’an kursuna gitmiş, ufaktan itibaren kendini geliştirmiş bir adam da okuduğu anda hemen ortaya çıkar. Bu kardeşimiz, maalesef çocukluğunda ya da gençliğinde Kur’an eğitimi almamış. Boşa geçmiş bir ömür. İnşallah bundan sonraki ömründe, o okuduğu ayetlerden bir tesir alır, ya bir Kur’an kursuna gider ya da bir sevdiği dostunu evine çağırır. Her gün yarım saat ders verse yirmi günde Kur’an’a geçer. Ve bundan sonraki sahneleri çok daha gerçekçi olur. Benim eleştirilerimden kurtulmuş olur yani en azından. Eleştirilerimden de kurtulmuş olur. Ne olursa olsun… Çıplakların oynatıldığı o televizyonlarda, o kanallarda artık İslam’ın konuşulması, İslam’ın yayılışının, dünyaya hükmedişinin konuşulması ve Kur’an ayetlerin okunması beni çok keyiflendiriyor. Allah Teâlâ devamını getirsin. (Amin) Amin. İşte kardeşler, Muhyiddini Arabi, Fütuhat’ın birinci cildi, Einstein’dan yedi yüz sene önce gelmiş. Çok iyi dinleyin bu kelimeleri. Şöyle diyor: “Allah kemal sahibidir. Kainatta kendi kemal sıfatını göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır. Mükemmel şekil küredir(çaptır, oval, daire). Onun için Allah, kainatı küreler şeklinde yaratmıştır.” Bakın teleskop yok, bir şey yok. Kainatı küreler şeklinde, bütün galaksilerden bahsediyor. Bütün gezegenden bahsediyor ve Dünya’dan bahsediyor. “En mükemmel şekil kürelerdir.” diyor. “Bundan dolayı Allah kainatı küreler şeklinde yaratmıştır.” diyor. Yedi asır önce Einstein’dan. Sen buna Allah’ın dostu demeyeceksin de ne diyeceksin? Allah veli kullarına basiret verir. Onları basiretle ve ilhamla konuşturur. Yüzlerce sene önce hiçbir kitapta yazmamış olan bilgiyi yazarlar. Mesela mikrop teorisini kim bulmuştur desem size, ne dersiniz? Pasteur, Pasteur bulmuştur. Hayır! Mikrop teorisini Pasteur’den iki asır önce Akşemseddin Hazretleri bulmuştur. Maddet-ül Hayat isimli kitabında aynen şöyle diyor: “Hastalıklar, insandan insana gözle görülemeyecek kadar küçük ve canlı tohumlar vasıtasıyla bulaştırılır.” Gözle görülemeyecek kadar küçük canlı tohumlar… Bu ne? Mikrop. Pasteur’den iki asır önce kitabına bunu yazmış. Batılılar bizim Müslümanların kitaplarını araştırıyor, bunları çekiyorlar, intihal yapıyorlar, sonra biz bulduk diyorlar. Baklavayı biz bulduk diyen Yunanistanlılar gibi. Oğlum, baklava bizim, sen nereden çıktın ya? Bunu bizden başkası üretemez. Dünyada şekere bizden daha çok düşkün olan bir millet yok! Şeker, tatlı bizim işimiz. Bu yüzden yaşam standardımız, yaşam limitimiz diğer ülkelerden daha az. Şeker, yağ miktarı bizde çok daha fazla. Türkler çok severler bunu. Ama adam çıkmış, “Hayır, baklava Türklerin değil.” diyor. Dünya çapında bir tatlı ya, “Türklerin değil.” diyor. Uydurma, yalan söylüyor. Bu iş böyledir kardeşler. Kalbini ve ruhunu Allah’a verirsen, Allah seni doğru yollara çıkartır ve sana söylemen gereken şeyleri söyletir. O anda söylediğin şeyin menşei hakkında çok fazla bir bilgin olmayabilir. “Ya, bu söz nereye gidiyor acaba?” diyebilirsin. Ama yüzlerce sene sonra, insanlar bu sözleri okuduğu zaman, derler ki: “Bu sözü sen nasıl söyleyebilirsin?” İşte Kur’an ortada. İşte Akşemseddin’in kelimeleri, işte Muhyiddini Arabi’nin kelimeleri.

Allah, evreni neden yarattı? Gideceğimiz yere itiraz edemeyelim diye…

“Ben sizi hesaba çektiğim zaman mahşer günü bana demeyesiniz diye, “biz bundan gafildik, bizi dünyaya göndermedi, bizi sınav etmedi” demeyesiniz diye, bahaneler öne sürmeyesiniz diye ben kainatı yarattım, galaksileri yarattım, Güneş’i, Ay’ı yarattım sonra Dünya’yı yarattım. Bunları bir yörüngeye koydum. Dünya’yı size yaşanılacak bir yer yaptım. Orayı bir sınav mekanı kıldım ve sizi sınav ettim.” İşte bunun için Allah Teala kainatı yaratmıştır. İtiraz edemeyelim diye. Bir misalle yakınlaştıracağım: Öğretmen sabahleyin okula gitse, oradaki çocuklara bir defter açsa ve çocukların isimlerini teker teker saysa. Kırk tane çocuğun ismini sayıyor ve şöyle diyor: “Recep İsmailoğlu iki, Ahmet Bican bir.” Daha sınav yapmamış. Sınav yapmadan çocuklara teker teker sınav notu verse. Birisine beş veriyor, birisine bir veriyor, birisine iki veriyor. Şimdi bu öğrenciler bu öğretmene itiraz etme hakkına sahip mi değil mi? Sahip. “Sen bize ne soru sordun ne cevap aldın. Sen sadece kendi kafandan bize notlar veriyorsun hocam.” der mi demez mi? Der. Mahşer günü Allah Teala’ya bu sözü söylemeyelim diye Allah Teala bu evreni yaratmıştır, kainatı yaratımıştır.

Senin dün bulduğun Big Bang’i, Kur’an, 14 asır önce anlattı..

Ateistler cahildir. Sadece sallamayla iş yaparlar. Kardeşim! Niye ilimle konuşmuyorsunuz? Niye bilgiyle konuşmuyorsunuz? Niye delil getirmiyorsunuz? Kâinatin yaratılışına dair Big Bang söylediniz. Araştırmalar yaptınız. Big Bang! Benim kitabım 14 asır önce söyledi bunu. 14 asır önce! Bana bir tane nakil getir. Bırak 14 asır önceyi! 4 asır önceden büyük patlamaya dair bir tek nakil getir. Bu kutsal kitap 14 asır önce büyük patlamayı: “Yerler ve gökler bitişik iken biz onları ayırdık.” Ayet açıktır! (Enbiyâ Suresi 30. Ayet) Benim kitabım meydan okuyor. Haydi sen de bir tane nâkil getir bakayım! Bir bilgi kırıntısı getir! Ama getiremiyor. Patlama oldu diyor bunu kabul ediyor. Ondan sonra sapıtıyor ve şöyle diyor: Patlamadan hemen sonra bir patladı Venüs oldu. Bir kütle gitti o tarafa Jüpiter oldu. Bir kütle bu tarafa gitti Ay oldu. Bir kütle öbür tarafa gitti Dünya oldu. Hepsi müthiş bir sistemle yörüngeye tesadüfen oturdu ve hayat böyle ortaya çıktı. Peki ilk insan? İlk canlı? İlk canlı hücreler. Bir tane hücre kendi kendine oluştu. Kendi kendine hiçbir şey oluşmaz! Nereden uyduruyorsunuz bunları?