Ömer Nasuhi Bilmen’den, Amerika’lıları şok eden DNA bilgisi!

Bakın, nasıl alimlere sahip olduğumuza dair bir tek örnek vereceğim. Yakın zamandan -1940’lı yıllar- bir Osmanlı müftüsü, Ömer Nasuhi Bilmen -Allah ondan razı olsun- bu zat kimdir bilir misiniz? Bir ilmihal kitabı vardır. Birçok eseri var ama bir ilmihali var, Türkiye’deki en meşhur kitaptır. Bütün Dünya’daki Müslüman ülkelere de kendi dillerinde tercüme edilmiş ve gönderilmiştir. Kitabın ismi: Büyük İslam İlmihali Sadece Türkiye’de 3 milyondan fazla basılmış ve dağıtılmıştır. Türkiye’de bu kitabın yanına satış olarak yaklaşan hiçbir kitap yoktur. Kur’an ve sünnetin, bilmemiz elzem olan, zaruri olan, farz-ı ayn olan bilgilerini yani muhtasar ilmihal bilgilerini o kitapta özetlemiştir. Bir müslümanın evinde hiçbir kitap olmasın. Bakın, evinizde hiçbir kitap yok sadece bir tane kitap var: Büyük İslam İlmihali (Ömer Nasuhi Bilmen) Ve bu Müslüman kardeşim bu kitabı okusa, her gün bu kitaptan 3-5 ilmi mesele öğrense bu adamın kurtuluşu için yeterlidir. Hem doğru akideyi hem de fıkhi hükümleri, sadece bu kitaptan öğrenebilir. İlmihal, Büyük İslam İlmihali… Bakın bu kişi nasıl bir zat, nasıl bir alim. 1940’lı yıllarda, Amerika’da bir büyük zengin ölüyor. Ölümünden 2-3 yıl sonra bir kadın elinde bir çocukla mahkemeye başvuruyor. ‘Bu benim çocuğum, ölen zenginin çocuğudur. Ben miras talep ediyorum.’ Tabi, DNA sistemi falan daha ortaya çıkmamış. Nasıl çözecekler bu meseleyi? Çözemiyorlar. Kendi hukuk sistemlerinde olayın içinden çıkamıyorlar. Roma Hukuk Sistemi’ne bakıyorlar, yok. Uzakdoğu Hukuk Sistemi (Çin, Japonya), yok. Hint Hukuk Sistemi, yok. En sonunda diyorlar ki, Türkiye’ye gidin. ‘Onlar, Müslümanlardır. Belki farklı sistem vardır, onlarda. Bu olayı çözebileceğimize dair, çözebilmemiz için belki bir sistem bize söyleyebilirler.’ Bilim adamları, birkaç tıp adamı Türkiye’ye geliyor. İçişleri Bakanlığı, bu kişileri Ömer Nasuhi Bilmen Efendi’ye gönderiyor. Adamlar anlam veremiyor. Bir din alimi ne anlar tıptan, bu olayı nasıl çözebilir ki? Ömer Nasuhi Efendi’ye geliyorlar. Ömer Efendi diyor ki: ‘Siz oraya döndüğünüz zaman adamın kabrini açın. Adamın kabrindeki kemiklere bakın.’ Ana omurga kemiğinin en altında yuvarlak bir kemik vardır. Buna acbü’z-zeneb denir. Bütün omurgası yok olsa bile o kemik yok olmayacaktır. Kıyamete kadar o kemik var olacaktır, kimse onu yok edemez. İnsanların dirilişi, acbü’z-zeneb kemiğinden olur. ‘Siz gidin, o kuyruk sokumu kemiğini bulun, sonra bu çocuğun ondan olduğunu iddia eden kadının çocuğundan birkaç damla kan alın. Sonra gidin, o çocuğun kanını kemiğin üzerine dökün.’ ‘Eğer kemik kanı emerse çocuk adamdandır. Eğer kan kemiğin üzerinden kayıp inerse kadın yalancıdır, kadına ne istiyorsanız kendi hükmünüze göre yapın.’ Adamlar anlam veremez, çok garip ve saçma derler. Ömer Nasuhi Efendi bu bilgiye nereden vakıf? Muhammed Aleyhisselam’ı takip ediyor, onun hadis-i şeriflerini biliyor. Ayetlere vakıf, hadislere vakıf, Efendimiz Aleyhisselam buyurdu: ‘Her kulun bedeninde acbü’z-zeneb diye bir kemik vardır, diriliş ondan olacaktır, o kemik kıyamete kadar yok olmaz.’ Allah’ın Peygamberi buyurdu. Söylediği her şey doğru çıkmıştır, işte bu da doğrudur. Adamlar Amerika’ya dönüyor. Doktorlardan birisi diyor ki: ‘Şu Müslümanın sahtekar olduğunu ortaya çıkaracağım.’ Kemiği alıyor, önce kendi parmağını kesiyor ve birkaç damla kemiğin üzerine damlatıyor ve kan, kemiğin üzerinden kayıp gidiyor. Ondan sonra çocuğun kanını alıyor ve acbü’z-zenebe (kuyruk sokumuna) damlatıyor, damlatmasıyla beraber kemik kanı çekiyor. Adam o anda anlıyor ki, bu iş doğru bir iştir, bu peygamber doğru bir peygamberdir. Bu alim, o peygambere tabi olan gerçek bir alimdir. Bizim böyle alimlerimiz var, kardeşler. Bizim böyle bir yolumuz var. İşte sen, o peygambere tabi olursan o peygamberin arkadaşlarına da yani sahabelere de tabi olmuş olursun. İmam Rabbani ne buyuruyor? Şiilere bir reddiyesi var İmam Rabbani’nin -Mektubat’ta çok fazla reddiye yapmıştır-. Bir tanesi önemli; Diyor ki imam: ‘Şiiler, Allah Resulü Aleyhisselam’ın sahabelerine hakaret ederler, onlara düşmandırlar.’ ‘Sahabelerin sahtekar olduğunu, Kur’an’ı eksilttiğini iddia ederler.’ ‘Bu iddialarıyla bizzat Muhammed Aleyhisselam’a iftira etmiş olurlar. Çünkü bu iddia şu demektir: ‘Allah’ın peygamberinin arkadaşları kötü arkadaşlardır.” Kardeşler, İslam’ın temel emirlerinden bir tanesi nedir? Arkadaşlarını iyi seç. Şimdi, Allah’ın peygamberi bize arkadaşlarımızı iyi seçmemizi söylerken, Allah’ın peygamberinin arkadaşları nasıl sahtekar olabilir? Şiiler ne diyor? ‘Peygamber iyiydi ama arkadaşlarının hepsi sahtekardı, hepsi kötü insanlardı.’ Allah’ın peygamberine yakıştırdığınız şeye bakın, utanın! İşte kardeşler, İslam böyledir. Bu meseleye dikkat etmek lazımdır.

Tevhid nedir? – Abdülkadir Geylâni’den ümmete nasihat

Velilerin piri, on iki hak tarikattan ilki hangisidir? Abdul Kadiri Geylani Hazretlerinin piri olduğu Kadiri tarikatıdır. Allah ona rahmet etsin. (Amin) Hanbeli mesebi âlimidir. Aynı zamanda bir hadis âlimi. Mübarek zat şöyle diyor: “Bizim yolumuz çok dikenlidir, ayağını seven gelmesin.” İnsan bir kişiyi kendi memleketine, kendi yoluna davet ederken böyle bir davet şekli seçer mi? “Bizim buralar çok güzeldir kardeşim.” Farklı beldelerde oturan kardeşlerimiz var. Bizi yazlıklarına davet ediyorlar. “Hocam, hafta sonu şuraya gel. Hocam, buraya gel” Nasıl anlatıyorlar mekanlarını? Cennet gibi. Bize bu daveti yaparken şöyle deseler olur mu? “Hocam, her taraf dikenlik. Kargalar uyutmuyor. Gece sivrisinek baskını var. Çok rahat edeceğiz, emin ol hocam.” Böyle bir davet olur mu? Olmaz. Zaten hocanın gelecek vakti yok. Bu davete hiç gelmez. Abdülkadir Geylani Hazretleri nasıl davet yapıyor? “Bizim yolumuz dikenlidir kardeşler. Ayağını seven gelmesin.” Ne demek istiyor mübarek? Allah yolu meşakkatle kuruludur. Bu dünyada o bir saatlik zaman dilimi içinde, o kısa anda Allah için bazı meşakkatlere katlanacaksın. Şunu da söyleyeyim, sana meşakkatli geliyor da kâfire gelmiyor değil. Onlara da geliyor. Sana meşakkat geliyor da ateiste, deiste, Budist’e, putpereste gelmiyor değil. Onlara da geliyor. Bizim farkımız bu. Bize biraz daha fazla gelir. Dünyadaki günahlarımızı temizlemek için. Allah günahlarımızı temizlemek için bu dünyada biraz daha fazla verir. Bunun dışındaki meşakkat nedir? Nefsimizle daimi olarak cihat hâlindeyiz. Mesela nefis öfkelendiği anda küfrü basmak ister. Birine öfkelendin mi, düşman mısın, sevmiyor musun? Nefs ona küfretmek ister. Ama Allah: “Sözü güzel söyleyin.” (İsrâ, 53) diyor. Ama Allah’ın Peygamber’i Aleyhissâlatü vesselâm: “Ağızlarınız Kur’an yoludur, onu kirletmeyin.” diyor. O zaman küfür edemeyiz, küfür haramdır, yasaktır. Bu nefisle mücadele değil midir, nefisle cihad değil midir? İşte Geylani Hazretleri diyor ki: “Nefsine çok düşkünsen, keyfine düşkünsen, bu yol sana göre değil!” Başka bir hadisle yakınlaştıracağım. “Hac meşakkattir.” Sallallahu aleyhi ve sellem. “Hac meşakkattir.” buyuruyor. Meşakkat ne demek? Zorluk, zorlukla kurulu… Bir adam hacca gittiği zaman büyük zorluklar çekecek demektir. Evdeki alışkanlıklarını terk ediyor. Hep alışmadığı şeylere muhatap. Zorluk üstüne zorluk geliyor. Ama orada aldığı muhabbeti, orada aldığı feyzi ve aşkı bir tarafa koyduğunuz zaman… “Keşke bana bir kere daha çıksa da bir daha gitsem.” diyor. Ben gitmeden önce onlarca insandan şu kelimeyi duydum: “Ne bu Araplara para yediriyorsunuz ya! Anlamıyorum beş defa on defa giden insanları ya! Bir kere git, gel. Zaten bir sürü para veriyorsun, bir de zorlukları var.” Bunu diyen onlarca adama şahit oldum. Hepsi de gitti ve bir sene sonra umreye gitti. Gidiyor, öyle bir muhabbet alıyor ki, öyle bir feyiz alıyor ki bir sene sonra da umreye gidiyor. Niye kardeşim? Sen böyle atıp tutuyordun bize, Müslümanlara atıp tutuyordun. “Ne yapıyor bu adamlar, ne buluyor orada, ne yapıyor?” diyordun. Orada aşk var, orada muhabbet var. Orası dünyanın merkezi. Feyzin menbaı Kabetullah’tır. Bütün bedenlerin kıblesi orasıdır. O evin tarihi on binlerce yıllıktır. İlk evdir, Kabe evlerin anasıdır. Beytül atik, evlerin anası. Şu hâlde oranın feyziyle, dünyadaki başka bir yerin feyzi bir olamaz. İşte, nefs terbiyesi bu yolda çok önemli. Nefsi nasıl terbiye edeceğimiz konusunda, kalbi nasıl düzelteceğimiz konusunda, tevhidin mahiyetini nasıl anlayacağımız konusunda, o büyük zat olan Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin nasihatlerini getirdim. İnşallah bu nasihatleri okuyacağım. Çok kısa yorum yapacağım. Fazla uzatmadan kapatırız Allah’ın izniyle. Bakın şimdi! İmam şöyle başlıyor: “Ey oğul, sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin Müslümanlığın da sıhhatli değil.” Sert bir giriş, karşı tarafın üzerindeki tozları almak için, kilime vurmak gibi talebesine vuruyor şeyh. “Senin Müslümanlığın sıhhatli değil, ey evladım, ey talebem! İslam, üzerinde bina bulunan temelin ta kendisidir. Senin şehadet getirmen de tam olmamış, eksik.” Nasıl tam olmamış? Biz hepimiz şehadeti biliyoruz. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasuluh. Buradaki bütün Müslümanlar bunu bilirler. Şehadetimiz eksik mi şu anda? Eksik değil. Bizim şehadetimiz mealcilerin şehadeti gibi değil, modernistlerin şehadeti gibi değil. Şu anda mealizm, modernizm diye yeni bir din uydurdular, yüz yıllık. Biliyorsunuz bunu. Bunların şehadeti nasıl? Eşhedü en la ilahe illallah. Bitti! “Ee devam.” “Devamı yok, şirk.” Devamını getirirsen, Muhammedun rasulullah dersen müşrik olursun. Bak, bu sapıklara dikkat edin ha! Bunlar Muhammed Aleyhisselam’ın en büyük düşmanıdır. Sorsan, biz Müslümanız derler. Ama Allah’ın isminin yanına peygamberin ismi konulmaz, derler. Allah bu kitapta yüzlerce ayette: “Kul etîûllâhe ver rasûl.” (Âl-i İmrân, 32) der. Allah’a itaat edin, rasule itaat edin. Allah, peygamberinin adını kendi adının yanına koyuyor yüzlerce ayette. Yani bu şu anlama mı geliyor? Allah bizim şirk koşmamızı mı istiyor? Haşa ve Kella! Bu kitap baştan sonra tevhidi anlatır, tek ilahı anlatır. Şu hâlde sen arızalı zihninle ve arızalı kalbinde bir şeyleri yanlış anlamışsın. Mealist! On dört asırlık İslam’ı bırakırsan, yüz yıllık yeni bir dine tabi olursan, işte böyle peygamber düşmanı olursun. “Camilerde Allah, Muhammed ismi varsa bu şirktir.” diyor. Taş düşsün senin kafana! (Amin) Yolda yürürken elinde o cep telefonuyla, o köy oyunlarından oynarken saksı düşsün kafana! (Amin) Allah’ım ya Rabbim ya! İnsan nasıl peygamber düşmanı olur? Allah’ın Peygamber’i olmasaydı, sen şu anda neydin ya? Ne idin? Şimdi Müslümanların çoğunun ağzında bir tekerleme vardır. Atamız Fatih buraları almasaydı biz ne olurduk? Çok doğru bir sual, çok doğru bir sual. Bir adım geriye götürelim. Allah, Peygamberi Muhammed Aleyhisselam’la bizi tanıştırmasaydı, bizim halimiz nice olurdu ya! Hemen örneği veriyorum. Batımızda Yunanistan, Bulgaristan, İtalya, Fransa, İsviçre, İspanya… Batıya doğru gidin. Tamamı kaç tane Allah var diyor? Kaç tane Allah var diyor? Üç tane. Baba, karısı Meryem, oğlu İsa. Üçtür, ilah üçtür, diyor. Muhammed Aleyhisselam olmasaydı biz ne yapacaktık? Çok yüksek ihtimal, çünkü Hristiyanlık eski bir din ve çok fazla yayıldı. Bizde üç tane Allah var diyecektik. Allah bizi korusun. (Amin) Allah bizi korusun. İşte soruyu, olayı buraya götürmen gerekiyor Müslüman kardeşim. İmam devam ediyor. “Zira dilinle ‘la ilahe illallah’ (Allah’tan başka ilah yoktur.) diyorsun. Fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun. Kalbinin içinde birçok ilahlar var.” Bak şimdi! Allah dostları, veliler kalp doktorlarıdır. Nasıl bedeninde bir rahatsızlık ortaya çıkarsa doktora gidersin. Ruhunda ve kalbinde bir rahatsızlık ortaya çıkarsa kime gideceksin? Âlimlere gideceksin, velilere gideceksin. “Bana bir zikir, bana bir dua, bana bir ibadet bir şey öğret. Kendimi toparlayayım, arızalarım var benim. Ben beş vakit namaz kılan bir adamdım, iki aydan beri namaz kılmıyorum. Problem var!” Bir adam her gece uyku uyuyorken, iki ay boyunca uyku uyuyamazsa bu adam kime gider? Kerem Hoca’ya gelmez. Kime gider? Doktora gider. Problem var, benim hayatımda problem var. Beni bir kontrol et! O, onu nereye yollar? Psikoloğa yollar. Aynen bunun gibi, hayatında yıllar boyunca namaz kılmış bir adam, bir şey oluyor ve aylar boyunca namazı bırakıyor. Bu adamın kime gitmesi lazım? Dünyanın en mütehassıs doktoruna gitse, hiçbir ilaç kar etmez. Bu adamın kalp doktoruna, ruh doktoruna gitmesi lazım. Peygamberler, mürşidler, âlimler kalp doktorudur, ruh doktorudur. Bak şimdi, kalp doktoruna bak! “Sen dilinle ‘la ilahe illallah’ diyorsun, kalbinde tek olan ilahtan başka bir sürü ilah var.” diyor. “La ilahe, hiçbir ilah yoktur dediği zaman, bununla toptan bir reddi, nefy onaylıyorsun.” İlah namına her şeyi inkâr ediyorum demektir, la ilahe. Burada ateistlerle aynıyız. Çünkü onlar da ilah yoktur diyor, biz de ilah yoktur diyoruz. “İllallah, ancak Allah vardır dediğin zaman ise yine Allah için toptan bir kabulü, ispatı onaylamış oluyorsun.” Bizi ateistlerden ayıran fark ne oluyor? La ilahe illallah, ilahların tamamını reddettik; illallah, Allah’tan başka. Burada toptan bir ispat var, görmüş gibi iman ettik ki o ilah var. “Bu durumda, her ne zaman kalbin haktan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse o zaman yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna düşmüş yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun. Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de senin ilahın olmuş oluyor. Gerçek ve fiili durum budur, zahire itibar yoktur.” Şimdi sen demiyor musun? “Oğlumu şu okula yazdıracağım da, bir tanıdık var. Onunla bu işi çözersem inşallah olur.” Demiyor musun bunu? Diyorsun. Kime güvendin? İnsana güvendin. “Ankara’da bir tanıdığım var, tayinimi isteyeceğim. O bana aracı olur.” dedin. Kime güvendin? İnsana güvendin. Kime güvenmen lazımdı? Allah’a güvenecektin. En evvel Allah’tan isteyeceksin. Allah’a güveneceksin. Bunlar aracılardır, vesilelerdir. Vesile demek şirk demek değildir. Ama aracıyı ilahın önüne koyduğun zaman ne oluyor? Ondan istemiş oluyorsun, ondan istemeyeceksin. Sen Allah’tan isteyeceksin. Ona ne diyeceksin? “Böyle bir işim var. Bende bu işe ehil olduğumu düşünüyorum. Geçmişim, backroundum budur. Aracı kardeş, şu işe bana bir yardımcı olur musun? Ben de Rabb’ime dua edeceğim. İnşallah hakkımda hayırlısıysa bu iş olsun.” İşte bu normal olandır. Ancak bunu yapmadığın zaman, ilk istediğin zat Allah olmadığı zaman ne oluyor? Aracıyı ilahlaştırmış oluyorsun. Bu büyük sıkıntıdır. Şimdi türbelere giden bir sürü insanlar var. Türbeye gitmek, kabre gitmek, dua etmek, Kur’an okumak caiz midir? Caizdir. Ancak bir yere kadar. Neresi o? Türbedeki yatan zattan dünyaya dair herhangi bir şey istersen bu şirk demektir. Mesela… Ey Merkez Efendi Hazretleri… Merkezefendi Camii bizim oradadır. Karşısına geçtik, Fatiha’mızı okuduk Rasulullah Aleyhisselam’ın yaptığı gibi. İhlas-ı şerifleri de okuduk. Bir Fatiha, on bir İhlas-ı şerif okurdu Efendimiz Aleyhisselam. Okuduk. Peşinden ne yaptık? Bu duaların sevabını Efendimiz Aleyhisselam’dan aşağı doğru bütün sahabilere bağışladık. Bütün geçmişlerimize bağışladık. Peşinden ne geldi? İstek zamanı… Dualarımızı bağışladık, Kur’an’ımızı da okuduk. Peşinden bir şeyler isteyeceğiz. Kimden isteyeceğiz? Burada tevhid ehli ne yapar? “Allah’ım senden şunu istiyorum. Alalh’ım bana, bunu ver.” Şirk ehli ne yapar? “Ey Merkezefendi Hazretleri! Kızım evlenecek, kızıma hayırlı bir kısmet ver.” Ne oldu bu? Açık şirktir! Kimden istemesi lazımdı? Allah’tan istemesi lazımdı. Ancak şunu diyebilir. “Allah’ım, burada yatan güzel sevdiğin kulun hürmetine, bu Musa Muslihiddin hürmetine, benim kızıma hayırlı bir kısmet ver.” Şimdi kimden istedi? Allah’tan istedi. Kimi vesile kıldı? Buna İslam’da tevessül denir. Orada yatan zatı vesile kıldı. “Allah’ım, sen bunu seviyorsun. Duası makbul bir kul, etrafında binlerce mü’min var çünkü, işaret belli. Bu sevdiğin kulun hürmetine benim kızıma hayırlı bir kısmet ver.” İşte bu caiz olandır. Diğeri nedir? Ey Merkez Efendi Hazretleri, bana bir Murat yüz yirmi dört… Ne oldu? Şirk oldu, açık şirk. Hayır kardeşim! Allah’ın kulundan dünyaya dair bir şey istemeyeceksin. Manevi olarak dua istersin. Yardım istersin. Beni nefsime bırakma, bana hayır dua et. Nazarını, himmetini üzerimden eksik etme. Bu manevi isteklerdir. Ruhlar ölümsüzdür. Bedenler kabirde ama ruhlar ölümsüzdür. Hele ki mü’minlerin ruhları, âlimlerin ve şehitlerin ruhları dirilere yardım eder. Bu manevi yardım istenebilir. Ama dünyaya dair bir yardım istemek şirktir. Buna dikkat edeceğiz kardeşler. “Kalbinde birçok ilah varken, sen nasıl ‘La ilahe illallah’ diyebilirsin? Allah’tan başka güvenip dayandığın her şey senin putundur. Kalbinde şirk yani ortak koşma bulunduğu müddetçe, dilinle kelime-i tevhidi söylemen sana fayda vermez. Kalp pis oldukça bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz.” Rasulullah Aleyhisselam hadis-i şerifte buyurmuyor mu? “Mahşer gününe gittiğinizde, Allah sizin mallarınıza, evlatlarınıza ve bedenlerinizin, elbiselerinizin temizliğine bakmaz. Ancak kalplerinize bakar.” Neremize bakıyormuş? Kalbimize. Senin dışın istediğin kadar temiz olsun; kalbini temizlemedikçe, zikirle, ibadetle ve ilimle temizlemedikçe Allah sana buğz eder. İmam devam ediyor. “Ey Ahali! Nefisleriniz uluhiyet, ilah olma iddiasında.” Bakın! Her nefsin bir tek gayesi vardır: İlahlığını iddia etme. Ben burada bir iki hafta önce, “Ben tanrıyım.” diyen futbolcuyu anlattım. “Ben tanrıyım.” diyor adam ya açık açık. Futbolcusun oğlum sen! Her gün on defa tuvalete giden bir adamsın. Nefisleriniz, ilah olma iddiasında. İlah olma iddiasında! İçinde bu duygu hep vardır. Bunu ne yapacaksın? Sen bunun üstüne gitmezsen, bunu terbiye etmezsen, suratına her gün Osmanlı tokadını vurmazsan o sana vuracak. Ya sen ya o! Birisi bu tokadı vuracak. Şu hâlde, kontrol bizim elimizde olmak zorunda. Çünkü bu kitap bizim elimizde. “Fakat sizin bundan haberiniz yok. Zira nefisleriniz, Hakk’a karşı büyükleniyorlar, kibirleniyorlar. Onlar Allah’ın muradının gayrını istiyorlar. Onlar Allah’ı sevmiyorlar. Bilakis O’nun düşmanı, lanetlik şeytanı seviyorlar. Allah’ın ezelde takdir ettiği kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya başladığı zaman…” Dikkat! “Olanlara boyun eğmiyorlar, teslim olmuyorlar. Sabredip, tahammül göstermiyorlar. Bilakis itiraz ediyorlar. Kaderle çekişiyorlar, İslam’ın hakikatinden onların haberi bile yok!” Başına bir sıkıntı geliyor, bir musibet geliyor. “Ya Rabbim, namazımı kılan bir adamım, orucumu tutuyorum, zekâtımı veriyorum. Sen niye benim başıma musibet verdin?” diyor. Kaderle çekişmeye başlıyor. Allah bu musibeti senin kaderine yazdı. Tövben temizlemedi, sadakan kaldırmadı. Ve Allah seni o musibetle sınav etmeyi takdir etti. Sen niye şimdi Allah’a posta koymaya çalışıyorsun? Neden bütün hayırlarını yoka çıkartıyorsun, sıfırlıyorsun? Bakın kardeşler, bu elfaz-ı küfür olayı bir kelimeye bakar. Kadere olan itirazımız tek bir kelimeye bakar. “Beni mi buldu ya?” Basit bir kelimedir, halkımızın çoğu bu kelimeyi kullanır. “Bu bela beni mi buldu ya?” Bu açık bir isyandır! Kadere isyan eden bir adam, kadere teslim olmayan ve çekişen bir adam, “La ilahe illallah”ı kalbine indirmemiş demektir. Şimdi, burası bütün ümmeti ilgilendiriyor. Ümmetin hâli neden böyle? Bakın, imamı tespitine bakın! “Bu zamanda insanların çoğu Musa Aleyhisselam’ın kavmine benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar altın buzağıyı kendilerine mabut, tanrı edinmişlerdi, ilah etmişlerdi. Bu zamanın insanının altın buzağısı da paradır. Parayı kendine ilah edinmişsin, Rabb edinmişsin. Paraya tapıyorsun, senin Allah’ın para olmuş.” Rasulullah Aleyhisselam ne buyurdu? İmam altıncı asırda geldi. Abdülkadir Geylani Hazretleri… Rasulullah Aleyhisselam altı asır önce ne buyurdu? “Ümmetin hakkında en çok korktuğum şey mal sevgisidir. Bütün ümmetlerin helakı şirkten olmuştur. Benim ümmetimin helakı mal sevgisinden olacaktır.” Mal sevgisi, para sevgisi… Yahudilere benzediniz, diyor. Musa Aleyhisselam Turi Sina’ya çıktı. Dedi ki: “Ben bir ay içinde döneceğim inşallah, Rabb’imle görüşeceğim.” Yahudiler, münafık Samiri’nin önderliğinde ne yaptılar? “Musa çıktı. Ee, başımızda bir peygamber yok.” Hâlbuki Harun Aleyhisselam başlarında. “Ee, biz tanrısız duramayız. Bir put yapmamız lazım.” “Ne yapacağız?” “Bütün kadınlar altınlarını versin, bir buzağı yapalım. Musa gelinceye kadar tapalım, sonra o ne derse onu yaparız.” Harun Aleyhisselam karşı koymaya çalıştı. Ölümle tehdit ettiler. “Seni öldürürüz, bize karışma!” dediler. Musa Aleyhisselam bir geldi, bir baktı. Bunlar puta tapıyor. “Ben bu kadar mücadeleyi bunun için mi verdim? Sizi bundan kurtarmak için verdim. Nasıl Allah’a bu kadar nimet vermesine rağmen şirk koşarsınız? Kendi ellerinizle yaptınız bir put, bir buzağı… Nasıl?” dedi. Biz Kur’an’da bu olayı okuyoruz, okurken de geçip gidiyoruz. Aynı putu, aynı buzağıyı şu anda Müslümanlar yapmışlardır. Arabaya tapan var, dolâra tapan var. Dolar değil, dolâr. Euroya tapan var. Akrabasına tapan var. “Ooo, benim dayımın oğulları mermiye kafa atıyor hocam!” Bir özgüven patlaması… “Amcamın oğlu, dayımın oğlu, önüme geleni döverim hocam. Kimse bana bir şey yapamaz.” Kimse Allah’a güvenmiyor. Kimse Allah’tan korkmuyor! İmanlar bozuldu, itikatlar bozuldu. Bu ümmetin putu para oldu. Allah bizi kurtarsın. (Amin) Amin. “Sen namazda iken bile yalan söylüyorsun.” Ya bu sözlerin her biri birer tokat mesabesinde. İmam’ın attığı birer tokat… “Mesela namaza dururken ve gene namaz sırasında, Allahu ekber, Allah her şeyden büyüktür diyorsun. Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Çünkü senin kalbinde Allah’tan başka bir ilah vardır. Kendisine güvenip, bağlandığın her şey senin ilahındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun ve kendisine ümit beslediğin her şey, senin ilahındır, taptığındır. Kendisinde Allah’tan başka bir şey bulunduğu müddetçe, senin kalbin için kurtuluş yoktur.” “Eğer sen taşlar üzerinde Allah’a bin yıl secde etsen, değil mi ki kalbinle ondan başkasına yöneliyorsun. Sana bu secdeler hiçbir fayda vermez.” “Mevlasından başkasını sever oldukça o kalp için iyi bir akibet yoktur. Allah’tan başka her şeyi kalbinden yok etmedikçe, saadete eremez, bahtiyar olamazsın.” Son paragraf… “Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya sadece Allah’ın hareket ettirmesi ile hareket eder, durdurmasıyla durur.” Şimdi; İmam tokatları vurdu, vurdu, vurdu… Şimdi kalpteki bu pisliği nasıl kaldıracağız? Kalbe tevhidi nasıl indireceğiz? Tespiti ortaya koyuyor, doktor şimdi reçeteyi veriyor. “Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya sadece Allah’ın hareket ettirmesi ile hareket eder, durdurmasıyla durur.” Kendi kendine olan bir şey var mı? Yok! “Eşşemsu velkameru bihusbân.” (Rahmân, 5) Güneş ve Ay bir hesap ile akıp gitmektedir. Kimin hesabı bu? “Benim yaptığım bir hesap ile.” Allah her şeyi bir kaderle, bir ölçüyle, bir hesap ile noktası noktasına oturtmuştur. “Onun iradesi ve kuvveti olmadan, ne duran bir şey harekete geçebilir ne de hareket etmekte olan bir şey durabilir.” O güvendiklerin, o dayandıkların, Allah müsaade etmedikçe sana hiçbir faydada bulunamazlar. Üstat Necip Fazıl anlatıyor: “Şeyhim, Abdulhakim Arvasi Hazretleri’ni aldılar.” O dönem, solcuların başta olduğu dönem. Bütün şeyhleri, bütün velileri alıyorlar. Bizim şeyhimiz İsmail Efendi’yi de seksen gün içeriye aldılar. Seksen dervişiyle beraber. Sebep ne? Şeyh! İslam’ı anlatan herkes devletin düşmanıdır. Hemen içeri alıyorlar, korkutmaya çalışıyorlar. “Cemaatini dağıt, kimseye İslam’a dair bir şey anlatma. Çünkü biz yeni bir akım getirmek istiyoruz. Dinsizlik dini…” Dinsizlik dini! Komünizm de çökmek üzere… Bu yüzden biz ne yapalım? Avrupa Hristiyanlık üzerinde. Biz ne yapalım? Yeni bir din, dinsizlik dini. Bu milletin dini olmasın. Laiklik diye bir şey bulalım. Böyle bir hayat sürsün, yeni bir nesil gelsin. Plan buydu. Tutturamadılar. Allah tuzaklarını başlarına çevirdi. Bu planları yapanlar, bir saatlik kısa dünya hayatında taklaya gitti. Şu anda hepsi hesap veriyor. Âlimler, hapislere alındı. Şeyhler hapislere atıldı. Bir tanesi de kim? Abdülhakim Arvasi Hazretleri. Son dönemin mürşid-i kamillerindendir. Allah ona rahmet etsin. (Amin) Kimin şeyhi bu zat? Üstat Necip Fazıl’ın şeyhi. “Bir geldim şeyhimin dergahına sohbet dinlemeye, dediler ki: ‘Şeyhimizi götürdüler.’ ‘Nereye?’ ‘Hapse.’ Necip Fazıl da devlet ricali tarafından tanınan bir ınsan. Yazıları, şiirleri… Ülkenin en büyük şairlerinden bir tanesi. Bir handikapı var, Müslüman. Müslüman olursan çok fazla öne çıkarılmıyorsun. Komünist olsaydın, Nazım Hikmet gibi, tavana çıkartırlardı. Benim Allah’ım Stalin deseydi Necip Fazıl… Nazım Hikmet ne dedi? “Benim Allah’ım Stalin’dir.” Öbür tarafta Stalin seni kurtarsın şimdi. Necip Fazıl ne dedi? “Allah’tan başka ilah yoktur.” Bundan dolayı, bunun kadar yüceltilmemiştir bu ülkede. Şimdi, yeni yeni, gençler hamdolsun hak ettiği değeri vermeye çalışıyorlar. “Şeyhim için çalmadığım kapı bırakmadım devlet ricalinden.” diyor. “Bir sürü insanla görüştüm, hiçbir fayda sağlayamadım.” Şimdi, İmam diyor ki: Allah her şeyi olduran ve her şeyi durdurandır. O durdurmadıkça ya da başlatmadıkça hiçbir şey harekete geçemez. Şu hâlde sen kime dayanırsan dayan, kime güvenirsen güven, Allah’a güvenmedikçe sana bir fayda sağlayamayacak. Şu tespite bakar mısın? Şu bilgiyi kalbimize indirdiğimiz anda, bütün putlar yıkılacaktır. Allah bize yardım etsin. (Amin) “Kişi bu hususu böylece bilip kabul ettiği zaman artık insanları ve diğer varlıkları, Allah’a ortak tanıma yükünden ve suçundan kurtulur, Allah’a şirk koşmaz.” Abdülkadir Geylani. Allah ona rahmet etsin. (Amin) İşte bunların her biri birer altın nasihat hükmündedir. Allah Teâlâ idrak etmeyi, yaşamayı nasip etsin. (Amin) Amin.

Alim ve âbid arasındaki büyük fark?

Hadis-i Şerifte: “Alimin âbide üstünlüğü, ayın yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.” buyuruluyor. Bak, bak! Âbid ne demek? Çok ibadet eden kul. İbadette; İslam’ın beş şartının önüne ibadet koyan, yani nafileyi arttıran kula âbid denir. Şimdi bize âbid denir mi? Denmez! Beş vakit namazı kılıyoruz. Ramazan orucu geliyor, oruç tutuyoruz. Ama nafile katmıyoruz. Buna “avam” denir. Nafile katmıyor, ekleme yapmıyor. Namazın üstüne namaz koymuyor Efendimiz Aleyhisselam gibi. Bunu yapmadığın zaman sana âbid denmez. Âbid; nafile namaz kılan, ek namazlar kılan ve Allah’ın beni daha çok sevmesini istiyorum, Peygamberim Aleyhisselam’a daha çok benzemek istiyorum diyen adam demektir. Ancak Hadis-i Şerifte Efendimiz Aleyhisselam buyuruyor ki: “Alimin âbide üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.” Çıplak bir gecede semaya bakın. Dolunayı göreceksiniz. Dolunayın yanındaki diğer yıldızları pek göremezsiniz. Neden? Çünkü büyük ışık var orada. Büyük ışık varken ufak ışıklar fayda vermez. Bunu bir temsille anlatayım. Burada kardeşimiz bütün ışıkları kapatsın, oradan da bir kardeşimiz mum getirsin. Mum burayı hafif bir şekilde aydınlatır. Ne zamana kadar? Kardeşimiz gidip de o ışıkların düğmesine basıncaya kadar. Düğmeye bastığı anda ve floresanlar çalıştığı anda mum artık kifayetsizdir. Floresan ışığının yanında mum ışığı geçersizdir, yetersizdir. Başka bir örnekle anlatmam gerekirse… Ay olduğu yerde duruyor. Ama gece görebiliyoruz, gündüz göremiyoruz. Neden? Ay gitmiyor buradan. Ay yine aynı yerde. Ama biz onu gündüz göremiyoruz. Sebebi ne? Çünkü büyük ışık küçük ışığı örter. Büyük ampul küçük mumu örter. Güneş çıktığı anda diğer yıldızların hükmü yoktur. Efendimiz Aleyhisselam Hadis-i Şerifte bize bunu anlatıyor. Âlim âbidden çok daha üstün. Neden? Çünkü âlim ışık saçar. Âlim insan kurtarır. Âbid sadece kendisini kurtarabilir. İlmi yoktur. Sahabeden bir tanesi, Ravza-i Mutahhara’da mescidin kapısında bir adam gördü. Çirkin mi çirkin bir adam. Adam kapıda duruyor. Mescidin içine girmiyor. Dedi ki: “Kardeşim sen niye içeri girmiyorsun?” Dedi ki: “Ben girmem, giremem.” Mescid bu, Allah’ın evi nasıl giremezsin? Kapıdaki adam şöyle der: “Ben şeytanım. Şu mescidin içinde, şuradaki âbide yaklaşacağım ve onun ibadetini bozacağım.” “Ee gir, yap!” “Gireceğim de orada uyuklayan, orada dinlenen bir âlim var. Âlimden korktuğum için giremiyorum.” Siyer kitaplarında geçen bir bilgidir. Âlim, ilim çok önemlidir. Dolayısıyla bu ilmi nerede elde edeceğiz? Hayır meclislerinde, hayır işitilen meclislerde elde edeceğiz. Hadisin sonunda Rasulullah Aleyhisselam bizi ikaz ediyor. Başta zikrettiğim hadiste. Doymayacak, diyor. Bak, doymaz demiyor. Doymayacak! Aranızda bizim sohbetlerimize on yıldan beri gelen insan var. Daha eski bizi tanıyanlar; on beş senedir, yirmi senedir bizim sohbetimizi dinleyen insanlar var. Bu adamlar niye hâlâ sohbete geliyor? On beş, yirmi senede hiç mi bir şey öğrenmedin sen? Bitmedi mi yani bu ilimler bitmedi mi? Bitmez! İslam ilimleri bir okyanus gibidir. Bizim hayatımız boyunca size öğretebileceğimiz bu okyanustan belki bir, iki damladır. Mübalağa etmiyorum! Belki bir, iki damladır. Hadisle teyit edeyim. Efendimiz Aleyhisselam en doğrusunu bilir. Sultanım Aleyhisselam, Musa ile Hızır kıssasını anlatır bize Hadis-i Şerifte: Musa Aleyhisselam, kendisinden daha âlim birisi var mı yok mu diye Allah Teâlâ’ya sorduğu anda Mevla’mız ona der ki: “Birisi var. Sen benim Rasulümsün ama senden daha âlim birisi var. Şu beldeye git, bir adamla tanışacaksın. O senden daha âlimdir. Ben ona senden daha fazla ilim verdim.” Allah Teâlâ bazı kullarına, bazı kullarından daha fazla nimet verir. Bu onun dünyada bize verdiği bir imtihandır. Musa Aleyhisselam gider ve Hızır Aleyhisselam ile tanışır. Hızır Aleyhisselam ona Hadis-i Şerifte geçen şöyle bir ifade de bulunur: “Ey Musa! Sen Allah’ın peygamberisin. Allah Teâlâ sana bazı ilimler verdi. Bana da bazı ilimler verdi. Benim bildiğim ilimleri sen bilemezsin. Senin bildiğin ilimleri ben bilemem. Ancak ben sana bir misal getireyim ki senin ve benim ilmimin toplamı, şu denizin tamamını görüyor musun ey Musa? Bu denizdeki bir damla gibidir.” İşte insanoğlunun ilmi Allah’ın ilminin yanında; anlatılacak, konuşulacak ilmin yanında ancak bu kadardır.

Üzerimdeki yorgunluğu nasıl atabilirim?

Arkadaşlar talebe de, alim de insandır. Ettir, kemiktir. Yorulmaz, bitmez, tükenmez, Peygamber bile olmaz. Hastalanmış Peygamberimiz var bizim. Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem. Aişe’sine kendini dinlettirmiş, biraz rahatlat beni Aişe diyen Peygamberimiz var. Ölüm sancısından dolayı ızdırap duyan Peygamberimiz var. Et ve kemik, alimin de yapısıdır. Talebenin de yapısıdır. Bu sebeple, hovardaca kullanılan bedenler Ravvihu enfüsekum seaten fesea. Bunun seaten ve seaten diye de yaygın rivayeti var. Yani, adım adım, zaman zaman, dinlenmesini de bilmek lazım arkadaşlar. Bu dinlenmenin mantığı, kaç yaşındaydınız siz? 25 Kaç yaşında sen kısa sûreleri ezberledin? 10 yaşında 15 senedir فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ diyor, şimdi bana soru soruyor. فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ ne demek? Bir iş bitince, öbürüne geç demek. Bu Müslüman Halet-i Ruhiyesidir. İş ile dinlenmek. Çok basit bir misal arkadaşlar; Kardeşimizin Nuru’l-İzahtan imtihana gireceğini, 200 sayfaya bu gece çalıştığını kabul edelim. Kesin yorulacaktır. Çay içerse akılsızlık eder. Bu akşam çay içen sabahleyin 10 puan düşük alırsa şaşmayın siz. Az düşünmek için çay içmek iyi bir malzemedir. Çay uykuyu bile bozuyor. İdrar yollarını etkiliyor. Allah İmam Nevevi’ye rahmet etsin. Kıyamet günü gezdiği yerlerden geçmek bize de nasip etsin. Yanında dururuz dersek biraz, mübalağalı bir istek olur gibi geliyor da hani.. koridorların kenarından filan biz de dolaşalım. Salatalık yemezmiş arkadaşlar. Halbuki Suriye salatalıkların iyi yetiştiği bir yermiş o zaman. Niye yemediği sorulduğunda da, bu çok tuvalete götüren bir şey, beni ikide bir tuvalete götürüp abdestle meşgul etmesini istemiyorum demiş. Şimdi, arkadaşlar açın bakın ansiklopedilerden %95’i suymuş salatalığın. Buna Nevevi’nin kerameti mi dersiniz, bilmiyorum kerametin bol olduğu bir zamandayız yani, bir isim bulun. Çay içerek değil, ama mesela kardeşimizin muhakkak yazı yazma kabiliyeti vardır. Dersten yorulduğunda, şöyle bir yazı denemesi yaparak, jimnastik yaparak.. Ben şahsi kanaatimi, uygulamamı söyleyeyim.. Çok yorulduğum zaman yürümek beni dinlendirir. Çok ciddi, ciddi dinleniyorum yürürken. Masanın üstünde 10 dakika uyumak böyle yeniden yaratılmış kadar heyecan veriyor bana, rahatlıyorum. Ben öyle uyguluyorum. 10 dakika, 15 dakika yetiyor bana. Yarım saat yürüdün mü, akşam oldu uyudum, sabah oldu kalktım gibi oluyor. Ama bu bünyeden bünyeye değişebilir. Yemek hariç her şey doğru bir dinlenme tarzı olabilir. Yemek, kendisi bir bela. Onunla nasıl dinleneceksin? Bir gün bir doktor arkadaşa dedim ki yahu elma yiyerek kilo vermem mümkün mü? dedim. Asitli filan diye.. Ya dedi hoca adamsın dedi hiç yiyerek dedi zayıflanır mı ya unut dedi. 🙂 Şimdi arkadaşlar, kardeşimizin sorusu doğrudur. Hiçbir insan 5 saat üst üste bir şeye dikkat edemez. Çok basit bir test yapın. Şunda motifler var mesela görüyorsunuz. Bu mushaf zaten buna zevkle bakıyoruz da.. Herhangi bir motifli birşeye, motifli bir halıya duvara hiç sağa sola kaydırmadan gözünüzü 5 dakika aralıksız bakın, başımızın döndüğünü göreceksiniz. 5 dakikalık yoğunluğu 5 saate böldüğünüzde de fark etmeden durum budur. Bir insan inşaatta çalışırken de yorulur, kitap okurken de yorulur. Çünkü yorulan kaslardan önce beyindir. Ne yapmak lazım? Sporunu vesairesini dinlenme malzemesi olarak kullanmak lazım ama e dinlenmek işten daha yoğun olursa, bu gülünç olur tabii. 1 saat çalışıp, 5 saat dinleniyorsan biraz gülünç olur. Yani 1 saat çalışıp, 20 dakika dinlenilebilir. Üçüncü bir tarz arkadaşlar, tavsiyem; Pek çok Hocaefendi’nin uyguladığını gördüm. Rabbim lütfetti çok hoca gördüm. Çok alim ile oturdum kalktım. Korkuyorum kıyamet günü bunların hesabı beni ezecek diye. Evlerine girdim, bana evlat muamelesi yaptılar.. Yani çok ama.. 10, 20, 100 falan değil.. Birkaç yüz hocaefendi gördüm. Kendim zaten bir alimin çocuğuyum. Evimiz de öyle bir alimlerin uğrak yeri gibi bir evdi Elhamdülillâh. Bazı alimler de muhabbetle dinleniyorlar. Babamın arkadaşları vardı, çok bunaldım hoca bir yarım saat gelelim sana derlerdi, yarım saat onlar kendi aralarında bir şeyler şakalaşırlardı, Ya Allah yeniden giderdiler. Yani bu bir tarz arkadaşlar. Böyle menhiyattan bir şey olmadığı sürece herkes dinlenme tarzını kendisi belirlemelidir. Ama bunun temel felsefesi فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ dır. Birini bitirince, öbürüne geçiştir.