1 GÜNDE İSTEDİĞİNE KAVUŞTURACAK DUA – MİRAÇ |

Şimdi ben Risale-i Nurla ilk denk geldiğim zamanlarda, Risale-i Nurun içerisinde dua bahsi geçmişti. Ve Risaleyi tanıdığım ve bana tanıtan kişi “Bu kitap imanın esaslarını konu alır” demişti. Şimdi dedim ki imanın esaslarını, temellerini, blokajlarını, rükünlerini ele almış bir kitap var elimde ve bu kitabın içinde dua bahsi var. Ne mana dedim ya? Dua bahsi olmasının ne ehemmiyeti var dedim. Birbirine müvafık gelmedi. Aradan biraz vakit geçti, bir gün birisi geldi yanıma duayla ilgili sorular sormaya başladı. Ama sorduğu sorular da yani Risale-i Nur’un içinde geçen dua bahsini hatra getirdiğinde çok basit cevaplanabilecek sorular. En son baktım Allah’a inanışında problem var, insanın konuşmasında belli oluyor ya, sorduğu soru aslında duayı da ilgilendirmiyor Allah’ı ilgilendiriyor falan. En son baktım dedim ki “Bir problem mi var temelde?”. Var dedi ben Allah’a inanmıyorum dedi. Neden inanmıyorsun dedim. Çünkü ben dua ediyorum benim duama karşılık vermiyor dedi. O gün Risale-i Nur içinde dua bahsinin neden geçtiğini anladım. Dedim ki: Evet bizatihi imanın altı rüknünden biri değil ama dolaylı olarak o altı rüknünün birinin altına giren bir rükün oluyor dedim. Şimdi aynı meseleyi otuz birinci sözde geçen, nedir otuz birinci söz? Yine böyle bir zaman dedim ki “Yav arkadaş, Miraç meselesi normalde Peygamber Efendimizin (a.s.m) o seyr-u süluk meselesi, değil mi? Kab-ı Kavseyn’i geçmesi, Allah azze ve celleyle o kurbuyeti bu hadiseleri anlatıyor. Şimdi bir siyer kitabında okusam çok şaşırmam ama Risale-i Nur bizzat imanın özüne bakan bir tefsirken Miraç’ın burada ne işi var dedim. Ve sonra yine aynı cevabı buldum. Miraç imanın altı şartından bir şartı değildir, ama altı şartından bir şartı Miraç’ın hakikatidir. Yani derine kazdığında bir insan Miraç gibi bir meselede şüpheye düşse itikadı yok demektir. İmanı problemli ve yok demektir, doğru mu? Demek ki Miraç aslında o altı rüknün altına baktığında, mesela biz binanın temeline bakıyoruz, temelin altına baktığında toprağında sağlam olması lazım. Toprağın altına da baktığında kabuk katmanın da sağlam olması gerekiyor. Mesela denizin üstüne üç metre toprak doldurulsa ona inşaat yapılır mı? Şimdi böyle altını kazdığında, insan kainata bu gözle bakması lazım, yani olayın arkasındaki manaya da bakması lazım. Baktığında o temel blokajın da sağlam olması lazım ve bu temel blokajlardan bir tanesi de Miraç Hadisesidir. Miraç uruc etmek demektir, ne demek uruc etmek? Yükselmek demektir. Yani ruhların Allah’ın katına yükselmesi ve Allah azze ve celleye muhatap olması demektir. Aslında Miraç dediğin hadise kişinin tam varlık sebebi. Allah azze ve celleye bir yakınlık bir kurbiyet hasıl olması, doğru mu? Miraç aslında baktığında yaratılışımızın özü, yaratılışımızın temel gayesi oluyor. Leyle-i Miraç, ne demek? Miraç gecesi demek, Leyle-i Miraç. Leyle-i Miraç için Üstad Hazretleri “İkinci bir Leyle-i Kadir gibidir” diyor. Leyle-i Kadir. Risale-i Nur’da diyor ki: Leyle-i Miraç ikinci bir Leyle-i Kadir gibidir. Yani Leyle-i Miraç’ta alınan sevaplar bizim hesaplarımızın çok üstüdür. Yalnız sevap dediğimiz hadise bir kupon biriktirme hadisesi gibi değildir. Sevap dediğimiz Allah’ın senden razı olduğunun ya da olmadığının bir belirteci gibi kullanılmaktadır. Yoksa en adi bir adam tutsa birisine sadaka verse o sadakasını da tam bir pazarlık ile verse bu adam bir sevap alamayabilir, yani o kupon gibi toplayamayabilir. Çünkü Allah bu işten razı olmayabilir, doğru mu? Şimdi o mantıkla bakmamız gerekir sevap dediğimizde. Allah’ın rızası gömülü Allah’ın rızası saklı dememiz lazım ve Leyle-i Kadir’den sonra Allah azze ve cellenin en razı olduğu gece Miraç gecesi oluyor, Uruc gecesi oluyor yani. Bir de Miraç gecesinin Kadir gecesinden ön planda olduğu bir artısı daha var. Aaa Leyle-i Kadir’den önde olduğu bir şey var mı? Evet var, Kadir Gecesi bir rivayete göre Ramazan’ın son on beş günü diğer rivayete göre son on gününde saklı, değil mi? Hatta bazı rivayetlere göre de gecelerinde saklı, ne zaman olduğu belli değil. Ama Miraç gecesinin ne zaman olduğu belli. Bu cihette Kadir Gecesinin bir puanla önüne de geçebiliyor hatta. Şimdi baktığımızda Miraç gecesi için hani sevabı hiç görülmemiş seviyelerde dedik ya Allah’ın çok büyük bir ikramı çok büyük bir lütfu diyebiliriz özellikle böyle bir ahir zamanı düşün günahlar normal geliyor mu normal gelmiyor köyde yaşadığın yapmak istediğin ve yapabileceğin yanlışlar bile sınırlıdır. Ama artık günümüz şu aktüel bir şekilde baktığında küresel dünyasında istemesen bile harama girebilme ihtimalin çok yüksek. Sokağa çıktığında bir ticaret yaptığında bir alış veriş yaptığında dikkat etmediğin an sen de o harama düşebilirsin. Şimdi böyle bir asırda böyle bir zamanda Por Çöz niteliğinde ekstra ekstra içerisinde sevaplar bulunan, ekstra ekstra içerisinde tövbeler aflar bulunduran bir de bir gece ihsan ediyor iltifatta bulunuyor yani seni bir insan bilmiş seni bir adam bilmiş bir de senin için buyur bak tövbe hükmünde böyle bir gece yarattım diyor. Böyle bir iltifatın geri çevrilmesi ne olur? Ukalalık olur. Sürekli bir şey tekrarlıyoruz nedir o? İltifat-ı Zat-ı Şahanenin reddi idamı muciptir. Yani sultan sana bir hediye verse sen onu geri çevirsen ne olur? ukalalık olur, neticesi belki idam olur. Peki Sultan-ı Ezel ve Ebed, Kainatın Sahibi, böyle bir sultan sana bir hediye ikramda bulunuyor gel bak böyle bir gecede bak böyle bir gecede ben binler günahlarını tek bir tövbenle sileceğim dediği böyle bir gecede yav lazım değil arkadaşlarımla görüşmem gerek diye yine ukalalıkda bulunuyorsun bunun karşılığı ne olur? Belki idamı gerektirir, idamı mücib olur, öyle değil mi? Bir ayette diyor ki, bu ayet bende çağrışım yaptı Taha Suresi’nde geçiyor. Ben şüphesiz senin Rabbinim. Bu ayet ne zaman iniyor biliyor musun? Allah azze ve celle Tur Dağı’nda “turi sina” , Tur Dağı’nda kimle görüşecek? Musa Aleyhisselam’la görüşecek ya tam görüşeceği zaman bu ayet iniyor bak. Allah Allah. Şimdi nasıl bir ayet iner sence? Mesela düşünsene, tam görüşmeye gideceksin Allah azze ve celle sana tecelli edecek mazhar olacak, ne gelir ayette? Nasıl bir şey olur? Çok büyük bir şey olur değil mi? Mesela dağlar taşlar yol olur, değil mi? Yıldızlar yazı olur Ey Musa yazar, öyle bir şey bekler insan değil mi normal şartlarda? Kainatın Sultanı seninle görüşecek bir ayet gelmesi lazım, bana gelirken hassas ol denmesi lazım mesela. İşte şu duaları oku öyle gel, şu dağları yarayım yol yapayım, yıldızlarla adını yazayım, de mi? Böyle şeyler olması lazım. “Ben şüphesiz senin Rabbinim. Ayağındaki pabucu çıkar” Ne diyor ayet? Pabucunu çıkar. “Çünkü sen kutsal bir vadi olan Tuva’dasın” diyor. Bak ayete bak! Ayet ne diyor? Neyi çıkar diyor? Ayağındaki pabucu çıkar diyor. Şimdi normal şartlarda bu pabuca çok mana vermiş müfessirler. Çok fazla mana vermiş. Şimdi biz hangi manayı verelim? Bu pabuç ne demek biliyor musun? Mesela tekneye bindik 4-5 kişi ama malzeme almışız böyle. Balıklar, mangallar tamam mı? Ayranlar, kolalar, buzlar, sular, ciğerler, şişler, kebaplar, tantuniler almışız böyle çat, birden böyle Sami panik yapıyor. “Abi gurban olam bi bak” diyor, lan Sami oğlum noldu? “Abi bak gurban oluyum”, lan Sami bırak şurda mangal yapıyoruz, “abi bak gözünü sevdiğim bu kayık batıyor” bir bakıyoruz kayık su almaya başlamış, ilk ne yaparız? Okyanusun ortasındayız. Çok güzel yani ağırlıkları atarız. Sami en ağır çünkü. Ne yaparsın ağırlıkları çıkarırsın tekneden, niye? Batmasın diye. Ya da bir gün kirveyle pilot olmuşuz. Mersin çocuğu öyledir kirve. Mersin’de havaalanı yoktur ama herkes pilottur. Kirveyle bir gün pilot olmuşuz, binmişiz uçağa. Ne alıyoruz yanımıza? Risalelerimizi, Kur’an’ımızı, cevşenimizi ve ciğer takımlarımızı mangalımızı, tabii ki. Çünkü belki bilmezsiniz cahillik varsa tepede rüzgar daha güzel mangalı yeller. Tam o arada mangalı yakacağız edeceğiz derken pilot Zeki koşuyor. “Abi abi yetişin!” Zeki dur şurda “Abi abi” lan Zeki noldu? Abi uçak ağırlıktan dolayı düşüyor. İlk ne yaparız? Zeki’yi atarız. Lan ne canisiniz, mangalı atın biraz da. Bütün ağırlıklardan vazgeçeriz değil mi? Yavaş yavaş aşağı atarız çat çat çat. Niye? Çünkü ağırlıklar atıldıkça biz uruç edeceğiz, yükseleceğiz. İşte o “Pabucunu çıkar” dan bir manayı müfessirler demiş ki, çıkar pabucunu seni Allah’a yükseltecek mani ve engel, seni tutan ne varsa, hangi takıntın hangi maddi yükün varsa. Şimdi normal standartlarda insan dünya malına tutkulu olur, değil mi? Ve bu dünya malına tutkusundan dolayı o ağırlık hükmüne geçer ve bu adama diyebilirsin, çıkar artık pabuçlarını. Vasatın üstüne, ifrad derecesinin düştüğün ne varsa bu sende o pabuç hükmünde bir ağırlık oluşturabilir. Bir virüse tedbir aldın ihtiyat ettin, çok güzel. Her noktada tedbirini alacaksın. Ne yapacağım ben? Ölecek miyim? Bu virüs bana geçecek mi? Şöyle mi olacak, böyle mi olacak, elin ayağına dolaştı. Sağlık dahi senin Allah’a yükselmeni engeller ve sana çıkar o pabuçları denir. Burada pabuçtan mana maksat Burak nedir? Seni dünyada tutkulandıran Allah azze ve celleye uruç etmeni, yani Miraç cihetiyle yükseltmene engel olan ne varsa, bu manada. Biz Miracı temelde uruç etmek olarak anlayacağız yani yükselme manasında anlayacağız. İnsanda ibret gözü olmak zorunda, ibret hadisatın arkasındakini manayı görme. Buna ibret gözü deniyor. Bizim basiret dediğimiz farklı bir şey ama, insanda böyle bir göz var. Hani mesela bir ateist bakıyor ki kainata, nerden görüyorsun Allah’ı? Ya ben ibret gözümle görüyorum yani. Bizim bahçede tavuk var, pat diye düşürüyor yumurtayı, daha geçen yedik yumurtayı. Salçada kavurduk yedik. pat diye düşürüyor yumurtayı, dönüyor arkasını yoluna gidiyor. Lan böyle bir yumurta böyle bir tavuktan çıkıyor, tavuk bile böyle bir şey çıkardığının farkında değil. Bir ibret gözünle baksana. Bir de fikret gözünle bakman lazım bu da fikirdeki derinlik. Biz bazen buna hatz diyoruz ya bir anda yıldırım çakar gibi “Evet, bu bu demek. ” O yumurta o tavuktan nasıl çıkıyor, tavuk bile ne bıraktığının farkında değil. Atıyor kümese gidiyor, orada bahçede otları kemirmeye devam ediyor. Demek bunlara biraz ibret biraz da fikret gözüyle baksak biz hayret edeceğiz ve diyeceğiz ki böyle hadiselerin arkasında muntazam düzen sahibi, icraat sahibi, ilim sahibi bir zat var ve ben bu sanatlı eserden sanatkara ulaşıyorum diyeceğiz. Bu ayrı bir konuydu. Sadece kainata bu gözle baksak dersimiz için hikmetli olur diye bir not almışım. Çünkü bu iki gözle neye baksan mucizedir, doğru mu? Ömer, sırr-ı azim dediği ne? Miraç. Miraç o zaman büyük bir hadise, ama bir de sırrı var. Nasıl oluyor bu sır? Üzerine bir hicab örtülmüş olayların. Peki bu hicab nasıl yırtılır, nasıl açılır? İbret gözüyle baksan açılır. Fikret gözüyle baksan açılır. Doğru mu? Demek biraz basiret istiyor. Yani olayların her biri bir mucize ama sırr-ı imtihan gereği üzerlerine bir hicab, hicab ne demek? Örtü. Onu kaldırdığın anda Aman Ya Rabbi, onda bu mana, bu sır vardır dersin. Sır varsa hafif bir saklanma var. Bakalım o hicabı kaldırıp sırr-ı azimi görebilecek miyiz? Dört temel soru var Miraç’la ilgili? Uruç ile ilgili. Devam. Ne gerek vardı da oldu bu Miraç? Tamam Miraç oldu Efendimiz o seyahatte bulundu. Ama bunun hakikati, gerçek manası nedir? Efendimiz Aleyhisselamın Miraç’tan benim işime yarayarak döndüğü şeyler nelerdir? Ki Üstad minimum 500 hikmeti var diyor Miracın, 500! Hani namazın farz olunuşunu sadece bir keseye koy. 500 hikmet var diyor Miraç’ta. Miraç risalesinde bahsediyor. Yani bana getirdiği meyve nedir? Sadece Leyle-i Miraç’ı ele alsan bir tövben kabul olsa akıllara zarar. Lüzum, lazım, gereklilik, muktezi, ihtiza, biraz birlikte deşelim ama hep gözleriniz dikkatiniz bende olsun. Miraç diye bir şey gerekli miydi? Bu demek yani. Efendimiz Aleyhisselam’ın Kab-ı Kavseyn’i geçip Allah azze ve celle ile buluşması. Biz temel manada buna Miraç diyoruz, genel manada ise herkes için Miraç vardır, yükselmektir, uruç etmektir. Şimdi bak bu soru niye biliyor musun? Sırr-ı lüzumu, şart mıydı sorusunun daha Türkçesini söyleyeyim mi Emre hazır mısın? Allah azze ve celle şu an bu mekanda mıdır? Neyiyle? Sıfat ve esması ile. Peki zatı ile hangi mekandadır? Münezzehtir. Bir: Zatı mekandan münezzeh bir Allah neden Efendimiz (a.s.m) ile görüşmek için o mekanı seçiyor? Aslında mekan değil. Anlayalım diye. La mekan. Devam etmem lazım. Ayette “kuluma madem şah damarından daha yakın, görüşmek için niçin Efendimiz Aleyhisselam’ı Miraca alıyor? Yakın değil mi yani? Orada olmaz mı o iş? Şimdi anladın mı sırr-ı lüzum? Zaman ve mekandan münezzeh olan Allah’la görüşmek için Miraç’a alması gerekli miydi? Madem şah damarımdan daha yakın o yakınlık içerisinde görüşemez miydi? Neden Miraç’ı tercih etti? Soru nasıl? Benim sorduğum soru ne biliyor musun? Sırrı anlamamış adam sorusu. Oldu mu? Neden Allah bize şahdamarımızdan yakınken Peygamber Aleyhisselam bunca bir yolculuk eylemiş? Soruyu unutursan konu kaçar. Anladınız değil mi meseleyi? Zaten veli bir kul onun kalbinde bile görüşebilirken Efendimiz Aleyhisselam hayli hayli görüşür. Yani ne gerek vardı o zaman o miraç zahmetine? Biz soruyu yine kendi sahamıza kendi cevelan sahamıza çekelim. Kuluna şah damarından dahi yakınken ne gerek vardı o Miraç hadisesine? Orada da o iş hallolabilirdi. Fehim: anlamak, anlayış, fehmetmek. Evet, hazır mısınız? İki çeşit mükâleme. Ne demek mükâleme? Konuşma. Mesela merhum Özal’ı ele alalım mı? Hem anmış oluruz. Rahmetli Turgut Özal nereliydi? Malatyalıydı. Şimdi rahmetli Özal reis-i cumhur iken iki çeşit görüşmesi vardı. Bu görüşmenin bir tanesine hususi görüşme denilir, kişisel, bireysel. Birisine umumi görüşme denir. Misal diyelim bir gün rahmetli Özal bahçesinde oturuyor Malatya’da, canı da mışmış çekmiş. Ne demek mışmış? Kayısı, Malatyalılar öyle diyor değil mi Muhammed abi? Bahçede mışmış sararmış çöle dönmüş, öyle miydi türkü Kerem? Yere düşmüş, he. Şimdi bak canı böyle mışmış çekiyor hatırlıyor böyle ortaokul arkadaşlarından birisi de o işi yapıyor. Arıyor böyle merhum, hele Ali diyor, şöyle elinde iki kilo mışmış yok mu benim eve getirebilir misin? Şimdi bu hususi bir görüşme mi umumi bir görüşme mi? Hususi bir görüşme. Canı çekiyor hususi bir görüşme yapıyor. Bazen bize bir ilham geliyor ya hani, sadece bize yönelik geliyor, o işte Allah’ın bizimle hususi bir görüşmesi oluyor. Ya nasıl aklıma gelmemişti bu diyoruz ya, orada hususi bir telefon açılmış Fatih. Merhum Özal’ın bahçesinde kayısı istemesi gibi. Velev diyelim yine merhum Özal’ın zamanında Allah evlerden ırak kırsın, şimdiki gibi koronavirüs vakası olmuş, bütün Türkiye’yi hatta hatta bütün dünyayı ilgilendiriyor. Ne yapar merhum Özal? Bütün bakanlarını alır, bir sürü kriz masası toplar, nasıl tedbirler alalım, nasıl önlemler alalım, şuna karşı ne yapalım, buna karşı ne yapalım alır ve bütün halka özel bir şekilde devlet reisliği makamında gereken koşul ve kriterleri de şartlı bir şekilde sunar. Bu nasıl bir görüşme olur? Umumi bir görüşme olur. Şimdi aynı konuda iki çeşit görüşmede başka örnekler verelim. Bir sultanın da iki çeşit görüşmesi olur mu? Olur. Biri hususi diğeri umumi görüşmesi olur. Mesela örnekleyelim. Diyelim ki sultanın kendi mülkünde Sedef diye gariban bir kulu var, bir gün sultanda tedbili kıyafetle gezerken bakıyor ki amaan benim kulum nasıl olur aç kalır diyor. Sonra geri dönüyor makamına oturuyor, bir tane askerini çağırıyor. Onu görevlendiriyor, memurunu. Diyor ki bana git Sedef’i çağır, ben Sedef’e bir kese altın vereceğim çünkü onun çok ihtiyacı var. Bu hususi bir görüşme mi olur umumi bir görüşme mi? Hususi bir görüşme. Peki bütün halk bunu duymak zorunda mıdır? Hayır, zorunda değil. Bak Muhammed abi, örneğe hazır mısın? Peki koca bir sultan bir gün bu şehre mesela Mersin’e bir kadı atayacak olsa, kadı ne oluyor? Hem dini hem de idari işlerin başı oluyor. Mesela şimdi vali diyorsun ya, onun şimdi birleştir ikisini, işte o şehrin kadısı oluyor. Kadı Sinani Sinobi, ey kadı, şimdi bu kadıyı bu memlekete atarken bir asker gönderip direkt vazifelendirip iş başı mı eder? Etse biz kadıyı tanımayız. Ne yapar? Dellal tutar, ferman yazar, kadıyı huzuruna çağırmadan önce merasimler hazırlatır, belki yemekli bir gece hazırlatır, belki o kadıyı herkesin tanıyabilmesi için reklamını yapabilecek belli başlı alanlar sahalar hazırlatır ve o kadı girer girmez “Sultanım merhaba” da diyemez. Önce o törenden geçer, sultan onu özel arabasıyla aldırır. Rahiyetini görür, payitahtını gezdirir ve bunun sonucunda kadı da ne kadar büyük bir sultanın karşısına çıktığını görür ve herkesin bütün halkın huzurunda ilan edilir, sultan onu şereflendirir, bu da benim kadımdır der. Bu hususi bir görüşme mi? Umumi bir görüşme, peki nasıl oluyor umumi görüşmeler? Kalabalık içerisinde ve cafcaflı olmak zorunda, doğru mu? Makam da var işin içinde. Demek bir sultanın iki çeşit görüşmesi var. Şimdi bu umumi görüşme neden önemli biliyor musun? Umumun belli başlı şeyleri bilmesi o makamın anlaşılması için şarttır Sinan. Şimdi sen benim odama çat kapı giriyorsun değil mi? Bir de orada çerez tabağını alıyon, Mehmet abi napıyon? Hangi videoyu atalım? Diyorsun, değil mi? Bir orgeneralin de odasına girebilir misin? Peki niye yani fark nerde? Sen onun makamını bir şekilde anlamışsın. Anlaman için o da bir şekilde anlattırmış. Makamın önemi burada çok elzem. Makamı bilen kişiyi de bilir. Mesela bir örnek verelim, diyelim ki bizim Ali Niğdeli değil de Kırşehirli olsun. Zaten hemşehri, yan yana değil mi? Oradan eminim kız alıp vermişliğiniz vardır. Bizim Ali Kırşehirli olsun, ama Kırşehir’in köyünden hiç çıkmamış İrfan. Öyle sultan, padişah bir şeyler duymuş ama başka bir şeyler anımsamıyor. Şimdi biz Ali’ye desek ki, bir padişah var, he duydum duydum. Nasıl bilirsin bu padişahı? Valla bizim köydeki ağa padişahın o gün bulgurla hangi yemeği yaptığını iyi bilir der. Koca padişah bulgurla yemek yapar mı ya? Onun yemeğini yapmak için ayrı fakülte var ya. Ama ne gözle bakıyor? Dünyayı bilmiyor makamını bilmiyor ya onunla kendini aynı düzeyde, bulgur pişiriyor zannediyor ama kaliteli bulgur pişiriyor zannediyor. Şimdi bu Ali o padişahı bizzat görse ama bir anda, hiç padişahla ilgili bilgisi var mı? Saltanatla alakalı bilgisi var mı? Birden padişahı görüyor, sultana ne der Ali? Sultanım kaç köyün var der, doğru mu? Başka ne der? Sultanım kaç kuzun var? İyi otlatıyon mu der. Niye? Çünkü padişah deyince aklına bir şey gelmediğinden, onun makamını bilmediğinden kendi köyü gibi düşünüyor. Köyden biri dese padişahı tanıyon mu? Ali der ki ben bilmem ama Neşet Ağa’mın amcaoğludur der. Çünkü en yüksek gördüğü Neşet Ertaş var. O da mutlaka onun amcaoğludur ki onu padişah yapmışlardır der. Öyle değil mi abi? Şimdi ne oluyor? Saltanatını görmediğinden makamını görmediğinden bir padişah nedir, onu anlayamıyor. Ama Ali’yi bir sultanın karşısına çıkarmak istesek ne yapmamız lazım? Üç kıta gezdirmemiz lazım. Doğru mu İrfan? Üç kıta gezdireceksin. Emrindeki adamları göstereceksin, hazineni göstereceksin, hakimiyetini göstereceksin, o hakimiyeti kurmak için yaptığın savaşları cihatları göstereceksin. Ve bunun sonucunda Ali’yi o padişahın huzuruna çıkarsan, Ali’nin dizlerinin bağı çözülür padişahın karşısında düşer. Bak, birinci gezdirme olmadan cevelan olmadan çıkardığın Ali, sultanım senin kaç kuzun var diye sorarken, ikinci onun saltanatını gezdirdiğin Ali çıkarmanın sonucunda ne diyor? Ya hu dizimin bağı çözüldü böyle bir sultana ne diyebilirim diye konuşuyor, O yüzden, Allah Efendimize (a.s.m) şahdamarından yakın olup orada da mukavelede bulunabilirdi ama yapmadı,saltanatındaki bütün makam ve mekanları gezdirdi. Bütün alemleri dolaştırdı, cenneti cehennemi, bizim bilmediğimiz kainat kitabı dışındaki binbir çeşit alemi gezdirdi ki asıl büyüklüğü ondan sonra ortaya çıksın diye. Miracın bir sırr-ı lüzumu budur işte. Eğer o gezinti olmasaydı saltanatını bilmeden bir sultanı tanıyacaktı. Ama o gezinti, o cevelan olduktan sonra sen artık Allah azze ve celleyi daha çok tanıdın, daha çok yakınlaştın ve saltanatını bildikten sonra ne yüce bir sultan olduğunu misli misli anladın, doğru mu? Abi miraç şart mıydı? Şarttı işte bu yüzden şarttı. Saltanat bilinmeden sultan bilinemiyor çünkü. Eğer bir velideki gibi hususi konuşma kalsaydı şahdamarından yakın konuşması o cevelan olmasaydı o dolaşma olmasaydı saltanatı gözükemez, kendi uluhiyeti bihakkın O’na verilemezdi. Ama o gezinti, yani yükselme, yani miraç olduktan sonra, Suphanallah, ne alemlerin Rabbi imiş meğer diye mağfiret, bilme, yakınlık daha misliyle ziyadeleşti. Mehmet Sedef’i gariban gördü, o hususi telefonuyla bunun ihtiyaçlarını giderin dedi. Birincisi bu. Bir: Hususi, böyle kodlayacaksın devam. Bu unvan varsa salnat- uzma ünvanı varsa umumu da ilgilendirecek. Demek ikinci ne? Umumi. Ne gibi? Kadı tayin etme. Bak anladın mı? Umumi olan görüşmesini sıradan biriyle yapamaz. Kimle yapar? Elçiyle yapar, sadrazamla yapar, vezirle yapar, bakanla yapar. Niye? umumu ilgilendiren bir olay var. Önüne gelenle yapılır mı? Hayır. Devam. Bitirdik biri. Şimdi aynı soruyu bir daha soralım. O kadara mesafe gerekli miydi? Yerinde görüşse olmaz mıydı? Devam edelim. Hakikat ne demek? Hakikat? Ahirete bakan yönü, gerçeği, bunda hikmet nedir olay nedir? Çok geniş bir konu. Devam. Miracın hikmeti nedir? Seyri süluk. Miracın hikmeti. Kodladın mı bu kelimeyi? Ne demek? Terakki etmek demek. Miracın hakikati ne Fatih? Adam askeriyeye girdi mi? Ne oldu? Onbaşı, yüzbaşı, yükseldi yükseldi yükseldi en büyük general oldu mu? Bunun adını seyri süluk denir. Şimdi bu Emre tıpta birinci sınıfı girdi okudu mu? Hakkıyla bitirip verdi mi? Bu da ince. İkiye geçti mi? Üç, dört, beş, altı. Biz o zaman ne diyorduk, doktor yamağı, yarım doktor, çeyrek doktor dalga geçiyorduk. Altıdan sonra diplomayı aldı mı? Böyle kapı gibi önümüze getirdi mi böyle? Seyri süluğu bitti. O yolda terakkiye ne diyoruz? Seyri süluk diyoruz. Mesela çocuğu verdin okuma yazma öğrensin diye, ilkokul bir, ilkokul iki, ilkokul üç. Ne oldu? Seyri süluk oldu. Yani Allah Resulü Aleyhisselamın bu noktaları hakikatli bir şekilde anlaya anlaya terakki edip yükselme kısmı tam seyri süluk oluyor. Şimdi az önce anlattığım sultan, umumi bir görüşme için elçisini yanına çağırmadan önce üç kıta bütün saltanatını gösterir ve gezdirir dedim ya, bu gezdirme ne oldu? Seyri süluk oldu. Bu kadar. Niye gezdirdi? Her meratipte ne oldu? Sultanı tanıdı. Aaa buralarında mı sahibi? Suphanallah. Buralarında mı sahibi? Suphanallah. Buralarında mı sahibi? Suphanallah. Mesela ben şurada birinin bir gün yanına otursam desem ben Mehmet Yıldız. Adam der ki napayım Mehmet Yıldız’san. Niye? Ya senin neyin var benim işime yarayacak? Ama bir adam otursa dese ki, ben şu Mersin Marina’yla Mersin Forum’un sahibiyim. Abiim, der başlar elini ayağını öpmeye. Neden? Çünkü adamın nelere sahip olduğunu gördükçe adamın makamını tanımış ve anlamış oluyor. Demek miracın hakikati ne oldu? O sultanı tam yaraşır biçimde tanıması için, seyri süluk, yani o gezintiyle terakki etme meselesi oldu. İnsan terakki etmeseydi, Ali’nin örneğini hatırlayın. Birincide Ali padişahı tanıdı ama bir ağa gibi tanıdı. Padişahım senin kaç köyün var derdi. Hele bizimki gibi pattiz var mı pattiz derdi. İkincide ne oldu? Gezdirildi, ve onun aman Ya Rabbi, ne yüce bir kudretmiş diye tanındı ve bu sefer dizlerinin bağı çözüldü esas padişahı esas saltanatını tanıdı. İşte bu tanıma için ne şart? Seyri süluk şart. Ne demek seyri süluk? Terakki. Şimdi miracın hakikati nedir? Seyri süluktur. Terakkidir. Neden? Çünkü seyri süluk ve terakki olmasa hakkıyla tanınmazdı. Bak size çok ilginç bir şey söyleyeyim İrfan. Şimdi İrfan, sınıflar artırılırken nasıl arttırılır? Bir yılda bir biter, iki yılda bir biter, üçüncü sınıf üç yılda biter, de mi? Zahmetli biter. Bir kitap var mı? Bir tane kitap versene bana. Şimdi mesela ben seyri süluk yapmak için bu kitabı alsam elime birinci sayfayı okusam, ikinci sayfayı okusam, her sayfayı da bir dakika da okusam Fatih, ben bunun sonuna gelmem için kaç dakika geçmek lazım İrfan? Bin sayfa bu kitap. Bin dakika geçmem lazım. Şimdi seyri süluk mesleğinde Efendimiz Aleyhisselam’ın seyri süluğu daha uzun sürmüştür. Niye çünkü her sayfa bir alem, her sayfada bir alem tanıyor. Her sayfada bu alemler içerisinde bizim hücrelerimizin içine kadar var Sinan, cin taifesinin içine kadar var. Anlayamayacağımız şeklide, demek ben bu kitabın başından sonuna bin dakikada geçiyorum, peki sonundan başına kaç dakikada geçerim? Hemen bir dakikada geçerim. Demek bir şeyin sonuna varmak zordur ama sondan başa varmak daha kolaydır . Bu yüzden seyri süluk kısmı Efendimizin dönüşünden daha uzun sürdüğünü söylüyorlar. Seyri süluk mesleği anlaşıldı mı? Kâinatta sergi olarak açılan her şey ama her şeyin temel amacı nedir? Miraçtır. Yani o sergi olarak açılan her şeyin temel amacı, bir telakki etme bir miraç. Mesela yumurtanın miracı nedir? Tavuk olmaktır. Çekirdeğin miracı nedir? Ağaç olmaktır. Ana rahmine yapışmış Sinan’ın miracı nedir? Doğmak Sinan olmaktır. Demek kâinatta her şeyin bir miracı var, ama birisi bize bu miracın hakikatini anlatması lazım. Demek bunun için bizim bir muallime ihtiyacımız var. Her muallim önce bir talebe midir? Allah Resulü Aleyhisselam bize ve kâinata muallimdir, ama Allah onu miraca yükseltirken bir talebedir. Orada talep ederek öğrendiklerini hocalık vasfıyla dönerek biz talebelere anlatıyor. Bakın bunların hakikati budur diye. Peki anlatması neden? Anlatması zorunlu mu? Şu an hala hakikat-i Miracı konuşuyorum. O seyri süluk değil mi? Seyri sülukta öğrenci miydi, öğretmen miydi? Seyri sülukta öğrenciliydi. Seyri süluğu geçti ve bir öğretmen oldu peki niye bu şarttı? Şu yüzden şarttı: Risale-i Nur’da bir cümle geçiyor ama manyak cümle diyor ki: Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa manasız bir kağıttan ibaret kalır. Ben bu kitabı yazmışım bu kitap, ben bu arada ordinaryüs Mehmet Yıldız Matematik, Ordinaryüs Mehmet Yıldız matematik kitabı yazmışım, kitabın içerisinde ne var biliyor musun kirve? Üff, ne yok ki ya! Matematiğin en ağır meseleleri var. Bunu birden uzatıyorum bizim motorcu Ramazan’a veriyorum. Ramazan al bakalım bu kitabı ne anladın diyorum? Abi valla 300 arti 😊 anlayabilir mi bu kitabı? Anlaman imkansız değil mi? İçinde mesela soyut matematik olsa anlar mısın? Topoloji olsa? Adını yeni duydum de lan. Top nedir lo? Topoloji, bu da bilmez yeryüzü bilimi demek. Matematik de öyle ciddi bir dal ki, anamızı ağlattılar o dalı bir geçene kadar. Şimdi ben bu kitabı verir vermez sen bu kitabı anlayamazsın, desem ki gel Ramazan kardeşim gel sana saati 300 dolardan ders vereyim desem ne olur? Bütün kitabı anlarsın niye? Para verdin çünkü. Anlatmasam da anlarsın artık. Bu kitap nasıl manalı oldu? Bu kitabın bir müellifi bir yazarı veya bir tanıtımcısı, tanıtımcısı sayesinde bak kardeşim bu kitabın ilk sayfası bu demek, ikinci sayfası bu demek, üçüncü sayfası bu demek diye sana anlattım. Ondan sonra bu kitap manalandı, doğru mu kardeşim? Demek anlaşılmaz bir kitap, başta neydi bu kitap? Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa manasız ve boş bir kağıttan ibaret kalır. Peki bu kainat kitabı hiçbirinin hikmetini bilmiyoruz, tavuk neden yumurta veriyor bilmiyorum. İbret gözüyle bakmıyorum, fikret gözüyle bakmıyorum bilmiyorum. Peki bir muallim gelip bunların hepsi Allah’ın esma tecellisi asıl Rabbini tanıman için bu ilmede marifetullah ilmi denir diye anlatmasa bu kainat bomboş ve manasız bir kağıttan ibaret kalacaktı. Nasıl abi? Miracın hikmeti nedir? Allah Resulünün muallim oluşu. Miracın hikmeti nedir? Allah Resulünün seyri süluk ile muallim oluşu. Allah Allah! Ya bu çok acayip bir konu ya! Bir dakika, asıl soru şu: Ya Hu, dünyada birkaç dakika içerisinde geçmiş hadisede Allah Resulü binler sene mesafeyi nasıl kat eder diyorlar. Neden böyle diyorlar biliyor musunuz? Çünkü rivayetlerde şöyle geçiyor. Efendimiz Aleyhisselam ne ile? Burak ile, ne ile? Burak ile, onun bineği Burak ile miraca çıkıp geldiğinde daha yatağı soğumamıştı. Kolunun değdiği dal hala titriyordu. Betimlemelere bak. Şimdi insanın birinci anda İrfan anlayamaması normal mi? Gayet normal, problem yok. Onlar da diyorlar ki ya arkadaş, tamam bizim için bir iki dakika geçen olayı nasıl Allah Resulü binler sene çapında yaşayabiliyor, bunu anlayamıyoruz diyorlar sorulduğunda. Demek Miraç olup bittiğinde dünyada kaç zaman geçmiş, bir iki dakika. Peki Efendimiz Aleyhisselam’a binler sene cevelan etmiş. Nasıl oluyor bu? Soru anlaşıldı mı? Hız sorusu var burada. Şimdi önce şunu anlayalım diyor, Üstad’ın her zamanki taktiği, bir kainatın kitabını oku bir kainat kitabına bak şu saydıklarım içerisinde en yavaş olan şey sestir. Sesten daha hızlı olan bir şey vardır, ışık daha hızlı. Yıldırım da öyle olur mu? Önce ışığı görürüz, arkasından ne gelir? Gruuuuf. İnşallah, iyi ki böyle bir ses gelmiyor yani 😊 Işıktan sonra ne geliyor? Ben Efe’ye güveniyorum zaten Sinan. Ne geliyor ışıktan sonra Sinan? Ses geliyor. Demek ki ışık sesten daha hızlı. Peki ışıktan hızlı bir şey var mı var, elektrik. Elektrikten hızlı bir şey var mı? Var, ruh. Ruhtan hızlı bir şey var mı? Var hayal, şimdi İrfan hazır mısın? Üç deyince istediğim yere gidiyoruz hazır mısın? Bir iki üç. Almanya Ülkücanların evi, oturdun mu mutfakta, baget ekmek geldi mi? Sürdün mü üstüne reçelleri? Bütün reçelleri ve yağı birbirine karıştırdın mı? He? Yaptın mı bunu? Ya tabakta karıştırma İrfan, bari ekmekte karıştır. Aç gözü baba. Şu hıza bak, Ülkücanların evine gittik geldik, Almanya’da, Deutschland’da. Cennetin tasfiri bu, ruh süratinde hayal vüshatinde. Suphanallah. İnanılmaz bir şey ya! Süre bile yok yani. Bir anda Ülkücanla, ve İrfan insan bir lezzet alıyor, farkında mısın? Nasıl bir lezzet? Müaccel. Cenneti de hayal et bakalım böyle, akıllarazarar. Şimdi o zaman şunu anlıyoruz, maddede herkesin hızı aynı mı? Aynı mı Salih? Senle benim hızım aynı mı lan? Sen o sıkma vücudunu kaldırana kadar ben on kez dolanırım burayı. Aynı madde hızı? Aynı değil. Şimdi öncelikle kainat hızını bir temaşa ettik gördük, bizim tavuklar ve köpeğin hızı aynı mı? Aynı olsa köpek o tavukların içinden geçer, öyle değil mi? Daha farklı hızları var. Ömer, muhtelif ne demek? Çeşitli, farklı. Demek kainattaki eşyaların hareketi farklı. Bir dakika, şimdi Efendimiz Aleyhisselamla ilgili bir şeyden bahsediyor. Efendimizin latif cismi neye tabi olmuş? Ruhuna. Nerede? Miraçta. Peki ruh mu daha hızlı, cisim mi daha hızlı? Peki normalde şu an benim ruhumla bedenimi düşün, odama gideceğimi düşün. Hangisi hangisine tabi abi? Ruhum bedenime tabi. Bu yüzden yavaşım, peki zıttı olsaydı? Bedenim ruhuma tabi olsaydı? Işık hızında olacaktı. Mesela içimizde generalden başka 1000 km hız yapabilecek var mı? Ramazaaaan kardo Ramazan 300 artiii pardoon. . Ramazan’dan başka 1000 km hız yapabilecek var mı içinizde? Yok, de mi? Şu bedeni 1000 km hıza ben ulaştırabilirim Süleyman. Hazır mısın? Formülü veriyorum, hazır mısın? Hazır mısın Süleyman, veriyorum formülü! Uçağa bin. Bedenimi uçağa tabi edersem 1000 km hıza ulaşır, bedenimi füzeye tabi edersem füzenin içine girsem 100 bin km hıza ulaşabilir belki. Neyin neye tabii olduğu çok önemli o zaman. Normal şartlarda bir insan dese ki, ya bende işte akşam işte 10 bin km hız yapacağım, ne derler? Yav bi git kardeşim. Ama beden uçağa tabi olunca ne oldu? Işık hızıyla oldu. Çok hızlı bir trene binse ona tabi olsa 450 km, yata binse 300 km. o zaman madem her şeyin hızı birbirinden farklı, bir şey bir şeye tabi olarak hızını artırabilir değiştirebilir. Efendimiz Aleyhisselam’ın da mübarek cismi ruhuna tabii olmuş ve ruh hızına geçmiş. Var mı bir problem? Nasıl? Miracın hakikati nasıl? Mükemmel ya, vallahi mükemmel! Allah Allah! İnsanın imanı artıyor şu derslerle ya. Görünemez, niye görünemez? Çünkü mübarek cismi asker ruhuna tabii olmuş. Nerede? Rüyada. Şimdi insan normalde şöyle arada daldığı oluyor değil mi? Bir uyanıyor, aman Ya Rabbi ya! Alem-i şehadette iki dk geçmiş, bura ne alemi? Şehadet, şahit olma alemi, şehadet. Değil mi? Bazıları rüya dediğin 7 saniye diyor. Ama misal aleminde çocuk büyümüş düğün yapmış evlenmiş torun yapmış Amerika’ya gitmiş Almanya’ya gitmiş Çin’e gitmiş Kenya’ya gitmiş gezmiş turlamış, üçüncü hanımı almış dördüncü arabayı almış, hepsini. Bir uyanıyor. Lan aa 7 saniye geçmiş diyor. Oluyor mu böyle bir şey? Oluyor. Yani misal alemi bedeninden yani şehadet aleminden çok daha hızlı çünkü. Tam bugün rüyamda gördüm, birisi bizi arıyor çok büyük bir inşaatı olan birisi İrfan Mersin’de, diyor ki abi lütfen yardımıma yetişin diyor. Biz de diyoruz ki ya bunun yardımına ne yetişelim diyoruz. Meğer içimizden birisi bunlardan kız almış . Senaryoya bak, kim olduğu belli değil tabi. Hayda, bari gidelim mi gidelim diyoruz, tamam mı? Tam da o anda bunların böyle canına kastetmiş bir adam geliyor, böyle büyük bir apartmana girmişiz İrfan, senle Fatih üst katındasınız, ben de bir alt katın alt duvarına saklanmışım. Adam yukarı bunlara zarar vermeye çıkıyor, o esnada ben de size işaret yapıyorum, Fatih geliyor falan diye. Bu Fatih bir atlıyor adamın üstüne var ya. Ben de o esnada bıçağı çekiyorum böyle, adama arkasından bir koyuyorum. Meğer o küçük çakı varmış cebimde yanlış çakıyı almışım, çakı böyle patates gibi bükülüyor eziliyor. Ama adam bir sallanıyor böyle, bir de zebellak gibi. Ben de diğer çakımı arıyorum, diyorum o büyük çakım nerde, büyük çakım nerde diye. O esnada Fatih bir çıkıyor meydana, tamam mı? Kardeş diyor böyle, şak şak şak, adama bi çakıyor böyle. Rüyadan bir uyanıyoruz tabii rüyanın içerisinde geliyor inşaatçılar bize teşekkür ediyor, o oluyor, bu oluyor falan. Bir uyandım şöyle, birkaç saniye geçmiş. Demek rüyada böyle şehadet alemindeki iki üç saniye rüyada yıllar hükmüne geçiyor. Şunu anlatmaya çalışıyor hala, maddeye göre zaman farklıdır. Bazen aynı zaman dilimini yaşarız, rüya öyle değil mi? Şehadet aleminde iki saniyedeyim, dilim olarak aynı. Rakama takılma. Misal aleminde yıllar geçmiş gibi. Dilim aynı zaman dilimi, aynı vakit geçmiş. Orası önemli. Hepsinde farklı süratler var, var mı sıkıntı? Şimdi bak sakın kaçırmayın, bir anda ders bitecek. Aç kolları, aç kolları. Cihat saati taktık mı? Saatte kaç ibre var? 10 ibre var. İlk ibre: Saat. Bir sonraki: Dakika. Bir sonraki: Saniye. Bir sonraki: Salise. Onuncuya da aşire deniyor. Nereye kadar gittik aşireye kadar. Taktık on tane iğne var mı? Var. Çok iyi tefekkür et. En üstteki saati gösterdi. Şimdi bir dakika, bir şey sormak istiyorum. Şu benim saat ibrem. Kaça bölünmüştü? 12 ye bölünmüştür. Şu saat ibrem. Şu ne demek? Bir saat git, hangi ibrem? Saat. Benim saat ibrem şu hareketi yaptığımda dakika ibrem de böyle mi yapar? Hayır, ne yapar? Bak, aynı zaman diliminde mi geçtiler? Ama farklı hareketler yaptılar. Geliyor bekle bekle. Çok güzel, de mi? Saat bunu yaptı Sinan, ne gitti kirve? Dakika ne yaptı? Bunu yaptı. O esnada saniye ne yapar? 3600 devir. Salise ne yapar? Çarpı 60. Peki buradan aşire gitsem, o esnada şöyle yapalım. Bir şey diyeceğim, hepsi aynı zaman diliminde oluyor değil mi? Sinan saat ibresine oturmuş, yaptığı hareket bu kadar. Cihat o esnada dakikaya oturmuş, bütün mekanları gezdi. İdris o esnada saniyeye oturmuş, vuuuu diye gezdi. Bu 300 arti ön kaldıran motorcu Ramazan’da aşire oturmuş, ne kadar mekan gezer o esnada? Çok. Soru neydi soru? Birkaç dakika da, kime birkaç dakika? Bize. Niye? En üstte oturduk. Birkaç dakika da binler sene mesafeyi nasıl geçer diyor? Cevap oldu mu? Var mı en ufak şüphe? Problem var mı? Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alimul hâkim ve ahiri davana enilhamdulillahi rabbilalemin El-Fatiha meas salavat.

ÖMER DÖNGELOĞLU’NUN VASİYETİ VE DUASI

Arkadaşlar, Mersin’e yıllar sonra Hayalhanem’in davetiyle geldiğim bu güzel program vesilesiyle, şunu ifade etmek isterim sizlere: Güzel bir yoldasınız. Güzel bir gayretin içindesiniz. Size Allah sabrınızı sormayacak size Allah neredeydiniz nereye geldiniz diye sormayacak sonuç hep Allah a aitir. Mesele sizin kendinizin Ahmet olarak Mehmet olarak Ali olarak ,Veli olarak sizin bu toprağın üstünde hz.Muhammed Mustafa duyduğu zaman onun sevineceği bir işiniz olamalı benim bir işim var demeliyiz. Şu omzunuz acıyacak senin canın yanacak senin de nefsin kesilecek öyle bu işi uzaktan el ucuyla tutarak yürünmez İslam senin gözyaşın olacak senin çektiğin bir çilen olacak senin bir derdin bir davan olacak senin Rasullah’la yürünmüş yolun olacak . Senin ayakların yorulacak senin omzun acıyacak bu yükü ben taşırım diyeceksin.Gençler hakikaten işimiz çok zor bizi kötü yerimizden vurdular dünyayı sevdirdiler bize nefsin arzuları içimizde tıpkı bir virüs gibi dokunduğu insana geçiyor bu işi çözecek sizsiniz bizim nesil geldi ve gidiyor . Bizim nesin de yapacağı bir şeyler vardı yapabildiklerimizi yaptık yapamadıklaırmızı yapamadık ama siz daha yeni jeneasyonsunuz . Sizden bir Musap nesli çıkarabilir. Siz isteyin yeter ki ve siz o sahabenin yoluna düşmeye azm edin yeter ki Allah içinizden şu Mersin ” de dünya ‘nın değişik yerelrinde nerede olursanız olun Allah içinizden neler çıkarır .Allah içinizden kendi çağını aydınlatacak insanlığın yarınlarına hiydayet taşıyaack hayırlı bir topluluk çıkarsa Cenab-ı hak sizleri huzuruna çağırdığında sizi farklı kılacak bir amelle rabbim huzuruna çıkarsın Cenab-ı hak tefsinizi arttırsın Hayalhanem bu güzel çatı altında toplandığınız faaliyetlerinizi Allah bereket katsın Allah kötü gözlere hain bakışlara sihir ve nazarın zararlarına sizi uğratmasın Allah sizi ibadetlerinizle başta namaz olmak üzere hayatınızda namazını namusu gibi korumayı ve öleceği ana kadar namazını Allah’tan bir rahmet olarak şerefle vaktıinde kılarak taşımayı Allah her birimize nasip eylesin allah hepinizden aarzı olsun Allah sizleri ailenizin şerefi kılsın cenab ı hak sizi anasına babasına şefaat eden gençlerden eylesin cenab ı hak azze ve celle gecemizi hayreylesin hepinizi bir kere daha muhabbetle selamlıyorum Allah razı olsun.

Türkiye’nin Konuştuğu Hasan’ın Hikayesi

Doğma büyüme Ankaralıyım ama aslen Çankırı Ilgazlıyım. Ben 1.5 senedir dışarda kalıyorum. Sokakta yaşıyorum evet, ben Yani param olursa otelde kalıyorum ama param genelde olmuyor. Şey, haftada bir kere falan anca oluyor. Allah’a çok şükür ama oluyor yani haftada bir kere de olsa otelde kalabiliyorum, sıcak bir battaniye yorganın altında yatabiliyorum. Duşumu alıyorum, çorap, çamaşır alıyorum. Allah insanları sınar ve Allah bana taşıyamayacağım yükü vermiyor. Ben şu an şey, genelde metronun dibinde yatıyorum. Kepenkler kapandığı zaman, gece 1’de kapanıyor. Yere karton seriyorum, havalandırma sıcak üflediği için orda yatıyorum ben. Allah insanlara taşıyamayacağı yükü vermez Ve benim de bir yerde hayatım değişecek Benim de evim olacak, işim olacak, düzenli bir hayatım olacak. Ben buna çok inanıyorum. Çınaraltı logosu Bir iki gün önce sosyal medyada Hasan’ın videosunu görmüşsünüzdür Hasan, bizim kendi şehrimizde -Ankara’da- yaşayan ve sokaklarda kalan, metroda kalan bir kardeşimiz. Ama o hikayede aslında bir cesaret, bir inanç, bir şükredişin bir nimetlendirilişin hikayesini de aynı zamanda görmüştük. Güzel Hasan kardeşimizin o videoda söylemiş olduğu iki tane kelimeyi hatırlatmak istiyorum size. Bunlardan bir tanesi: “Allah insanları sınar.” Diğeri de: “Allah insanlara taşıyamayacağı yükü vermez.” Evet, Bediüzzaman hazretleri Risale-i Nurda: İman tevhidi tevhid teslimi teslim tevekkülü ve tevekkül de saadet-i dareyni (iki dünya mutluluğunu) iktiza eder(gerektirir) diyor. Yani ne demek istiyor? Hasan öyle bir Cenab-ı Hakk’a iman etmiş ki onun varlığından ve birliğinden öyle bir emin olmuş ki kardeşim. Bu emin oluşu onu tevhide ve o tevhid de, -yani Allah’ı birlemek de- onu teslime götürmüş. Evet tevekkül eden adamın kalbi, aklı, ruhu, kardeşim rahat olur, sakin olur. Bütün yüklerini Cenab-ı Hakk’a bırakmıştır. Hasan’da ne vardı? Bakıyorsunuz, sanki bizim giydiğimiz kıyafetler gibi şeyler giymiyor bizim yaşadığımız evlerde yaşamıyor hatta otelde haftada bir gün kalıyordu. Peki o videoda Hasan’da gördüğümüz şey, o sıcaklık neydi? İşte Cenab-ı Hakk’a olan iman, Cenab-ı Hakka olan teslimiyeti, tevekkülüydü. Bu yüzden de işte kardeşim saadet içindeydi, mutluydu. Çünkü kalbi huzurluydu. Tevekkül neydi? Tevekkül peygamber efendimiz (aleyhisselatu vesselamın) hadis-i şerifinde bahsetmiş olduğu “Eğer siz, Allah’ı hakkıyla tevekkül ederseniz sabahları karınları aç olarak gidip akşamları tok olarak dönen kuşların rızıklandırılması gibi rızıklanırsınız.” diyor peygamber efendimiz (aleyhisselatu vesselam). Kuş demişken: Hiçbir kuş yoktur ki, çırpınmadan gökyüzüne ulaşmış olsun. Evet kardeşim, bazen çırpınmamız gerekiyor, mücadele etmemiz gerekiyor ki; hürriyete, tevekküle ulaşabilelim. Cenab-ı Hakk ne diyor: “Fefirrû ila(A)llâh.” ( Zariyat suresi 50.ayet.) Yani Allah’ a firar edin. Allah’a uçun. Evet, yükleri olan bir kişi nasıl uçabilir ki? Tevekkül işte böyle bir şey kardeşim “Yüklerini yere bırakmak.” “Yüklerini Allah’a bırakmak.” Hangi yükün varsa fark etmez Allah’a teslim olup Allah’a tevekkül eden kişi İşte Hasan’ın yaşamış olduğu hakiki -böyle- saadeti, mutluluğu kazanmış olur. Hasan, hem tevekkülü hem ümidi hem de kanaati, yani bu üç tane ana manayı çok iyi bir şekilde denklemine oturtmuştu. Hasan biliyordu ki Cenab-ı Hakk’a ellerini açtığı zaman, dua ettiği zaman Allah onun duasına icabet edecek. Çünkü Hasan umutluydu hem de ümitliydi. Kanaat demişken, kanaate Üstad ne diyor: “En büyük hazine, en büyük zenginliktir.” diyor. O videoda bahsetmiş olduğu otel odasında bir gün kalması veya yatacak yerinin soğuk olması, hava üfleyen klimanın orda yatması, Aslında Hasan bunlara kanaat etmişti ve şu anda da bu kanaatinin neticesini görmüştü Hasan. Birisi ona yardım elini uzatmıştı, Allah onun duasına icabet etmişti. Tevekkül böyle sadece olumlu manada değil, yani her halde, her anlamda Allah’ı kendine vekil kılmak kanaat etmektir yani. Çünkü sen biliyorsun sonucunu Allah’a bırakmışsın tevekkül etmişsin. Olumlu veya olumsuz olarak fark etmez o duruma kanaat etmek gerekiyor, o duruma şükretmek gerekiyor. Hatırlıyorsanız videoda Hasan ne diyor: “Allah beni şu an sınıyor.” “Allah benim yüzüme bakacak bir yerde.” “İnşallah ben de güzel bir hayat yaşayacağım.” Evet kardeşim, Hasan umudunu hiçbir zaman kaybetmemişti. Her gün belki her an Allah’a dua ediyordu. Üstad hazretleri Risale-i Nur eserinde: “Dua eden adam anlar ki birisi var, onun hatırat-ı kalbini işitir. Her şeye eli yetişir, her arzusunu yerine getirebilir. Aczine merhamet eder, fakrına medet eder. İşte ey aciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazineyi rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, ala-yı illiyine çık.” diyor. Evet, işte mesele bu abi. İman ettiysek, tevhide ulaştıysak, teslim olduysak, tevekkül ettiysek işte neticesinde saadet-i dareyne (iki dünya mutluluğuna) ulaşmış oluyoruz. Hasan da biliyor ki Cenab’ı Hakk var ve onu işiyor. Onun kalbinin sesini işitiyor Onun ihtiyaçlarını -giyecek olsun, barınak olsun, yiyecek olsun fark etmez- onun ihtiyaçlarını biliyor ve ona yardımını ulaştırdı. Ona yardımcı olacak vesileleri ulaştırdı. İşte kardeşim, aynen bunun gibi Hasan sadece önümüzde bir temsil. Burdan bizim ne almamız gerekiyor? Aynı şekilde duayı hiçbir zaman elden bırakmamamız gerekiyor. Duaya devam etmemiz gerekiyor. -Ki belki böyle dualarımız her zaman kabul olmayabilir ama duanın kaza vakti de vardır kardeşim. Senin duaların da şu an kabul olmayabilir ama kaza vakti gelmemiştir belki de. Onun için duayı devamlı etmek gerekiyor. Neticede kardeşim şöyle bir check-up yapalım bir düşünelim Sahip olduklarına bir bak. Acaba Hasan gibi gecenin soğuğunda bir kaldırımda mı yatıyorsun? Yoksa sıcak bir yatakta rahat bir döşekte mi yatıyorsun? Hasan bir klimanın altında ısınmaya çalışıyor, sen ise her gün her an her saniye sıcak bir odada yatıyorsun. Hasan sadece haftada bir gün otel odasında kalıp rahat edebiliyor, sen ise her gün rahat ediyorsun Şimdi soruyorum kardeşim: “Hasan’ın şükrettiği şeylerden sen şikayet mi ediyorsun?” Çünkü ne diyor bir sözde biliyor musun: “Nimet şükrü görmezse gider.” Hasan elinde bulundurduğu nimetlere şükretti ve Cenab-ı Hakk ona daha güzel daha latif daha çok imkanı olan nimetleri gönderdi. “HARABAT EHLİNİ HOR GÖRME ZAKİR, DEFİNEYE MALİK VİRANELER VAR.” Çınaraltı logosu

Karantinadakileri Bekleyen Büyük Tehlike!

Karantina sürecinde evde nasıl vakit geçirmeliyim, nelere dikkat etmeliyim? Eve kapandığım halde beni bekleyen bir tehlike var mı? Bu videoda sizin için cevapladık. (Kalemle çizme sesi (sürtünme)) (müzik sesi) Korona virüs salgını sebebiyle dünya genelinde yüz binlerce insan hastalandı. Virüs kiminde kalıcı hasar bırakırken pek çok ülkede binlerce ölüme sebep oldu. Dünya genelinde ekonomik ve sosyal etkileri o kadar büyük oldu ki açıkçası pek çoğumuz bunu ön görememiştik belki de. Daha önce tecrübe etmediğimiz bir yaşam şekline geçiş yaptık. Virüsün hızlı yayılmasına engel olabilmek için karantina uygulamaları yapılıyor. Sokağa çıkma yasakları uygulanıyor, her kes bu süreçte haftalardır evlerinde. Bu da beraberinde bir takım zorlukları getiriyor. En büyük zorluk ise alışkanlıklarımızın değişmesi. Dışarı çıkıp gezmeye, dolaşmaya, arkadaşlarımızla buluşmaya o kadar alışmışız ki, evde kaldığımız zamanı belki de hapis gibi hissedenlerimiz de oluyordur mutlaka. Dolayısıyla evde geçirilen sabır döneminde süreci iyi yönetemeyen kişiler maalesef süreçten zararlı çıkabilir. İnsan ruhu büyük bir amaç ve gaye üzerine yaratılmıştır. Rabbini bulmak ve ebedi hayatına hazırlık yapmak gayesi ruhunun daima aradığı bir hakikattir. Ruhun da gıdası bu arayıştadır. Kur’an da geçen “Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla tatmin olur.” ayeti bize aradığımız cevabı veriyor. Eğer insan bu amacı bulamazsa derin bir ruhi boşluk ve depresyona düşer. Rabbini tanımayan insan ruhundaki bu arayışı tatmin edemediği ve o boşluğu dolduramadığı için kendini başka şeylerle oyalayarak meşgul etmeye çalışır. Zaten batıl olanın, hak olmayanın da böyle bir özelliği vardır. Sen kendini hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder. (gümbürtü) İnsan aradığı cevabı bulamazsa kendini nefsani şeylerle meşgul etmeye hatta kendini sarhoş etmeye çalışır. Ta ki düşünmekten kurtulsun. (Gümbürtü sesi) ve buna yalnızlık da eklenirse şeytan devreye girer. Yalnız kalan insan şeytana adeta oyuncak olur. Ve insanın bu savunmasız halinden istifade eden şeytan insanı günahlara iter. Üstad Bediüzzaman der ki: “Sıkıntı sefahatin muallimidir.” İnsan boş kaldıkça şeytan doldurur derler. Evet ibadetle, ilimle meşgul olmadıkça, dizi film izledikçe, bilgisayar oynadıkça bir süre sonra ruh kararmaya başlar. Ve insanı içten içe sıkar. İnsan onda boğulur, nefes almak ister. Eğer ibadetle, nefes de alamazsa yavaş yavaş günaha meyli artar ve Allah muhafaza bazı müstehcen videoların veya görüntülerin ağına düşer. (Giyotin sesi ve çınlama) Zaten bu izlenilen diziler ve filmler adeta buna hazırlık için düzenlenmiş tuzaklar gibi. İnsan düştükçe düşer ve sonuçta fırsata çevirebileceği bu zamanları aleyhine çevirir. Evet aslında bir açıdan bakıldığında bu süreç bir fırsata dönüştürülebilir. Evde kaldığımız bu süreç zaman bulamadığımız nice hedeflerimiz için bize sunulmuş bir fırsata da dönüşebilir. Hangimizin ruh detoksuna ihtiyacı yoktu ki? Şehir hayatı ve koşuşturmaca bizi yormuştu. İşte sana fırsat, değerlendiresin diye önünde. Rabbine yakınlaş, konuş Rabbinle. Derdini ona dök. Hani hep bahanen di ya. Zaman bulamıyorum diyordun. Fırsat olsa neler yaparım da vakit yok diyordun. İşte vakit. Haydi! Dizinin, filmin karşısında uyuklaşanlar gibi olma.(Gümleme sesi) Kalk! Ser seccadeni ve huzura koş. O seni bekliyor zaten. Musibetle ve imtihanlar sana atılmış bir kement gibi seni ilahi aşka çeken vesilelerdir. Eğer imtihanlar olmasa hatırlar mıydın Rabbini? Unutmuştun değil mi? İşte sana fırsat! Yüzünü dönme vaktin gelmedi mi? Her şeye vakit ayırdın ama vakti verene ayıracak vaktin olmadı. (Kuvvetli gümleme sesi) Ama hala geç değil. Yönel Rabbine, aç yüreğini. Göreceksin kalbine huzur dolacak. Her göz yaşın aktığında, her damlasında hüzünlerin sevince dönecek. Biliyorum belki de yüzüm yok ona koşmaya diyorsun. Merak etme. O zaten senin her halini biliyor. Kalbindeki o sızıyı da biliyor. Senin samimiyetle huzuruna gelmeni bekliyor. Gell kulum!! Gell seni affedeceğim! Geç kalmadan gel diyor. Ne kadar günahın olursa olsun o seni tövbenle kabul ediyor. Söyle; bu kadar sonsuz merhamet seni çağırırken gitmemek, Rabbine olan sevgine ihanet değil midir? Öyleyse gel açalım ellerimizi ve yalvaralım. “Ey bu yerlerin hâkimi, senin bahtına düştüm, sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum. Ey Rabbi Rahimim ve ey Hakık-ı Kerimim, benim su-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan elem verici günahlaar, zillet verici elemler, dalalet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalp ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanların şu dünya çok gaddardır, mekkârdır, bir lezzet verse bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur. El emaaan, el eman. Ya Hannan, Ya mennan beni günahlarımın hacâletinden, utancından kurtar. Beni günahların ağır yüklerinden halâs eyle. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle nidâ ediyorum. El Emaaaan, el eman Ya Rahmaaan, Ya Hannaan, Ya Mennaan, Ya Deyyan, Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar. Yerimi genişlettir. İlahî, senin rahmetin melceimdir. ve Rahmetllil âlemîm olan Habîbin (s.a.v.) senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekva değil, belki nefsimi ve halimi sana şekva ediyorum. Eğer ki Kemâl, Rahmetinle onu kabul etsen mağfiret edip, rahmet etsen zaten o senin şânındır Çünkü Rahman ve Rahimsin. Erhamürrâhiminsin. Eğer kabul etmezsen senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergahına gidilsin. Senden başka hak Mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.” Selametle. Altyazı M.K.

Gözyaşlarınızı Tutamayacağınız Bir Hikaye- En Duygusal Sahneler (Ramazan Özel)

Bir gün peygamberimiz (sav) müşriklerin arasında, Kabe’de namaz kılmak istemişti. Bir anda müşrikler etrafını sardı. Hz. Ali anlatıyor bu hadiseyi. Kimi tükürüyor kimi kıyafetlerini çekiyor kimi çekiştiriyordu. Sahabeler hiçbir şey yapamamıştı. Bir an bir de baktılar ki uzaklardan bağırarak koşan bir kahraman, bir yiğit geliyordu. Kalabalığı yardı. “Rabbim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürecek misiniz” diyerek önüne atlamıştı. Peygamberimizi (sav) bıraktılar, hırslarını Ebû Bekir’den aldılar. Bayılana kadar dövmüşlerdi. Kan revan içinde uyandığında “Rasulullah nerede?” demişti. Annesi: “Onu boşver, onun yüzünden dayak yedin zaten” diyordu. “Beni ona götür” dedi. İşte zordur Ebû Bekir olmak ve ona canını feda etmek. “Senin yerine ölürüm Ya Rasulullah, canım sana feda olsun” diyordu. Efendimiz (as) sordu: “Benim yerime ölür müsün Ya Ebû Bekir?” “Evet Ya Rasulullah” dedi. Neden? dedi. “Ben ölsem bir ev ağlar, sana bir şey olursa bütün evler ağlar, bütün ümmet ağlar Ya Rasulullah” dedi. Ebû Bekir olmak Ebû Bekirce cevaplar vermek demektir. Bir gün Tebük Gazvesi için müslümanlara çağrıda bulunuldu. Sadaka verilmesi için bir çağrıydı. Hz. Ömer aktarıyor: “İşte şimdi Ebû Bekir’i geçeceğim” diye düşündü. çünkü “benim malım var, onun ise durumu fakir” diyordu. Alıyor malının yarısını, kırkta bir zekattan bahsetmiyoruz bakın, malın yarısı. Sahabeler kırkta bire cimri zekatı derlerdi. Malının yarısını alıyor, Resulullah (as)’e getirince Efendimiz (as) ona çok farklı bir soru soruyor; “Evine, hanene ne bıraktın Ya Ömer?” Hz. Ömer cevap veriyor: “Bu yarısıdır, diğer yarısını bıraktım Ya Rasulallah” Bir süre sonra Hz Ebû Bekir içeri giriyor. Bir kucak kadar bir miktar mal, erzak, para getirmiş. Efendimiz (as) anlıyor ki malının hepsini getirmiş. Ve ferasetiyle soruyor: “Evine, hane halkına ne bıraktın?” İşte Ebû Bekirce bir cevap veriyor: “Allah’ı ve Resulü’nü bıraktım.” Hz Ömer diyor: “O gün anladım ki hayırda onu geçmek mümkün değil” Hz Ebû Bekir evine dönerken bir fakir ondan kıyafet istiyor. Gel diyor evimin kapısına. Evin kapısında üstünü çıkartıp son malını da o fakire veriyor. Bir çuval bulup hasırını üstüne giyiyor. Rasulullah onu yanına çağırıyor. Hz Cebrail, Cibril-i Emin geliyor. “Bu yanındaki abaya sarılan kimdir Ya Rasulullah” diyor. Efendimiz (as): “Bu Ebû Bekir’dir, malının hepsini islam için harcadı… …beni tasdik etti, kızını bana nikahladı” diyor. Cebrail diyor ki: “Onu tebrik et.. …Allah soruyor: “Kulum bu halinde benden razı mı?” Ne kadar müthiş bir şey düşünebiliyor musunuz yani! Bütün insanlığın rızasına muhtaç olduğu… …milyarlarcasının onu razı etmek için çabaladığı Allah’ın Ebû Bekir kulundan razı olması… …onun da razı olup olmadığını sorması. Ebû Bekir ağlıyor, hıçkırıklara boğuluyor… …”Razıyım Ya Rab, kaderinden razıyım Ya Rab” diyordu. Bir ara uykuya daldı. Rüyasında bir melek ona göründü. “Ey Osman, hazırlan! Nebiler Nebisi seni çağırıyor” dedi. Osman’ın dudakları mevcelendi, hemen koştu Rasullullah’ın huzuruna. Dereler, yollar aşılıyor, bir patikadan bir bahçeye iniliyordu ve güllerin arasında onun çehresi gözüktü. Gözleri dolu dolu, damadı Osman (as)’a bakıyordu Efendimiz. Sağında Ebû Bekir solunda Ömer vardı. “Geldin mi Ey Osman?” “Geldim Ya Rasulallah” “Seni hapis mi ettiler” “Evet beni hapsettiler” Sordu ona: “Ey Osman, sana su vermediler mi… …seni susuz mu bıraktılar?” “Evet Ya Rasulallah, beni susuz bıraktılar.” “Ya Osman seni aç mı bıraktılar, sana yemek vermediler mi?” “Evet Ya Rasulallah bana yemek vermediler, beni aç bıraktılar” “Osman !” “Buyur Ya Rasulallah !” “Öyleyse buyur gel, iftarı benim yanımda yap.” Uyandı Osman, vakit gelmişti, Rasulallah’a kavuşma vakti gelmişti, hazırlandı. Hanımı Naile’ye dedi: “Bana şalvar getir.” Hanımı sordu: “Sen şalvar giymezdin, ne oldu Allah’ın halifesi?” Dedi ki: “Rüyamda Rasulullah (as)’ı gördüm, beni yanına çağırdı… …birazdan eşkıyalar beni öldürmeye gelecekler, beni yerde sürükleyecekler… … avret yerim görülsün istemiyorum” sözleri hançer gibi saplanıyordu hanımının gönlüne. Çaresizdi, bir yandan ağlıyor… …bir yandan sadık rüyaya itaat ediyordu. O sırada eşkıyaların bir kısmı vazgeçmişti… … Hz Osman’ın konuşmasından etkilenmişlerdi. Oluşan havadan hoşnut olmayan liderleri hemen harekete geçme emri verdi. Evinin arkasındaki duvar yıkılmıştı halifenin, evinin içine girdiler. Kuran okuyordu Nur-u Osman. İlk kılıç darbesi hanımının gözleri önünde inmişti ensesine… …tam da okuduğu ayetin üstüne akmıştı başının kanı. Ayette ise şu yazıyordu: “feseyekfikehumullah” Yani “Onlara karşı sana Allah yeter” Evet, üstadın da dediği gibi; “dost istersen Allah yeter” Tüm dünyaya karşı sana Allah yeter. Madem o var, her şey var. Medine’nin o sımsıcak günlerinden birinde dertli bir gönül vardı. Üzüntüyle için için ağlıyor… …her gün kalbine dolan kederle omzunda tonlarca yük taşırcasına eziliyordu. Artık derdini Nebiler Nebisi’ne açmaya karar verdi. İzin istedi izin verildi. İçeri girince Rasulallah (as)’ın şefkat okyanusunda ruhu dalgalandı. Boynunu büktü zat, ağlamaklı oldu. “Ya Rasulallah” dedi… …devamını diymedi, belli ki incitmişlerdi onu, kırılmıştı kalbi ve… …aradığı şefkati bulmuştu kainatın en zengin gönlünde. Efendimiz (sav) ona tebessüm ediyor… … halini arz etmesi için onu sabırla ve nezaketle bekliyordu. Tekrar iç çekti Sad (Sad el Esved); “Ya Rasulallah yüzümün siyahlığı, yüzümün çirkinliği… …cennete girmeme engel midir?” diye sordu. Dudakları titriyordu sorusunu bitirince. Ağlamak istiyor ama… …edepsizlik etmekten korkuyor, sıkıyordu kendini. Belli ki çok hırpalamıştı kalbini. Yaşadığı tüm zorluklar gözünün önüne geldi, zor günler geçirmişti bu güne kadar. Hz peygamber (as) “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki… …sen rabbine karşı saygılı ve… …elçisinin getirdiklerine iman ettiğin takdirde… bu söylediklerin cennete girmene asla engel değildir” buyurdu. Sad boyununu büktü… …”o halde insanlar niçin beni hor görüyorlar… …müracaat ettiğim insanlar beni fakir ve çirkin görüyorlar… …tenim siyah diye mi bana kızlarını vermiyorlar.” dedi. Evet, gittiği her yerden mahsun bir şekilde dönüyor… …fakir olduğu için, teni siyahi olduğu için çaldığı bütün kapılar suratına kapanıyordu. Bir bedevi dua ediyormuş Efendimiz (as)’in kabrinin başında. Hz. Ömer onun dua ettiğini duyuyor ve… …hemen arkasına geçiyor, “bakalım ne dua ediyor” diye. Bedevi öyle bir dua ediyormuş ki… …Hz. Ömer duadan sonra hıçkırarak ağlayacak. Bedevi açmış ellerini, diyor ki: “Ya Rabbi şurdaki yatan zat senin sevgilin, habibin… …ben ise senin kulunum… …şeytan ise senin düşmanın… …eğer beni affedersen habibin sevinir, düşmanın üzülür, kulun ise kurtulur.” “Eğer beni bağışlamazsan habibin üzülür… …düşmanın sevinir, kulun ise helak olur. “Ya Rab! sen habibini üzmekten, düşmanını sevindirmekten… …kulunu da helak etmekten çok daha cömertsin.” “Ya Rabbi” diyor, açıyor ellerini… …Arapların asilleri arasında bir gelenek vardır. Araplar aralarında bir asil vefat ettiği zaman… …onun kabrinin başında kölelerini azad ederlerdi. “Ya Rabbi! İşte habibin Rasulullah burada yatıyor… … ben de onun kabrinin başında senden niyaz ediyorum, şu kulunu şu köleni cehennemden azad eyle.” Hz. Ömer bu duayı duyunca ağlamaya başlıyor. Hıçkırarak, sakalı ıslanana kadar ağlıyor. “Ya Rabbi! bunun istediğinin aynısını ben de istiyorum” diyor. Dua etmeyi bileceksin, Allah’a doğru bir referansla doğru bir kalple gideceksin. Allah senin o istediklerini sana misliyle, sonsuz katıyla verebilecek kudrete sahiptir. Sadece ona güvenmen sadece ona dayanman senin yapman gereken şey. Ve kardeşini yatırdı bir kurban gibi… …sonra bıçağı aldı, kardeşinin boynuna vurunca kardeşinin başı gövdesinden ayrıldı. Sonra ne yapacağını bilemedi çok korktu. Sonra Cabir b. Abdullah dışarı çıkmıştı bazı ihtiyaçları temin etmek için. O ihtiyaçları getirene kadar annesi çocukların öyle bir sessizleştiğini görünce korktu… …bir anda döndü, gitti o kilere doğru yaklaştı, bir baktı ki… …evladı, küçük çocuğu yerde kanlar içinde yatıyor ve… …diğer evladı da elinde bıçak, anladı ki o, onu kesmiş… …sonra anne yüreği yani orada düşünün ne hisseder bir annenin yüreği… …hemen koştu, o çocuğu durdurmak için bir panik haliyle koştu. Ondan sonra Hz. Cabir’in büyük oğlu korktu ve kaçmaya başladı. Kaçarken dama çıktı, çıkayım derken düştü kafasının üstüne ve… …onun da kafasından kanlar sızdı, bir baktı anne iki evladı da hayatını kaybetti. O sırada Talha b. Ubeydullah da… …savaş başlamadan pişman olmuş, geri dönecekti. Fakat Mervan b. Hakem onun tereddütle geri dönmeye meylettiğini görünce… Talha da geri dönerse halimiz ne olur diye düşünerek… …zehirli bir mızrakla bacağını yaraladı. Zehrin etkisiyle Talha yürüyemez olmuştu. Savaş başladı, müminler birbirlerine kıyıyorlardı. Yanından geçen bir askere elini uzattı Talha: “Sen kimin askerisin” dedi. Asker: “Ben halife Ali’nin askeriyim” deyince “uzat elini sana bey’at edeceğim” dedi. Allah’ın huzuruna Ali’ye olan bey’atımı bozarak çıkmak istemem dedi. Asker sordu: “Sen kimsin?” “Talha b. Ubeydullah’ım” dedi. Asker hemen koştu, Hz. Ali’ye durumu anlattı, Hz. Ali koştu geldi. Hz. Talha’nın bedenini kucaklayıp sarılmıştı. Öpüyor, kokluyor, sakalındaki tozları temizliyor… …canı gibi sevdiği kardeşini bu halde görmeye yüreği dayanmıyordu. “Ey Talha, bu gök kubbe altında seni bu halde mi görecektim” dedi. Öyle ağladı, öyle ağladı ki yanındaki oğlu Hz. Hasan endişelendi. Onu teselli etmeye çalıştı. Oğlu Hasan’a dedi ki Hz Ali: “Evladım, keşke baban 20 yıl önce ölseydi de bu hali görmeseydi. O Rasulullah’ın biricik Talha’sıydı, ilk müslümanlardandı. Hayırlı Talha adıyla anmıştı Nebiler Nebisi onu… …cömert Talha demişti ona, Şehidül Hayy demişti. Yaşayan şehiddi o ve gerçekten de şimdi şehitler arasına kavuşmuştu. Hz. Ali Uhud savaşı sonrası inen ayeti hatırladı. Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah’a karşı verdikleri sözü tuttular; şehit oldular. Kimileri ise sözünü tutmayı bekliyor, şehit olmayı bekliyor. Sahabeler sormuştu Güllerin Efendisi’ne: “Ya Rasullullah bu bekleyenler kimlerdir” demişlerdi. O sırada yeşil cübbesiyle mescide giren Talha’yı göstermişti Nebiler Serveri: “işte odur” demişti. Talha da sözünü tutmuştu. Hz. Ali’nin kucağında gözyaşlarıyla yıkanmıştı bedeni gassaldan önce. Hz. Ali Rasulullah’ı hiç olmadığı kadar özlüyordu. “Ya Rasulullah sen gittin, bak ümmetin yetim kaldı… …sen gittin ümmetin sahipsiz kaldı. Neredesin Ya Rasulullah” der gibi bakınıyordu semaya. Yanıyordu yürekler, alev alevdi Ali’nin gönlü. “Ne oldu ümmetin hali böyle” diyordu. Ya Ali! bugün gelsen, ümmetin bugünkü halini görsen, gözlerin yaş değil kan ağlardı. Yüreğindeki alev semadan Arş-ı Ala’ya uzanır… …cehennem o ızdırabın yangınından korkardı belki de. Ve Hamza şehit oldu ama Takdir-i İlahi senin “Şehitlerin Efendisi” olmana hükmetmişti. Nasıl kıydılar sana! Nasıl devirdiler Koca Hamza’yı! Nasıl kıyıp da bedenini kestiler! Nasıl ciğerini çıkarıp dişledi hain müşrikler. Nasıl organlarını çıkardılar, ne cüretle! Bilmiyorlar mıydı Peygamberler Serveri Efendimiz (as) onu görünce merhamet dolu kalbi dayanamayacak! Bilmiyorlar mıydı kulağını, burnunu kesmeye cüret ettiler. Allah’ın Rasulu (as) savaştan sonra Hamza’yı göremeyince… …Ali’yi göndermişti, “git bak Hamza nerede” demişti. Biliyordu şehit olacağını, bir rüya görmüştü aslında savaştan önce. Rüyada bildirilmişti ona her şey. O yüzden savaştan önce amcasına bakıp bakıp hüzünle doluyordu gözleri. Can yoldaşı Ebû Bekir fark etmişti o bakışların anlamını. Sormuştu da Efendimiz (as) cevap verememiş… …kelimeler boğazında düğümlenmişti. Nitekim öyle de oldu. Hz. Ali geldi, dedi ki: “Ya Rasulullah, Hamza şehit düşmüş.” Efendimiz hüzünle doldu, hemen beni ona götür dedi. Hz. Ali yalvardı: “Ne olur Ya Rasulullah gelmeyin… …görmeyin o halini, sabah nasıl gördüyseniz öyle hayalinizde kalsın. “Olmaz” dedi, “götürün.” Bir de baktı ki Hamza boylu boyunca yatıyor. O dev kahraman, o sığındığı dağ şehit düşmüştü. Öylesine yandı ki yüreği, hiç kimse için o kadar ağlamamıştı. Belki de hayatında en çok acı duyduğu sahneydi. İlk defa yüksek sesle ağlamıştı, hıçkırıkları sahabeleri kırıp geçiriyordu. Öylesine üzülmüş. Efendimiz (as) 70 civarı şehidin hepsine ayrı ayrı cenaze kıldı… …hepsinde de, Hamza’ya da 70 sefer cenaze namazı kıldı. Kalbi hazindi Allah Rasulu’nun, keder doluydu. “Amcacığım” derdi ona “amcacığım, daha şimdiden çok özledim seni” derdi. Semada melekler yıkadı şehit Hamza’yı. Hala daha başınızı kaldırıp bakma imkanınız olsaydı görecektiniz ki gökte, Hamza Allah’ın Aslanı’dır yazılıdır. Ensar birbirlerinin evlerine gidip geliyordu taziye için. Efendimiz (as) bir baktı Hamza’nın evine gidip gelen yoktu. Her şehidin ağlayanı var fakat benim amcamın ağlayanı yok demişti. Tüm sahabeler kendi şehitlerini bırakıp… …hepsi Hamza için ağlamaya başladı. O islamın ciğerparesiydi. Ciğeri yandı Nebiler Nebisi’nin. Hamza çok değerliydi fakat Murad-ı İlâhi ayrılığa hüküm vermişti. Efendimiz (as)’in payına da acı ve hasret düşüyordu. Tıpkı şimdi bizlerin Allah Rasulü’nden ayrı kalmaktan yanıp kavrulduğumuz gibi. Rasulullahlı günler artık tükeniyordu. Nebiler Nebisi (as) hasta yatağında Refîk-i A’la’ya yürüyordu. Fatıma ise babasının baş ucunda yangına dönüşmüştü. Babasının onun kulağına eğildi bir şeyler söyledi. Fatıma feryatla ağlamaya başladı. Yakında vefat edeceğini söylemişti; kimseye söylemediği bir sırrı paylaşırcasına. Bir süre sonra ise tekrar eğildi. Bu sefer söyledikleri karşısında Fatıma gülmeye başladı. Kendisinin vefatından sonra Rasulullah’a ilk kavuşacak kişinin Fatıma olduğunu söylemişti. Zaten nasıl dayanırdı ki Fatıma onsuz bir Medine’ye. Nitekim o gün geldi çattı. Aişe anamız Medine’yi ve atmosferi delip geçen, arşı çınlatan nida ile haber vermişti herkesin dizinin bağını çözen ifadelerle. Allah’ın sevgilisi, Nebiler Nebisi vefat etmişti. Feryatlar semaya yükseliyordu… …herkes bir yanda Rasulullah aşkı ölçüsünde aşk acısı yaşıyordu. Medine hiç bu kadar gözyaşı dökmemişti. Bu sefer yer gök ağlıyor… …dağlardaki taşlar, mesciddeki duvarlar bile feryat ediyordu. Herkes yetim kalmış gibi buruk, hayat anlamını yitirmişçesine perişandı. Kokusunu duyamaya alışkın oldukları gül kokulu peygamber… …dâr-ı bekà’ya gitmiş, sahabelerin nasibine ise ayrılık düşmüştü. Herkesi ezen bu ağır yük Fatıma’nın tüm renklerini soldurmuştu. Bir ara Enes bin Mâlik ile karşılaştı. “Ey Enes, toprağa mı koydunuz babamı?” dedi. “Evet” dedi Enes ağlayarak. “Sen de toprak attın mı babamın üstüne” dedi. “Evet” dedi Enes ağlayarak. “Ya Enes eliniz nasıl vardı da toprak attınız, nasıl gönlünüz razı oldu?” dedi. Enes artık konuşamıyordu hıçkırmaktan. Fatıma’nın yüreği yangın yeriydi: “Üzerime öyle musibetler geldi ki… …şayet onlar gündüzün üzerine dökülseydi …gündüzler bile kararır da gece olurdu” diyordu. Peki ya biz? Ayrılığımız daha büyük Rasulullah’tan ama hasretimiz, iştiyakımız da o ölçüde büyük mü? Ne de çok unutuyoruz sevgiliyi, ne çok gaflet içindeyiz. Fatıma babasının ellerini özlüyordu. Elini avuçlarının içine alıp, önce dışını sonra içini öpen babasının şefkatini özlüyordu. Tüm sahabeler bu acıyı kaldıramaz halde artık bitti gibi düşünürken… …Hz Ebû Bekir o unutulmaz konuşmasını yaptı: “Ey insanlar” dedi, “her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki o fanidir… …her kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki o bakidir.” Sahabeler kendine gelmişti, İslam davası devam ediyordu. Rasulullah’ın sancağını alıp İslam’ı tüm dünyaya yayma mirası onların üzerindeydi artık. Nice zaman geçti, sahabeler bir süre sonra o hale alıştı. Fakat bir kişi hiç alışamadı. Rasulullah’ın vefatından sonra beş buçuk ay kimse Fatıma’nın yüzünde tek bir tebessüm dahi göremedi. O babasına böylesine bağlıydı, babasıyla arasında böyle bir sevgi vardı. O babasının kızıydı, o babasının anasıydı. Beş buçuk ay sonra o gül de soldu. Sevgilinin sevgilisine kavuşmasıydı Fatıma’nın gidişi.

Nazardan Kurtulmanın Kesin Yolu! Nazar Boncuğu Şirk Mi?

Nazarı çok kuvvetli bir köylü varmış Mustafa. Bu adamın nazarı o kadar kuvvetliymiş ki adam nereye baksa orayı mahvediyormuş. Bir gün Osmanlı Ordusu böyle bir yerden geçerken bir bakmışlar kocaman bir kaya. E patlatma imkanı yok; o zaman böyle dinamit yok, bişey yok. Demişler ki falan köyde, buraya yakın olan bir köyde nazarı çok kuvvetli bir adam var. Onu çağıralım. Yüzbaşıya bunu söyleyince tamam demiş çağırın. Gitmiş o adam nazarıyla kayaya bir bakmış aa kayaya bak demiş, kaya bir anda infilak etmiş, o yol açılmış, ordu geçmiş. Bu adamı gören karşı köyden bir adam demiş ki senle gel 2 dakka işimiz var. Adamı almış götürmüş. Bu adamın da komşusuyla arasında müthiş bir rekabet var. ikisi de müthiş servet sahibi, ikisinin de böyle bir sürü hayvanları var, sürüleri var. Plan şu: Nazarı çok kuvvetli olan adamı böyle kendi evinin bahçesinden karşı komşusunun evindeki o otlayan binlerce hayvanı, sürüsünü gösterecek ve onlara nazar değdirtecek. Çıkarmış böyle verandaya. Bak demiş görüyor musun şurdaki hayvan sürülerini? O nazarı çok kuvvetli olan adam bir bakmış! Göremiyorum demiş!! Ondan sonra yaa nasıl görmüyorsun? Baksana orda binleerce hayvan, bak yaa ne acayip demiş. adam bakmış. Göremiyorum yaa demiş. Yaa nasıl görmüyordun bak işte orda binlerce şey var. İnek de var bak orda, köpek de var nasıl görmüyorsun orda? Nazarı çok kuvvetli olana adam bir dönmüş (gıcırtı sesi) Sende de ne göz varmış yaa demiş. adamın gözleri akmış. (Gülüyor) (Kalemle çizme sesi) Selamün aleyküm arkadaşlar. Benim en çok etkilendiğim konulardan birisini ele alacağız bu gün. Üstümde bir nazar var. Dedim madem öyle üstümdeki bu nazarı size anlatayım. Nazar nedir? Bazen bana da soruyorsunuz, mesaj atıyorsunuz. Ağabey bana nazar mı değiyor? Veya ağabey bir arkadaşın bir eşyasını çok beğendim, sonra kırıldı. Acaba nazar mı değdirdim? Nazar diye bir şey var mı? Nazar hak mıdır? Dinimizde yeri var mı? isterseniz buyrun konuşalım. (Yankılı sesle) bazı insanlar yani nazardan korunmak için nazar boncuğu takıyorlar, kimi at nalı takıyor. Kimisi nazar mı değdi diye kurşun döktürüyor falan. Kurşun dökerken bir anda suratı yananlar oluyor falan. Böyle başına bin tane şey gelenler oluyor. Değişik değişik bâtıl inançlar. Ağaca çaput bağlamalar (gümleme sesi), böyle üzerlik tohumu yakmalar (gümleme sesi), evin içinde ayin yaparcasına böyle, kabile dansı yaparcasına gezmeler. Yani bunlar acaba gerçekten hak mı? (Elektrik sesi) Bunları yapmak doğru mu? (elektrik sesi). İslamiyete göre yani bunları yapmakta bir beis var mı? Efendimiz Alayhisselatü Vesselam’ın zamanında nazar boncuğu var mıydı? (Gümleme sesi) Nazar boncuğu caiz midir? Şirk midir? (Giyotin sesi ve ince çınlama sesi) Efendimiz Alayhisselatü Vesselam’ın Müslim’de geçen bir hadisiyle başlayalım. Efendimiz (s.a.v.) diyor ki: “Nazar haktır.” diyor. “Deveyi kqazana, insanı mezara koyar.” Hatta Taberâni’de geçen bir başka rivayette Efendimiz Alayhisselatü Vesselam diyor ki: ” İnsanların yarısı nazardan ölmüştür.” Demek nazar bu kadar tehlikeli bir şey. hatta kalem Suresi’nin 51. ayeti müfessirlerimizin görüşüne göre nazar için inmiştir. Olay da şöyle gelişiyor. Efendimiz Alayhisselatü Vesselam zamanında Esetoğulları’ndan bir adam varmış. Böyle bedevîymiş. 3 gün boyunca hiç bir şey yemez, ondan sonra çadırının örtüsünü kaldırır, ordan geçen bir gurup deveye bakıp bunlar ne acayip develerdir der, hani bazen böyle skeçlerde olur ya keşke benim olsa diyen bir karakter. Aynı onun gibi böyle. Bakıyor, nazar ediyor, haset ediyor ve ondan sonra o develer hastalanıyor ve pek çoğu telef oluyor. Bu kişinin nazarının çok kuvvetli olduğunu farkeden müşrikler Efendimiz Alayhisselatü Vesselam’ın o harkulade güzelliğinin, o harkulade konuşma şeklinin, harkulade ahlakının, muhteşem karakterinin karşısında; bu kişinin de ona nazar etmekten başka yapacak bir şeyi olmaz diyerek onu alıyorlar, Efendimizin (s.a.v.) karşısına getiriyorlar. Ama ayet Efendimiz Alayhisselatü Vesselam’ı koruyor. Efendimize (s.a.v.) vahiy iniyor ve Efendimizi (s.a.v.) Allah muhafaza ediyor. Ayet de aynen şöyle. “Neredeyse kâfirler seni gözleriyle yıkacaklardı.” diyor. Efendimiz Alayhisselatü Vesselam peki nazardan korunmak için ne yapıyordu? Diyordu ki: “Ya Rabbi beni insanları ve cinlerin kötü bakışlarından, kötü nazarlarından, hasetlerinden koru.” diyordu. Fakat daha sonra Felak ve Nas sureleri gelince Efendimiz Alayhisselatü Vesselam nazar için bu 2 sureye başvurmaya başladı. Zaten Efendimiz Alayhisselatü Vesselam yatmadan önce İhlas Suresi’ni, Felak ve Nas surelerini okur, ellerine üfler ve bütün vücuduna mesh ederdi. Dokundururdu, değdirirdi. Bu şekilde nazardan korunmaya çalışırdı. hatta sahabe efendilerimiz, mesela Hazreti Osman (r.a.) bunu söylüyor, Hazreti Ömer (r.a.) bunu söylüyor: Sahabe efendilerimiz bunu yapmayanın aklından şüphe ederdik diyorlar. Bu derece demek ki nazar insanın hayatında olan bir şey ve hak bir şey. Peki çocuklarımız oluyor. Benim de mesela 2 tane kızım var. Özellikle çocuklar yeni doğduğunda o çocukların böyle tenleri çok güzel oluyor değil mi? Böyle hiç birimizin teni bu kadar güzel değil. Baksana! Yani Mustafa’ya da baktığım zaman çok böyle kayış gibi bir teni var şu an yani. (gülüşmeler) Yüz hatlarına bakıyorum. Hadi Sefa’da biraz daha baby face (beybi feys) var ama. (gülüşmeler) Yani bize o kadar net değmiyor ama çocukların çok daha teni taze böyle tenleri var. Özellikle canlı canlı. Yani resimden bakma değil de canlı canlı bakılan nazarlar çok kuvvetlidir. Bu noktada, anne, babanın nazarı çok etkilidir. Anneannenin, dedenin, babaannenin nazarları, ağabeylerin, amcaların nazarları çok etkilidir. neden? Çünkü nazar 2 surette değiyor arkadaşlar. Bazıları diyor ki yaa ben severek bakıyorum, hasetle bakmıyorum, kötü gözle bakmıyorum ki. Severek bakıyorum diyor. Ama severek baksan da işte 2 çeşit nazarın birinci şekli senin bakışın. Bazıları severek baktığı için, çok yüksek muhabbet beslediği için manayı harfiyle değil de manayı ismiyle baktığı için nazar değdirir. Peki nedir manayı ismi ve manayı harfi? Bediüzzaman Hazretleri diyor ki. Bakın Bediüzzaman denilmiş, zamanın harikası denilmiş. Karşılaştığı bütün âlimleri iltizam eden, böyle bir ilim sahibi,küçücük yaşta zeka ve hafızanın üst düzey kendisinde birleştiğini gören âlimler ona Bediüzzaman, zamanın harikası demişler. Bu kadar ilimde uçmuş gitmiş bir zat. hatta şöyle söyleniyor: 3 ayda belki 20 senelik medrese ilminin kitaplarını okumuş ve bitirmiş bir insan. Böyle bir zeka ve deha sahibi bekın ne diyor? Diyor ki: “Kırk senelik hayatımda, otuz senelik tahsil hayatımda öğrendiğim şu dört kelimedir.” diyor. Netdi onlar? “Manayı ismi, manayı harfi, nazar ve niyet.” Bakın bütün ilmini bununla ifade ediyor. nazar gerçekten de günahları sevaba, sevapları da günaha çevirebilir. Nazar eşyanın mahiyetini değiştirebilir, tahayyir edebilir, dönüştürebilir. İnsanlar gözleriyle eşyaları hareket ettirmişler. Hatta Hazreti Süleyman’ın (a.s.) yanında bir âlim diyor ya Belkıs’ın tahtını ben sana getireceğim. Bunu da bu nazar ilminin içinde bir kategoride yapmış Bu da henüz bizce meçhul. Ama belki ilerde bulacağımız bir ilim. İnşallah bu teknolojiye de bir gün ulaşırsak, bunun tam tefsiri de tafsilatı da yapılmış olur. Demek ki nazarla insan o enerjiyi yüklediği yere yüklediği ölçüde hareket kâbiliyeti de kazandırabiliyor. Bu kadar demek ki yüksek bir enerjiyle insan yaratılmış. E şimdi sen bütün kainatın zübdesisin, kainatın küçültülmüş bir örneğisin, prototipi hükmünde yaratılmışsın. Elbette ki Cenab-ı Hak sendeki tecelliyetını özel kılmıştır. Bu tecelliyatın da en etkili kanallarından birisi elbette bizim gözlerimizdir. Yani bizim bakışlarımızla. Bu konuda da özellikle benim gibi insanların karşısına, kalabalıkların karşısına çıkıp anlatımlar yapan ve insanların olduğum şahıstan çok daha fazla hüsn-ü zanlar besleyerek yani benim namımın layık olmadığı hüsn-ü zanlar besleyerek baktığı için nazara muhatap birisi olarak söylüyorum, ciddi manada; özellikle mesela bizim cumartesi sohbetleri oluyor ya işte 400 kişi geliyor, 350 kişi geliyor; her kesin böyle teveccühü ordaki Kur’anî mananın inkişafını senle bağlıyor. Halbuki orda bir Kur’an dersi okuyoruz, Risale-i Nur’dan bir yer okuyoruz ama sana bağlayınca, senle ilişkilendirince ne oluyor? sana karşı bir muhabbet besliyor. Sana karşı bir hüsn-ü zanla bakıyor. Dolayısıyla ne oluyor? Sana karşı nazarı cevfliyor. Ben her cumartesi günleri çok fazla okuyorum. Cevşen okuyorum, Kur’an okuyorum. Kendimi muhafazaya çalışıyorum. Ve her gün, yıllardır her gün çok yoğun işte Felak, Nas, Ayetel Kürsi okumalarım var. Sizler de biliyorsunuzdur yani. Böyle sayısını söylemeyeyim de yani şimdi. Tabi bu her kes için çünkü farklı. Her kes kendindeki esmaya göre, hani yıldıznameden bakarlar ya bazı alimler. Kendilerindeki esmanın galibiyetine göre; Allah’ın hangi ismi sende daha çok tecelli ediyor ona göre. Elbette her kesin yapacağı okumanın yoğunluğunun miktarı da, kalitesi de farklı olacaktır. Ama Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bize ne demiş biz onu yapacağız. Ayetel Kürsi’yi tavsiye etmiş, Felak Suresi’ni ve Nas Suresi’ni tavsiye etmiş, Kafirun Suresi’ni tavsiye etmiş. Bunları bol bol okuyacağız. Şimdi bazıları soruyor, ağabey diyorlar bende renkli göz var, bana kem gözlü muamelesi yapıyorlar, işte renkli gözün var diye senin gözünde daha çok nazar oluyor. böyle bir şey var mı? Yani İslamiyet’de bunun yeri yok. Bu bir batıl inanç. Doğruluğu veya yanlışlığı tartışılır. Öyle söyleyeyim. Gerçekten böyle bir şey var mı? Allah biliyor ama sanmıyorum böyle bir şey olacağını. Renkli gözden ziyade insanın bakışlarında 2 tane dediğim gibi temel unsur var. Birincisi manayı ismiyle bakıyorsa. Yani Allah’tan bilmeyip, maaşallah demeyip, onu Allah’a vermeyip, ne güzel yaratılmış demeyip; o şeyin şahsına yönelttiyse Cenab-ı Hak orda tokat vuruyor. Nazarın işte mahiyeti aslında bu. yani Cenab-ı Hak ordaki faniliği sana gösteriyor. Cenab-ı Hak o güzelliğe böyle nazar ettiğin ve onu kaynak gibi görürcesine Allah’a yöneltmen gereken hayranlığı ona yönelttiğin ölçüde ona nazar değdiriyor, onu çürütüyor. Bak diyor bu fani. Demek ki sen Allah’a esas perestiş etmelisin. Ona hayranlığını yöneltmelisin. Yani nazarın mahiyeti belki bize veriliş gayelerinden, hikmetlerinden birisi bu. İşte burda bahsettiğimiz manayı harfi dediğimiz kavram: o bebeğe baktığın zaman o bebeğin yaratıcısına intikal etmen. Her hangi bir esmaya intikal etmen. Yani sanattan sanatkara gitmendir. Yani ne güzel yaratılmış demendir. “Ne güzel deme ne güzel yapılmış de.” Bu bir ahlak olarak bizde oturmadı gerekiyor. Nazarın 2. versiyonu olan hasede gelmeden önce isterseniz bir kaç hadis okuyalım ondan sonra Mektubat’dan hasedle ilgili bir bölüm var. Çok güzel bir bölüm, orayı beraber paylaşalım. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam diyor ki Nazar neredeyse kaderi geçecekti diyor o yüzden diyor nazarda Allahü Tealaya sığınırım diyor ve şu hadis çok işinize yarayacaktır diye düşünüyorum. Diyor ki “fatiha ile Ayetel Kürsi’yi okuyana o gün içinde nazar değmez.” diyor Demek ki sabah evden çıkarken Fatiha’mızı ve Ayetel Kürsi’mizi okuyacağız. Felak ve Nas sureleri için de “Bu iki sure ile belalardan, nazardan korunun. Hiç kimse bu iki sure ile korunduğu gibi başka şeyle korunamaz.” diyor. Yani Felak ve Nas sureleri Muavvizeteyn sureler, bunları sürekli okumakta fayda var. Hem büyüleri, hem de nazarı defetmek. Çünkü Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın zamanında büyü yapıldığında Felak ve Nas surelerini okuyarak Efendimiz (s.a.v.) o büyüden korunmuştur. Peki yani mesela bir arkadaşımızın bebeğini sevmeye gidiyoruz veye bir arkadaşımız araba almış, ona baktığımız zaman? Yani içimizde bir haset yok ama ona nazar değdiriyoruz. Yaa bu nazarı nasıl önleyebilirim? Bir bahçeye girdiğim zaman o bahçeye nazar değdiriyorum. Gerçekten arkadaşlar hani deveyi kazana sokar diyor ya. bazı insanlar işte o hayvanlara, otlayan sürülere baktığı zaman nazarla bakıyor; sahibinin haberi yok. Yaa bu hayvanlara ne oluyor diyor. Mesela bir karı koca var. Diyelim ki çocukları olmadı. Çocukları olmadığı için biraz üzülüyorlar. Bu konuda çocukları olsun diye sürekli dua ediyorlar ve istiyorlar. Allah’da onları bir imtihana almış. Bir arkadaşlarının çocuğu olduğunda o çocuğu sevmeye gidiyorlar, sevmeye gittiklerinde kadın mesela o çocuğa içli içli baktığı zaman kötü bir şey beslemiyor içinden ama o bakışından nazar değebiliyor o çocuğa. haberleri yok. Bu çocuk niye ağlıyor, kaç gündür bir türlü susmadı. O doktora götürüyorsun, bu doktora götürüyorsun, hastaneleri geziyorsun ama çareyi bulamıyorsun. Halbuki çaresi işte Kur’an’da var aslında. Felak ve Nas surelerinde bu nazarı def edecek, bu kötü enerjiyi yayacak bir koruma kalkanı var ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bizler için ne diyor: “Hoşa giden bir şey görünce Maaşallah, lâ kuvvete illa billah denirse o şeye nazar değmez.” diyor. Maaşallah, la kuvvete illa billah. Yani Allah’tan başka kuvvet veren yoktur. maaşallah diyeceksin ve bu şekilde. Yani sen o nazardan korunmuş olacaksın. Bir de Ukbe Bin Amr’ın (r.a.) rivayeti var. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam şöyle bir şey söylüyor, diyor ki: “Kendisine Allah’ın nimet verdiği kimse bu nimetin devamını isterse” hepimiz isteriz değil mi nimetin devamını? Bakalım ne diyeceğiz? “La havle vela kuvvete illa billah desin.” “la havle vela kuvvete illa billah desin.” buyurdu. Sonra bakın Kehf Suresi’nin 39. ayetini okuyorum: “bahçene girdiği zaman Maşallah la kuvvete illa billah demeliydin değil mi?” diyor, Kehf Suresi 39. ayet. Şimdi bazı insanlar yani nazardan korunmak için nazar boncuğu takıyorlar. Kimisi at nalı takıyor, kimisi nazar değdi diye kurşun döktürüyor falan. Kurşun dökerken bir anda suratı yananlar oluyor. Böyle başına bin tane şey gelenler oluyor. Değişik değişik batıl inançlar, ağaca çaput bağlamalar, böyle üzerlik tohumu yakmalar, evin içinde ayin yaparcasına böyle kabile dansı yaparcasına gezmeler. Yani bunlar acaba gerçekten hak mı? Ya bunları yapmak doğru mu? İslamiyete göre yani bunları yapmakta bir beis var mı? Zaten bunların ne kadar İslamiyet’in ruhundan uzak, şamanizme benzer şeyler olduğunu fark etmişsinizdir Zaten kökeni genelde bu putperestlik inancından gelen şeyler. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam zamanında nazar boncuğu var mıydı? Vardı! Peki soru: “Nazar boncuğu caiz midir, şirk midir?” Genelde bu soru hep sorulur ve nazar boncuğu Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam tarafından kabul edilmemiştir, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bunu şirk kabul etmiştir. Çünkü cahiliye toplumundaki insanlar, o putperest insanlar nazardan korunmak için bu nazar boncuğunu takıyorlardı. Onun onları koruyacağına inanıyorlardı. Ondan meded umuyorlardı. Bu yüzden dolayı şirktir. Ama eğer bunu yani beni nazardan koruyacak diye değil de süs diye kenara koyarsan bu şirklik boyutundan düşer; haramlık boyutuna girer. Caiz değildir o. Yine de bundan uzak durmamız lazım. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam nazar boncuğu kullanan kişilerin beyatlarını kabul etmemiş. Onlar onu çıkartıp kırınca Efendimiz (s.a.v.) onların o şekilde beyatlarını kabul etmiş. Demek ki böyle işte bazısı at nalı takıyor. Aynı şey onun için de geçerli aslında. At nalı takıyor, kocaman böyle. Kapının üstüne. Yani adam geçerken kafasına düşüyor felan. Hani nazardan koruyacaktı? Şimdi insanlar her şeyi nazara bağlıyor. Yani gerçekten yaprak düşse, saksı düşse anında nazar diyorlar. Elbette nazarın bir etkisi vardır ama hayatımızdaki her şey de nazar değildir. Hani şimdi mesela ben bazen böyle sosyal medyada, instagramda bir mesaj vermek için Ecrin Sare’yle beraber fotoğrafımı paylaşıyorum. bana da böyle bazen annem babam diyor ki nazar değdireceksin. Yani işte bu sefer ne oluyor? Aslında bu bizi ne kadar üzüyor bak. Neden üzüyor? Annelere babalara bunu söylemek neden üzer? Çünkü sen bu sefer çocuğun başına bir şey gelse kendinden bileceksin. Mesela dün Ecrin Sare yere su dökmüş, koşarken de o suya basıyor, ayağı kayıyor, düşüyor, alnını yerdeki taşa vuruyor, bir kaç saniyelik bir bayılma yaşıyor. İşte eşim onu hemen kendine getiriyor. 1-2 saniye sürmüş yani 1-2 saniye böyle bir bayılmış. Sonra kendine gelmiş. Şimdi böyle görseniz aile içinde küçük çaplı bir infial oluşuyor hemen. Suçlu olarak seni ilan ediyorlar. Neden? Sen nazar değdiriyorsun ki bu tarz şeylerin temel kaynağı nazar mı? Şimdi elbette nazarın her insanın hayatında rolü var. Ama ben size şunu söyleyeyim. Siz sürekli Kur’an’a başvuruyorsanız, Felak ve Nas sureleri, Ayetel Kürsi okuyorsanız, elinizden geldiği kadar dikkat etmeye çalışıyorsanız Allah’ın izniyle üstünüze düşeni yapıyorsunuz. Zaten çünkü başka türlü nasıl koruyacaksınız? Ben de çocukken çok defa düştüm. O zaman sosyal medya yoktu yani. Ben de mesela merdivenlerden yuvarlandım, yokuş aşağı yuvarlandım, başıma neler geldi. Hangi çocuk var ki düşmüyor? hangi çocuk var ki başına taş gelmiyor? Hangi çocuk var ki, başına musibet gelmiyor. Şimdi diyecek miyiz o zaman her başa gelen her şeyde nazar var? Hayır! Cenab-ı Hak bazen bir mesaj vermek ister, bazen bir imtihan getirir. Asla nazara maruz olan kişiye senin şu hatan yüzünden oldu diyemeyiz. Bunu dememiz sadece üzüntüye sebep olur. Ama ne yapmalıyız? Maksimum ölçüde korumaya çalışmalıyız. Maksimum ölçüde duaya çalışmalıyız. Yani kısacası ben olayı şöyle değerlendiriyorum. Her çocuğa elbette nazar değer. En çok da annenin, babanın nazarı, sevenlerin nazarı değer. Bir de etrafında hani eş dosttan, akrabadan çok nazar değebilir Tabi ki böyle bir insanları böyle hedef gösterme gibi algılamayın. Etrafınızda yaa acaba kim bana nazar değdiriyor olabilir falan diye birilerine kin gütmeyin. Ama yani önce insan kendinde aramalı. Benim nazarım değiyor olabilir. Fakat şunu da unutmamalı başa gelen bütün kötülüklerin kaynağı nazar değildir. Böyle düşünmek insanı hatasını bulmaya engel bir hale getirir. Sosyal medya içinden gelen sorular içinde şöyle bir şey söyleyebilirim. Yani önceden sosyal medya yoktu ama bu gün çocukların yaşadıkları şeyler hatta daha beterleri eskiden de yaşanıyordu. Bu da bize bir fikir veriyor olsa gerek. Peki bir de kötü nazar var. Haset nazarı var; onunla ilgili isterseniz Mektubat’dan bir yer okuyalım. İstersen Mektubat’ı bana ver. Şimdi diyelim ki sende haset var kardeşim. Yani birisine böyle kıskançlık beslercesine kötü duygular besliyorsun. Ona bakışların böyle. Allah ona bir nimet verse o nimeti tenkit edecek derecede, rahmet-i ilahi’ye itiraz edeceksin, ona verme diyeceksin neredeyse. O derece bazen haset duyabiliyorsun. Bu çok yanlış; bir mü’mine yakışmayan hatta şeytanani bir his diyebiliriz. Haset, keskin sirke küpüne zarar misali, haset önce hâsidi yakar. Önce haset eden kendi içinde kavrulur durur. Gece uyuyamaz, midesi ekşir. Döner dolaşır. Ama haset edilen kişi olaydan haberi bile yoktur. Gece vurur kafasını rahatça uyur. Yani demek ki hasede çare bulman lazım. Nedir hasedin çaresi? “Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkibetini düşünsün.” diyor. Bu çok önemli bir ders. Yani sen bir şeye haset ediyorsan, bir şeye karşı kuvvetli bir kıskançlık besliyorsan onun âkibetini düşün, fâni olduğunu düşün. O gelip geçecek. O nimet verilmesinden rahatsız olduğun, mutlu olmasından rahatsız olduğun veya servetinden rahatsız olduğun o insan fâni ve servet dediğin şey elinden çıkıp gidecek. Bir gün ona da ölüm gelecek, bir gün o da dünyayı terk edecek. Öyleyse âkibetini düşün. Haset ettiğin her şeyin gelip geçici olduğunu fark et, o hasetten kurtul. Sana yakışmıyor, senin gibi yüksek ahlaklarda yaratılmış, beşeriyet makamını kazanmış, insan olmak makamını kazanmış bir kul haset gibi düşük ahlakların peşinde gitmemeli. Rabbim sizi de bizi de nazarın her türlüsünden korusun Nazar konusunda da çok vesveseye kapılmayın. Yüreğiniz ferah olsun. Felak, Nas okuduğunuz sürece, Ayetel Kürsi okuduğunuz sürece; inşallah Allah size sizi muhafaza edecektir nazarlardan ve eğer de ruhunuz çok sıkılıyorsa benim bir tavsiyem de İnşirah Suresi’ni bol bol okuyun. Rabbim inşallah hepimizi muhafaza etsin. Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.

FLÖRTÜMLE EVLENENE KADAR GÖRÜŞMEME KARARI ALDIK!

Bir tane hidayet mesajı okuyayım. Hem duamızı yapalım. “Hocam, iki aya yakındır sizi izliyorum. Sohbetlerinizin %40’ını izlemişimdir. Ve bir aydır da namaz kılmaya başladım.” Allah’a şükürler olsun. %40! Youtube kanalımızda beş bin tane videomuz vardır. Bu kardeş %40’ını izlemiş, elhamdulillah. İlme kendisini çok iyi vermiş. “Bir aydır salı günleri sohbetinize gelmekteyim.” Hamd olsun. Demek ki o dönemde sohbetimize de gelmiş. “Ortalama iki buçuk senedir görüştüğüm bayan arkadaşım var. Ve flörtün tam anlamıyla haram olduğunu idrak ettikten sonra dün yine sohbet sonrası, arkadaşımla evlenene kadar görüşmemeye, konuşmamaya karar verdik.” Elhamdülillah, flört zinasından da, flört belasından da bu kardeşim kurtulmuş. İlmi olmasaydı, sohbetlere gelmeseydi idrak edemeyecekti, anlayamayacaktı. Sohbete geldiği için, öğrendiği için son vermiş. Allahü Teâlâ hakkınızda hayırlısı ise, sizi ilerde evlenebileceğiniz, yuva kurabileceğiniz dönemde birleştirsin kardeşim. Sana böyle dua ederim. “Görüşmemeye, konuşmamaya karar verdik. Çünkü şu an için maddi ve manevi engellerimiz var.” Şu an için engellerin varsa, sen bu kızı isteyemeyeceksen hemen kopartacaksın. İleriye tehir edeceksin. “Bir yıl sonra şu zaman sana yazacağım.” diyeceksin. Durumun var mı, yok mu? Yoksa yine bir sene daha görüşmeyeceğiz, diyeceksin. Kıza talip çıktıysa o da durumunu bildirecek. “Talip çıktı, sözlendim. Olay bitti, bir daha beni rahatsız etme.” Bu olay bu şekilde kapanacak. Flört gitmeyecek. Sen zaten iki yıl içinde, dört yıl içinde evlenme durumun yoktur. Hâlâ okuyorsun. Kızla evleneceğim diye birbirinizi niye oyalıyorsunuz? Niye şehvetlerinizi tatmin ediyorsunuz? Bu bir nefs oyunu, şehvet oyunu. Flört dönemi… Nefsinizi tatmin ediyorsunuz, şehvetinizi tatmin ediyorsunuz. Evleneceğim yalanlarıyla birbirinizi kandırıyorsunuz. Üç yıl dört yıl bu şehvet oyunları süregidiyor. Zina, flört gırla gidiyor. Sonra kopuyorsunuz, ayrılıyorsunuz. Ve iki tarafta yaralı, parçalanmış bir şekilde hayatına devam ediyor. “Çünkü şu an için maddi ve manevi engellerimiz var. Yaza inşallah bu iş olacak. Sizden Allah nice nice razı olsun.” Amin kardeşim. “Sizi, Peygamber Efendimiz’e Rabbim komşu eylesin.” Amin sevgili kardeşim. “Şimdi sizden, ikimiz için bolca dua istiyorum.” Duanızı yaptım kardeşim. “Bizden duanızı esirgemeyin. Salı günü görüşmek dileğiyle. Allah’a emanet olun hocam.” Tabii bu hidayet mesajları çok geriden geldiği için, aylar önceden geliyor bazen. Ramazan geçmiş beş altı ay, ben ramazan hidayet mesajını o anda okuyorum, altı ay sonra okuyorum. Çünkü çok fazla birikmiş hidayet mesajı var. Ben sırası gelince, sıraya koydum. Karışma olmasın diye o şekilde okuyorum. Dolayısıyla sohbete geldiği dönemden bir hidayet mesajı bu. İnşallah, önümüzdeki salı değil ama ramazandan sonra, bayramdan sonra Allah nasip ederse, biraz rahatlarsak tekrar ilim meclisimizi açtığımızda, o salı seninle görüşürüm. Ve bana bu konuşmamızı hatırlatırsan kardeşim, sana güzelce bir sarılırım. Bir daha yüzüne güzel bir dua yaparım. Allah yuvanızı harekete geçirsin ve sizi nikahlandırsın, diye güzel bir dua yaparım kardeşim. Allah dualarımızı kabul etsin. (Amin) Gecemizi bereketli kılsın. (Amin) Bir dua edelim, hatimler var. Yasinler var, zikirler var. Bunların duasını yapmamız lazım bu gece için. Hastalarımız çok fazla benden talepte bulundu. Bu kardeşlerimiz için dua etmemiz lazım. Siz de “amin” diyeceksiniz kardeşler. Amin Elhamdülillahi Rabbil’âlemîn. Essalâtü vesselâmü alâ Resûlinâ Muhammedin ve ala Âlihî ve Sahbihî ecma’în. İlahi Ya Rabbi, Allah’ım, Efendim! Ya Rabbel Âlemin! Senin rızan için buraya geldik. İlim halkamızı, ilim meclisimizi kurduk. Bizlerden razı ol, hoşnut ol Allah’ım. (Amin) Hayatımızın sonuna değin, bize emekliliği nasip etme ya Rabbi! (Amin) Şu güzel işten, şu ilim öğrenme ve öğretme işinden, talebelikten ve hocalıktan bizi çekip alma Allah’ım! (Amin) Şu nimet üzere hayatımızı devam ettirmeyi ve son nefesimizi vermeyi bize nasip et ya Rabbi! (Amin) Allah’ım şu anda ülkemizin her tarafında ve dünyanın her tarafında Müslüman kardeşlerimiz, bu virüs belasıyla mücadele etmeye çalışıyorlar, hayatta kalmaya çalışıyorlar. Allah’ım sen en kısa zamanda, irade ettiğin en evvel, en acil, tez zamanda şu virüs belasını en başta ülkemizin üzerinden çekip al ya Rabbi! (Amin) Bizi eski rahatlığımıza, eski sıhhatimize kavuştur ya Rabbi! (Amin) Bu verdiğin beladan sonra ibret almayanlardan değil, ibret alan ve hayatına çeki düzen verenlerden et bizi Allah’ım! (Amin) Zinadan, fuhuştan, içkiden, kumardan, kulüpçülükten, faiz belasından bu milleti, bu devleti, bu ülkeyi kurtar Allah’ım! (Amin) Elimizi, ayağımızı bu pisliklerden çek ya Rabbi! (Amin) Nuh’un gemisini tekrar temizleyebilmeyi bize nasip et Allah’ım! (Amin) Ya Rabbi! Okuduğumuz ve anlattığımız şu ayet-i kerimeleri idrak edebilmeyi, kolay bir şekilde anlayabilmeyi ve yaşayabilmeyi, hayatımıza monte edebilmeyi bize nasip et Allah’ım! (Amin) Hastane köşelerinde şu anda can vermemeye direnmeye çalışan ne kadar Müslüman kardeşim varsa Şafi isminle tecelli et, hepsini şifaya kavuştur Allah’ım! (Amin) Başlarında bekleyen ya da evlerinde bekleyen, korku içinde evine sinmiş olan ne kadar Müslüman kardeşim varsa kalplerine iman nurunu ver. Şaban ve ramazanla beraber kalplerine ibadet etme isteği ver Allah’ım! (Amin) Bu insanlara namaz kılmayı kolaylaştır Allah’ım! (Amin) Bu insanlara zikretmeyi, oruç tutmayı kolaylaştır Allah’ım! (Amin) İslam’ı yaşamayı bu insanlara kolay kıl Allah’ım! (Amin) Nefislerini terbiye et. Şeytanlarını onlardan uzaklaştır Allah’ım! (Amin) Ya Rabbi! Bugüne gelinceye kadar okunmuş olan binlerce Yasin-i şerif var. Tebârake var, Amme var. Yapılmış olan zikirler var. Çekilmiş olan yetmiş binden fazla Tevhid var. Allah’ım! Okunmuş olan Hatm-i şerifler var. İnd-i ilahiyende bu kadar ibadetlerin, bu kadar okunmuş olan zikirlerin ve Kur’an ayetlerinin tamamını kabul et ya Rabbi! (Amin) Hasıl olan sevabın bir mislini en evvel Efendim Muhammed Aleyhisselam’ın ruhuna hediye ettim. Ulaştır, haberdar et Allah’ım! (Amin) Ebû Bekir Sıddîk, Ömer, Osman, Ali, Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz’in ruhlarına hediye ettim. Sen vasıl et ya Rabbi! (Amin) Adem Nebi’den Efendim’e gelinceye kadar İslam’a hizmet etmiş bütün peygamberlerin ruhlarına ayrı ayrı hediye ettim. Sen ulaştır, vasıl et ya Rabbi! (Amin) Burada ellerini açmış Müslüman kardeşlerimin geçmişlerinin ruhlarına, ekran başında bizi izleyen Müslüman kardeşlerimin geçmişlerinin ruhlarına, hayattakilerin amel defterine hediye ettim. Sen ulaştır, haberdar et ya Rabbi! (Amin) Kabirlerinde azap gören hangi kulun varsa okunmuş olan ayetler hürmetine, azaplarını üzerlerinden kaldır Allah’ım! (Amin) Dünyada açlık çeken ne kadar Müslüman kardeşim varsa, ne kadar insan, kulun varsa hepsinin üzerindeki açlığı kaldır. Rızkımızı bol bol ver ya Rabbi! (Amin) Amin! Amin! Bi hürmeti Tâ-Hâ ve Yâsîn. Velhamdülillahi Rabbil alemin. El Fâtiha.

70 bin melek sana dua etsin ister misin?

Çünkü duanın özü zaten ibadettir. Yaptığımız her dua Allah’ı zikretmek gibidir, ibadettir. Size 25 yıldır hiç aksatmadığım iki tane duamı söyleyeceğim. Muhammed Aleyhisselam’dan öğrendiğimden itibaren -15 yaşında okudum ben bu hadisi şerifleri- o dönemden beri her sabah namazından sonra bu iki duayı muhakkak yaparım. 70 bin melekten her gün dua alırım. Şimdi size bu hadisi şerifleri nakledeceğim. Sizden de her namazdan sonra bu ikisini yapmanızı rica edeceğim. Ki hayatınızdaki rahatlamayı, hayatınızdaki genişliği, karşılaştığınız zorluklar ne nispette olursa olsun geniş gönüllü olmayı inşallah daha iyi öğreneceksiniz. 70 bin kişiden hayatın boyunca dua alamazsın Müslüman kardeşim, bu insanlar hep bencil. Hocalarına bile dua etmiyorlar. 10 yıldır benden ilim öğrenen adam hocasına dua etmiyor, önce ben diyor. İkinci arabayı almam lazım, ikinci arabayı almam lazım. 20 yıldır esnafım hâlâ yazlık alamadım hocam, diyor. Adamın derdine bak! Ben bakıyorum her gün kaç kişiyi namaza başlatabilirim? Bu adamın derdi yazlık almak. 20 yıldır esnafım yazlık alamadım, diyor. Dert bu. Küçük bir bakış acısı, küçük bir bakış acısı, bu kadar dar… Geniş bakış açısıyla bakarsan ebedi hayatı düşünürsün. Sonu olmayan bir yer var, buraya odaklan, kendini buraya hazırla Müslüman kardeşim. 70 bin melekten hayır dua almak ister misin? Muhammed Aleyhisselam’ı dinleyelim. Övgüler ve selam Efendim’e olsun. Sultanımız buyurdu: ”Kim sabah olduğunda üç kere euzu billahissemiil alimi mineşşeytanirracim derse…” Şimdi sabah namazını biz kılıyoruz kardeşler, peşinden imamlarımız ne okuyor camide? Euzu billahissemiil alimi mineşşeytanirracim. Üç defa diyor, peşinden Bismillahirrahmanirrahim diyor, sonra üç tane ayet okuyor. Haşr süresi üç ayet. Halk arasında huvallahulezi diye bilinir. Muhammed Aleyhisselam diyor ki: ”Kim sabah namazını kıldıktan sonra üç defa kovulmuş olan şeytanın şerrinden, her şeyi işiten Allah’a sığınırım dedikten sonra besmele çekip Haşr süresinin son üç ayetini okursa, Allah ona 70 bin meleği akşama kadar vekil eder.” Bakın, sabah ezanından akşam ezanına kadar 70 bin meleği ona vekil eder. Bu 70 bin melek, o kul için istiğfar eder ve dua eder. Akşama kadar 70 bin koruma. Cumhurbaşkanının bile on tane koruması var be! Allah sana 70 bin koruma vaat ediyor. Muhammed Aleyhisselam bu bilgiyi bize veriyor, peşinden devam ediyor hadis, ”O kişi akşam ezanına kadar ölürse şehit olarak ölür.” Yine hadis devam ediyor, “Akşam ezanından sonra da aynı şeyi yaparsa sabaha kadar bu durum devam eder.” 70 bin sabahtan akşama kadar, 70 bin akşamdan sabaha kadar devamlı sana dua ediyor. Senin günahlarının affolması için Allah’a istiğfar ediyor. İster misin, istemez misin? -İsterim. Hadi yap. -Ama namaz kılamıyorum ki, sabah namazına kalkamıyorum ki hocam. Müslüman kardeşim biraz iradeli ol. Biraz iradeli ol ya! Biraz utan! İmamlarımız her sabah ve akşam bunu yapıyorlar. Dedemiz Osmanlı çok uyanık, çok uyanık. Bakıyorlar ki halk arasında bu sünnet unutuluyor, hiç kimse bu hadisi şerifleri yaşamıyor. Biz bunu yaşatalım, halk unutmasın, devamlı bu duaları işitsin, imam bu üç ayeti her sabah ve akşam namazından sonra okusun, cemaat de faydalansın. Bu duadan herkes nasipdar olsun diye imamlara bunu mecbur kılıyorlar. Sabah ve akşam namazlarından sonra Haşr süresinin son üç ayeti bu hadisi şeriften dolayı okutulur bütün camilerimizde. Dedemiz Osmanlı’ya rahmet olsun. (Amin) Ben size iki tane müjde vaat ettim. Bu bir tanesi, bu hadis birincisi. İkinci hadisi şerifi de okuyalım. Abdullah ibni Mesud rivayeti. Allah ondan razı olsun. (Amin) “Kim sabah namazını cemaatle kılarsa, namaz kıldığı yerde oturmaya devam ederse ve En’am suresinin başındaki üç ayeti okursa…” Sabah namazına gittik cemaate, kıldık, kalkmıyoruz, tesbihat falan bitti, duaları yaptık, imam da okudu. Şimdi biz yerimizden kalkmıyoruz. Oradaki cemaat kalkabilir hemen. Eve gideyim hanım kızmasın falan muhabbeti… Biz yerimizde oturacağız, biz Kazak erkeğiyiz kardeşler. Allah’ın sözü, hanımın sözünden üstündür. Önce ben bu mükafatı almam lazım. Oturduğumuz yerde üç tane ayet okuyacağız. Enam suresi ilk üç ayet. Artık Google hoca efendi var. Çok kolay bir şekilde bulabilirsiniz. Tık tık, En’am ilk üç yaz, ortaya çıkar. Bu ayeti oku, oku, on defa okursan ezberlersin. Ben on beş yaşında ezberledim, yarım saatte. “Namazdan sonra ilk üç ayeti okursa, bunu okuyan kimseye Allah 70 tane melek tayin eder. Yetmiş melek, onlar kıyamet kopuncaya kadar Allah’a tesbih ederler ve o okuyan kimseye de istiğfar ederler.” Bak 70 tane melek tayin ediyor, yaratıyor Allah Teala ve o kula tayin ediyor. Siz bu kula dua edeceksiniz. Ne zamana kadar? Ölünceye kadar değil hadisi şerifte kıyamet kopuncaya kadar, diyor. Peki ben bunu her gün yaparsam ne olur? Her gün 70, artı 70, artı 70, artı 70… Hayatının sonuna kadar her gün 70 artı 70 yapacaksın. Zaten 70 bin koruma daha vardı diğer hadisi şerifte. Ya seni cumhurbaşkanından daha forslu bir hâle getirmeye çalışıyorum ama sen benim kıymetimi bilmiyorsun Müslüman kardeşim. Cumhurbaşkanına bu kadar dua eden adam yok. Bu kadar onu korumak için yardımcı olmaya çalışan nurani varlık yok, melek yok. Sen bunları yap, Muhammed Aleyhisselam’ın vaadi var. O peygamberliğinden önce bile hiç yalan söylemedi. Peygamberliğinden sonra söyleyebilir mi? Asla ve kat’a. Şu hâlde gelin şu iki tane zikri hayatımıza monte edelim ve meleklerin her gün bize istiğfar ve dua etmesini sağlamış olalım. Allah bizi muzaffer kılsın kardeşler. (Amin) Amin.

Hiç dua bilmeyen biri nasıl namaz kılar?

Ezbere bir tek ayet bilmeyen adam var. “Namaz kılacağım hocam, ben bir tane dua bilmiyorum, bir tane sure bilmiyorum.” diyor. Kur’an’dan bir tane ayet bile bilmiyor bu adam. Bu adam ne yapar öğreninceye kadar? Namaz kılan insanlar gibi namaz kılar, taklit yapar. Hiçbir dua okumasa bile ALLAH onun namazını kabul eder. Çünkü bilmiyor. Sanki yeni İslam’a girmiş bir Müslüman gibi. Sonra ne yapacak? 4 tane dua ezberleyecek. Bu 4 duası olan adam, sadece 4 dua ile bütün namazlarını kılar. Bir, “Subhaneke”. Namazın hemen girişinde tekbirden sonra okuduğumuz dua. İki, “Fatiha”. “Namaz Fatiha’dır. Fatiha’sız namaz yoktur.” buyuruyor Muhammed aleyhisselam. Üç, zammi sure “İnna Atayna”. Bak, üç. Dördüncüsü hangisi, yine vacip olan? “Ettahiyyatü”. Bu 4 tane duayı bir kul bilirse bütün her rekatı bunlarla kılabilir ve bu adamın namazları geçerli olur. Unutmayın! Yeni başlayan insanlara 4 duayı öğreteceksiniz. Bunu bil sonra yavaş yavaş sen kıl, devam et kılmaya yavaş yavaş diğer duaları da öğrenirsin. ”Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, sevdirin, nefret ettirmeyin.” hadisi şerifini unutmayınız kardeşler.

Namazdan sonra içimden dua etmek gelmiyor, ne yapmalıyım?

Her namazından sonra dua edip Allah’tan bir şeyler istemek senin hakkındır. Sakın bu hakkından geri durma! Her işçi, işçiliğini yaptıktan sonra patronundan ücret isteme hakkı vardır. İbadet ve namaz da bunun gibidir. Yaptıktan sonra aç ellerini ve ne isteğin varsa Muhammed aleyhisselâmın deyimi ile ayakkabının bağına kadar Allah Teâlâ’dan iste ve ısrarla iste. İstemeyi kesme! Sen kulsun. Kul ister. Sahip olan Allah’tır. Zengin olan O’dur. Verdikçe azalmayacak nimetin sahibi O’dur. O da verir.