Karantina ve Virüs Ne Zaman Bitecek? – 4 Senaryo – Fatih Yağcı

Ne zaman eskisi gibi dostlarımızla oturup çay, kahve içeceğiz? Önümüzde 4 tane senaryo var. Bunları anlatacağım. Çok garip değil mi? Yani birçok ülke batma noktasına doğru gidiyor. Muhtemelen siz de aynı soruları soruyorsunuz. “Ne zaman bitecek bu Corona virüs, ihtimaller nedir, senaryolar nedir?” “Ne zaman eskisi gibi dostlarımızla oturup çay, kahve içeceğiz?” “Hiç korkmadan ve hiç kolonya kokmadan birbirimize sarılacağız, muhabbet edeceğiz? Ne zaman olacak bütün bunlar?” Bu konuda ben de araştırmalar yaptım. Yani uzmanlar bu konuda ne diyor? Çünkü artık hepimiz yorulduk. Yani evde durmaktan yorulduk. Garip bir şey! Ve şöyle bir bilgi de inşâAllah sunacağım size… Daha önce pandemik halde bulunan bu virüsler yani bu salgınlar, nasıl bitmiş? Önümüzde 4 tane senaryo var. Bunları anlatacağım. Hakikaten enteresan günler yaşıyoruz. Yani ruh halimiz o kadar farklı ki… Dışarıya çıktığımız zaman böyle bir alışveriş yaparken hani bir markete girdiğinizde maskeli, eldivenli böyle paranoyak bir şekilde… Geçen girdim işte bir markete. Herkes böyle giyinmiş böyle bir şeyleri. Ben tabii tam teçhizatlı böyle dokunuyorum, çıkıyorum işte eldivenleri çıkartıyorum. Hemen işte kolonyalıyorum elleri falan. Çok garip böyle hani yanımızda böyle birisi bir hapşırsa böyle, hapşıran kişi zaten kendini açıklama ihtiyacı hissediyor. Yani “Hapşırdım ama nezleyim işte korkmayın!” gibi. Garip bir hâlete girdik. Yani insanlar televizyon izlerken sunucu hapşırsa kanalı falan değiştirecek. O dereceye geldik artık. E dışarıda böyleyiz. Paranoyak gibi geziyoruz ki böyle olmamız gerekiyor bu süreçte. Evin içinde de biraz böyle depresif bir hâle doğru mu gidiyoruz artık? Yani biraz ruhumuz sıkılmaya başladı ve özellikle bu süreci daha erkenden başlatan diğer ülkelerde, çok daha insanların ruh hâlinin darlandığını görüyoruz. Kolay değil arkadaşlar! 4 milyar insan şu anda evine çekilmiş durumda! 4 milyar! 7.7 milyarda 4 milyar insan! Yani bir nevi evimize hapsolmuşuz. “Ne zaman bitecek?” diye herkes merak ediyor. Çok fazla bu konuda görüş var. Bir de şu dolaşıyor ortalıkta: “Ya bu, biyolojik bir silah mı, işte Amerika mı var bu işin arkasında, Çin mi var?” İnanılmaz komplo teorileri dönüyor. Hatta birkaç tane film var. İşte gösteriyorlar. “Bak filmde Corona virüsten bahsediliyor. Bu virüs çıkmadan önce bunlar bunu yaptığına göre bak bu planlı.” Kardeşim, Corona virüs yeni bir şey değil! Çok eski bir şey. Ama Covid-19 yani yeni tip Corona virüsü diyoruz ya, o yeni. Dolayısıyla daha önceki filmlerde virüs senaryolarıyla alakalı mevzularda, kuluçka süresi gibi, Corona gibi kelimelerin geçmesi çok normal bir şey. Çünkü eskiden de bu Corona virüs vardı. Bu yeni tipi biraz daha tehlikeli. Daha doğrusu biraz daha hızlı yayılıyor. Peki bu bir biyolojik silah olabilir mi? Uzmanlara bu da sorulmuş. Onlar da şöyle bir açıklama yapmışlar: “Böyle bir virüsün laboratuvar ortamında üretilmesi teknik olarak mümkün değil.” Yani bunun arkasında kim var, Çin mi var, Amerika mı var? Ben bakıyorum. Ya bütün dünya zarar gördü. Şimdi desen ki “Çin var bu işin arkasında.” Ya tamam da ticari olarak bu işten en çok etkilenen Çin oldu. Hani millet artık Aliexpress’ten 2 liraya, 3 liraya aldığı şeyin siparişini iptal eder olmuş. Düşünün siz bütün bu ihracat ve ithalat olaylarını düşünün. Çin aynı zamanda bir turizm ülkesi. E turizmin ve ticaretinin nasıl darbe aldığına bakın. Çin bu işten kârlı çıkmamış. Amerika mı kârlı çıkmış? Şu anda Amerika işin önünü alamıyor. Geçenlerde Trump açıklama yapmış. Diyor ki: “Eğer 100 bin ölümle bu işi atlatabilir, sıyrılabilirsek iyidir.” Yani iyi ihtimal 100 bin ölü. Şimdi hani Amerika mı bu işten menfaat sağlamış, işte Çin mi menfaat sağlamış? Zaten laboratuvar ortamında böyle bir şeyin yapılması mümkün değil. Hemen nereye bağlıyoruz mevzuyu? “Ağabey Rotschild ailesi var.” diye komplo teorileri dönüyor. Ne aileymiş arkadaş ya! Ne aileymiş yani! Varsa da ya bunları bu şekilde yani her problemli şeyde Rotschild aileleri demek ne kadar doğru arkadaşlar. Yani neden bu aileleri tanrılaştırıyoruz? Evet zengin olabilirler ama her şeyin arkasında bir şeyi bulamadığımızda Roosevelt ailesi. “Ağabey biliyorum zaten ben onları ya. İşte o aileler şöyle böyle.” Evet! Şer adına büyük şeyler yapmış olabilirler. Ama bizim onları tanrılaştırmamız da doğru değil! Yani hiçbir aile Allah’tan daha güçlü değil! Hiçbir aile birlik olmuş Müslümanlardan daha güçlü değil arkadaşlar! Yani hep oraya atıp durmayalım. Bırakalım bu komplo teorilerini. Biz şu an önümüzdeki bu virüsü nasıl atlatacağız, ne zaman bitecek ona odaklanalım. Bu olaylar ne zaman biter birazdan konuşacağız. Ama şu bir gerçek ki bu olaylar bittiği zaman Dünya’nın ekonomik düzeninin çoğunluğu itibariyle değişeceğini öngörüyor uzmanlar. Çünkü şu anda ticaret tamamen değişti ve neredeyse durdu. Bütün dünya bir III. Dünya savaşına girdi adeta. Ama kim kiminle savaşıyor? Tek bir düşman var. Bir virüs var. Bütün dünya virüsle şu anda savaşıyor. Birbiriyle uğraşacak bir pozisyonu kalmadı. Hani normalde “Kimin silahı var?” bunu konuşuyoruz. İşte “Kimin füzeleri güçlü, kimin ekipmanı güçlü, hangisinin tankları var?” deriz. Şu anda konuşulan şey “Kim daha iyi maske üretebiliyor?” Çok garip değil mi? Dünya çok değişik bir hal aldı ve petrol fiyatları inanılmaz düştü. Savaşlar durdu, ticaret durdu, turizm durdu. Yani birçok ülke batma noktasına doğru gidiyor. Zaten birçok şirket, birçok mağaza kepenkleri kapattı. Ve 2-3 ay daha bu iş devam ederse, bunu sadece Türkiye olarak söylemiyorum, Dünya’da birçok şirketin iflas vereceği bir ortama doğru şu anda ekonomi böyle aşağıya doğru gidiyor. Peki ne olacak bir sonraki süreçte? Dünya’nın süper güçlerinin yer değiştirdiği bir ortama doğru gidebiliriz. Hani bir söz vardır ya, ”Azdan az gider, çoktan çok gider.” diye. İşte bu ekonomik krizin çoklara çok büyük etkisi olacağı öngörülüyor. Hayat standardı ne olacak? Lüks hayat standardındakiler orta, orta hayat standardındakiler alt hayat standardına geçme gibi bir durum olabilir. Yani lüksü bırakıp daha çok temel ihtiyaçları temin etmeye odaklı bir hayat bizi bekliyor olabilir. Ve özellikle de temel maddelerde üretim yapan ülkelerin bu süreci biraz daha kârlı atlatacağı düşünülüyor. Peki ne zaman bitecek bu işler? Ne zaman virüs son bulacak, hayat normale dönecek? Ne zaman gidip bir kafeteryada Caramel Macchiato’muzu içip, muhabbet edip, sohbet edip dostlarımızla bir araya geleceğiz? Ne zaman camilerimizin kapısı açılacak? Ne zaman hacılarımız, umrecilerimiz tavafı doldurup cûş-u huruşla tavaf edecekler? Sorusunun cevabına gelince… Bu konuyla alakalı 4 tane ihtimalden bahsediliyor. Ben toparladım. Birincisi, çok olası bir şey değil. Nedir o? Virüsün Dünya’nın her yerinde senkron bir şekilde aynı anda bitmesi. Hani nasıl şu anda evlere çekildik. Yani bir kuluçka süresi var ve insanlar o kuluçka süresi boyunca birbirine temas etmezse, yaymazsa, sonuçta virüs cansızların üzerinde uzun süre kalamıyor. Bir canlıya tutunması lazım. E o canlılarda birbirine temas etmezse ne olacaktır? E 14 gün, 15 gün gibi bir süre sonra kimsede virüs kalmayacaktır. Ama o nasıl devam ediyor? Atıyorum 5. gün başkasına geçiyor. Onun 1. günü başlıyor. Diğerinin 5. gününde ötekine başlıyor, gibi… Bu şekilde yayıldığı için şu anda durdurulamıyor. Birinci ihtimal bu. Çok olası olduğu ihtimal olarak öngörülmüyor. Eğer böyle bir şey olursa, 1 ay sonra normal hayatımıza dönme ihtimalimiz var. Yani herkesin Dünya’da aynı anda izole olması gibi. Ama maalesef herkes bu tedbirlere riayet etme konusunda o kadar da bu meseleyi önemsemiyor. İkinci ihtimal, tehlikeli olan bir ihtimal. Oldukça tehlikeli. O da şu: Bağışıklık kazanmak. Yani bu şu demek oluyor: Bağışıklığı zayıf olan insanların ölmesi ve bağışıklığı güçlü olan insanların o virüse karşı bağışıklık kazanması. Ve artık o virüsten etkilenmeyecek hâle gelmesi. Ee bu tabii epey ciddi bir sayıda bir ölüm demek. Aynı zamanda sadece yaşlıların ölümü değil, bağışıklık sistemi zayıf olan insanların ölmesi. Aynı zamanda durumu iyi olmayan yani fakir olan insanların da sağlık hizmeti alamadığı için, hem maddi olarak veya hastanelerin doluluğundan dolayı hastane hizmeti alamayıp onların da ölmesi manasına geliyor. Üçüncü senaryo, üçüncü olasılık. Biraz uzun bir senaryo. Nedir o? Aşı senaryosu. Hani böyle çok iyimser rakamlar telaffuz edilmeye çalışılıyor. İşte “2 ayda aşı bulunur mu, 3 ayda aşı bulunur mu?” Bu öyle kolay bir süreç değil. Şu anda 60’tan fazla ekip bu aşıyı bulmak için hummalı bir şekilde çalışmalar yapıyor. Hani Çin’inden, Almanya’sından, Türkiye’sinden, Amerika’sına kadar birçok ülke bu aşıyı şu anda bulmaya çalışıyor. Bulduğunu söyleyenler var. Ama ben, iyimser rakamları bulma konusunda biraz daha gayret ettim. Ama iyimser ve aynı zamanda gerçekçi olan rakam, en az 18 ay sonra bu ilacın, bu aşının eczanelerde yerini alabileceği söyleniyor. Çünkü aşı deyince böyle “Aa buldum, hadi gel bunu sana zerk edeyim.” diyemiyorsun. Aşıyı bulmak bir zaman. Aşıyı bulduktan sonra bir test süreci var. Önce sağlıklı olan az grupta bir insana bunu uyguluyorsun hani yan etkisi var mı diye. Daha sonra hastalıklı olan biraz daha kalabalık bir grupta bunu uyguluyorsun. Daha sonra başarılı olursa binlerce insana, hasta olan insana ve bir bölgeye gidip bu aşıyı uyguluyorsun. Tabii ondan önce hayvanlarla ilgili testleri atladım zaten. Bu test süreci uzun. Hani çünkü bu aşının bir yan etkisi olup olmadığını anlamak için bir süre beklemek gerekiyor. Daha sonra da milyarlarca üretilmesi gereken bir aşıdan bahsediyoruz. Bunun üretim süreci de uzun. Yani 18 aylık bir süreden bahsediliyor bu aşı olayı. Dördüncü senaryo ve ihtimal de şudur ki: Virüsün mutasyona uğraması. Yani bu virüs zamanla mutasyona uğrayıp daha zararlı bir şekle dönüşebileceği gibi, daha zararsız bir şekle yani insanlara çok zarar vermeyecek bir şekle de dönüşme ihtimali var. Şimdi birçok insanda da şöyle bir beklenti var: Havanın ısınmasıyla hani böyle soğuk algınlığı olmaz ya yazın veya çok az olur ya. Havanın ısınmasıyla da bu virüsün biteceği bir ihtimal midir? Evet böyle bir ihtimal var. Ama havanın ısınması ve nemin virüsün üzerinde olumsuz yani virüsü engelleme noktasında bizim için olumlu bir etkisi olduğu tespit edilmiş. Ama tamamen bitireceği konusunda ortada net bir şey yok. Hani biliyorsunuz Kuzey yarımkürede yazken Güney yarımkürede kıştır prensibince, şu anda bizim yarımküremizde kış ama diğer yarımkürede yaz olmasına rağmen orada da virüs vakaları gözüküyor. Ama soğuk algınlığı gibi hani kışın çok hızlı yayılır grip oluruz, yazın çok olmayız ya… Bu virüsün de yazın, yarımküremizde azalacağı öngörülüyor. Daha önceki salgınlarda Kuzey yarımkürede olan salgınlarda Ekim ve Nisan ayları arasında bu salgınların olduğu gözükmüş. Yani hava koşullarını göz önünde bulundurarak bunu söylüyorum. Ve Ekim ile Nisan ayları arasında olan bu virüsler mesela 2003’te Sars virüsüyle büyük bir benzerlik gösteriyor şu anki Corona. Sars o zaman Temmuz başında sönmüş. Yani olumlu manada sizin ruhunuza su serper mi bilmiyorum ama böyle bir veriyi elde ettik. Peki daha önceki virüslerde ne olmuş, ne bitmiş? Yani Dünya’da birçok hatta 100 senede bir ortalama böyle bir virüs çıkıyor. Hatta Avrupa’nın 3/1’nin ölmesine sebebiyet veren Veba salgını olmuş. Nasıl durmuş, nasıl bitmiş? Kara Veba veya Hıyarcıklı vebası olarak bilinen kara ölüm olarak bilinen 1347 ve 1351 yılları arasında yaklaşık 200 milyon insanın ölümüne sebep olan bir salgın olmuş. 200 milyon. Hatta Avrupa’nın eski haline gelmesi, 200 yıldan fazla sürmüş nüfus olarak ve diğer faktörler olarak. İlginç bir bilgi: 14. yüzyıldan itibaren gemilere ve hastalığın görüldüğü yerlere karantina uygulanmış. “Karantina” dediğimiz kelime de köken olarak İtalyanca quaranta giorni nasıl okunuyorsa artık yani kırk gündür demekmiş. Karantina kelimesi oradan geliyor. Nasıl engellendiği de az çok belli olmuştur. Karantina ve bu alınan tedbirler yani insanları insanlarla görüştürmemek özellikle yolculuk yapan insanlar mesela bir yerden geçerken bakıyorsun orada asılı bir bayrak gibi bir şey var, siyah bayrak var. Oraya uğramayıp devam ediyorsun gibi. Karantina ve bu tedbirlerle Veba’nın kontrol altına alınmasına yardımcı olunmuş ve bağışıklık sisteminin güçlenmesiyle de bu virüs atlatılmış. Kolera salgını var mesela. 1817-1923 yılları arasında ölü sayısı 1 milyon. İnsanların içtiği sudan dolayı kaynaklandığı için toplu su içilen alanlara yapılan müdahale ile virüsten yavaş yavaş kurtulunmuş. İspanyol gribi var mesela. 1918-1919 yılları arasında bir yılda 40-50 milyon insan ölmüş. Daha sonra Aids virüsünde 25-35 milyon… Çiçek hastalığı çok ilginç 1520’de ölü sayısı 56 milyon. Amerika nüfusunun büyük çoğunluğunu öldürmüş. Aynı zamanda Avrupa’da 1800’lü yıllarda 400 bin insanın ölümüne sebep olan bir virüsten bahsediyoruz. Yani virüslerin son bulma süreci ya tamamen zirveyi görüp etkisini yitirmesiyle veya insanların ona bağışıklık kazanmasıyla, virüse karşı güçlenmesi ile bitmiş arkadaşlar. Bu arada Çiçek hastalığının aşısı da yüzyıllar sonra bulunmuş. Yani arkadaşlar, ben olumlu şeyleri daha çok paylaşmak istiyorum. Ama bu 18 ay dediğimiz aşı süreci, minimum olarak söyleniyor. Ha şu anki bilim çok daha ileri seviyede. O yüzden ümitvarız. Peki bu işin asıl sebebi ne, neden oldu ve gerçekten çözülmesi için bunlar dışında bir çözüm yolu var mı? Arkadaşlar, tefsir kitaplarında bir düstur anlatılır. Kader hakiki illetlere bakar diye bir düstur anlatılır. Yani bizim şu anki durumumuza baktığımızda hani 2020 yılında neler oluyor baksanıza. Bir yangınlar başladı, Avustralya’da durdurulamayan yangınlar… Bir taraftan depremler, bu Corona virüsü’nün sağlık etkisi, Corona virüsü’nün ekonomik etkisi, bir yandan çekirge istilasından bahsediliyor. Bunun gibi 4-5 tane daha var. Ya ne oluyor 2020 yılında? Hakikaten bir sıkıntı mı var ? Ya ben şuna inanıyorum: Biz insanlık olarak bu kainatın yaratıcısının emir ve yasaklarına evet daha önce de itaat etmeyen belki çok insan vardı ama herhalde artık zıvanadan çıktı diye bir tabir var ya, zıvanadan çıktı ve artık kainatın yaratıcısı, Dünya ve içindekilerin yaptıklarından memnun değil, razı değil. Dünya’daki insanlar zengin bir şekilde yaşayacaklar, öteki tarafta ağlayacaklar. Kusura bakmayın ama mazlumun o ahı var ya o yürekten çıkan “ah” var ya işte o arşa çıkar. Hani bir paylaşım var görmüşsünüzdür Aylan bebek kıyıya vurmuş üzerinde şu yazılmış: “Ah çocuk senin gidişinden belliydi Dünya’nın böyle olacağı, Dünya ağlıyor aheste aheste hem de çocukları öldürmeyen bir virüs ile.” Ben bu olaya baktığımda kader noktasında… Biz Dünya’nın çocuklarını ağlattık, biz o Avrupa’nın yolunu tutan mülteci Suriyelileri ağlattık, o kadın bottan düşüp boğulurken, acı çekerken, çocuğununda can çekiştiğini görürken ayriyeten acısı ikiye katlanırken, o çocuğun semaya olan yakarışları, o annenin semaya olan yakarışları ve bizim onlara sahip çıkmamamız, Dünya olarak onlara sahip çıkmamamız, birleşti birleşti birleşti ve o ahlar Dünya’yı yaktı ve çocukları öldürmeyen bir virüs ile yakmaya başladı ilginç değil mi? “Kader hakiki illetlere göre hükmeder.” diyor. Şimdi bir takım arkadaşlar belki itiraz edecekler diyecekler: “Ya bu konunun din ile ne alakası var.” Biz deist miyiz ya. Biz Müslümanız, biz Allah’ın bu kainatı yarattığını ve yarattıktan sonra çekildiğine inanmıyoruz. O deist düşüncesi. Allah kainatı yaratmıştır ve tasarrufatı ve kudreti devam etmektir. Yani bir yaprak bile Allah’ın izni olmadan yere düşmüyor biz buna inanıyoruz Müslümanlar olarak. Peki bütün bu olaylar gerçekleşirken, Allah haşa bizi bırakmış, çekilmiş. “Yiyin birbirinizi.” demiş. Kendi çözümümüzü kendimiz bulacağız. Böyle bir kafa mı? Bu tamamen İslam itikadına ters bir düşünce. Allah’ın haberi var ve Allah isterse tabii ki bu olaylara engel olabilir. Bizim şunu düşünmemiz lazım: Neden Allah bize bu musibeti verdi? Şimdi ben bir öğretmen olsam, Emir sen de matematik ödevini yapmayan bir çocuk olsan ve sana bir ceza versem. Daha sonra sen gelip “Ya hocam, matematik ödevini yapmadım ama şiir yazdım size.” desen, ben sana ne derim? Git. Matematik ile ilgili ödev yapmanı istiyorum. Sonra geliyorsun, “Hocam şiir yazdım.” Ya bak çok basit ya. Şu dört işlemi yap, gel. Şimdi sen ne yaptın? İstediğim şeyi vermediğin için yine olmadı. Şimdi biz de bir takım şeyleri Dünya’da düzeltmek istiyoruz. Ama oturup şöyle bir düşünmemiz gerekmiyor mu? Allah bizden ne istiyor? Biz neyi yanlış yapıyoruz? Yanlış yaptığımız şeyi düzeltelim ki Allah bu musibetin hükmünü bizden kaldırsın. Yani yoksa Allah bu musibetin hükmünü bizden kaldırmazsa, Dünya’nın bütün bilim adamları birleşse hiçbir şey yapamayacaktır. Yani yeryüzündeki bu keşfiyatlar; ampulün bulunması, elektriğin bulunması, teleskopun bulunması… Hepsi Allah’ın yeryüzündeki bir kuluna ilham etmesiyledir. Müslüman olur, kafir olur. Kim çalışırsa, Allah ona verir. Dolayısıyla bunun aşısı bulunacaksa, evet buna ihtiyacımız var. Yana yakıla dualar edip ve yanlışımız neyse anlayıp, bir an önce düzeltmeye ihtiyacımız var. Saçma sapan tartışmalar dönüyor. Bir doktor kaç imam eder, bir imam kaç doktor eder? Ya böyle saçma sapan tartışmaların içine girmeye gerek var mı ya? Ben laboratuvara girmem. Ben doktor değilim. Bu işten anlayan birisi değilim. Ben kavli dua ederim. Yalvarırım, yakarırım Allah’a. Sen bilim adamısın. Gir labavatuara, fiili duanı yap. Benim kavli duam hürmetine, sana Cenab-ı Hak doğruyu ilham eder ve sen de o fiili yapmış olduğun duanla bunun bulunmasına ve geçmesine vesile olabilirsin. Mutasyon geçirir virüs, bir bakmışsın bir ay sonra, 15 gün sonra hiçbir şey kalmamış. Hayatımıza normal bir şekilde devam ediyoruz. Bütün bu Allah’ın razı olmadığı şeylere insanlar daldıkça, böyle musibetler de başımızdan eksik olmuyor. İşte biz de eğer bu musibetin hükmünün kalmasını istiyorsak, Allah’ın bu virüsü geçirmesi için bir sebebi halk etmesini istiyorsak, Allah’ın emir ve yasaklarına göre hareket edeceğiz. Ve Rabbimize sığınacağız, dualar edeceğiz. Allah isterse anında çözülür dedik ya, Allah istemezse de hiçbir bilim adamı, hiçbir şey de bulamaz. Beş yüz sene de çalışsa, Allah o fikri ilham etmedikçe hiçbirisi, hiçbir şey bulamaz. O yüzden “Bir doktor kaç imam eder, bir imam kaç doktor eder?” gibi saçma sapan tartışmalar girmeyelim. Hatalarımızı anlayalım, önce şahsi olarak kusurlarımızı, namazımızı, ibadetimizi, her şeyimizi düzeltelim. Dualarımız makbul olsun. Ellerimizi açalım sabahlara kadar hatimler okuyalım, dualar edelim. Bir yandan da bilim adamlarımız laboratuvara girsinler, bunun çözümü için dertlensinler. Bu musibetin hükmünü kaldıralım. Gidelim camilerimize artık ya Fatih. Gidelim ya. Ben böyle çok umut ediyordum, diyordum ki ya Ramazan’a yetişir miyiz acaba? Düşünsene, Ramazan gelmiş. Ramazan 1 ve salgın bitmiş. Camilere insanlar hücum ediyor. Hani şimdi bize diyorlar ya “Ya işte bak barlar, pavyonlar, kapandı. Şunlar, bunlar ne oldu.” Onlar da diyor ki “Camiler de kapandı. Ne olacak?” Bilmiyorlar ki biz Müslümanlar, daha güçlü bir şekilde o camilere gireceğiz. Şimdi artık Cuma’nın farzını kıldıktan sonra tüyen adam, artık son sünnete, Cuma namazına, tesbihata devam etmesi gerektiğini biliyor. “Ya Sabah namazını evde kılarım hacı ağabey, ne olacak?” diyen adam, camiye gitmek için can atıyor. Şu anda biriktik. Özellikle o cami cemaati böyle dedelerimiz var ya, biriktiler artık. Böyle içlerine sığmıyor. Şu an da Müslümanlar, camiler açılsa ve sağlık problemi olmasa böyle hücum edecekler camilere. Düşünsene, Allah bu musibetin hükmünü kaldırmış Emir. وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ Değil mi? Her şeye gücü yeten değil mi? Bir anda bu musibetin hükmü kalmış birkaç hafta içinde ve teravih gelmiş. İlk teravihimizi kılıyoruz. Bak sana samimi olarak söylüyorum. O camilerin içi, avlusu, önündeki cadde, arka sokak trafiği kitleyecek kadar tıkanmazsa ben hiçbir şey bilmiyorum. Sokaklar böyle coşacak. Hani böyle teravih namazında dört rekat aralarda böyle tekbirler getiriyoruz ya… Yani en azından bilmiyorum teravih 1’e yetişir mi? Belki 15. gün yetişir, belki son gün yetişiriz bilmiyorum. Ama bayramların da buruk geçmesi, özellikle yaşlılarımız için çok ciddi bir psikolojik çöküntü olabilir. Düşünsene Fatih, 70 yaşındasın. Bayram gelmiş. Bayram namazı? Kusura bakma camiler bizi almıyor. Neden? Daha hatamızı anlamamışız. Kabe? Kabe yetim. Ne yapacağız, bayram namazına gitmeyeceğiz mi? Gitmeyeceksin. Evinde. Sonra? Oturuyorsun. 70-80 yaşındasın. Kim geliyor? Kimse gelmiyor. Kimse gelmiyor, kimse gitmiyor. Elini öpen yok. Herkes evinde bayram geçiriyor. Çok sönük olmaz mı ya? Bu, Dünya’da ilk kez yaşanmıyor. Daha önce bir sürü salgınlar olmuş. Ve Allah o musibetin hükmünü kaldırmış. Yani virüs böyle sürekli insanları öldürmeye devam etmemiş. Virüs gelmiş, insanlar hatalarını anlamış, bir kısmı anlamamakta ısrar etmiş. Bu virüsten mi ölürüz bilmiyorum ama bir gün kanserden, trafik kazasından veya ecelinden, başka bir şeyinden gideceğiz. Peki. Allah’a emanet kardeşlerim. Görüşmek üzere, hoşça kalın.

Avrupa’da Ezanlara Nasıl İzin Verildi? – Korona İslam’ın Yükselişi Mı Olacak?

Ahir zaman ile ilgili ayetler, hadisler ve bunların ince hesapları ne gösteriyor? Avrupa’da ezanlara nasıl izin verildi gibi sorular aklımda dolaşırken, Yusuf (a.s)’ın bir rüyası geldi aklıma. Onu sizinle paylaşmak istiyorum. Yusuf Sûresinde anlatıldığı gibi, Yusuf (a.s) bir rüya görüyor. Rüyasında 11 tane yıldız, Güneş ve Ay’ın ona secde ettiğini görüyor. Ayette de bu şekilde geçiyor. Daha sonra rüyasının tabirinin inanılmaz güzel bir müjde olduğunu öğreniyor. Yani Cenab-ı Allah, Yusuf (a.s)’ı müjdeliyor. Fakat rüyanın ardından hani bir müjde beklerken, Yusuf (a.s) kendi öz kardeşleri tarafından kuyuya atılıyor, yakınları tarafından terk ediliyor. Daha sonra zindanlara atılıyor, sürgünler yiyor. Daha sonra çok ağır bir iftiraya mağruz bırakılıyor. Yani gitgide kararmaya başlıyor, gitgide kararmaya başlıyor. Halbuki müjde verilmişti. Müjdenin ardından bir aydınlığa kavuşması gerekirdi, bir feraha kavuşması gerekirdi ama karanlık, karanlık, karanlık… En kararan gecenin bir vakti, birdenbire Yusuf (a.s) aydınlığa kavuşuyor ve Mısır’ın emiri oluyor. Cenab-ı Allah, o müjdesini yani vaadini Yusuf (a.s)’a gösteriyor ve gerçekleştiriyor. Allah vaad verenlerin en hayırlısıdır ve vaadinden dönmez. Cenab-ı Allah, biz Müslümanlara bir vaadde bulunmuş: Saff ve Tevbe Sûrelerinde. Saff Sûresi 8. ayette Cenab-ı Allah, biz Müslümanlara şöyle bir müjde veriyor: Resulullah (a.s.m.) da bu ayeti destekler nitelikte birçok söz söylemiştir. Bunlardan bir tanesi şudur: Buraya dikkat edin arkadaşlar: “Kıyamet gelinceye kadar hak üzerine galip olacaktır.” Hatta geçenlerde ben bir video yapmıştım. Bu videoda Peygamber Efendimiz (a.s)’ın kıyamet tarihi ile alakalı söylediği bir hadis-i şeriften bahsetmiştim. Peygamber Efendimiz (a.s) şöyle söylüyor: Yani şu anki zamana göre kıyamet çok yaklaşmış durumda diyebiliriz bu hadis-i şerife göre. Şunu da unutmamalıyız ki kıyamet tarihini Allah’tan başka kimse bilemez. Yalnız ilginç olan şey, yaklaştıkça ayetlerde ve hadislerde bahsedildiği gibi bir yükselişin aksine bakıyorsun bütün Dünya’da inanılmaz bir İslamofobi yayılıyor. Yani İslam düşmanlığı yayılmaya başlandı. Her tarafta ‘İslam terör dini’ algıları oluşturulmaya çalışılıyor. Bir taraftan bakıyorsun alem-i İslam parça parça olmuş, darmadağın olmuş. Her yerde inanılmaz bir baskı altında ve zulüm görüyorlar. Ve bu zulüm açıktan yapılıyor. Ve kimse de buna karşı çıkmıyor. Alem-i İslam bu vaziyette en karanlık gecelerini yaşıyorken, Allah’ın nurunu tamamlayacağından, İslamiyet’in yeniden şahlanıp bütün Dünya’ya belki de hakim olacağından nasıl bahsedebiliriz? İşte bunun cevabı çok açık ve net. Allah vaadinden dönmez. Nasıl ki Yusuf (a.s)’ı müjdeledi ve ardından en karanlık noktaları yaşattı ona. En dipleri gördü ve ardından müjdesi gerçekleşti. Cenab-ı Allah Yusuf (a.s)’a olan vaadini gerçekleştirdi. Öyle de alem-i İslam bu karanlık gecelerinden uyanacaktır. Peki gerçekten Corona salgını, İslam’ın yükseliş habercisi mi? Açıkçası ben böyle olduğuna inanıyorum. Yani Dünya’ya bakıyorsun, acayip emareler gözüküyor. İşte bir taraftan bakıyorsun Mısır’da ünlü bir ateist var. Ahmet Harkan isminde. Bu adam Müslüman oluyor ve ateistlerden inanılmaz bir derecede linç yiyor. E bunun dışında bakıyorsun, 500 senedir ezanların yasak olduğu İspanya sokaklarında, caddelerinde ezanlar yükseliyor. Elhamdulillah. E bakıyorsun bunun yanı sıra Amerika’nın ünlü bir dergisinde, Newsweek isimli dergisinde, Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)’ın tavsiyelerinin yer aldığı bir makale yayınlanıyor. E bunun yanı sıra bakıyorsun, Avrupa’da ezan sesleri yükselmeye başladı. Avrupa nasıl izin verdi böyle bir şeye? Ona da baktım. Müslümanlara bu süreçte moral olması için Almanya’da Yatsı vakitlerinde ve Cuma vaktinde… Hollanda’da Cuma vaktinde, İsveç’te de halihazırda Cuma vaktinde ezanların okunmasına resmi olarak izin verilmiş. Yalnız bunlar hani şey değil tabii. Yani artık o ülkeler Müslüman oluyor, işte inanılmaz bir şekilde İslam’a girmeye başladılar falan değil tabii ki ama ben bunun Cenab-ı Allah’ın bize gösterdiği sembolik bir işaret olduğuna inanıyorum. Yani belki bu Corona meselesi 1-2 ay sonra son bulacak. 1-2 ay sonra tamamen bitecek inşâAllah. Böyle ümit ediyoruz. Yalnız şu bir gerçek ki, Dünya’nın düzenini Allah isterse bir gecede, bir virüsle bir anda tamamen değiştirebilir. Ve gerçekten inanıyorum ki çok yakın zamanda insanlar fevç fevç, grup grup İslam’a dahil olmaya başlayacaklar. Şimdi aklınızda şu var: “Adamlar Hristiyan zaten. Nasıl olacak?” falan diye düşünüyor olabilirsiniz. Yalnız yanlış düşünüyoruz maalesef. Bugün bir araştırma yaptım. Avrupa’nın şu an %49’u bir yaratıcıya inanmıyor. Yani Allah’ı kabul etmiyor %49’u Avrupa’nın. Hatta bazı ülkelerde bu oran çok daha yüksek. Belçika’da inanmayanların oranı %63. Hollanda’da inanmayanların oranı %72. Norveç’te inanmayanların oranı %78. Bu oranlar şunu gösteriyor: Bir arayış içindeler. Ama aradıklarını bulmaları için bir ispat lazım, bir delil lazım. İşte bu da İslamiyet’te mevcut. Allah’ın varlığını, birliğini, melaikelerin ispatını, kaderin ispatını, Kur’an’ın ispatını… Hepsini 2 kere 2 4 eder katiyetinde ispat edebiliyoruz. İşte bu insanlar, bunu arıyor ve bunu bekliyor. Buldukları vakit de sımsıkı yapışacaklar. Buna tüm gönlümle, tüm kalbimle inanıyorum. Bediüzzaman diyor ki: Çünkü tam hak ve hakikatten geliyor. Karşısında hiçbir şey duramayacak. Bu kesin. Şimdi sen kardeşim, bir gün gelecek ve izleyeceksin televizyondan “Vay be bak onlar da Müslüman oldu! Vay be şunlar da Müslüman olmuş.” Bunları izlerken acaba sen hâlâ Müslümanım deyip, Müslümanlığını yaşamayan, Müslümanlıktan taban tabana zıt olan bir adam olarak hayatına devam mı edeceksin? Faiz yiyip, Allah ve Resulüne savaş açanlardan olmaya devam mı edeceksin? Benim kalbim temiz deyip, Allah’ın emirlerini küçük mü göreceksin? Acaba kalbinin temizliği, Allah’ın emirlerini iptal eder mi? Veya o televizyon karşısında alem-i İslam’ın yükselişini seyrederken, haram sevdaların, haramların peşinde koşan, “Zinaya yaklaşmayın.” ayetini hiçe sayan bir adam olmaya devam mı edeceksin? “Kulum, namaz kıl!” diye emreden Rabbini hiçe sayarak namazlarını es mi geçeceksin? Sen böyle bir adam olmaya devam edecek misin? Yoksa alem-i İslam uyandığı gibi sen de onunla beraber uyanacak mısın? İşte tercih senin. Uyan kardeşim!

Ölüm Anında Şeytan Nasıl Gelecek? – Ne Sorulacak? (+13)

İnsan son zamanlarına geldiğinde, ölüme çok yaklaştığında çok susarmış. Öyle bir susarmış ki denizler kadar su içse o susuzluğunu gidermezmiş. Ve o anda, insanın o yolculuğu anında bu Dünya’ya veda etmek üzere olduğu o anlarda yanına şeytan gelip elinde bir kadeh su ile onun imanını almaya, onu kandırmaya çalışırmış. Peki acaba biz bu hali yaşayacak mıyız ve neler olacak? Şeytan bize neler soracak, ölmek üzereyken neler göreceğiz, sekerat nedir? Bütün bunları şimdi ele alacağız. Bir zamanlar Ebu Zekeriyya adında bir Allah dostu ölüm döşeğine düşer. O son demlerinde yanında arkadaşı ve bir de sevdikleri vardı. Arkadaşı artık onu son dakikaları olduğunu hisseder ve onun yanında kelime-i tevhidi (la ilahe illallah) getirmeye başlar. Ama garip olan şu ki her tekrar ettiğinde, ölüm döşeğindeki Allah dostu yüzünü ondan çevirir. Arkadaşı ona bakarak bir daha “la ilahe illallah” der. O bir daha yüzünü çevirir. En son bir daha getirince, Allah dostu “Ben o sözü söylemem.” der. Arkadaşı şaşırır. “Nasıl olur da hayatı boyunca beş vakit namazını camide kılan, gündüzleri oruç tutan, herkese iyilik eden, Allah’ı hep razı etmeye çalışan bu adam böyle bir söz söyler.” der. O sırada Ebu Zekeriyya kendine gelir, gözlerine açar ve “Az önce siz bana bir şey dediniz mi?” diye sorar. Arkadaşı olayı anlatır ama herkes şaşkındır. Hâlâ kimse neden bu Allah dostunun böyle bir şey dediğine anlam veremez. Ve Ebu Zekeriyya, olayın asıl yüzünü anlatır. Der ki: “Siz bana birinci defa söylediğiniz zaman, o sırada şeytan elinde bir kadehle geldi. Kadehi salladı ve bana “Suya ihtiyacın var mı?” dedi. Ben de yüzümü çevirdim. İkinci defa dediğinizde ise şeytan bir daha yanıma geldi ve “İsa Allah’ın oğludur de.” dedi. Ben yine yüzümü çevirdim. Üçüncü defasında ise şeytan geldi ve dedi ki: “la ilahe (hiçbir ilah yoktur) de.” dedi haşa. Ben de ona “Ben o sözü söylemem.” dedim. Allah dostu bunu açıkladıktan sonra kelime-i şehadeti getirir ve sakince ruhunu teslim eder ve Rabbine kavuşur. Evet kardeşlerim, bu zatın yaşadığı sekerat halidir. Yani ölüm sarhoşluğu. Bu hikayeden bile bu sekerat anının ne kadar ağır ve yorucu geçtiğini az çok anlamışsınızdır. Ve bunun yanında bizim aklımıza onlarca soru geliyor. Peki biz de bu sekerat anı nasıl olacak, biz de bunu yaşayacak mıyız, ne yapmamız lazım ki o anda şeytan bizi kandıramasın, o anda doğru ve yanlışı biz nasıl hissedeceğiz? Evet, bu durumu neredeyse hepimiz yaşayacağız. Ve şeytan bize en son hamlelerini oynayacak. İmanımızı almak için saldıracak. Peki imanımızı alamaması için, o son noktada imanımızı kaybetmemek için ne yapmamız lazım? Size küçük bir örnek vereceğim. Elinde bir elma var ve ne olursa olsun onu almaya çalışan bir hırsız farz edin. Eğer ben elmayı sadece elimde tutarsam, hırsız onu rahatça çekip alacaktır. Elmayı ısırdığım vakit, onu alması biraz daha zorlaşır ama ne yapar, ne eder bir şekilde ağzımdan yine alabilir. Daha da zorlaştıralım. Ve elmayı yuttuğumu düşünün. Artık alamaz diye düşünürüz belki ama bir bıçakla karnımı deşip o elmayı hâlâ alma ihtimali var. Ama ben o elmayı yuttuktan sonra sindirip vücuduma dağılmasını sağlarsam, her ne yaparsa yapsın o elmayı benden alamaz. Çünkü artık o elma, dem ve damarlarıma kadar karıştı. Öyle de iman, örnekteki elma gibidir. Hırsız ise sadece ölüm anında değil, hayatımız boyunca elimizdeki imanımızı hileleri ile almaya çalışan şeytanın ta kendisidir. Eğer biz de iman meselesini aklımıza, kalbimize, ruhumuza yani dem ve damarlarımıza kadar karıştırabilirsek, ne Dünya’da ne de ölüm anında şeytan hiçbir şey yapamaz. İman ise Allah’ın varlığı, peygamberimizin hak peygamber olduğu ve diğer iman esaslarının ispat ve delillerini okumak veya dinlemekle güçlenebilir. Dem ve damarlarımıza karıştırmak ise ibadet ile, amel ile, günahlardan kaçınmak ile olur. Yoksa sadece aklı doldurmaktan öteye geçemez. Eğer sen bir Allah var deyip yok gibi yaşıyorsan, günahlarını kimse görmüyormuş gibi gizli işlemeye devam ediyorsan, günde beş defa seni huzuruna çağıran Rabbini hiçe sayıp boş bahanelerle Rabbinin emrettiği namazı terk edebiliyorsan, acaba ölüm anında kim sana yardım edecek? Ömrün boyunca peşinden koştuğun Dünya malları mı, geceli gündüzlü oynadığın bilgisayar oyunları mı, çok sevdiğin, “Vazgeçmem.” dediğin haram sevdaların mı, faiz bulaştırdığın evin, araban, paraların mı yoksa ömür boyu peşinden koştuğun makam, rütbe, diplomaların mı? Haydi sen söyle kardeşim. Ölüm anında neyin var Rabbinden başka? Artık değişmenin zamanı gelmedi mi? Nereye kadar böyle devam edeceksin? “Gençlik hiç şüphe yok ki gidecek.” Ölüm, düşündüğün kadar uzak değil. Belki yarın, belki ondan da yakın, belki gelmek üzeredir. Eğer sen hayatın boyunca günahlardan kaçınarak, namazlarını kılarak, iyilikler ederek, peygamberimizin sünnetlerine uyarak, ilim öğrenerek imanını güçlendirirsen, Allah’a tam bir kul olarak yaşarsan, işte o zaman artık hiçbir şeyi dert etmene gerek yok. Sekerat anında şeytan sadece aklına ulaşabilir. Kalbine ve ruhuna ulaşamaz. Gel, imanımızı kalbimize ve ruhumuza işleyelim. Allah’a emanet.

Karantina Günlerinde Sizden Gelen İlginç Yorumları Okuduk! #EvdeKal

Günlerdir evin içindesin. Kendini bir nevi karantinaya aldın. Ve bunalıyorsun. Canın sıkılınca YouTube’a giriyorsun. Canının sıkıntısını geçirmek için ama canın yine sıkılıyor. “Sonra ne yapayım?” diyorsun, İnstagram’a giriyorsun. Yine sıkılıyor. Sonra YouTube’a giriyorsun bakıyorsun Corona dışında bir video yok. Hatta bu videoya tıklıyorsun, bu video da Corona hakkında. Nereyi açsanız, bunun dışında bir haber yok. Biz de dedik ki ne yapalım, ne edelim? Bu sıkıntılı süreçte paylaşmış olduğumuz bazı videoların altına gelen yorumları sizinle paylaşmak istedik. Onları beraber okuyalım. Hem devamında da böyle bazı duygusal tespitler var. Onları sizinle paylaşacağız. Belki böyle bir moral olur. Hem gündemi değiştiremiyoruz. Madem gündemin içinde başka bir yere sıçrayalım diye düşündüm. Başlayalım mı? – Başlayalım ağabey. Hadi buyur sen başla. Hakikaten ya. Bilmem hiç yaşadın mı? Ben ATM’den bir para çekecektim. İşte eldivenleri giyiyorum. Eldivenle de basmıyorum bankamatiğe. Çünkü bankamatik şu demek? Gelen geçen yani… Onda Corona yoksa hiçbir yerde yoktur. Yani öyle bir yer. Eldiveni giyiyorsun. İşte bir tane de karton kağıt gibi bir şey alıyorum. Onunla böyle düğmelere basıyorum. Sonra işte tekrar dönüyorum arabaya. İşte çıkartıyorum eldiveni, kolonyalıyorum kendimi. Eve girerken de ellerimi yıkıyorum. Ben mi paranoyak oldum yoksa sen de böyle misin? – Yok ağabey öyle. Yani en küçük şeye bile dikkat ediyorsun. Ya elleri tahriş olan kardeşler var ya. – Ben de var ağabey ya. Gitti mesela ellerim. Ne yapıyorsun kardeşim? Böyle spatulayla falan mı… – Ağabey yok normal sabunluyorum. Bi anda böyle… Kaç kere sabunluyorsun elini? – İşte fazla oluyor. Demek farkedemiyorsun ya onu. En ufak bir şeye dokunuyorsun, diyorsun ki tamam. Tedbir alalım. Devam ediyorsun yıkamaya. Bir de mübarek kardeşler var. Giriyorum içeri, “Ağabey, kolonya.” Döküyor böyle falan. Bir de öyle bir bakıyor ki gözüme, almayacak içeri yani. Sonra “Dezenfektan var içeride.” diyor. Oğlum tamam işte. Kolonya, dezenfektan… …Öleyim bari yani. – Yani bu da aslında değil mi? Tüm ülkelerde ezan sesleri. Namazlara mesela. İtalya’daydı galiba. Bazı insanlar namaza iştirak ediyor. Berlin’de gördüm, birçok yerde gördüm. Bildiğin ezan okunuyor. Yani bu şey değil, “Oo ağabey, Müslüman olmuşlar!” değil. Ama belki de birtakım şeylerin başlamasına sembolik olarak gösteren işaretler olarak yorumlanabilir. Yani oralarda böyle… Bir de Müslümanlar o kadar böyle mutlu oluyorlar, o kadar böyle moral olarak daha iyi noktaya geliyorlar ki. İnşâAllah birtakım şeylerin vesilesi olur. Evet sen oku. – Bu iyiymiş ya. Yani yeryüzü tutuşmaz da, belki şey olabilir ama… Hani geçen uçağa binen birisi yazmış. Nereden duydum hatırlamıyorum. “Uçağa bir girdim, her yer kolonya kokuyor.” diyor. Bir de havadasın ya yani.. Şöyle birisi çakmağı bir çaksa… Allah muhafaza. Kolonya da bütün Dünya’ya şu an tanıtılmış oldu farkında mısın? Geçen onun düşündüm. Ya büyüklerimizden gelen bu adap ne kadar güzelmiş ya dedim. Hani bir yere girdiğin zaman akrabalara hemen böyle bir kolonya dökerler eline değil mi? Şöyle yaparsın. Biz hangi amaçla yapıyoruz? Böyle bir ferahlamak amacıyla yaparız genelde. Ama belki de büyüklerimizin bu özelliğini bilen birisi bunu piyasaya sürdüyse de hakikaten elini öperiz yani. İyi düşünmüş. – Yani aslında tüm şartlar, kendimi geliştirmek için yine oluştu şu anda. Ama bu sefer yine ne yapıyor? Geliştirmiyor galiba kendisini. Şimdi 3 ay sonra ortalık düzelince, okullar başlayınca İnşâAllah… Ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Belki 1 ay sonra… Hayat normale döndü. O zaman şunu söyleyemeyeceksin: “Günde 100 sayfa kitap okuyayım.” diyemeyeceksin çünkü okul sana diyecek ki: “Bana da çalışman lazım.” İş yeri sana diyecek ki: “Maaş alacaksın. Çalışsana.” Ama şu anda yani elimizden kaçmaması gereken bir fırsat var. 3 ayda çok ciddi mânâda İslami ilimlere vâkıf olabilirsin. Kurân-ı Kerim okumayı bilmiyorsan, bu süreçte YouTube videolarıyla bunu öğrenebilirsin. Eğer Kurân-ı Kerim’i okumayı biliyorsan ama mânâsını öğrenmek istiyorsan, bir tefsir okumasına başlayabilirsin. Risale-i Nur’a başlayabilirsin. Hatta videonun bu bölümüne Kopgit’i de ekleyelim. Okumak isteyenler, oraya mesaj atıp yardım alabilirler. “Hangi kitapları sırasıyla okuyayım?” diye. Tabii güzel, hoş. Tabii bunu okuyunca hemen ne diyorlar Fatih? “Camiler de boşaldı Müslümanlar.” Biz Müslümanlar camilerin kıymetini bilmediğimiz için hata ettik evet. Biz bunun cezasını ödüyoruz. Camilerimize yeterince kıymet vermediğimizin cezasını ödüyoruz. Ama şunu da söylemek isterim ki, eğer bizim camilere gitmemiz konusunda böyle bir laf çakma gayretindeysen ki öyle insanlar var. Hatta bir şey yazmış: “Müslümanlar, siz zannediyor musunuz ki bu olaylar geldi başımıza, Allah’a yöneleceğiz, işte tövbe edeceğiz. Yok. Hiç öyle bir dünyamız yok. Bu olaydan hiçbir ders almadık.” gibi bir şey yazmış da. Yani şu olaylar bittiği zaman, düşünsenize aylar boyunca camiye gidememiş, Cuma’ya gidememiş, içinde artık birikmiş olan Müslüman’ların Cuma namazı sizce nasıl olacak? Ben eminim ki caminin içi de dışı da, hatta sokaklara, caddelere kadar, belki Taksim’in meydanına kadar her yer insanlarla dolacak. Ve insanlar hiç hissetmedikleri kadar yoğun bir duyguyla Cuma namazını kılacaklar. Ve eminim, camilerimiz eskisinden daha kalabalık ve daha maneviyatlı olacak. Hakikaten ya. Kilitlendi hayat yani. İnsanların ne bileyim bir kafeteryaya gidip çay, kahve içmek… Böyle bir şey yok artık. Hatta hafta sonu sahilde şöyle biraz yürüyeyim desen, yok. – Evet oda yok. 20 yaşın altındasın. Bakkala gideyim, ekmek alayım. Yok. – Ama aslında bu ağabey yine şeyi gösteriyor bak. Yani nimetin varlığını. Hani diyoruz ya acaba çok mu şer gibi? Her şerde yine bir hayır olduğu ortaya çıkabiliyor. Burada da yine birçok nimetin farkına vardık. Yani oksijenin dahi yine bir evet nimet varmış deyip sevinebiliyorsun. Hani pencereyi açıyorsun, hava varmış diyorsun veya işte sokağa bakıyorsun, çıkmak bir nimetmiş diyebiliyorsun. Güzel bir pencere aslında. Bak her şey zıddıyla bilinir. Hayatından bazı şeyler bir süreliğine senden alınınca, daha sonra sana tekrar geri verildiğinde hayatın daha keyifli oluyor. Şimdi de birçok yapamadığımız şeyden uzak kalınca… Mesela askerdeyken hani biz cam bardakta içmeye alışmışız ya, böyle demir bardakta veriyorlar ve şeker standart. Hani adam çayı tencerede yaparken şöyle boşaltıyor içine şekeri, şu anki çay bardağına üç şeker atmışsın gibi. Böyle içemiyorsun, cam bardağı özlüyorsun falan. Sonra böyle sivil hayata dönünce, en büyük hayalin şu: İşte “Sivilde ne yapacaksın?” Kardeşim, cam bardakta çay içeceğim ya falan. Ya düşünsenize beyler, pazartesi günü şafak bitiyor ve ben evde kahvaltı yapıyorum, menemen yiyorum. Ama bunu nasıl anlatıyorsun biliyor musun? Dünya’nın en büyük şeyiymiş gibi. Halbuki normal zamanda nedir? Menemen yaptın, çay içtin. Budur değil mi? Ama ne oldu? Senden Allah onları bir süreliğine bir alınca, geri verdiği zaman hayatın daha lezzetli oluyor. O zaman şöyle söyleyebiliriz: Bu musibetin içinde bir nimetiye ciheti de var. O da normalde sahip olduğumuz şeylerdeki kıymetini unuttuğumuz ve ülfet olan şeylerin lezzetini tekrar anlamamız için, Rabbim dilerse bize bunları geri verecek. Yani şu bir gerçek. Bu olaylar bittiği zaman, Dünya’nın bütün dengeleri değişmiş olacak. Bak geçen Wall Street’te çıkan bir haber, ‘Korkun!’ diye bir İngilizce başlık atmış . Altına da şunu yazmış: “Bu olaylar bittiğinde, 50 milyon Amerikan işsiz kalacak.” demiş. 2020’de yaşadıklarımıza bakıyorum. Şöyle genel bir tabloya baktığın zaman diyorsun ki Allah Dünya’nın içindekilerinin yapmış olduklarından memnun değil… …diye genel bir tablo çıkıyor insana. Öyle bir günahlar dönüyor ki, öyle zulümler oluyor ki… Yani memnun olmaması çok normal, razı olmaması çok normal. Kardeşlerim eğer bir şey yapmak istiyorsanız, “Ağabey ben doktor değilim. Laboratuvara gidip aşı mı bulayım, ne yapacağım?” diyorsanız, Size bir yol söyleyeyim. Biz şu anda hatim dağıtıyoruz, salavat dağıtıyoruz. Ve şöyle inanıyoruz: Allah isterse bu iş 1 salisede çözülür. Bir bilim adamına Allah doğru fikri ilham eder, aşısı bulunur. Bir bakmışsın her şey düzelivermiş veya virüs mutasyona uğramış. Zararsız bir hale… Anında bitebilir yani bu iş. Bilim adamları sabahtan akşama kadar çalışsalar, Allah istemezse olmaz. Ama bilim adamları fiili olarak çalışsalar, biz de laboratuvara giremediğimiz için manevi olarak onlara dualar etsek bulmaları için, çok güzel bir şey çıkar ortaya. Şu anda epey sayıda yani bu videoyu çektiğimiz zaman itibariyle 500’den fazla hatim dağıtılmış. Yaklaşık 15 milyon da salavat dağıtılmış. Daha da dağıtılıyor. İnşâAllah hedefimiz 30 milyon salavat dedik. Aynı zamanda 1000 tane de hatim okunmasını istiyoruz. Siz de okumak istiyorsanız, “Ben ne yapabilirim ağabey?” diyorsanız kardeşim, Kur’ân okuyabilirsin. Veya “Ağabey, Kur’ân okuyamıyorum.” diyorsan, öğrensen iyi olur tabii de, salavat alabilirsin. Bunun için de Sözler Köşkü WhatsApp hattına mesaj atıp “Ben şu kadar okuyacağım.” diyebilirsiniz. Peki, Allah’a emanet olun kardeşlerim. Görüşmek üzere.

Beklenen Ses Ve Mehdi’nin Gelişi! – Gerçek Mi? (2020)

Ramazan ayının 15’i cuma gününe denk geldiğinde çok büyük bir ses işitilecek. Ve bu sesin neticesinde birçok insan kör olacak, sağır olacak ve büyük felaketler gelecek manasında bir hadis-i şerif söz konusu ve bunu bize yolladılar. Ve bir hadis-i şerifi daha bununla destekleyip, o Ramazan’dan sonra Mehdi’nin ortaya çıkacağını söylediler. Bununla alakalı biz bir sürü mesaj aldık. Hakikaten çok mesaj aldık. Biz de dedik bunu bir açıklayalım, bir izah edelim. Bu olay gerçek mi yoksa uydurma mı? Videonun sonunda bunu detaylı bir şekilde izah edeceğim. Ehl-i sünnet hocalarından topladığımız bilgileri sizinle paylaşacağım diyelim ve başlayalım. Hadisler şöyle: Peygamber Efendimiz (asm) buyurmuş: “Ramazan ayının 15’inde cuma günü kuşluk vaktinde bir sayha (gökten bir ses) olur.” Çok yüksek bir ses duyulur. “Bu olay Ramazan’ın ilk gününün cumaya denk geldiği ayda olur.” Hakikaten de bu yıl cumaya denk geliyor. Ramazan’ın ilk günü hatta bu cuma. 15’i yine aynı şekilde cumaya denk geliyor. “O sene depremler ve nezlenin çok olduğu bir senedir.” Bu şekilde hadis-i şerif. Bu şekilde aktarılıyor yani. “Nezlenin çok olduğu bir senedir.” Herhalde burada Corona’ya bir işaret var. “Ramazan ayı o senenin cuma gecesine denk geldiğinde, sizler Ramazan’ın 15’inde cuma günü Sabah namazını kıldığınızda evinize girin, pencerelerinizi kapatın, bedeninizi koruyun, kulaklarınızı kapatın. Sayha (gökten gelen bir ses)’ı duyduğunuzda Allah’a secde edin ve şöyle söyleyin: “Subhanel Kuddüs, Subhanel Kuddüs, Rabbunal Kuddüs.” (Ey Rabbimiz! Sen kusursuzsun, sen yücesin.) Kim böyle yaparsa kurtulur. Kim yapmazsa helak olur.” Böyle bir hadis-i şerif. Şu anda her yerde yayılıyor, bize de geldi. Bu yazılan Nuaym bin Hammad, Fiten, sayfa 151’de geçiyor. İkinci hadiste de şöyle geçiyor arkadaşlar, bize gelen hadislerden bahsediyorum: Ramazan ayında bir ses olur. Dediler ki: “Ya Rasulallah başında mı, ortasında mı, sonunda mı olur?” Buyurdu ki: “Ayın ortasında olur. Ramazan’ın 15’i, cuma günü gece yarısında bu ses olur.” Ramazan’ın 15’inin cuma gününe denk gelmesi lazım. Bu Ramazan o şekilde. “70 bin kişi bayılır, şoka girer. Birçok kişi kör olur.” Dediler ki: “Ya Resulallah, bundan kim kurtulur?” Buyurdu ki: “Evinde kalan, secde yaparak Allah’a sığınan ve onun büyüklüğünü söyleyen kurtulur. Bu sesi diğer bir ses takip eder.” diye devam ediyor. Bu hadisin devamında ise, “Muharrem ayının başında belalar olur. Sonunda da ümmetimin Mehdi’yle fereci (kurtuluşu) olur.” İkinci hadis-i şerifte de bu olaylar olduktan sonra Mehdi’nin geleceğinden bahsediliyor. Bu iki olayı, bu iki hadiseyi destekledikleri üçüncü hadis de şu: “Mehdi’nin çıkışından önce Doğu’dan bir kuyruklu yıldız doğar. Bu kuyruklu yıldız ise Dolunay’ın insanları aydınlatması gibi bütün her yeri aydınlatır.” Şimdi bunu da büyük ihtimalle şuraya bağlıyorlar: Son zamanlarda gündemde olan bir yıldız söz konusu. Dünya’ya çok yakın geçecek. 1.8 km büyüklüğünde. Yani nereden baksan bir şehir büyüklüğünde bir yıldız geçecek. Bunu da orayla bağlantılıyorlar. Yani bu üç olayın da şu an gündemdeki olaylarla bağlantılı olması bizi gerçekten şaşırttı. Yalnız, bir şeyi araştırmadan bunun gerçek olup olmadığı hakkında bir bilgi veremeyiz. Biz de bu konuyu detaylı bir şekilde araştırdık. Gerçek kaynaklarına ve gerçek metinlerine, ulaşmış olan ve okumuş olan ehl-i sünnet hocaların, ehl-i sünnet alimlerinin görüşlerinden faydalandık. Evet başlayalım izahlara. Birinci hadis-i şerifte verilen anlam, mana hakikatte yanlış. “O sene depremler ve nezlenin çok olduğu bir senedir.” diyor. Yalnız hadisin kaynağında, hadisin gerçek halinde nezle diye bir şey yok. Yani tamamen Corona’ya ayak uydurmaya çalışılmış bir hâle getirilmiş. Yani hadis-i şerifi yanlış aktarmışlar. Yalanlayarak, ekstra bilgi ekleyerek aktarmışlar. Bu bir kere iptal oldu, geçiyoruz. İkinci hadis-i şerifte ise arkadaşlar, Ramazan’ın 15’i cuma gününe denk geldiği meselesinden bahsediyor. Bu önümüzdeki Ramazan ilk değil. Daha önce defalarca Ramazan’ın 15’i cumaya denk geldi zaten. Geçenlerde Twitter’da bir gündem oldu. ‘Uğultu’ diye bir gündem. Burada da onu kullanarak bu hadis-i şerifi oraya bağlamaya çalışıyorlar. Yani burada genel olarak, genel itibariyle şöyle bir durum var: Gündemdeki olayları toplayıp bunlara yakın veyahut bunlara benzeyen hadisleri toplayıp, “Eyvah, bakın felaketler olacak, şöyle olacak, böyle olacak…” diye korkutup, ardınan da “Mehdi gelecek.” diye bir haber verip, yalancı Mehdi’leri ortaya çıkartabilirler. Yani bu Ramazan’dan sonra ortaya birçok Mehdi atılabilir. Üçüncü hadis-i şerife gelelim. Üçüncü hadis-i şerifte geçen yıldız meselesi ise şu anda gündemde olan… Biliyorsunuz 29 Nisan’da Dünya’ya çok yakın bir yıldız geçecek ve bu yıldız diğer yıldızlar gibi küçük bir yıldız değil, çok devasa bir yıldız. 1.8 km büyüklüğünde. Yani nereden baksanız bir şehir büyüklüğünde bir yıldız. Fakat bu yıldız, Ay’ın Dünya’mıza olan uzaklığından 16 kat daha uzak bir mesafeden geçecek. Bununla bir bağlantı kurdurmaya çalışıyorlar. Velhasıl kelam arkadaşlar, bu üç hadis-i şerifin içinde de gündemle alakalı, şu anki gündemimizle alakalı olan bazı meseleler böyle denk getirilmeye çalışılmış. Hatta yani nezle diye bir yalan söylenmiş. Yani hadis-i şerifi farklı şekilde aktarmışlar. Maalesef bu da yalan bir haber oluyor. Bir de bu tarz olayları böyle birleştirip birleştirip, birbiriyle bağlayıp altına da böyle hadis-i şerifi ilimsiz bir şekilde yorumlayıp insanlara sunuyorlar. Resulullah (asm) şöyle buyurmuş: “Kişiye yalan olarak her duyduğunu anlatması yeter.” Arkadaşlar, Peygamber Efendimiz (asm) “Her duyduğunuzu insanlara aktarmayın. Her duyduğunuzu insanlara anlatmayın.” diye buyuruyor. Zaten fitne dediğimiz olay buradan çıkıyor. Lütfen bu tarz meseleleri duyduğunuz zaman temkinli davranın. Hemen alıp WhatsApp gruplarında paylaşmayın. Bu işin hakikati nedir, ne değildir? Araştırın, sorgulayın. Ehl-i sünnetin İslam alimleri bu konuda ne demiş? Buna bakın. Buna bakmadan bir meseleyi alıp yayarsanız, gerçekten ahirette bu konuda vebal altında kalabilirsiniz. Bu konu neden böyle gündeme çıktı, bir anda herkes tarafından paylaşılmaya başlandı? İki sebebi var: Birincisi, Ramazan’ın 15’inde bir ses duyulacak. Mahvolacağız, perişan olacağız, felaketler üzerimize yağacak. Korkudan dolayı yani. İkincisi de Mehdi’in çıkmasıyla alakalı. Birinci mesele, arkadaşlar korkmayın. Her şey Allah’ın kontrolünde, her şey Allah’ın izniyle olur. Eğer Allah’ın izniyle bir şey olacaksa, bunda zaten bir problem yok. Merak etmeyin yani. Her şey Allah’ın kontrolünde. Mülk umumen O’nundur. O mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Dehşet aldığın zaman, hadiselerden korktuğun zaman İbrahim Hakkı gibi, Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler de. Pencerelerden seyret, içlerine girme. İkinci olarak, Mehdi Azam’ın gelişiyle alakalı bir heyecan veyahut böyle bir ümit hepimizde var. Yalnız, Mehdi-i Azam’ın gelmesini de bekleme bir şeyler yapmak için. Yani Mehdi-i Azam gelecek, senin nefsini temizlemeyecek. Yine sen nefsinle savaşmaya devam edeceksin. İslamiyet’i tebliğ etmen için Mehdi’nin gelmesine gerek yok, namaza başlaman için Mehdi’yi beklemene gerek yok. Cenab-ı Allah Kur’ân-ı Kerim’de yüz defa “Kulum, namaz kıl.” demiş. Sen ona hazır değilsin ki onu bekleyesin. Önce bir hazır ol bakalım. Bir namaza başla, bir günahlarından vazgeç, gizli gizli işlediğin, Allah’ın görmediğini zannettiğin günahlarından bir vazgeç bakalım. Rabbin diyor: “Haydi namaza.” diye. Ee şimdi neredeyiz? Hadi. Bir ucundan tutalım yani. Asıl mesele günahlardan kaçınıp, namazımızı ve ibadetlerimizi tam ve layığıyla yerine getirebilmek. Ve bu tarz yalan haberleri sağda, solda, her yerde duyurmamak. Ehl-i sünnet bir İslam aliminin bu konuyu onaylamasını veyahut bu konu hakkında açıklama yapmasını beklemeliyiz. Diyeceklerimiz böyle.

ODTÜ’NÜN ÖNÜNDE ATEİST İLE MÜSLÜMAN TARTIŞMASI 2

ODTÜ’de Psikoloji okuyorum. Ben bu tesadüfler zincirinin insanı oluşturduğunu düşünüyorum. Din yönünde kesinlikle dinlerin var olduğunu düşünmüyorum. …ve konuşan ateistlerin kendi fikrini savunamadığını fark ettim. Bilinçsiz ateistlerle konuştuğumuzu söylüyorsun. – Evet. Ben bilgisiz olduklarını düşünüyorum. E şimdi o zaman şunu desek olmaz mı? Ya evet. İslam’ı kabul edip, İslam’ın içerisinden soruları açmak daha mantıklı olmaz mı? Neler yapıyorsun? ODTÜ’de mi okuyorsun sen de? – Evet ODTÜ’de Psikoloji okuyorum. Bugün konumuz yine inançlarla alakalı. Senin inancın neydi biraz anlatır mısın? Ee ben ateistim ama daha öncesinde bundan 2-3 yıl öncesine kadar Müslümandım. Ve hani günümüz Müslümanları gibi sözde Müslüman değildim. Gayet namazımı kılıyordum, Kur’ân’ı okudum, Arapça Kur’ân okumayı öğrendim, Kur’ân’ın mealini okudum, orucumu tutuyordum. Yani Müslümandım, gerçek bir Müslümandım ama sonradan biraz araştırma yaptıktan sonra aklıma takılan bazı soru işaretlerinden sonra aslında bana ters gelen bazı şeyler fark ettim ve inanmamaya başladım. Denk geldim birkaç videonuza ve konuşan ateistlerin, inanmadığını söyleyen insanların kendi fikrini savunamadığını fark ettim. Çünkü bilmiyorum. Belki gençler biraz daha ateizme farklı bakıyor ve araştırmadan, bilgi sahibi olmadan ateist olduğunu fark ettim çoğu insanın ve inançlarını savunamıyorlardı. Aslında söylenmesi gereken şeyleri söyleyemedikleri için sanki ateist olma konusunda haksızlar. Öylesine, havalı görünmek için falan ateist gibi görünüyor gibilerdi. Bilinçsiz ateistlerle konuştuğumuzu söylüyorsun. – Evet. Ben bilgisiz olduklarını düşünüyorum. Peki sen bilgili misin ne diyorsun? – Ben kendi araştırmamı yaptım. Yani kendi aklıma takılan soru işaretleriyle şey yaptım. Ve kesinlikle tünel bakış açım yok. Dar görüşlü değilim. Birisi çıkıp bana aklımdaki tüm soru işaretlerini sıralasam, o da her birine gerçekten mantığıma yatacak açıklamalar yapsa neden tekrardan herhangi bir inanca dönmeyeyim? Anladığım kadarıyla delil seven, ispat seven birisin. Akli yönden de gitmek istiyorsun. Peki Allah’ın yokluğuna yani bir yaratıcının yokluğuna dair bana bir tane delil söyleyebilir misin? Ya da yokluğuna dair bir işaret? – Bunu tam olarak, kesin olarak yaratıcı yoktur diyemiyorum. Aslında Tanrı yönünde biraz agnostiğim ama din yönünde kesinlikle dinlerin var olduğunu düşünmüyorum. O zaman önce yaratıcıya bakalım. Mesela ben sana desem ki, bu üniversitede kaç tane öğrenci var? desem, “Bilemeyiz.” dersin. Buna dair bir delil bulsak, bir özellik bulsak bir kağıtta bize belge verilse artık bilinmezlik ortadan kalkacaktır. Doğru mu? – Hı hı. Yaratıcının varlığı noktasında da ben sana bir delil sunsam, aklî ve mantıkî ama net bir delil sunsam, bununla beraber o bilinmezlik olayından artık bir karara bağlayalım mı? – Yani direkt bunu yapamam. Öncelikle araştırmam gerekir ama… Ben sana delil sunacağım. – Tamam dinliyorum. Delil de şu an zaten mantıklıysa şu anda da karar verebilirsin. – Evet söyleyin. Diyelim ki Selimiye Cami’nin önündeyiz. Bizzat maddi ve somut bir örnek vereceğim. Selimiye Cami’nin önündeyiz ve beraber bu caminin nasıl yapıldığını aklen bulmaya çalışıyoruz. Önümüzde 4 temel seçenek var. 1- Ya diyeceğiz ki, bu caminin yanında hem sağır, hem kör, hem de akılsız olan bir grup insan, bu camiyi aralarında anlaşarak yapmışlardır ve inşa etmişlerdir diyeceğim. Veya ikinci seçenek: Caminin tuğlaları kendi aralarında anlaşıp, “Ya beyler ne duruyoruz gelin bir cami yapalım.” diyerek, bu camiyi tuğlalar kendileri inşa etmişlerdir diyeceğim. Veya üçüncü seçenek: Diyeceğim ki caminin içerisinde proje kitabı, caminin yapım aşamalarını anlatan proje kitabını görüyorum. Bu proje kitabı camiyi inşa etmiştir diyeceğim. Veya dördüncü seçenek: ”Bir mimar vardır, Mimar Sinan gibi. Bu ilmiyle, iradesi ve kudretiyle beraber bu camiyi bir mimar, Mimar Sinan gibi bir deha yapmıştır diyeceğim. Sen olsan bu seçeneklerden hangisini seçersin? – Ya şüphesiz Mimar Sinan’ı seçerim. Şimdi aynen öyle de insan dahi, her bir insan dahi bu Selimiye Cami’nden daha intizamlı, daha kompleks bir yapıya sahiptir. Doğru mu? – İnsan, evet. Şimdi bu insana ben baktığımda da yine aklen ve mantıken beraber şu soruyu sormamız gerekiyor. Bu insana baktığımda, insan yaklaşık olarak yüz trilyon hücreden oluşuyor. Ve her bir hücrenin içerisinde dahi sekiz yüz tane baraj var. Yani mitokondri. Ve 10 bin tane de fabrika var. Yani ribozomlar. Her bir hücre inanılmaz bir yapı içerisinde sistematik olarak ilerliyor. Biyoloji profesörü Michael Denton’a göre, diyor ki: “Her bir hücre, New York gibi bir şehir hükmündedir.” Bizim vücudumuzda kaç hücre var? 100 trilyon tane New York hücresi var. E şimdi ben böyle kompleks yapıya baktığımda yine aklen bunun nasıl yapıldığını bulmam gerekiyor. Hatta bizim hücrelerimiz, bizim vücudumuz, insan, bir cami gibi bir kere yapılıp bırakılmış değil. Her an yenileniyor mu vücudumuz? – Evet yenileniyor. Saniyede 10 bin tane alyuvar yaratılıyor. Saniyede 50 milyon tane hücrem anbean tazeleniyor. Ve kafamızda, beynimizde 10 üzeri 16 işlem her saniye gerçekleşiyor mu? Gerçekleşiyor. Ben bu kompleks yapıya baktım ve aklen yine bu soruyu soracağım. Bu insanın her gün, anbean, sürekli yapılarak inşa edilmesini aklen nasıl yapıldığını bulmak için önümde yine 4 tane seçenek var. 1- Bu insanı hem sağır, hem kör, hem de akılsız olan tabiattaki bu doğa olayları aralarında anlaşarak yapmışlardır diyeceğim. Ama bu mantıksız. Neden? Çünkü hem kör, hem sağır, hem akılsız olan bu olaylar nasıl olur da kendi aralarında anlaşıp insanı yapmayı ve anbean sürekli yapmayı devam etmeyi tercih edebilir ve yapabilir? İlk başta biz dedik ki cami yapılamıyorsa elbette bu da yapılamaz doğru mu? – Bahsettiğiniz şeyler yapamaz. Veya ikinci seçenek: Diyeceğim ki insanın vücudunun oluşturan atomlar, kendi aralarında oluşmuşlardır. Birleşerek şunu söylemişlerdir: “Ya beyler ne duruyoruz. Gelin şu insanı oluşturarak yapalım.” demişlerdir. Ve anbean yapmaya devam ediyorlardır diyeceğim. Ama akıl bunu da kabul etmez. Neden? Nasıl ki başta dedik ki ya tuğlalar birleşerek camiyi oluşturamaz. Elbette cansız olan atomlar da kendi aralarında anlaşarak şu insanı oluşturmayı irade edemezler diyeceğim. Bunu zaten en başta yine kabul etmemiştik. Veya üçüncü seçenek: Dedik ki caminin proje defteri, proje kitabı camiyi oluşturamaz. Çünkü o kitaptır dedik. Bunun gibi de insanın DNA’sı da elbette insanı oluşturamaz derim. Neden? Çünkü DNA bir kitaptır, yazar değil. O zaman diyeceğim ki DNA’da insanı oluşturan olgu olamaz. Aynı proje kitabı gibi. Veya yine dördünce seçenekteki gibi. Diyeceğiz ki evet dördüncü seçenekte bir mimar vardır. İnsanı anbean yaratan. İlk başta yarattığı gibi sürekli yaratmaya devam eden. İlim sahibi, iradesi olan, tercih yapabilen, kudreti olan, hayatı olan bir zat vardır. Nasıl ki Mimar Sinan o camiyi yapıyordu, aynı onun gibi de kainatın yaratıcısı insanı yaratmıştır ve anbean yapmaya devam eden bir mimardır derim. O zaman ilk başta sorduğum gibi sana bunu soracağım yine. Birinci örnekte, bir mimarı kabul ettiğimiz gibi bu örnekte de insanın yapımında da sadece senin gibi değil, milyarlarca insanın yaklaşık sekiz milyar insanın ve gelmiş geçmiş tüm insanların yapımını anbean yaratan anbean programlayan bir yaratıcının, bir zatın, bir mimarın olması gerekmez mi? – Bence gerekmez. Ben bu tarz şeylerin belli bir tesadüfe dayalı olduğunu düşünüyorum. Hani ben bu tesadüfler zincirinin insanı oluşturduğunu düşünüyorum. Ben o yüzden bu şekilde insanın da bir yaratıcı olması gerektiği zorunluluğuna katılmıyorum. Saniyede 5 insan, günde 350.000 insan, insanları bırak tüm canlılar, belki milyonlarca canlı her gün yaratılıyor. Yapımı sürekli devam eden bu inşaatın sıfatının sahibi kim diye soruyorum. Bunu yapan fail kim? Anbean… – DNA’m bunu yapar. Ama dedik ki bak birinci örnekte, proje kitabı binayı yapamaz. Bir mimar projeye göre binayı yapar dedik. Bunun gibi DNA’da bu inşaatı yapamaz. DNA kitabına göre mimar olan zat, o insanı ayarlar ve yaratır dememiz lazım. Çünkü sen en başta kabul etmedin. – Evet bu işi zaten DNA yapmıyor ki, DNA insanı ortaya çıkarmıyor ki. Atıyorum her hücremizde bir DNA var, çekirdeğimizde. Mesela kalp kasındaki hücrenin DNA’sı bu şekilde atmasını söylüyor ve bu şekilde atıyor. Buna delilin ne, mesela buna emir verdiğine dair delilin ne? DNA çünkü kitap. İçerisinde emir veren bir komut yoktur. DNA sadece bilgi yüklü bir sistemdir. Bunu Biyoloji dersinde görmüşsündür belki. – Ama bunu alıp kullanıyor sonuçta hücremiz. Kullanmıyor. Kim kullandırıyor? Bu yapım aşaması var. Ama bunu yapan kim? Ben sana bu sıfatın sahibini soruyorum. E DNA değil diyorsun. Kim o zaman? – İşte tamam diyelim ki bir şey bir şekilde bir araya geldik. Bu şekilde bir araya gelebilmek için illa bir yaratıcıya mı ihtiyacımız var? Bunu söylüyorum zaten. Hani bunu illa bir yaratıcı yenilemek zorunda değil ki. Bak ama sen sıfatı havada bırakamazsın. Sen diyeceksin ki: “Evet tamam. Yapamıyorsa DNA, o zaman ne diyeceğiz?” diyorsun. Ben de diyorum ki tamam bunu konuşalım. Ben sana sıfat saydım zaten. Bilemeyiz diyemeyiz. Bunu bir kere halledelim. Ama deriz ki bu sıfatların sahibi birisi olması lazım. Neden? İlmi olayan bu işlemi yapamaz. Çünkü bilgisinin olması lazım. İradesi olmayan, tercih yapıp yapmamayı kontrol edemeyen elbette yine bunu yapamaz. Kudreti olması lazım. Yani gücünün kontrollü bir şekilde devam etmesi lazım ve hayatının olması lazım. Neden? Çünkü hayatsız olan bir madde elbette bu işlemi yapamaz deriz. Ve bu özelliklere, bu sıfatlara sahip olmayan bir şey bu insanı yapamaz. Ve sadece bak insandan örnek veriyorum. Bu insanı yapamaz ve yapmaya da devam edemez derim. Çünkü bu sıfata sahip bir şey olması lazım. Ben doğaya bakıyorum. Cansız mı? Cansız. İlmi var mı? Yok. Kör, sağır ve akılsız. Birinci örneği tekrar hatırla. Bu cami yapamaz dedik. Ben bu somut olayın, her gün karşılaştığım olayın sıfatının sahibi yani bu fiilin faili kim diye sormak istiyorum. DNA değilse, e havada da kalmaz. Birisinin olması lazım. O zaman sen dersen ki hocam şu anlık x diyelim. Bir soru işareti koyalım sıkıntı yok. Ama dört sıfata sahip bir kişinin, bir zatın, varlığı olan birisinin olması lazım. Dört seçeneğin üçü kesinlikle imkansız olamaz dedik. Beraber bulduk zaten mantıken. Geriye zaten bir tane seçenek zorunlu kalıyor. – Tamam diyelim ki kabul edelim. İnsan yaratılmak zorunda diyelim ki. Peki gerçekten Müslümanların bahsettiği gibi bir Tanrı mı olması lazım? Mesela bebekler. Bir bebek öldü. O bebeğe ne olur? Günahsızdır. Cennete gidiyor. – Peki günahsız bir bebeğin ölünce cennete gitmesiyle benim sınav kağıdı kalmadı diye öğretmenimin beni 100 aldırma meselesi arasında ne fark var? Sonuçta bu sınavı geçmek durumundayız. Gireceğiz veya kalacağız. Peki bir aday sınava geliyor. Diyorlar ki: Senin sınav kağıdın kalmadı. Senin sınavın bitti.” ve onu direkt geçiriyorlar. Sizce bu adaletli bir yaklaşım mı? Önce bunu bir konuşmamız lazım. Neden? Çünkü adaletten bahsedebilmemiz için bizim karşılığında bir şey vermemiz lazım. Mesela sen gittin telefon aldın. Tamam mı? Bir mağazadan telefon aldın. Verdiği telefonun bozuk çıkması halinde sen karşılığında para verdiğin için bunu gidip Tüketici Hakları’na, mahkemeye başvurabilirsin. Doğru mu? – Evet. Neden? Çünkü karşılığında bir şey verdin. Ama mesela bir adam geldi buraya, bizim muhabbet ettiğimizi gördü. “Ya gençler ne güzel muhabbet ediyorsunuz.” diyerek geldi sana 2 tane araba verdi hediye olarak. Tamam mı? Bana da geldi, 5 tane villa verdi. Şimdi sen burada çıkıp şunu diyebilir misin? “Ya kardeşim, hayırdır.” “Nasıl olur da bana 2 araba, ona 5 villa. Yaptığın adaletsizliktir. Seni mahkemeye gidip şikayet edeceğim.” desen, hakim sana ne der? Bunu gibi bir insan da çıkıp da bir noktada itiraz edemez. Bu niye buraya gidiyor? Neden? Çünkü insan karşılığında hiçbir şey vermedi. Ve karşılığında hiçbir şey vermemesiyle beraber, kendisine hediye gelen nimetle beraber Dünya’da nimetlenmeyi ve sonucunda Cennet’e gitmeye bağlandı. E demek diyeceğiz ki, karşılığında bir şey vermediğim için adalet kavramı için geçerli değil. Ama dersen ki: “O zaman neden o Cennete gidiyor. Benim riskim var.” Ben şimdi sana çıkıp şu montunu çıkar kardeşim, bunu ters giyeceksin desem ve bu montunun rengini değiştireceksin desem, sen bunu kabul eder misin, mantıklı olur mu? – Hayır. Neden? Çünkü mülk senindir. Mülk sahibi istediği gibi tasarruf eder. Bunun gibi de Dünya da, Cennet de, Ahiret de Allah’ın mülküdür. Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Mesela bir bitkiyi direkt Dünya’da da yaratabilir veya Cennet’te de direkt bitkiyi dikebilir. Buna itiraz edebilir miyiz? Hayır. Ne alaka? Burada da gül var, oraya da gül dikebilir. Bunun gibi de bir bebeği… Bir bebek gülünü düşün mesela. Bebeği direkt buraya da getirebilir veya burada insanlara gösterdikten sonra, mutlu ettikten sonra direkt o gülü Cennet’e de alabilir. Burada ben itiraz edemem. Neden? Çünkü bana dokunan bir yanı yok. Çünkü Allah ayetinde buyuruyor ki… Bak dedik ya İslam’dan bahsedeceğiz diye. Allah ayetinde, Meryem Sûresi’nde buyuruyor ki: “Siz ferden huzuruma geleceksiniz.” Fert. Yani bireysel olarak. Yani herkesin sorgusu bireysel olarak çekilecek. Mesela sana verilen özellik neyse, Allah senden onu soracak. Benden, bana verdiklerini soracak. Bunun gibi de bizim fiillerimiz, bireysel olarak bize verilen noktalarda sorumlu kılıyor bizi. E şimdi, bebek de öyle. Bebeğin buraya gelip gelmemesi, direkt Cennet’te olması, bunun benim adaletimi etki eden bir noktası yok. Biz de diyoruz ki, ya burada Allah bireysel olarak yaratıyor. Bireysel olarak ne verdiyse, onu adaletli olarak istiyor. E demek ki bu kavramlar içerisinde biz bunu değerlendirip, bu adalet kavramını böyle düşünmemiz lazım. Diyelim ki İslamiyet’te bir şey aklımıza yatmadı. Bir şeyin mantığımıza yatmaması, onun yanlışlığına delil değil. Neden? Diyelim ki biz Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşıyoruz, tamam mı? Fatih Sultan Mehmet döneminde her yerde turralar var. Osmanlı turrası. Ve bir ferman yayınlıyor. Diyor ki: “Hiç kimse 5 yıl evinden çıkmayacak.” Mantıklı mı? – Değil. Mantıklı gelmedi. Ben şu an mantıksız gelip, şunu söyleyebilir miyim? Fatih Sultan Mehmet yoktur. Böyle bir sonuca varabilir miyiz? – Hayır varamayız. Varamayız. İkinci örnekte de şunu diyebilir miyim? Ya her yerde Osmanlı turrası var. Böyle bana göre mantıksız bir kural geldi. O zaman Osmanlı yönetimi yoktur diyebilir miyim? Diyemem. Neden? Her yerde turra var. Mantıksız gelmesi, bize şunu sordurur: Fatih Sultan Mehmet neden böyle bir şey yaptı, yönetiminde neden böyle bir kural getirdi? Bunu sorgularız. Aynı bu örnekteki gibi de, Allah da İslamiyet’le beraber kurallar getirmiştir. E dersen ki: “İslamiyet’teki bu örneği mantığıma yatmadı.” Ama buradan şu sonuç çıkmaz: Bu kural varsa demek ki Allah yoktur, sonucu çıkmaz. Allah’ın verdiği kuralı beğenmemem, onun yönetimi olan İslamiyet’in yanlışlığına da delil değil. Neden? Çünkü her yerde turralar var. Mesela Rum Sûresi’nde gelecekten bahseden bir ayet var. Diyor ki: Rumlarla Perslerin savaşı oluyor. Ve gerçekten Rumlar yeniliyor. Herkes yenileceğini düşünürken devamında gerçekten Rumlar Persleri yenerek galip geliyor. Ve gelecekten bahseden, tam da 9 yıl sonra gelecek olan olaydan bahseden bir ayet. Ben de diyeceğim ki bu benim için bir turradır. Nasıl olur da bir insan gelecekten haber verebilir. Elbette bir insan gelecekten haber veremeyeceğine göre bu turranın sahibi, bu mührün sahibi yani İslam’ın sahibi olur. Demek ki bana mantıksız gelen kurallar, İslam’ın yanlışına delil olmadığı gibi, Allah’ın yanlışına da delil olamaz. E şimdi o zaman şunu desek olmaz mı? Ya evet, İslam’ı kabul edip, İslam’ın içerisinden kapıları zorlamak, İslam’ın içerisinden soruları açmak daha mantıklı olmaz mı? – Yani şu şekilde: Bence düşünülmesi gereken şeyler bunlar. Hani böyle bir insan aklıyla çok çabuk oturup karar verilecek işler değil. Sen de düşüneceğim diyorsun. – Yani hep düşündüm şimdiye kadar dini konular üzerinde. Yine de düşünmeye de devam ediyorum. Yaptığınız iş, düşünmemi yönlendirdi. Bazı yönlere yönlendirdi, çeşitlendi. Farklı şekillerde düşünürüm, incelerim. Ya ben çok mutlu oldum.