Bizde Söz Namustur! – Ahde Vefa

Arkadaşlar burada devekuşu yumurtası gibi bir şey var O bu ne olmuş ya böyle? Niye böyle? Yaladınız mı bunu? Efendim? Bu limon kardeşim Şaka şaka greyfurt diyecektim pardon Çınaraltı logosu Hz. Ömer zamanında 3 tane genç varmış Hz. Ömer’in huzuruna gelmişler ve aralarındaki bir kişiyi göstererek demişler ki: “Ya Emirü’l Müminin, biz bu kişiden davacıyız. Biz bu kişiden had uygulanmasını, kısas uygulanmasını istiyoruz, davacıyız. Bizim babamızı öldürdü.” Hz.Ömer hemen o kişiye dönüyor soruyor: “Durum doğru mu, gerçekten böyle mi, babalarını mı öldürdün, niye öldürdün?” Durumu tahkik ediyor tabi ki. O kişi diyor ki: “Evet Ya Emirü’l Müminin, babalarını öldürdüm ama durum şöyle oldu: Ben geldiğim yerde zengin bir insanım, malvarlığım çok, çok da güzel bir atım var. Yani bu atı gören dönüp bir kez daha bakıyor, bir kez daha bakmak istiyor, öylesine göz alıcı bir at. Bu atla bu gençlerin bahçesinin yanından geçerken bir şekilde engel olamadım Atı kontrol edemeyince bahçeden bir meyve ısırdı ve kopardı. Gençlerin babası da bu durumu görünce çok sinirlendi fazla bir tepki verdi, bir hışımla çıktı ve eline kocaman bir taş alıp atıma doğru fırlattı. Atımı başından yaraladı, atım yere düştü ve öldü. O benim en sevdiğim malım olduğu için, en sevdiğim hayvan olduğu için dayanamadım, ben de (nefsime çok dokundu çok ağır geldi) bir taş alıp ona fırlattım. Daha sonra onun babası da başına o taş isabet edince o da vefat etti. Bu şekilde oldu olay.” Hz. Ömer diyor ki: “Öyle ise sen suçunu kabul ediyorsun. Evet sen bu kişiyi öldürmüşsün” “Evet.” diyor, “Kabul ediyorum.” Öyleyse sana kısas uygulanacak. Gençler babamızın kanı yerde kalmasın diyorlar ve dava ediyorlar. -Bu ölüm cezasını kabul ediyor musun? +”Evet.” diyor, “Kabul ediyorum, babalarını öldürdüm, suçluyum.” “Öyle ise uygulanacak.” diyor. Genç diyor ki: “Son bir arzum var, yerine getirilmesini istiyorum.” “Nedir?” diyorlar arzun. Diyor ki: “Bana 3 gün müsaade edin, bizim malımız mülkümüz çok fakat bu malı, mülkü, bu serveti saklayabilecek bir yer bulup sakladım. Benim de kardeşim geride mirası bırakabileceğim tek kişi yetim bir çocuk.” Şimdi ona bu malı ulaştırmam lazım ama saklı olduğu için yerini bulamadığı için ulaştıramam. Siz bana 3 gün müsaade edin bu yetimin hakkını ortada bırakmayalım, mağdur etmeyelim, gideyim ben ona o sakladığım yerden malı mülkü çıkartıp vereyim. O da kurtulsun, sonra ben de geleyim. Vaat ediyorum geleceğim. Hatta burada bir kişiyi de kefil bırakayım.” diye genç böyle o yetimin hakkını savundu. Dediler ki: “Kimi kefil bırakacaksın arkanda?” Şöyle, o genç, etrafında sahabelerin simalarına tek tek bakarak birisinin üstünde gözlerini durdurdu ve parmağıyla onu gösterdi. Gösterdiği kişi hiç tanımadığı bir sahabeydi “Amr bin As” (r.a) Sahabelerin en seçkinlerinden olan Amr bin As’ı kefil olarak gösterdi. Bu kişi benim yerime kalır, dedi. Amr bin As’a sordular: “Kalır mısın, kefil olur musun? “Evet olurum.” dedi. “Ama bu genç gelmezse onun bedeline senin kanın akacak, kabul ediyor musun?” Evet, dedi. “Kabul ediyorum.” Genç gitti. Beklediler. Bir gün geçti, iki gün geçti, üç gün geçti. Tam vaadedilen süre dolmaya başlayınca sahabenin büyükleri geldiler, dediler ki: “Yapma etme, Amr bin As çok değerli bir sahabedir. Onun yerine bu gençlere diyet ödeyelim, kan bedeli ödeyelim.” Gençlere bunu teklif ettiler fakat gençler bunu kabul etmedi, “Hayır, biz babamızın ille de kanının bedelini isteriz, ille de babamızın karşılığında bir kişiyi isteriz.” Böyle diyince, Amr bin As dedi ki: “Benim sözüm sözdür. Hayır, sözümüzü verdik. Ben idama hazırım. Buyurun işte boynum.” dedi. Böyle cesaret gösterince sahabeler duygulanmıştı. En yakın arkadaşlarından birisi, hatta Allah Rasulü (sav) en yakın arkadaşlarından birisi bu şekilde, belki hiç alakası olmayan bir meseleden dolayı, belki canını verecekti. Daha sonra, tam idama hazırlıklar yapılırken uzaktan kalabalık yarıldı ve esas ölümle mahkum edilen genç uzaktan çıktı geldi. Hz. Ömer dedi ki: Ey genç! Gelmemek için çok geçerli bir sebebin vardı, yerine de kefil vardı neden geldin? Dedi ki: “Ahde vefasızlık etti dedirtmemek için geldim.” “AHDE VEFASIZLIK ETTİ DEDİRTMEMEK İÇİN GELDİM.” Bir Müslüman asla ahde vefasızlık etmez. Verdiği sözü yutmaz, çiğnemez. İşte sözü tutmak bu kadar önemlidir müminin dünyasında. Canı bedeline, kanı pahasına ahdini tutar. Bize sahabe döneminden bir ders. Hz.Ömer çok duygulandı. Dedi ki: “Bu kadar kahramanca bir hareket yaptın, seni tebrik ediyorum.” Döndü Amr bin As’a sordu: “Sen hayatında hiç tanımadığın bu adam yerine neden kefil oldun?” Hz. Ömer böyle sorunca Amr bin As dedi ki: “Bu kadar insan varken bana baktı ve beni seçti. İnsanlar içinde insanlık ölmüş dedirtmemek için ben de bu işi kabul ettim.” İşte Müslümanların canı pahasına korumaya çalıştıkları ahlaki değerler. Gençler bu manzarayı görünce onlar da bir ibret dersi aldılar. Kalplerine bir nur düştü. Dediler ki: “Ya Emirü’l Müminin! Biz konuştuk da karar verdik Aramızda anlaştık. Biz davayı geri çekiyoruz, hiçkimsenin kanı aksın istemiyoruz. Babamızın bedelinin ödenmesini istemiyoruz, geri çekiyoruz.” Hz.Ömer dedi ki: “Az önce babamızın kanı yerde kalmasın diye sürekli ısrarcıydınız. Neden vazgeçtiniz?” Dediler ki: “Bu manzarayı gören kalbin titrememesi mümkün mü? Merhamet göstermemesi mümkün mü? Müminlerde merhamet kalmadı demesinler diye geri çektik.” İşte üç tane duruş, üç tane tavır. Peki, onlar bu tavırları gösterirken onlar duruşları sergilerken bugünün insanlarına baktığımız zaman, acaba aramızda rastgele seçtiğimiz 3 kişiden bu duruş ortaya çıkıyor mu çıkmıyor mu? Eğer ortaya çıkmıyorsa, bizde olaylara bakış eksikliği bakış problemi var demektir. Bakın Bediüzzaman hazretleri diyor ki: “Benim 40 senelik hayatımda, 30 senelik tahsil hayatımda öğrendiğim şu 4 kelimedir.” diyor. Nedir o 4 kelime? Birisi niyet, birisi nazar, birisi mana-yı ismi birisi de mana-yı harfi Yani Mana-yı ismi ne demek? Her şeye zahir gözüyle bakmak. Mesela burada bir limon var. Bu, arkadaşlar kavun değil, bu ananas değil. Ayva zannediyorlar genelde. Neredeyse kafamın büyüklüğünde Arkadaşlar bu özel bir çeşit. Sen kulağını tıka, arkadaşımızın tiki var. Bu, -ingilizcesini söylesem olur mu?- Limona tiki varmış da. Bu arkadaşlar Özür diliyorum 🙂 Sen kulağını tıka ben limon dedikçe 🙂 İstemdışı oluyor valla 🙂 Bu, kafam büyüklüğünde olan şey, arkadaşlar limon. Ben senin için bundan sonra ayva diyeceğim tamam mı? Arkadaşlar bu ayva dediğimiz Müslümanları kandırmayalım 🙂 Abi ben ayva diyim, siz anlayın ne demek istediğimi. Kardeşim renkten renge giriyor. O yüzden ben buna ayva diyeceğim. Şimdi baktığınız zaman mana-yı ismi gözüyle, yani sadece bunun zahirine baktığımız zaman burada bir meyve görüyoruz Siz ne olduğunu biliyorsunuz, ben ayva diyeceğim ayva görüyorsunuz. Ama Perde arkasında o zahiri gördüğümüz işte, maddelerin Buna rengini veren pigmentlerinden tut içindeki onun sıvısının barındırdığı özelliklerine kadar bu onun zahiri özellikleridir. Bir de perde arkasında bunun hangi esmaya dayandığı yani Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden hangisine intikal ettiğimiz bu işin mana-yı harfidir işte. Yani Allah’a bakan yönü. Bu çok önemli. Kainatta herkes zaten Elmaya elma, armuta armut Bu meyveye, adını koymak istemediğimiz bu meyveye 🙂 o gözle bakıyor. Kediye kedi veya bir file fil gözüyle bakıyorsun ama perde arkasında Allah’ın hangi isimleri tecelli ediyor diye tefekkür edersen o bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha üstündür. İşte eğer biz bu bakışı kazanırsak kainata Allah’ın sanat eseri gözüyle bakabilirsek kainatı okumaya başlarsak Efendimizin (asm) sahabelere yaptırdığı bu tevhid talimini doğru anlarsak işte o zaman bütün kainat Allah’ın bir eseri gözüyle, yazılmış bir kitap gibi bize kendini okutmaya başlar. Biz onu okudukça, -E sahabeleri sahabe yapan neydi? Efendimizden (asm) aldıkları bu La İlahe İllallah dersiydi.- Baktığımız zaman bu limon aslında, -hani ayetlerde geçiyor ya: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tespih eder.” Canlı cansız her şey Allah’ı zikrediyor, tespih ediyor. Biz duymuyoruz ama perde arkasında her birisi La ilahe İllallah diyor, Subhanallah diyor, Elhamdulillah diyor, Allahu Ekber diyor. Nasıl diyor? İşte bu bakışı kazanırsak, okumayı öğrenirsek ve kainata mana-yı harfiyle bakarsak işte o zaman sahabelerin o anlatmaya doyamadığımız güzel ahlakları bizde de tecelli etmeye başlayacak. Niye biliyor musun? Çünkü onları o hale sokan, o hassasiyetlere getiren Allah aşkını elde etmeye başlayacağız. Allah’ı tanıdıkça kalbimizde bir sönmeyecek alev, bir Allah aşkı ateşi yanmaya başlayacak. O Allah aşkının ateşiyle işte şu sorularına cevap bulacaksın: Abi, sabah namazına kalkamıyorum. Abi, namazlarımda huşu duyamıyorum. Şu ibadetimi yapamıyorum, şu konuda iradem çok zayıf Sürekli şu konuda günah işliyorum ama tövbe etmeye o günah yine iflah olmadan devam etmeme sebep oluyor. Tövbe etsem de tekrar o günaha düşüyorum. Bu gibi bütün arızalarımız imanın güçlenmesiyle çözülür. İman nasıl güçlenirmiş? Allah’ı tanımakla. Allah’ı tanıdıkça peşinden gelen Allah aşkı ve işte ahlaka sirayet ediyor. Bugün bütün Müslümanlarda gördüğümüz problemleri alt alta koyun Ne görüyorsunuz kardeşim? “Müslümanların şu problemi var.” dediğiniz ne varsa hepsinin temelinde şu limona o gözle bakamamak vardır. Sahabelerle bizi ayıran temel noktayı Bediüzzaman hazretleri fark ettiği için bakın bize nasıl bir dersle bakmayı ve görmeyi öğretiyor. Diyor ki: “Gel! Bütün bu ovaları, bu meydanları bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et. Bizi nereye sevkediyor kardeşim: Dikkat et! Dikkat çok önemli, senin namusun gibidir dikkat. O yüzden İslam düşmanları seni gaflete ve dikkatsizliğe itmeye çalışır. Sen de inadına ne yapacaksın? Dikkatini bir zırh gibi giyineceksin. “Bak!” diyor. Kur’an sana “bak!” diyor. Sürekli seni bakmaya teşvik ediyor. “Fenzur” diyor kaç ayetin başında değil mi? Bak! Bir nazar et, gözünü çevir bir bak. Bakmazsan ne oluyor? İşte bakmazsan kör olmaya başlıyorsun. Görememeye başlıyorsun. Allah hesabına bakmayınca, gözlerin kör bakmaya başlıyor. İşte bize bakmayı öğretiyor. Diyor ki: “Gel bütün bu ovaları Bu meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et! Boş bakma, dikkat et. Bunun perde arkasında bir şey var.” Yani insan doğmuş, büyümüş, 15 yaşına gelmiş, artık ülfet peyda etmiş. Alışkanlık besliyor. Artık gördüğü bir gül onu şaşırtmıyor. Fevkalade bir çiçeğin kokusu onu şaşırtmıyor. Bir arının uçuşu, bir sineğin kanadını çırpması Bir ineğin kan ve pislik arasından bir damla kan bir damla pislik karışmadan bembeyaz sütü akıtması onu şaşırtmıyor. Normal görüyor. Basit bir isim takıyor. İsim takınca sanki olayı çözdü 🙂 Adiyat perdesine atıyor. Halbuki senin gözünün -bir et parçası olan gözünün- görmesi ne kadar mucizeyse, güneşin orada asılı durması da o kadar mucizedir, bir çiçeğin kokması ve et parçası olan burnunun onu koklaması o kadar mucizedir. Bir limonun tadına baktığın zaman dilinin ondan tat almasını sağlayan mekanizmayı diline koyan ile limona dilinin tadabileceği tadı yerleştiren Zat’ın aynı Zat olduğunu bilmeden, bulmadan Nasıl Allah’ın bir olduğunu iman ederek şehadetle söyleyebilirsin ki? Bu ifadelerini halin, aklın, hayatın yalanlıyor. Çünkü sen Allah’ın bir olduğu öyle dilinin ucuyla söylüyorsun. Kainata şöyle bir bak, ikinci elin karışma ihtimali var mı? Bir kalemle iki kişi yazı yazabilir mi? Yazamaz. Bütün kainat La ilahe İllallah diyor. Şu limon bütün diliyle bize bağırıyor, kendi lisanıyla bize bağırıyor: “Ey insanlar! Bana bakın!” diyor. “La ilahe İllallah diye bağırıyorum. Beni duyun!” diyor. “Beni görün.” diyor, “Beni okuyun.” diyor. İşte mana-yı harfi bu demek. Onun bu sessiz çığlıkları bize ders veriyor. “Bakın, Allah birdir!” diyor. “Benim bağlı bulunduğum ağacın dallarını, yapraklarını fotosentez ile çalışarak bir besin ürettiren ve bana fayda sağlattıran aynı zamanda senin vücuduna bu limonu faydalı hale getirten bir ilah var.” İkinci bir el karışsa her şeyi karıştırır. Zaten hakimiyetin şe’ni gayrın müdahalesini reddeder de mi? Bir padişah bile, -ikinci bir el kendi saltanatına karışsa- kardeş katli vaciptir demiş bazı dindar padişahlar. Dindar olmasına rağmen kardeşinin katlini vacip ilan etmiş sırf saltanatı korumak için. Öbür türlü ne oluyor? İşte bir Cem Sultan olayıyla 17.000 kişi ölmüş mesela. Saltanata ikinci bir el karıştı diye. E dünyalık işlerde bu böyle. Kainatta en ufak bir elin karışabileceği boşluk var mı? Kainat o kadar hassas bağlarla birbirine bağlanmış ki hiçbir el karışamayacak derecede iş, adeta fabrikanın çarkları gibi işliyor. Bu limon bize haykırıyor işte. Bak diyor: “Beni yaratan kim ise dalımı yaratan da O. Benim yapraklarımın güneş ile bağlantısını sağlayan, o fotosentezi işlettiren aynı el.” diyor. “Benim bağlı olduğum toprak ve benimle beraber bütün türlerimin bütün cinslerimin bağlı olduğu toprağın sahibi aynı el.” diyor. “Beni yaratan kim ise güneşi yaratan da O.” Ne kadar büyük bir bağlantı var. Ne diyor üstad: “Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş’i de o halketmiş, o yaratmıştır.” Sivrisineğin gözünün görebilmesi için güneş lazım. Güneş olsa, göz olmasa ışığın ne anlamı var? Görecek bir göz lazım değil mi? İşte limon bize bağırıyor. Bak mesela limonda ne özellikler var? Bakıyorsun mesela C vitamini var. Antioksidan özelliği varmış limonun. E limon yediğin zaman bağışıklığın kuvvetleniyor. Kanın sulanıyor. Başka? Baş ağrısına, boğaz ağrısına tedavi. Özellikle böbreklere çok faydalı, böbrek taşına çok faydalı, karaciğere çok faydalı, sindirim sistemine çok faydalı. Kansere karşı, romatizmaya karşı, diş etine karşı stres hormonunu azaltmasına karşı bir sürü özellikler Cenab-ı Hakk bunun içine koymuş. Sadece o değil. E tadı diline göre, kokusu burnuna göre, şekli gözüne göre dizayn edilmiş. İçindeki faydalar da vücuduna göre dizayn edilmiş. Demek ki bunu yaratan kimse seni yaratan aynı Zat. Bunu yapan o odun parçası olamaz. Bu harikulade sanatı odundan bilmek odunluktur. Odunun da akıbeti yanmaktır. İşte kainata sadece mana-yı ismiyle bakan mana-yı harfiyle bakmayan adam böyle körlükler yaşadığı için böyle nankörlükler yaşadığı için perde arkasındaki eli görmüyor. Düşünsene mesela. Şunu perde varsay. Ben böyle bir kalemi aldım, kalemle yazı yazıyorum. Perde arkasındaki eli görmeyen adam bu perdenin yazdığını iddia etse ne kadar ahmakane durum olur. Desen ki: “Ya kardeşim! Sen görmüyorsun ama o perdenin arkasında bir el var. O el kalemi tutuyor. Senin görmemen onun olmadığı anlamına delalet etmez ki.” O sana dese: “İspat et.” Nasıl ispat edersin? “Ya o kalemin bu şiiri yazabilecek bir ilmi yok. İlim olabilmesi için hayatı olması lazım, kalem cansız, hayatı yok. Kudreti yok. Bıraksan perdeyi yere düşer, gücü yok. Hikmeti yok. Faydaları gözetemez, bilemez. Merhameti yok. O şiiri yazabilecek hissiyatı yok.” Böyle uzar gider. Demek ki bu sıfatlara sahip bir Zat olabilir. Her şeyi bilen, -Güneşi de bilen, toprağı da bilen- toprağı da yaratan; hükmü, gücü bulutlara, fırtınalara, her şeye yeten bir Zat olabilir ancak. İşte bu limon başlı başına bağırıyor. “La ilahe İllallah” diyor. “Allah’tan başka ilah yoktur.” diyor. Haykırıyor bize. Başka? Bütün bu işleri yapabilmesi için kusursuz bir limon yapabilmesi için “Subhan” olması lazım. Kusursuz olması lazım. Bütün kainata sözünü geçiren “Subhan” bir Zat olabilmesi lazım. Kendi başına Subhanallah diyor. Kimden kime ne kadar övgü varsa hepsi Allah’a aittir. Böyle bir işi yapmak övülmeye layıktır. Elhamdulillah diyor. Ve kendi lisanıyla bağırıyor: “Allahu ekber” Bu işi yapan sonsuz büyüklükte bir Zat ancak olabilir. O’nun büyüklüğünden bahsettiğimiz zaman her şey sonsuz küçüktür. İşte bize bütün bu bakışları kazandıran şu satırları dinleyelim: Evet gel, bütün bu ovaları bu meydanları bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et! Her birisinde o gizli Zat’tan haber veren işler var. Adeta her biri birer turra, birer sikke-mühür, birer hatem gibi o gaybi Zat’tan, o gizli Zat’tan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde bak! Bir dirhem pamuktan ne yapıyor? Pamuk nedir? Tohuma işarettir. Mesela zerre gibi bir afyon büzrü, bir dirhem gibi bir zerdali nüvatı çekirdeği, bir kavun çekirdeği nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemelerden daha tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha latif, daha leziz, daha şirin meyveleri hazine-i rahmetten getiriyorlar, bize takdim ediyorlar. Meyveleri hiç bu gözle görüp bu gözle yediniz mi? Baksanıza, şunun ambalajını yapan Zat nasıl bir ilme sahip! “Hadi kardeşim şöyle bir işi yap.” desen -bütün ateistlerden de destek alabilirsin- “Yap kardeşim.” desen yapamazlar. Bir elmayı, bir portakalı, bir limonu yapmaktan acizler. Tavuklar dese ki: “Siz misiniz ateistler?” “Tamam.” dese, “Bundan sonra yumurtlamıyoruz. Hadi ateistler bir araya gelin yumurtlayın bakalım.” Yumurtlayabilirler mi? Yapamazlar abi. Senin o hakir gördüğün tavuk, haberi yok ne iş yaptığından. Ya, sen bedavaya götürüyorsun. “İşte romatizmama şu iyi geliyor, karnımın açlığına bu iyi geliyor, şuraya bu iyi geliyor bu iyi geliyor.” diyerek bedava diye götürüyorsun. Hiç mümkün mü kardeşim, senden hesap sorulmasın, bedel istenmesin? Bu kadar mucizeleri senin için çalıştıran, bütün kainatı “La ilahe İllallah” diye bağırttıran bir Allah elbette, sen bu koca musikaya karşı, bu koca zikre karşı kör ve sağır kalırsan, onların zikirlerini duymaz ve tasdik etmezsen, onların her emrine itaat ettikleri sonsuz kudret sahibi olan Rabb’e itaat etmezsen, arı balını yaparken sen de kendi balın olan secdeni yapmazsan işte cehennem de seni çağırıyor. Cehennem de bu itaatsizliğini, bu secde etmeyip başkaldırışını cezalandırmak için sabırsızlıkla bekliyor. Allah muhafaza. Rabb’im böyle bir yanılgıdan bizi korusun. Ve bütün kainat böyle sana Rabb’ini tanıtmak için adeta haykırıyor, La ilahe İllallah diye bağırıyor. Sen bunu görmezsen, seni bu kadar sevdiğini ilan eden Zat’ı sen de secde ederek o sevgisine mukabele ederek sevdiğini göstermezsen sevildiğini bildirip sevdiğini ilan etmezsen ne kadar büyük bir körlük, ne kadar büyük bir nankörlük oluyor Ve bugünün insanıyla ve Asr-ı Saaddet’teki ve ondan sonraki halifelerin Hulefa-i Raşidin dönemindeki kalite farkını ortaya koyuyor. Onları o seviyeye çıkaran yoldan biz de gitmezsek bize kalite kazandıran tevhid gözlüğünü takmazsak işte biz bugünün dünyasında yuvarlanıp gideriz, sürekli dizimizi dövmeye başlarız. Rabb’im o günlerin hasretini sizlerin güzel ahlakıyla dindirsin inşallah. El- Fatiha. Çınaraltı logosu

Bu Videoyu İzlemeye Cesaretin Var mı?

Hayatta bazen hatalar yapabiliyoruz. Her insan hata yapar. Ama asıl mesele, yaptığımız hata değil, bu hatalardan ders çıkartabiliyormuz? Bu hatalar bazen final sınavına çalışmamak. İflas Etmek.Yemeği yakmak,İşten kovulmak gibi bünyevi(burayı anlayamadım özür dilerim)meseleler olabiliyor. Ama bu meselelerin elbette bize kabir kapısına kadar arkadaşlık ettiğini ve bunların telafisi olduğunu elbette biliyoruz. Beki ya uhleviciyet(burayı da anlamadım çok özür dilerim) yaptığımız hatalar hani şu asla telafisi olmayan hatalar Mesela bugün,asla laf söylettirmedim Ben Canımdan Çok Seviyorum Dediğin RABBİNİ SENİ 5 DEFA Haydi kurtuluşa kul ol!Haydi Huzuruma gel diyip Müddessir Suresinde onlara sorarlar Sizi cehenneme sokan sebeb neydi diye. Onlar cevap verir”Bizler Namaz Kılanlardan Değildik”diye uyardığı halde Rabbinin Huzuruna Gittin mi? Yoksa İşin,Sevdiğin Arkadaşların,Saatlerce Başından Kalkmadığın Bilgisayar Oyunları Sevdiğin Rabbin’den Daha mı Önemli ?Daha mı Yanına gidilesi birşey? Şuanda sana helal olmayan sevgilinle gezerken el ele tutuşup gözlerinin içine baka baka seni sonsuza kadar seveceğim yalanının ta kendisi olduğunu Sadakat:Henüz tanışmadığın eşini düşünerek hareket etmektir sözünü bildiğin halde ilerideki eşine ihanet ettiğini, Rabbinin ziynaya yaklaşmayın ayetiyle sana haram sevdayı yasakladığını ne çabuk unuttun. Buz gibi suyla yıkanırken kabir kapısından içeri girdikten sonra “Anne,Baba,Dostlarım Neredesiniz ?” “Yardım Edeniniz Yok mu ?” diye sesin kısılana kadar feryat ettikten sonra. Kimseden cevap gelmediğini görünce keşke dünyadayken herkes benim gibi yapıyor herkes dünyaya dalmış sözünü söylemeseydim. ÇÜNKÜ HERKES BANA KABİR KAPISINA KADAR ARKADAŞLIK ETTİ. Keşke Rabbimin ayaklarımın altına cennetini başıma ise ayetini koyduğunu. Ya beni sevdiğini ve çok değer verdiğini unutup tesettürsüz olamasaydım. Keşke beni defalarca uyardığı halde haram sevdaya bulaşmayıp helalimi bekleseydim. “Rabbim beni bir daha dünyaya gönder” diyeceğimi ne çabuk unuttun. Unutma Kardeşim Bir Daha Dünyaya Gönderilme Fırsatımız Olmayacak. O Yüzden Keşke Dememek İçin Unutma. Hayatına Yeni Bir Sayfa Aç

Azrail’le anlaşan adam! – Sözünü yut! Anlaşmaya uy!

İhtiyarlarımız bir mesele anlatıyor. Nakletmeden geçemeyeceğim. Sözünde durmakla alakalı. İhtiyarlarımız derken, “Kuzular Ovası”ndaki ihtiyarlar değil. Karıştırmayın. Arnavut ihtiyarlar. Bir olay anlattı, onu nakledeyim. Azrail aleyhisselam bir gün bir yere doğru giderken bir adam görüyor, fakir bir adam. Duvara yaslanmış, aç açıkta, elbiseleri pejmürde… Adamın haline acıyor ve şöyle diyor; Ey kardeşim! Sana bir sanat öğreteyim mi? İster misin? Sana bir meslek öğreteyim mi? Adam şöyle diyor: “Öğret.” Bak diyor, ben Allah’ın can almakla görevlendirdiği melek Azrail’im. Benden korkma, emaneti almaya gelmedim. Senin gariban haline acıdım. Sana bir teklifim var. Sana bir sanat öğreteceğim. Bu yüze iyi bak. Beni tanıdın mı? Adam diyor ki tanıdım. Şimdi… Nerede beldende bir hasta varsa onun yanına git. Orada dikkatlice hastaya bak. Eğer ben hastanın kafasının yanında duruyorsam o hasta gidici demektir. Ruhunu alacağım. Eğer ben hastanın ayaklarında duruyorsam, o hasta gitmeyecek demektir. Sağlığına kavuşacak. Sen, ayağında durduğum hastaya su oku, suya dua oku, ekmeğe dua oku ver. “İnşaallah bir iki güne kalkacak” de. O hasta kalkacak. İnsanlar seni tanıyacaklar, seni bilecekler. Başında durduğum hastayada şöyle de: “Hiç uğraşmayın bununla. Gönlünü yapmaya çalışın. Helalleşin. Bol bol dua okuyun. Bu gidici.” De. Anlaştık mı diyor? Adam diyor ki anlaştık. Üç gün, beş gün, bir ay, üç ay adam kime dese ki gidecek, adam ölüyor. Adam kime dese ki bir iki güne kalkar, adam kalkıyor. Adam bir de velilerden sayılıyor. Suya okuyor duayı. Suyu içen ayağa kalkıyor. Halbuki mesele Azrail’de. Yıllar geçiyor, yıllar geçiyor, adam çok zengin oluyor. Bir gün yatıyor, hastalanıyor. Yatağa yatıyor. Ağır hastalanıyor. Bir bakıyor Azrail aleyhisselam geliyor. Geliyor ama başının yanında duruyor. Adam şöyle diyor: Hanıım! Hanım, gel yatağı çevir. Hanımı geliyor. Tabi, olaydan habersiz tabi hanımı. Geliyor yatağın başını çeviriyor. Azrail aleyhisselam tabi şıp diye bu tarafa geçiyor. Hanıım! Azrail şöyle diyor: Dur bakayım dur. Sen beni tanımadın mı? Adam şöyle diyor: Tanıdım. Kardeşim diyor, biz seninle bir anlaşma yapmadık mı? Yaptık ama diyor daha erken. Efendiler! Kur’an, buna şöyle der. Ecel geldi mi, ne bir dakika ileri, ne bir dakika geri… O melek emaneti almaya bizim karşımıza geldiği anda anamız, babamız, amcamız, teyzemiz kimse bizi kurtaramaz. O ana hazırlıklı olmak lazım gelir. Ve verdiğimiz sözde durmak lazım gelir. Allâh-u Teâlâ’ya biz ezelde söz verdik. Ya Rabbi! Sen bizi ruh olarak yarattın. Bize dünya denen alemde bedene giydireceksin. Üstümüze beden elbisesini giydireceksin. Biz seni Rab olarak tanıdık. Biz seni kanun koyan olarak tanıdık. Dünyaya gittiğimizde sana ibadet edeceğiz. Senden başka hiç kimseye ibadet etmeyeceğiz. Sana secde edeceğiz. Senden başka kimseye secde etmeyeceğiz. Namazlarımızı kaçırmayacağız. Oruçlarımızı kaçırmayacağız. Biz bu sözü ezelde verdik. Sözünü burada yiyene bizim beldemizde, bizim ülkemizde sözünü yiyene iyi şeyler söylemezler.

Big Bang, büyük patlamaya dair tek bir delil getirin! – Kur’an getirdi!

‘…Bizi zamandan başka hiçbir şey yok edemez, helak edemez. Bu konuda onların hiçbir bilgisi yoktur.’’ (Casiye 24) Allah onlara bilgisiz diyor. Bilgisi yoktur demek ne demek? Bilgisiz, cahil. Ateistler cahildir. Ateistlerin bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Sadece sallamayla iş yaparlar, boyuna sallarlar. Kardeşim niye ilimle konuşmuyorsunuz? Niye bilgiyle konuşmuyorsunuz? Niye delil getirmiyorsunuz? Kainatın yaratılışına dair Big Bang’i söylediniz. Araştırmalar yaptınız. Benim kitabım on dört asır önce söyledi bunu. Bana bir tane nakil getir. Bırak 14 asır önceyi 4 asır önceden büyük patlamaya dair bir tek nakil getir. Bu kutsal kitap 14 asır önce büyük patlamayı, yerler ve gökler bitişik iken biz onları ayırdık. Bitişik iken, yerler ve gökler. Biz onları ayırdık. Ayet açıktır. Benim kitabım meydan okuyor. Hadi sende bir tane nakil getir bakayım, bir bilgi kırıntısı getir, Ama getiremiyor. ‘Patlama oldu’ diyor. Bunu kabul ediyor. Ondan sonra sapıtıyor. Ve şöyle diyor ‘patlamadan hemen sonra. Bir patladı Venüs oldu. Bir kütle gitti o tarafa Jüpiter oldu. Bir kütle bu tarafa gitti Ay oldu. Bir kütle o tarafa gitti Dünya oldu. Hepsi müthiş bir sistemli yörüngeye tesadüfen oturdu ve hayat böyle ortaya çıktı. Peki, ilk insan ilk canlı. İlk canlı hücreler. Bir tane hücre kendi kendine oluştu. Kendi kendine hiçbir şey oluşmaz. Nereden uyduruyorsunuz bunları? Bir bilgi kırıntısı getirsinler bakayım diyor Allahu Teala onlara. Bir ‘Bilgi kırıntısı’ ’Delil‘ de demiyor bak. Bilgi kırıntısı demek delilin aşağısı demektir. Madem iddialarında samimiler. Bir bilgi kırıntısı getirsinler. Bilgi kırıntısı falan yok. Hiçbir şey yok. Boyuna sallıyor. ‘Onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. (in hum illâ yezunnûn) Onlar ancak bir zanna uyuyor’ bir zan ediyorlar… Bir zan. Bana göre bu konu böyledir. Bakın bu bir zandır. Bu bir tahmindir. Ben bu konuda böyle düşünüyorum. Kardeşim delilin nedir? Ben ahiret hayatının olmadığını düşünüyorum. Delil? Delil söylemen lazım. Akıllı bir Müslüman sallama ve saçma konuşan bir adamı gördüğü zaman ona ne der ilk olarak? ‘Bana bu konuda bir delil getirebilir misin?’ ‘Ben şefaatin olmadığına inanıyorum. Bana mantıksız geliyor saçma geliyor’. Delilin nedir? Ben sana şefaatın olduğuyla alakalı on tane ayet söylerim yirmi tane de hadis söylerim. Sen bana delil söyle. Delil yok. ’Mantıklı gelmiyor’ diye bir açıklama olur mu? Ateistler, o üç tanrıya tapanlar. İlk tanrı neydi? Tabiat, hayat. İkinci tanrı neydi? Zaman. Tabiat yaratır zaman yok eder. Üçüncü tanrı ne? Zan. Güncel deyimle ‘ego’, ‘bence’. ‘Ben böyle düşünüyorum. Ben Müslümanlardan daha iyi bilirim.’ Ego, kibir, adamı ebedi olarak ateşe götürmek için yeterlidir. Sana bakıyor. Senin bir din adamı olduğunu görüyor. Verdiğin deliller karşısında delil üretemiyor. Ama buna rağmen ‘ya hocaların hepsi sahtekardır’ diyor. Kapatıyor gidiyor. Kardeşim nasıl genelleme yapıyorsun? Genelleme yapamazsın. Biz Yahudilerin hepsi zalimdir diyor muyuz? Yahudilerin içinde Siyonistler vardır. Siyonist ne demek? Dünyadaki tüm Müslümanları kendisinin kölesi olarak gören adam demektir. Ama Yahudilerin hepsi böyle düşünmüyor ki. Şu halde hepsine zalim demiyoruz. Sen de niye Müslümanlar içinde dini anlatan insanlar olduğu zaman insanları ahlaka, edebe, Allah korkusuna, Allah sevgisine sevk eden adamları gördüğün zaman hemen aşağılayabiliyorsun?

Allah neden hayatımıza karışıyor?

“Hocam, ben Allah’ın yaşamıma müdahale etmesini istemiyorum.” Müdahale etmesini istemiyorsan evine gittiğinde bıçağı al, gözlerini çıkart. O gözler senin değil. Parmaklarını kes. Kalbini çıkart, o kalp senin değil. Bunu sana insanlar vermedi. Anan, baban vermedi. Allah verdi, onları sebep kıldı. Kalbi ben yarattım, gözleri ben yarattım diyen başka bir ilah da olmadığına göre, Kur’an’da sahiplenen o. O zaman bunun sahibi Allah Teala’dır. Sahibi olan Allah da senden bir şey istiyor, namazını kıl. Namazını kıl. Rahmetli Timurtaş hocamız anlatıyor: “Bir gün diyor bana bir bayan getirdiler. Dedim ki, “kızım nedir derdin?” Kız bana dedi ki, “dayımla evlenmek istiyorum.” İslamiyet’e göre bir bayan dayısıyla evlenebilir mi? Evlenemez. Haramdır. Dayı çocuğuyla evlenebilirsin, amca çocuğuyla, hala çocuğuyla evlenebilirsin ama amcayla, dayıyla, halayla evlenemezsin. Haramdır. Bu kız ne diyor? “Dayımla evlenmek istiyorum.” diyor. Kıza dedim ki, “bacım Allah’ın hükmü vardır. Evlenebileceğimiz insanlar vardır, evlenemeyeceğimiz insanlar vardır. Sen Müslüman mısın? Dedim.” diyor Timurtaş hoca. Kız dedi ki: “Elhamdülillah, Müslümanım hocam.” Allah’ın hükmü var, yasaklamış. Kız bana şu cevabı verdi diyor: “Allah benim kimle evleneceğime niye karışıyor?” diyor. Sübhanallah, sübhanallah. Bak bak cahil Müslüman olduğun zaman en ahmak adamın bile söylemeyeceği kelimeleri söylersin. “Allah benim kimle evleneceğime niye karışıyor?” diyor. Yahu yerlerin, göklerin sahibi kim? Bir Müslümanla karşılaştınız. Ben şeriatı istemiyorum diyen bir Müslümanla karşılaştınız. Bak. Namaza gidiyor bu adam, hacı amca ama şöyle diyor: “Ben şeriat istemiyorum.” Bu adama şöyle deyin: “Hacı abi, yerlerin ve göklerin sahibi kim?” Hacı abi şöyle diyecek: “Allah’tır.” Kuran diyor ki: “Ve lillâhi mulkus semâvâti vel ard.” Mülk; semavatın göklerin mülkü. Vel ard, yerin mülkü; ve lillâhi, Allah’a aittir.’’ Kiminmiş yerlerle gökler? Allah’ın. Hacı amca bunu kabul ediyor mu? Ediyor. Peki, bu nasıl bir mülk sahibi ki mülkünde istediği kuralları koyamıyor? Böyle ilah olur mu? Allah Teala diyor ki: “Bu mülkün sahibi benim; Güneş benim, Ay benim, yıldızlar benim, Dünya benim, Merkür, Venüs, Jüpiter benim. Ben yarattım, kuralları ben koyarım.” Sen de diyorsun ki: “Yok. Allah’ım senin olduğunu kabul ediyorum ama bize karışma, bize kural koyma.” Böyle bir ilah yok. Karışmayan bir ilah yok. Sen şimdi bir kız çocuğu hâlindeyken evinin mülkü kime ait? Babana ait. Evin sahibi olan baban diyor ki: “Kızım, arkadaşın Elif’e git ama saat beşten sonra gelemezsin. Bacaklarını kırarım.’’ Mülkün sahibi olan baban sana kural koyuyor bak. Babanın kuralına uyuyorsun. Neden? Bacakların kırılması tehlikesi var, korkuyorum babamdan diyorsun. Küçücük bir evin sahibi olan baban bazı kurallar koyuyor, ona tabi oluyorsun. Kainatın sahibi olan Allah sana bazı kurallar koymuş, karışmasın diyorsun. Vallahi sen aptalsın. Burada problemler var. İlimden, kitaplardan, okumaktan ve dinlemekten o kadar uzak kalmışsın ki aklını yemişsin. Zekan zayıflamış. Zayıflaya zayıflaya Allah bana karışmasın diyorsun. Allah Teala yarattıysa, sahip oysa her şeyimize karışır.

HER SULTANA BİR BEHLÜL GEREK – Tokat Gibi Saray Cevabı

Kardeşlerim biz bu dünyada nefeslerimiz bile bize ait değilken dünyanın tamamına hükmetme iddialı çıkışlar, kabadayılıklar, görkemli görkemli edebiyatlar, nasıl yaparız? Allah’ın mülkünde Allah’ın kullarıyız. Hayat onun, Her şey onun. Yanlış anladık! Yanlış anladık! Kulluktan sıyrılmaya çalıştık. Üç asırdır insanlığa hastalık olarak bulaşan ve insanı tanrılaştırma hastalığı olan humanizm bize de sirayet etti. Fani dünyada, ebedi kalacağımızı zannettik. Behlüldane denen zât bir gün Harun Reşid’in huzuruna çıkmış. Büyük halife. Asya’nın en büyük devlet adamı. Bu da elinde odun, meczub tipli biri çıkmış kimsin nesin derken, sen kimsin demiş. Behlül, Harun Reşid’e halifeye sen kimsin demiş. Ben, mü’minlerin emiri, bu sarayın sahibiyim demiş. Bu saray sana nereden kaldı demiş. Benden öncekinden kaldı demiş. Tarihi cevap veriyor; Be Harun! diyor.. Madem o birisinin oluyordu, sana nasıl kaldı diyor. Sen başkasına bırakacağın şeyi, benim niye diyorsun? diyor. Çekip gidiyor sonra. Hayat budur. Kesinlikle toprağın üstünde yürüyeceğiz. Kesinlikle tuttuğum güçlü olacak, ama Allah’ın mülkündeyiz. Bunu unutmayacağız. Allah’ın mülkünde olduğunu unuttuğumuz gün, başkasına bırakacağımız şeyi, benim diye nasıl söyleriz sorusu kulağımıza yansısın. Madem bu birisinin oluyor, niye sana bıraktılar bunu? Sorusunun cevabını bulmaya çalışalım.