KIYAMETİN EN BÜYÜK ALAMETİ GELDİ (Soru-Cevap)

Bütün dünya sizin cümlelerinizi, kelimelerinizi duymasını isteseydiniz ne söylerdiniz? “La İlahe İllallah Muhammedür Rasulullah” derdim Bütün dünyanın buna şahit olması ne demek biliyor musun sen? Senin adın ne? Tekin? Pek Tekin biriymişsin sen, güzel. Sen de öyle yap. ‘Muhammedür Rasulullah’ de gökler bile duysun. Taşlar duysun, denizde balıklar duysun Onlar da sana şahit olsun. Kur’an-ı Kerim’imiz gençler ne diyor? Firavun boğulup gittiğinde, Rabbimiz buyuruyor ki; “Fema beket aleyhissemaü vel ard” (Ne gökler ne yerler ağlamadı onun için) diyor (Duhan 29) Zaten gök kime ağlar ki diyemiyorsun. Toprak ağlar mı? Meğerki mesele şuymuş Bir mü’min bir yerde secde ettiyse o toprak kıyamet günü o mü’mini arar şahit olurmuş. O mü’min bir daha gelmediği anlaşılınca toprak aleminde, gökteki hava cisimlerinde “o mü’min öldü, benim üzerimde namaz kılacak, Allah diyecek insan kayboldu” diye toprak ağlarmış Firavun böyle bir şey yapmadığı için kimse ağlamamış Ben isterim ki sesim bütün dünyada duyulsun da peşimden dağlar ağlasın isterim ben. Sen de öyle yap Tekin. Bu güzeldi ya başka güzel sorusu olan yok mu? Günümüzde 2000’li yıllar dedik, müslümanların gidişatını nasıl görüyorsunuz? Ben uzaydan bakmıyorum dünyaya. Dolayısıyla sen ne görüyorsan ben de onu görüyorum Benim kuşbakışı görüşüm yok. Amma… Gençler, Rasulullah (sav)’in hadisi şeriflerini okuyanlar bugünü film izler gibi izlerler. Bugün sizin sıkıntı gördüğünüz şeyler hadislerde uyarı olarak var. Dolayısıyla çok şaşmıyorum. Bundan daha beterini de bekliyorum. Bu görüntünün daha beterini de bekliyorum. Ama umudum da artıyor bu arada. Neden artıyor? Çünkü ne olursa olsun, durum ne kadar kötü olursa olsun Allah, O’na koşanı geri göndermiyor. Beni de gerisi ilgilendirmiyor zaten. – Şimdi hocam ahir zamandayız dedik, – hani 2000’li yıllardayız dedik… – Genelde bu yılları ahir zaman olarak kullanıyoruz. – Sizin gerçekleştiğini düşündüğünüz kıyamet alametleri var mı? En büyüğü, bir numaralı kıyamet alameti Peygamber Efendimizin (s.a.v.) gönderilmesidir. Kıyamet Peygamberi Ve buyuruyor ki Peygamberimiz (s.a.v.) “Benim gönderildiğim zamanla kıyamet arasındaki mesafe, ikindi vakti ile akşam namazı arasındaki mesafe kadardır.” diyor. Rakam vermiyor ama 24 saatlik günde ikindi ile akşam arasında ne kadar vakit var? Yaz aylarında üç saat var. Üç, üç buçuk saat 24 saatin hadi dört saat diyelim. Yirmisi geçmiş dördü kalmış Efendimiz (s.a.v.) geldiğinde. Onun üzerinden de 1400 sene geçmiş Kıyamete yirmi sene var diyenin aklına şaşarım. Ne karışıyorsun Allah’ın işine Ama on bin sene var diyende de akıl yok. Gayba ait bir konu Ama kıyametin, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kadar net bir alameti yoktur. Onun dışında o düzeyde olmayan alametler var. Mesela; kadınların iş yeri açmaları, kocalarının parasına karışmaları kıyamet alametleri olarak Buhari’de hadis diye geçiyor. Bunun gibi pek çok alametler ne yazık ki gözümüzün önünde olduğu halde ibret alamıyoruz. Arkadaşlar alametinden çok benim ona hazırlığım önemli Hiçbir alameti de olmasa ben hazır olmalıyım çünkü en büyük kıyamet benim ölümümdür Benden sonra banane kıyametten Diye düşünmemiz lazım – Hocam şimdi hane içinde eşlerin birbiriyle olan tartışmaları illaki her evde oluyordur Bu kadar bekarın sorusu mu bu? Gençleri ürkütme sen ona göre dikkatli sor. – İşte ben onun çözümü için bir soru sormak istedim. Bu garibanların tezgahı yok nesini soruyorsun – Ona göre önlem alırlar hocam onlar da Zenginin malı züğürdün tesellisi olurmuş neyse sor sor hadi. Söz sende kaldı – Hocam bu öfke problemini nasıl çözebiliriz? – En ufak bir şeyden tartışma çıktığında bunu büyütüyoruz – Evet bunla alakalı durumlar var – Hani yok mekanı terk edin, susun vs. ama; bunu da beceremiyorsak ne yapabiliriz bununla ilgili? Arkadaşlar bekarlar beni dinlesin. Evliler laf dinlemez. Bunlar her şeyi bildiğini düşünüyorlar. Bekar var mı, parmaklarını bir göreyim bekarların Aman Allah’ım ya Aman aman aman Hiç sormadım kabul edin Bekar kardeşlerim bu ağabeyiniz İnşallah uzun yıllar yaşar, sizin evinize bir çorba içmeye gelir. Ama görünen köy kılavuz istemez Fatihadan unutmayın bu ağabeyinizi Şu sözümü hatırlayın o gün Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Saliha bir kadınla yani Allah’tan korkarak yaşayan bir kadınla evlenen, dininin %50’sini tamamlamıştır.” diyor Gerisinde de Allah’tan korksun cennete girsin diyor. Arkadaşlar Bana bir İslamiyetin emirlerini sayın desem Namaz, oruç, haç, zekat, anaya babaya itaat Kur’an okumak, kurban kesmek, sadaka vermek, fitre vermek, itikafa girmek, Teravih kılmak, cuma namazı kılmak, tesettüre girmek… Yav sayıyorsun sayıyorsun kaç tane emir var. Kadın %50’sini oluşturuyor bunların. Ben o zaman diyorum ki sana Ey bekar Başka kimse yok da burada, hey hepiniz İslamiyet adına yapacağın her ne varsa onların toplamı kadar aile seni yoracak. Buna hazır değilsen evlenme. Namazdan, oruçtan ne biliyorsan İslam olarak, yaz bir kenara. Onların toplamının psikolojik veya biyolojik ağırlığını ölç, fiziksel ağırlığını ölç. Evlilik o kadardır. Neden? Allah buna Cennet veriyor. Ucuz değil ki cennet, boşuna da değil bedava da değil. Cehennem de boşuna değil tabi. Dolayısıyla evlenenler “Ey Allah’ım! Bu kadından bu erkekten yani karı koca kimse, ben bir şey istemiyorum. Ben senin adına nikahlandım. Senden isterim ben.” derse karşısındaki kim olursa olsun Allah’ın izniyle o yuva dağılmaz. Şimdi çok önemli olarak bir sorunumuz var bizim. Cep telefonu diye bir şey icat oldu. Yemeği oradan sipariş veriyorsun, okul puanını oradan öğreniyorsun, üniversite sonuçları oradan çıkıyor, hesabı oradan yapıyorsun, dııınk karşına çıkıyor. Kadını da öyle zannediyor erkekler. Kıyamete kadar öyle bir kadın olmayacak, Cennette huriler öyle olacak. Beklenti yanılgısı bu. Bundan tövbe et sen. Kardeşlerim, Peygamber Efendimiz (sav) kainatın efendisi, ama hanımlarıyla sıkıntıları oldu. Hatice anamızla olmadı sadece. Kapıya atmadı onları Bir şeyi unutmayın. Kur’an-ı Kerim insanlığın en kötüsü olarak iki kişiyi gösteriyor. En kötü insan onlar diyor: Nuh(a.s)’ın karısı, Lut(a.s)’ın karısı Allah 25 insanı örnek gösteriyor bize. Nuh (a.s) bu 25’in ilk beşinde. Asırlarca karısı baş belası olmuş. Lut (a.s)’ın karısı en kötü kadın, zalimlikte. Ahlakta değil ama. Bir Peygamberin karısı için öyle aklınıza gelen kötü kadın rolü olmaz. Ama boşarım seni sözünü duymamış bu kadınlar kocalarından. Nuh (a.s) boşamak kelimesini kullanmadı hiç. Düşünmeye değmez mi bu? Kafirlere sabrettiği gibi karısına da sabretti. Müslümanlar olarak israil ve amerika ile boğuşmaya hazır, evdeki kadınla sabırda boğuşmaya hazır değilsen bir çelişki yaşıyorsun demektir. İşte buna ben beklenti yanılgısı diyorum. Öyle bir evlilik yok. Öyle bir evliliği Peygamberler yapamadı ki sen yapacaksın. Bir şeyi size anlatayım Nikah yapılırken hiç bulundunuz mu, dini nikah kıyılırken? Nasıl dua ettiklerini gördünüz mü hiç? İman mısınız? (Evet) Nikah kıydın mı hocam hiç? (Yani) Duanda; “Yarabbi, Ali ile Fatıma arasındaki mutluluğu bunlara nasip et diyor musun? (Diyorum) Duyuyor musunuz? Ali’ye Ebu Turab deniyor mu? Ne demek Ebu Turab? Topraklı adam demek. Niye öyle demişler ona? Çünkü gelmiş mescitte yüz üstü yatmış toprağın üstüne, sinirden patlıyor kafası Efendimiz (s.a.v) gelmiş; “Ey toprak baba, burada ne yatıyorsun.” demiş. Niye? Fatıma ile kavga etmiş, camiye kaçmış. Hoca da dua ediyor, “Ya Rabbi Ali ile Fatıma arasındaki mutluluğu nasip eyle.” Doğru, mutluluk vardı ama öyle olmadı hep. Mescide kaçtı Ali. Bunu da nereden öğrendi Efendimiz? Kızını ziyarete gitti. ‘Damadım nerede?’ dedi, “Camiye gitti.” dedi. Hayat bu çünkü, hayat. Medine’de de hayat yaşandı. Ali de olsan hayatı yaşayacaksın. Hangisi haklıydı hangisi haksızdı, onu boşver sen Fırtına koparmadılar buna. Efendimiz onu orada uyardı, gitti evine. Selamünaleyküm. Kapandı o iş. Biz bunun mücadelesini, yoğunlaştırıyoruz ki böyle şeytan bayram etsin diye. Bu beklentiden vazgeçen en sevimsiz, geçimsiz kadınla ve kocayla yaşar Allah’ın izniyle. Ama işte telefondan, internetten her şeyi sipariş verir gibi mutluluk sipariş vereceğine inanıyorsan sen bekle biraz. Biraz şöyle bekle; İsrafil (a.s) bir üfürecek dünya yıkılacak. Sonra bir daha üfürecek insanlar mezardan kalkacak. Ondan sonra mahşer kurulacak. Milyonlarca sene sıraya girilecek. İnşaallah imanla öldüğün için cennete gideceksin. Huriler öyle tam aradığın gibi. Biraz bekleteceğim ama sabır. Kardeşler, Allah sizden razı olsun Dilerim Rabbimden Cennette de böyle buluşalım (İnşallah) Orada Allah’ın dostlarını gidelim, görelim, Onlar bizi davet etsinler, Ali’yi görelim, Fatıma’yı görelim… Orada mahremiyet olmayacak, değil mi? Fatıma annemizin elini öpebilecek miyiz mesela? Ne demek ”Bilmiyoruz”? Gençler, şeriat burada var orada yok Orada yok Allah’a emanet olun. Selamünaleyküm.


Almanca

Wenn sie wollen würden, dass die ganze Welt ihre Sätze, Wörter hört, was würden sie sagen? Ich würde: “La İlahe İllallah Muhammedür Rasulullah” sagen (“Ich bezeuge, dass es keinen anderen Gott gibt außer Allah, und dass Mohamed sein Diener und Gesandter ist.”) Weißt du, was es heißt, dass die ganze Welt das hört? Was ist dein Name? Tekin? Du bist wohl ein sehr Ruhiger (tekin = ruhig), schön. Mach du es auch so. Sag “Muhammedür Rasulullah” (Mohamed ist sein Diener und Gesandter), das soll der Himmel hören. Das sollen die Steine, die Fische im Meer hören, und die sollen Zeuge für dich sein. Was sagt unser Koran? Als der Pharao ertrank, sagt unser Herr: “Fema beket aleyhissemaü vel ard” (Weder Himmel noch Erde weinte über sie”; Duhan 29) Du kannst nicht sagen: “Für wen würde der Himmel denn schon weinen? Kann die Erde weinen? Indessen ist die Sache aber eigentlich folgende: Wenn ein Gläubiger auf einem Boden gebetet hat, wird dieser Boden am Tag des Jüngsten Gerichts diesen Gläubigen suchen und Zeuge für dich sein. Wenn bei der Welt der Erde und bei der Materie im Himmel gemerkt wird, dass ein Gläubiger nicht mehr kommt, wird die Erde “Der Gläubige ist gestorben, der Mensch, der auf mir sein Gebet verrichtet und Allah sagt, ist verschwunden”, sagen und weinen, Weil der Pharao solche Sachen nicht getan hat, hat niemand geweint, Ich würde wollen, dass meine Stimme von der ganzen Welt gehört wird und Berge mir hinterher weinen. Mach du es genau so, Tekin. Das war schön, hat niemand noch eine schöne Frage? Heutzutage, wir haben die 2000er erwähnt, wie sehen sie die Entwicklung der Muslime? Ich gucke nicht vom Weltall aus auf die Welt. Daher sehe ich genau das, was du auch siehst, ich habe keine Vogelsicht. Aber… Die Leute, die die Hadithe des Gesandten lesen, schauen dem Heute wie ein Film zu. Das, was ihr heute als Mangel seht, gibt es als Warnung in den Hadithen. Deswegen wundere ich mich nicht sehr. Ich erwarte auch Schlimmeres als das. Ich erwarte eine noch schlimmere Aussicht. Aber gleichzeitig steigt auch meine Hoffnung. Warum steigt sie? Weil, Egal was passiert, wie schlimm die Lage auch ist, schickt Allah denjenigen, der zu ihm rennt, nicht zurück. Der Rest interessiert mich eh nicht. – Nun, wir haben das Ende der Welt erwähnt, – wir haben eben die 2000er gesagt… -allgemein nutzen wir diese Jahre als das Ende der Welt. – Gibt es Zeichen für den Jüngsten Tag, bei denen Sie denken, dass diese sich bereits bewahrheiten? Das größte, das erste Zeichen für de Jüngsten Tag ist, dass unser Prophet (s.a.v) weggeschickt wurde. Der Prophet des Jüngsten Tages, und unser Prophet (s.a.v) sagt: “Der Abstand zwischen der Zeit, zu der ich geschickt wurde und dem Jüngsten Gericht, ist wie der zwischen dem Nachmittagsgebet und dem Abendgebet.” Er erwähnt keine Zahl, aber wie viel Zeit ist an einem 24-stündigen Tag zwischen Nachmittag und Abend? In den Sommermonaten sind es drei Stunden. Drei, dreieinhalb Stunden, von 24 Stunden, sagen wir mal es sind vier Stunden. 20 davon sind die Vergangenheit und vier sind übrig geblieben, als unser Prophet gegangen ist. Das ist 1400 Jahre her, Ich wäre überrascht über die Intelligenz jener, die sagen, dass der jüngste Tag in 20 Jahren ist. Was mischst du dich in die Arbeit Allahs ein, aber auch die, die sagen, es sind noch 10 000 Jahre, haben keinen Verstand. Es ist ein Thema, das dem Ungesehenen zugehörig ist, aber der jüngste Tag hat kein so deutliches Zeichen wie unseren Propheten. Abgesehen davon gibt es Zeichen, die nicht auf demselben Niveau sind. Zum Beispiel: dass Frauen Arbeitsstellen öffnen und sich in Geldangelegenheiten ihrer Männer einmischen, steht in den Buhari Hadithen. Obwohl in solcher Art sehr viele Zeichen vor unseren Augen sind, können wir leider keine Lehre daraus ziehen. Freunde, wichtiger als die Zeichen sind die Vorbereitungen, die man dafür trifft, selbst, wenn es keine Zeichen gibt, die zu sehen sind, muss ich vorbereitet sein, denn der größte jüngste Tag ist mein Tod, was juckt mich der Tag des jüngsten Gerichts nach meinem Tod, so müssen wir denken, – Nun gibt es im Haus sicherlich Streitereien zwischen Ehepartnern, Ist das die Frage von so vielen Singles hier? Erschrecke die Jugendlichen nicht, frage demnach vorsichtig. – Ja ich wollte etwas für die Lösung davon fragen. Diese Armen haben keine Theke (im Sinne von sie sind nicht mal verheiratet), was fragst du darüber – Sie können sich ja dementsprechend darauf vorbereiten Die Ware der Reichen ist wohl der schwache Trost, wie auch immer los frag. Das Wort ist bei dir, – Wie kann man das Wut-Problem lösen? – Bei der kleinsten Streiterei komplizieren wir es, – Ja es gibt solche Situationen – Man kann zum Beispiel den Ort verlassen usw., aber wenn wir auch das nicht hinkriegen, was können wir dann machen? Freunde, die Singles sollen mir zuhören. Die Verheirateten hören nie zu. Sie denken, dass sie alles schon wissen. Gibt es hier Singles, zeigt auf, Oh mein Gott, oh man Nehmen wir an ich hab das erst gar nicht gefragt, Meine ledigen Brüder, ich als euer Bruder werde – so Allah will -lange Jahre leben, und zu euch nach Hause kommen, um bei euch Suppe zu essen. Aber was man von Weitem erkennt, bedarf keiner Erklärung, Vergisst bei euren Fatihas nicht diese Bruder, und erinnert euch an dem Tag an folgenden Satz: Unser Prophet (s.a.v) sagt; “Wer mit einer gerechten Frau, also einer Frau, die ihr Leben mit Gottesfurcht lebt, heiratet, hat 50% seiner Religion vervollständigt.” Und für den Rest soll er gottesfürchtig sein und ins Paradies eintreten. Freunde wenn ich sagen würde, dass ihr mir die Befehle des Islams aufzählen sollt Das Gebet, Fasten, Pilgern, Spenden, Gehorsam gegenüber Mutter und Vater, den Koran lesen, opfern, Almosen geben, in die Itikaf gehen, Teravih beten, das Freitagsgebet verrichten, sich bedecken… Du zählst und zählst, man wie viele Befehle es gibt. Die Frau bildet 50% von diesen. Und ich sage dir demnach, Oh du Lediger, hier gibt es niemand anderen, Oh ihr alle so viel es im Namen des Islams gibt, das du machen kannst, so viel wie die Summe all dieser, so sehr wird deine Familie dich ermüden. Was du vom Gebet, vom Fasten weißt, schreibe es auf. Messe die Summe der psychologischen und biologischen Last, die physische Last dieser. Die Ehe ist so viel. Warum? Allah gibt für sie das Paradies. Das Paradies ist doch nicht günstig, sie ist auch nicht umsonst und gratis. Die Hölle ist natürlich auch nicht umsonst. Wenn diejenigen, die geheiratet haben also “Oh Allah! Ich möchte von dieser Frau, diesem Mann – Je nach dem, wer Mann oder Frau ist – nichts haben. Ich habe in deinem Namen geheiratet. Ich möchte von dir.” sagt wird, egal wer ihm gegenüber steht, mit der Erlaubnis Allahs dieses Nest sich nicht auflösen- Nun haben wir ein sehr wichtiges Problem. Es wurde etwas namens Handy erfunden. Du bestellst dein Essen von dort, erfährst deine Punkte in der Schule von da, die Ergebnisse in der Universität werden dort veröffentlicht, du siehst alles sofort. Männer denken, dass auch Frauen so sind. Bis zum Jüngsten Tag wird es nicht so eine Frau geben, Die Jungfrauen im Paradies werden so sein. Das sind Fehleinschätzungen der Erwartungen. Bereue dies. Meine Brüder, unser Prophet (sav), ist der Gebieter aller Welt, aber er hatte Probleme mit seinen Frauen. Nicht nur mit unserer Mutter Hatice. Er hat sie nicht vor die Tür geschmissen, vergisst eines nicht. Der Koran zeigt als das Schlimmste der Menschheit zwei Menschen auf. Er sagt, dass sind die schlechtesten Menschen. Die Frau von Noah (a.s) und die Frau von Lot (a.s), Allah zeigt uns 25 Menschen als Vorbild. Noah (a.s) ist von diesen 25 in den Top Fünf. Seine Frau war Jahrhunderte lang ein Unglück. Lots Frau ist die schlimmste Frau bezüglich Grausamkeit. Aber nicht bezüglich Moral. Zu einer Frau eines Propheten passt nicht die Rolle einer bösen Frau, die euch mal so einfallen würde. Aber diese Frauen haben von ihren Männern nicht den Satz “Ich werde mich von dir scheiden” gehört. Noah (a.s) hat das Wort scheiden nie benutzt. Ist das nicht Wert, darüber nachzudenken? Er hat genau so wie er die Ungläubigen ertragen, seine Frau ertragen. Wenn du als Muslim dazu bereit bist, dich mit Israel und Amerika zu raufen, aber nicht dazu bereit bist mit deiner Frau zu Hause mit der Geduld zu raufen, dann heißt das, dass du in Widerspruch gerätst. Und das nenne ich auch Fehleinschätzung der Erwartungen. So eine Ehe gibt es nicht. So eine Ehe haben nicht mal die Propheten geführt, wie sollst du sie führen. Ich werde euch etwas erzählen, Wart ihr schon mal dabei, als eine Ehe geschlossen wurde, als eine islamische Eheschließung stattgefunden hat? Habt ihr schon mal gesehen, wie sie beten? Sind Sie ein Imam? (Ja) Hast du schon mal eine Ehe geschlossen (Ja) Sagst du in deinem Gebet “Allah, lasse ihnen das Glück, das Ali und Fatma unter sich hatten, zuteil werden”? (Ja, sage ich) Hört ihr das? Wird Ali nicht Ebu Turab genannt? Was heißt Ebu Turab? Es heißt Mann mit Erde. Warum haben sie ihn so genannt? Weil er in den Gebetsraum gegangen ist, sich auf die Erde mit dem Gesicht nach unten gelegt hat, sein Kopf platzt vor Wut, Unser Prophet (s.a.v) kommt; “Oh Vater der Erde, warum liegst du hier”, sagt er. Warum? Er hat mit Fatima gestritten, ist in die Moschee geflüchtet. Und der Hoca betet “Allah, lasse ihnen das Glück, das Ali und Fatma unter sich hatten, zuteil werden” Stimmt, da gab es Glück, aber es war nicht immer so. Ali ist in den Gebetsraum geflüchtet. Und wie hat es unser Prophet erfahren? Er ist seine Tochter besuchen gegangen. “Wo ist mein Schwiegersohn?”, hat er gesagt, Sie hat “Er ist in die Moschee gegangen”, gesagt. Das ist nämlich das Leben. Auch in Medina wurde das Leben gelebt. Selbst wenn du Ali bist, wirst du dein Leben leben. Wer Recht hatte und wer nicht, mach dir nichts draus, sie haben dafür kein Skandal gemacht. Unser Prophet hat ihn dort ermahnt, er ist nach Hause gegangen. Selamünaleyküm. Die Sache war gegessen. Wir erschweren uns die Auseinandersetzung dafür, damit der Teufel feiert. Wer diese Erwartung aufgibt, kann auch mit der unfreundlichsten und ungeselligsten Person leben, so Allah will. Aber wenn du daran glaubst, dass du genau so wie du vom Handy im Internet alles bestellst, auch Glück bestellen wirst, dann warte du noch ein bisschen. Dann warte noch; Israfil (a.s) wird einmal pusten und die Welt wird untergehen. Und dann wird er noch einmal pusten und die Menschen werde von ihren Gräbern auferstehen. Dann wird der Ort des jüngsten Gerichts aufgebaut. Millionen von Jahren werden sich anstellen. So Allah will, wirst du, weil du im Glauben gestorben bist, ins Paradies gehen. Die Jungfrauen im Paradies sind genau so, wie du willst. Ich werde euch warten lassen, aber Geduld. Brüder, möge Allah mit euch zufrieden sein, Ich wünsche mir von meinem Herren, dass wir uns im Paradies auch so versammeln werden (so Allah will) Lasst uns dort zu den Gesandten Allahs gehen, lasst uns sie sehen, sie sollen uns einladen, lasst uns Ali sehen, Fatima sehen… Dort wird es keine Geheimhaltung geben, stimmt’s? Können wir zum Beispiel die Hand unserer Mutter Fatima küssen? Was soll das heißen “Wir wissen es nicht”? Die Scharia gibt es hier, dort nicht dort gibt es sie nicht Allah segne euch. Selamunaleyküm.


Azerice

Bütün dünyadakı ifadələrinizi və sözlərinizi eşitmək istəsəydiniz nə deyərdiniz? “La Ilahe Ilalallah Muhammadur Rasulullah” deyərdim Bütün dünyaya bunun şahidi olmağın nə demək olduğunu bilirsinizmi? Adın nədir Tekin? Sən çoxlarından, gözəlisən. Sən də bunu edirsən. Hətta Məhəmmədur Rəsulallahın səmaları da eşidilməlidir. Daşları eşit, dənizdəki balıqları eşit Qoy sənə də şahid olsunlar. Quranımız gənclərə nə deyir? Firon boğulanda Rəbbimiz buyurur: “Fema beket aleyhissemaü vel ard” (Nə göylər, nə də yerlər onun üçün ağlamadı) deyir (Duha 29) Göy kimin ağladığını deyə bilməzsən? Torpaq ağlayacaqmı? Görünən budur Mömin bir yerə səcdə edərsə o torpaq qiyamət günü möminini axtaracaqdı. Möminin yenidən gəlmədiyi, yer aləmində, göydəki hava cisimlərində olmadığı başa düşüldükdə Torpaq “bu mömin öldü, mənim üçün dua edəcək insan, Allah yox olar” deyərək ağlayardı. Firon belə bir iş görmədiyi üçün heç kim ağlamadı Səsimin bütün dünyada eşidilməsini istəyirəm, amma məndən sonra dağların ağlamağını istəyirəm. Sən bunu et, Təkin. Gözəl idi, yoxsa başqa yaxşı suallarınız var? Bu gün 2000-ci illər dedik, müsəlmanların tərəqqisini necə görürsən? Mən dünyaya kosmosdan baxmıram. Beləliklə, gördükləriniz mənim gördüyüm şeydir Quşun gözü yoxdur. Amma … Gənclər, Rəsulallahın (s.ə.v) hədis şeriflərini oxuyanlar bu gün sanki bir filmə baxırlar. Bu gün çətinlik içində gördüyünüz şeylər hədislərdə bir xəbərdarlıq olaraq var. Buna görə çox təəccüblənmirəm. Bundan daha çox şey gözləyirəm. Bu görüntünün daha pis olacağını gözləyirəm. Ancaq ümidim, getdikcə artır. Niyə artır? Çünki vəziyyət nə qədər pis olsa da Allah Ona tərəf qaçanları geri qaytarmaz. Qalan hər halda mənə aid deyil. – İndi müəllim, axır vaxtlar dedik, – 2000-ci illərdə olduğumuzu dedik … – Biz ümumiyyətlə bu illəri son dövrlər kimi istifadə edirik. – Düşündüyünüz apokalipsis əlamətləri varmı? Ən böyük, bir nömrəli apokalipsis Peyğəmbərimizin (s.ə.v) göndərilməsidir. Qiyamət Peyğəmbəri Və buyurur ki, Peyğəmbərimiz (s.ə.v) “Göndərilən vaxtla apokalipsis arasındakı məsafə günorta vaxtı və axşam namazı arasındakı məsafədir.” deyir. Bu rəqəm vermir, amma 24 saatlıq bir günorta və axşam arasındakı müddət necədir? Yazda üç saat var. Üç, üç yarım saat 24 saatınız dörd saat deyək. Ustadımız (s.ə.v) gələndə onlardan iyirmi dördü qalır. 1400 il keçdi İyirmi il əzab var deyənlərin ağlına heyranam. Allahın işinə nə ilə qarışırsan Ancaq on min il var deyənlərdə ağıl yoxdur. naməlum bir mövzu Lakin apokalipsisdə Peyğəmbərimiz (s.ə.v) qədər açıq bir qüsur yoxdur. Bundan başqa, o səviyyədə olmayan əlamətlər var. Məsələn; Qadınların iş yerlərinə və ərlərinin pullarına açılması Buxaridə apokalipsis əlaməti olaraq hədis adlanır. Təəssüf ki, bu kimi əlamətlər gözlərimizin önündədir, amma imza ala bilmirik. Ona hazırlaşmağım dostlardan daha vacibdir Heç bir işarə olmasa da hazır olmalıyam çünki ən böyük apokalipsis mənim ölümümdür Məndən sonra apokalipsisdən banan Düşünməliyik – Xoca, indi ev təsərrüfatındakı həyat yoldaşlarının mübahisələri hər ailədə baş verir. Bu qədər təkbaşına sual? Gəncləri qorxutma, diqqətlə soruş. Burada onun həlli üçün bir sual vermək istədim. Bu baqotlarda sayğac yoxdur, nə istəyirsən – Ona görə tədbir görürlər. Varlıların varlılarının təsəllisi olduğunuzu soruşun. Söz sənindir – Xoca, bu qəzəb problemini necə həll edək? – Mübahisə bir şeydən çıxanda bunu böyüdürük – Bəli, bununla bağlı vəziyyətlər var – Yer yoxdur, yeri tərk et, bağla və s. amma; Bunu da edə bilmiriksə nə edə bilərik? Dostlar məni dinləyir. Evlidir qulaq asma. Hər şeyi bildiklərini düşünürlər. Tək var, qoy barmaqlarını görüm Ey allahım Vallah Heç vaxt soruşmadım, qəbul et Qardaşlarım sənin qardaşındır Ümid edirəm uzun illər yaşayır, sənin evinə bir şorba üçün gəlir. Ancaq görünən kənd bələdçi istəmir Unutma bu qardaş O gün sözümü xatırla Peyğəmbərimiz (s.ə.v) buyurur; “Saliha, bir qadınla, yəni Allahdan qorxan bir qadınla evlənərək, dininin 50% -ni tamamladı.” deyir Allahdan qorxaraq arxasındakı cənnətə girməli olduğunu söyləyir. Dostlar Mənə İslamın əmrlərini desəm Namaz, oruc, çarmıx, zəkat, ana və ataya itaət Quran oxumaq, qurban vermək, sədəqə vermək, fitrə vermək, qeydiyyatdan keçmək, Təravih qılmaq, cümə namazı qılmaq, hicaba girmək … Neçə sifarişiniz olduğunu hesablayır. Qadınlar bunların 50% -ni təşkil edir. Sonra sənə deyirəm Ey subay Burada başqa heç kim yoxdur, hamınız İslam adı ilə nə edə bilərsən Ailəni cəmi qədər yorursunuz. Buna hazır deyilsinizsə, evlənməyin. İslam olaraq, namazdan və orucdan nə bilirsənsə, yayı bir kənara qoy. Onların cəminin psixoloji və ya bioloji çəkisini ölçün, fiziki ağırlığını ölçün. Evlilik bu qədərdir. Niyə? Allah bunu Cənnətə verir. Cənnət ucuz deyil, heç bir şey üçün deyil, pulsuz da deyil. Əlbəttə, cəhənnəm boş yerə deyil. Beləliklə, evlənənlər “Allahım! Mən bu qadından, bu kişidən, ər-arvaddan bir şey istəmirəm. Heç bir şey istəmirəm. Mən sizin üçün evliyəm. Səndən istəyərdim. ” desə kim olursa olsun Allahın izni ilə o yuva dağılmır. İndi çox vacib bir problemimiz var. Cib telefonu kimi bir şey icad edildi. Oradan yeməyi sifariş edirsən, oradakı məktəb hesabını öyrənirsən, universitet nəticələri oradan gəlir, hesablamanı oradan, xaricdən edirsiniz. Kişilər də qadınları belə düşünürlər. Qiyamət gününə qədər belə bir qadın olmaz. Cənnətdəki Huris belə olacaq. Bu gözləmə səhvidir. Tövbə etdin. Qardaşlarım, Peyğəmbərimiz (s.ə.v) kainatın sahibi, ancaq xanımları ilə problem yaşadı. Xədicə yalnız anamızla baş vermədi. Onları qapıya atmadı Bir şeyi xatırla. Quran iki insanı bəşəriyyətin ən pis tərəfi olaraq göstərir. Ən pis insan deyir: Nuhun (ə) arvadı, Lutun (ə) arvadı Allah bizə 25 nəfəri nümunə göstərir. Nuh (ə.s) həmin 25 nəfərin ilk beşliyindədir. Əsrlər boyu həyat yoldaşı narahatlıq keçirib. Lutun (ə) həyat yoldaşı ən pis qadın, qəddardır. Əxlaqda deyil. Bir Peyğəmbərin həyat yoldaşı üçün ağlınıza gələn pis qadın rolu yoxdur. Ancaq səndən eşitməmiş bu qadınları ərlərindən boşam. Nuh (ə.s) heç vaxt boşanma sözünü işlətməmişdir. Düşünməyə dəyər deyilmi? Həyat yoldaşına səbri ilə yanaşı səbir edir. Müsəlman olaraq, İsrail və Amerika ilə vuruşmağa hazır deyilsinizsə, evdə olan qadınla səbirlə mübarizə etməyə hazır deyilsinizsə bir ziddiyyət yaşayırsınız. Gözləmə xətası dediyim budur. Belə evlilik yoxdur. Peyğəmbərlər belə bir evlilik edə bilmədilər ki, sənin edəcəksən. Sizə bir şey deyim Heç toyda olmusunuz, Dini toy doğranarkən? Onların necə dua etdiyini görmüsən? İnanırsınız? (Bəli) Heç toyun olubmu, müəllim? (Yəni) duanda; “Vallah, sən onlara Əli ilə Fatıma arasındakı xoşbəxtliyi deyirsən? (Diyorum) Eşidirsən? Əli Əbu Turab adlanır? Əbu Turab nə deməkdir? Yerə düşmüş adam deməkdir. Niyə ona dedilər? Məscid yerdə üz-üzə gəldiyi üçün baş əsəbdən qopdu Ustadımız (s.ə.v) gəldi; “Ey yer atası, burada nə yatırsan?” demiş. Niyə? Fatimə ilə vuruşub məscidə qaçdı. Xoca, “Rəbbi Əli ilə Fatimə arasındakı xoşbəxtlik necə olur?” Düzdür, xoşbəxtlik var idi, amma həmişə deyil. Əli məscidə qaçdı. Ustadımız bunu haradan öyrəndi? Qızını ziyarətə getdi. ‘Mənim kürəkənim haradadır?’ dedi, “Məscidə getdi.” dedi. Bu həyatdır, çünki həyat. Mədinədə də həyat var idi. Əli olsan da həyatı yaşayacaqsan. Hansı doğru, hansının səhv olduğunu heç düşünməyin Fırtına ilə aparmadılar. Ustamız orada xəbərdarlıq etdi, evə getdi. Selamünaleyküm. Bağlanıb. Bunun mübarizəsini gücləndiririk ki, belə bir şeytan ziyafət versin. Bu gözləntini vermək Allahın izni ilə ən xoşagəlməz, uyğun olmayan qadın və ər ilə yaşayır. Ancaq xoşbəxtliyə əmr verəcəyinizə inansanız, sanki hər şeyi telefondan, internetdən sifariş verərsiniz biraz gözləyin. Bir az belə gözləyin; Bir İsrafil (əs) üfürəcək bir dünya məhv olacaq. Sonra yenidən üfürəcək insanlar qəbirdən qalxacaqlar. Bundan sonra xestelik qurulacaq. Milyonlarla il növbəyə qoyulacaq. Ümid edirəm cənnətə gedəcəksən, çünki imanla ölürsən. Huris sənin adını çəkdiyin kimi. Bir az gözləyirəm amma səbr edirəm. qardaşlar, Allah rəhmət eləsin Rəbbimdən diləyirəm Göydə belə görüşək (İnşallah) Artıq Gəlin Allahın dostlarını görək, Bizi dəvət etsinlər, Görək Əli, Görək Fatıma … Orada gizlilik olmayacaq, deyilmi? Məsələn, anamın əlindən öpə bilərikmi? “Bilmirik” nə demək istəyirsiniz? Gənclər, şəriət buradadır, yoxdur Orada yoxdur Allaha əmanət olun. Selamünaleyküm.

KABİRDE İLK GECE NELER OLUYOR ? (DUYUNCA ŞOK OLACAKSINIZ !)

Yine dünyada sonsuz kalacağını düşünerek sabah uyandın. İş yerinde bir türlü bitiremediğin evrak işlerindeydi aklın. Bir bitirsen, bir terfi etsen, yılların hasretini çektiğin yazlığını almana bir adım daha yaklaşacaktın. Ayakkabı ve kemer kombinine en çok yakışacak olan gömleğini o gün aldın ve seçtin dolabından. İçeride de her zamanki gibi eşinin elleri değen o omletin pişiyordu. Sonsuzu yaşayacağını düşündüğün o dünyada bir günün daha sorunsuzca tam da istediğin gibi akıp gidiyordu. Evden mutlu şekilde çıktın. Güneş tam da tependen vurunca Bir baş ağrısı aldı seni. Ama bu sebepten dolayı işe geç gidemezdin. Çünkü çekler seni bekliyordu. Eğer geç gitsen, bir çek daha yazılabilirdi. Neydi ki? Bir aspirinlik işti baş ağrısı. Çekten önemli değil. Arabana doğru yürürken, o güzel arabana, son model arabana. Uzunca açma tuşuna bastın ve bütün camlar daha sen gelmeden açılmıştı. Biraz serinlesen bütün baş ağrın geçecekti çünkü. Ama ilk ışıklarda başındaki sancı birden kalbinde çarpıntıya dönüştü. Ellerin direksiyonda titremeye başladı. Halini anlamadan arkandan basılan kornalar, seni çıldırtıyordu. Ama birazdan içine düşeceğin o savaşın habercisiydi adeta. Güneş tependeydi. Ama bu defa, gözlerinde anlam vermediğin bir karanlık. Tekrar ışığa kavuştuğunda hastanede olduğunu anladın. Giderek vücudundan kanın çekildi. Ve çekildikçe soğumaya, üşümeye başladın. Kalp krizinden dolayı ameliyattaydın. Tependeki ışık da güneş gibi saçlarını okşamıyordu artık. Annen, ameliyat masasının etrafındaydı. Ve yalvarıyordu. “Allah’ım ne olur, şimdi değil. Hayır, şimdi olamaz. Onu yanına alma. O henüz senin yolunda bile değil.” Bak işte, yine karardı her yer. Karanlığın içerisinde ateş kırmızısı bir şeyler var. Konuşsan duymuyor. Duysa da aldırmıyor. Azrail, ruhunu bedeninden ayırmaya gelmiş. Birazdan imam hayatında duyabileceğin en acıklı Kuran’ı okuyacak. Çünkü senin için okuyacak. Bu iş, hiç bu kadar acıklı olmamıştı. En sevdiklerin, üzerine en çok toprak atanlar oldu. Gardırobunda giyilebilecek onca alternatif varken, üstünde neden kefen? Dünya renkliydi, aldatıcıydı. Ama aşağısı simsiyah. Ne kaldı elinde? Söylesene, ne kadı? Çığlıklar atıyorsun. Eğer etrafındakiler duysaydı, hepsini bayıltabilecek çığlıklar. “Bu aceleniz, bu aceleniz nedir söylesenize. Yoksa benim gördüklerimi görmüyor musunuz? Gittiğim yerin bu kadar şerli olduğunu bilseydiniz, bu kadar acele eder miydiniz? Sen de mi anne? Sen de mi? Sen de mi aceleyle üstüme toprak atıyorsun? Gözünün bebeğiydim hani? Canından bir candım hani? Çaydan ağzım dahi yansa sen ateşlerde yanardın hani? Hani, ne oldu onlara?” Pişmansın ama elden ne gelir artık? “Ben Rezzak’ım.” dedi. “Rızkına kefilim.” dedi. Ama sen dinlemedin. Çekte adı yazılı olanları razı etmek Rabb’ini razı etmenin önüne geçti. Onlarla akşam yemeği, namazlarından daha önemliydi. “Ben Vedud’um.” dedi. “Sevginin, muhabbetin bütün temayülleri benim elimdedir.” dedi. Ama sen yine dinlemedin. Kalbini haram sevdalarla kirlettin. O kalbinin içerisinde çelikten araba jantı dahi vardı ama Allah yoktu. Pişmansın, ama artık ne gelir elden. “Rabb’im, Rabb’im lütfen bir şans daha ver. Sana söz, bu baş bu secdeden artık kalkmayacak. Mesleğimden daha çok Kuran’ın hakikatlerini bileceğim. Perestiş ettiğim, arkasından gittiğim insanlar faniymiş. Kabrime elleri yetişmiyormuş. Beni bir daha gönder. Artık ben buna göre yaşayacağım.” Hayır, bu film bir kez çekilir. “Nihayet onlardan birine ölüm gelince ‘Rabb’im beni dünyaya geri gönderiniz ki Terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım’ der. Hayır. Bu sadece, onun söylediği boş bir sözden ibarettir. Onların arkasında tekrar dirilecekleri güne kadar bir perde, yani bir berzah vardır.” Ayak sesleri var. İki kişi geliyor. Simsiyah tüyleri yerlere kadar değiyor. Baktığımda kalbimin atışını elimde hissettiren karanlıklar içerisinde iki mavi göz var. Hep ismini duyduğum ama hiç dikkate almadığım Münker ve Nekir işte bunlar. Annem, annem sesimi duymuyor musun? Hani sen bana kıyamazdın? Ben şimdi azap çekiyorum. Hani, hani… neredesin? Neden sınava kaldırdın da o sabah namazlarına beni kaldırmadın be anne. Remzi abi, Çetin abi, hani beni hiçbir kavgada yalnız bırakmazdınız? Nerede kaldı delikanlılığınız? Hani, hani şimdi, şimdi neden yoksunuz? Hanım, evin her köşesini en güzel şekilde döşedin durdun. Neden ruhuna bir ufacık tablo bile asmadın? Neden Rabb’imi tanımak için sohbetlere, derslere gidiyorum diye bana naz yaptın ki? Yoksa kabrimin evindeki koltuk takımı kadar değeri yok muydu? Söylesene, konuşsana. Hani, hani neredesiniz? Bana bu azap içerisinde şimdi yardım etsene. Şimdi anladın mı dostum, La ilahe illallah ne demek? Hiçbir şeyin gücü sen kabirdeyken sana yardım edemediğinde anlarsın. Ve kabir azabı başlar. Bunca kabir azabı yaşarsın ama yine de bitsin diyemezsin. Yine de bitsin isteyemezsin. Neden biliyor musun? Bir sonraki evrede gideceğin cehennem buradan çok daha korkunç, çok daha şerli. Ve sen bunu biliyorsun. Şimdi anlıyorsun değil mi? Mesele dünyadayken “Allah” diyebilmek. Kabirde her türlü söyletirler.


İngilizce

You woke up to another morning on Earth, thinking that you’ll live forever You were thinking about those work documents that you just couldn’t finish Only if you could finish them and get promoted, you’d be one step closer to getting that summer house you always wanted You chose the best shoes and belt combination that goes best with that shirt As always, in the kitchen, your wife was preparing a great omelette In this world which felt endless, everything was going smoothly as planned You left home happy Right when you felt the Sun’s warmth… You started feeling a headache but that couldn’t stop you from going to work… Because those checks were waiting for you. If you were late, you could miss that next paycheck After all, it’s just a headache. It can be cured by an Aspirin… As you were walking to your latest model, luxury car… You hit the button and all the windows were lowered for you before you got there Fresh air would cure your headache anyway… But in the first traffic lights… The pain in your head turned into a throbbing in your heart Your hands started to vibrate on the wheel People were honking at you without even knowing your situation. But this was the trailer for the battle you were about to fight soon… The sun was at its peak but there was a darkness that you couldn’t make sense of… When you saw the lights again, you realized you were in the hospital Blood was being withdrawn from the body and you felt colder and colder You were in the hospital for an heart attack and the light above wasn’t gently warming you like the Sun did Your mother was next to the surgery table and was begging… -“God, please not now. Please, it can’t be now” -“Don’t take him, he’s not even in your path yet (in faith)!” Again, it was dark everywhere… In the darkness, there was something bright red! If you talk, it doesn’t hear you. Even if it hears you, it doesn’t care. Azrael (Angel of death), came to separate your soul from your body In a moment, the Imam will be reciting the most touching Quran you’ll ever hear… Because he’s reciting it for you -“Every soul will taste death. Then to Us will you be returned” Surah Ankabut, Verse 57 It couldn’t get any more depressing than this… Your loved ones were the ones throwing the most soil over you. When there were so many clothes in the closet, why grave clothes? The world was entertaining, deceitful but underneath the ground is pitch black… What do you have left, tell me? What do you have left? You’re screaming… If people around you could hear it, they’d all faint -“What’s the rush? Tell me, what’s the rush for!?” -“Can’t you see what I see?” -“If you knew how bad this place was, would you ever rush to get here?” -“Even you mom?” -“Even you’re throwing soil over me in a hurry?” “Wasn’t I the apple of your eye?” “Wasn’t I a part of you? Even if my mouth burned from hot water, wouldn’t you also feel the burn?” “What happened to your mercy?” You’re regretful but what good is it now? God said “I’m al-Razzaq (The provider)” Said “I will provide you” but you didn’t listen… Persuading the names written on checks stopped you from persuading your Creator Dinner with those was more important than your salah (prayer) God said: “I’m al-Wadūd (Most affectionate)” -“I hold all the tendencies for love and conversation in my hands”… But again you did not listen! You dirtied your heart with sinful relationships In your heart, there was even a place for chrome alloy wheels but no place for God! You were regretful but what good is it now? -“God, please give me another chance. I promise this head won’t be raised up from sajdah” -“I’ll know the properties of the Quran more than my profession” -“Those people whom I idolized and followed were only mortal” -“Their hands wouldn’t reach the grave” -“Send me once more, I will live accordingly” No!!! This movie is only recorded once… [the disbelievers], until, when death comes to one of them, he says, “My Lord, send me back… -“That I might do righteousness in that which I left behind.” No! It is only a word he’s saying; and behind them is a barrier until the day they are resurrected.” Surah al-Muminun, Verse 99-100 I hear footsteps… Two people are approaching Their black hairs are touching the ground When I look, there are two eyes which make my heart feel like it’s palpating in my hands These are “Munkar and Nakir”, the names I’ve always heard but never paid attention to -“Mom, can’t you hear my voice?” -“I’m being tortured now, weren’t you merciful? -“Where are you now mom!?” -“Why’d you wake me up for exams but not for Fajr (morning prayer)” -“Brother Ramzi, Chetin brother, didn’t you say you’d never leave me alone in a fight?” -“Where’s your manliness now!? Why aren’t you helping me now?” -“My wife, you were the one who decorated the whole house… -“Why didn’t you decorate my soul?” -“Why’d you give me attitude when I was attending lectures to learn about my creator?” -“Wasn’t my grave not as valuable as the living room sofa?” -“Tell me… …Where are you all!?” -“Help me now in this torment of the grave” Now, did you understand what “La ilahe illAllah means? You’ll understand it when no one else can help you in the grave And torment of the grave will start… You’ll be in pain but you won’t be able to say stop! You just won’t be able to say stop! You know why? Because the hell you’re going to after this is much scarier, way more frightening. You know this very well… Now you get it? It’s about being able to say “Allah” when you’re alive on Earth because when you’re in the grave, they’ll make you say it in many different ways!!!


Almanca

Weer in de wereld je werd ‘s ochtends wakker en dacht je eeuwig zou blijven Op werk je gedachten zat aan documenten/ papierwerk die je niet af kon maken. Als je zou af kunnen maken, als je zou kunnen gepromoveerd worden, wat je jaren lang na hebt verlangd om een villa tekopen, ben je een stap dichter bij. Je hebt je schoen en riem combinatie die dag gekocht voor je overhemd die jouw het meest past en je hebt het uit je kast uitgekozen. En binnen kookt je vrouw joun omelet. En in de wereld waarvan je dacht dat je eeuwig zou leven ging nog een dag voorbij zonder geen probleem liep de dag voorbij. Je liep het huis blij uit. De zon stond heet precies boven op je waardoor je hoofdpijn kreeg. Maar hierdoor kon je niet telaat komen op werk. Want de checks wachte op jouw. Als je nog één keer laat zou gaan, zou er nog één check kunnen schrijven. Wat was het? Met één medicijn zou het opgelost zijn. Je hoofdpijn was niet belangrijker dan de check. En je loopt naar je prachtige auto, je nieuwste model auto. Je drukt op de knop en alle ramen worden geopend voor dat jij kwam. Want als je een beetje zou afkoelen zou je hoofdpijn verdwijnen helemaal. Maar bij de eerste stoplicht de pijn aan je hoofd werd erger en je hart klopte enorm. Je handen zitten aan de stuur en je begint te trillen. Voordat je er iets van begrijpt hoor je getoeter, en dat maakte je helemaal gek. Maar het leek wel een teken voor het strijd wat er allemaal zou gebeuren De zon stond boven op je. Maar deze keer, onbegrijpelijk is er een duisternis in je ogen. Wanneer je weer de licht ziet begrijp je dat je in de ziekenhuis ligt. En je bloed trekt terug in je lichaam. Waardoor je kouder krijgt, en begin je beetje bij beetje te vriezen. Door de hardaanval ben je in de operatie. En de licht die boven je zit voelde niet zo lekker als de zon. je moeder was rond de operatietafel. En smeekte. ‘Oh mijn Allah alstublieft, niet nu, Nee, nu kan het niet. Neem zijn leven niet. Mn zoon zit nog niet in jouw pad.” Kijk, alles is weer donker. In het donker is er iets vuur roods achtig iets. Als je praat hoort hij niet. Al hoort hij, hij negeert. Azrail, is gekomen om je geest uit je lichaam te trekken. Zometeen de imam gaat de meest droevige kuran lezen wat je ooit zou kunnen horen in je hele leven. Want hij gaat het voor jouw lezen. Iedereen zal de dood proeven.. dan zullen jullie tot Ons teruggebracht worden. (Ankebut,57) Dit was nooit zo droevig geweest. Degenen die je het meest van hield, waren de personen die de meeste aarde op je hebben gegooid. Terwijl je zoveel kledingen in je kast hebt, waarom draag ik deze lijkwade? De wereld was kleurvol, misleidend. Maar beneden is het pikdonker. Wat is er over in je hand? Zeg is, wat is er over gebleven? Je gilt. Als andere mensen jouw geschreeuw zouden horen, zouden ze flauw vallen ”Uw haast, waarvoor haast u zich. Of ziet je niet wat ik zie? Zou je ook zich haasten al zag je hoe kwaad het is waar ik naartoe ga? zou je dan ook haasten? Jij ook al moeder? Gooi jij ook zo haastig aarde op mij? Ik was toch jouw kleine baby? Ik was toch jouw lieverd? Als mijn mond van thee zou pijn doen zou jij toch ook pijnlijden? Waar is het gebleven, wat is er gebeurd aan hun? Heb je er spijt van, maar wat kun je nu doen? ”Ik ben de Schenker Van Onderhoud (Ar-Razzaq).” zei hij. ”Ik garandeer joun onderhoud.” Maar je wilde niet luisteren. De namen wat er op de check stond en hun blij maken ging voor Allah. Dinner met hun, was belangrijker dan gebed. ” Ik ben de Liefhebbende (Al-Wadud).” zij hij. ”Liefde, genegenheid ligt allemaal in mijn hand.;; zij hij. Maar jij hebt weer niet geluisterd. Je hebt je hart met haram liefdes verontreinigd. In je hart was er zelfs van ijzer een auto velg in maar Allah was er niet. Heb je er spijt van? Maar wat kun je er nu aan doen? “Oh Allah, Allah alstublieft geef me nog een kans. Ik zweer, mijn hoofd zal niet meer van de sadjah (knielende houding) komen. Ik zal de waarheden van de kuran meer kennen dan mijn beroep. De mensen die ik achtervolgde waren onecht. Hun konden me niet helpen in de graf. Stuur me nog een keer. Voortaan ga ik nu zo leven.” Nee, een film word maar één keer opgenomen. ”Uiteindelijk maar wanneer de dood aan één van hun komt (Mu´minun, 99 – 100) ”Mijn Allah stuur me terug naar de wereld zodat ik goed kan doen in datgene wat ik heb achtergelaten´ Nee. Het is slechts een woord dat hij spreekt, En achter hem een scheiding tot de Dag dat zij zullen herrijzen.´´ Er zijn voetstappen. Twee personen komen. hun zwarte veren raken de grond. Wanneer ik kijk voel ik mijn hart kloppen in mijn hand er zijn twee blauwe ogen in de duisternis. De naam wat ik altijd heb gehoord maar nooit aandacht aan heb besteed Dat zijn dus Munkar ve Nakir (twee engelen). Moeder, moeder hoor je mijn stem? Ik was toch belangrijk voor jouw? Ik kwel nu. Waar, waar ben je? Waarom heb je me voor de examens wakker gemaakt en niet voor de ‘s ochtends gebed (Fajr gebed) moeder. Broer Remzi, broer Cetin jullie zouden mij toch nooit alleen laten in een gevecht? Waar zijn jullie? waar, en nu, waarom zijn jullie er nu niet? Mijn vrouw, je hebt elke hoek van het huis op de mooist manier gelegd. Waarom heb je niks voor je ziel gedaan? Waarom heb je je aangesteld omdat ik mijn best deed om mijn Heer te leren kennen? Of heeft mijn graf niet zoveel waarde als joun bakstel in joun huis? Zeg is, praat dan. Waar, waar Waar zijn jullie? Help me dan van dit kwelling. Heb je het nu begrepen mijn vriend, wat betekent La ilahe illalah? wanneer jij in de graf bent geen enkel kracht jouw kan helpen zul je het begrijpen en de kwelling in de graf zal beginnen. Je leeft in dit kwelling maar als nog kun je niet stop zeggen. Toch wil je niet dat het beindigd. Weet je waarom? De volgende fase de hel is enger, nog meer kwader. En jij weet dit. Nu begrijp je het toch? De punt is dat je nog op de aarde ”Allah” kunt zeggen. In de graf ze laten je in ieder geval het zeggen.

Yıldızlarla Konuşan Adamın Hikayesi

Hiç daha önce gökyüzüne baktınız mı? (Video boyunca fonda müzikler var) Hayır! Gerçekten de baktınız mı? Fark ettiniz mi ne kadar güzel, ne kadar duru? Hele ki gece karanlığında. Semânın nur yıldızlarıyla yaldızlanan simasına baktınız mı? Ne kadar güzel, ne kadar da muhteşem. Nefes kesici değil mi? Vaktiyle bir adam varmış. Gökyüzüne aşıkmış. Semaya bakıyor, semadan gözünü alamıyor, daha net, daha yakından, daha pürüzsüz görebilmek için dağların yüksek yamaçlarına çıkıyormuş. Saatlerce yürüyor, erzaksız kalma pahasına tehlikelere göğüs gererek mücadele verip, türlü engelleri aşıp, o yüksek zirvelere yürüyormuş. Sırf gök yüzüne sevdalı olduğu için. Onun bu heyecanını, bu tutkusunu anlayamayanlar oluyormuş. Kimileri ona engel olmaya çalışmış. Kimileri ise onu delilikle suçlamış. O ise hiç vazgeçmemiş. Dokunmak istemiş gökyüzüne. Ona imrenenler de olmuş. Onun gibi olmak isteyenler. Ama cesaret edemiyorlar, bulundukları köyün duvarını dahi aşamıyorlarmış. O ise hiç bir engel tanımadan en yüksek tepeyi arıyormuş. En duru manzarayı. En sonunda birilerinden duymuş ki bir tepede en güzel manzara bulunuyormuş. Hemen koşmuş oraya, saatler sürmüş tırmanması. Sonunda varmış tepeye. Sırtını çimlere yaslamış. Başını kaldırıp gökyüzüne bakmış. Gerçekten de hiç bir yerle kıyas edilemeyecek kadar çok yıldız varmış. Ama hayır, hayır burası da onun içindeki hissiyatı karşılamıyormuş. Ne yapmalıyım derken bir çözüm bulmuş. Öyle bir çözüm ki, onu yaptıktan sonra tüm gökyüzü serenata başlamış. Galaksiler vecde gelmiş, tüm yıldızlar saklandıkları perdelerini açmışlar. Adeta resmi geçit gibi yahut geceleyin denizin üstünde demir atmış dev bir donanmanın fenerleri gibi parıl parıl parlamaya başlamışlar. Öyle bir çözüm ki yıldızlar yere inmiş, gök çökmüş adeta. Ve inen yıldızlar o gökyüzüne aşık, sevdalıya kendi dilini öğretmişler. Yıldızların lisanı mı olur demeyin. Yıldızlarla konuşmaya başlamış o adam. Onun bir lakabı bu olmuş. Yıldızlarla konuşan adam. Ve konuşturuş yıldızları. Her birisi dile gelmiş ve tek bir lisanla söylemişler. Söyledikçe yıldızlarla konuşan adamın kalbi tüm kainatı kuşatan bir sevgiyle dolmuş. Galaksilere uzanmış yüreği, nurla dolmuş. Nurla doldurmuş âlemi. Peki neymiş tüm yıldızları söyleten çözüm biliyor musunuz? “Sübhane rabbiyel a’lâ” Başını secdeye götürmüş. Diğerlerinin her gün kibirle büyüttüğü başını en kıymet verdiği, fikirlerini, hayallerini taşıdığı başını, hiç bir şeye feda etmedikleri başını o, toprağa götürmüş. Gökle bir olmak için, yerle bir olmak lazım demiş. Topraktan yaratıldığını hatırlayıp, toprağa götürmüş bedenini. Farketmiş ki ayaklarıyla ne kadar yükseklere tırmansa da onu yükseltmiyor. Onu esas yükselten şey onun en yükseği tanımasıyla mümkün. “Allahu Ekber” (Gök gürültüsü sesi) O ki her şeyden büyüktür. O ki büyüklükten bahsedildiğinde her şey onun yanında sonsuz küçük kalır. O ki tek büyüktür. Başını secdeye götürerek kainatı vecdeye getiren o gökyüzü sevdalısı avuçlarını açtığında kainatın sahibi onun avuçlarına sanki yıldızları dolduruyormuşçasına duaya kalkıyormuş elleri. Yıldızlarla konuşan adam hayret ve muhabbetle ve hürmetle başını secdeye götürdüğünde yıldızlar dile gelirlermiş. O da dinle dermiş etrafındakilere. “Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine, Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.” Yani yıldızların şu şirin hutbesini dinle, hikmetin nurlu namelerine bildiriyor. “Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:” Her birimiz sonsuz celâl sahibi bir kudretli zâtin varlığına, sanatının haşmetine, onun birliğine ve kudretine nur saçan birer deliliz. Şu zeminin yüzünü yaldızlayan ve birer kudret mucizesi olan nazenin varlıkları, meleklerin seyran etmeleri için onlara birer mesken olmuşuzdur. Şu gökyüzünden yeryüzüne bakan ve bir yandan da Cennet’e dikkat eden binler dikkatli gözleriz biz. Biz yaratılış ağacının bir bölümü olan semada, Samanyolunun dallarına sonsuz güzelin hikmet eliyle asılmış pek güzel meyveleriz. Şu semavat ehli olan meleklere birer gezici mescid, dönen birer hane, ulvî birer yuvayız. Birer nurlu kandil, cebbar olan Allah’ın birer gemisi, birer teyyareyiz biz. Aynı sikkeyi ve turrayı taşımakla Rabbimizin bir olduğunu gösteririz. Hepimiz onun hizmetindeyiz. İbadet eden kullar gibi biz de kendi tesbihimizi yapar, Samanyolu’nun büyük halkasında cezbeye kapılmış vaziyette, yaratılış harikası olarak Rabbimizi zikrederiz. Böyle yüz bin dil ile yüz bin delil gösteririz Rabbimize dair. Ve işittiririz insan olan insana. Fakat kör olası gözleri bizi görmez oldu. Bizim sesimizi duymaz oldu. Kimse bizim dilimizi anlamaz oldu. Biz de karanlık perdesinde sessizce bekledik seni. Çok bekledik. Mevsimler geçti, hazan yaprakları bilmeyiz kaç defa düştü dallarından. İlkbaharda kaç çiçek kırmızıya boyandı, kaç çiçek sarıya, kaçı maviye boyandı? Kaç baharda dallar yeşerdi? Kaç farklı lisanla yeryüzü bağırdı tek bir dilden? “Lâ ilahe İllallah” (Gümberdeme) Saymadık, kaç kar tanesi düştü biz beklerken toprağa? Her birisi kendine has beyazlığı, kendine has diliyle “Birsin Allah’ım” diye haykırarak kendi sanatını sağır kulaklara, kör gözlere haykırdı? Biz sessizce beklerken kaç renkte, kaç desende, kaç kumaşta nice farklı sesleriyle, nice farklı nâmeleriyle kuşlar lîsana gelip bir olan Rabbimizi haykırdı ama duymadılar? Bilemiyoruz kaç böcek varlık delillerine desenlerindeki göz alıcılıklarıyla arz-ı endam eyledi? Kaç arı kanat çırptı, çiçekten çiçeğe? Kaç kovan bal yarışına girdi? Tüm kainat Allah birdir diyerek kendi balını akıttı ama insan gözü bir arı gibi onlara konup, onlardaki iman şerbetini toplayamadı. Arı balını yaptı ama insan balını yapamadı. İnek sütünü yaptı ama insan secdesini yapmadı. (Giyotin sesi) Süt ki kan ve pislik arasından bembeyaz aktı. Bir damla kan, bir damla pislik bulaşmadan. Ey insanlar bana bakın ve Rabbinizi tanıyın dedi. Ama onu da duymadınız. Halbuki envai çeşit ihsanlarıyla, akılları hayrette bırakan ikramlarıyla, milyon farklı tatlarıyla, milyon farklı kokularıyla, milyarlarca meyvenin uzatılması ve hepsinin mükemmel ambalajlanması ve mükemmel şifalar içermesi, muhteşem faydalara çalışması, muazzam sayılarda üretilmesi ve taklit edilememesiyle, milyon farklı desen ve renkleriyle, milyarlar farklı güzellikte manzarasıyla; tüm kainat nefes kesen büyüleyiciliğini göstererek, tek bir lisanla “Elhamdülillah” (gümleme sesi) dedi ve dedirtti. Dumadınız! Kimden kime ne kadar hamd ve övgü varsa hepsi Allah’a aittir dedi. İştmediniz. Her birimizdeki yazılı mektupları okumadınız. Yanımızdan geçip geçip gittiniz. Bilmeyiz kaç asır geçti? Meyvesi dalından koparılan kaç ağaç Rabbinize şükretmeniz için yalvarırcasına baktı size. Ama siz bakmadınız. Bir kere olsun bakmadınız. Ellerini açtı nice ağaç gökyüzüne. Rabbine yalvardı. “Allah’ım ben bu insanların nankörlüğünden beriyim.” dedi. “Benim meyvemi rızamın dışında kopardı.” dedi. Duymadınız, bakmadınız. Gökyüzü ağacının meyvesi olan biz yıldızlara da hiç bakmadınız. Yıldızlarla konuşan adam başını önüne eğdi bu sefer. Yıldızlar binlerce yıllık yalnızlıklarını ve suskunluklarını şikayet ediyor gibiydiler. Yıldızın bir nida etti: “Başını kaldır! Kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zâtın harika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi bu hadiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Merhametli ve kudretli bir emrinde görev alıyorlar.” Başını kaldırdı. Tüm güzelliklerini göstermişlerdi tüm yıldızlar. Hiç görmediği bir güzellikti bu. Adeta bir aşk manifestosu, bir sevda destanıydı gördüğü. Bakakaldı! Bir daha gözünü alamadı. Aradan nice zaman geçti. Köyüne tüm uyuyanları uyandırmaya gitti. Bir de ne görsün? Tüm ahali başını kuma sokmuş debelenip duruyor. Ne kurtulabiliyor, ne de kurtulmak istiyordu. Bağırdı, yıldızlarla konuşan adam ama kimse onu dumadı. Avzı çıktığı kadar bağırdı. Duyan olmadı. Çünkü tüm ahali sağır olmuştu ve işin en kötü tarafı hikaye burda bitmedi. Maalesef bu hikaye bu şekilde hala devam ediyor. Yıldızlarla konuşan adam bağırıyor ama duymuyorlar. Gösteriyor ama görmüyorlar Gören göze karanlık perde olmaz. Görmeyen göze ışık ne yapsın? Altyazı M.K.

Bizde Söz Namustur! – Ahde Vefa

Arkadaşlar burada devekuşu yumurtası gibi bir şey var O bu ne olmuş ya böyle? Niye böyle? Yaladınız mı bunu? Efendim? Bu limon kardeşim Şaka şaka greyfurt diyecektim pardon Çınaraltı logosu Hz. Ömer zamanında 3 tane genç varmış Hz. Ömer’in huzuruna gelmişler ve aralarındaki bir kişiyi göstererek demişler ki: “Ya Emirü’l Müminin, biz bu kişiden davacıyız. Biz bu kişiden had uygulanmasını, kısas uygulanmasını istiyoruz, davacıyız. Bizim babamızı öldürdü.” Hz.Ömer hemen o kişiye dönüyor soruyor: “Durum doğru mu, gerçekten böyle mi, babalarını mı öldürdün, niye öldürdün?” Durumu tahkik ediyor tabi ki. O kişi diyor ki: “Evet Ya Emirü’l Müminin, babalarını öldürdüm ama durum şöyle oldu: Ben geldiğim yerde zengin bir insanım, malvarlığım çok, çok da güzel bir atım var. Yani bu atı gören dönüp bir kez daha bakıyor, bir kez daha bakmak istiyor, öylesine göz alıcı bir at. Bu atla bu gençlerin bahçesinin yanından geçerken bir şekilde engel olamadım Atı kontrol edemeyince bahçeden bir meyve ısırdı ve kopardı. Gençlerin babası da bu durumu görünce çok sinirlendi fazla bir tepki verdi, bir hışımla çıktı ve eline kocaman bir taş alıp atıma doğru fırlattı. Atımı başından yaraladı, atım yere düştü ve öldü. O benim en sevdiğim malım olduğu için, en sevdiğim hayvan olduğu için dayanamadım, ben de (nefsime çok dokundu çok ağır geldi) bir taş alıp ona fırlattım. Daha sonra onun babası da başına o taş isabet edince o da vefat etti. Bu şekilde oldu olay.” Hz. Ömer diyor ki: “Öyle ise sen suçunu kabul ediyorsun. Evet sen bu kişiyi öldürmüşsün” “Evet.” diyor, “Kabul ediyorum.” Öyleyse sana kısas uygulanacak. Gençler babamızın kanı yerde kalmasın diyorlar ve dava ediyorlar. -Bu ölüm cezasını kabul ediyor musun? +”Evet.” diyor, “Kabul ediyorum, babalarını öldürdüm, suçluyum.” “Öyle ise uygulanacak.” diyor. Genç diyor ki: “Son bir arzum var, yerine getirilmesini istiyorum.” “Nedir?” diyorlar arzun. Diyor ki: “Bana 3 gün müsaade edin, bizim malımız mülkümüz çok fakat bu malı, mülkü, bu serveti saklayabilecek bir yer bulup sakladım. Benim de kardeşim geride mirası bırakabileceğim tek kişi yetim bir çocuk.” Şimdi ona bu malı ulaştırmam lazım ama saklı olduğu için yerini bulamadığı için ulaştıramam. Siz bana 3 gün müsaade edin bu yetimin hakkını ortada bırakmayalım, mağdur etmeyelim, gideyim ben ona o sakladığım yerden malı mülkü çıkartıp vereyim. O da kurtulsun, sonra ben de geleyim. Vaat ediyorum geleceğim. Hatta burada bir kişiyi de kefil bırakayım.” diye genç böyle o yetimin hakkını savundu. Dediler ki: “Kimi kefil bırakacaksın arkanda?” Şöyle, o genç, etrafında sahabelerin simalarına tek tek bakarak birisinin üstünde gözlerini durdurdu ve parmağıyla onu gösterdi. Gösterdiği kişi hiç tanımadığı bir sahabeydi “Amr bin As” (r.a) Sahabelerin en seçkinlerinden olan Amr bin As’ı kefil olarak gösterdi. Bu kişi benim yerime kalır, dedi. Amr bin As’a sordular: “Kalır mısın, kefil olur musun? “Evet olurum.” dedi. “Ama bu genç gelmezse onun bedeline senin kanın akacak, kabul ediyor musun?” Evet, dedi. “Kabul ediyorum.” Genç gitti. Beklediler. Bir gün geçti, iki gün geçti, üç gün geçti. Tam vaadedilen süre dolmaya başlayınca sahabenin büyükleri geldiler, dediler ki: “Yapma etme, Amr bin As çok değerli bir sahabedir. Onun yerine bu gençlere diyet ödeyelim, kan bedeli ödeyelim.” Gençlere bunu teklif ettiler fakat gençler bunu kabul etmedi, “Hayır, biz babamızın ille de kanının bedelini isteriz, ille de babamızın karşılığında bir kişiyi isteriz.” Böyle diyince, Amr bin As dedi ki: “Benim sözüm sözdür. Hayır, sözümüzü verdik. Ben idama hazırım. Buyurun işte boynum.” dedi. Böyle cesaret gösterince sahabeler duygulanmıştı. En yakın arkadaşlarından birisi, hatta Allah Rasulü (sav) en yakın arkadaşlarından birisi bu şekilde, belki hiç alakası olmayan bir meseleden dolayı, belki canını verecekti. Daha sonra, tam idama hazırlıklar yapılırken uzaktan kalabalık yarıldı ve esas ölümle mahkum edilen genç uzaktan çıktı geldi. Hz. Ömer dedi ki: Ey genç! Gelmemek için çok geçerli bir sebebin vardı, yerine de kefil vardı neden geldin? Dedi ki: “Ahde vefasızlık etti dedirtmemek için geldim.” “AHDE VEFASIZLIK ETTİ DEDİRTMEMEK İÇİN GELDİM.” Bir Müslüman asla ahde vefasızlık etmez. Verdiği sözü yutmaz, çiğnemez. İşte sözü tutmak bu kadar önemlidir müminin dünyasında. Canı bedeline, kanı pahasına ahdini tutar. Bize sahabe döneminden bir ders. Hz.Ömer çok duygulandı. Dedi ki: “Bu kadar kahramanca bir hareket yaptın, seni tebrik ediyorum.” Döndü Amr bin As’a sordu: “Sen hayatında hiç tanımadığın bu adam yerine neden kefil oldun?” Hz. Ömer böyle sorunca Amr bin As dedi ki: “Bu kadar insan varken bana baktı ve beni seçti. İnsanlar içinde insanlık ölmüş dedirtmemek için ben de bu işi kabul ettim.” İşte Müslümanların canı pahasına korumaya çalıştıkları ahlaki değerler. Gençler bu manzarayı görünce onlar da bir ibret dersi aldılar. Kalplerine bir nur düştü. Dediler ki: “Ya Emirü’l Müminin! Biz konuştuk da karar verdik Aramızda anlaştık. Biz davayı geri çekiyoruz, hiçkimsenin kanı aksın istemiyoruz. Babamızın bedelinin ödenmesini istemiyoruz, geri çekiyoruz.” Hz.Ömer dedi ki: “Az önce babamızın kanı yerde kalmasın diye sürekli ısrarcıydınız. Neden vazgeçtiniz?” Dediler ki: “Bu manzarayı gören kalbin titrememesi mümkün mü? Merhamet göstermemesi mümkün mü? Müminlerde merhamet kalmadı demesinler diye geri çektik.” İşte üç tane duruş, üç tane tavır. Peki, onlar bu tavırları gösterirken onlar duruşları sergilerken bugünün insanlarına baktığımız zaman, acaba aramızda rastgele seçtiğimiz 3 kişiden bu duruş ortaya çıkıyor mu çıkmıyor mu? Eğer ortaya çıkmıyorsa, bizde olaylara bakış eksikliği bakış problemi var demektir. Bakın Bediüzzaman hazretleri diyor ki: “Benim 40 senelik hayatımda, 30 senelik tahsil hayatımda öğrendiğim şu 4 kelimedir.” diyor. Nedir o 4 kelime? Birisi niyet, birisi nazar, birisi mana-yı ismi birisi de mana-yı harfi Yani Mana-yı ismi ne demek? Her şeye zahir gözüyle bakmak. Mesela burada bir limon var. Bu, arkadaşlar kavun değil, bu ananas değil. Ayva zannediyorlar genelde. Neredeyse kafamın büyüklüğünde Arkadaşlar bu özel bir çeşit. Sen kulağını tıka, arkadaşımızın tiki var. Bu, -ingilizcesini söylesem olur mu?- Limona tiki varmış da. Bu arkadaşlar Özür diliyorum 🙂 Sen kulağını tıka ben limon dedikçe 🙂 İstemdışı oluyor valla 🙂 Bu, kafam büyüklüğünde olan şey, arkadaşlar limon. Ben senin için bundan sonra ayva diyeceğim tamam mı? Arkadaşlar bu ayva dediğimiz Müslümanları kandırmayalım 🙂 Abi ben ayva diyim, siz anlayın ne demek istediğimi. Kardeşim renkten renge giriyor. O yüzden ben buna ayva diyeceğim. Şimdi baktığınız zaman mana-yı ismi gözüyle, yani sadece bunun zahirine baktığımız zaman burada bir meyve görüyoruz Siz ne olduğunu biliyorsunuz, ben ayva diyeceğim ayva görüyorsunuz. Ama Perde arkasında o zahiri gördüğümüz işte, maddelerin Buna rengini veren pigmentlerinden tut içindeki onun sıvısının barındırdığı özelliklerine kadar bu onun zahiri özellikleridir. Bir de perde arkasında bunun hangi esmaya dayandığı yani Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden hangisine intikal ettiğimiz bu işin mana-yı harfidir işte. Yani Allah’a bakan yönü. Bu çok önemli. Kainatta herkes zaten Elmaya elma, armuta armut Bu meyveye, adını koymak istemediğimiz bu meyveye 🙂 o gözle bakıyor. Kediye kedi veya bir file fil gözüyle bakıyorsun ama perde arkasında Allah’ın hangi isimleri tecelli ediyor diye tefekkür edersen o bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha üstündür. İşte eğer biz bu bakışı kazanırsak kainata Allah’ın sanat eseri gözüyle bakabilirsek kainatı okumaya başlarsak Efendimizin (asm) sahabelere yaptırdığı bu tevhid talimini doğru anlarsak işte o zaman bütün kainat Allah’ın bir eseri gözüyle, yazılmış bir kitap gibi bize kendini okutmaya başlar. Biz onu okudukça, -E sahabeleri sahabe yapan neydi? Efendimizden (asm) aldıkları bu La İlahe İllallah dersiydi.- Baktığımız zaman bu limon aslında, -hani ayetlerde geçiyor ya: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tespih eder.” Canlı cansız her şey Allah’ı zikrediyor, tespih ediyor. Biz duymuyoruz ama perde arkasında her birisi La ilahe İllallah diyor, Subhanallah diyor, Elhamdulillah diyor, Allahu Ekber diyor. Nasıl diyor? İşte bu bakışı kazanırsak, okumayı öğrenirsek ve kainata mana-yı harfiyle bakarsak işte o zaman sahabelerin o anlatmaya doyamadığımız güzel ahlakları bizde de tecelli etmeye başlayacak. Niye biliyor musun? Çünkü onları o hale sokan, o hassasiyetlere getiren Allah aşkını elde etmeye başlayacağız. Allah’ı tanıdıkça kalbimizde bir sönmeyecek alev, bir Allah aşkı ateşi yanmaya başlayacak. O Allah aşkının ateşiyle işte şu sorularına cevap bulacaksın: Abi, sabah namazına kalkamıyorum. Abi, namazlarımda huşu duyamıyorum. Şu ibadetimi yapamıyorum, şu konuda iradem çok zayıf Sürekli şu konuda günah işliyorum ama tövbe etmeye o günah yine iflah olmadan devam etmeme sebep oluyor. Tövbe etsem de tekrar o günaha düşüyorum. Bu gibi bütün arızalarımız imanın güçlenmesiyle çözülür. İman nasıl güçlenirmiş? Allah’ı tanımakla. Allah’ı tanıdıkça peşinden gelen Allah aşkı ve işte ahlaka sirayet ediyor. Bugün bütün Müslümanlarda gördüğümüz problemleri alt alta koyun Ne görüyorsunuz kardeşim? “Müslümanların şu problemi var.” dediğiniz ne varsa hepsinin temelinde şu limona o gözle bakamamak vardır. Sahabelerle bizi ayıran temel noktayı Bediüzzaman hazretleri fark ettiği için bakın bize nasıl bir dersle bakmayı ve görmeyi öğretiyor. Diyor ki: “Gel! Bütün bu ovaları, bu meydanları bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et. Bizi nereye sevkediyor kardeşim: Dikkat et! Dikkat çok önemli, senin namusun gibidir dikkat. O yüzden İslam düşmanları seni gaflete ve dikkatsizliğe itmeye çalışır. Sen de inadına ne yapacaksın? Dikkatini bir zırh gibi giyineceksin. “Bak!” diyor. Kur’an sana “bak!” diyor. Sürekli seni bakmaya teşvik ediyor. “Fenzur” diyor kaç ayetin başında değil mi? Bak! Bir nazar et, gözünü çevir bir bak. Bakmazsan ne oluyor? İşte bakmazsan kör olmaya başlıyorsun. Görememeye başlıyorsun. Allah hesabına bakmayınca, gözlerin kör bakmaya başlıyor. İşte bize bakmayı öğretiyor. Diyor ki: “Gel bütün bu ovaları Bu meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et! Boş bakma, dikkat et. Bunun perde arkasında bir şey var.” Yani insan doğmuş, büyümüş, 15 yaşına gelmiş, artık ülfet peyda etmiş. Alışkanlık besliyor. Artık gördüğü bir gül onu şaşırtmıyor. Fevkalade bir çiçeğin kokusu onu şaşırtmıyor. Bir arının uçuşu, bir sineğin kanadını çırpması Bir ineğin kan ve pislik arasından bir damla kan bir damla pislik karışmadan bembeyaz sütü akıtması onu şaşırtmıyor. Normal görüyor. Basit bir isim takıyor. İsim takınca sanki olayı çözdü 🙂 Adiyat perdesine atıyor. Halbuki senin gözünün -bir et parçası olan gözünün- görmesi ne kadar mucizeyse, güneşin orada asılı durması da o kadar mucizedir, bir çiçeğin kokması ve et parçası olan burnunun onu koklaması o kadar mucizedir. Bir limonun tadına baktığın zaman dilinin ondan tat almasını sağlayan mekanizmayı diline koyan ile limona dilinin tadabileceği tadı yerleştiren Zat’ın aynı Zat olduğunu bilmeden, bulmadan Nasıl Allah’ın bir olduğunu iman ederek şehadetle söyleyebilirsin ki? Bu ifadelerini halin, aklın, hayatın yalanlıyor. Çünkü sen Allah’ın bir olduğu öyle dilinin ucuyla söylüyorsun. Kainata şöyle bir bak, ikinci elin karışma ihtimali var mı? Bir kalemle iki kişi yazı yazabilir mi? Yazamaz. Bütün kainat La ilahe İllallah diyor. Şu limon bütün diliyle bize bağırıyor, kendi lisanıyla bize bağırıyor: “Ey insanlar! Bana bakın!” diyor. “La ilahe İllallah diye bağırıyorum. Beni duyun!” diyor. “Beni görün.” diyor, “Beni okuyun.” diyor. İşte mana-yı harfi bu demek. Onun bu sessiz çığlıkları bize ders veriyor. “Bakın, Allah birdir!” diyor. “Benim bağlı bulunduğum ağacın dallarını, yapraklarını fotosentez ile çalışarak bir besin ürettiren ve bana fayda sağlattıran aynı zamanda senin vücuduna bu limonu faydalı hale getirten bir ilah var.” İkinci bir el karışsa her şeyi karıştırır. Zaten hakimiyetin şe’ni gayrın müdahalesini reddeder de mi? Bir padişah bile, -ikinci bir el kendi saltanatına karışsa- kardeş katli vaciptir demiş bazı dindar padişahlar. Dindar olmasına rağmen kardeşinin katlini vacip ilan etmiş sırf saltanatı korumak için. Öbür türlü ne oluyor? İşte bir Cem Sultan olayıyla 17.000 kişi ölmüş mesela. Saltanata ikinci bir el karıştı diye. E dünyalık işlerde bu böyle. Kainatta en ufak bir elin karışabileceği boşluk var mı? Kainat o kadar hassas bağlarla birbirine bağlanmış ki hiçbir el karışamayacak derecede iş, adeta fabrikanın çarkları gibi işliyor. Bu limon bize haykırıyor işte. Bak diyor: “Beni yaratan kim ise dalımı yaratan da O. Benim yapraklarımın güneş ile bağlantısını sağlayan, o fotosentezi işlettiren aynı el.” diyor. “Benim bağlı olduğum toprak ve benimle beraber bütün türlerimin bütün cinslerimin bağlı olduğu toprağın sahibi aynı el.” diyor. “Beni yaratan kim ise güneşi yaratan da O.” Ne kadar büyük bir bağlantı var. Ne diyor üstad: “Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş’i de o halketmiş, o yaratmıştır.” Sivrisineğin gözünün görebilmesi için güneş lazım. Güneş olsa, göz olmasa ışığın ne anlamı var? Görecek bir göz lazım değil mi? İşte limon bize bağırıyor. Bak mesela limonda ne özellikler var? Bakıyorsun mesela C vitamini var. Antioksidan özelliği varmış limonun. E limon yediğin zaman bağışıklığın kuvvetleniyor. Kanın sulanıyor. Başka? Baş ağrısına, boğaz ağrısına tedavi. Özellikle böbreklere çok faydalı, böbrek taşına çok faydalı, karaciğere çok faydalı, sindirim sistemine çok faydalı. Kansere karşı, romatizmaya karşı, diş etine karşı stres hormonunu azaltmasına karşı bir sürü özellikler Cenab-ı Hakk bunun içine koymuş. Sadece o değil. E tadı diline göre, kokusu burnuna göre, şekli gözüne göre dizayn edilmiş. İçindeki faydalar da vücuduna göre dizayn edilmiş. Demek ki bunu yaratan kimse seni yaratan aynı Zat. Bunu yapan o odun parçası olamaz. Bu harikulade sanatı odundan bilmek odunluktur. Odunun da akıbeti yanmaktır. İşte kainata sadece mana-yı ismiyle bakan mana-yı harfiyle bakmayan adam böyle körlükler yaşadığı için böyle nankörlükler yaşadığı için perde arkasındaki eli görmüyor. Düşünsene mesela. Şunu perde varsay. Ben böyle bir kalemi aldım, kalemle yazı yazıyorum. Perde arkasındaki eli görmeyen adam bu perdenin yazdığını iddia etse ne kadar ahmakane durum olur. Desen ki: “Ya kardeşim! Sen görmüyorsun ama o perdenin arkasında bir el var. O el kalemi tutuyor. Senin görmemen onun olmadığı anlamına delalet etmez ki.” O sana dese: “İspat et.” Nasıl ispat edersin? “Ya o kalemin bu şiiri yazabilecek bir ilmi yok. İlim olabilmesi için hayatı olması lazım, kalem cansız, hayatı yok. Kudreti yok. Bıraksan perdeyi yere düşer, gücü yok. Hikmeti yok. Faydaları gözetemez, bilemez. Merhameti yok. O şiiri yazabilecek hissiyatı yok.” Böyle uzar gider. Demek ki bu sıfatlara sahip bir Zat olabilir. Her şeyi bilen, -Güneşi de bilen, toprağı da bilen- toprağı da yaratan; hükmü, gücü bulutlara, fırtınalara, her şeye yeten bir Zat olabilir ancak. İşte bu limon başlı başına bağırıyor. “La ilahe İllallah” diyor. “Allah’tan başka ilah yoktur.” diyor. Haykırıyor bize. Başka? Bütün bu işleri yapabilmesi için kusursuz bir limon yapabilmesi için “Subhan” olması lazım. Kusursuz olması lazım. Bütün kainata sözünü geçiren “Subhan” bir Zat olabilmesi lazım. Kendi başına Subhanallah diyor. Kimden kime ne kadar övgü varsa hepsi Allah’a aittir. Böyle bir işi yapmak övülmeye layıktır. Elhamdulillah diyor. Ve kendi lisanıyla bağırıyor: “Allahu ekber” Bu işi yapan sonsuz büyüklükte bir Zat ancak olabilir. O’nun büyüklüğünden bahsettiğimiz zaman her şey sonsuz küçüktür. İşte bize bütün bu bakışları kazandıran şu satırları dinleyelim: Evet gel, bütün bu ovaları bu meydanları bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et! Her birisinde o gizli Zat’tan haber veren işler var. Adeta her biri birer turra, birer sikke-mühür, birer hatem gibi o gaybi Zat’tan, o gizli Zat’tan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde bak! Bir dirhem pamuktan ne yapıyor? Pamuk nedir? Tohuma işarettir. Mesela zerre gibi bir afyon büzrü, bir dirhem gibi bir zerdali nüvatı çekirdeği, bir kavun çekirdeği nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemelerden daha tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha latif, daha leziz, daha şirin meyveleri hazine-i rahmetten getiriyorlar, bize takdim ediyorlar. Meyveleri hiç bu gözle görüp bu gözle yediniz mi? Baksanıza, şunun ambalajını yapan Zat nasıl bir ilme sahip! “Hadi kardeşim şöyle bir işi yap.” desen -bütün ateistlerden de destek alabilirsin- “Yap kardeşim.” desen yapamazlar. Bir elmayı, bir portakalı, bir limonu yapmaktan acizler. Tavuklar dese ki: “Siz misiniz ateistler?” “Tamam.” dese, “Bundan sonra yumurtlamıyoruz. Hadi ateistler bir araya gelin yumurtlayın bakalım.” Yumurtlayabilirler mi? Yapamazlar abi. Senin o hakir gördüğün tavuk, haberi yok ne iş yaptığından. Ya, sen bedavaya götürüyorsun. “İşte romatizmama şu iyi geliyor, karnımın açlığına bu iyi geliyor, şuraya bu iyi geliyor bu iyi geliyor.” diyerek bedava diye götürüyorsun. Hiç mümkün mü kardeşim, senden hesap sorulmasın, bedel istenmesin? Bu kadar mucizeleri senin için çalıştıran, bütün kainatı “La ilahe İllallah” diye bağırttıran bir Allah elbette, sen bu koca musikaya karşı, bu koca zikre karşı kör ve sağır kalırsan, onların zikirlerini duymaz ve tasdik etmezsen, onların her emrine itaat ettikleri sonsuz kudret sahibi olan Rabb’e itaat etmezsen, arı balını yaparken sen de kendi balın olan secdeni yapmazsan işte cehennem de seni çağırıyor. Cehennem de bu itaatsizliğini, bu secde etmeyip başkaldırışını cezalandırmak için sabırsızlıkla bekliyor. Allah muhafaza. Rabb’im böyle bir yanılgıdan bizi korusun. Ve bütün kainat böyle sana Rabb’ini tanıtmak için adeta haykırıyor, La ilahe İllallah diye bağırıyor. Sen bunu görmezsen, seni bu kadar sevdiğini ilan eden Zat’ı sen de secde ederek o sevgisine mukabele ederek sevdiğini göstermezsen sevildiğini bildirip sevdiğini ilan etmezsen ne kadar büyük bir körlük, ne kadar büyük bir nankörlük oluyor Ve bugünün insanıyla ve Asr-ı Saaddet’teki ve ondan sonraki halifelerin Hulefa-i Raşidin dönemindeki kalite farkını ortaya koyuyor. Onları o seviyeye çıkaran yoldan biz de gitmezsek bize kalite kazandıran tevhid gözlüğünü takmazsak işte biz bugünün dünyasında yuvarlanıp gideriz, sürekli dizimizi dövmeye başlarız. Rabb’im o günlerin hasretini sizlerin güzel ahlakıyla dindirsin inşallah. El- Fatiha. Çınaraltı logosu

SEN BİR ÖLÜSÜN! KENDİNİ NE ZANNEDİYORSUN?

Aziz kardeşlerim. İmanımızın ne olduğunu açarak görmeye çalışıyoruz. Bir nokta çok önemli; Allah’ın Celle Celâlühü hiçbir ihtiyacı haşa, olmadığı ve olmayacağı halde, bizi kulluğuna kabul etmiş olması, يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ diye Ey! Hata eden kullarım! diye hatamıza rağmen, bizi, kul olarak kabul buyurması, ihtiyacı olduğundan, adam topladığından değil haşa. Lutfettiğinden. Keremi bol olduğundan. Rahim olduğundan. Allah bize, kulluk payesi vermiştir. Abone toplamıyor. Üye toplamıyor Allâh-u Teâlâ. Yaratıyor, kulluk kapısını da açık tutuyor. O bizden kul olarak razı oldu ve kulluğunun resmi belgesi olarak da, Müslümanlık verdi bize. Elhamdülillâh. Müslümanlığa böyle bakıyoruz. O bize bunu yaptı. Bizim de onu ilahımız olarak yüzde yüz kabul etmemiz gerekir. Bu, Lâ İlâhe İllallah dediğimiz zamanki gerçektir bu. Herkes Lâ İlâhe İllallah demiyor mu? Diyor da, ağzı diyor, eli diyor, cebi diyor, kulağı diyor, gözü diyor, kafası diyor, yaşadığı sistem diyor, toprağı diyor, yemeği diyor, arkadaşı diyor, çevresi diyor mu? Ağızların dediği Lâ İlâhe İllallah’ı, bedenlerimiz, tavırlarımız da diyor mu? Diyorsa, o zaman kazandık. O zaman kulluk sisteminin içine girdik demektir. Elhamdülillâh. O zaman, Allah’ın büyüklüğü ile, azameti ile, bizim cılızlığımızı anladık demektir. Karşılaştırabiliyoruz demektir. Eğer sıkıştığımız yerde, onun dininden Kur’an’ından ve şeriatından taviz verebiliyorsan, kadın tesettüründen, erkek kredi konusundan, herkes bir yerinden genç gençliğinden, menfaati kadar kırpıyor, buna rağmen de Allah’ın kuluyuz diyorsa, bu söz, yerine oturana kadar bizim ömrümüz biter. Allah’ın, kulu olmaktan, lezzet duymak zorundayız. Târık suresinin, 5. ve 10. ayetleri arasında, Allâh-u Teâlâ, şu dünyaya, demokrasi, insan hakları, haklar, hürriyetler, medeniyetler getiren, insanoğlu, ölümlü insan. Getirdiğin demokrasiyi getiren nerede şimdi? Toprağın altında çürüdü. Sen bana övdüğün şeye bak. Getirdiğin makina, fabrika, para, uygarlık, medeniyet, yasa, kasa, banka, nerede bunların ilk icat edenleri? Toprağın altında. Yahu ölünün varlığını övüyorsun sen bana. Bir gerçek var! Hangi Allah’a karşı, onun dinini, şeriatını, cennetini, ahiretini, sıratını, kabir dediği şeyi, hangi Allah’a karşı sen düşünmüyorsun da, kendini ne zannediyorsun? Sen, ölü adayısın. Bir gün öleceksin. Yanındaki yüz arkadaşın da, ölü adayları. Ölüme adaylar bir aradasınız siz. Dedeleriniz ölü, onların babaları çürümüş, onların babalarından kemik de kalmamış toprağın altında. Yüz sene sonra, sizi ananlar da, çürümüş ölü diye anacaklar bunu bil..

Huzurum Neden Devam Etmiyor!

Bugünki konumuz ” Huzurum niye devam etmiyor?” Abi çok mutluyken, çok huzurluyken Birden dünyam kararıyor.Allak bullak oluyor. Bu işin devamı neden gelmiyor?Yani… huzurum niye devam etmiyor? Bugün onu ele alacağız. O yüzden herkez huzurlu olacak Yani bu hayatın heyecanı meyecanı yok demek YOK! Tamam mı beyler? Başlayalım mı o zaman? Evet dostlar. Şimdi, bu hayatın heyecanı meyecanı yok diyoruz ya. Aslında hayatın çok heyecanı var. Yani tekdüze olan bir hayatta elbette heyecan olmaz. Ama inişli çıkışlı,macera dolu bir hayatta elbette heyecan olur. Doğru mu kardeşim? O yüzden Cenab-ı Hakk, bu hayatta heyecanımızı koruyalım diye Ne yaptı kardeşim,inişli çıkışlı bir hayat sundu bize. Şimdi buna ,insana, gelmeden önce kainatı konuşmak lazım. Çünkü, “İnsan kainat gibidir.” “İnsan kainatın misal-i musağğarıdır.” diyor Bediüzzaman Hazretleri. Kainatı dürsen insan olur, insanı açsan kainat olur. O yüzden bugün ne yapacağız biliyor musun? Tümden gelim yapacağız Kainattan insana doğru indirgeme ile yaklaşacağız hadiseye. O da şöyle birşey. Bugün kainat bile değişim içinde. Yani,bakıyorsun mevsimlerin olması, Gece gündüzün olması, Bakıyorsun abi hava güneşli, çok güzel yani masmavi gökyüzü… Markete giriyorsun abi diyorsun yani bir sakız alayım,bir çikolata alayım… Dışarı bir çıkıyorsun,etraf kara bulutlarla kaplanmış, Her yer karanlık ve şiddetli bir yağmur yağıyor. Şunu demeye çalışıyorum Hava değişimleri, işte mevsimlerin olması… Yani bu gibi hadiseler kainatında sürekli bir değişim halinde olduğunu söylüyor. Dünya bile durağan değil , sürekli bir hareket halinde. Ondan sonra bakıyorsun cansız atomlar dahi sürekli bir değişim halinde Orada bir tahavvülat (büyük değişiklikler) var. Bir tegayyür (halden hale geçmek,değişmek) var. Bir değişim var. Bir teceddüt (tazelenme,yenilenme) var Bir yenilenme var Şimdi kainattan insana doğru gideceğimiz için bunu söylüyorum. Hatta ve hatta şöyle bakabilirsin olaya Bir elma çekirdeği ,bir karpuz çekirdeği O çekirdek halinden bir değişime uğradığı için Toprak altında bir kimyevi müdahaleye maruz kaldığı için O güzelliklere eriyor Aynı şekilde , gördüğün bir odun bak ne oldu? Ağaçtan işte kesildi, sonra işlendi, bir değişim halinde Böyle bir sanat eseri ortaya çıktı. Bakıyorsun porselen değil mi? Maddesi toprak bunun yani Ya da işte mermerden yapılan şeyler Ham mermeri düşün O işleniyor, Toprak işleniyor. Ondan sonra böyle sanat eseri çıkıyor. Elma çekirdeğinin işte elma olması da böyle. Şimdi olaylara baktığın zaman,ha demekki kainatta sürekli bir değişim var. Durağan bir hayat yok. İnsan da öyle işte. Bir damla sudan bu hale geldik. Gelişim evrelerimizden ne oldu bir değişim halinde Zaman nehrinde değişimlerle biz bu hale geldik Burada ne demek istiyorum? Tekrar ediyorum. İnsanın hayatı durağanlığı kabuletmiyor Yeksenak (tekdüze) olan Tekdüze olan bir hayatı kabuletmiyor Bu yüzden insanlar bu hayatın heyecanı meyecanı “yok” diyorlar. Ama bizim konuşacağımız meselelerde Bu hayatın heyecanı meyecanı “VAR” abi Neden var? İnsan kainatı şu gözlerden izliyor. İman penceresinden , inşallah imanlıysa, Tefekkür (düşünme) penceresinden bakıyorsa İman gözlüğünü takıyorsa Kainata, hangi gözlüğü takıyorsa onunla görüyor Siyah gözlüğü takan etrafı siyah görür Kırmızı gözlük takan etrafı kırmızı görür Şeffaf bir gözlük takanda etrafı şeffaf ,olduğu gibi, görür İşte iman gözlüğü de böyle. İman gözlüğünü takan bir adam herşeyin şeffaf tarafını görmeye başlıyor. Olumsuz gibi görünen hadisenin dahi arkasındaki, hayır kısmına bakabiliyor. Onun için herşey bir tefekkür (düşünme) meselesi aslında Kainatta güneşli bir hava sadece tefekkür vesilesi olmuyor. Veya böyle kuş cıvıltılarının olduğu bir ortamda yapılan bir muhabbet değil Yağmurlu , çamurlu… Kar yağdığı zaman ; etrafta fırtına , kıyamet olduğu zaman dahi İnsan iman penceresinden bakarsa Onu aslında Yani böyle uyuşukluktan, Tekdüze yaşamdan kurtarır Her olumsuz hadisenin arkasındaki Hayır taraflarını görür. Hayata her zaman pozitif bakar. Bir mü’minin böyle olması lazım. O yüzdende dedik ya insan kendi penceresinden kainatı seyrediyor diye, Buna da misal olarak şöyle söyleyebiliriz aslında. İnsan çok huzurlu, mutluyken; Böyle neşeliyken Etrafta herşeyi neşeli görmeye başlar. Cenaze arabası geçse dahi Onu düğün arabası gibi tahayyül (hayaletmek) etmeye çalışır. Bunu ,siz öğrencisiniz, genelde izleyen kardeşlerim, 100 aldığınız zaman sınavdan Sıfır alan arkadaşların o hali seni çok ilgilendirmiyor Yani o üzülse dahi Bir parça ortak olmaya çalışırken Aslında sen kendi mutluluğuna odaklanıyorsun. Aynı şekilde çok üzüntülü ve ümitsiz olan bir insanda Kainata baktığı zaman ,herşeye, kendisi gibi görmeye başlıyor. Üzüntülü,karamsar,melankolik bir tarzda… Bu halde olan bir insan böyle gördüğü zaman e bu adam düğün arabasını görse ona cenaze aracı gibi gelir Yani insan hangi halde ise kainatı öyle görüyor. O yüzden biz kainatta sürekli güzel göreceğimiz bir gözlük takmamız lazım. Di mi? Onu ele alacağız. Hah! İşte bu yüzden insan kendi hayatını değerlendirsin Herkez kendine baksın Bir an oluyor kainata sığmıyorsun Bazen bir an oluyor, bir hatıranın içine giriyorsun; zindanda boğazı sıkılmış adam gibi oooof of demeye başlıyorsun. Şimdi buradaki olayı değerlendirirken aslında bu hal sana kazandırıyor. Geçmiş derste de bahsetmiştik ya ruhum daralıyor.Bunun çaresi nedir diye. Bu videodan sonra inşallah onu da izlersiniz. Bu tarafta linkini vereceğiz. Ama işte bu haller, senin canını sıkan hadiselerin, hayır tarafı ne biliyor musun? Kabz hali dediğimiz mesele var. Senin ruhun daraldığı zaman günahlara mı meylin uyanıyor, yoksa acizim hissedip Allah ‘a (cc) mı yöneliyorsun? İşte bu iki ayrımı iyi yapmak lazım. Sen ruhun daraldığı zaman gün içindeki o haletlerinde (hal,durum), o değişimlerde Rabbine karşı bir yöneliş oluyorsa bu kazandıran bir hadise, Kabz hali dediğimiz; yani aslan pençesinde sıkılan bir ruh gibi… bu sefer ne yapıyorsun, Allah’a (cc) olan o yakarışın, o yalvarışın artıyor. Kulluğunda mertebe katediyorsun. Ama diğerinde ruhun daraldığında,canın sıkıldığı zaman günahlara bir meyil uyanıyorsa o halinden hemen çıkmak için gaflete dalmaya çalışıyorsan bu kaybettiren yani şu tarafı “Sıkıntı sefaatin muallimidir” diyor. Yani sıkıntı ; yasak, zevk ve eğlencelere bizi yönlendiren en büyük muallimdir, eğiticidir. Bu da kötü bir hadisedir. O yüzden olaya imani bir pencereden bakacağız. Çünkü insan, aydınlık bir odadan çıkıp başka bir odaya geçerken o odanın da lambalarını açması gerekiyor. Bazen oranın işte lambasının yanmasına vesile olan anahtar kısmı, içerde çok basit bir şekilde içeri giriyorsun,karanlık olsa dahi, el yordamıyla napıyorsun kapı diyelimki sağa doğru açılıyor sol tarafında elinin yordamıyla o anahtara dokunuyorsun içerisi aydınlanıyor mu kardeşim? Bazende çok alakasız yerde oluyor. Napıyorsun? El yordamıyla aramaya çalışıyorsun. İşte insan hayatı böyle. Hayatımızda çok aydınlık bir haldeyken birden karanlığa geçiyoruz ya işte o karanlık alemimizi, o halimizi, o tavrımızı aydınlatacak birşeyler lazım. Yani oranın anahtarını bulmamız lazım,o alemin. İşte o alemin anahtarı arkadaşlar “La ilahe illallah’tır.” O yüzden hadis-i şerifte söylüyor ya Ceddidu imanekum bi la ilahe illallah La ilahe illallah ile imanınızı yenileyin diyor Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam Ayet-i kelimede ne diyordu Cenab-ı Hakk (cc) Ey iman edenler. iman edin diyor.Bize sesleniyor. İman etmişiz ama halimiz,tavrımız sürekli değiştiği için o imanımızı yenilememiz lazım. Zaten bir yer okuyacağım Bu konunun özeti olacak Allah’ın (cc) izniyle tam böyle öz kısmını sunacağız. Ve hadis-i şerifte şöyle de buyuruyor, Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam “İmanınız elbisenizin eskidiği gibi eskir.” “Nasıl elbisenizi yeniliyorsunuz, imanınızı da yenileyin.” diyor Efendimiz. Cidden de öyle Yani bugün çok kaliteli bir elbise alsan dahi onu yıkamazsan, bakmazsan belli bir zaman sonra ne olacak üzerinde çürüyüp gidecek Kokuşacak Bugün en kaliteli arabayı alsan,en lüks arabayı alsan dahi ferrari olsa, o ferrarinin belli periyotlarla bakımını yapmazsan, benzinini koymazsan işe yaramayacak. İnsanın imanı da böyle işte. Allah (cc) , sürekli imanımızı yenileyelim, buna ihtiyaç olduğu için bizi alemden aleme geçirirken diyorki “imanını yenile” Oradaki imanın, buradaki hadiseye mukabil (karşılık gelme) noktasında zayıf düşebilir Onu o hali kaldıramaz o imanın O yüzden sürekli,yani bizdeki mevcut imanın üzerine koymamız lazım. Onu yenilememiz lazım. Çünkü Marifetullahta, Allah’ı (cc) tanımakta sınır yok. O yüzden Marifetullah ilmi, Allah’ı (cc) tanıma ilminde, ne kadar mertebe katedersek ne kadar böyle vukufiyet keşfedersek o halden o hale geçerken; oradaki hadiselere karşı, maruz kaldığımız değişik hallere karşı silahımız,siperimiz sağlam olur. O yüzden bu da diyorki La ilahe illallah’tır. Onunla ilgili bir yer okuyacağım dostlar. Şimdi, çok önemli burası Az önce söylediğim “Ceddidu imanekum bi la ilahe illallah ” ” La ilahe illallah ile imanınızı yenileyiniz” Bu ne demektir, yani buradaki sır ne? Biz değişik hallere giriyoruz ya Bu huzursuzluktan kurtulmanın çaresi ne? Bak şimdi dikkat et! İnsanın hem şahsı, hem alemi her zaman teceddüt ettikleri için, sürekli yenilendiği için, her zaman tecdidi imana muhtaçtır. İmanı yenilemeye muhtaçtır. Çünkü insanın her bir ferdinin, her bir şahsının çok efradı var. Bak mesela ben kendim Serkan Aktaş olarak söylüyorum bugün çok hırslıyken bakıyorsun iki saat sonra o hırs gitmiş. Çok meraklıyken aynı meseleye merakım gitmiş. Çok mutluyken birden huzursuz olabiliyorum En dertli adamken en huzurlu adam olabiliyorsun. Veya en huzurlu senken bir bakıyorsun abi birden dünyanın en huzursuz insanı olabiliyorsun. Yani gün içinde farklı şahıslara giriyoruz. Bir fert birden çok fertlere bürünüyor. Ömrünün seneleri adedince belki günleri adedince belki saatleri adedince birer ferd-i ahar (başka fert) sayılır. Harbiden öyle. Ömrümün, günümün, dakikalarımın her bir saatinde her bir dakikasında sürekli ferd-i ahar dediği farklı bir şahsiyete girebiliyorum Bugün birden çok hırslıyken birden çok meraklı olabiliyorum. Çok meraklı olduğum bir meseleye çok lakayt kalabiliyorum. Çok mutluyken en dertli ben olabiliyorum. En huzursuz ben olabiliyorum veya en huzursuz bir şahısken birden en mutlu insan sen olabiliyorsun. Ne oldu? Aynı oradaki dediğimiz gibi odalardan odaya geçtiğimiz bir alemdeyiz. Aydınlık odalardan sürekli karanlık bir aleme orayı aydınlatıyoruz, başka bir aleme geçmeye çalışıyoruz. Amma ve lakin bir tehlike var. İnsan, o alemi kararıp, başka aydınlık bir aleme geçme ihtiyacı varken karanlık alemde kalıyor. Diğer alemi aydınlatacak anahtarı bulamıyor. Bu sefer şüphelerin, vesveselerin geldiği bir alemdeyse veya ebedi hayatını kaybettirecek bir merak veya bir inat içine, bir hırs içine girdiği zaman bazen o halden kurtulamıyor, bulunduğu halle gaflete düşüp devam ediyor. Yani o bulunduğu halet (durum) ,o bulunduğu mevcut halden çıkmasına, o imanı yeterli olmuyor. O yüzden imanımızı sürekli yenilememiz lazım. Çünkü insan zaman altına girdiği için o ferd-i vahid (tek fert), tek şahıs olan Serkan Aktaş bir model hükmüne geçer, hergün bir ferd-i ahar şeklini giyer. Bunu şöyle açıklamak istiyorum. Bir şahıs nasıl birden çok şahsa girer. Yani Allah (cc) bizi insan olarak, bir bedeni olarak, bir ruhi olarak bir yaratmış İşte ferd-i vahid dediğimiz hadise bu. Amma ve lakin cansız mankenleri düşünün vitrinde Sürekli elbiseleri değişiyor. Bir modeldir, sürekli mevsimlere göre veya işte o zamanın modasına göre çıkan elbise üzerine giydiriliyor. Biz de öyleyiz aslında. Zaman nehrinde olduğumuz için Cenab-ı Hakk (cc) ruhi olarak bize farklı farklı elbiseler giydiriyor. Yani bu zaman altına girme olayını şöyle de değerlendirebiliriz Diyelimki bir kilometrelik bir nehir düşünün. Bu bir kilometre nehirde her yüz metrede tabana böyle plakalar koyalım ,tamam mı? Yüz metrede bir kırmızı, siyah, mavi, yeşil, turuncu … Sonra kaliteli bir suyu salalım. Kaliteli su dediğim yani berrak ve kokusuz olan bir su diyelim. Onu saldık. O su, o nehirde aktığı sürece hangi plakanın üzerinden geçiyorsa o renge bürünüyor Kırmızı plakanın olduğu yerden geçiyorsa kırmızı, yeşilin üzerinden geçiyorsa yeşil… İnsan da böyle. Zaman nehrinde devam eden bir su gibi. Hangi aleme giriyorsa oranın rengini alıyor. Önemli olan o rengi kendi lehine çevirmesi. İşte burada, o halden başka bir hale geçiş evresinde, bazen bizim imanımızı kaybettirecek olan o hadiseden başka bir hale geçerken iman devreye giriyor. Diyorki iman ise, hem o şahıstaki her ferdin nuru hayatıdır. Bir kafa feneri gibi düşün. Yani aydınlık bir alemken karanlığa bürünüyorsun ve başka bir odaya geçmen gerekirken o odayı da aydınlatacak kafa feneri. Yani iman nuru dediğimiz hadise devreye giriyor. Hayatımızı aydınlatan neymiş, imanın nuruymuş. Hem girdiği alemin ziyası olur, girdiğimiz alemin aydınlığı bizim imanımız olur La ilahe illallah ise o nuru açar bir anahtardır. Olay zaten burada bitiyor dostlar. Serkan abi, Serkan kardeşim! Ben La ilahe illallah dedim, bu halden kurtulamıyorum. E nasıl olacak bu hadise? E sen anlattın ama diyorsun yani bu odadan o odaya geçerken bunu söyle. Tamam da güzel kardeşim bizde iman var. Söylüyoruz ya! Sen de söylüyorsun hamdolsun. Ama o imanın nurunu, o hadisede maruz kaldığın, o hadiseyi sana olumlu bir tarafa çekecek veya olumlu gösterecek ,o lambayı açacak bir anahtar lazım. İşte o anahtar da La ilahe illallah’tır. Bizde cevherlerden daha değerli olan, hazinelerden daha değerli olan iman var. Ama sen o imanı kapalı bir hazine içinde tutarsan, kapalı kasalar içinde tutarsan bir işe yarar mı? Onu açacak bir anahtar lazım işte. O anahtarda La ilahe illallahmış. O yüzden dostlar, insan hayatına bu açıdan baktığı zaman ya bendeki La ilahe illallah neden tesir etmiyor? Bunu söylüyorsun. Neden tesir etmiyor biliyor musun? Elinde bir tohum bulunsa, dünyanın en değerli bitkisinin tohumu olsa, beş para eder mi? Sadece tohum kıymetinde olur. Benim o tohumu yeşerecek bir ortama ekmem lazım Ona uygun toprağa, ona uygun mevsimde ekmem lazımki ne yapsın, o çekirdek değerli meyveleri verecek bir ağaç haline gelsin. E o zaman bizdeki, ağzımızdan çıkan La ilahe illallah nedir, bir tohumdur. O tohumun ekileceği yerde , en güzel yerde elhamdülillah namazdır kardeşim. Yani bir kardeşimin hayatında namaz yoksa bu gibi sıkıntılara maruz kalması çok normal. İşte Cenab-ı Hakk bize bir fırsat veriyor. Her namazdan sonra tesbihat yaparken tesbihatımızın sonunda, 33 kere Subhanallah 33 kere Elhamdulillah,33 kere Allah-u Ekber diyoruz. Ve ondan sonra “La İlahe İllallahu Vahdehu Laşerike Leh” diye devam ediyoruz ya Ardından duamızı yapıp bitiriyoruz. İşte duanın ardından, şafiilerde var bu biz de yapmalıyız. 33 kere La ilahe illallah. Kalben bunu söylememiz lazım. Çünkü gün içinde çok farklı haletlere giriyoruz. Onu da şöyle söylüyor, dikkat et. Hem insanda madem nefis,heva (heves,istek) , vehim (kuruntu) ve nefsani istekler ve şeytan hükmediyorlar. Çok vakit imanımızı rencide etmek için gafletimizden istifade ederek yani gafletinden istifade ederek çok hileler ederler. Şüphe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar. İmanımızın nurunu ne yaparlar,örterler,kapatırlar. Hem insan zahir-i şeriatta, yani bulunduğu görünür yaşadığı alemde, hem zahir-i şeriata muhalif düşen, yani yaşadığımız günlük hayatta belli olan şer-i hükümlere muhalif düşen, zıt düşen, hatta bazı imamlar nazarında küfür derecesinde tesir eden, yani bu küfür, imanı götürecek derecede, inkara götürecek derecede tesir eden kelimeler ve hareketler eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdidi imana (imanın tazelenmesi) ,imanımızı yenilemeye muhtacız. Abi bizi küfre götürecek kelimeler neler olabilir? Bazen şöyle hadiseler yaşayabiliyoruz. Diyoruz ki ; ya bu sarı kızım (inek adı) beni hiç aç bırakmaz. Günde 20 litre süt verir. Bak ne oldu hacı? Sen esbaba (bir şeye vasıta olan,sebep olan) taptın. Sebeplerden bildin. İstemeden söylüyorsun bunları anlatabildim mi? Halbuki inek onu yapamaz. İnek sütü yapmaya bir sebeptir. Tavuklarım beni hiç aç bırakmaz. Aç bırakmayan Allah’tır. Yumurtanın gelmesine sebep olan tavuktur. Yumurta ile tavuk arasında dağlar kadar fark var. Yani o acziyetiyle onu yapacak ilim onda yok. Bulut ne güzel bizi serinletti. Bu gibi şeyler kullanıyoruz. Bazen yağmur yağıyor ne diyoruz gün içinde? Ya şimdi vakti miydi? Veya tavrımızla, dilimizle demesek bile, tavrımızla memnuniyetsizliğimizi dile getiriyoruz. Gördün mü bak nankörlüğü gerektiren hallerde bulunuyoruz. Bazen dinlediğimiz şarkılar,dinlediğin şarkılar; Küfrü gerektiren sözler söylüyor; Batsın bu hayat tarzında Hay böyle kaderin, hay böyle feleğin diye başlayan sözler kulağımızın her yerinde… Aklımızın her yerinde olduğu için imanımızı zedeliyor aslında farkında değiliz Ve bu hadiseler bize ülfet (alışma) olmaya başladıktan sonra normalleşmeye başlayınca o iman eskidiği için mesela diyelimki bir müslüman o halinden çıkamıyor ya şüpheler, vesveseler aklını kaplamış, ruhunu kaplamış… Ateist oluyor sonra , agnostik oluyor, deist oluyor. Çünkü düştüğü halden çıkmaya yarayacak imanı yok. Düştüğü durumdan kurtaracak bir ip bulamıyor, o halde saplanıyor La ilahe illallah diyemediği için İmanın nuru o alemini aydınlatmadığı için o alemi hakiki alem görüyor ve imanını kaybediyor. O yüzden ben çok mutluydum abi önceden çok huzurluydum sonra baktımki başıma kötü hadiseler geldi ya Allah olsaydı bana yardım ederdi. Diyen insan imanını yenilemediği için bu hale düşüyor. Ben müslümandım, diyor. Sen sürekli müslüman olmak zorundasın. Müslümanlığın üzerine müslümanlığını, mü’minliğini arttırarak devam etmezsen o mevcut olan iman böyle düz düz düz gidiyor, bir duvar geldiği zaman şöyle atlaması lazımken duvara toslayıp kalıyor. İşte la ilahe illallah o küfür duvarlarını delip geçiyor kardeşim. Anlaşıldı mı abi? Ne diyordu hadis-i şerifte? Ceddidu imanekum bi la ilahe illallah. Yani la ilahe illallah ile imanınızı tazelendirin. Bak şu ortamda biz tefekkür ediyoruz. Allah’ı (cc) zikrettiğimiz için imanımız tazeleniyor. O yüzden ibadet etmeyen adam,kainatın ibadetini görmez, göremez; belkide inkar eder. Peki ” La ilahe illallah” ne demek arkadaşlar? Yani bunu kuru kuruya söylemek ayrı, içini doldurarak, kalben tasdik ederek tüm manasıyla söylemek apayrı birşeydir. Hani namazımızda diyoruz ya “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” Ben şehadet ederimki Şahitlik ederimki, Allah’tan (cc) başka ilah yoktur. Evet, Allah’tan (cc) başka ilah yoktur diyoruz. Aslında bunun derinliğine bakarsak şu Halık ve Rezzak senden başka yoktur ya Rab. Yaratan ve rızk veren sensin. Ve aynı zamanda zerrelerden yıldızlara kadar herşeyi kabza-i tasarrufunda tutan, onları ilmiyle iradesiyle, kudretiyle ; onları bu kainatta kontrol eden tasarrufunda tutan Sensin diyerek, bu manayla söylerse insan geceyi gündüzü yaratan sensin Rabbim, ve güneşi gaz yağsız, kömürsüz, odunsuz yandıran sensin Rabbim Bu mevsimleri yaratan, beni yaratan, ruhumu o haledleri yaratan Sensin . Benim hayatımdaki zarar ve menfaat bunlar Senin elinde diyerek söyleyen bir adam kalbi dehşetler içinde kaldığı zamanda, bu manayla dediği zaman Rabbim, bu kainatı idare ettiğin ve çevirdiğin ve aynı zamanda tüm kainattaki canlıları idare ettiğin gibi beni de idare eden Sensin.Ben buna iman ettim. Benim karanlığa düştüğüm, ümitsiz olduğum şu durumdan beni çıkar manasında, insan “La ilahe illallah” derse, yani ondaki imanın meyvesi kainatı aydınlatır arkadaşlar. Elhamdülillah.