BU LAFLARLA ALLAH’I MI KANDIRACAKSIN! -Nankörlere Özel

Lokman suresinin 12 ayetini bütün müminler muhakkak ve muhakkak hatırlamalıdırlar. وَمَنْ يَشْكُرْ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ Kim Allah’ın şükreden kulu olursa, kendisi için şükreder. Nankörlük kim yaparsa, bilsin ki, Allah kimseye muhtaç değildir. Ebu Cehiller, Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar, Hamanlar, Allâh-u Teâlâ’ya bir zarar mı verdiler? İbrahim suresinin 8. ayeti, Musa aleyhisselam, ümmetini uyarmış; وَقَالَ مُوسٰٓى اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ حَم۪يدٌ Musa dedi ki; Siz ve dünyadaki herkes, nankörlük yapsanız, kafir olsanız, Allah size muhtaç değil ki! Kime muhtaç Allah? Size muhtaç olsun! Hac suresinin 30. ayetini hatırlamak zorundayız; وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۜ Allah’ın dinine, Kur’an’ına ve ayetlerine saygı gösteren bilsin ki, Allah katında, kazanç elde etmiş olur. Allah’ı kazandırmaz. Kur’an’a gösterilen saygı, namaza gösterilen titizlik, kişinin kendi lehinedir. Bu duygular gerçekten Allah’tan korkmamızı sağlar. Bu korku cehennemi var, yakacak, korkusu kadar, bu sevgiye nankörlük yapılmaz korkusudur aynı zamanda. Kulun, iyi düşünmesi gereken, gerçeklerden birisi de budur. Biz madem Allah’ı seviyoruz, ona nankörlük yapamayız. Yaparsak, bu sevgimizin doğru olmadığını göstermiş olur. Eğer gerçekten Allah’ı seviyorsak, gizli ve açık olduğumuz her yerde, Allah’a saygılıyız demektir. Hata ettiğimiz zaman, tövbeyi geciktirmeyiz demektir. O bizim, çarşıda, sokakta, caddede, evlenirken, boşanırken, okulda, iş yerinde, hayatın her yerinde, مَحْيَايَ وَمَمَات۪ي her yerde Rabbimizdir o bizim. Camilerde, Allah Rabbimiz, bankaya girerken, kim rabbimiz sorusunu, sordurmayız meleklere. Ve biliriz ki, biz onun kulları olduğumuz için, biz ibadet yaptığımız zaman, kabul ederse ibadetimizi, o onun lütufuyladır. Mecbur olduğundan değil. Hani, diyorlar ya, ben vergisini ödemiş adamım! Devlet beni korumak zorundadır! Bunu devletine söylersin. Çünkü devleti, sen ayakta tutuyorsun. Oy verdin, vesaire rey verdin, vergi verdin, vatandaşlık yaptın, devlet de seni koruyor. Allah’a, ben zekat verdim, sen de beni cennete koyacaksın -haşa- diyebilir misin? Zekat malını kim vermişti sana? Seni kim yarattı? Devleti sen ortaya çıkardığın için, devlet de vergi verirsen seni koruyacak. Ama Allah seni yarattı, rızıklandırıyor, öldürecek, tekrar diriltecek, insanoğlu, ibadetini kabul ederse Allah, mutluluktan gözyaşı akıtmalı. Hiçbir Mü’min, ibadetlerine karşı, böyle edep dışı bir söz kullanamaz. His içinde olamaz. Biz Allah’ın kuluyuz. Kabul ederse ibadetimizi, minnettarız Allah’a. Lütfedip kabul etti o. İbadetlerimizin ve imanımızın garantide olduğunu -haşa- hiç düşünemeyiz. Bunu düşündüğümüz zaman, imanın orijinali sallanıyor demektir. Neuzübillahi teala.

İzlersen Namaz Kılmak Zorunda Kalırsın

Bir seyahat uçağına biniyorsunuz. Kontroller tamam ve kalkış yapılıyor. Yurt dışına ilk çıkışınız olacak ve gidilecek yer Amerika Yolculuğun 11 saat olduğunu duyunca bari biraz uyuyayım diyorsunuz. Tam 4,5 saat sonra müthiş bir gürültü ile uyanıyorsunuz. Her taraf duman ve siz kan kokusu alıyorsunuz. Gözünüzü açacak haliniz yok. Ve tekrar bayılıyorsunuz. Bu sefer kuşların cıvıltısı uyandırıyor sizi uyandığınızda yaralarınız sarılmış, yeni kıyafetler giydirilmiş, çok güzel bir koku var etrafınızda. Hiç tanımadığınız hatta aynı dili bile konuşmadığınız insanlar var. Ve işin garip tarafı bu insanlar size yardım ediyor. ”Ama neden beni tanımadıkları halde bu insanlar bana yardım ediyor?” diye merak ediyorsunuz. Yani benim ismimi bile bilmeyen bu insanlar benim dediklerimi anlamayan bu insanlar neden bana hizmet ediyor? Kimdir bunlar? Ve merak edip araştırmak istiyorsunuz o kişiyi yanınıza biri yanaşıyor? Ve diyor ki: ”Bu kağıtta yazanları seni yaralı haldeyken kurtaran senin ihtiyaçlarını karşılayan ve bunca insanı senin hizmetine sunan senin merak ettiğin O zat gönderdi. Ve şöyle söyledi: -Eğer bu kağıttakileri yaparsan seni daha güzel bir yere göderecekmiş. Siz de daha o zatı tanımadan kağıdı yırtıyorsunuz. ”Beni o uçakta bıraksaydınız da ölseydim.” diyorsunuz. ”Banane istediği kadar bana yardım etsin. Ben O’nun dediklerini yapmam. Zaten beni daha güzel bir yere de gönderemez.” diye itiraz ediyorsunuz. Ama garip bir şey var. Bunca yaptığınız saçma hareketlere rağmen insanlar hala size yardım etmeye devam ediyor. İstediklerinizi yapıyor ve ihtiyaçlarınızı karşılıyorlar. Bu sefer birinin sizi dürtmesi ile uyanıyorsunuz ve gelen ses babanıza ait. Meğerse gördüğünüz her şey rüyaymış Babanız sizi sabah namazına kaldırmaya çalışıyor. Ama kalkmak istemiyorsunuz. Şimdi biraz düşünün o an ki kalkmamanız rüyanıza benzemiyor mu? Sizi küçücük bir sudan yaratan ve Dünya’ya geldiğinizde bütün istek ve ihtiyaçlarınızı karşılayan. Bunca hayvanları ve bitkileri sizin hizmetinize sunan O zatın yine sizin iyliğiniz için sizi daha güzel bir aleme göndermek için size verdiği namaz gibi bir ibadeti ”Hayır! Yapmam.” diyorsunuz. ”Çünkü beni daha güzel bir aleme göndermeye gücün yetmez. Keşke beni yaratmasaydı.” diye haykırıyorsunuz. Ama bu sefer rüyanın sonu ölümle bitiyor. Ölümle uyandırılıyor. Peki tanısaydı hayır der miydi O’nunla tanışmaya? O’nun huzurunda eğilmeye peki bu nankörlük niye? Yoksa hatırlamaz mı insan Peki bu nankörlük size yapılsaydı? Çocuğunuz havale geçiriyor. Ve hemen en yakın arkadaşınızı arıyorsunuz. ”Bizi acilen hastaneye bırakır mısın?” diyorsunuz. Arkadaşınız ”Maalesef arabam çok yakıyor. Şuan da müsait değilim.” diyerek. Telefonu yüzünüze kapatıyor. Ve hastaneye yetişemeden çocuğunuz ölüyor. En yakın dostum dediğiniz arkadaşınız hakkında artık ne düşünürsünüz? Peki bu nankörlüğü unutur musunuz? Sizin elli altmış senelik bir Dünya hayatında bir kere çağırdığınızda gelmedi diye kin beslediğiniz belki öldürmeği hayal ettiğiniz bir nankörlüğün siz şuan daha büyüğünü yapıyorsunuz. Her gün beş vakit sizi huzuruna çağıran Allah’a karşı Siz de ”Gelemem.” diyorsunuz. Siz de nankörlük yapıyorsunuz. Peki ya sizce zamanı yaratana ”Zamanım yok.” demek nankörlük değil mi? He bir de işin şu tarafı var. Rabbimize karşı ihmal ettiğimiz o secde varya Bizi başkalarına karşı bin secdeden kurtarır. Şimdi kalk ayağa git bir abdest al. Ser seccadeni. Ve deki ”Kırılsın kalbim umrumda değil. Nasılsa çare Rabbim de. Hem dermanla dert aynı kişideyse o derde dert mi denir? O dert O’na kavuşmak için bir vesile. Sonunda huzur iki kelime değil mi? ALLAH AZZE VE CELLLE Dünya’da bu hakikatlere muhtaç binlerce insan var. Bunlardan biri sizin çevrenizde de olabilir. Paylaşıp onlara da ulaşmasını sağlayabilirsiniz. Allah razı için El-Fatiha.

KORONA’YI YENDİK, SIRADAKİ GELSİN! -Nankörlük

Bakınız! Yaşadığımız felaketler, ilk değil insanlıkta. Hani asırlar öncesinden, büyük felaketler oldu ne gördük, ne ettik tarih kitaplarından, Kur’an’dan duyduk sadece diyelim hani. Biz, son 50 senedir medyanın kontrolündeki bir dünyada, Afrika’da çıkan virüsü, salgın hastalıkları duyuyorduk görüyorduk. Çöllerde kalmış cesetleri görüyorduk. Hiçbir teknoloji, hiçbir tıp da Avrupa’da olmaz bu demiyordu bize. Herkes diyordu Avrupa’da da olur, dünyada olur bu. Virüslü bir bedenle yaşıyoruz diyordu herkes zaten. Biz, rabbimiz bizden ne istiyor ona bakacağız, ve bir konumuz daha var. Bu ibrete dönüşecekse, benim evimde dönüşecek. Şu kardeşimin evinde dönüşecek. Bu hanım kızımın evi, Allah’ın azabından ders almış eve dönüşecek. Toplumlardan çok şey beklemeyin. Neuzübillahi rabbil alemin. Rabbimin azametine sığınarak söylüyorum ki, tam aksini bekleyebilirsiniz. Madem Allah merhametliydi bu azabı niye bize yaptı deyip, bütün zinciri dağıtan kitleler de görebilirsiniz. Yogaya logaya sarılan yeni bir nesil görebilirsiniz. Aman Allahım! Ya erhamerrahimin. Ezan duyulmuş topraklarımızdan, bu tehlikeyi uzak tut Ya Rabbi! Yani Allah’tan intikam alma hastalığını. Ama ben sizlerle ciğerlerimi kemiren bir derdimi paylaşmak istiyorum. Kıyamet günü, kurtulmuş olmak için. Bir afete, hastalığa, koronaya yakalandığında, duadan unutmayın. Doktorlar ilacı yokmuş diyormuş bunun. Ne olursunuz dua. Diyenin, Allah’ın şifası ile Şafii ismi şerifi ile şifa bulup, daha önce namaz kıldığı için, anne duası aldığı için, Rabbim ona rahmet edip şifa bulduktan sonra, koronayı yendi, diyorlar ya. Kanseri yendi, diyorlar ya. Ne oluyor burada kardeşlerim? Elbette bunu söylerken o kastediyor, demiyorum ama, hastalığı Allah veriyor, belayı Allah veriyor, o yeniyor. Hiç şifa Allah’tan gelmiyor. İnsanoğlu değil mi bu ayağı yere bastı mı, elinden tutanı unutuyor. Ben de işte, buna bakarak, bu sıkıntıya bakarak, diyorum ki, ey Mü’min! ey Mü’min! Sen madem korona yenerdin, salgını yenerdin, niye yakalandın? Gelmeden savsaydın ya şunu bir gücünü bir görseydik senin. Bu mülkün, sahibinden, bari şifa hakkını almasaydık. Bari şifamızı o verseydi. Bu sözün pahalıya ödenmesinden korkuyor, Rabbime kasam ediyorum ki, ödüm patlıyor. Koronayı, gönderirken Allah gönderiyor, ama, yiğit adamlar, onu yeniyorlar (!) Doktorlar zaten, kurtarıyor (!) Değil vallahi değil. Sana yanaşırken uzay adamı gibi, maskeler, koruyucular, tulumlar giyip, sonra uzaktan uzaktan iğne yapmaya çalışan nasıl seni ondan kurtarsın? Hayır! Hayır! Ölü ağaçlar, üzerinde 3 ay kar kalmış don tutmuş ağaçları, baharda çiçek açtıran Allah, seni yataktan ambulanstan kaldırıp, pehlivan gibi evine getirdi. iman bunu gerektiriyor.

Kadınları Cehenneme götüren en önemli sebep: DİL

Kadınları cehenneme götüren en büyük sebep dildir. Erkekleri cehenneme götüren en büyük sebep ferçtir, şehvettir. Kadınların konuşma isteği şehvetten daha üstündür. Sade gibi görünür. Ayıp değil gibi görünür. Sıkıntı vermez gibi görünür. Ama bir çok kadını küfre götürür. Bir tek mesele, dillerine hakim olamama. Dillerini doğru yere sevk edememe. Kadınları cehenneme kadar sürükler. Hadisle teyit edeyim. Efendimiz Aleyhisselam Miraç hadisinde bize ne anlatıyor? “Cehennemde kadınların erkeklerden daha fazla olduğunu gördüm. Sordum: ‘Ey Cibril bu neden böyledir? Kadınlar erkeklerden neden daha fazladır?’ Cebrail Aleyhisselam bana şöyle dedi: ‘Çünkü onlar kocalarına dilleriyle eziyet ediyorlar.’ Dilleriyle eziyet ediyorlar. Hadis devam ediyor. “Kocaları onlara yıllar boyu nimetler getiriyor. Yıllar boyu hediyeler veriyor. Ama bir gün isteklerini yerine getirmedikleri zaman kadınlar şöyle diyor: ‘Zaten bana bugüne kadar ne yaptın ki?’ İşte bu nankörlük demektir. Nankörlük! Yıllar boyu getirilmiş olan bütün meseleler bir tarafa atılıyor, o gün kadının isteği yerine getirilmediği için erkek suçlanıyor. “Zaten ne yaptın ki bugüne kadar?” deniyor. İşte kadınların cehennemde bizden sayısının fazla olmasının en büyük sebebi ne? Dilleriyle kocalarına eziyet etmeleri. Dil çok tehlikelidir! Hele ki bu kadınların gün diye tabir ettikleri meseleler varsa buralar onların günaha girmeleri için, Onların gıybete girmeleri için ve dedikodu yapmaları için büyük bir fırsat. Ne yapıyorlar günlerde? Her hafta bir komşularının evine toplanıyorlar. Normalde bu ne adı altında yapılıyor? Toplanacağız orada dua edeceğiz, Kur’an okuyacağız. İşte bilen birisi bir iki hadis söyleyecek. Sonunda duamızı, tövbemizi yapacağız, kalkacağız. Günlerin toplanmasının asıl amacı budur. Ama günümüzde, zamanımızda bu günlerin şekli de değişti. Ne oluyor? On çeşit yemek yapılıyor. Kadınlar birbirleriyle yarış ediyor. Kadınlar için şöhret sevgisi, bizim erkeklerin şehvet sevgisinden daha üstündür. Bilinme, tanınma, bahsedilme, haber yapılma… Ooo, Naciye’ye gittik, on çeşit yapmış. Felaketti be! Acayip bir ustalığı varmış, diye hakkında bahsedildiğinde o kadın eriyor keyiften. Ego tatmini yaşıyor. Ego patlaması yaşıyor. Hakkında bahsedilmekten çok hoşlanıyor. Her gün için ayrı bir elbise alan kadınlar var. Komşularımız içinde durumları biraz daha iyi olunca, her gün için yani her hafta için ayrı bir elbise alıyor. Niye? Çünkü benim durumum iyi. Her hafta komşularıma yeni elbiselerle görünmem iktiza eder. Onları varlığımla süslemem, onların gözüne hoş görünmem iktiza eder deniyor. İslamla taban tabana zıt olan günler şu anda husule geliyor kadınlar arasında. Çok büyük sıkıntı. Bir tane kadın açıp Kur’an okuyamıyor. Bir kadın Efendimiz Aleyhisselam’dan üç tane hadis zikredemiyor. Çünkü bilmiyorlar. Çünkü eğitim almıyorlar. Çünkü hiçbir İslam âliminin kitabını okumuyorlar. Çünkü sohbet meclislerine gitmiyorlar. Gün diye tabir ettikleri bir şeyi yapıyorlar. Ama sohbetlere gidemiyorlar. O gün dedikleri yerde, o anda dört saat – beş saat dedikoduyla gıybetle geçiriyorlar. Dillerini muhafaza edemiyorlar. Ama sohbet meclisine bir saat gidemiyorlar. Çünkü sıkılıyorlar. Nefis rahatlığa, genişliğe alıştığı zaman sohbet meclisine gidemezsin. Sıkılırsın, patlarsın. Rahatsız olursun. Çünkü nefis rahatlığa alışmış. Aranızda bazı insanlar vardır. Aylar boyunca sohbete gelir. Namazında daim olur. Zikir dersini alır. Her gece Rabb’ini zikretmeden yatmaz. Rabıtasında kuvvetlidir. Ama sonra geriye dönüş yaşar. Eski arkadaşları tekrar bunu davet etmiştir. Arkadaşlarına takılmaya başlar. Onların gittiği yerlere gitmeye başlar. Bir hafta, üç hafta, iki ay derken bir bakar ki: “Aa, ben namaz kılıyordum! Ben beş vakit namaz kılıyordum. Ne oldu bana?” demeye başlar. Niye böyle der? Çünkü eski arkadaşlarına takıldığı zaman, sohbet gider. Sohbet gittiği zaman ilk önce zikir gider. Bir derviş en önce, sohbetten sonra neyini kaybeder? Zikrini kaybeder. Peygamberine verdiği sözü kaybeder. Sözünü yer. Ondan sonra ne gider? Ondan sonra namaz gider. Namazı kaybeder. Neden? Çünkü bu adam zırhını çıkarttı. Bu adam sohbet denen zırhını çıkarttı. Kaleden çıktı. Bu adam açık hedef. Şeytanların ve şeytanın askeri olan insanların açık hedefi demektir. Sohbeti olmayan bir adam tek başına kurtların ortasında gezen koyun gibidir. Hiçbir zırhı yok. Koruyacak köpek yok, sahip yok, çoban yok, kimse yok. Bu koyun nasıl savaşsın? Kurtlara karşı kendini nasıl savunsun? Dişi yok ki kurdu parçalasın. Bu koyun hal lisanıyla kurtlara şunu der: “Ben açığım. Ben rahat hedefim. Gelin beni yiyin!” der. İşte Müslüman da ilimsiz sohbetsiz kaldığı zaman namazı gider. Ondan sonra der ki: “Ya, iki aydır sohbete gitmiyorum. Namazım gitti. Ben bu namazı kılıyordum. Bırak namazı kılmayı, kazaya bırakmıyordum. Ne oldu bu benim namazlarıma?” Sen kılmıyordun bu namazı. Sana sohbet meclisi kıldırıyordu. Sen burada dua alıyordun kardeşlerinden. Sen kardeşlerinden telefon alıyordun. “Kardeşim, ne yaptın, sabaha kalktın mı?” diyorlardı sana. Ama sen bu nimeti kaçırdın. Meleklerin akın akın gelip sana dua etmesi nimetini kaçırdın. Çünkü, “Ben kendim de yaparım.” dedin. Ama yapamazsın. Yapsaydı sahabe yapardı. Peygamber Efendimiz Aleyhisselam’a bir kez biat ederdi. Ondan sonra hiçbir sohbetinde bulunmazdı. Ben nasılsa biat ettim. O benim peygamberim, Allah’ım da birdir. Artık hiçbir sohbete ihtiyacım yok, derdi. Ama sahabe böyle yapmadı. Allah hepsinden razı olsun. (Amin) İstisnasız her gün Allah Resulü Aleyhisselam’ın karşısına oturdu. Ve dedi ki: “Bugün bana ne öğreteceksin ey Allah’ın Resulü? Bugün bana Allah’ımızın emirlerinden ne bildireceksin?” Çünkü benim sonsuz yaşamımı kurtarabilmem için bana gereken tek şey ilimdir. İlim olmadan ben bu sonsuz yaşamı kurtaramam. Dünyadaki param pulum, şöhretim ne kadar kuvvetli olursa olsun, ilimsizsem beni kurtaramaz bunlar. Toprağın altında her şey dışarıda kalıyor. Kanuni bile tabutun dışında elini bıraktı. Vasiyet olarak ne yaptı? “Elimi tabutun dışına salın. Çıplak olarak görsünler.” dedi. “Benim gibi üç kıtaya hükmetmiş bir adam bile boş elle gidiyor. Sen kimsin ki neyle gideceksin? Bunu anlasınlar. Tebaam, halkım bunu anlasın.” dedi. Efendiler, sonsuz yaşama götürebileceğimiz tek şey öğrendiğimiz ilimleri amele döküşümüzdür. Bunu yapamadığımız zaman, işte o kadınlar gibi oluruz. Güne bir gidiyorlar… Birisi iki tane hadis söylemeye niyetlendiği anda tak yolunu kesiyorlar. “Ne yapmış o kadın orada? Ayrılmış mı kocasından?” demeye başlıyorlar. Muhabbetleri hemen değişiyor. Hemen şeytanlar o meclisi basmaya başlıyor. Çünkü bir mecliste gıybet başladığı anda şeytanlar o meclisi basar. Ama Müslümanların bir yerde toplanması demek, melekleri çağırmaları demektir. Oraya meleklerin gelmesi lazımdır. Buraya bu kadar genç niye geldi? Allah rızası için geldi. Allah Teâlâ’nın melekleri de bu meclise gelir. Neden? Çünkü bu kadar insan ilim öğrenmeye geldi. Gıybet yapmaya, dedikodu yapmaya gelmedi. Kadınlarımız da ne zamanki dedikoduyu, gıybeti bırakıp, İslam ilimlerini öğrenmeye ve birbirlerine tavsiye etmeye başladıkları zaman, işte onlar dillerini korumuş olurlar. Yani iki çenesi arasındakini muhafaza etmiş olurlar. Bu muhafazayı yapmadıkları zaman durumları sıkıntılıdır. Çok sıkıntılıdır. Allah Resulü Aleyhisselam’ın bu müjdesine vâsıl olamazlar. Bu kadar hassastır, bu kadar tehlikelidir. Hele o gıybet, hele o dedikodu! Efendimiz Aleyhisselam ne buyuruyor hadisinde? “İki insan başka bir kardeşini çekiştirmeye başladığı anda, gıybetini yapmaya başladığı anda şeytan hemen yanlarına gelir. Ve ağızlarına bal sürer.” Bir adamın ağzına bal sürdüğü zaman zevk alır, tat alır, keyif alır. Ve o muhabbetin artmasını, devam etmesini ister. Gıybet böyle tatlı bir şeydir. Sonu gelmez. Ama Kur’an bizi bu konuda uyarır. Ölü kardeşinin çiğ etini yemekle eş değere koyar gıybeti. Ve sonunda ayet şöyle der: “Tiksindiniz değil mi?” (Hucurât, 12) Tiksindiniz değil mi? İnsan hiç çiğ et yer mi? Ayet diyor ki: Çiğ et yemiyor, ölü kardeşinin çiğ etini yiyor. Bir dağda kaldın. Et yok, yemek yok, içecek yok. Üç gün – beş gün aç kaldın. Tak kardeşin öldü. Ne yapacaksın? Amerikan filmlerindeki gibi kardeşini paramparça yapacaksın. Sonra yemeye başlayacaksın. Tiksindiniz değil mi? Normal bir insan bunu yapamaz. Anormal bir durum olması lazım. Anormal bir insan olması lazım. İnsan ölü kardeşinin çiğ etini yiyebilir mi? Ama gıybet yapan iki tane Müslüman öz kardeşlerinin çiğ etlerini yiyen Müslümanlar gibidir. İşte kadınlarımız maalesef bunu idrak edemiyorlar. Kadınlarımız sokağa çıktıklarında koku sürünüyor. Dikkat buyurun! Sokağa çıktığında koku sürünüyor. Halbuki bunun edebi nedir? Eve girdiğinde koku sürmesi lazım gelir. Sokağa çıktığında koku süren bir kadına Efendimiz Aleyhisselam ne buyuruyor? Zâniye. Ne demek zâniye? Zina eden kadın demektir. Bu kadın dışarıya çıkarken kokusunu sürdüğü anda, herhangi bir erkek kokusunu işittiği anda bu kadın ve erkek zinakar hükmüne geçiyor İslam’a göre. Allah Resulü Aleyhisselam başka bir hadisinde diyor ki: “Kokuyu veren de, kokuyu alanda cehennemdedir.” “Hocam, kaçamayız ki bu kadın bizim yanımızdan geçiyor.” Tiksin ondan! O kokudan zevk almamaya çalış. Şehvetin harekete geçmesin, şehvetin uyanmasın. O kokudan tiksin. Peygamberimiz Aleyhisselamın tehdidini unutma! Çünkü tehdit diyor ki: “Hem kokuyu veren kadın cehennemdedir hem kokuyu alan erkek cehennemdedir. O kadın zâniye hükmündedir. Olması gereken nedir İslam’da? O kadın evine geldiği anda koku sürecek. Kime? Kocasına. Kadınlarımız çok bozuldu. Dışarıya çıktığı zaman süsleniyor. En güzel elbiselerini giyiyor. Eve geldiği zaman süslerini temizliyor. Paspal giyiniyor. Neden? Çünkü evde her günkü kocam var. Ona süslenmeme gerek yok. Alan aldı, satan sattı, bitti. Dışarıya çıktığım zamansa insanlara güzel görünmem gerekiyor, diyor. Neden böyle diyor? Çünkü İslam’ı bilmiyor. Kadınlarımız İslam’ı bilmiyor. Kadınlarımız İslam’ı bilseydi Müslümanlar şu anda üçüncü sınıf vatandaş konumunda olmazdı. Şu anda İslam, dünyada üçüncü sınıftır. Birinci sınıf Hristiyanlardır. En kuvvetliler… İkinci sınıf Yahudilerdir. Sayıları en az olandır. Ama para bâbında en kuvvetli olan onlardır. Üçüncü sınıf biz Müslümanlardır. Hiçbir yerde sözü geçmez. Hiçbir yerde hükmü geçmez. Kimse sözüne itibar etmez. Çünkü kadınları çok bozulmuştur. Daha kadınlarına bile hükmedemezler. Kadınlarına bile İslam ilimlerini bildirmekten acizdirler. Bu yüzden zayıf düştüler. Bu yüzden zayıf düştüler. Allah hidayet etsin inşallah. (Amin) Allah Teâlâ hanımlarımıza izan versin, akıl fikir versin inşallah. Dikkat buyurun! Kadınların en büyük hatalarından bir tanesinde yine Kur’an bizi ikaz ediyor. “Ey Hâbibim, hanımlarına söyle yabancı erkeklerle konuşurlarken yumuşakça konuşup kırıtmasınlar. Seslerini inceltmesinler. Kalplerinde hastalık olanlar, şeytani bir ümide kapılabilir.” (Ahzâb, 32) Allah Teâlâ kadınları ikaz ediyor. Ayet-i kerimeyi günümüz kadınlarına uyarlayalım. Bizim kadınlarımız bir telefon geldiği zaman, telefonun karşısındaki yabancı sese çok ince konuşuyor. Kırıtarak konuşuyor, yumuşak konuşuyor, adeta ümit verircesine. Ama kocasına karşı konuşurken, “Yemeğin orada!” diyor. “Ne oldu, niye gelmedin?” diyor. “Hadi bir saattir seni bekliyorum.” diyor. Kocasına konuşurken sert konuşuyor. Yabancı erkeğe konuşurken, dışarıda domates satan adama konuşurken yumuşak konuşuyor. Allah Teâlâ’nın ikaz ettiği ayeti yaşıyorlar mı yaşamıyorlar mı? Kırıtıyorlar mı kırıtmıyorlar mı? Yapıyorlar. Neden yapıyorlar? Çünkü ayeti bilmiyorlar. Çünkü İslam’ı bilmiyorlar. Bu İslam’ı bu kadınlara kim öğretecek? Biz öğreteceğiz. Evin liderleri öğretecek. Allah Teâlâ liderliği erkeğe vermiştir Kur’anda. “Erkekler hanımları üzerine yönetici ve koruyucudurlar.” (Nisâ, 34) Yönetici ve koruyucudurlar. Bize iki vasıf yüklemiş Allah Teâlâ. Bir, yönetici… Evini sen çekip çevireceksin, sen yöneteceksin. İki, koruyucu olacaksın. Evin bütün ihtiyaçlarını sen karşılayacaksın. İslam’a göre evin bütün ihtiyaçları, evin dış işlerinin tamamı kime aittir? Erkeğe aittir. Evin iç işleri kime aittir? Kadına aittir. Bu taksimi Allah Resulü Aleyhisselam yapmıştır. “Ey Ali, bu evin dış ihtiyaçlarının tamamı sana aittir. Ey kızım Fatıma, bu evin iç ihtiyaçlarının tamamı sana aittir. Çekip çevirmesini sen yapacaksın. Getirisini Ali yapacaktır.” Bu Allah’ımızın hükmüdür. Bu şekilde bakmak zorundayızdır. Mesela İslam’a göre erkeğin parası erkeğe aittir. Kadının parası kadına aittir. Ancak evin bütün masrafı kime aittir? Evin, çocukların ve hanımın bütün masrafı erkeğe aittir. Bundan dolayı, yükün ağırlığı erkekte olduğundan dolayı, Allah Teâlâ yükü, sorumluluğu erkeğe vermiştir. Erkek ne yapacak? Erkek eve sadece para getirip gitmeyecek. Erkek bir banka gibi yaşamayacak. Erkek hanımına İslam’ı öğretecek. Erkek Allah Teâlâ’nın şu ayet-i kerimesini yaşayacak ve yaşatacak: “Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz.” (Tahrîm, 6) Şimdi sondan başlayayım. Diyor ki Allah Teâlâ… Bizi şiddetle tehdit ediyor. Yakıtı insanlar olan… Bunu anladık. Etten kemikteniz. Bir ateşe girdiğimiz anda kolay yanarız. Ve yakıtı taşlar olan. Siz hangi soba gördünüz taşla yanan? İçine taş atılıp yanan hangi soba gördünüz? Bu nasıl bir ateş? Bu nasıl bir soba? Bu nasıl bir cehennem? “Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi ve ailenizi koruyunuz.” (Tahrîm, 6)