ORUÇTA YAPILAN 8 BÜYÜK HATA

Allah (c.c.) emirlerine kul, 2 şekilde karşılık verir: ya doğru olan yolu yaparak karışılık verir ya da yanlış olan yasak olan yolu yapmayarak karşılık verir. Ramazanda bunun da ötesinde bir mana vardır, ramazanda Allah razı olsun diye doğru olandan da elini çekersin. Yani oruçlu kişi bir mana ile şöyle demiş olur: “Ya Rab senin için değil haramlardan, helallerden dahi elimi, ağzımı, dilimi çektim. Ne olur benden razı ol.” demiş olur. Oruçta şöyle bi de lezzet var. Dışardan bakanın tespit edemeyeceği bir ibadet bu oruç. Evdesiniz ve tek başınasınız diliniz damağınıza yapışmış, mideniz iyice ufalmış, buzdolabında buz gibi su duruyor dilinizi değdiremiyorsunuz. Annenizin yaptığı yemeklerin enfes kokusu burnunuza geliyor. Elinizi uzatamıyorsunuz ve bunu yalnızca Allah ve siz biliyorsunuz. Yani bu hususi hâl bir insanı riyadan, gösteriş için yapmaktan, ibadetini teşhir etmekten dahi kurtarır. BİİZNİLLAH Şimdi ramazanda yaptığımız hataları maddeleyelim: Ramazanda gönüllerin yumuşamasıyla fitreler, zekatlar, infaklar da aynı ölçüde bollaşır. Siz, malınızdan verdikçe azaldı zannedersiniz; bu bir hatadır. Halbuki siz verdikçe, malınız ziyadeleşir, malınız bollaşır ve artış gösterir. Birisine sormuşlar: ”Yahu sen nasıl zengin oldun?” diye. Demiş: ”Allah verdi, ben verdim, Allah verdi, ben verdim…” Hiç yarışılır mı? O kazandı. Hatalardan bir tanesi de, sahurda yeme ve içme ezan okunduğu an bırakılması gerekir. Ezanın sonuna kadar vaktimiz yoktur. Eğer bulunduğunuz yerde ezanı duyamıyorsanız imsak vaktiyle hareket edebilir, imsak girdiği anda yeme içmeden kesilebilirsiniz. Sahura kalkmayan bir insan, sahura kalkmamayı orucu daha kemal, daha üstün, daha kaliteli hale getirmek gibi algılayabilir ama bu bir cihette hatadır. Çünkü sahura kalkmak bir sünnettir, çünkü sahura kalkmanın manasında sadece yeme içme meselesi yoktur. Gecenin o karanlığında, tefekkür mesleğinin eda edileceği tam o anda ramazanın, orucun, açlığın ve tokluğun rızkı esas verenin manasına varmak, ona vuslat etmektir. Sahur vaktinde bu manalar gizli olduğundan sahura kalkmak da bir sünnettir. Hadiste şöyle geçer: ”Sahura kalkınız, zira sahurda bereket vardır.” Lütfen orucunuzu gizli tutun arkadaşlar, her yerde oruçlu olduğunuzu belli etmeyin. ”Çünkü dışarda yemek yiyen, ‘white chocolate mocha’ içen arkadaşlara çok ayıp oluyor.” demeyeceksiniz, çünkü dışarıda insanlar bilmiyor olabilir. Birçok değerlerini kaybetmiş de olablir. Efendimizin (s.a.v.) insanlık için ettiği dualardan bir tanesinde: ”Ya Rab onlar bilmiyor” diye vicdanları hoplatan bir cümle geçmektedir. Biz neden aynı cümleyle onlara yaklaşmayalım? Demek ki bilmiyorlar. Burada bize düşen kabahati kendimizde aramaktır. ”Ya Rab, onlar bilmiyorlar çünkü ben sahabe gibi kapı kapı dolaşıp onlara bu hakikatleri anlatmadım. Eğer sürekli bir proje yapsaydım; komşumdan, iş arkadaşımdan başlasaydım; gönüllerine vicdanlarına girerek onlara bu hakikatleri anlatsaydım bugün iftar sofrasında da birlikte otururduk. Demek, kabahat bendedir.” dememiz lazım. Hadisi bir mana şöyle geçer: Mahşerde adamın biri tam sorguya çekilecekken, biraz da zor bir haldeyken birden birisi çıkagelir. ”Ya Rab ben bu adamdan şikayetçiyim.” der Adam şaşırır: ”Yahu bana olan olmuş zaten bir de sen çıkıp ne istiyorsun?” deyinc e ”Ben senin komşundum,yanlış işler de yapıyordum ama sen bir gün kapıma gelip de bana hakikati anlatmadın. Bak, ben şimdi burada sıkıntılı perişan bir haldeyim. Sebebi de sensin, ben de senden şikayetçiyim.” der. Biz neden bu kadar rahatız ve sahabe neden bu kadar rahatsız? Şimdi anlaşılıyor mu? Eyyüb el Ensari, ne vardı da Medine’den kalkıp 93 yaşında bu topraklara geldi? Şimdi daha net anlaşılıyor mu? Yapılan hatalardan bir tanesi de Ramazan’da oruçluyken, ”çok güzel uyunabilir” zannederiz… Ama Ramazan bir yatma ayı değildir! Aksine bir ceht ve mücadelenin göstergesidir. Tarihimizin göstergesi, onuru olarak anlattığımız Endülüs’ün fethi bile bu ayda olmuştur ve ve o ayda olmasını hususiyet ile öyle denk getirmişlerdir. ”Çünkü Ramazan rahmet ayıdır. Allah bize bu fetihde daha çok yardımcı olur.” zannıyla o aya denk getirmişlerdir. Çok ilginç değil mi? Tabii tabii, hususiyet ile getirmişler. Bak Endülüs’ü düşün. Mesela bugün sanatın,tarihin,İslam topraklarının… Mesela bilim meseleleri anlatılır, bilim örnekleri verilir. Ekserisi ama Endülüs topraklarından çıkma yani İslam cemiyetinden, bilim adamlarının ekserisi yani bizim fahirlendiğimiz,, gururlandığımız o toprakların bu hale gelmesi yine bir Ramazan ayında atılmış tohumu. Çok ilginç ama biz ”Yat babam, bir de şu yanıma yat.” Sonra biraz canı sıkılıyor, ”bir ibadet yapayım” diyorsun. Ne yaparsın ibadet? “Facebook gazisi mi olayım,Twitter şehidi mi olayım İnstagram mücahidi mi olayım?” Öyle değil mi? Biz buralardan yapıyoruz hücumu. Hiç yok şöyle: “Dalayım da derinlere kadar Kur’an okuyayım.” Bak okuma kısmını yapanlara da başka bir tehlike bekliyor Sinan yani, o başlı başına öyle durmuyor. Mesela “Bugün n’aptın?”-“Bir cüz okudum.” İyi de mübarek adam, bu cüzden sana hitap eden hiçbir ayet yok mu? Üstüne alınacağın, hayat yörüngeni değiştirecek, hayat mihberini değiştirecek bir tane ayet yok mu üstüne alınacağın? Ya şöyle de bir özelliğim vardı: şu lanet dilim susmazdı, hep gıybet ederdim. Hakikat perdesi açılsa et çiğnemiş gibi bir adam olacaktım. Bu Ramazan’da ben bu özelliğimi çözeceğim.” Hadi 10 tane çözemedin ama bir tane de çözmeyeceksen niye geldi bu Ramazan sana? Yanlış açıdan bakınca o da böyle hakikat perdesini açıp bize nazar etmemiş. Hakikat buyken, mücadele ve cehdetmemiz ahiretimizi kazanmamız gereken bunca mesele varken biz hâla rahat yataklarda yatmaya adaysak yazıklar olsun bize! Neyse biz konumuza dönüp yemeğimizin tuzuna bakmaya devam edelim.. Bak, bu da acı şaka maka şimdi. Oruçlusun, değil mi? İnsanın dayandığı en son dakikalar, en çok artış olan dakika. Sporda mesela 8 tekrarlı spor yapıyorsun gücün bitiyor, sonra 2 daha ekliyorsun, kas orda patlıyor, gelişiyor, değil mi? Okuma yaparken tam orada manalar birleşiyor, değil mi? Bir üniversite sınavında daha yüksek bir hedef tutturmuşsan eğer gecelerini tam oralarda kat ediyorsun. (Katetmek : Yol Almak-İlerlemek) Ramazan’ın en kıymetli son 2 saati belki de, değil mi? Oruç yaklaşmış, son 2 saat. Niye kıymetli? Mecalin kalmamış, iyice patlaşmışsın. Böyle oruç tutan bir adama baksan yüzü böyle sararıyor. Sanki böyle Allah Azze ve Celle ile arasındaki perdeler daha çok açılmış. Yani manaya müştak bir vaziyette (uygun bir vaziyette). Şimdi tam o adam, son 2 saatte – 3 saatte o işi çözmesi gerekirken tam orada mânayı yakalayacakken yemekle uğraş, hadi bakalım bugün dayılarım bize geldi, dün biz onlara gittik onu halledelim, böyle yapalım, şöyle yapalım, yemeğin tuzu, soframızda çeşitleri arttıralım… Tam 2 saati böyle kaçırsan nasıl olacak? Şeyde de öyle olmuyor mu mesela: Kadir Gecesi’nden sonra bitiyor Ramazan. Ya tam orada saklıysa. Tam o böyle zahmetin en ziyadeleştiği o iki – üç günde saklıysa nasıl olacak? Biz tam oraları perişan ediyoruz Sonra diyoruz ”Bu kalbim, aklım niye böyle keşmekeş?” Sana gelen her düzeltme imkanında sen onları elinin tersiyle itiyorsun, ne olacak ki? Bilinen yanlışlardan bir tanesi, sadece midemizin Ramazan’da oruç tuttuğunda yeterli olduğu düşüncesidir. Çünkü Ramazan’da oruç sadece mideye tutturulmaz; gözün de oruç tutması, dilin de oruç tutması, kulakların da oruç tutması şarttır! Sen midene oruç tuttursan bir de böyle ashabileşip sinirlenenler var ya: ”Oruçluyum zaten, bana elleme!” diye böyle, yani iki dirhem Allah (c.c) verirse sevap alacağız. Yirmi dirhemini pazarda, çarşıda bitiriyoruz zaten. Sen orada miden oruçluyken dilinle tutup insanları katletsen, önüne gelenin kalbini kırsan o oruçtan kalite cihetiyle (yönüyle), hayır cihetiyle acaba ne kalacak? Bir düşünmek lazım. Ya da gözüne de miden gibi hakim olamayacaksan eğer değil mi? Onlar da diğer oruçlu olması şart olan uzuvlarımız değil mi? Kulakların yani, sürekli şarkı türkü dinlemeye alışmış kulakların, o gün Kur’an’ı dinlemeyecekse değil mi? Artık hayatıma böyle yön verip değiştirmek istiyorum diye diğer uzuvlar oruçlu olmadıktan sonra ne kadar kaliteli olabilecek ki acaba? Efendimiz Aleyhisselam buyuruyor: “Nice namaz kılanlar vardır ki, kazançları sadece yorgunluktur!” Yani namazdan onlara hiç bir hayır kalmayacaktır. Aynı bu cihette nice oruç tutanlar vardır ki; kazançları sadece açlıktır. Çünkü diğer uzuvlarına, diğer hasletlerine, diğer manevi organlarına oruç tutturmadıklarından dolayı öyle bir açlığın yüküyle ahirete giderler. Risale-i Nur’da Said Nursî Hazretleri (Rahmetullahi Aleyh) şöyle inanılmaz bir cümle söylüyor: ”Ramazan-ı Şerifte, müminler derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevi sürurlara mashar oluyorlar. Kalp , Ruh , Akıl , Sır gibi Letaif’i O Mübârek ayda Oruç vasıtasıyla Çok Terakkiyat ve Tefeyyüzleri vardır. (Feyz almaları , bereketlenmeleri) Midenin ağlamasına rağmen, onlar masumane gülüyorlarlar. Cümleye bak ! Ramazan’da mide ağlıyor, ama onlarda gülüyor ! niye ? Feyzleniyor , bereketleniyor ; Asıl gıdaları orada yani… O ceht ve mücadele de ! Bilirsiniz Efendimiz Aleyhisselam Pazartesi ve Perşembe oruçları tutar ve özellikle Pazartesi tutar… Çünkü : “Pazartesi ben doğdum Kur’an Doğdu” der. yani ikisinin doğduğu gün Pazartesi olduğundan Pazartesi orucuna ayrı bir Hususiyet gösteriyor. Efendimiz Aleyhisselam bu dönemde Mukabeleye çok önem verirdi.(Kur’an-ı Karşılıklı Okumaya) ve Cibril Aleyhisselam ile (Cibril-i Emin’le) Karşılıklı Mukabbele Yaptıkları var birkaç defa… bizde bunu yapmaya çalışıyoruz ama Matematiksel hesaplar bizi Manadan koparıyor. biz Kurânın okunma sayısının çokluğunu Mananın üstünde tuttukça nasıl ders alacağız o Kur’an’dan günde bir cüz okuyacaksın, ama hiç ders alıp , hayatını hiç değiştirmeyeceksin… yani faize giriyordum ve Kur’an’da şu ayetler ; “Allah’a ve Rasulüne savaş açar faize girenler..!” bana artık engel kıldı yani ben bu illetlerden elimi ayağımı çekeceğim… ben gıybet edip , nemmamlık edip komşularımın arasını bozuyordum ben bu hususiyetten çekileceğim Kur’an bunu yasaklıyor..! Hiç bir Şey değiştiremeyecekse, Niye geldi bu Ramazan bize ? şurada telefon dursa ve mesaj gelse, bir insan kaç dakika , kaç saat o mesaja bakmadan dayanabilir ? hadi soralım… veyahut şurada bir mektup duruyor ve mektup benim nişanlımdan gelmiş… ben acaba kaç gün , kaç saat o mektuba bakmadan dayanabilirim ? İmkanı yok ya ! Şurada yayını keserim ama yine de o mektubu açar bakarım demi ? Sana yaratıcından (Rabbinden) mesaj geliyor, ve sürekli burada duruyor… Hiç mi heyecanlanmaz bir insan ? biz kalp diye ne taşıyoruz orada ? neden heyecanını yitirmiş ? niye yitirecek ? Dünya’ya heyecanlanan kalp,Ahirete ait işler ve meselelerde heyecanını yitiriyor işte… Ahir zaman çocuğuyuz,böyle olmuş… yaptığımız hatalardan birtanesi ; iftar sofraları çevremizi memnun edip, zengin iş adamlarıyla birlikte bir araya gelmek için , değildir..! İhtiyacı olanların kapılarını çalacaksın ! Mahallene hakim olacaksın ! Etrafına hakim olacaksın ! O Ramazan sofrasında da ihtiyacı olan bir kimseyle dostluğun pekişmezse sadece oradaki ekmeğe , suya değil ! yani belki sende olan muhabbete de ihtiyacı var , ve buna çok güzel bir sebep , çok güzel bir vesile… tam orada , sen etrafında bu manada insanları toparlayamayıp, sanki bir iş adamları derneğinin yemek ve gala gecesi gibi bir iftar organizasyonu düzenlersen, hâla böyle küstüklerinin kapısını çalıp , yawv bana iftara gel demezsen dargınların kapısını bugün çalıp, önce sen yapıp bu sevaba ilk sen aday olup, tam o gün , o kapıları çalmayacaksan Ramazan bize niye geldi o zaman ? Madem sofran bereketlensin istiyorsun , o zaman sofrana ihtiyacı olanları al ! ve unutma ! Yıpranan şeyleri düzelten , en çok kazananlar olacaktır ! Efendimiz Aleyhisselam, bir gün Hutbe vermek için Minberine çıkıyor, buda bir hadis… O Minberde 3 basamak var ve her basamağa adım attığında amîn diyor. tabi Minberde Hutbesini verip aşağı inince ; Sahâbe merak ediyor , geliyor ya Resulallah , sen 3 basamakta da Amîn dedin, Neye Amîn dedin ? Efendimiz Aleyhisselam diyor ki : “Tam Minbere çıkarken Cebrail bana refakat etti” diyor 1. Basamakta dedi ki : ” Kişinin anne , babası yaşlanırken kişi onların hizmetini görmez , gönlünü hoş etmezse, öylelerinin burnu yere sürtsün dedi” Ben de Amîn dedim. 2. Basamağa çıktığımda ise : ” Bir Mecliste senin adın anılırsa ve duyanlar sana sıradan bir adam gibi davranırsa, sana salat ve selam getirmezse onlarında burnu yerde sürtsün” dedi. Bende Amîn dedim. 3. Olarakta :”Allah (c.c) eğer bir adamı Ramazan’a yetiştirirse , ama o adam ramazana sıradan bir ay gibi davranırsa, Ramazan’ın Feyzinden , Bereketinden , Manasından kendine düşenleri alamazsa, O adamında burnu yere sürtsün” dedi. Ve bende Amîn dedim der. Ferah evlerde yaşarken, Ne olur bu Bedduanın içerisine girmeyelim..! Oruç zamanı yapılan, en büyük hata ise ; O orucu Turmamaktır..! Allah (c.c) Tuttuğumuz Oruçları ve yaptığımız ibadetleri Kabul eylesin..! (Amîn)


İngilizce

The human respond in two ways to his Creator’s order: Either by doing the right thing(way) or by avoiding from the wrong thing(way), but there is something more meaningful in Ramadan You also pull yourself out of the right thing for the consent of Allah(c.c), so the person who is fasting says(in body lang.): Oh, Allah(c.c) I both give up from the haram and even halal things for you, just be pleased with me. And there is a nice pleasure in fasting that people cannot understand from the outside; You are in home, alone. You are thirsty, your stomach got smaller, and there is an iced water in fridge but you cannot drink it. The delicious smell of your mother’s meals call you but you do not approach to it, and only Allah(c.c) and you know it. So this special condition restrains human from making show about fasting and the other worships that he likes to show everbody With Allah’s(c.c) permission

İbadeti abartıp kendinizi yıpratmayın. Siz yorulursunuz ama Allah yorulmaz!

Bu ümmet, vasat ümmettir. Uç ümmet değiliz biz. Hiçbir işimiz de uç değildir. Aşırılık bizde yoktur. Namazda yoktur, oruçta yoktur, hacda yoktur, cihadda yoktur, bedenimizi yormakda yoktur. Hani, hani bir tane kadın, Resûlullah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’e övüldü, Aişe anamız dedi ki; ya Resulullah filanca kadın var ya, filanca kadın hani onun da tanıdığı bir kadın. Yahu kadını anlatıyorlar da, hiç ara vermeden namaz kılıyormuş. Uyku yok, hep namaz. Namaz namaz namaz. Övüyorlar. Resûlullah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’in huzurunda Aişe anamız övüyor. Bırakın, bırakın, bırakın buyurmuş. Bırak bırak bırak kadını. Siz, yorulursunuz, Allah yorulmaz. İnatlaşmayın buyurmuş. Dikkat edin! Yahu ben ölmeden de ümmetimden böyle saliha kadınlar çıktı, ne mutlu bana yaa, yaa.. al benden selam söyleyin, çok memnun oldu Peygamber deyin mi diyor, Allah’la yarışamazsınız! Siz bıkarsınız da, Allah sevap vermekten bıkmaz! Takatiniz kadar yapın, yıpranmayın buyurmuş. Kim için söylüyor bunu? Namazda aşırı giden bir kadın için. İsrafçı kadın. Namaz israfı yapıyor. Çünkü, sabaha kadar, namaz kılan kadın, akşama kadar dinlenen kadın olması gerekecek. Onun üç gün üst üste böyle dinlendiğini gören şeytan, kocası ile arasındaki gerekli yatırımı yapacak, aile çökecek, karı-koca’lıkları zayıflayacak. Kıyamet günü nikahlı bir kadın, sabaha kadar nafile namaz kıldığını göstererek, nikah faturası ödeyemez Allah’ın huzurunda. Çünkü Peygamberi ona ne demişti? Perşembe pazartesi nafile orucunu bile kocana izin tutarak tutacaksın buyuruyor. Kocandan izin alacaksın. Çünkü senin nikahının hakkını vermen, bir erkeğin iffetini muhafaza etmen, Ümmet-i Muhammed’in namus ordusunda mücahit olman demektir. Sen orduda görevlisin, ümmetin namus kalesini bekliyorsun, ama bireysel bir işinle, görevin arasında tercih yapıp, bireysel işini, görevini ezecek şekilde kullanıyorsun. Bu Allah’ı memnun etmez demiş oldu, o kadına, sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. İbadette de israf yok. İnsani ilişkilerimizde de israf yok. İnsanlar, büyük küçük ilişkisi görürler. Küçük, büyüğe hürmet etmelidir. Ama ayağını öpmeli değildir. İsraftır bu. Hürmette saygıda da israf. Biz Peygamberimize, Aleyhissâlatü Vesselâm onca muhteşem, hürmet ve saygıyı gösteririz. Ama, abartır da, Allah’ın oğludur haşa dersek, Cehennemi boylarız. Bu sevgi israfı çünkü. Hristiyanların İsa aleyhisselam’a, Yahudilerin de Üzeyir aleyhisselam’a yaptıkları gibi. Abarttılar, israf ettiler sevgiyi, ve orda boğulup kaldılar.

Sen De Mi İkiyüzlüsün? (NAMAZ) – Serkan Aktaş

Tahmin ediyorum ki çevrenizde hatta en yakınınızda dahi iki yüzlü , sahtekar , yalan söyleyen insanları barındırmazsınız. Öyle insanları gördüğünüz zaman , başkalarını da onlardan uzak tutmaya çalışırsınız. Bu akrabanız dahi olsa, ailenizden birisi dahi olsa. Çünkü onlar zararlıdır, yani dili ve hâli aynı şeyi söylemiyordur. Mesela şöyle söylemek istiyorum İnsanlar duygularını Lisan-ı Hâl ve Lisan-ı Kâl yani hâl diliyle ve diliyle ifade ederler. Şimdi diliyle ve hâliyle söylediği birbirini tutarsa biz bu insanlara dürüst deriz, doğruyu söylüyor deriz, ve iki yüzlü demeyiz bunlara. AMA hâli başka bir şekilde ve dili başka şekilde davranıyorsa biz bu insanlara iki yüzlü deriz. yalancı deriz, sahtekar deriz. ve onlara itibar etmeyiz onlara güvenilmez, ve onlardan uzak dururuz. Talha kardeşime dilimle “Seni çok seviyorum.” desem bu lisan-ı kâl olur. Yani dilimle bunu ifade etmiş oldum. Aynı şekilde ona dilimle seni seviyorum demeden de ona iyi davranarak, ona sevdiği tarzda hareketler yaparak, Ayakkabısını boyayarak, güzel yemekler yaparak, güzel, taze çay vererek, ikram ederek veya istediği lokantaya gidip ona en güzel yemekleri ısmarlayarak ve ona tebessümlü bir hâlde bulunsam ” Seni seviyorum. ” demeden de hâl ve davranışımla seni sevdiğimi ifade etmiş oldum mu ? Evet. Peki ben bu anda dürüst müyüm ? Dürüstüm. Çünkü dilim ve hâlim aynı şeyi söyledi. Bunun tam tersini düşünelim ” Talha senden nefret ediyorum,seni sevmiyorum. ” diyorum böyle dediğimi düşünün arkadaşlar yine Lisan-ı Kâl ile ne yaptım dilimle sevmediğimi ifade etmiş oldum. şimdi davranışlarımla da aynısını sergileyebilirim. Benden yemek ister bayat yemeği veririm, O benden tebessüm beklediği anda hep somurtuk bir vaziyette yani suratım asık bir vaziyette ona bakıp, veya çay istediği zaman bayatlamış, buz gibi çayı vererek, uykun geldiğinde ” Git nerde uyursan uyu, şu tuvaletin önünde uyuyabilirsin. ” tarzında, Talha sana bu davranışlarda bulunsam aynı şekilde ” Seni sevmiyorum. ” demeden de, ” Nefret ediyorum. ” demeden de hâl ve tavrımla aynısını göstermiş oldum sana Yani yine dürüst oldum farkında mısınız ? Olumsuz bir hâdise olsa dâhi bir dürüstlük sergiledim burda. Peki sormak istiyorum beni izleyen kardeşim. Allah’ı seviyor musun ? Elbette bu soruyu duyduğunda bana verdiğin tepkiyi tahmin edebiliyorum. ” Elhamdülillah Müslümanım, elbette seviyorum. ” diye karşılık verdin ve bu karşılığı dilinle söyledin. Peki hâl ve tavrınla namaz kılmadığın anda ben sana yardımcı olayım mı ne demeye çalıştığını ? yani haşa ve kella Beş vakit ezan okunduğu zaman yani acaba şunu mu söylüyor namaz kılmayan birisi ” Ya ben gerizekalı değilim ki , aptal bir adama bir şeyi beş kere söylersin, yani kaçmıyoruz bir yere eğer ailemle aram bozulursa, eğer işlerim yolunda gitmezse, ve sınavlarımdan kötü not alırsam, ve dostlarımdan gerekli olan teselliyi bulamazsam kaçmıyoruz ya elbette caminin yerini biliyoruz çıkar gelirim.” demekten farkı oluyor mu sence ? Evet, bunu dilin söyleyemez ama namaz kılmadığında o lakayt davranışlarınla hâl ve tavrın sanki bunu söylüyor gibi. O zaman şimdi videodan sonra aynanın karşısına geçip DÜRÜSTLÜĞÜNÜ SORGULAR MISIN ? – Altyazı: Murat ÖZBAYIK


İngilizce

I guess that you escape from people who are hypocrite,forger,liar-even if these are your closest ones. When you see them, you also warn the other people about them. Yes,you do – even if these hypocrite,forger,liar people are your relatives, are from your family. Because they are harmful. By harmful,I mean that what they say and what they do don’t match. For example I wanna say that, people express their feelings with their body languages and words. Now, if a person’s behaviours match with his/her words, we call them “honest”. We say that “He’s saying the truth.” And we don’t call them as “hypocrite”. But, if their behaviours and words don’t match we call them “hypocrite”. We call them as “liar”, “forger”. And we don’t respect them, they are unreliable. And we keep them away from us. If I tell my bro Talha(cameraman) that I love him,this is verbal way to express my feeling. I also can express my love for him without words. By behaving him good, by doing acts which will make him happy, for example by dying his shoes, by cooking him good meals,serving fresh tea,or paying for his dinner at his favourite restaurant and smiling to him. I’ve expressed my love for you without words,right Talha? Yes. So am I honest at that moment(about my claim)? I’m honest. Because my words and behaviours match. Let’s think the opposite. Talha I hate you. I don’t love you, I say to you. Let’s asuume that I tell him this. Again, with my words, I express that I don’t love him. And now, I can express it with my behaviours. I can give him stale meal when he wants delicious one, I can sulk while he’s expecting a smiling face. Or I can give him cold,stale tea instead of fresh,hot one. Or I can break his heart by saying “Go and sleep wherever you want,I don’t care, you can sleep even in front of the WC” when he’s sleepy. Talha,in the same way, I can express my feelings without saying “I hate you, I don’t love you” I can express it just with my behaviours,right? So I’m still honest, are you aware of that? – even if it’s a negative behaviour, I’ve displayed honesty. All right, I want to ask you my brother,you – who is watching me at the moment, Do you love Allah? Of course I can imagine the reaction that you give to me when you hear this question. “Alhamdulillah, I’m Muslim, I ,of course, love Allah!” , you’ve responded me. And you’ve given that respond with your tongue. (with verbal way) Would you like me to help you to understand what you actually want to say when you don’t pray (your salah)? (God forbid) When the Adhan calls out 5 times in a day,does someone who don’t pray say that “I’m not stupid, you say something 5 times only to an idiot man” “I don’t escape, if I fall out with my family, if I go bankrupt if I fail in my exams and if my friends don’t console me I don’t escape,right? Of course I know where the mosque is. I’ll come one day if all these “if”s don’t accure.” Do you think that is there any difference between saying these and not praying your salah? Yes, your tongue can’t (dare to) say this, but it’s like, as if your unconcerned behaviours say this when you don’t pray. Then, my friend, I request you to interrogate your honesty after this video. Just stand by a mirror and do it. “They (think to) deceive Allah and those who believe, but they deceive not except themselves and perceive (it) not.” (Surah Al-Baqarah, Verse:9)

Gözyaşlarınızı Tutamayacağınız Bir Hikaye- Muâz bin Cebel (ra)

Haram ve helali en iyi bilen sahabe, peygamber mektebinin en zeki öğrencisi… …alimlerin imamı, Kuran’ı en iyi bilenlerden, bir tevhid kahramanı… …elçinin elçisi Muâz bin Cebel’i konuşacağız bugün. İman ettiğinde 18 yaşındaydı. İkinci Akabe Biatı’nda bulunan 74 kişiden biri olmak şerefine erişmiş ve… …ensardan olmuştu. Peygamber efendimiz (as) Medine’ye hicret etmeden evvel… …Muâz bin Cebel arkadaşlarıyla küçük bir çete kurmuştu. Putlara karşı gizli bir mücadeleyi Medine sınırları içinde başlatmışlardı. Muâz gönlüne girmeyi başardığı evin gencine hidayet pınarlarını taşıyor… …Allah’ın izniyle hidayete erişen o genç, o pınarlardan kana kana içiyor ve… …evlerdeki putlar kırılıyordu. Önce mahallelerdeki gençleri kazanan Muaz’ın halkası günden güne genişliyordu. Putları kırdıran genç Muaz tevhid için verdiği mücadelede… …diğer gençlere neler söyleyeceklerini de iyice belletmişti. Daha kendini korumaktan aciz olan bu putlar sizleri nasıl korusun ki size ilah olsun. Öyle bir zâta iman edin ki hiçbir kimseye muhtaç olmasın, …sizin her derdinize derman olacak bir kudrete sahip olsun. Zekası ve gayretiyle Yesrib’in Medine’ye dönüşmesinin mimarındandı Muaz. Bu mücadelesiyle İbrahim peygamberin ayak izini takip ediyor, …tıpkı asrın İbrahim’i oluyordu. Artık hazırdı Medine Kutlu Nebi’yi misafir etmeye. Ebede kadar sürecek ev sahipliğiyle Medine’nin şereflenmesine çok az kalmıştı. Hazırdı Medine hiç olmadığı kadar. Hazırdı Nebi’ler Serveri’nin nuruyla nurlanmaya. Hazırdı sineleri yakan aşk ateşine ocak olmaya. Yürekleri heyecanla titreten haberler Muaz’ın kulağına da ulaşmıştı. O gün söylenen o müjde kıyamete kadar başka hiç kimseyi bu denli bir saadete kavuşturamayacaktı. Çünkü saadet asrıydı o. Çünkü sebeb-i saadet; Allah’ın sevgilisi Muhammed Mustafa (sav) Kuba’dan yola çıkmış Muaz’a doğru geliyordu. Medine’deki her kulak teyakkuzda bekliyordu. Hurma ağacının üstüne çıkmış bir genç bağırdı avazı çıktığı kadar; …”sizlere müjde ey müminler, o geliyor, saadetimiz geliyor, Allah’ın nebisi geliyor!” Bütün Medine, binlerce kişi, o güzeller güzelini karşılamaya… …aşkla kaynayarak koşuyorlardı. Veda Tepesi’ne koşuyorlardı, tefler çalınıyordu… …hep bir ağızdan “Taleal Bedru” söyleniyordu. “Ay doğdu üzerimize, veda tepelerinden… …şükür gerekli bizlere Allah’a davetinden.” Nur gibi ışıl ışıl yüzüyle çölün ortasında… …istiridyenin içindeki inci gibi ışıl ışıl parlıyordu Allah’ın Habibi. Muaz da oradaydı, gözünü ondan alamıyordu. Sevincinden ağlayanlar, neşe saçanlar… …resulullah aleyhissalatu vesselamın devesinin yularını tutup kendi evine çevirmek isteyenler… …onu misafir etme şerefine nail olmak isteyenler vardı. “Bırakın” dedi Allah’ın elçisi, “deve memurdur, o durması gereken yerde durdurulacaktır.” Ve gerçekten de devesi Kasva önce Mescid-i Nebevi’nin yerinde durdu sonra… …öyle birinin evinin önünde durdu ki o zât peygamberimizi misafir etmişti. O zâtı da İstanbul misafir ediyor. O zât Muâz bin Cebel’in arkadaşı Halid b. Zeyd. Yani nam-ı diğer Ebu Eyyûb el-Ensarî (Eyüp Sultan)’den başkası değildi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem 6 ay kadar onun evinde kaldığında… …o evin uğrak bir ziyaretçisi de Muâz bin Cebel olmuştu. Daha sonra Mescid-i Nebevi inşaa edilip Efendimiz aleyhissalatü vesselam oraya taşındığında da… …her zaman ona uğrar ondan ilim öğrenirdi. Onu görmeden duramaz olmuştu. Nasıl bir aşktı ki bu ey Muaz, …onu göremeyen gözler kan ağlar, ona kavuşamayan yürekler kor alev olur, yanar da yanar. Sen ne bahtiyardın ki o gözlere baktın, o gözler sana gülümsedi, … ne bahtiyardın ki elini öptün, o pamuktan yumuşak, gülden güzel kokan elleri. Rasûlullah da onu çok severdi. O peygamber mektebinin en zeki, en kabiliyetli talebelerinden biriydi. Öyle ki bir gün şöyle buyurmuştu Allah’ın peygamberi: “Kuran’ı şu dört kişiden öğrenin” demişti; Abdullah b. Mesud, Huzeyfe’nin azatlısı Salim, Ubeyy b. Ka’b’dan ve Muaz b. Cebel. yine başka bir gün fahri kainat efendimiz aleyhissalatü vesselam onun hakkında “ümmetimin helal ve haramı en iyi bileni Muâz bin Cebel’dir” buyurmuştu. O günlerde fetva veren 5-6 sahabeden biriydi Muaz. Resulullah aleyhissalatu vesselam onun için “Muâz ne iyi adam” diye iltifatlarda bulunurdu. Mahşer gününde bir ok atımı mesafede tüm alimlerin önünde yürüyeceğini söylemişti. İnsanlara iyiyi ve hayırlı olanını öğretmesi ve …güçlü bir imana sahip olması sebebiyle sahabeler onu Hz. İbrahim’e benzetirdi. Hz Ömer hilafeti zamanında fıkhi meseleler için Muâz b. Cebel’e başvurulmasını tavsiye ederdi. Hz Ömer de onu çok severdi. Halifeliği döneminde çok defa şöyle demişti: “Muâz olmasa Ömer helak olmuştu… …kadınlar Muâz gibisini doğurmaktan acizdir” derdi. Hatta Muâz öyle bir kâmete sahipti ki onun vefatından çok sonra, Hz. Ömer şehit edildiği darbeyi aldıktan sonra… …yerine bir halife bırakıp bırakmayacağı ona sorulmuştu, O “Muaz (r.a.) yaşasaydı hiç düşünmeden Muaz’ı (r.a.) bırakırdım. Fakat ben sizi Rasulullah Asleyhisselatü Vesselam’ın bizi bıraktığı gibi bırakıyorum.” demişti. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Medine’ye hicret ettikten sonra tıpkı kendi gibi âlim olan Abdullah ibn-i Mesud’la (r.a.) kardeş ilan etti Muaz’ı (r.a.). Abdullah’ın (r.a.) ensarı oldu Muaz (r.a.). Onla her şeyini paylaştı. İlimdeki derinliğini de. Muaz (r.a.) güzel konuşur, güzel giyinirdi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, ona tatlı dilli olmayı tavsiye etmişti. Hatta Muaz Bin Cebel (r.a.) bir gün Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a sordu. “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) Cennet’e girdirecek ve Cehennem’den uzaklaştıracak amel nedir?” dedi. Efendimiz (a.s.m) buyurdu ki: “Sen zor bir şey sordun fakat Allah dilediğine bunu kolaylaştırır. Şirk koşmadan Allah’a ibadet et, namaz kıl, zekat ver, ramazan orucunu tut ve haccet.” Sonra buyurdu ki: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da hatayı giderir. Geceleyin kıldığın teheccüd namazı da böyledir.” buyurdu. Sonra buyurdu ki: “Sana işin başını ve onun direğini ve zirvesini haber vereyim mi?” “Evet ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.)” dedi Muaz (r.a.). “İşin başı İslam’dır, onun direği namazdır ve zirvesi de cihattır.” Sonra buyurdu ki: “Bütün bunların özünü, hepsinden ötesinde olan can damarını haber vereyim mi?” Muaz Bin Cebel (r.a.): “Evet Ya Rasulallah (a.s.m.)” dedi. Ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dilini tuttu “Buna engel ol.” buyurdu. (Gök gürültüsü sesi) “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) biz konuştuğumuz şeyden de sorumlu tutulacakmıyız?” dedi Muaz(r.a.) Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: (yankılı bir sesle) “Ey Muaz (r.a.) insanları yüzleri üstüne Cehennem’e atan dilleriyle söylediklerinden başka nedir ki?” (Kuvvetli gök gürültüsü sesi) Yine bir hadiste geçtiği üzere her sabah insan vücudundaki azalar dile yalvarırlarmış. “Ne olur bu gün bizi azaba götürecek bir şey söyleme.” diye. Evet “Dilini tutan kurtuldu.” hadisini hatırlayalım ve tutalım dilimizi. Allah insana 2 kulak, 1 ağız vermiş neden bilir misiniz? Çünkü 2 dinleyelim 1 susalım diye. Eskilerin tabiriyle “Söz gümüş ise sükut altındır.” Öyleyse bize ya hayır söylemek ya da susmak düşer. Hayır söylerken de her daim doğrudan şaşmamalı. Yılandan korkmadığı kadar yalandan korkmalı. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Bu zamanda her şeyden evvel bize en lazım olan şey doğruluktur. Sonra yalan söylememektir. Sonra her zaman doğruyu söylemek, sıdk üzere olmaktır.” “Eğer biz doğru İslamiyet’i ve İslamiyet’e layık doğruluğu hal ve tavırlarımızda göstersek sair dinlerin fertleri kavim kavim İslam’a girerler.” diyor. Muaz’da (r.a.) doğruluğun aynasıydı adeta. Sözü en doğru olan Muhammed-ül Emin’in elçisine de böyle olmak düşer. Günlerden birinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Yemen’in talebi üzerine onlara İslam’ı öğretmek, onların şer-i işlerini halletmek üzere Muaz’a (r.a.) Yeman’e gönderileceğini söyler. “Sana halledilmesi için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye Muaz’a (r.a.) sorar. O zeki talebesi Hazreti Muaz (r.a.): “Allah’ın kitabındaki hükümlerle hükmederim ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.)” dedi. Rasulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam: “Eğer Allah’ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?” diye sordu. Hazreti Muaz (r.a.): “Rasulullah’ın (s.a.v) sünnetine gör hüküm veririm.” dedi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu sefer de: “Rasulullah’ın (s.a.v.) sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan ne yaparsın?” diye sordu. Muaz (r.a.):”O zaman kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm.” dedi Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bundan son derece memnun oldu, bu memnuniyetini şöyle ifade etti: “Allah’a hamd olsun ki Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisini Rasulullah’ın razı olduğu şeye muvaffak kıldı.” Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisi ne demek? Evet! O, Allah’ın elçisinin elçisiydi. Efendimiz (s.a.v.) onu Medine’nin çıkışına kadar uğurladı. Çok az kişiye bunu yapardı. Ne Muaz (r.a.) ne de Nebiler Nebisi (s.a.v.) birbirinden ayrılmak istemiyorlardı. Zaten ağlamaklı olan Muaz’a Rasulullah (s.a.v.) şöyle söyledi: “Ya Muaz (r.a.) belki seninle bir daha görüşemeyiz, bu son görüşmemiz olur da sen Medine’ye geldiğinde benim kabrimi ziyaret edersin (Gümleme sesi). Muaz (r.a) bunları duyunca göz yaşlarına boğulur. Ne demekti Rasulullahsız (s.a.v) bir ömür? Ne demekti onu göremeden yaşamak? Hep gündüzü yaşayan geceyi nerden bilsin? Kainatın güneşi eğer ahirete giderse o zaman ne tadı kalırdı bu alemin. İşte biz o tatsız alemin içindeyiz. Muaz Bin Cebel (r.a.) son görüşmeyi uzatmak, biraz daha vakit geçirmek, biraz daha faydalanmak istiyordu. “Ya Rasulallah bana tavsiyelerde bulun.” diye ricada bulundu. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dedi ki: “Her ne halde ve nerede olursan ol Allah’tan kork.” buyurdu (gök gürültüsü sesi) Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana biraz daha tavsiyelerde bulunur musun?” dedi. Rasulu Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bu sefer: “Günahın arkasından hemen bir iyilik yap ve hayır yetiştir ki o günahını yok etsin.” dedi. Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana tavsiyelerini arttır.” diye dileğini tekrarladı. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam: “İnsanlara güzel ahlak ile muamele de bulun.” buyurdu. ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın son tavsiyesi de şu oldu: “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz. Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilafa düşmeyin.” Bu gün içinde ne kadar anlamlı nasihatler değil mi? Ve Muaz (r.a.) Yemen’e gitti. Gözünde tülleniyordu hatıralar, unutamıyordu. Nasıl unutsun? Allah’ın peygamberiyle bir dakika geçirseniz, sizler unutabilir misiniz? Hasretle gün sayıyordu; belki bir ümit Medine’ye dönerde son kez görürmüydü acaba gül yüzlü peygamberi. (s.a.v.) Nasip olmadan acı haber ulaştı Yemen’e. Kainatın gülü solmuştu. Rabbine kavuşmuştu Allah’ın elçisi. Ve Allah’ın elçisinin elçisi olan Muaz’a da (r.a.) ızdırap dolu günler düşüyordu. Unutulmaz hatıraların bakiyesini ebediyete saklarken, ondan öğrendiği ilmi ve ahlakın en ince güzelliklerini yansıtıp, en hayırlı ayna olma çabasındaydı. Çok güzel ahlakları vardı Peygamberin (s.a.v.) aynası olan, elçisi olan Muaz’ın (r.a.). Mesela Muaz (r.a.) öylesine cömertti ki kim ona gelip ondan ne isterse hiç tereddüt etmeden verirdi. O yüzden fakir bir hal üzerineydi. Devir Hazreti Ömer (r.a.) devriydi. Halife Ömer (r.a.) onu zekat toplaması üzerine memur tayin etmişti. Günler sonra evine döndüğünde hanımı ona sordu “Neden hiç bir şey getirmedin?” dedi. Halbuki tüm zekat memurları hane halkları içinde bir şeyler getirirler. Bunu duyan Muaz (r.a.) dedi ki: “Nasıl getireyim? Benimle beraber bir murakıp vardı. Ne görse kaydediyordu.” Hanımı sinirle evden çıktı. Çıkarken de söyleniyordu “Allah Rasulü (s.a.v) sana güvenirken, Ebu Bekir (r.a.) güvenirken Ömer’e (r.a.) ne oldu da güvenmedi? Halifenin huzurunda aldı soluğu. Durumu şikayet etti. Ömer (r.a.) hiddetlendi. Çok sevdiği, güzel yüzlü, uzun boylu, İbrahim (a.s.) huylu, âlim Muaz’a (r.a.) yakıştıramamıştı bu ithamı. Huzuruna çağırttı Muaz’ı (r.a.). Muaz Bin Cebel (r.a.) dedi ki: “Ne yapayım ey mü’minlerin emîri; hanımımı başka türlü susturamazdım ki. Başımdaki her gördüğünü kaydeden murakıp Allah’tır.” Ömer (r.a.) bu cevabın üstüne bir kez daha takdir etti Muaz’ı (r.a.) Halife’de kendine yakışanı yapmış, Muaz’ın (r.a.) hanımının gönlü kalmasın diye bir miktar hediye Muaz’a tahsis etmişti. Geriye Muaz’ı (r.a.) ikna edip nasihatle göndermek kalmıştı. “Ya Muaz (r.a.) ehlinin senin üstünde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını veresin ey aziz.” Bu günün dünyası böyle azizlere muhtaç. Onların iz düşümünü bekliyor. Hazreti Ömer (r.a.) bir gün sordu sahabelere: “Allah’tan bir şey isteseniz ne isterdiniz?” diye. Sahabeler saydılar. Kimisi dedi ki bu oda dolusu mal isterdim, ta ki hepsini İslam için harcayayım, sadaka vereyim. Kimisi dedi ki bu oda dolusu doru at isterdim ki mücahitlere vereyim İslam için savaşsınlar. Sonra onlar döndü Hazreti Ömer’e (r.a.) sordular: “Sen ne isterdin Ya Emir el Mü’minin.” diye. Ömer duraksamadan cevap verdi. Bu oda dolusu Muaz (r.a.) gibi, Ebu Ubeyde (r.a.) gibi adamım olsun, onlarla omuz omuza İslam’ı tüm (gümleme) dünyaya yaymak isterdim dedi. Muaz (r.a.) öyle bir duruş sergiledi ki unutulamayan oldu ve unutulamaz hatıralar bıraktı arkasında. Bazıları da öyle hatıralar ki hiç bir dünya servetiyle alınamaz. Misal vermek gerekirse: Hazreti Muaz radiyallahu anh kendisi anlatıyor. “Ufeyr adlı bir bineğin üzerinde yolculuk ederken Hazreti Peygamberin Aleyhisselatü Vesselam terkisindeydim. Rasulullah (.s.a.v.): “Ey Muaz (r.a.) Allah’ın kulları üzerindeki hakkını ve kulların Allah’ın üzerindeki hakkını bilir misin?” diye sordu. Ben “Allah ve rasulu (s.a.v.) daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine Hazreti Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu. “Alah’ın kulları üzerindeki hakkı Allah’a kulluk ve ibadet etmeleri, ona hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine ortak koşmayan kimselere azap etmemesidir.” (metal gümleme sesi) Ben “Ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.) inasanlara bunu müjdeleyeyim mi?” diye sorunca Rasul-ü Ekrem (s.a.v.): “Hayır müjdeleme zîrâ bu müjdeye güvenip gevşeyebilirler.” cevabını verdi. Muaz (r.a.) ise bu hadisi son nefesinde rivayet etmişti. Evet ölüme yürüyordu Muaz (r.a.). Ölüme yürürken hasletle beklediği vuslatına kavuşur gibi yürüyordu. Zindanda şafak sayan bir mahkumun beraatine kavuşması gibi yürüyordu. Gözlerinde sevda yaşları; yüzü ağlıyor ama ruhu gülüyordu. 35 yaşındaydı. Bir veba salgını yayılmıştı. Öncesinde 2 hanımını ve 2 oğlunu gözleri önünde toprağa koymuştu. Canından 4 parçayı ahirete göndermesine rağmen o imtihanın şiddeti ona hiç kötü bir söz söyletmemişti. Veba onu da yakalayınca, parmağından vücuduna yayılırken, canı fevkalade acıyınca korkmaya başlamıştı Muaz (r.a.). Ama onun korkusu bizim gibi ölüm korkusu değildi. Acaba bu can havliyle yanlış bir şey söyler de Allah’a isyan eder miyim? Diye bir korku sarmıştı Muaz’ı (r.a.) “Allah’ım” dedi. “bu dert ne kadar büyürse büyüsün beni hep sabredenlerden bulacaksın.” Bakın nasıl gidiyor o büyük insan Rabbine. O son anlarında söylediği cümleye bakın. Açtı ellerini Rabbine”Allah’ım bir ömür senden korkarak yaşadı. Haşyet üzere olmaya çalıştım. Ama şimdi senden ümitliyim. Sen de bilirsin ki ben, dünyanın ne akan nehirlerine, ne salınan ağaçlarına takıldım. Sadece isteğim senin affına, mağfiretine mazhar olmaktır. Beni affınla, mağfiretinle karşıla diyor. Bir ara nefesi kesiliyor. Kendine geldiğinde diyor ki: “Ya Rabbi, ister boğazımı sık, ister nefesimi kes, ister canımı al. İzzetinin hakkı için ben seni çok seviyorum.” diyor (gök gürültüsü sesi) İşte bu sözleri söyleyerek Rabbine yürüyor. En ufak bir imtihanda Allah’a isyan etmenin, Allah’ın verdiği kaderi şikayet etmenin yerine şükredip, Allah’ı sevenlerden olmanın gereklerini tam manasıyla Muaz (r.a.) gibi yerine getirmek ve Muaz (r.a.) gibi en güzel dönüşle Allah’a dönmenin vakti gelemedi mi? Allah’a emanet olun. Çoğunluk Altyazı M.K.

Teravih Kılabilecek Miyiz? Oruç Tutulacak Mı?

Bütün dünya olarak şimdi corona ile mücadele etmeye çalışıyoruz. Dünya genelinde milyonlarca insanı etkisi altına aldı. Her ülke kendine göre önlemler almaya çalıştı. Hatta ben biraz araştırdım ve enteresan şeylerle karşılaştım. hani geçenklerde Türkiye’de sumak kullanulmasına yönelik böyle bazı rüyalar anlatılan videolar yayılmıştı ya. Ondan öncede sütün içine limon sıkmak veya bunun gibi vidoolar çokça paylaşıldı. Biraz araştırdım. Dünya’nın farklı ülkelerinde de bu tarz videolar yayıldığını gördüm. Mesela işte Hindistan’da 500 defa alkış yaparsanız Corona gelmez gibi enerji oluştuğunu, pozitif enerjiyi Corona’ya engel olur gibi şeyler yayınlanıyordu, paylaşılıyordu. Veya başaka ülkelerde, kimi ülkede sarımsak, kimi ülkede başka şeyler. Fark ettim ki her ülke kendine göre bazı önlemler almaya çalışıyor, bazıları bunların hurafe kökenli olabiliyor, bazıları hükümet bazında alınmış kararlar olabiliyor. Ama bir tanesine çok güldüm. O da malezya’da her tarafa hükümet tarafından bazı posterler asılmış. Posterlerde kadınlara yönelik uyarılar var. “Lütfen çok konuşarak evde kocalarınızı rahatsız etmeyin.” diye. Buna çok güldüm gerçekten. Yani hükümete bak ne kadar halkını dşünüyor. (Gülüyor) Şimdi tabi bu süreç daha ne kadar devam edecek bilmiyoruz. Önümüzde ramazan var. Ramazan yavaş yavaş yaklaşıyor. Dolayısıyla hepimizin aklında şu soru var. Acaba ramazanda oruç tutmamızı nasıl etkileyecek, oruç tutabilecek miyiz? Teravih kılabilecek miyiz? ramazanın neşesini yaşayabilecek miyiz? Şimdi isterseniz bunları cevaplandıralım. (Kalem sesi) (Video boyunca fonda zaman zaman hafif bir piyano müziği var) Biliyorsunuz, maalesef önceki yıllarda insanların oruç tutmaya yönelik envai çeşit bahaneleri vardı. Bazı insanlar ilaç kullanıyorum, bazı insanlar işe gittiğim için tutamıyorum diye değişik bahaneler üretiyorlardı. Şimdi âdeta Cenab-ı Hak bizi ev kampına aldı ve artık bütün bu bahanelerimiz ortadan kalktı. Aslında oruç tutmak için çok daha rahat bir ortamdayız. Eğer bu karantina ve evde kaldığımız süreç devam ederse. Yani ramazanda da evde kalmaya devam edersek ve bu durumda aslında oruç tutmamız çok daha kolaylaşacaktır. Dolayısıyla bu Corona salgınının olduğu süreç içinde evde kalıp oruç tutmamız aslında çok daha kolay olacaktır. Ramazanda ve özellikle ramazana kadar olan üç aylar sürecinde de oruç tutmaya devam edelim. Hatta gayret edelim, etrafımızdakileri de teşvik edelim. Teravihe gelince tabi teravih Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam tarafından cemaatle ilk başta kıldırılmıştı. Daha sonra Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu farz olarak algılanmasın diye kendisi evinde tek başına kılmıştır. Bu da aslında bize cevap veriyor. Yani daha sonraki süreçte insanlar parça parça kılınca Hazreti Ömer (r.a.) insanları bir cemaat haline getirip ramazanı bu şekilde ihya etmişti ve bütün sahabelerin ortak istişaresiyle, onların da takdirini alarak bu kararı almıştı. Bundan sonraki dönemlerde de ümmet teravihi hep beraber kılarak Hazreti Ömer’in bu uygulamasını devam ettirmişti ki Efendimizin (a.s.m.) de zaten halifelerin kararlarına uymaya yönelik hadisleri de var. Siz yeterki teravihi kılında burada önemli olan mesele bu. Yani ramazanı değerlendirmek, secdelerimizi arttırmaya çalışmak. Eğer hiç farz namazlarını kılmayan kardeşlerim varsa zaten ilk tutunmamız gereken şey o. Zaten Cenab-ı Hak bizi aslında bir ev kampına aldı. Şimdi ben mesela bu günkü ilmî birikimimin büyük bir kısmını böyle gençlik çağlarında özellikle gittiğim Risale okuma kamplarında elde ettim. Böyle arkadaşlarımızla giderdik. Alırdık Risaleleri elimize bir hafta iki hafta boyunca kapanırdık, sürekli ilimle meşgul olurduk. Kur’an okurduk, Cevşen okurduk, Risale okurduk. Bu bizi çok geliştirdi. Yani şu anda tam öyle bir süreç yaşanıyor. Normalde işin koşturmacasından, hayatın koşturmacasından bazı şeylere fırsat bulamadığımızdan yakınıyorduk. Şimdi Cenab-ı hak bizi ev kampına aldı. Sanki böyle adeta bu olumsuz diziler, olumsuz filmler veya sosyal medyayı aşırı kullanmanın etkisiyle hane içindeki irtibatlarımız kopmuştu, hane içindeki bağlarımız kopmuştu. Yani şimdi ailenin dağılması demak asıl toplumun dağılması demek. Yani aslında Cenab-ı Hak bizi bütün diğer cepheleri durdurarak esas cepheye yönlendirsi, esas cephe ailedir. Üstad hazretlerininde dediği gibi ailemizi bir Medresi-i Nuriye’ye çevirme zamanı, ailelerimizi bir kampa sokup bu süreci en iyi şekilde geçirme zamanı. Çünkü bu süreç bir şekilde Allah’ın izniyle geçecektir. Ama geçtiğinde ya bu süreci kaybetmiş olarak geçeceğiz ya da bu süreci kazanmış olarak, bu süreçten faydalanmış olarak geçireceğiz. Faydasız işlerle mi meşgul olalım? Yoksa daha sonra şükredeceğimiz bir çalışmanın içine mi girelim? Eğer kendimize program yaparsak, ben evde kaldığım süre zarfı içerisinde kendimi geliştireceğim, kendime güzelce düzenli bir program yapacağm derseniz; kendi kendinizi motive edersiniz, kendinizi gaza getirirsiniz. Ya şevke gelmenin tam sırası. Oturun, bütün şevkinizle, gayretinizle alın kağıdı kalemi elinize ve yazmaya başlayın. Diyin ki günümü böyle planlayacağım, şöyle okuyacağım ve bu hedefinizi yakalamak için uğraşın, gayret edin. Göreceksiniz zaten her gününüz kadir gecesi gibi değerlenmiş olacaktır. Ben bu süreci aslında Hira’ya benzetiyorum. Ya Nasip’i okuyanlar da bilir (Oaman Sungur Yeken’in kitabı) Yani Hira Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın toplumdaki problemleri gözlemlemesi ve Cenab-ı Hakka yakınlaşması, onu tefekkür etmesi açısından nübüvvetin ilk zamanında çok önemli bir süreçtir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam Hira mağarası’na çekildi. Orda uzun süre tefekkür etti. Ve kendini buldu ve kendini bulduktan sonra Rabbini buldu. Şimdi burda bize bir mesaj veriliyor. Nedir o mesaj aslında biz de kendi Hira’mızı bulursak Cenab-ı hak bizimle de konuşur. Çünkü ilk ayat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam Hira’ya çekildikten sonra geldi. Hira’da adeta bir kozanın içinde kendini bulan metamorfozunu gerçekleştiren bir birey gibi sen de yuvanı Hira’ya çevirirsen orada Cenab-ı Hak seninle de konuşur. Konuşması ne demek? Yani sana vahiy mi gelecek? Aslında bir açıdan bakarsak Kur’an zaten 1400 yıl önce inmiş ama o ayetler senin gönlüne inmiş mi? Yani bu açıdan evet sana vahiy gelecek. Zaten vahiyin hepsi sana geldi. Bütün bu mesajlar sana geldi. Yeter ki oku, yeter ki yaşa diye. Sözün özü: Hanelerimiz bizim esas cephemizdir oraya yönelelim. Orayı Hira’mız belleyelim. Ashab-ı Kehf’in mağarası belleyelim. Eğer Ashab-ı Kehf’in mağarası gibi haramlardan korunduğumuz bir kaleye çevirirsek yani fethedilmesi gereken bu burcu fethedersek; İstanbul’un fethinden de önce gelen bir şeyi elde etmiş oluruz. Ve Ashab-ı Kehf’in uyanışından çok daha kuvvetli bir uyanışla uyanmış oluruz. İşte uyanmanın vaktidir. Sancak düştüğü yerden kalkacak, bu da bizim hanelerimiz olacak. Elbette ki bu ramazan sürecinde önceki ramazanlardaki gibi iftar gezmeleri, farklı evlere gitmeler olmayacaktır. Belki bu süreç devam ederse bayramlaşma da tam manasıyla yaşanamayabilir. Ama burda esas kaybettiğimiz ve esas kazanmamız gereken hane içindeki o vakit geçirmemiz çok önemli. İftarı ailelerinizle beraber yapmanız çok önemli, iftarı ve orucu ailenizle beraber idrak etmeniz, bu süreçte ramazan risalesini bol bol okumanız. Orucun hikmetlerini öğrenirsek; oruç bize ne diyor, ramazan bize ne demek istiyor, Allah neden oruç tutmamızı istiyor? Yani neden aç kalıyoruz, bunun faydaları nedir? Sadece acaba bir fakirin veya bir açın halinden anlamak mıdır? Yoksa bunun üstünde çok daha güzel manalar mı var? Zaten Çınaraltı videolarını izleyenler bunu çok iyi biliyordur. Ramazan Risalesini okuyanlar çok iyi biliyordur. İşte bunları öğrenmenin zamanı. Rabbim inşallah bu üç ayların kalan zamanını ve ramazanı en güzel şekilde değerlendirmeyi nasib etsin. İnşallah bu musibeti ülkemizin başından kaldırsın, bütün dünyanın başından inşallah kaldırsın ve beterinden de bizi korusun. Dua edelim, dualaşalım. Allah’a emanet olun. – Altyazı M.K.

Büyü yapanlar ve büyü yaptıranlar izlesin!

İslam tarihinde bir hak dostu var; Haddad diye bir zât. Bu zat Allah yoluna girişini anlatıyor. “Nasıl Allah yoluna girdiniz?” diyorlar. “Nasıl tasavvuf yoluna girdiniz?” Mübarek diyor ki: “Ben bir kıza aşık oldum, çok sevdim fakat kızın bende gönlü yoktu. Ben bu kızı nasıl kendime bağlarım dedim.” Bana dediler ki: “Bir Yahudi büyücü var.” Bakın şu anda büyü yaptırma olayı aynen geçmiş zamanda olduğu gibi çok faal durumda. İnsanlar büyücülere gidiyor; muska yazdırıyor, büyüler yaptırıyor, birilerini kendisine bağlamak için… Büyü yaptıran adam dinden çıkar! Müslümanlığı artık yoktur. Din gömleği onun üzerinden çekilip, alınır. Allah’a ve ahiret gününe inancı bitmiş demektir. Sakın ola, ben müslümanım diyorsanız bu tür pis işlere, kirli işlere girmeyiniz! Diyor ki: “Bana dediler ki bir Yahudi büyücü var.” Yahudiler büyüde masterdır. Hala Dünya’da büyü ve sihirde Yahudiler en uzmanlaşmış ırktır. “O Yahudiye, büyücüye git. Sana bir büyü yapsın, o kız sana aşık olur.” dediler. Ben de gittim büyücüye, büyücü bana dedi ki: “Büyünün, sana yapacağım sihirin, çekim büyüsünün tutması için bazı şeyler yapman lazım.” “Ne yapmam lazım?” dedim. “Namaz kılıyorsan; namazı terk edeceksin. Oruç tutuyorsan; orucu terk edeceksin. Allah’ın dini için yaptığın ne ritüel varsa bunların tamamını terk edeceksin, bırakacaksın.” Bugün ailelerden bazıları, kocasını kendisine bağlama büyüsü yaptırmaya gidiyor, büyücüye. Yahut da papaza… Papaz büyüsü deniliyor buna. Papaz ilk ne diyor? “Evinde herhangi bir Ayetel Kürsi varsa, bir Kuran-ı Kerim varsa; bunların tamamını alıyorsun, köşeye köhne bir yere kaldırıyorsun. ” “Açıkta bir yerde Allah’ın kelimeleri olmayacak, ayetleri olmayacak, Kur’an olmayacak. Ve evin görünmeyen bir yerine, kocan görürse tepki verir, haç asacaksın haç…” “Benim sana yapacağım büyünün tesirli olması için evinde haç olması gerekiyor. Kur’an ayetlerinin olmaması gerekiyor.” Papaz bile itiraf ediyor. Papaz bile… İtiraf ediyor, Allah’ın kitabı bir evde olduğu zaman büyünün tutma ihtimali çok düşük oluyor. Geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle. Kadınlar, kocalarını kendilerine daha çok bağlasın diye, ne emir verirsem yerine getirsin diye, kocalarına büyü yapıyorlar; papaz büyüsü… Vallahi dinden çıkarsınız! Gavur gidersiniz, kimse sizi kurtaramaz ablalar… “Kim büyücüye gitti, kahine gitti, sözlerini tasdik etti, inandı; Muhammed Aleyhisselama indirilen kitaba iman etmedi.” diyor, Peygamberimiz Aleyhisselam. “Bana indirilen kitabı reddetmiş olur.” Hadistir. Bu adam da gidiyor, büyücü ne diyor ona? “Dini terketmen lazım, ben sana vech büyüsü; çekim büyüsü yapacağım. Ama senin dinini terketmen gerekiyor, ne kadar dini yaptığın ritüel varsa; zikir, şükür, namaz, besmele ile yemek… Bunların tamamını terk edeceksin,” diyor. “Ya nasıl olur? Bazıları kalsın, hepten gavur olmayalım ya?” diyor. “Sen bu kızı istiyor musun? diyor, büyücü Yahudi. “Evet” diyor, “İstiyorum.” “O zaman benim dediğimi yapacaksın, tamamen bana tabii olacaksın.” “Peki” diyor. 40 gün boyunca Cuma namazı bile yok. Bir adam için, bir Müslüman için; üç Cumayı terk etmek gavurluk ile eş değerdir. Muhammed Aleyhisselam buyurdu ki: “Mazeretsiz bir şekilde, peş peşe üç Cuma’ya gitmeyenin kalbini Allah mühürler.” Kalp mühürlendiği zaman da İslam’a karşı hiçbir sevgin kalmaz. Sonra, “Namazlar bana çok zor geliyor, sohbete gittim mi çok sıkılıyorum” demeye başlarsın. Bu mühürlenmiş demektir. Adam 40 gün boyunca bütün ibadetlerden uzak kaldı. 40 günün sonunda gitti, dedi ki: “Sihir tesir etmemiş, sana büyü tesir etmemiş, sen yine hala İslam’a dair bir şeyler yapmışsın, bu 40 günde ne yaptın?” “Ya ne namaz kıldım, ne zikir yaptım, ne oruç tuttum. Hepsini terk ettim. Ben bu kızı istediğim için sen ne diyorsan onu yaptım, ey büyücü!” diyor. “Hayır” diyor. “Bir şey yapmışsın.” Adam düşünüyor ve diyor ki: “Evet, yolda gidiyorken bir gün, bir baktım yolda bir kaya parçası var tam ortada. Millet ayağı takılıp da düşmesin bir tarafını incitmesin diye, bu kaya parçasını ayağımın üstüyle köşeye ittim. Yaptığım tek bu.” Bakın bir tek amel… Muhammed Aleyhisselam ne buyuruyor? ” Sadaka…” “Sadaka verin. Ne yapın edin, sadaka verin.” “Ey Allah’ın Resulu, hiçbir şeyimiz yoksa?” “Sadakanın en düşüğü; kişinin yolda birilerine zarar verecek olan bir taşı kenarıya itmesi demektir. Bu sadakanın en düşüğüdür.” Hiçbir şey yapamıyorsun, kimseye bir şey ikram edemiyorsun, çay bile veremiyorsun. Yoldan bir taşı çek; müslüman kardeşine sıkıntı olmasın. Adamlar yolun ortasına çivi atmışlar, yolun ortasına cam parçaları atmışlar; arabaların tekerlekleri patlasın diye. Serseriler geliyor yolun ortasına bırakıyor. Senin müslümanlar da görüyor, hiç umrunda değil. Benim bu mahallede arabam yok ki, benim mahallem iki mahalle arkada diyor, zihniyet bu… Bana dokunmayan yılan 500 yıl yaşasın, 1000 yıl yaşasın… Böyle zihniyet olur mu? Al eline bir süpürge, bir karton bir şey, onları al köşeye it. Allah yazıyor, Allah’ın melekleri her an seni takip halinde. Çok ararsın bu halleri, bu zamanı çok ararsın, o fırsatları çok ararsın. İki tane müslümanın arabası zarar görmeyecek, sana yaptıkları dua, yapacakları dua… Onlar bilmese meleklerin sana yapacağı dua… Meleklerin duası, müslümanların duasından daha makbuldür. Kayıp yok, kaçar yok… Adam diyor ki: “Evet, hatırladım. Ben bu hayrı yaptım.” “İşte, senin Allah’ın, senin inandığın Rab, bir tek amelinden dolayı hala senin küfür dışında olduğunu söylüyor ve benim sihrim sadece Allah’ın dini için yaptığın, müslümanlara yardım ve sıkıntılarını gidermek için yaptığın bu küçük amelden dolayı, benim sihrim sana tesir etmiyor.” “Sen bırak benimle uğraşmayı, benden bir şeyler beklemeyi de; seni 40 gün boyunca kendisine hiçbir ibadet yapmamana rağmen seni hala terk etmeyen, bırakmayan Rabbine git!” “Ondan iste.” “Sen, beni bırak” diyor. “Bu sihirbaz, bu Yahudi bana bu sözleri söyleyince kalbimde şimşekler çaktı ve ben o gün tövbe ettim. Gözümde ne kız kaldı ne bir şey kaldı.” “Ben Allah’ın dinine o gün giriş yaptım, Allah dostları ile tanıştım, sadıklarla beraber oldum ve bugün sadıklar yetiştirmek bize nasip oldu.” diyor. Bu hayırlı zat, Ebû Hafs Haddâd… Allah ona rahmet etsin. Amin.

Adli Tıp Uzmanının ibretlik rüyası: “Beni erkeklerin yıkamasına izin verme kızım!

Şimdi, şu ibret mesajını da okuyayım hem kapatayım. Kardeşim kaç dakikam var, ona göre kendimi ayarlamam lazım? “8 dakika.” Peki kardeşim 18 dakikada inşallah ben bu işi çözeceğim. Bismillah Bu, adli tıp uzmanı bir bayan kardeşimden gelmiş olan bir mesajdır. Sadece ibret almam için, anlattığım meselelerin tahakkuk ettiğini görebilmem için, imanımın nurunun artmasını istediği için, bu bayan kardeşim, bu mesajı bana göndermiş. “Hocam ben adli tıp uzmanıyım. Size başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.” Adli tıp ne yapar kardeşler? Cesetler gelir, otopsi yapar. Bu ceset eceliyle mi öldü yoksa içeride bir zehir var mı, bir darbe almış mı, boğazı sıkılmış mı falan, otopsi yapar bu. Şimdi diyor, başımdan geçen bir olay var diyor. Sana bunu nakledeceğim. “İşim gereği her gün ölüme bakıyorum.” Çok önemli bir meslek bu. Her gün ölüleri görüyor o morgda. “İnancımdan, inşallah Rabbim hoşnuttur.” İnşallah kardeşim. “Başım açık geziyorum ama 14 yaşımdan beri namazımı, orucumu bırakmıyorum.” Bakın, bu bayan kardeşimiz dinin bir emrini yani Allah’ımızın Kur’an’da örtünün dediği bir emri yerine getirmiyor ama diğer iki emri yerine getiriyor. İki emir ne? Oruç ve namaz. Tıpkı örtünmek de bu iki emir gibi farz olan emirlerdir. Bu kardeşim ikisini yapıyor. İnşallah Allah bu kardeşime örtünmeyi de nasip etsin. (Âmin) Bu kardeşimin etrafındaki arkadaşları eğer cahillerse şöyle derler: “Ya senin başın açık, senin namazın olmaz ki. Senin başın açık, orucu boşuna tutuyorsun, Allah kabul etmez ki.” Bu tamamen cahil zırvasıdır. İbadetlerde Allah, ya hep ya hiç demez. İmanda ya hep ya hiç vardır, ibadetlerde ya hep ya hiç yoktur. Yapabildiğin kadarını Allah değerlendirir, buna göre bizi hesaba çeker. Bu bayan kardeşimiz de; emir belki ağır geldi, zor geliyor yapamıyor ama 14 yaşımdan beri namazımı, orucumu bırakmam diyor. Allah şu ibadetlerin hürmetine kardeşime tesettürü de nasip etsin. (Âmin) “Geçen sene bir rüya gördüm.” “Başı açık kadından ne olur ya, o rüyamı görür, kalbi temiz olur mu…” Allah kime, ne rüyası vermiş. İnsanlara bakarken dış görünüşüne bakmayın. Aranızdan binlercesine gelmemiş bir rüyayı Allah bu kardeşime verdi, bakın. “Geçen sene bir rüya gördüm.” Yazılar kaymaya başladı. “Bir ses, “Kızım, beni erkeğe gösterme. Yarın beni getirecekler kızım, vebalim sende.” dedi.” Bir teyzenin sesini duymuş. “Kızım beni erkeğe gösterme. Yarın beni sana getirecekler.” “Beyaz, başörtülü, nur yüzlü bir teyze.” Teyzeyi de rüyasında görmüş. “Uyandım, hayırdır inşallah dedim. Sabah işe geldim. Cesetleri, ceset torbalarından çıkartmaya başladık.” Her gün üç, beş tane geliyor bunlara. Torbalarından çıkartıyorlar, faaliyete başlıyorlar. “Aaa! Bir baktım, rüyamda gördüğüm teyze. Huzurevinde ölmüş. Oğlu inceleme talep etmiş.” Biliyorsun, şüphe varsa aile inceleme talep edebiliyor. İnceleme talep edildiği anda otopsi. Bedenini kesiyorlar, biçiyorlar, araştırma yapıyorlar. Oğlu anasını bırakmış huzurevine. “Ölüm saatine baktım, rüyayı gördüğüm saatti.” Allahü Teâlâ rüyayı gördüğü saatte kadının canını almış ve ruhunu, bu ablanın ruhuna misafir olarak göndermiş ve konuşmuş “Ben yarın geleceğim sana.” diyor. “İçim kötü oldu.” O anda bir karıncalanma olur, bir heyecanlanma olur, kalbi normalden daha fazla atar çünkü anormal bir şey oluyor. Dünyevi şeylerle gördüğümüz algıların dışında anormal bir şey oluyor. Berzah âleminden ve ahiret âleminden bir şey başımızdan geçiyor; bunlar olduğu zaman kalbimiz normalden daha hızlı atar. Bu hafta, Rabbim nasip etti; Ankara’dan dönerken kardeşlerim beni Yunus Emre’nin kabrine götürdüler. Kabirde ne yaparsın? Beş dakika oturursun, Kur’an okursun, duanı edersin, çıkarsın. Kabrin başına geçtim. Ellerimi açtım, Kur’an’ımı okudum, hediyemi yaptım ama bir şey var. Gözlerimi kapatıp kabrin başında Yunus’un karşısında durmaktan kendimi alıkoyamadım, durmaya devam ettim. Yarım saat mübareğin karşısında gözlerim kapalı durdum. Buna, rabıta hâli denir. Rabıta iki türlüdür: Bir, ölüm rabıtası. Kişi öldüğünü hayal eder. İki, rabıta-i şerif, mürşit rabıtası. Bir sâdıkın, bir sâlihin ya da Peygamberimizin karşısında olduğunu hayal etmen. Orada, mübareğin karşısındayken, dualarımı okuduktan sonra rabıta yaptım Yunus Emre’nin ruhuna. Mübareğin karşısında; sanki karşıma geldi ve beni bir mıknatıs gibi çekti. Yarım saat boyunca ayakta, ellerim açık bir şekilde durdum. O kadar büyük bir lezzet aldım ki, haz aldım ki; bu olayı üç, dört farklı yerde daha yaşadım. Bir, Merkez Efendi’nin kabrinde. Benim çokça gittiğim cami, Merkezefendi Camii’dir. Büyük Bir Allah dostudur, Mûsâ Muslihuddin -Allah ona rahmet etsin (Âmin)- İki, Sivas’ta üstadım İhramcızâde İsmail Efendi’nin kabrinde. Orada da yarım saat, bir saat civarı rabıtadan çıkamadım. Üç, Muhammed aleyhisselâmın kabrinin yanında. Cennet bahçesinde kafayı bir gömdüm, bir saat. Kafayı bir kaldırdım bir saat geçmiş. Bana göre iki dakika, üç dakika ama saate bakınca bir saat geçtiğini fark ettim. Bakın, zaman donuyor o anda. Sevdiğim bir sâdıkın yanında olduğum zaman, aşık olduğun bir insanın yanında olduğun zaman, zaman donuyor. Şimdi, sen nişanlının yanına gittiğin zaman, evlendiğin hanımının yanına gittiğin zaman, çok sevdiğin, aşık olduğun hanımının yanına gittiğin zaman; yeni evlisin, cicim ayları iki gün, üç gün beraber olmuşsunuz sonra gitmişsin şehir dışına, bir hafta sonra tekrar dönmüşsün. Karın senin burnunda tüter mi tütmez mi? Daha yeni evlisin, cicim ayları, daha kavgaların başlamamış, gerçekçi ol. Kavgalar başlamamış, cicim ayları, hanımın senin burnunda tüter. Döndüğün zaman da onunla bir muhabbete geçersin iki saat, üç saat böyle ama zannedersin ki yarım saat, yirmi dakika geçti. Hâlbuki üç, dört saat geçti. Zaman su gibi akıp gidiyor onların yanında. Bu hâli yaşadım Yunus Emre’nin karşısında da. Bırakmadı. Ruhu, ruhumu bırakmadı. O kadar büyük lezzet aldım, haz aldım. Şimdi, bu ablamıza da ruhu gelmiş o teyzenin, haberdar ediyor. “Bak, yarın benim bedenim sana gelecek.” diyor. “İçim kötü oldu.” Bir değiştim diyor. “Erkek arkadaşlara, bu işlemi ben yapayım dedim ve teyzenin otopsisini yaptım.” Orada yine sınavdaydı. İstese başından savabilirdi, korkabilirdi. Ama imanı var, işareti de almış, fırsatı kaçırmamış. Abla uyanık çıktı. Erkeklerden birisine diyebilirdi, siz yapabilirsiniz. Ama kadın ne demişti: “Benim bedenimi erkeklere gösterme.” Çok namuslu, çok sâlih, çok sâliha bir kadın olduğu için Allah, ruhunu bu ablamıza işaretçi olarak gönderdi. “Her yerinden nur akıyor gibi geldi bana hocam.” Kadının yüzüne baktım diyor, sanki her tarafından nur akıyor gibi. Bu nasıl olur? İbadetle olur. Bu kadın ibadetli bir kadın. Kesin, başka bir yolu yok. “Hani ölüyü yıkarken, ölü yardım eder derler ya aynen öyle, teyze de sanki bana yardım etti.” İşlerimi yaparken, onu kesip, biçerken sanki bana yardım etti. “Masaya dökülen birkaç saç telini dahi topladım, teyzenin saçlarının içine koydum.” Sıkıştırmış saçlarının içine, dışarıda saç teli kalmasın diye. “Başörtüsünü ve kıyafetlerini kanun gereği torbaya koyarız.” Elbiselerini torbaya koyuyorlar. “Başında bırakamadım. İşlem bitti ve ceset torbasına koyup teslim ettik. Oğlu ve gelini vardı, “Başınız sağ olsun, mekânı cennet olsun.” dedim.” Oğlu ve geline gitmiş. Başınız sağ olsun, mekânı cennet… Her Müslümana bunu söylersiniz değil mi kardeşler? “Oğlu bana: “Bırakın bu safsatayı. Cennet, cehennem bu dünyada. Anneme bunu anlatamadık, bari siz anlayın.” tarzında bir şeyler söyledi.” Oğlu şimdi fıkha göre ne söyledi? Elfâz-ı küfür. Kâfir eden sözlerden bir tanesini söyledi. Safsata… Cennet ya da cehennem hakkında bir insan dese ki; cennet var, cehennem var ya da biri dese ki; cennet ayetleri, cehennem ayetleri… Karşısındaki adam da dese ki; bu safsata, ne olur o adam? Beş defa hacca gitmiş olsun, her sene 100.000 TL zekât vermiş olsun bu adam, bu kendisini Müslüman sanan kişi, bunu dediği anda, safsata dediği anda kâfir eder, dinden çıkmış olur. İşte bu oğul da ne yaptı? “Safsata bunlar. Anneme anlattım, anlattım, anlamadı ya…” O senin annen başkasının rüyasına girdi. Sen annene bakmadın. Annen senin rüyana girmesi lazımdı. Sen de Müslümanlık olsaydı ne olurdu, çocuğunun rüyasına girerdi. Ve derdi ki, anneme otopsi yapmanıza gerek yok. Ama gitti bu anne kimin rüyasına girdi? Müslüman kızın rüyasına girdi. Bize de büyük bir ibret oldu. “…tarzında bir şeyler söyledi. Anneniz neden huzurevindeydi, dedim.” Şimdi kız lafı sokmuş. Sen madem anneni çok seviyorsun, annene aşıksın neden huzurevindeydi annen. Bir Müslüman annesini huzurevine bırakır mı? Bu benim annem. Ben bebekken benim pisliklerimi annem temizledi; şimdi o muhtaç onun pisliklerini ben temizleyeceğim, diyeceksin. Huzurevi nedir ya! Onu batılılar yapar. Batılı adam, anası geldi mi 55 yaşına; maaşını alır huzurevine verir, al benim anama bak der. Müslüman bunu yapamaz. Anasını, babasını başkasının eline bırakmaz. Müslüman bilir ki kimse benim baktığım gibi bakmaz. Bir batılı baba, oğlu 18 yaşına geldiğinde der ki: “Seninle artık benim işim bitmiştir, sen artık reşit oldun. Ne hâlin varsa gör, evimden çık.” Bir Müslüman baba ise böyle bir şey söyleyemez. 18 yaşına geldiği anda babanın üzerine Allah bir mükellefiyet yükler. Nedir o? Ev dizecek ve oğlunu evlendirecek. Her baba, bu mükellefiyete sahiptir. Oğlu çalışırsa daha iyi. Babalar oğullarından destek alacak. Oğullar da, “Ya babamın üzerinde böyle bir mecburiyet var, ben çalışmam.” derse, babası tokadı basabilir. Hayır, çocuk da çalışacak baba da gayret gösterecek. Ve baba oğlunun imanının yarısını kurtarması için onu evlendirecek. Bu evladın babası üzerindeki hakkıdır. İslamiyet bunu emrediyor. Batılıların dininde, tahrif edilmiş dinde böyle bir şey yok. 18 oldu mu; “Hadi git, ne yaparsan yap, sen evleneceksin, banane.” diyor. Ama Müslüman baba mükellef bırakılmıştır. Oğlunu evlendirmek zorundadır. “Neden huzurevindeydi, dedim. Orada yaşıtlarıyla mutlu olsun diye, dedi.” Bak şimdi, bak, bak, bak… Ne kadar zeki bir adam. -Niye anneni huzurevine veriyorsun? -Yaşıtlarıyla orada mutlu olsun. Sen iki tane bayramda gideceksin annene, ya gideceksin ya gitmeyeceksin; adam ateist belli, bayramda falan da gitmez. Yılbaşında gider anca bu. Noel Baba kıyafeti ile annesine gider ziyarete kırmızı, kırmızı. Müslüman olsaydı bayramlarda giderdi. Yılbaşında bir kere gidecek, diyecek ki: “Anneciğim ben seni çok özledim, seni çok seviyorum.” -Ee, niye beni burada bırakıyorsun? -Yaşıtlarınla mutlu ol diye bırakıyorum. Kim yer bunu be, kim yer bunu. Sen anca bununla altı yaşında çocuğunu kandırırsın. Hiçbir Müslümanı kandıramazsın, Allah’ı kandıramazsın, meleklerini kandıramazsın. “…mutlu olsun diye dedi. Geldiği huzurevi de Ankara’nın en lüks huzur evi, çok pahalı bir yer.” Adam zengin bir adammış demek ki. “Ünlüler, zenginler falan var. Oğlunun Ostim’de fabrikası varmış. O kadar zenginlikte anacığını oraya terk etmiş hocam. Akşam eve gidince teyzenin ruhuna Yasin okudum.” Şimdi bu abla bir de eve gidiyor; vazifesini yaptı ya vazifesini bitirdi, şimdi Yasin okuma vazifesi yok, oğlunun yapmadığı şeyi bu abla yapıyor. Gidiyor evine, bir de Yasin okuyor ruhuna. Muhammed aleyhisselâm buyurdu: “Ölüleriniz üzerine Yasin okuyunuz.” Bu hadisten dolayı abla Yasin okuyor. Türk milletinde bu âdettir. Ölmek üzere olan ya da ölmüş kim varsa biz hemen Yasin okumaya başlarız. Delili bu hadis-i şeriftir. “…teyzenin ruhuna Yasin okudum. O gece teyzeyi rüyamda, annemle birlikte Kâbe’de gördüm hocam.” Elhamdülillâh. Elhamdülillâh. Bu nedir? Kadın imanı kurtarmış, bir. İki, anası da imanı kurtarmış. Allah yaptığı iş karşılığında annesi hakkında da bir delil veriyor. Annesini de Kâbe’de o teyzeyle beraber Kâbe’yi tavaf ederken görüyor. Kurban olduğum Allah’ım. Rabbim bize nasip etsin gitmeyi. (Âmin) Kasım’da inşallah umreye gideceğiz. Bakın, bazı yaptığımız işler vardır, mükâfatını daha dünyadayken alırız. Bu ablamızdan Allah bin kere razı olsun. Bir daha duamı tekrar ediyorum, Allah’ım sen şu sâlih ameller hürmetine bu ablama tesettürü nasip et. (Âmin) Âmin ya Muîn. Ne kadar güzel. “Annemle beraber Kâbe’de tavaf ederken gördüm.” diyor. “Annem iki sene evvel rahmetli olmuştu. Abdestini aldı, namaza duracakken fenalaştı ve kaybettik. Sizinle paylaşmak istedim hocam.” Kardeşim Allah senden bin kere razı olsun. (Âmin) Sadece bizimle değil, buradaki bütün genç kardeşlerimle ve bu videoyu izleyecek on binlerle, yüz binlerle bu hadiseyi paylaşmış oldun. İnşallah ibret olur. Yüzlerce, binlerce Müslüman kardeşimin de hidayetine vesile olmuş olur, inşallah. Âmin ya Muîn. Aranan hazinenin yolunu gösterdim sana, belki sen kavuşursun biz varamadıksa da. “Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratan Allah’ıma aittir.” (Hûd 51) Velhamdülillahi Rabb’il âlemîn. El-Fâtiha.

Allah sana aşık olsun ister misin?

“Ey yekûlû âmennâ” İman ettik, demeleriyle, bırakılacaklarını mı zannediyorlar? “ve hum lâ yuftenûn” Fitne! Yine Türkçe’de kullandığımız bir fitne kelimesi vardır. Fitneci abla seniii, fitneci! Çok kullanırız bunu. Kardeşler! Nereden geliyor? Fitne, Kur’an’dan geliyor yine, Arapçadır. Ne demek fitne? İmtihan, bela, musibet, sıkıntı… Bunların tamamı, geniş kapsamlı bir kelimedir. Fitneden geçer. “ve hum lâ yuftenûn” Onlar fitnelere düşürülmeden. Onlar sınav edilmeden, imtihan edilmeden… Sadece bir inandım demeyle, bir cümle kurmayla Salıverileceklerini mi zannediyorlar? Allah’ımızın şu âyetinin, açıklığına bakın kardeşler. Etrafınızda ne kadar insan varsa Bu insanların büyük çoğunluğu şöyle der: Bu musibeti atlattım, bu sıkıntıyı atlattım, daha bana musibet değmez. Yalan! Yanlış! O geçici bir andır. Allahu Teala, iki gün rahat verir, bir gün sıkıntı verir. Hayatının sonuna kadar bu böyle! Bu döngü devam edecek gidecek. Sakın ha aldanma! Bu musibeti atlattım, daha bana musibet değmez deme. Hayır! Muhakkak hayatının geri kalanında bazı sıkıntılar, musibetler gelecektir. Ve Allah senin sabrını, devamlı ve devamlı sınayacaktır, seni deneyecektir. Günahlarını, kusurlarını bu musibetlerle bu fitnelerle üzerinden def-ü ref edecektir. Senin kullandığın sabır cümleleriyle. Güzel sabır cümleleriyle. Dolayısıyla, imanının kalitesi nereden belli olurmuş? Bir! İbadetten belli oluyor. Kudsi hadiste Allah Teala hazretleri buyuruyor. “Kulum, bana ibadetleriyle yaklaşmaya devam eder.” “Farzlar ile yaklaşmaya devam eder” 5 vakit namaz, oruç, hac, zekat. Bunlar farzlardır. “Kulum bana, bunlarla yaklaşmaya devam eder.” Ne kadar farzları yaptıysak. Günler geçiyor, ömrümüz bitiyor ama biz devamlı farzları yapmaya devam ediyoruz. Bu farziyetteki daimlik bize ne kazandırıyor? “Kulum bana, farzları ile yaklaşmaya devam eder.” “Nafileler ile ben kulumu severim.” Farzlar neye bizi sevk ediyor? Allah’a yaklaşmaya. Allah’ın bizi sevmesi nasıl oluyor peki? Nafileler ile. O farzların üzerine, Muhammed aleyhisselam ve sahabilerinin yaptığı gibi eklemeler yaparsak. İşrak namazı, istihare namazı, duha namazı, evvabin namazı, teheccüd namazı. Bu namazları bu ibadetleri bu nafileleri eklersek ne oluyor? Ben o zaman kulumu severim, kuluma aşık olurum. İşte bak! Bu, senin imanının delillerinden. Secdeye gidiyorsun dizlerin çözülüyor, sıkıntı çekiyorsun, herkes ibadetsiz, namazsız bir şekilde işinde gücündeyken… Sen, ibadetli bir şekilde işinde gücündesin. Her gün bir saatini, bir buçuk saatini Allah’a veriyorsun. Onlar ise nefsine veriyor. Şeytana veriyor. İnsanların büyük çoğunluğu namaz kılmıyor kardeşler, biliyorsunuz. Dörtte üç. Şu anda namaz kılmayan dörtte üçtür. Onların sayısı bizden fazladır. Cumadan cumaya gidiyor büyük çoğunluğu. Bir kısmı da bayramdan bayrama gidiyor. Namaz kılan, beş vakit namaz kılan sayısı kaç? %23, burada rakamları okudum. Türkiye’de beş vakit namaz kılan sayısı, %23! Rakam, rezalet bir rakam! İnşaAllah bunu geriye doğru döndüreceğiz. Allah bize yardım etsin. Hocalarımızın diline tesir versin, kalbine tesir versin. Halkımıza izan versin, IQ seviyesini yükseltsin. Amin. Milletimizin IQ seviyesi yükselirse ne olur? İslamı anlar, kolay bir şekilde anlar. Kolay bir şekilde anladığı zaman ne olur? Hemen namaz kılmaya başlar. Zaten namaza başlayan insan sayısı, namaz kılan insan sayısı, %50 olduğu zaman Türkiye süper güç olur! %75 olduğu zaman ne olur? Osmanlı gibi, Dünya’ya hükmedersin. Altı asrın, dört asrında Dünya’ya hükmetti Osmanlı. Milletin %75’i beş vakit namaz kılıyor, böyle olursa Allah sana yardım etmeyecek de kime yardım edecek. İşte Allah’ın yardım ettiği millet yüceldi, yükseldi. Dolayısıyla Müslümanım diyor isen, şahitlerini göster. Müslüman mısın kardeşim? Hocam biz de Müslümanız Elhamdülillah ama… Karımın yirmi beş yaşında başını kapatması bana ağır geliyor ya! Kırk yaşında kapatır hocam ya? Hani Müslümanlık? Allahu Teala bu kitapta, kadınlara örtünün diyor mu? “Kadınlar başörtülerini, boyunlarının ve göğüslerinin üzerine örtsünler.” Ayettir. Diyor mu orada, yirmi beş yaşından sonra? Diyor mu böyle bir ayet var mı? Yok! Örtsünler ne demek? Bülûğ çağına erdiği andan itibaren, mükellef demektir. Kadınlarda 9-12 yaş arasıdır, onlar bizden daha erken bülûğa erer. Biz erkeklerde 12 ile 15 yaş arasıdır, bülûğa erme. Şu halde, yok karım şu yaşa gelsin ondan sonra kapanır, şimdi güzelliğini insanlar görsünler… Erkeklerden birçoğu vardır; karısını yanında yarı çıplak gezdirmekten keyif alır. Buna; karısını kıskanmayan “deyyus” erkek denir. Muhammed aleyhisselamın hadislerinde geçen, “Karısını kıskanmayan erkek, ona deyyus denir.” diyor. Karısını kıskanan erkeğe ne diyor? “Mü’min gayur olur, gayur.” Yani; karısını hanımını gayrıdan, yabancı erkeklerden kıskanır. Başka erkeklerle onu, başbaşa bırakmaz ve dışarıya çıktığı anda muhakkak tesettürü üzerinde olur karısının. Buna: “Kıskanç Müslüman erkek denir.” İmam Ali’nin sözüyle teyit edeyim. “Karısını kıskanmayan erkekte hayır yoktur.” Müslümanım diyorsan, şahitlerini göstereceksin. Hanımın tesettüründe olacak. Hanım sana deyince; Ya bey! Ben örtünmeyi düşünüyorum be! Tamam, seninle evlendiğimiz zaman başım açıktı, bu kadar kitap okudum, vaaz dinledim etkilendim İslam’ın emrini yaşamayı istiyorum artık derse; Sen ona ne diyeceksin? “Hatun! Tam destek, arkandayım yap!” “Ama ailem şöyle diyebilir” Yaa sen kabre girdiğin zaman, ailen seninle beraber kabre girecek mi? Senin kocan bile, kabre seninle beraber girmeyecek. Ailen kimmiş! Kocası, bir kadına babasından ve anasından daha yakındır. Babası ve anası, kızının sırtına bakamaz. Kızının göğüslerine bakamaz, ama kocası bakar. Evlendikten, nikah kıyıldıktan hemen sonra anasından ve babasından üstün bir seviyeye geçiyor koca. İslam’ın hükmü budur. Şu halde kardeşler, Birincisi, Mü’min olduğumuzun delillerinden birincisi ibadettir. İkincisi nedir? İmtihanlarla, musibetlerle sınanmamızdır. Bunlar olmadıkça, Allah bizi salıvermiyor, bırakmıyor. Muhakkak başımızdan bunlar geçecek.

Oruçluyken eşini öpme! Fren patlarsa 61 gün keffaret var!

Şimdi.. Ramazan’da.. Allah bizden ne istiyor kardeşler? Yemeden keseceksin. İçmeden keseceksin. Bir şey daha var. Nedir o? Şehvetten keseceksin. Şehvetten. Bak, hanımınla nikahlısın. O senin helalindir. İslamiyet’te helalin olan hanımınla mübaşeretin, cinsi münasebetin bile her saniyesi ibadettir. Ama… İmsak vaktinden sonra… oruca niyetlendiğin anda sahurda… niyetlendikten hemen sonra… helal olan şeyi Allah haram kılıyor. Bak! O ana kadar helaldi, Ramazan’a kadar helaldi. Ama gün boyunca akşam iftara kadar, helalin olan hanımına bile yaklaşamıyorsun. Efendimiz Aleyhisselam’a bir ihtiyar gidiyor. Diyor ki: Ey Allah’ın Rasulü, hanımımı öpebilir miyim oruçluyken? Muhammed Aleyhisselam buyuruyor ki ihtiyara, öpebilirsin. Sıkıntı yok. Genç sahabe gidiyor. Ey Allah’ın Rasulü hanımımı öpebilir miyim diyor oruçluyken. Efendimiz Aleyhisselam diyor ki, sen öpemezsin. Niye kardeşler? Çünkü gençlerin şehveti, ihtiyarlara göre daha kuvvetlidir. Düşme ihtimali, yani freni patlatma ihtimali ihtiyara göre daha fazla olduğu için.. Fren patladığı zaman ne olur? 61 gün! 15 – 20 dakikalık bir keyif için 61 gün oruç olur mu kardeşler? Sıkıntı. Mecbur tutacaksın, ama.. yani bunun olmaması için, frenlemek için kendini, öpmekten uzak durmak gerekiyor. İftardan sonra öp kardeşim, sıkıntı yok. İbadettir, güzeldir. Gençlerden bir tanesi.. bir kızla nişanlanmak istiyor, evlenecek. Kız buna diyor, oruç tuttun mu hiç? Hayır diyor, şu ana kadar hiç tutmadım. Namaz? Cumadan cumaya giderim diyor. Zayıf Müslümanlardan. Şu anda ülkemizin büyük çoğunluğu böyle. Seninle evlenirim diyor. Bir şartla! Her gün bir vakit namaz kılacaksın. Kız uyanık kız, beş dese adam korkacak kaçacak. Her gün bir vakit belirle kendine diyor. Namaz kılacaksın. Bir de Ramazan, ilk Ramazan’da otuz gün boyunca oruç tutacaksın. Genç diyor ki, Allah adına yemin ediyorum, söz veriyorum yapıcam. Allah adına yemin verdiğin zaman artık bu kitlenmiş oluyor. Bu yeminini yerine getirmezsen cinler sana musallat eder. İlk Ramazan geliyor. Bir gün, iki gün, üçüncü gün çocuk gidiyor hanımına yaklaşmak istiyor. Tamam yemeden içmeden kesildik de, daha yeni evliyiz. Yeni evlilerde mübaşeret biraz daha fazla olur tabiki malumunuz. Hanımını bir kaç defa öpünce falan, şehvetleniyorlar. Devam etmiyorlar ama. Hocasına telefon açıyor genç. Ya hocam diyor böyle böyle. Hanımla diyor biraz yakınlaştık, öpüştük falan diyor biraz yani. Oruca bir sıkıntı gelmiş midir? Hoca da şöyle diyor, sıkıntı yok evladım devam. İkinci günü.. İkinci günü münasebet biraz daha ilerliyor. Biraz daha yakınlaşma, cinsi münasebette biraz daha yakınlaşma oluyor ama duhul olmuyor. Tekrardan çocuk tereddüte giriyor. Hocam diyor, biraz daha ilerlettik olayı diyor. Oruca bir sıkıntı geldi mi acaba? İçimi rahatlat hocam diyor. Hoca diyor ki, sıkıntı yok evladım devam. Üçüncü günü hanımla bir daha münasebete girince bir ön görüşmeden sonra… Artık çocuk işi bitiriyor. Duramıyor, freni tutamayınca cinsi münasebette bulunuyorlar. Çocuk yine hocasına telefon açıyor. Hocam diyor, seni ne kadar sevdiğimi çok iyi bilirsin. Biz diyor fren tutturamadık. Bu işi yaptık. Şimdi arkadaşlarım bana diyor ki, 61 gün kitlendin oğlum diyorlar. Bunun yok mu bir hal çaresi, fetvası? Evladım diyor, öyle bir şey yok. Sıkıntı yok diyor. O senin helalindir, devam. Muhtemelen bu reformist hocalara denk gelmiştir. Bunlara her şey serbest ya. Bana sorsaydı ben ona açıklardım. Muhtemelen reformistlere denk geldiği için devam evladım diyor devam. Sonra arkadaşını görüyor. Ya arkadaş diyor, bu sene ilk defa oruç tutuyordun diyor. Nasıl gidiyor oruç ya? Ramazan nasıl gidiyor? Valla kardeşim diyor, kafama göre bir hoca buldum, süper gidiyor Ramazan. Süper gidiyor, her şey serbest diyor. Kafanıza göre hoca aramayın. Hocaya diyeceksin ki, hocam.. böyle böyle bir durum var. Bana fetva söyle ama kitabın ortasından söyle. Bana uyduruk fetva getirme, yeni uydurulmuş fetvalardan getirme. Kitabın ortasından, ayet ne diyor? Hadis ne diyor? İcma ne diyor? Bana burdan söyle. Bu hoca sağlamdır. İşine gelmeyen fetvayı söyleyen hoca sağlamdır. Ama sırf kendi menfaati için, fetvanın ucunu kıvıran hocalar sahtekardır. Küçük bir dünya menfaatine, Yahudi alimleri gibi ahiretini satan hocalardandır. Allah bizi bunlardan etmesin.

Arkadaşım, “Ben Aleviyim, bizde namaz yok” deyip namaz kılmıyor!

Yanlış bir din öğrenirsen, elli yıllık yüz yıllık yeni uyduruk dinleri öğrenirsen; müslüman diye zannedersin kendini ama hakikatte müslüman olamazsın. Bakın; bir arkadaşım iki hafta kadar önce bana bir sual sordu. Cevabını yazdım buraya getirdim, nakledeceğim inşallah. İnsanların durumuna bakın, ”ben müslümanım” diyen adamların durumuna bakın; ”Hocam selamun aleyküm hayırlı kandiller. Bir sorum olacaktı: Benim bir arkadaşım ”ben aleviyim, bizde namaz yoktur” diye namaz kılmıyor. Bu doğru bir davranış mı?” Kardeşim ne demek bizde namaz yoktur ya? ”Ben aleviyim” ne demek? ”Ben Hz. Ali’yi çok seviyorum” demek. Peki, ehl-i sünnet vel cemaat müntesipleri Hz. Ali’yi sevmez mi? Biz hepsinden daha çok severiz. Neden? Çünkü imam Ali’ye en çok biz benzeriz. Sevginin ölçüsü ne ile ölçülür? Kim daha çok benziyorsa imam Ali’ye, o daha çok seviyor demektir. Bir tane ehl-i sünnet müslümanı gördünüz mü siz, ”ben İmam Ali’yi çok seviyorum ama namaz kılmam.” diyen? Böyle bir şey olabilir mi? Arkadaşı ne diyormuş? ”Arkadaşım, ben aleviyim. Bizde namaz yoktur.” ”Bizde namaz yoktur.” ne demek ya? İmam Ali’nin namazsız olduğunu düşünebiliyor musunuz? Hayal edebiliyor musunuz? ”Hz. Ali namaz kılmaz. Namaz kılmayan bir imam.” Olabilir mi böyle bir şey? Subhan’Allah ”Ve aleykümselam kardeşim, aleviler iki sınıftır. Bir sınıf, tıpkı bizler gibi namaz kılar, oruç tutar, hacca gider.” Böyle aleviler vardır. Bana fetva sorarlar. ”Biz namaz kılarız, oruç tutarız, zekat veririz, hacca gideriz.” Bizim bunlarla bir farkımız var mı? Hiçbir fark yok. Meşrebi alevilik. Babası, anası alevi kalmış adı. Tıpkı bizim meşrebimizin nakşibendilik olduğu gibi, hanefilik olduğu gibi. Alevi. Var mı bizden farkı? Namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyorsa bizden hiçbir farkı yoktur. ”Bunlarla aramızda hiçbir fark yoktur. Meşreplerinin alevilik olması hiçbir şeyi değiştirmez. Dünya-ahiret din kardeşlerimizdirler. Çünkü Hz. Ali (radiyallahu anh) gibi yaşarlar. Kıyas nedir? -”Sen alevi misin?” – ”Aleviyim.” ”Hz. Ali gibi yaşıyorsan sen benim kardeşimsin. Yok onun gibi yaşamıyorsan kardeşim değilsin, vatandaşımsın.” Şeyhim İsmail Efendi’ye geldi bir kardeşimiz. Dedi ki: ”Efendim bu benim mahallemden komşumdur, alevidir bu kardeş ona ne dersiniz?” Şeyhimiz ne dedi: ”Kardeşim, alevi olabiliyor musun?” ”Efendim” dedi ”ben zaten aleviyim.” ”Hayır kardeşim” dedi. ”Onu sormuyorum. Alevi olabiliyor musun? Yani ”Hz. Ali’yi seviyorum, ben aleviyim” derken Ali gibi yaşayabiliyor musun?” ”Namaz kılmıyorum şeyhim” dedi. Sen alevi değilsin. Sen, alevilik adı arkasına saklanıyorsun ve dinsiz bir yaşam istiyorsun. Takiyye yapıyorsun. Şimdiki fetöcüler gibi Ne diyor? ”Biz müslüman. Biz var müslüman olmak.” Bu nasıl müslümanlık ya? Bu nasıl müslümanlık? İçki serbest, karının başını aç, namaz kılacağın zaman, duvara elini sür yüzüne sür, tamam abdestini aldın. Namazı kılacağın zaman duvara bak, bir noktaya bak, rükû, secde hayal et. Namazını kılmış sayılırsın(!) Dinde var mı bu ya? ”Biz var müslüman olmak.” Böyle bir şey yok kardeşim. İşte bunlar da böyle. Uydurma alevilik olmaz. Alisiz alevilik olmaz. Devam ediyor: ”Bunlar ne kadar aleviyse biz de o kadar aleviyiz. Ancak bir sınıf da vardır ki; namaz kılmaz, ramazan orucu tutmaz, zekat vermez, hacca gitmez. Bunlar İmam Ali’nin isminin arkasına saklanan ama keyfî bir yaşam süren Ali’siz alevilerdir. Dördüncü halifemiz Hz. Ali’ye benzemeyen ve Onun gibi yaşamayanlar din kardeşimiz değil ancak vatandaşımızdırlar. Seçimleri kendilerini bağlar lakin mahşer günü, çok sevdiklerini iddia ettikleri ama benzemeyi reddettikleri o imam ile yüzleşmekten de kaçamayacaklardır.” Şimdi, kimin adını anıyorsun sen? Kime bağlı olduğunu söylüyorsun? İmam Ali. -Allah ondan razı olsun.- Hem onu sevdiğini ve onun yanında olduğunu iddia ediyorsan, hem onun adını kullanıyorsan ve hem de onun gibi yaşamıyorsan ne olur? Mahşer gününe gittiğin zaman İmam Ali senin gırtlağına yapışır. Senin gırtlağına yapışır ve hesap sorar. ”Siz benim adımı kullanmadınız mı?” Tıpkı kim gibi hesap soracak? Hz. İsa’nın Hristiyanların gırtlağına yapışıp hesap soracağı gibi. ”Ben size hayatımda yaşıyorken beni Allah’ın oğlu edinin dedim mi?” Hz. İsa (aleyhisselam) Dünya’da ne kadar Hristiyan varsa, kıyamete kadar gelecek olan ne kadar Hristiyan varsa mahşer günü bize bu sahneyi Allah gösterecek. Hepsinin teker teker gırtlağına yapışacak. Ve diyecek ki ”Ben hayatımda yaşıyorken, benim ağzımdan, ”ben tanrıyım” ya da ”ben Allah’ın oğluyum” diye bir kelime duydunuz mu?” Yok. Bugünkü tahrif edilmiş dört tane incilde bile İsa aleyhisselamın ağzından “ben tanrının oğluyum” kelimesi yoktur. ya da ”ben tanrıyım” kelimesi yoktur. ”Ben tanrıyım.” Yok. Bunlar nereden çıkarttı bunu? ”Biz İsa’nın yolundayız, biz İsa’yı çok seviyoruz.” Sende namaz yok, sende oruç yok, sende zekat yok. İsa aleyhisselamda bunların hepsi vardı. Meryem suresini okumadınız mı? Ne diyor İsa aleyhisselam daha kundaktayken annesinin kucağında: ”Allah, yaşadığım sürece bana namazı ve zekat vermeyi emretti.” İsa aleyhisselam söylüyor ”Yaşadığım sürece bana namazı ve zekatı emretti.” İsa aleyhisselama emredilen, O’nun kavmine emredilmiş olmuyor mu? Oluyor. İmam Ali’ye emredilen namaz, oruç, zekat, hac Onu çok sevdiğini iddia edenlere emredilmiş olmuyor mu? Oluyor. Peki siz neyi yaşıyorsunuz? Burada büyük çelişki var. Burada büyük problem var. Devam ediyorum Hz Ali efendimiz sahib-i tertibtir. Bir günlük namazı kazaya kalmış değildir. ”Hal böyleyken nereye gidiyorsunuz?” ”Fe eyne tezhebun” diyor Kur’an. ”Nereye gidiyorsunuz?” Sahib-i tertib ne demek biliyor musun? Şu anda ülkemizde yüz binde bir kişidir belki sahib-i tertib. Bizim küçük Muhammed de bunlardan bir tanesidir. Buluğ çağına erdiği günden itibaren bir günlük namazı, beş vakit namazı kazaya kalmazsa bir adamın buna sahib-i tertib denir. Peygamberimiz ve sahabisinin dört vakit namazı kazaya kalmıştır. Hendek savaşında. Beşinci vakit kazaya kalmadı. Elhamdulillah Yatsıyı beraber cemaat ile kıldılar. Sonra dört vakti peş peşe kaza ettiler. İmam Ali de bunlardan bir tanesidir. O cemaatin içinde imam Ali de vardı. Allah onların hepsinden razı olsun.(Amin) İmam Ali sahib-i tertib, Onun yolunda olduğunu iddia eden sen, bir vakit namaz kılmıyor, bırak sahib-i tertibi. Tersten sahib-i tertib. Tersten. Namazsızlık sahib-i tertibi. Allah’tan korkun! Kimin adından bahsettiğinizden haberiniz var mı? Bir alevi kardeşim geliyor sohbetlerimize birkaç haftadan beri. Allah’a hamd olsun hayatını çok değiştirdi. Namazında, niyazında… Geçen hafta bana açıldı ”Hocam” dedi ”Hayatımda büyük değişiklikler var elhamdulillah beş vakit namaza başladım. Fakat aile bireylerimden garip tepkiler alıyorum.” Dedim ”kardeşim ne tepkisi alıyorsun?” ”Babam beni namaz kılarken gördü. Odama geçiyorum, kıbleye dönüyorum, seccadeyi seriyorum, namazımı kılıyorum. Babam kapıyı bir açtı bana seslenmek için bir baktı ben namaz kılıyorum. Homurdanmaya başladı.” diyor Namaz kılarken bir adamı, gördüğün zaman ne yaparsın? Susarsın, kapıyı kapatırsın çıkarsın. Babası ne yapıyor? Homurdanmaya başlıyor. Bu ne ya?! Ne yapıyorsun sen burada ya?! Yahu oğlunu içki içerken görmüyorsun mübarek, namaz kılıyor bu adam ya. ”Elhamdulillah” de kapıyı kapat. Elin Almanı bile namaz kılan bir işçi müslümanı gördüğü zaman ne yapıyor? ”Muhammedi Muhammedi” diyor. Kapıyı çekiyor gidiyor. Alman bu. Hristiyan. Muhammediye saygısı var. Namaz kılarken sesini çıkartmıyor. ”Muhammedi” diyor. Kapıyı çekiyor gidiyor. Bizim müslüman alevi oğlunu görüyor namaz kılarken diyor ki: ”Bu ne ya?! Böyle iş olur mu ya?” ”Amcam telefon açtı hocam” – Alo yeğenim İsmail ”Buyur amca” – Namaza başlamışsın. Şimdi İsmail de bekliyor amcam beni tasdik edecek, beni gaza getirecek. ”Evet amca hamd olsun.” – Evladım yanlış yoldasın. Amcanın verdiği tepkiye bakın kardeşler… Bir adam ”namaza başladım” derse siz ona yanlış yoldasın der misiniz ya? Bu adam bu adam ciddi bir gelir kapısı açtı kendisine. Namaz demek her kıldığımız vakitte on binlerce sevap yazılması demek bu tarafa. Şeytanın kendi kendisine intihar etmesi demek. Ölümsüz, intihar acısını hissediyor, kafasını duvarlara vuruyor kendisini bıçaklarla kesiyor acıyı hissediyor ama ölmüyor. Şeytana bu acıyı yaşatıyorsun her namaz vaktinde. Sen, yeğenin böyle bir ibadete başladığı için keyiflenmen lazım gelmez mi? Tam tersi adam diyor ki ”Yanlış yoldasın oğlum.” Subhanallah! Vallahi sen yanlış yoldasın amca. Sen fena bir yanlış yola girmişsin. Tam tersi bu genç kardeşimizi teşvik etmeleri gerekiyor, sevk etmeleri gerekiyor. Askerde bir alevi kardeşimle tanışmıştım. Orada yaptığımız sohbetler vesilesiyle etkilendi. Hayatında ilk defa otuz günlük ramazan orucunu tuttu. Elhamdulillah. Bizden Kur’an’ı Kerim öğrendi. Beş vakit namaza da başladı ama bana şunu devamlı söylüyordu: ‘ ‘Hocam, ben aileme döndüğüm zaman ciddi tepkiler alacağımı biliyorum.” ”Kardeşim” dedim ”İslamiyette cihad ve sabır iki ana şarttır cennet için. Cihad edeceksin ve bunda daim olacaksın. Bunlara sabredemezsen, alacağın tepkilere sabredemezsen, ahirette Allah’tan tepki alırsın.” Kimin tepkisi daha sert olur kardeşler? Sana bu elleri, ayakları, gözleri, kulakları verenin tepkisi mi daha sert olur yoksa geçici olan tepkiler mi daha sert olur? Kaldı ki bir şeyi garanti ederim ailenin sana vereceği tepki beş ay, altı ay en fazla bir sene sonra kanıksayacaklar . ”Tamam bu adam Allah yoluna girdi daha döndüremeyiz.” Çok fazla insanla muhattap olduğum için tespitimi söylüyorum. Bakacaklar ki sende istikrar var, geri adım atacaklar, seni öyle kabul edecekler ama Allah’ın tepkisi böyle değil. Allah öfkelendiği zaman bir kuluna, ateşe atar. Allah’ın gazabı cehennemdir. Cehenneme atar ve o bizim gördüğümüz ateşler gibi değildir Allah hepimizi oradan uzak etsin. (AMİN) Amin.