HAMİLELİK NE ZAMAN ORUCA ENGELDİR?

Bismillâh elhamdülillah vessalatu vesselamu alâ Resûlillah. Hangi hamile kadın, oruç tutmayıp Ramazan’dan sonra ya da hamilelikten sonrasına erteleyebilir, onun için ruhsat olabilir? Şunu bilmek lazım: Bir kadın hamiledir diye oruç erteleme hakkı olmaz. Hamile olduğu için, ayakta duramıyor, başı dönüyor, tansiyonu ciddi bir şekilde düşüyor, hamile olduğundan dolayı doktor filan ilacı yoğun kullanmak zorundasın, orucu beklemeyeceksin diye ona talimat veriyor, yani hamileliğin olumsuz etkilerinden dolayı bir nevi hasta olup, oruç tutamayacak kimseye hamilesin, oruç tutmayabilirsin sonra kaza edersin deriz. Hamile olduğu için değil. Hamilelik, sağlıklı bir şekilde yaşamasına engel olan için böyle bir ruhsat vardır. Velhamdülillahi Rabbi’l-âlemin.

ORUÇTA YAPILAN 8 BÜYÜK HATA

Allah (c.c.) emirlerine kul, 2 şekilde karşılık verir: ya doğru olan yolu yaparak karışılık verir ya da yanlış olan yasak olan yolu yapmayarak karşılık verir. Ramazanda bunun da ötesinde bir mana vardır, ramazanda Allah razı olsun diye doğru olandan da elini çekersin. Yani oruçlu kişi bir mana ile şöyle demiş olur: “Ya Rab senin için değil haramlardan, helallerden dahi elimi, ağzımı, dilimi çektim. Ne olur benden razı ol.” demiş olur. Oruçta şöyle bi de lezzet var. Dışardan bakanın tespit edemeyeceği bir ibadet bu oruç. Evdesiniz ve tek başınasınız diliniz damağınıza yapışmış, mideniz iyice ufalmış, buzdolabında buz gibi su duruyor dilinizi değdiremiyorsunuz. Annenizin yaptığı yemeklerin enfes kokusu burnunuza geliyor. Elinizi uzatamıyorsunuz ve bunu yalnızca Allah ve siz biliyorsunuz. Yani bu hususi hâl bir insanı riyadan, gösteriş için yapmaktan, ibadetini teşhir etmekten dahi kurtarır. BİİZNİLLAH Şimdi ramazanda yaptığımız hataları maddeleyelim: Ramazanda gönüllerin yumuşamasıyla fitreler, zekatlar, infaklar da aynı ölçüde bollaşır. Siz, malınızdan verdikçe azaldı zannedersiniz; bu bir hatadır. Halbuki siz verdikçe, malınız ziyadeleşir, malınız bollaşır ve artış gösterir. Birisine sormuşlar: ”Yahu sen nasıl zengin oldun?” diye. Demiş: ”Allah verdi, ben verdim, Allah verdi, ben verdim…” Hiç yarışılır mı? O kazandı. Hatalardan bir tanesi de, sahurda yeme ve içme ezan okunduğu an bırakılması gerekir. Ezanın sonuna kadar vaktimiz yoktur. Eğer bulunduğunuz yerde ezanı duyamıyorsanız imsak vaktiyle hareket edebilir, imsak girdiği anda yeme içmeden kesilebilirsiniz. Sahura kalkmayan bir insan, sahura kalkmamayı orucu daha kemal, daha üstün, daha kaliteli hale getirmek gibi algılayabilir ama bu bir cihette hatadır. Çünkü sahura kalkmak bir sünnettir, çünkü sahura kalkmanın manasında sadece yeme içme meselesi yoktur. Gecenin o karanlığında, tefekkür mesleğinin eda edileceği tam o anda ramazanın, orucun, açlığın ve tokluğun rızkı esas verenin manasına varmak, ona vuslat etmektir. Sahur vaktinde bu manalar gizli olduğundan sahura kalkmak da bir sünnettir. Hadiste şöyle geçer: ”Sahura kalkınız, zira sahurda bereket vardır.” Lütfen orucunuzu gizli tutun arkadaşlar, her yerde oruçlu olduğunuzu belli etmeyin. ”Çünkü dışarda yemek yiyen, ‘white chocolate mocha’ içen arkadaşlara çok ayıp oluyor.” demeyeceksiniz, çünkü dışarıda insanlar bilmiyor olabilir. Birçok değerlerini kaybetmiş de olablir. Efendimizin (s.a.v.) insanlık için ettiği dualardan bir tanesinde: ”Ya Rab onlar bilmiyor” diye vicdanları hoplatan bir cümle geçmektedir. Biz neden aynı cümleyle onlara yaklaşmayalım? Demek ki bilmiyorlar. Burada bize düşen kabahati kendimizde aramaktır. ”Ya Rab, onlar bilmiyorlar çünkü ben sahabe gibi kapı kapı dolaşıp onlara bu hakikatleri anlatmadım. Eğer sürekli bir proje yapsaydım; komşumdan, iş arkadaşımdan başlasaydım; gönüllerine vicdanlarına girerek onlara bu hakikatleri anlatsaydım bugün iftar sofrasında da birlikte otururduk. Demek, kabahat bendedir.” dememiz lazım. Hadisi bir mana şöyle geçer: Mahşerde adamın biri tam sorguya çekilecekken, biraz da zor bir haldeyken birden birisi çıkagelir. ”Ya Rab ben bu adamdan şikayetçiyim.” der Adam şaşırır: ”Yahu bana olan olmuş zaten bir de sen çıkıp ne istiyorsun?” deyinc e ”Ben senin komşundum,yanlış işler de yapıyordum ama sen bir gün kapıma gelip de bana hakikati anlatmadın. Bak, ben şimdi burada sıkıntılı perişan bir haldeyim. Sebebi de sensin, ben de senden şikayetçiyim.” der. Biz neden bu kadar rahatız ve sahabe neden bu kadar rahatsız? Şimdi anlaşılıyor mu? Eyyüb el Ensari, ne vardı da Medine’den kalkıp 93 yaşında bu topraklara geldi? Şimdi daha net anlaşılıyor mu? Yapılan hatalardan bir tanesi de Ramazan’da oruçluyken, ”çok güzel uyunabilir” zannederiz… Ama Ramazan bir yatma ayı değildir! Aksine bir ceht ve mücadelenin göstergesidir. Tarihimizin göstergesi, onuru olarak anlattığımız Endülüs’ün fethi bile bu ayda olmuştur ve ve o ayda olmasını hususiyet ile öyle denk getirmişlerdir. ”Çünkü Ramazan rahmet ayıdır. Allah bize bu fetihde daha çok yardımcı olur.” zannıyla o aya denk getirmişlerdir. Çok ilginç değil mi? Tabii tabii, hususiyet ile getirmişler. Bak Endülüs’ü düşün. Mesela bugün sanatın,tarihin,İslam topraklarının… Mesela bilim meseleleri anlatılır, bilim örnekleri verilir. Ekserisi ama Endülüs topraklarından çıkma yani İslam cemiyetinden, bilim adamlarının ekserisi yani bizim fahirlendiğimiz,, gururlandığımız o toprakların bu hale gelmesi yine bir Ramazan ayında atılmış tohumu. Çok ilginç ama biz ”Yat babam, bir de şu yanıma yat.” Sonra biraz canı sıkılıyor, ”bir ibadet yapayım” diyorsun. Ne yaparsın ibadet? “Facebook gazisi mi olayım,Twitter şehidi mi olayım İnstagram mücahidi mi olayım?” Öyle değil mi? Biz buralardan yapıyoruz hücumu. Hiç yok şöyle: “Dalayım da derinlere kadar Kur’an okuyayım.” Bak okuma kısmını yapanlara da başka bir tehlike bekliyor Sinan yani, o başlı başına öyle durmuyor. Mesela “Bugün n’aptın?”-“Bir cüz okudum.” İyi de mübarek adam, bu cüzden sana hitap eden hiçbir ayet yok mu? Üstüne alınacağın, hayat yörüngeni değiştirecek, hayat mihberini değiştirecek bir tane ayet yok mu üstüne alınacağın? Ya şöyle de bir özelliğim vardı: şu lanet dilim susmazdı, hep gıybet ederdim. Hakikat perdesi açılsa et çiğnemiş gibi bir adam olacaktım. Bu Ramazan’da ben bu özelliğimi çözeceğim.” Hadi 10 tane çözemedin ama bir tane de çözmeyeceksen niye geldi bu Ramazan sana? Yanlış açıdan bakınca o da böyle hakikat perdesini açıp bize nazar etmemiş. Hakikat buyken, mücadele ve cehdetmemiz ahiretimizi kazanmamız gereken bunca mesele varken biz hâla rahat yataklarda yatmaya adaysak yazıklar olsun bize! Neyse biz konumuza dönüp yemeğimizin tuzuna bakmaya devam edelim.. Bak, bu da acı şaka maka şimdi. Oruçlusun, değil mi? İnsanın dayandığı en son dakikalar, en çok artış olan dakika. Sporda mesela 8 tekrarlı spor yapıyorsun gücün bitiyor, sonra 2 daha ekliyorsun, kas orda patlıyor, gelişiyor, değil mi? Okuma yaparken tam orada manalar birleşiyor, değil mi? Bir üniversite sınavında daha yüksek bir hedef tutturmuşsan eğer gecelerini tam oralarda kat ediyorsun. (Katetmek : Yol Almak-İlerlemek) Ramazan’ın en kıymetli son 2 saati belki de, değil mi? Oruç yaklaşmış, son 2 saat. Niye kıymetli? Mecalin kalmamış, iyice patlaşmışsın. Böyle oruç tutan bir adama baksan yüzü böyle sararıyor. Sanki böyle Allah Azze ve Celle ile arasındaki perdeler daha çok açılmış. Yani manaya müştak bir vaziyette (uygun bir vaziyette). Şimdi tam o adam, son 2 saatte – 3 saatte o işi çözmesi gerekirken tam orada mânayı yakalayacakken yemekle uğraş, hadi bakalım bugün dayılarım bize geldi, dün biz onlara gittik onu halledelim, böyle yapalım, şöyle yapalım, yemeğin tuzu, soframızda çeşitleri arttıralım… Tam 2 saati böyle kaçırsan nasıl olacak? Şeyde de öyle olmuyor mu mesela: Kadir Gecesi’nden sonra bitiyor Ramazan. Ya tam orada saklıysa. Tam o böyle zahmetin en ziyadeleştiği o iki – üç günde saklıysa nasıl olacak? Biz tam oraları perişan ediyoruz Sonra diyoruz ”Bu kalbim, aklım niye böyle keşmekeş?” Sana gelen her düzeltme imkanında sen onları elinin tersiyle itiyorsun, ne olacak ki? Bilinen yanlışlardan bir tanesi, sadece midemizin Ramazan’da oruç tuttuğunda yeterli olduğu düşüncesidir. Çünkü Ramazan’da oruç sadece mideye tutturulmaz; gözün de oruç tutması, dilin de oruç tutması, kulakların da oruç tutması şarttır! Sen midene oruç tuttursan bir de böyle ashabileşip sinirlenenler var ya: ”Oruçluyum zaten, bana elleme!” diye böyle, yani iki dirhem Allah (c.c) verirse sevap alacağız. Yirmi dirhemini pazarda, çarşıda bitiriyoruz zaten. Sen orada miden oruçluyken dilinle tutup insanları katletsen, önüne gelenin kalbini kırsan o oruçtan kalite cihetiyle (yönüyle), hayır cihetiyle acaba ne kalacak? Bir düşünmek lazım. Ya da gözüne de miden gibi hakim olamayacaksan eğer değil mi? Onlar da diğer oruçlu olması şart olan uzuvlarımız değil mi? Kulakların yani, sürekli şarkı türkü dinlemeye alışmış kulakların, o gün Kur’an’ı dinlemeyecekse değil mi? Artık hayatıma böyle yön verip değiştirmek istiyorum diye diğer uzuvlar oruçlu olmadıktan sonra ne kadar kaliteli olabilecek ki acaba? Efendimiz Aleyhisselam buyuruyor: “Nice namaz kılanlar vardır ki, kazançları sadece yorgunluktur!” Yani namazdan onlara hiç bir hayır kalmayacaktır. Aynı bu cihette nice oruç tutanlar vardır ki; kazançları sadece açlıktır. Çünkü diğer uzuvlarına, diğer hasletlerine, diğer manevi organlarına oruç tutturmadıklarından dolayı öyle bir açlığın yüküyle ahirete giderler. Risale-i Nur’da Said Nursî Hazretleri (Rahmetullahi Aleyh) şöyle inanılmaz bir cümle söylüyor: ”Ramazan-ı Şerifte, müminler derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevi sürurlara mashar oluyorlar. Kalp , Ruh , Akıl , Sır gibi Letaif’i O Mübârek ayda Oruç vasıtasıyla Çok Terakkiyat ve Tefeyyüzleri vardır. (Feyz almaları , bereketlenmeleri) Midenin ağlamasına rağmen, onlar masumane gülüyorlarlar. Cümleye bak ! Ramazan’da mide ağlıyor, ama onlarda gülüyor ! niye ? Feyzleniyor , bereketleniyor ; Asıl gıdaları orada yani… O ceht ve mücadele de ! Bilirsiniz Efendimiz Aleyhisselam Pazartesi ve Perşembe oruçları tutar ve özellikle Pazartesi tutar… Çünkü : “Pazartesi ben doğdum Kur’an Doğdu” der. yani ikisinin doğduğu gün Pazartesi olduğundan Pazartesi orucuna ayrı bir Hususiyet gösteriyor. Efendimiz Aleyhisselam bu dönemde Mukabeleye çok önem verirdi.(Kur’an-ı Karşılıklı Okumaya) ve Cibril Aleyhisselam ile (Cibril-i Emin’le) Karşılıklı Mukabbele Yaptıkları var birkaç defa… bizde bunu yapmaya çalışıyoruz ama Matematiksel hesaplar bizi Manadan koparıyor. biz Kurânın okunma sayısının çokluğunu Mananın üstünde tuttukça nasıl ders alacağız o Kur’an’dan günde bir cüz okuyacaksın, ama hiç ders alıp , hayatını hiç değiştirmeyeceksin… yani faize giriyordum ve Kur’an’da şu ayetler ; “Allah’a ve Rasulüne savaş açar faize girenler..!” bana artık engel kıldı yani ben bu illetlerden elimi ayağımı çekeceğim… ben gıybet edip , nemmamlık edip komşularımın arasını bozuyordum ben bu hususiyetten çekileceğim Kur’an bunu yasaklıyor..! Hiç bir Şey değiştiremeyecekse, Niye geldi bu Ramazan bize ? şurada telefon dursa ve mesaj gelse, bir insan kaç dakika , kaç saat o mesaja bakmadan dayanabilir ? hadi soralım… veyahut şurada bir mektup duruyor ve mektup benim nişanlımdan gelmiş… ben acaba kaç gün , kaç saat o mektuba bakmadan dayanabilirim ? İmkanı yok ya ! Şurada yayını keserim ama yine de o mektubu açar bakarım demi ? Sana yaratıcından (Rabbinden) mesaj geliyor, ve sürekli burada duruyor… Hiç mi heyecanlanmaz bir insan ? biz kalp diye ne taşıyoruz orada ? neden heyecanını yitirmiş ? niye yitirecek ? Dünya’ya heyecanlanan kalp,Ahirete ait işler ve meselelerde heyecanını yitiriyor işte… Ahir zaman çocuğuyuz,böyle olmuş… yaptığımız hatalardan birtanesi ; iftar sofraları çevremizi memnun edip, zengin iş adamlarıyla birlikte bir araya gelmek için , değildir..! İhtiyacı olanların kapılarını çalacaksın ! Mahallene hakim olacaksın ! Etrafına hakim olacaksın ! O Ramazan sofrasında da ihtiyacı olan bir kimseyle dostluğun pekişmezse sadece oradaki ekmeğe , suya değil ! yani belki sende olan muhabbete de ihtiyacı var , ve buna çok güzel bir sebep , çok güzel bir vesile… tam orada , sen etrafında bu manada insanları toparlayamayıp, sanki bir iş adamları derneğinin yemek ve gala gecesi gibi bir iftar organizasyonu düzenlersen, hâla böyle küstüklerinin kapısını çalıp , yawv bana iftara gel demezsen dargınların kapısını bugün çalıp, önce sen yapıp bu sevaba ilk sen aday olup, tam o gün , o kapıları çalmayacaksan Ramazan bize niye geldi o zaman ? Madem sofran bereketlensin istiyorsun , o zaman sofrana ihtiyacı olanları al ! ve unutma ! Yıpranan şeyleri düzelten , en çok kazananlar olacaktır ! Efendimiz Aleyhisselam, bir gün Hutbe vermek için Minberine çıkıyor, buda bir hadis… O Minberde 3 basamak var ve her basamağa adım attığında amîn diyor. tabi Minberde Hutbesini verip aşağı inince ; Sahâbe merak ediyor , geliyor ya Resulallah , sen 3 basamakta da Amîn dedin, Neye Amîn dedin ? Efendimiz Aleyhisselam diyor ki : “Tam Minbere çıkarken Cebrail bana refakat etti” diyor 1. Basamakta dedi ki : ” Kişinin anne , babası yaşlanırken kişi onların hizmetini görmez , gönlünü hoş etmezse, öylelerinin burnu yere sürtsün dedi” Ben de Amîn dedim. 2. Basamağa çıktığımda ise : ” Bir Mecliste senin adın anılırsa ve duyanlar sana sıradan bir adam gibi davranırsa, sana salat ve selam getirmezse onlarında burnu yerde sürtsün” dedi. Bende Amîn dedim. 3. Olarakta :”Allah (c.c) eğer bir adamı Ramazan’a yetiştirirse , ama o adam ramazana sıradan bir ay gibi davranırsa, Ramazan’ın Feyzinden , Bereketinden , Manasından kendine düşenleri alamazsa, O adamında burnu yere sürtsün” dedi. Ve bende Amîn dedim der. Ferah evlerde yaşarken, Ne olur bu Bedduanın içerisine girmeyelim..! Oruç zamanı yapılan, en büyük hata ise ; O orucu Turmamaktır..! Allah (c.c) Tuttuğumuz Oruçları ve yaptığımız ibadetleri Kabul eylesin..! (Amîn)


İngilizce

The human respond in two ways to his Creator’s order: Either by doing the right thing(way) or by avoiding from the wrong thing(way), but there is something more meaningful in Ramadan You also pull yourself out of the right thing for the consent of Allah(c.c), so the person who is fasting says(in body lang.): Oh, Allah(c.c) I both give up from the haram and even halal things for you, just be pleased with me. And there is a nice pleasure in fasting that people cannot understand from the outside; You are in home, alone. You are thirsty, your stomach got smaller, and there is an iced water in fridge but you cannot drink it. The delicious smell of your mother’s meals call you but you do not approach to it, and only Allah(c.c) and you know it. So this special condition restrains human from making show about fasting and the other worships that he likes to show everbody With Allah’s(c.c) permission

İbadeti abartıp kendinizi yıpratmayın. Siz yorulursunuz ama Allah yorulmaz!

Bu ümmet, vasat ümmettir. Uç ümmet değiliz biz. Hiçbir işimiz de uç değildir. Aşırılık bizde yoktur. Namazda yoktur, oruçta yoktur, hacda yoktur, cihadda yoktur, bedenimizi yormakda yoktur. Hani, hani bir tane kadın, Resûlullah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’e övüldü, Aişe anamız dedi ki; ya Resulullah filanca kadın var ya, filanca kadın hani onun da tanıdığı bir kadın. Yahu kadını anlatıyorlar da, hiç ara vermeden namaz kılıyormuş. Uyku yok, hep namaz. Namaz namaz namaz. Övüyorlar. Resûlullah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’in huzurunda Aişe anamız övüyor. Bırakın, bırakın, bırakın buyurmuş. Bırak bırak bırak kadını. Siz, yorulursunuz, Allah yorulmaz. İnatlaşmayın buyurmuş. Dikkat edin! Yahu ben ölmeden de ümmetimden böyle saliha kadınlar çıktı, ne mutlu bana yaa, yaa.. al benden selam söyleyin, çok memnun oldu Peygamber deyin mi diyor, Allah’la yarışamazsınız! Siz bıkarsınız da, Allah sevap vermekten bıkmaz! Takatiniz kadar yapın, yıpranmayın buyurmuş. Kim için söylüyor bunu? Namazda aşırı giden bir kadın için. İsrafçı kadın. Namaz israfı yapıyor. Çünkü, sabaha kadar, namaz kılan kadın, akşama kadar dinlenen kadın olması gerekecek. Onun üç gün üst üste böyle dinlendiğini gören şeytan, kocası ile arasındaki gerekli yatırımı yapacak, aile çökecek, karı-koca’lıkları zayıflayacak. Kıyamet günü nikahlı bir kadın, sabaha kadar nafile namaz kıldığını göstererek, nikah faturası ödeyemez Allah’ın huzurunda. Çünkü Peygamberi ona ne demişti? Perşembe pazartesi nafile orucunu bile kocana izin tutarak tutacaksın buyuruyor. Kocandan izin alacaksın. Çünkü senin nikahının hakkını vermen, bir erkeğin iffetini muhafaza etmen, Ümmet-i Muhammed’in namus ordusunda mücahit olman demektir. Sen orduda görevlisin, ümmetin namus kalesini bekliyorsun, ama bireysel bir işinle, görevin arasında tercih yapıp, bireysel işini, görevini ezecek şekilde kullanıyorsun. Bu Allah’ı memnun etmez demiş oldu, o kadına, sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. İbadette de israf yok. İnsani ilişkilerimizde de israf yok. İnsanlar, büyük küçük ilişkisi görürler. Küçük, büyüğe hürmet etmelidir. Ama ayağını öpmeli değildir. İsraftır bu. Hürmette saygıda da israf. Biz Peygamberimize, Aleyhissâlatü Vesselâm onca muhteşem, hürmet ve saygıyı gösteririz. Ama, abartır da, Allah’ın oğludur haşa dersek, Cehennemi boylarız. Bu sevgi israfı çünkü. Hristiyanların İsa aleyhisselam’a, Yahudilerin de Üzeyir aleyhisselam’a yaptıkları gibi. Abarttılar, israf ettiler sevgiyi, ve orda boğulup kaldılar.

Sen De Mi İkiyüzlüsün? (NAMAZ) – Serkan Aktaş

Tahmin ediyorum ki çevrenizde hatta en yakınınızda dahi iki yüzlü , sahtekar , yalan söyleyen insanları barındırmazsınız. Öyle insanları gördüğünüz zaman , başkalarını da onlardan uzak tutmaya çalışırsınız. Bu akrabanız dahi olsa, ailenizden birisi dahi olsa. Çünkü onlar zararlıdır, yani dili ve hâli aynı şeyi söylemiyordur. Mesela şöyle söylemek istiyorum İnsanlar duygularını Lisan-ı Hâl ve Lisan-ı Kâl yani hâl diliyle ve diliyle ifade ederler. Şimdi diliyle ve hâliyle söylediği birbirini tutarsa biz bu insanlara dürüst deriz, doğruyu söylüyor deriz, ve iki yüzlü demeyiz bunlara. AMA hâli başka bir şekilde ve dili başka şekilde davranıyorsa biz bu insanlara iki yüzlü deriz. yalancı deriz, sahtekar deriz. ve onlara itibar etmeyiz onlara güvenilmez, ve onlardan uzak dururuz. Talha kardeşime dilimle “Seni çok seviyorum.” desem bu lisan-ı kâl olur. Yani dilimle bunu ifade etmiş oldum. Aynı şekilde ona dilimle seni seviyorum demeden de ona iyi davranarak, ona sevdiği tarzda hareketler yaparak, Ayakkabısını boyayarak, güzel yemekler yaparak, güzel, taze çay vererek, ikram ederek veya istediği lokantaya gidip ona en güzel yemekleri ısmarlayarak ve ona tebessümlü bir hâlde bulunsam ” Seni seviyorum. ” demeden de hâl ve davranışımla seni sevdiğimi ifade etmiş oldum mu ? Evet. Peki ben bu anda dürüst müyüm ? Dürüstüm. Çünkü dilim ve hâlim aynı şeyi söyledi. Bunun tam tersini düşünelim ” Talha senden nefret ediyorum,seni sevmiyorum. ” diyorum böyle dediğimi düşünün arkadaşlar yine Lisan-ı Kâl ile ne yaptım dilimle sevmediğimi ifade etmiş oldum. şimdi davranışlarımla da aynısını sergileyebilirim. Benden yemek ister bayat yemeği veririm, O benden tebessüm beklediği anda hep somurtuk bir vaziyette yani suratım asık bir vaziyette ona bakıp, veya çay istediği zaman bayatlamış, buz gibi çayı vererek, uykun geldiğinde ” Git nerde uyursan uyu, şu tuvaletin önünde uyuyabilirsin. ” tarzında, Talha sana bu davranışlarda bulunsam aynı şekilde ” Seni sevmiyorum. ” demeden de, ” Nefret ediyorum. ” demeden de hâl ve tavrımla aynısını göstermiş oldum sana Yani yine dürüst oldum farkında mısınız ? Olumsuz bir hâdise olsa dâhi bir dürüstlük sergiledim burda. Peki sormak istiyorum beni izleyen kardeşim. Allah’ı seviyor musun ? Elbette bu soruyu duyduğunda bana verdiğin tepkiyi tahmin edebiliyorum. ” Elhamdülillah Müslümanım, elbette seviyorum. ” diye karşılık verdin ve bu karşılığı dilinle söyledin. Peki hâl ve tavrınla namaz kılmadığın anda ben sana yardımcı olayım mı ne demeye çalıştığını ? yani haşa ve kella Beş vakit ezan okunduğu zaman yani acaba şunu mu söylüyor namaz kılmayan birisi ” Ya ben gerizekalı değilim ki , aptal bir adama bir şeyi beş kere söylersin, yani kaçmıyoruz bir yere eğer ailemle aram bozulursa, eğer işlerim yolunda gitmezse, ve sınavlarımdan kötü not alırsam, ve dostlarımdan gerekli olan teselliyi bulamazsam kaçmıyoruz ya elbette caminin yerini biliyoruz çıkar gelirim.” demekten farkı oluyor mu sence ? Evet, bunu dilin söyleyemez ama namaz kılmadığında o lakayt davranışlarınla hâl ve tavrın sanki bunu söylüyor gibi. O zaman şimdi videodan sonra aynanın karşısına geçip DÜRÜSTLÜĞÜNÜ SORGULAR MISIN ? – Altyazı: Murat ÖZBAYIK


İngilizce

I guess that you escape from people who are hypocrite,forger,liar-even if these are your closest ones. When you see them, you also warn the other people about them. Yes,you do – even if these hypocrite,forger,liar people are your relatives, are from your family. Because they are harmful. By harmful,I mean that what they say and what they do don’t match. For example I wanna say that, people express their feelings with their body languages and words. Now, if a person’s behaviours match with his/her words, we call them “honest”. We say that “He’s saying the truth.” And we don’t call them as “hypocrite”. But, if their behaviours and words don’t match we call them “hypocrite”. We call them as “liar”, “forger”. And we don’t respect them, they are unreliable. And we keep them away from us. If I tell my bro Talha(cameraman) that I love him,this is verbal way to express my feeling. I also can express my love for him without words. By behaving him good, by doing acts which will make him happy, for example by dying his shoes, by cooking him good meals,serving fresh tea,or paying for his dinner at his favourite restaurant and smiling to him. I’ve expressed my love for you without words,right Talha? Yes. So am I honest at that moment(about my claim)? I’m honest. Because my words and behaviours match. Let’s think the opposite. Talha I hate you. I don’t love you, I say to you. Let’s asuume that I tell him this. Again, with my words, I express that I don’t love him. And now, I can express it with my behaviours. I can give him stale meal when he wants delicious one, I can sulk while he’s expecting a smiling face. Or I can give him cold,stale tea instead of fresh,hot one. Or I can break his heart by saying “Go and sleep wherever you want,I don’t care, you can sleep even in front of the WC” when he’s sleepy. Talha,in the same way, I can express my feelings without saying “I hate you, I don’t love you” I can express it just with my behaviours,right? So I’m still honest, are you aware of that? – even if it’s a negative behaviour, I’ve displayed honesty. All right, I want to ask you my brother,you – who is watching me at the moment, Do you love Allah? Of course I can imagine the reaction that you give to me when you hear this question. “Alhamdulillah, I’m Muslim, I ,of course, love Allah!” , you’ve responded me. And you’ve given that respond with your tongue. (with verbal way) Would you like me to help you to understand what you actually want to say when you don’t pray (your salah)? (God forbid) When the Adhan calls out 5 times in a day,does someone who don’t pray say that “I’m not stupid, you say something 5 times only to an idiot man” “I don’t escape, if I fall out with my family, if I go bankrupt if I fail in my exams and if my friends don’t console me I don’t escape,right? Of course I know where the mosque is. I’ll come one day if all these “if”s don’t accure.” Do you think that is there any difference between saying these and not praying your salah? Yes, your tongue can’t (dare to) say this, but it’s like, as if your unconcerned behaviours say this when you don’t pray. Then, my friend, I request you to interrogate your honesty after this video. Just stand by a mirror and do it. “They (think to) deceive Allah and those who believe, but they deceive not except themselves and perceive (it) not.” (Surah Al-Baqarah, Verse:9)

Gözyaşlarınızı Tutamayacağınız Bir Hikaye- Muâz bin Cebel (ra)

Haram ve helali en iyi bilen sahabe, peygamber mektebinin en zeki öğrencisi… …alimlerin imamı, Kuran’ı en iyi bilenlerden, bir tevhid kahramanı… …elçinin elçisi Muâz bin Cebel’i konuşacağız bugün. İman ettiğinde 18 yaşındaydı. İkinci Akabe Biatı’nda bulunan 74 kişiden biri olmak şerefine erişmiş ve… …ensardan olmuştu. Peygamber efendimiz (as) Medine’ye hicret etmeden evvel… …Muâz bin Cebel arkadaşlarıyla küçük bir çete kurmuştu. Putlara karşı gizli bir mücadeleyi Medine sınırları içinde başlatmışlardı. Muâz gönlüne girmeyi başardığı evin gencine hidayet pınarlarını taşıyor… …Allah’ın izniyle hidayete erişen o genç, o pınarlardan kana kana içiyor ve… …evlerdeki putlar kırılıyordu. Önce mahallelerdeki gençleri kazanan Muaz’ın halkası günden güne genişliyordu. Putları kırdıran genç Muaz tevhid için verdiği mücadelede… …diğer gençlere neler söyleyeceklerini de iyice belletmişti. Daha kendini korumaktan aciz olan bu putlar sizleri nasıl korusun ki size ilah olsun. Öyle bir zâta iman edin ki hiçbir kimseye muhtaç olmasın, …sizin her derdinize derman olacak bir kudrete sahip olsun. Zekası ve gayretiyle Yesrib’in Medine’ye dönüşmesinin mimarındandı Muaz. Bu mücadelesiyle İbrahim peygamberin ayak izini takip ediyor, …tıpkı asrın İbrahim’i oluyordu. Artık hazırdı Medine Kutlu Nebi’yi misafir etmeye. Ebede kadar sürecek ev sahipliğiyle Medine’nin şereflenmesine çok az kalmıştı. Hazırdı Medine hiç olmadığı kadar. Hazırdı Nebi’ler Serveri’nin nuruyla nurlanmaya. Hazırdı sineleri yakan aşk ateşine ocak olmaya. Yürekleri heyecanla titreten haberler Muaz’ın kulağına da ulaşmıştı. O gün söylenen o müjde kıyamete kadar başka hiç kimseyi bu denli bir saadete kavuşturamayacaktı. Çünkü saadet asrıydı o. Çünkü sebeb-i saadet; Allah’ın sevgilisi Muhammed Mustafa (sav) Kuba’dan yola çıkmış Muaz’a doğru geliyordu. Medine’deki her kulak teyakkuzda bekliyordu. Hurma ağacının üstüne çıkmış bir genç bağırdı avazı çıktığı kadar; …”sizlere müjde ey müminler, o geliyor, saadetimiz geliyor, Allah’ın nebisi geliyor!” Bütün Medine, binlerce kişi, o güzeller güzelini karşılamaya… …aşkla kaynayarak koşuyorlardı. Veda Tepesi’ne koşuyorlardı, tefler çalınıyordu… …hep bir ağızdan “Taleal Bedru” söyleniyordu. “Ay doğdu üzerimize, veda tepelerinden… …şükür gerekli bizlere Allah’a davetinden.” Nur gibi ışıl ışıl yüzüyle çölün ortasında… …istiridyenin içindeki inci gibi ışıl ışıl parlıyordu Allah’ın Habibi. Muaz da oradaydı, gözünü ondan alamıyordu. Sevincinden ağlayanlar, neşe saçanlar… …resulullah aleyhissalatu vesselamın devesinin yularını tutup kendi evine çevirmek isteyenler… …onu misafir etme şerefine nail olmak isteyenler vardı. “Bırakın” dedi Allah’ın elçisi, “deve memurdur, o durması gereken yerde durdurulacaktır.” Ve gerçekten de devesi Kasva önce Mescid-i Nebevi’nin yerinde durdu sonra… …öyle birinin evinin önünde durdu ki o zât peygamberimizi misafir etmişti. O zâtı da İstanbul misafir ediyor. O zât Muâz bin Cebel’in arkadaşı Halid b. Zeyd. Yani nam-ı diğer Ebu Eyyûb el-Ensarî (Eyüp Sultan)’den başkası değildi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem 6 ay kadar onun evinde kaldığında… …o evin uğrak bir ziyaretçisi de Muâz bin Cebel olmuştu. Daha sonra Mescid-i Nebevi inşaa edilip Efendimiz aleyhissalatü vesselam oraya taşındığında da… …her zaman ona uğrar ondan ilim öğrenirdi. Onu görmeden duramaz olmuştu. Nasıl bir aşktı ki bu ey Muaz, …onu göremeyen gözler kan ağlar, ona kavuşamayan yürekler kor alev olur, yanar da yanar. Sen ne bahtiyardın ki o gözlere baktın, o gözler sana gülümsedi, … ne bahtiyardın ki elini öptün, o pamuktan yumuşak, gülden güzel kokan elleri. Rasûlullah da onu çok severdi. O peygamber mektebinin en zeki, en kabiliyetli talebelerinden biriydi. Öyle ki bir gün şöyle buyurmuştu Allah’ın peygamberi: “Kuran’ı şu dört kişiden öğrenin” demişti; Abdullah b. Mesud, Huzeyfe’nin azatlısı Salim, Ubeyy b. Ka’b’dan ve Muaz b. Cebel. yine başka bir gün fahri kainat efendimiz aleyhissalatü vesselam onun hakkında “ümmetimin helal ve haramı en iyi bileni Muâz bin Cebel’dir” buyurmuştu. O günlerde fetva veren 5-6 sahabeden biriydi Muaz. Resulullah aleyhissalatu vesselam onun için “Muâz ne iyi adam” diye iltifatlarda bulunurdu. Mahşer gününde bir ok atımı mesafede tüm alimlerin önünde yürüyeceğini söylemişti. İnsanlara iyiyi ve hayırlı olanını öğretmesi ve …güçlü bir imana sahip olması sebebiyle sahabeler onu Hz. İbrahim’e benzetirdi. Hz Ömer hilafeti zamanında fıkhi meseleler için Muâz b. Cebel’e başvurulmasını tavsiye ederdi. Hz Ömer de onu çok severdi. Halifeliği döneminde çok defa şöyle demişti: “Muâz olmasa Ömer helak olmuştu… …kadınlar Muâz gibisini doğurmaktan acizdir” derdi. Hatta Muâz öyle bir kâmete sahipti ki onun vefatından çok sonra, Hz. Ömer şehit edildiği darbeyi aldıktan sonra… …yerine bir halife bırakıp bırakmayacağı ona sorulmuştu, O “Muaz (r.a.) yaşasaydı hiç düşünmeden Muaz’ı (r.a.) bırakırdım. Fakat ben sizi Rasulullah Asleyhisselatü Vesselam’ın bizi bıraktığı gibi bırakıyorum.” demişti. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Medine’ye hicret ettikten sonra tıpkı kendi gibi âlim olan Abdullah ibn-i Mesud’la (r.a.) kardeş ilan etti Muaz’ı (r.a.). Abdullah’ın (r.a.) ensarı oldu Muaz (r.a.). Onla her şeyini paylaştı. İlimdeki derinliğini de. Muaz (r.a.) güzel konuşur, güzel giyinirdi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, ona tatlı dilli olmayı tavsiye etmişti. Hatta Muaz Bin Cebel (r.a.) bir gün Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a sordu. “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) Cennet’e girdirecek ve Cehennem’den uzaklaştıracak amel nedir?” dedi. Efendimiz (a.s.m) buyurdu ki: “Sen zor bir şey sordun fakat Allah dilediğine bunu kolaylaştırır. Şirk koşmadan Allah’a ibadet et, namaz kıl, zekat ver, ramazan orucunu tut ve haccet.” Sonra buyurdu ki: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da hatayı giderir. Geceleyin kıldığın teheccüd namazı da böyledir.” buyurdu. Sonra buyurdu ki: “Sana işin başını ve onun direğini ve zirvesini haber vereyim mi?” “Evet ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.)” dedi Muaz (r.a.). “İşin başı İslam’dır, onun direği namazdır ve zirvesi de cihattır.” Sonra buyurdu ki: “Bütün bunların özünü, hepsinden ötesinde olan can damarını haber vereyim mi?” Muaz Bin Cebel (r.a.): “Evet Ya Rasulallah (a.s.m.)” dedi. Ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dilini tuttu “Buna engel ol.” buyurdu. (Gök gürültüsü sesi) “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) biz konuştuğumuz şeyden de sorumlu tutulacakmıyız?” dedi Muaz(r.a.) Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: (yankılı bir sesle) “Ey Muaz (r.a.) insanları yüzleri üstüne Cehennem’e atan dilleriyle söylediklerinden başka nedir ki?” (Kuvvetli gök gürültüsü sesi) Yine bir hadiste geçtiği üzere her sabah insan vücudundaki azalar dile yalvarırlarmış. “Ne olur bu gün bizi azaba götürecek bir şey söyleme.” diye. Evet “Dilini tutan kurtuldu.” hadisini hatırlayalım ve tutalım dilimizi. Allah insana 2 kulak, 1 ağız vermiş neden bilir misiniz? Çünkü 2 dinleyelim 1 susalım diye. Eskilerin tabiriyle “Söz gümüş ise sükut altındır.” Öyleyse bize ya hayır söylemek ya da susmak düşer. Hayır söylerken de her daim doğrudan şaşmamalı. Yılandan korkmadığı kadar yalandan korkmalı. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Bu zamanda her şeyden evvel bize en lazım olan şey doğruluktur. Sonra yalan söylememektir. Sonra her zaman doğruyu söylemek, sıdk üzere olmaktır.” “Eğer biz doğru İslamiyet’i ve İslamiyet’e layık doğruluğu hal ve tavırlarımızda göstersek sair dinlerin fertleri kavim kavim İslam’a girerler.” diyor. Muaz’da (r.a.) doğruluğun aynasıydı adeta. Sözü en doğru olan Muhammed-ül Emin’in elçisine de böyle olmak düşer. Günlerden birinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Yemen’in talebi üzerine onlara İslam’ı öğretmek, onların şer-i işlerini halletmek üzere Muaz’a (r.a.) Yeman’e gönderileceğini söyler. “Sana halledilmesi için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye Muaz’a (r.a.) sorar. O zeki talebesi Hazreti Muaz (r.a.): “Allah’ın kitabındaki hükümlerle hükmederim ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.)” dedi. Rasulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam: “Eğer Allah’ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?” diye sordu. Hazreti Muaz (r.a.): “Rasulullah’ın (s.a.v) sünnetine gör hüküm veririm.” dedi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu sefer de: “Rasulullah’ın (s.a.v.) sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan ne yaparsın?” diye sordu. Muaz (r.a.):”O zaman kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm.” dedi Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bundan son derece memnun oldu, bu memnuniyetini şöyle ifade etti: “Allah’a hamd olsun ki Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisini Rasulullah’ın razı olduğu şeye muvaffak kıldı.” Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisi ne demek? Evet! O, Allah’ın elçisinin elçisiydi. Efendimiz (s.a.v.) onu Medine’nin çıkışına kadar uğurladı. Çok az kişiye bunu yapardı. Ne Muaz (r.a.) ne de Nebiler Nebisi (s.a.v.) birbirinden ayrılmak istemiyorlardı. Zaten ağlamaklı olan Muaz’a Rasulullah (s.a.v.) şöyle söyledi: “Ya Muaz (r.a.) belki seninle bir daha görüşemeyiz, bu son görüşmemiz olur da sen Medine’ye geldiğinde benim kabrimi ziyaret edersin (Gümleme sesi). Muaz (r.a) bunları duyunca göz yaşlarına boğulur. Ne demekti Rasulullahsız (s.a.v) bir ömür? Ne demekti onu göremeden yaşamak? Hep gündüzü yaşayan geceyi nerden bilsin? Kainatın güneşi eğer ahirete giderse o zaman ne tadı kalırdı bu alemin. İşte biz o tatsız alemin içindeyiz. Muaz Bin Cebel (r.a.) son görüşmeyi uzatmak, biraz daha vakit geçirmek, biraz daha faydalanmak istiyordu. “Ya Rasulallah bana tavsiyelerde bulun.” diye ricada bulundu. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dedi ki: “Her ne halde ve nerede olursan ol Allah’tan kork.” buyurdu (gök gürültüsü sesi) Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana biraz daha tavsiyelerde bulunur musun?” dedi. Rasulu Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bu sefer: “Günahın arkasından hemen bir iyilik yap ve hayır yetiştir ki o günahını yok etsin.” dedi. Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana tavsiyelerini arttır.” diye dileğini tekrarladı. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam: “İnsanlara güzel ahlak ile muamele de bulun.” buyurdu. ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın son tavsiyesi de şu oldu: “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz. Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilafa düşmeyin.” Bu gün içinde ne kadar anlamlı nasihatler değil mi? Ve Muaz (r.a.) Yemen’e gitti. Gözünde tülleniyordu hatıralar, unutamıyordu. Nasıl unutsun? Allah’ın peygamberiyle bir dakika geçirseniz, sizler unutabilir misiniz? Hasretle gün sayıyordu; belki bir ümit Medine’ye dönerde son kez görürmüydü acaba gül yüzlü peygamberi. (s.a.v.) Nasip olmadan acı haber ulaştı Yemen’e. Kainatın gülü solmuştu. Rabbine kavuşmuştu Allah’ın elçisi. Ve Allah’ın elçisinin elçisi olan Muaz’a da (r.a.) ızdırap dolu günler düşüyordu. Unutulmaz hatıraların bakiyesini ebediyete saklarken, ondan öğrendiği ilmi ve ahlakın en ince güzelliklerini yansıtıp, en hayırlı ayna olma çabasındaydı. Çok güzel ahlakları vardı Peygamberin (s.a.v.) aynası olan, elçisi olan Muaz’ın (r.a.). Mesela Muaz (r.a.) öylesine cömertti ki kim ona gelip ondan ne isterse hiç tereddüt etmeden verirdi. O yüzden fakir bir hal üzerineydi. Devir Hazreti Ömer (r.a.) devriydi. Halife Ömer (r.a.) onu zekat toplaması üzerine memur tayin etmişti. Günler sonra evine döndüğünde hanımı ona sordu “Neden hiç bir şey getirmedin?” dedi. Halbuki tüm zekat memurları hane halkları içinde bir şeyler getirirler. Bunu duyan Muaz (r.a.) dedi ki: “Nasıl getireyim? Benimle beraber bir murakıp vardı. Ne görse kaydediyordu.” Hanımı sinirle evden çıktı. Çıkarken de söyleniyordu “Allah Rasulü (s.a.v) sana güvenirken, Ebu Bekir (r.a.) güvenirken Ömer’e (r.a.) ne oldu da güvenmedi? Halifenin huzurunda aldı soluğu. Durumu şikayet etti. Ömer (r.a.) hiddetlendi. Çok sevdiği, güzel yüzlü, uzun boylu, İbrahim (a.s.) huylu, âlim Muaz’a (r.a.) yakıştıramamıştı bu ithamı. Huzuruna çağırttı Muaz’ı (r.a.). Muaz Bin Cebel (r.a.) dedi ki: “Ne yapayım ey mü’minlerin emîri; hanımımı başka türlü susturamazdım ki. Başımdaki her gördüğünü kaydeden murakıp Allah’tır.” Ömer (r.a.) bu cevabın üstüne bir kez daha takdir etti Muaz’ı (r.a.) Halife’de kendine yakışanı yapmış, Muaz’ın (r.a.) hanımının gönlü kalmasın diye bir miktar hediye Muaz’a tahsis etmişti. Geriye Muaz’ı (r.a.) ikna edip nasihatle göndermek kalmıştı. “Ya Muaz (r.a.) ehlinin senin üstünde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını veresin ey aziz.” Bu günün dünyası böyle azizlere muhtaç. Onların iz düşümünü bekliyor. Hazreti Ömer (r.a.) bir gün sordu sahabelere: “Allah’tan bir şey isteseniz ne isterdiniz?” diye. Sahabeler saydılar. Kimisi dedi ki bu oda dolusu mal isterdim, ta ki hepsini İslam için harcayayım, sadaka vereyim. Kimisi dedi ki bu oda dolusu doru at isterdim ki mücahitlere vereyim İslam için savaşsınlar. Sonra onlar döndü Hazreti Ömer’e (r.a.) sordular: “Sen ne isterdin Ya Emir el Mü’minin.” diye. Ömer duraksamadan cevap verdi. Bu oda dolusu Muaz (r.a.) gibi, Ebu Ubeyde (r.a.) gibi adamım olsun, onlarla omuz omuza İslam’ı tüm (gümleme) dünyaya yaymak isterdim dedi. Muaz (r.a.) öyle bir duruş sergiledi ki unutulamayan oldu ve unutulamaz hatıralar bıraktı arkasında. Bazıları da öyle hatıralar ki hiç bir dünya servetiyle alınamaz. Misal vermek gerekirse: Hazreti Muaz radiyallahu anh kendisi anlatıyor. “Ufeyr adlı bir bineğin üzerinde yolculuk ederken Hazreti Peygamberin Aleyhisselatü Vesselam terkisindeydim. Rasulullah (.s.a.v.): “Ey Muaz (r.a.) Allah’ın kulları üzerindeki hakkını ve kulların Allah’ın üzerindeki hakkını bilir misin?” diye sordu. Ben “Allah ve rasulu (s.a.v.) daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine Hazreti Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu. “Alah’ın kulları üzerindeki hakkı Allah’a kulluk ve ibadet etmeleri, ona hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine ortak koşmayan kimselere azap etmemesidir.” (metal gümleme sesi) Ben “Ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.) inasanlara bunu müjdeleyeyim mi?” diye sorunca Rasul-ü Ekrem (s.a.v.): “Hayır müjdeleme zîrâ bu müjdeye güvenip gevşeyebilirler.” cevabını verdi. Muaz (r.a.) ise bu hadisi son nefesinde rivayet etmişti. Evet ölüme yürüyordu Muaz (r.a.). Ölüme yürürken hasletle beklediği vuslatına kavuşur gibi yürüyordu. Zindanda şafak sayan bir mahkumun beraatine kavuşması gibi yürüyordu. Gözlerinde sevda yaşları; yüzü ağlıyor ama ruhu gülüyordu. 35 yaşındaydı. Bir veba salgını yayılmıştı. Öncesinde 2 hanımını ve 2 oğlunu gözleri önünde toprağa koymuştu. Canından 4 parçayı ahirete göndermesine rağmen o imtihanın şiddeti ona hiç kötü bir söz söyletmemişti. Veba onu da yakalayınca, parmağından vücuduna yayılırken, canı fevkalade acıyınca korkmaya başlamıştı Muaz (r.a.). Ama onun korkusu bizim gibi ölüm korkusu değildi. Acaba bu can havliyle yanlış bir şey söyler de Allah’a isyan eder miyim? Diye bir korku sarmıştı Muaz’ı (r.a.) “Allah’ım” dedi. “bu dert ne kadar büyürse büyüsün beni hep sabredenlerden bulacaksın.” Bakın nasıl gidiyor o büyük insan Rabbine. O son anlarında söylediği cümleye bakın. Açtı ellerini Rabbine”Allah’ım bir ömür senden korkarak yaşadı. Haşyet üzere olmaya çalıştım. Ama şimdi senden ümitliyim. Sen de bilirsin ki ben, dünyanın ne akan nehirlerine, ne salınan ağaçlarına takıldım. Sadece isteğim senin affına, mağfiretine mazhar olmaktır. Beni affınla, mağfiretinle karşıla diyor. Bir ara nefesi kesiliyor. Kendine geldiğinde diyor ki: “Ya Rabbi, ister boğazımı sık, ister nefesimi kes, ister canımı al. İzzetinin hakkı için ben seni çok seviyorum.” diyor (gök gürültüsü sesi) İşte bu sözleri söyleyerek Rabbine yürüyor. En ufak bir imtihanda Allah’a isyan etmenin, Allah’ın verdiği kaderi şikayet etmenin yerine şükredip, Allah’ı sevenlerden olmanın gereklerini tam manasıyla Muaz (r.a.) gibi yerine getirmek ve Muaz (r.a.) gibi en güzel dönüşle Allah’a dönmenin vakti gelemedi mi? Allah’a emanet olun. Çoğunluk Altyazı M.K.

Teravih Kılabilecek Miyiz? Oruç Tutulacak Mı?

Bütün dünya olarak şimdi corona ile mücadele etmeye çalışıyoruz. Dünya genelinde milyonlarca insanı etkisi altına aldı. Her ülke kendine göre önlemler almaya çalıştı. Hatta ben biraz araştırdım ve enteresan şeylerle karşılaştım. hani geçenklerde Türkiye’de sumak kullanulmasına yönelik böyle bazı rüyalar anlatılan videolar yayılmıştı ya. Ondan öncede sütün içine limon sıkmak veya bunun gibi vidoolar çokça paylaşıldı. Biraz araştırdım. Dünya’nın farklı ülkelerinde de bu tarz videolar yayıldığını gördüm. Mesela işte Hindistan’da 500 defa alkış yaparsanız Corona gelmez gibi enerji oluştuğunu, pozitif enerjiyi Corona’ya engel olur gibi şeyler yayınlanıyordu, paylaşılıyordu. Veya başaka ülkelerde, kimi ülkede sarımsak, kimi ülkede başka şeyler. Fark ettim ki her ülke kendine göre bazı önlemler almaya çalışıyor, bazıları bunların hurafe kökenli olabiliyor, bazıları hükümet bazında alınmış kararlar olabiliyor. Ama bir tanesine çok güldüm. O da malezya’da her tarafa hükümet tarafından bazı posterler asılmış. Posterlerde kadınlara yönelik uyarılar var. “Lütfen çok konuşarak evde kocalarınızı rahatsız etmeyin.” diye. Buna çok güldüm gerçekten. Yani hükümete bak ne kadar halkını dşünüyor. (Gülüyor) Şimdi tabi bu süreç daha ne kadar devam edecek bilmiyoruz. Önümüzde ramazan var. Ramazan yavaş yavaş yaklaşıyor. Dolayısıyla hepimizin aklında şu soru var. Acaba ramazanda oruç tutmamızı nasıl etkileyecek, oruç tutabilecek miyiz? Teravih kılabilecek miyiz? ramazanın neşesini yaşayabilecek miyiz? Şimdi isterseniz bunları cevaplandıralım. (Kalem sesi) (Video boyunca fonda zaman zaman hafif bir piyano müziği var) Biliyorsunuz, maalesef önceki yıllarda insanların oruç tutmaya yönelik envai çeşit bahaneleri vardı. Bazı insanlar ilaç kullanıyorum, bazı insanlar işe gittiğim için tutamıyorum diye değişik bahaneler üretiyorlardı. Şimdi âdeta Cenab-ı Hak bizi ev kampına aldı ve artık bütün bu bahanelerimiz ortadan kalktı. Aslında oruç tutmak için çok daha rahat bir ortamdayız. Eğer bu karantina ve evde kaldığımız süreç devam ederse. Yani ramazanda da evde kalmaya devam edersek ve bu durumda aslında oruç tutmamız çok daha kolaylaşacaktır. Dolayısıyla bu Corona salgınının olduğu süreç içinde evde kalıp oruç tutmamız aslında çok daha kolay olacaktır. Ramazanda ve özellikle ramazana kadar olan üç aylar sürecinde de oruç tutmaya devam edelim. Hatta gayret edelim, etrafımızdakileri de teşvik edelim. Teravihe gelince tabi teravih Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam tarafından cemaatle ilk başta kıldırılmıştı. Daha sonra Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu farz olarak algılanmasın diye kendisi evinde tek başına kılmıştır. Bu da aslında bize cevap veriyor. Yani daha sonraki süreçte insanlar parça parça kılınca Hazreti Ömer (r.a.) insanları bir cemaat haline getirip ramazanı bu şekilde ihya etmişti ve bütün sahabelerin ortak istişaresiyle, onların da takdirini alarak bu kararı almıştı. Bundan sonraki dönemlerde de ümmet teravihi hep beraber kılarak Hazreti Ömer’in bu uygulamasını devam ettirmişti ki Efendimizin (a.s.m.) de zaten halifelerin kararlarına uymaya yönelik hadisleri de var. Siz yeterki teravihi kılında burada önemli olan mesele bu. Yani ramazanı değerlendirmek, secdelerimizi arttırmaya çalışmak. Eğer hiç farz namazlarını kılmayan kardeşlerim varsa zaten ilk tutunmamız gereken şey o. Zaten Cenab-ı Hak bizi aslında bir ev kampına aldı. Şimdi ben mesela bu günkü ilmî birikimimin büyük bir kısmını böyle gençlik çağlarında özellikle gittiğim Risale okuma kamplarında elde ettim. Böyle arkadaşlarımızla giderdik. Alırdık Risaleleri elimize bir hafta iki hafta boyunca kapanırdık, sürekli ilimle meşgul olurduk. Kur’an okurduk, Cevşen okurduk, Risale okurduk. Bu bizi çok geliştirdi. Yani şu anda tam öyle bir süreç yaşanıyor. Normalde işin koşturmacasından, hayatın koşturmacasından bazı şeylere fırsat bulamadığımızdan yakınıyorduk. Şimdi Cenab-ı hak bizi ev kampına aldı. Sanki böyle adeta bu olumsuz diziler, olumsuz filmler veya sosyal medyayı aşırı kullanmanın etkisiyle hane içindeki irtibatlarımız kopmuştu, hane içindeki bağlarımız kopmuştu. Yani şimdi ailenin dağılması demak asıl toplumun dağılması demek. Yani aslında Cenab-ı Hak bizi bütün diğer cepheleri durdurarak esas cepheye yönlendirsi, esas cephe ailedir. Üstad hazretlerininde dediği gibi ailemizi bir Medresi-i Nuriye’ye çevirme zamanı, ailelerimizi bir kampa sokup bu süreci en iyi şekilde geçirme zamanı. Çünkü bu süreç bir şekilde Allah’ın izniyle geçecektir. Ama geçtiğinde ya bu süreci kaybetmiş olarak geçeceğiz ya da bu süreci kazanmış olarak, bu süreçten faydalanmış olarak geçireceğiz. Faydasız işlerle mi meşgul olalım? Yoksa daha sonra şükredeceğimiz bir çalışmanın içine mi girelim? Eğer kendimize program yaparsak, ben evde kaldığım süre zarfı içerisinde kendimi geliştireceğim, kendime güzelce düzenli bir program yapacağm derseniz; kendi kendinizi motive edersiniz, kendinizi gaza getirirsiniz. Ya şevke gelmenin tam sırası. Oturun, bütün şevkinizle, gayretinizle alın kağıdı kalemi elinize ve yazmaya başlayın. Diyin ki günümü böyle planlayacağım, şöyle okuyacağım ve bu hedefinizi yakalamak için uğraşın, gayret edin. Göreceksiniz zaten her gününüz kadir gecesi gibi değerlenmiş olacaktır. Ben bu süreci aslında Hira’ya benzetiyorum. Ya Nasip’i okuyanlar da bilir (Oaman Sungur Yeken’in kitabı) Yani Hira Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın toplumdaki problemleri gözlemlemesi ve Cenab-ı Hakka yakınlaşması, onu tefekkür etmesi açısından nübüvvetin ilk zamanında çok önemli bir süreçtir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam Hira mağarası’na çekildi. Orda uzun süre tefekkür etti. Ve kendini buldu ve kendini bulduktan sonra Rabbini buldu. Şimdi burda bize bir mesaj veriliyor. Nedir o mesaj aslında biz de kendi Hira’mızı bulursak Cenab-ı hak bizimle de konuşur. Çünkü ilk ayat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam Hira’ya çekildikten sonra geldi. Hira’da adeta bir kozanın içinde kendini bulan metamorfozunu gerçekleştiren bir birey gibi sen de yuvanı Hira’ya çevirirsen orada Cenab-ı Hak seninle de konuşur. Konuşması ne demek? Yani sana vahiy mi gelecek? Aslında bir açıdan bakarsak Kur’an zaten 1400 yıl önce inmiş ama o ayetler senin gönlüne inmiş mi? Yani bu açıdan evet sana vahiy gelecek. Zaten vahiyin hepsi sana geldi. Bütün bu mesajlar sana geldi. Yeter ki oku, yeter ki yaşa diye. Sözün özü: Hanelerimiz bizim esas cephemizdir oraya yönelelim. Orayı Hira’mız belleyelim. Ashab-ı Kehf’in mağarası belleyelim. Eğer Ashab-ı Kehf’in mağarası gibi haramlardan korunduğumuz bir kaleye çevirirsek yani fethedilmesi gereken bu burcu fethedersek; İstanbul’un fethinden de önce gelen bir şeyi elde etmiş oluruz. Ve Ashab-ı Kehf’in uyanışından çok daha kuvvetli bir uyanışla uyanmış oluruz. İşte uyanmanın vaktidir. Sancak düştüğü yerden kalkacak, bu da bizim hanelerimiz olacak. Elbette ki bu ramazan sürecinde önceki ramazanlardaki gibi iftar gezmeleri, farklı evlere gitmeler olmayacaktır. Belki bu süreç devam ederse bayramlaşma da tam manasıyla yaşanamayabilir. Ama burda esas kaybettiğimiz ve esas kazanmamız gereken hane içindeki o vakit geçirmemiz çok önemli. İftarı ailelerinizle beraber yapmanız çok önemli, iftarı ve orucu ailenizle beraber idrak etmeniz, bu süreçte ramazan risalesini bol bol okumanız. Orucun hikmetlerini öğrenirsek; oruç bize ne diyor, ramazan bize ne demek istiyor, Allah neden oruç tutmamızı istiyor? Yani neden aç kalıyoruz, bunun faydaları nedir? Sadece acaba bir fakirin veya bir açın halinden anlamak mıdır? Yoksa bunun üstünde çok daha güzel manalar mı var? Zaten Çınaraltı videolarını izleyenler bunu çok iyi biliyordur. Ramazan Risalesini okuyanlar çok iyi biliyordur. İşte bunları öğrenmenin zamanı. Rabbim inşallah bu üç ayların kalan zamanını ve ramazanı en güzel şekilde değerlendirmeyi nasib etsin. İnşallah bu musibeti ülkemizin başından kaldırsın, bütün dünyanın başından inşallah kaldırsın ve beterinden de bizi korusun. Dua edelim, dualaşalım. Allah’a emanet olun. – Altyazı M.K.