Gözyaşlarınızı Tutamayacağınız Bir Hikaye- Muâz bin Cebel (ra)

Haram ve helali en iyi bilen sahabe, peygamber mektebinin en zeki öğrencisi… …alimlerin imamı, Kuran’ı en iyi bilenlerden, bir tevhid kahramanı… …elçinin elçisi Muâz bin Cebel’i konuşacağız bugün. İman ettiğinde 18 yaşındaydı. İkinci Akabe Biatı’nda bulunan 74 kişiden biri olmak şerefine erişmiş ve… …ensardan olmuştu. Peygamber efendimiz (as) Medine’ye hicret etmeden evvel… …Muâz bin Cebel arkadaşlarıyla küçük bir çete kurmuştu. Putlara karşı gizli bir mücadeleyi Medine sınırları içinde başlatmışlardı. Muâz gönlüne girmeyi başardığı evin gencine hidayet pınarlarını taşıyor… …Allah’ın izniyle hidayete erişen o genç, o pınarlardan kana kana içiyor ve… …evlerdeki putlar kırılıyordu. Önce mahallelerdeki gençleri kazanan Muaz’ın halkası günden güne genişliyordu. Putları kırdıran genç Muaz tevhid için verdiği mücadelede… …diğer gençlere neler söyleyeceklerini de iyice belletmişti. Daha kendini korumaktan aciz olan bu putlar sizleri nasıl korusun ki size ilah olsun. Öyle bir zâta iman edin ki hiçbir kimseye muhtaç olmasın, …sizin her derdinize derman olacak bir kudrete sahip olsun. Zekası ve gayretiyle Yesrib’in Medine’ye dönüşmesinin mimarındandı Muaz. Bu mücadelesiyle İbrahim peygamberin ayak izini takip ediyor, …tıpkı asrın İbrahim’i oluyordu. Artık hazırdı Medine Kutlu Nebi’yi misafir etmeye. Ebede kadar sürecek ev sahipliğiyle Medine’nin şereflenmesine çok az kalmıştı. Hazırdı Medine hiç olmadığı kadar. Hazırdı Nebi’ler Serveri’nin nuruyla nurlanmaya. Hazırdı sineleri yakan aşk ateşine ocak olmaya. Yürekleri heyecanla titreten haberler Muaz’ın kulağına da ulaşmıştı. O gün söylenen o müjde kıyamete kadar başka hiç kimseyi bu denli bir saadete kavuşturamayacaktı. Çünkü saadet asrıydı o. Çünkü sebeb-i saadet; Allah’ın sevgilisi Muhammed Mustafa (sav) Kuba’dan yola çıkmış Muaz’a doğru geliyordu. Medine’deki her kulak teyakkuzda bekliyordu. Hurma ağacının üstüne çıkmış bir genç bağırdı avazı çıktığı kadar; …”sizlere müjde ey müminler, o geliyor, saadetimiz geliyor, Allah’ın nebisi geliyor!” Bütün Medine, binlerce kişi, o güzeller güzelini karşılamaya… …aşkla kaynayarak koşuyorlardı. Veda Tepesi’ne koşuyorlardı, tefler çalınıyordu… …hep bir ağızdan “Taleal Bedru” söyleniyordu. “Ay doğdu üzerimize, veda tepelerinden… …şükür gerekli bizlere Allah’a davetinden.” Nur gibi ışıl ışıl yüzüyle çölün ortasında… …istiridyenin içindeki inci gibi ışıl ışıl parlıyordu Allah’ın Habibi. Muaz da oradaydı, gözünü ondan alamıyordu. Sevincinden ağlayanlar, neşe saçanlar… …resulullah aleyhissalatu vesselamın devesinin yularını tutup kendi evine çevirmek isteyenler… …onu misafir etme şerefine nail olmak isteyenler vardı. “Bırakın” dedi Allah’ın elçisi, “deve memurdur, o durması gereken yerde durdurulacaktır.” Ve gerçekten de devesi Kasva önce Mescid-i Nebevi’nin yerinde durdu sonra… …öyle birinin evinin önünde durdu ki o zât peygamberimizi misafir etmişti. O zâtı da İstanbul misafir ediyor. O zât Muâz bin Cebel’in arkadaşı Halid b. Zeyd. Yani nam-ı diğer Ebu Eyyûb el-Ensarî (Eyüp Sultan)’den başkası değildi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem 6 ay kadar onun evinde kaldığında… …o evin uğrak bir ziyaretçisi de Muâz bin Cebel olmuştu. Daha sonra Mescid-i Nebevi inşaa edilip Efendimiz aleyhissalatü vesselam oraya taşındığında da… …her zaman ona uğrar ondan ilim öğrenirdi. Onu görmeden duramaz olmuştu. Nasıl bir aşktı ki bu ey Muaz, …onu göremeyen gözler kan ağlar, ona kavuşamayan yürekler kor alev olur, yanar da yanar. Sen ne bahtiyardın ki o gözlere baktın, o gözler sana gülümsedi, … ne bahtiyardın ki elini öptün, o pamuktan yumuşak, gülden güzel kokan elleri. Rasûlullah da onu çok severdi. O peygamber mektebinin en zeki, en kabiliyetli talebelerinden biriydi. Öyle ki bir gün şöyle buyurmuştu Allah’ın peygamberi: “Kuran’ı şu dört kişiden öğrenin” demişti; Abdullah b. Mesud, Huzeyfe’nin azatlısı Salim, Ubeyy b. Ka’b’dan ve Muaz b. Cebel. yine başka bir gün fahri kainat efendimiz aleyhissalatü vesselam onun hakkında “ümmetimin helal ve haramı en iyi bileni Muâz bin Cebel’dir” buyurmuştu. O günlerde fetva veren 5-6 sahabeden biriydi Muaz. Resulullah aleyhissalatu vesselam onun için “Muâz ne iyi adam” diye iltifatlarda bulunurdu. Mahşer gününde bir ok atımı mesafede tüm alimlerin önünde yürüyeceğini söylemişti. İnsanlara iyiyi ve hayırlı olanını öğretmesi ve …güçlü bir imana sahip olması sebebiyle sahabeler onu Hz. İbrahim’e benzetirdi. Hz Ömer hilafeti zamanında fıkhi meseleler için Muâz b. Cebel’e başvurulmasını tavsiye ederdi. Hz Ömer de onu çok severdi. Halifeliği döneminde çok defa şöyle demişti: “Muâz olmasa Ömer helak olmuştu… …kadınlar Muâz gibisini doğurmaktan acizdir” derdi. Hatta Muâz öyle bir kâmete sahipti ki onun vefatından çok sonra, Hz. Ömer şehit edildiği darbeyi aldıktan sonra… …yerine bir halife bırakıp bırakmayacağı ona sorulmuştu, O “Muaz (r.a.) yaşasaydı hiç düşünmeden Muaz’ı (r.a.) bırakırdım. Fakat ben sizi Rasulullah Asleyhisselatü Vesselam’ın bizi bıraktığı gibi bırakıyorum.” demişti. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Medine’ye hicret ettikten sonra tıpkı kendi gibi âlim olan Abdullah ibn-i Mesud’la (r.a.) kardeş ilan etti Muaz’ı (r.a.). Abdullah’ın (r.a.) ensarı oldu Muaz (r.a.). Onla her şeyini paylaştı. İlimdeki derinliğini de. Muaz (r.a.) güzel konuşur, güzel giyinirdi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, ona tatlı dilli olmayı tavsiye etmişti. Hatta Muaz Bin Cebel (r.a.) bir gün Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a sordu. “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) Cennet’e girdirecek ve Cehennem’den uzaklaştıracak amel nedir?” dedi. Efendimiz (a.s.m) buyurdu ki: “Sen zor bir şey sordun fakat Allah dilediğine bunu kolaylaştırır. Şirk koşmadan Allah’a ibadet et, namaz kıl, zekat ver, ramazan orucunu tut ve haccet.” Sonra buyurdu ki: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da hatayı giderir. Geceleyin kıldığın teheccüd namazı da böyledir.” buyurdu. Sonra buyurdu ki: “Sana işin başını ve onun direğini ve zirvesini haber vereyim mi?” “Evet ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.)” dedi Muaz (r.a.). “İşin başı İslam’dır, onun direği namazdır ve zirvesi de cihattır.” Sonra buyurdu ki: “Bütün bunların özünü, hepsinden ötesinde olan can damarını haber vereyim mi?” Muaz Bin Cebel (r.a.): “Evet Ya Rasulallah (a.s.m.)” dedi. Ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dilini tuttu “Buna engel ol.” buyurdu. (Gök gürültüsü sesi) “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) biz konuştuğumuz şeyden de sorumlu tutulacakmıyız?” dedi Muaz(r.a.) Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: (yankılı bir sesle) “Ey Muaz (r.a.) insanları yüzleri üstüne Cehennem’e atan dilleriyle söylediklerinden başka nedir ki?” (Kuvvetli gök gürültüsü sesi) Yine bir hadiste geçtiği üzere her sabah insan vücudundaki azalar dile yalvarırlarmış. “Ne olur bu gün bizi azaba götürecek bir şey söyleme.” diye. Evet “Dilini tutan kurtuldu.” hadisini hatırlayalım ve tutalım dilimizi. Allah insana 2 kulak, 1 ağız vermiş neden bilir misiniz? Çünkü 2 dinleyelim 1 susalım diye. Eskilerin tabiriyle “Söz gümüş ise sükut altındır.” Öyleyse bize ya hayır söylemek ya da susmak düşer. Hayır söylerken de her daim doğrudan şaşmamalı. Yılandan korkmadığı kadar yalandan korkmalı. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Bu zamanda her şeyden evvel bize en lazım olan şey doğruluktur. Sonra yalan söylememektir. Sonra her zaman doğruyu söylemek, sıdk üzere olmaktır.” “Eğer biz doğru İslamiyet’i ve İslamiyet’e layık doğruluğu hal ve tavırlarımızda göstersek sair dinlerin fertleri kavim kavim İslam’a girerler.” diyor. Muaz’da (r.a.) doğruluğun aynasıydı adeta. Sözü en doğru olan Muhammed-ül Emin’in elçisine de böyle olmak düşer. Günlerden birinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Yemen’in talebi üzerine onlara İslam’ı öğretmek, onların şer-i işlerini halletmek üzere Muaz’a (r.a.) Yeman’e gönderileceğini söyler. “Sana halledilmesi için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye Muaz’a (r.a.) sorar. O zeki talebesi Hazreti Muaz (r.a.): “Allah’ın kitabındaki hükümlerle hükmederim ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.)” dedi. Rasulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam: “Eğer Allah’ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?” diye sordu. Hazreti Muaz (r.a.): “Rasulullah’ın (s.a.v) sünnetine gör hüküm veririm.” dedi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu sefer de: “Rasulullah’ın (s.a.v.) sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan ne yaparsın?” diye sordu. Muaz (r.a.):”O zaman kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm.” dedi Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bundan son derece memnun oldu, bu memnuniyetini şöyle ifade etti: “Allah’a hamd olsun ki Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisini Rasulullah’ın razı olduğu şeye muvaffak kıldı.” Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisi ne demek? Evet! O, Allah’ın elçisinin elçisiydi. Efendimiz (s.a.v.) onu Medine’nin çıkışına kadar uğurladı. Çok az kişiye bunu yapardı. Ne Muaz (r.a.) ne de Nebiler Nebisi (s.a.v.) birbirinden ayrılmak istemiyorlardı. Zaten ağlamaklı olan Muaz’a Rasulullah (s.a.v.) şöyle söyledi: “Ya Muaz (r.a.) belki seninle bir daha görüşemeyiz, bu son görüşmemiz olur da sen Medine’ye geldiğinde benim kabrimi ziyaret edersin (Gümleme sesi). Muaz (r.a) bunları duyunca göz yaşlarına boğulur. Ne demekti Rasulullahsız (s.a.v) bir ömür? Ne demekti onu göremeden yaşamak? Hep gündüzü yaşayan geceyi nerden bilsin? Kainatın güneşi eğer ahirete giderse o zaman ne tadı kalırdı bu alemin. İşte biz o tatsız alemin içindeyiz. Muaz Bin Cebel (r.a.) son görüşmeyi uzatmak, biraz daha vakit geçirmek, biraz daha faydalanmak istiyordu. “Ya Rasulallah bana tavsiyelerde bulun.” diye ricada bulundu. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dedi ki: “Her ne halde ve nerede olursan ol Allah’tan kork.” buyurdu (gök gürültüsü sesi) Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana biraz daha tavsiyelerde bulunur musun?” dedi. Rasulu Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bu sefer: “Günahın arkasından hemen bir iyilik yap ve hayır yetiştir ki o günahını yok etsin.” dedi. Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana tavsiyelerini arttır.” diye dileğini tekrarladı. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam: “İnsanlara güzel ahlak ile muamele de bulun.” buyurdu. ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın son tavsiyesi de şu oldu: “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz. Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilafa düşmeyin.” Bu gün içinde ne kadar anlamlı nasihatler değil mi? Ve Muaz (r.a.) Yemen’e gitti. Gözünde tülleniyordu hatıralar, unutamıyordu. Nasıl unutsun? Allah’ın peygamberiyle bir dakika geçirseniz, sizler unutabilir misiniz? Hasretle gün sayıyordu; belki bir ümit Medine’ye dönerde son kez görürmüydü acaba gül yüzlü peygamberi. (s.a.v.) Nasip olmadan acı haber ulaştı Yemen’e. Kainatın gülü solmuştu. Rabbine kavuşmuştu Allah’ın elçisi. Ve Allah’ın elçisinin elçisi olan Muaz’a da (r.a.) ızdırap dolu günler düşüyordu. Unutulmaz hatıraların bakiyesini ebediyete saklarken, ondan öğrendiği ilmi ve ahlakın en ince güzelliklerini yansıtıp, en hayırlı ayna olma çabasındaydı. Çok güzel ahlakları vardı Peygamberin (s.a.v.) aynası olan, elçisi olan Muaz’ın (r.a.). Mesela Muaz (r.a.) öylesine cömertti ki kim ona gelip ondan ne isterse hiç tereddüt etmeden verirdi. O yüzden fakir bir hal üzerineydi. Devir Hazreti Ömer (r.a.) devriydi. Halife Ömer (r.a.) onu zekat toplaması üzerine memur tayin etmişti. Günler sonra evine döndüğünde hanımı ona sordu “Neden hiç bir şey getirmedin?” dedi. Halbuki tüm zekat memurları hane halkları içinde bir şeyler getirirler. Bunu duyan Muaz (r.a.) dedi ki: “Nasıl getireyim? Benimle beraber bir murakıp vardı. Ne görse kaydediyordu.” Hanımı sinirle evden çıktı. Çıkarken de söyleniyordu “Allah Rasulü (s.a.v) sana güvenirken, Ebu Bekir (r.a.) güvenirken Ömer’e (r.a.) ne oldu da güvenmedi? Halifenin huzurunda aldı soluğu. Durumu şikayet etti. Ömer (r.a.) hiddetlendi. Çok sevdiği, güzel yüzlü, uzun boylu, İbrahim (a.s.) huylu, âlim Muaz’a (r.a.) yakıştıramamıştı bu ithamı. Huzuruna çağırttı Muaz’ı (r.a.). Muaz Bin Cebel (r.a.) dedi ki: “Ne yapayım ey mü’minlerin emîri; hanımımı başka türlü susturamazdım ki. Başımdaki her gördüğünü kaydeden murakıp Allah’tır.” Ömer (r.a.) bu cevabın üstüne bir kez daha takdir etti Muaz’ı (r.a.) Halife’de kendine yakışanı yapmış, Muaz’ın (r.a.) hanımının gönlü kalmasın diye bir miktar hediye Muaz’a tahsis etmişti. Geriye Muaz’ı (r.a.) ikna edip nasihatle göndermek kalmıştı. “Ya Muaz (r.a.) ehlinin senin üstünde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını veresin ey aziz.” Bu günün dünyası böyle azizlere muhtaç. Onların iz düşümünü bekliyor. Hazreti Ömer (r.a.) bir gün sordu sahabelere: “Allah’tan bir şey isteseniz ne isterdiniz?” diye. Sahabeler saydılar. Kimisi dedi ki bu oda dolusu mal isterdim, ta ki hepsini İslam için harcayayım, sadaka vereyim. Kimisi dedi ki bu oda dolusu doru at isterdim ki mücahitlere vereyim İslam için savaşsınlar. Sonra onlar döndü Hazreti Ömer’e (r.a.) sordular: “Sen ne isterdin Ya Emir el Mü’minin.” diye. Ömer duraksamadan cevap verdi. Bu oda dolusu Muaz (r.a.) gibi, Ebu Ubeyde (r.a.) gibi adamım olsun, onlarla omuz omuza İslam’ı tüm (gümleme) dünyaya yaymak isterdim dedi. Muaz (r.a.) öyle bir duruş sergiledi ki unutulamayan oldu ve unutulamaz hatıralar bıraktı arkasında. Bazıları da öyle hatıralar ki hiç bir dünya servetiyle alınamaz. Misal vermek gerekirse: Hazreti Muaz radiyallahu anh kendisi anlatıyor. “Ufeyr adlı bir bineğin üzerinde yolculuk ederken Hazreti Peygamberin Aleyhisselatü Vesselam terkisindeydim. Rasulullah (.s.a.v.): “Ey Muaz (r.a.) Allah’ın kulları üzerindeki hakkını ve kulların Allah’ın üzerindeki hakkını bilir misin?” diye sordu. Ben “Allah ve rasulu (s.a.v.) daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine Hazreti Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu. “Alah’ın kulları üzerindeki hakkı Allah’a kulluk ve ibadet etmeleri, ona hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine ortak koşmayan kimselere azap etmemesidir.” (metal gümleme sesi) Ben “Ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.) inasanlara bunu müjdeleyeyim mi?” diye sorunca Rasul-ü Ekrem (s.a.v.): “Hayır müjdeleme zîrâ bu müjdeye güvenip gevşeyebilirler.” cevabını verdi. Muaz (r.a.) ise bu hadisi son nefesinde rivayet etmişti. Evet ölüme yürüyordu Muaz (r.a.). Ölüme yürürken hasletle beklediği vuslatına kavuşur gibi yürüyordu. Zindanda şafak sayan bir mahkumun beraatine kavuşması gibi yürüyordu. Gözlerinde sevda yaşları; yüzü ağlıyor ama ruhu gülüyordu. 35 yaşındaydı. Bir veba salgını yayılmıştı. Öncesinde 2 hanımını ve 2 oğlunu gözleri önünde toprağa koymuştu. Canından 4 parçayı ahirete göndermesine rağmen o imtihanın şiddeti ona hiç kötü bir söz söyletmemişti. Veba onu da yakalayınca, parmağından vücuduna yayılırken, canı fevkalade acıyınca korkmaya başlamıştı Muaz (r.a.). Ama onun korkusu bizim gibi ölüm korkusu değildi. Acaba bu can havliyle yanlış bir şey söyler de Allah’a isyan eder miyim? Diye bir korku sarmıştı Muaz’ı (r.a.) “Allah’ım” dedi. “bu dert ne kadar büyürse büyüsün beni hep sabredenlerden bulacaksın.” Bakın nasıl gidiyor o büyük insan Rabbine. O son anlarında söylediği cümleye bakın. Açtı ellerini Rabbine”Allah’ım bir ömür senden korkarak yaşadı. Haşyet üzere olmaya çalıştım. Ama şimdi senden ümitliyim. Sen de bilirsin ki ben, dünyanın ne akan nehirlerine, ne salınan ağaçlarına takıldım. Sadece isteğim senin affına, mağfiretine mazhar olmaktır. Beni affınla, mağfiretinle karşıla diyor. Bir ara nefesi kesiliyor. Kendine geldiğinde diyor ki: “Ya Rabbi, ister boğazımı sık, ister nefesimi kes, ister canımı al. İzzetinin hakkı için ben seni çok seviyorum.” diyor (gök gürültüsü sesi) İşte bu sözleri söyleyerek Rabbine yürüyor. En ufak bir imtihanda Allah’a isyan etmenin, Allah’ın verdiği kaderi şikayet etmenin yerine şükredip, Allah’ı sevenlerden olmanın gereklerini tam manasıyla Muaz (r.a.) gibi yerine getirmek ve Muaz (r.a.) gibi en güzel dönüşle Allah’a dönmenin vakti gelemedi mi? Allah’a emanet olun. Çoğunluk Altyazı M.K.

Tebliğ et!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir