Gözyaşlarınızı Tutamayacağınız Bir Hikaye- Hz. Ebubekir

Hazreti Ebu Bekir radıyallahu anh. Halifelerin birincisi, sahabenin bir incisi. Kuran’ın tabiriyle ikinin ikincisi. Hicrette Peygamberimiz’in(s.a.v.) yol arkadaşı. Hicretteki ikinci, mağaradaki ikinci, halifelikte Peygamberimiz’den(s.a.v) sonraki ikinci, Peygamberimiz’den(s.a.v) sonra kabirde yanına gömülen ikinci, kıyametin ardından Peygamberimiz’den sonra dirilecek ikinci, Peygamberimiz’den(s.a.v) sonra cennete girecek ikinci. İkinin ikincisi Hazreti Ebu Bekir(r.a.) (Video boyunca fonda müzikler var) Onu anlatmaya ne kelime yeter, ne zaman yeter, ne video yeter. Ben hayatındaki bir kaç sahneden bahsetmeye çalışayım, ne kadar büyük bir ruh olduğu belki anlaşılır. Hazreti Ebu Bekir(r.a.) ilk müslümanlardandı. Pek çok büyük sahabenin de müslüman olmasına vesile oldu. 23 senelik peygamberlik destanının hepsine şahitti. Hayatı yürekleri nurla dolduran bir çok hadise ile doludur. Adını anmak bile bana manevi bir coşku ve hüzün veriyor. Söze nereden başlasam bilemiyorum. Kolay değil Ebu Bekir(r.a.) olmak. Kainatın güneşi, Nebiler Nebisi Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın en yakın dostu olmak. Her şeyde en önde olmak, en fedakar, en cefakar, her derde göğsünü en önce geren, en sıddık olmak kolay değil. Peygamber olmadan önce Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın 20 yıl boyunca arkadaşıydı. Bu arkadaşlık peygamberlikten sonra ebedi bir hal alacaktı. Her zorlukta yanında olan bir dostluk. Alemlere Rahmet Peygamberi’ne(s.a.v.) peygamberliğin ilk günlerinde dost olmak demek ateşten gömleği giymekti. İşkenceydi, ızdıraptı, ölümdü, yoksulluktu. Kalabalıklar geldiğinde, herkes İslam’a koştuğunda iman etmek kolaydır. Ebu Bekir’i(r.a.) Ebu Bekir(r.a.) yapan ilklerden oluşuydu. Zor zamanların yiğidi olmasıydı. Allah bizi Ebu Bekir(r.a.) eylesin ve bize Ebu Bekir(r.a.) gibi dostlar versin. Bir gün Peygamberimiz(s.a.v.) müşriklerin arasında Kabe’de namaz kılmak istemişti. Bir anda müşrikler etrafını sardı. Hazreti Ali(r.a.) anlatıyor bu hadiseyi. Kimi tükürüyor, kimi kıyafetlerini çekiyor, kimi çekiştiriyordu. Sahabeler hiç bir şey yapamamıştı. Bir an bir de baktılar ki uzaklardan bağırarak koşan bir kahraman, bir yiğit geliyordu. Kalabalığı yardı. Rab’bim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürecekmisiniz önüne atlamıştı. (Giyotin sesi) Peygamberimizi(s.a.v) bıraktılar, hırslarını Ebu Bekir’den(r.a.) aldılar. Bayılana kadar dövmüşlerdi. Kan revan içinde uyandığında, “Rasulullah(s.a.v) nerede?” demişti. Annesi “Onu boş ver, onun yüzünden dayak yedin zaten” diyordu. “Beni ona götür” dedi. Anne bakıyor ki olacak gibi değil; iki kişi koluna girerek götürüyorlar. Efendimiz(s.a.v) ağlıyor onu görünce. Yüzündeki gözündeki kanı siliyor. “Ya Rasulallah(s.a.v.) “diyor, “beni bırak.” “sen iyisin ya, ben de iyiyim.” diyor. “Ama şu kapının arkasındaki annem için dua edermisin. Dua et de iman etsin” Efendimiz(s.a.v) ellerini açar açmaz, annesi içeri giriyor ve şehadet getiriyor. İşte o zor anda dahi başkasının imanı için kalbin çarpması demektir Ebu Bekir(r.a.) olmak. Miraç gerçekleşmişti. Düşünün, ne kadar akıl almaz hadiseler onlar için. Müşrikler işte fırsat diyordu. Onun çevresindekilerin ondan ayrılamsı için haşa, bunun ap açık bir uydurma olarak görüyorlardı ve bunu fırsat gibi bildiler ve bunun peşinden koştular. Hazreti Ebu Bekir’i(r.a.) Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’dan ayırırlarsa diğerleride öylece ayrılır dediler. Direk Hazreti Ebu Bekir’in(r.a.) yanına koştular. Hazreti Ebu Bekir’e anlattılar o meseleyi. Gülerek alay ederek anlattılar. Hazreti Ebu Bekir(r.a.) onları dinleyince bıçak gibi kesti sözlerini. “O mu anlattı bu miracı?” “Evet” dediler. “O dediyse doğrudur” dedi. Zerre şüphe duymaksızın söyledi. İşte Ebu Bekir(r.a.) olmak, imanda şüphe etmemektir. Merak ederiz, soru sorarız, sorgularız ama asla şüphe etmeyiz demektir. Müslümanların hicreti başladığında, Rasulullah’ın Aleyhisselatü Vesselam yanına geldi. “Ben de gideyim mi Ya Rasulallah?” dediğinde “Hayır bekle. Allah sana daha hayırlısını verecek.” demişti. Sonra bir gün yol arkadaşlığı müjdesini verince, kızı söylüyor: “Bir erkeğin böylesine ağladığını görmedim” Sevincinden ağlıyordu. Hicret başladı. Müşrikler her yerde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ı arıyordu. Öldürmek istiyorlardı. Hazreti Ebu Bekir bir sağına geçiyor, bir soluna, bir önüne, bir arkasına. Efendimiz(s.a.v.) bu garip halini fark ediyor. Soruyor: “Yaa Ebu Bekir(r.a.), senin yerin sağımda yürümektir. Neden böyle yapıyorsun?” “Ya Rasulallah(s.a.v), sağında yürürken aklıma geliyor, ya solundan bir zarar sana gelirse diye, hemen soluna geçiyorum o yüzden. Solunda yürürken aklıma geliyor, ya arkadan bir ok veya bir zarar gelirse diye heman arkana geçiyorum. Arkana geçince de önünden bir tehlike gelir mi diye işte bu şekilde daire çiziyorum” diyor. İşte zordur Ebu Bekir(r.a.) olmak ve ona canını feda etmek. “Senin yerine ölürüm Ya Rasulallah(s.a.v.), canım sana feda olsun” diyordu. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam sordu: “Benim yerime ölür müsün Ya Ebu Bekir(r.a.)” “-Evet Ya Rasulallah(s.a.v)” dedi. “Neden?” dedi, “Ben ölsem bir ev ağlar, sana bir şey olursa bütün evler ağlar, bütün ümmet ağlar Ya Rasulaallah(s.a.v.)” dedi. Ebu Bekir(r.a.) olamak, Ebu Bekir’ce(r.a.) cevaplar vermek demektir. Ebu Bekir’i(r.a.) hicret esnasında tanıyanlar oluyordu. Bölgede tanınmış bir tüccardı çünkü. Onunla konuşanlar Efendimiz’i(s.a.v.) bu kim diye soruyorlardı. Sıddık olan, doğruluktan hiç şaşmayan Ebu Bekir(r.a.) müthiş bir imtihana giriyor. Yalan söyleyemez. E doğruyu dese işin ucunda ölüm var. Çünkü müşrikler başlarına ödül koymuş. Efendimiz(s.a.v.) bir tanınsa biter her şey. Mükemmel hikmetli bir cevap veriyor. “O benim rehberimdir.” diyor. O zor şartlar altında dahi yalana tenezzül etmiyor. Evet rehberiydi, ebedi bir yol rehberiydi. Ne mutlu onu rehber edinenlere. Düşünün müslüman olduğunda 40.000 dirhemi vardı. Hicret ettiğinde ise 50 dirhemi bile yoktu. Dev servetini müslümanları zulümden kurtulmaları için, müslümanlar için, ümmet için harcamıştı. Akıllı bir tüccar budur işte. Medine’ye varıldığında Mescid-i Nebevi için ilk arsa Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın devesi Kasva’nın çöktüğü yer olarak belirlenmişti. Efendimiz(s.a.v.) hemen sordu arsanın sahibini. Buldu, fiyatını sordu. Onlar bağışlamak istediklerini söylediler. Efendimiz(s.a.v.) kabul etmedi. Cüz-i bir bedel istedi onlarda. Efendimiz ümmete sordu. Kim ödemek ister diye. Kalabalıktan bir el kalktı. Son kalan 50 dirhemini gözünü kırpmadan Hazreti Ebu Bekir(r.a.) veriyordu. İşte bu gün bile, Medine’de Ravza’da namaz kılarken başımızı her secdeye koyduğumuzda, ona sevap yazılıyor. Ebu Beki(r.a.) olmak demek: asıl akıllı tüccarın, ahirete yatırım yapan olması demektir. İşte bu şekilde Hazreti Ebu bekir’i geçmek mümkün değildir. Yıllar sonra Mekke fethedilir Fetihden sonra hemen babasının evine koşar, boynuna sarılır, ayağına sarılır, imana ikna eder bir şekilde Rasulullah’ın Aleyhisselatü Vesselam huzuruna getirir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam onu görünce utanır. “Keşke biz gelseydik.” der. Hazreti Ebu Bekir(r.a.)”Küçük büyüğün ayağına gider Ya Rasulallah. sen Rasulallah’sın, Allah’ın Rasulü’sün, sen büyüksün.” der. “O yüzden biz geldik.” Babası şehadet getirir. Sevinmesi gerekirken Hazreti Ebu Bekir’in(r.a.) bir anda yüzü asılır. Yere çöker ve ağlamaya başlar. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam şaşırır. “Niye ağlıyorsun der.” “Amcan Ebu Talip’in vefatı aklıma geldi, Ben babam için çok çırpındım, sen de amcan için çok çırpındın. Allah babama nasip etti ama senin amcana nasip etmedi Onun için yüreğim burkuldu. Bu sevinci senin de yaşamanı öyle isterdim ki.” dedi ve ağladı. Bir yandan nebevî bir şefkat denizi yüreğinden çağlarken, bir yandan da; her hareketi, her hamlesi Allah’ın rızasını kazanmaya yönelikti. Hani Lemalar’da dediği gibi: “Amelinizde Rıza-yı İlahî olmalı. O razı olsa, bütün Dünya küsse ehemmiyeti yok. O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok” Düşünün 80.000 kişinin bulunduğu bir stadyumda futbol oynuyorsunuz. Topu aldınız 4-5 rakibi çalımladınız. Arkadaşınıza pas attınız. O da size orta açtı, gelişine bir rövaşata vurdunuz, top doksana gitti. 80.000 kişi goool diye bağırdı. AMa bir baktınız hakem bayrak kaldırdı. Ofsayt dedi. 80.000 kişi gol dese de gol sayılır mı? Sayılmaz. Kimin kararı geçerli? Hakemin. Demekki hakemi razı etmeli. Amellerimizde de aynen durum böyle. Tüm insanlar alkış da tutsa, bir milyon takipçin de olsa, hepsi sana aferin, çok doğru yaptın veya çok doğru söyledin de dese; eğer Allah razı değilse, ofsayt. O iş bitmiştir. Onu razı etmek kainatın en önemli meselesi. İşte Hazreti Ebu Bekir demek, ALlah’ı razı eden yolun zirvesine çıkmak demektir. Bir gün, sabah namazından sonra mescitte Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam sordu: “Bu gece sadaka veren oldu mu?” Hazreti Ömer(r.a.) içinden geçirdi “Ya Rasulallah(s.a.v.) soruyorsun ama kim gece gece sadaka verir yani?” Hazreti Ebu Bekir(r.a.) elini kaldırdı sadece. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam yine sordu: “Bu gece hasta ziyaret eden oldu mu?” diye. Hazreti Ömer(r.a.) yine içinden geçirdi. “Gece gece kim bir hastayı bulacak da ziyaret edecek” diye. Yine Hazreti Ebu Bekir(r.a.) elini kaldırdı. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam yine sordu: “Bu gece bir müslüman kardeşinin bir sıkıntısını gideren oldu mu?” diye. Hazreti Ömer(r.a.) yine içinden geçirdi. “Yaa gecenin yarısı kim kimin işini halledebilir ki” dedi. Hazreti Ebu Bekir(r.a.) yine elini kaldırdı. Hazreti Ömer(r.a.) dedi. “Geçilemeyeceksin Yaa Ebu Bekir(r.a.). Kimse seni hayırda geçemez.” Bir gün Tebük Gazvesi için müslümanlara çağrıda bulunuldu. Sadaka verilmesi için bir çağrıydı. Hazreti Ömer(r.a.) aktarıyor. “İşte şimdi Ebu Bekir’i(r.a.) geçeceğim.” diye düşündü. Çünkü hani “benim malım var onun ise durumu fakir” diyordu. Alıyor malının yarısını, kırkda bir zekatdan bahsetmiyoruz bakın, malın yarısı. Sahabeler kırkda bire cimri zekatı derlerdi. Malının yarısını alıyor, Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’a getirince Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam ona çok farklı bir soru soruyor. “Evine, hanene ne bıraktın ya Ömer(r.a.)” Hazreti Ömer(r.a.) cevap veriyor: “Bu yarısıdır. Diğer yarısını bıraktım Ya Rasullallah(s.a.v.)” Bir süre sünra Hazreti Ebu Bekir(r.a.) içeri giriyor. Bir kucakkadar, bir miktar mal, erzak, para getirmiş. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam anlıyor ki malının hepsini getirmiş ve ferasetiyle soruyor: “Evine, hane halkına ne bıraktın?” İşte Ebu Bekir’ce(r.a.) bir cevap veriyor. “Allah’ı ve Rasulunu(s.a.v) bıraktım. Hazreti Ömer(r.a.) diyor: “O gün anladım ki hayırda onu geçmek mümkün değil.” Hazreti Ebu Bekir(r.a.) evine dönerken, bir fakir ondan kıyafet istiyor.” Gel” diyor “evimin kapısına” evinin kapısında üstünü çıkartıp son malını da o fakire veriyor. Bir çuval bulup, hasırını üstüne giyiyor. Rasullullah(s.a.v.) onu yanına çağırıyor. Hazreti Cebrail(a.s.), Cibril-i Emin(a.s.) geliyor. “Bu yanındaki abaya sarınan kimdir Ya Rasulallah(s.a.v)” diyor. Efendimiz(s.a.v) “Bu Ebu Bekir’dir(r.a.). Malının hepsini İslam için harcadı. Bnei tasdik etti, kızını bana nikahladı.” diyor. Cebrail(a.s.) diyor ki: “Onu tebrik et. Allah soruyor, ‘Kulum bu halinde benden razı mı?’ Bu ne kadar müthiş bir şey düşünebiliyor musunuz ya? Bütün insanlığın rızasına muhtaç olduğu, milyarlarcasının onu razı etmek için çabaladığı Allah’ın Ebu Bekir(r.a.) kulundan razı olması, onun da razı olup olmadığını sorması Ebeu Bekir(r.a.) ağlıyor, hıçkırıklara boğuluyor, “Razıyım ya Rab, kaderinden razıyım Ya Rab ” diyordu. Oof of ve güneş battığında, Aişe Validemiz’in(r.a.) sesi Medine sokaklarında yankılanmıştı ki; hala yüreklerimizde yankılanıyor. “Rasullullah(s.a.v) vefat etti ey mü’minler, Rasulullah(s.a.v) vefat etti.” Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu aleme veda edip, ebedi aleme, dar-ı bekaya, Rab’bine, Habib’ine, Sevgili’sine gittiğinde; sahabe perişandı. Hıçkırıklara boğulmuştu. Her köşede birileri feryat ediyor, ağlaşıyordu. İnanmak istemiyorlardı. Öyle delicesine seviyorlardı ki paygamberi(s.a.v.); her birisi malını, evladını, canını verirdi, hem de gözünü kırpmadan ve öylesine alışmışlardı ki o Gül Yüzlü’yü her gün görmeye. Her gün onun kokusuyla dolu mescidde, gecelere kadar beraber Allah’ı anmaya. Onun dağları eriten tebessübüyle sevdalanmaya öylesine alışmışlardı ki ayrılık kalbi yakıyordu. Buna Aşk-ı Rasullullah(s.a.v) denir. Yakar geçer kalbi. Ne kayalar, granitler, ne demirler, çelikler bu sevginin karşısında; bu sevdanın karşısında durabilir. Yakar, eritir. Narince bir kalp nasıl dayanabilir? Hazreti Ömer(r.a.) kılıcını çekti. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da “O ölmedi, Hazreti Musa gibi bir hal ona arız oldu, Rab’bi ile görüşüyor, kim öldü derse; kılıcımla onu ikiye bölerim” diyordu. Tablo çok iç acıtan bir ayrılık acısıyla kavruluyordu. Tam o esnada Hazreti Ebu Bekir(r.a.) çıktı dışarı. Herkezin çok iyi bildiği halde, o an unuttuğu öyle ayetler okudu ki, Hazreti Ömer(r.a.) daha sonra itiraf edecekti: “O ayetleri ezbere bilsek de, biz o an o ayetler yeni vahyolundu sandık” Ayetler şöyle: “Muhammed(s.a.v), ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamlerler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse, gerisin geri, (eski dininize) geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse, Allah’a en küçük bir zarar vermiş olamaz. Fakat şükredenlere Allah mükafatını verecektir. (Âli İmrân 144) “Kim Muhammed’e(s.a.v.) tapıyorsa” dedi Hazreti Ebu Bekir(r.a.), “bilsin ki Muhammed(s.a.v) ölmüştür. Kim Allah’a tapıyorsa, bilsin ki o Hayy’dır, Baki’dir ve ölmeyecektir.” İşte Ebu Bekir(r.a.) olmak bunu gerektirir. Sadakat bunu gerektirir. Muhabbet bunu gerektirir. Peygamber(s.a.v.) dostluğu bunu gerektirir. Peki ya biz? Sahabenin baş koyduğu yola neyimizi koydu ki aynı cennete talibiz? Eğer hiç bir ders almazsak, bu hikayeler sadece dinleyip duygulandığımız geçmiş anılara döner. Neden bir Ebu Bekir’de biz olmuyoruz. Cennet başvurusunda geçerli olan yegane CV olan iman CV’sini tam elde etmiyoruz. Neden onu Ebu Bekir(r.a.) yapan iman ve Kuran derslerini okumuyoruz. Yoksa ilk emri unuttuk mu? Öyleyse hatırlamanın tam sırası: “İkra” “Oku, seni yaratan Rab’binin adıyla oku.” Kainatı oku, kendini oku Allah’ın mucizevi eserlerini oku. Bir gül destesini, bir arı taifesini, yeni gelen bir baharı oku. Bunları Rab’bin hiç olsunlar diye, görmezden gelinsin diye yaratmadı. Bak Bediüzzaman ne güzel söylüyor: “Başını kaldır. Kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zâtın harika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi bu hadiselerde başıboş olamazlar.” Madem başıboş değiller, öyleyse zaman onları okuyup, Rab’bimizi tanıma ve onu sevme ve ona ibadetle kendimizi sevdirme ve Ebu Bekir’leşme yolunda yürüme zamanı. Canınız cennete. Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.


İngilizce

Abu bakr aleyhissalam. First of the khalifas. A pure pearl of the companions. He is the second of the two. That’s what Quran says for him. Traveling companion of our Prophet (asm). Second one to emigrate, second one in the cave, second on to be a khalifa, Secoond one to be buried in Rawdah Mubarak, Second one to be revived after our Prophet (asm) Second one to go to heaven, second of the two Abu Bakr (ra). We don’t have enough time, or words, or capacity to tell about him. I’ll just talk about a few moments of his life to maybe understand what an amazing person he is. He was one of the first believers. And he also helped many people to convert Islam. He witnessed all twenty three years of the prophethood story. His life is full of emotional, inspiring events. Even when I mention his name I find inner peace. I don’t even know how I should start. It’s not easy to be Abu Bakr (ra), it is not easy to be the best friend of the Rasullullah (asm)… To be the best in everything, the most self sacrificing, the most courageous, the most faithful, the most loyal. He was a long time friend of the Prophet (asm) before his prophethood. And that friendship became an eternal one after the prophethood. Being a friend of the prophet (pbuh) wasn’t easy at the time It means suffering, torture, death, poverty. It is easy to convert when everybody does. Abu Bakr (as) became who he is because he was one of the first. First step is always the hardest. I pray Allah to make us like Abu bakr and give us friends like him. One day our prophet (asm) wanted to pray among the non-muslims around Kaaba. Suddenly the non-muslims surrounded him. Some of them spit on him, some of them pulled him from his clothes. Companions couldn’t do anything. Then someone appeared from far away. A brave hero was running towards prophet and he was shouting. He got into the crowd. And he said “Are you gonna kill him just because he said my Lord is Allah” They left our prophet (asm) and vented their anger on him. They beat Abu Bakr (as) untill he fainted. When he woke up covered with blood, he said to his mother “Where is Rasulullah (asm)”. His mother said, “Forget about him, you got beaten because of him.” He said “Take me to him”. Her mother realized that it’s impossible to convince him. So two people carried him to Rasulullah (asm). When our prophet saw him he started crying. He wiped the blood on his face. Abu Bakr (as) said: “Ya Rasulullah! Forget about me.” “Since you are okay, I am okay too.” But could you pray for my mother. Pray for her to believe. As soon as Prophet (asm) raised his hands Abu bakr’s mother got in to the room and takes the shadah. Being Abu Bakr (as) is wanting to save someone else’s afterlife even in that hard time. The event of miraj took place. The non-muslims saw that as an oportunity to seperate people from the Islam. They thought that if Abu Bakr left Islam the others would leave after him. They went to abu bakr immediately. They told the issue to the Abu bakr (as). They laughed about it, made fun of it. But then Abu Bakr (as) asked : “did He tell this event?” They said: “Yes” Then he said “If he said this, it is true.” without any doubt. Being Abu Bakr means having no doubt about your faith. We can wonder, we can ask questions but we should never have doubts about our faith. When the Muslim’s emigration stared, He goes to Prophet (asm) When Abu bakr said “Ya Rasulullah, should I go with them?” He said “No wait. Allah will give you better than this.” Then one day, when the prophet told him that he will be his travelling companion, his daughter says: “I never saw a man cry like this before.” He was crying out of joy. The emigration started. The non-believers were looking for the prophet to assassinate him. During the emigration, Abu bakr was rotating around the prophet. When prophet noticed his weird situation He asked “ Ya Abu bakr you should walk by me. Why you are acting like that?” “Ya Rasulullah (asm), when I’m walking on your right I fear that someone may harm you from your left. So I walk to your left. And when I’m walking on your left, I fear that an arrow may hit you from your back so I walk behind you. And when I walk behind you I fear that something dangerous may appear in front of you. So I circle around you. It is hard to be Abu bakr (as) and sacrifice your own life for him. He was saying: “I would die for you ya Rasulullah.” Then he asked “Would you die for me Abu bakr?” he said “Yes ya Rasulullah” Rasulullah (asm) asked: “Why?”. Abu bakr answered “If I die, a household will cry, but if you die all the ummah will cry.” Being Abu bakr is answering as good as Abu bakr. During the emigration there were some poeple who reconized him. Cause he was a well known merchant. When people see Abu bakr they would ask him “Who is he?” mentioning the prophet. He’s Abu bakr al Sıddiq. He never lies. What is he gonna do? Right? He can’t lie. But if he tells the truth it’s basically killing him. Because the non-believers put a price to our Prophet’s head. If they reconize the him, they’re going to kill him. So he answers wisely. He says: “He is my guide” Even in that sitiuation he didn’t lie cause he was a guide exactly. Think about it he had 40.000 dram. But in the migration he didn’t even have 50. He used his huge fortune to save Muslims from cruelty. That’s a clever Merchant. When the muslims reached to Medinah, the land that our Prophet’s camel Kasva sat was choosen to be the holy ground of Masjid al Nabawi. Our Prophet asked it’s price. They wanted to donate it but the prophet didn’t accept it. So they wanted a small price for it. Our prophet asked to the ummah “Who wants to pay for it?” Someone raised his hand. It was Abu bakr. He gave his last 50 dram. Even now when the people pray in there, he earns. Being Abu Bakr is being a smart merchant. One who invests his money to the afterlife. That’t why it’s impossible to compete with him. After many years makkah was conqeured. After the conquest Abu bakr ran to his father’s home immediately. He hugs him and he takes him to the prophet willingly. When the prophet (asm) sees him he feels ashamed. He says I wish we had gone to him. Abu Bakr (as) says: “Smaller one visits the greater one. You are Rasulullah! Messenger of Allah! You are greater! That’s why we’ve came.” His father takes the shadah. And right when Abu bakr should be happy he suddenly gets upset. He falls on his knees starts crying. Our prophet is suprised. He asks why he cries. Abu bakr answers. I remembered the death of your uncle. I worked so much for my father and you worked so much for your uncle. Allah granted my father to take the shadah but not to your uncle. That’s why I felt so sad. I would want you to feel this joy so much. Then he started crying again. One one hand he feels a great compassion; and on the other every step he takes, every action he does is to please the Almighty Allah. As mentioned in the lemalar: “You should seek divine pleasure in your actions. If Almighty God is pleased, it is of no importance if the whole world even is displeased. If He accepts an action and everyone else rejects it, their rejection has no effect.” Imagine playing football in a stadium with eighty thousand people watching you. You get the ball and cross 5 players You pass the ball to your friend then he whipped a cross and you kicked a bicycle shot then the ball went in. 80.000 people shout out gooallll. But you see that the referee flagged and said offside. Does it count if 80.000 people say goal? No, it doesn’t. Who gives the decision? The referee does. Then the refree should be pleased. It’s just the same for us. Even if you have 1 million followers. Even if they say you did the right thing. If Allah is not pleased with you, “offside” it is over. Pleasing Him is the most important issue in the universe. So being abu bakr means reaching to the top of the way that pleases Allah. One day after the fajr salah our prophet asked in the mesjid “Did anyone give charity to a poor tonight?” Omer ibn al Khattab thought “who would give charity to the poor people at night? Only Abu bakr raised his hand. Prophet asked again did anyone visit a sick person? Omer ibn al Hattab thought again “who is gonna find and visit a sick person at night.” Again Abu bakr raised his hand. Prophet asked again “Did anyone took care of a problem of his Muslim brother?” Omer ibn al Hattab thought again “who could solve someone’s problem at night? Abu bakr raised his hand again. Then Omer ibn al hattab said “you won’t be passed Abu bakr. Nobody can pass you in goodness.” One day the Muslims were called for the Tebuk war. It was an invitation for charity. By that time Omer ibn al hattab thought “Now I am gonna pass Abu bakr bacuse I am rich but he is poor.” Then he took half of his property. Pay attention he didn’t take one fortieth of it he took half of it. He takes half of his property and he brings it to the prophet. Then our Prophet asks him very different question. “What did you leave to your home Ya Omar?” Omer ibn al hattab answers “This is one half, I left the other half to my home.” After a while Abu bakr comes in. He brings an armful of goods, food, and money. Prophet understands that he brought all of his property and he asks: “What did you leave to your home?” Abu bakr’s answer is so emotional “ I left Allah and his Prophet” Omer ibn Khattab says “That day I understood Abu bakr cannot be passed in goodness.” While Abu bakr is walking to his home a poor man wants his clothes from him. Abu bakr says “Come to my house.” Then he gives his last property to the poor man. He finds a gunny sack and he wears it. Gabriel comes and asks “Who is this person wearing a gunny sack?” Prophet answers “He is Abu bakr. He spent all of his money for Islam. Gabriel (as) says: Congratulate him. Allah is asking: ‘Is my servant pleased with me in this condition?'” Can you imagine how amazing this is? The One whose contentment is a need for everyone, is contented with Abu Bakr. Not just that, but He also asked him if he is pleased with Him. Abu Bakr (as) cried his eyes out, and he said: “I am pleased Ya Rabb, I am pleased with my destiny Ya Rabb.” And when the sun went down Aishe’s (ra) voice was echoed in the streets of Medinah. It’s still echoing in our hearts. “Oh believers! The prophet has passed away. The prophet has passed away.” Our prophet said goodbye to this world. He had gone to his Lord. The companions were devastated. They were crying their heart out. Everybody was crying. They didn’t want to believe it. They loved him so much that each of them would sacrifice their life for him. They get used to seeing his beautiful face every day so much, that his separation was burning their heart. It’s called “Love of Rasulullah (asm). It burns the hearts. Who could stand against this love? Omer bin al Khattab took out his sword. He was crying and he said “He didn’t die. He is meeting with his Lord. If anyone says He died I will cut him with my sword.” There was a scene of separation and desperation. Just then Abu bakr has appeared He read such ayahs that everybody knows but nobody can remember at that moment Omer (as) confessed: “Even though we memorized those ayahs. We thought that those ayahs were sent recently.” Ayahs are like this “Muhammad is not but a messenger. [Other] messengers have passed on before him. So if he was to die or be killed, would you turn back on your heels [to unbelief]? And he who turns back on his heels will never harm Allah at all, but Allah will reward the grateful. “Whoever worships to Muhammed” said Abu Bakr (as) “they should know that Muhammed (asm) has passed away.” “Whoever worships to Allah, they should know that he is eternal and he is never going to die.” Being Abu bakr means doing this. It takes loyalty, love, friendship. What about us? What did we give, what did we sacrifice when the companions have sacrificed their heads? How can we ask for the same heaven when the difference is so obvious? If we don’t learn anything those events will just turn into the old stories that we just listen and get emotional. Why we don’t be an Abu bakr? Why don’t we reinforce the faith that will take us to the heaven? Why don’t we read the lessons of faith and Qur’an that makes Abu Bakr (as), Abu Bakr (as)? Or did we forget the first order of quran? Then it’s just the time to remember. “Recite in the name of your Lord who created man from a clinging substance.” Read Allah’s magnificent arts. Read the message in a rose. In a group of bees… In the upcoming spring… Allah didn’t created them for nothing. He wants you to see something. As bediuzzaman says: “Lift up your head, look at the miraculous deeds of the most active and powerful being who wishes to make himself known. In the same way that you are not left to your own devices, so too, these phenomena and events have a master and a purpose.” Since they’re not aimless, then we should read them and get to know our Creator. We should love Him and gain His love by worshipping Him like Abu Bakr (as). It’s time to take steps to be like him. Have a great day.


Rusça

Абу Бакр (да будет доволен им Аллах). Первый праведный халиф, жемчужина среди сподвижников. Как сказано в Коране, он был одним их тех двоих. Спутник Пророка (мир ему) в хиджре. Второй в хиджре, второй в пещере, второй после нашего Пророка (саллаллаху алейхи ва саллям) в халифате. Второй похоронен рядом с могилой после нашего Пророка (саллаллаху алейхи ва саллям), второй будет воздвигнут после нашего Пророка (саллаллаху алейхи ва саллям) после конца света. Он второй кто войдет в рай после нашего Пророка (саллаллаху алейхи ва саллям). Второй из двух Хазрат Абу Бакр. Не хватит слов, времени и видео чтобы рассказать о нем. Постараюсь рассказать о некоторых эпизодах его жизни, чтобы понять каким величайшим духом он обладал. Хазрат Абу Бакр (да будет доволен им Аллах) был одним из первых мусульман. Его усилиями очень многие сподвижники приняли Ислам. Он был свидетелем всех 23 лет эпического пророчества. Его жизнь полна событиями, который наполняют наши сердца светом. Даже упоминание его имени вселяет в меня духовный энтузиазм и грусть. Не знаю с чего начать. Нелегко быть Абу Бакром (да будет доволен им Аллах). Он самый близкий друг, Солнца Вселенной, пророка всех пророков, нашего Господина Алейхиссаляту Весселям. Не легко быть во главе всего, самоотверженным, проницательным, милосердным, правдивейшим и благородным. Их связывала 20 лет дружбы до пророчества нашего Господина (мир ему). Эта дружба станет вечной и после пророчества. Истинная дружба- в беде и в радости. Быть другом, в первые дни пророчества нашего Милосердного Пророка (мир ему)- это как надеть рубашку из огня. Быть готовым к пыткам, мучениям, смерти и бедности. Конечно, проще когда большинство принимают Ислам. Имя Абу Бакра, останется в истории, первым из мужчин, кто принял ислам. Его храбрость в трудные времена не забудется. Пусть Аллах сделает нас Абу Бакром (да будет доволен им Аллах) и друзей как Абу Бакр (да будет доволен им Аллах). Однажды Посланник Аллаха (мир ему) решил помолиться возле Каабы, среди многобожников. Во время молитвы его окружили многобожники. Этот хадис передает Хазрат Али (да будет доволен им Аллах). Некоторые многобожники плевали на Него, некоторые тянули за одежду, некоторые злословили. Сподвижники, которые находились там, ничего не смогли сделать. И вдруг издалека с криком прибежал один доблестный герой. Разделил толпу, и спросил: «Вы хотите убить человека только за то что он сказал- мой господь Аллах?» Они оставили нашего Пророка (мир ему), и весь гнев излили на Абу Бакра (да будет доволен им Аллах). Его избили до потери сознания. Когда пришел в себя, весь в крови. Первое что он спросил, где Посланник Аллаха. Мать ответила: «Забудь о нем, тебя избили из-за Него.» «Отведи меня к нему» сказал он. Матери пришлось согласиться, и с помощью двух женщин отвели к нему. Посланник Аллаха (мир ему) заплакал, увидев его, и начал вытирать кровь с его лица. «О Расулюллах (саллаллаху алейхи ва саллям), не переживай за меня, если ты в порядке то и я тоже буду в порядке.» – сказал он. «Но помолись за мою мать, пусть она тоже уверует.» Как только Посланник Аллаха (мир ему) поднял руки для мольбы. Мать Абу Бакра зашла в комнату и произнесла шахаду. Даже в такие трудные времена, сердце Абу Бакра (да будет доволен им Аллах) билось за спасение имана других людей. Случилась ночь Мирадж. Представьте себе, произошло Чудо- событие для них. Многобожники захотели воспользоваться случаем, чтобы окружающие Пророка (саллаллаху алейхи ва саллям) покинули его. Посчитали что это неправдоподобно, и были нацелены на победу. Сказали если Хазрат Абу Бакр (да будет доволен им Аллах) оставит нашего Господина (саллаллаху алейхи ва саллям), то остальные тоже последуют за ним. С этой целью они пришли к Абу Бакру (да будет доволен им Аллах). Они рассказали ему, высмеивали Пророка. Хазрат Абу Бакр (да будет доволен им Аллах) выслушал и резко спросил «Он вам рассказал о Мирадже?». Они ответили «Да» «Если он так сказал, значит, так и было», – сказал он. Без капли сомнения, он сказал. Безусловная вера, вот что значит быть Абу Бакром (да будет доволен им Аллах). Интересуемся, задаем вопросы, расспрашиваем , но никогда не сомневаемся. Когда началось переселение мусульман, он пришел к Расулюллах Алейхи Вассалам. Спросил: «О Расулюллах Алейхи Вассалам, могу ли я тоже переехать?». «Подожди, Аллах даст тебе лучшее!» ответил он. И однажды, ему было велено сопровождать нашего Пророка (саллаллаху алейхи ва саллям). «Я не видела, чтобы мужчина так много плакал», – говорит его дочь. Он плакал от радости. Хиджра началась. Многобожники повсюду искали нашего Господина Алейхи Вассалам. Они хотели его убить. В пути Хазрат Абу Бакр идет то справа, то слева, то впереди, то сзади от нашего Пророка (саллаллаху алейхи ва саллям). Наш Господин Алейхи Вассалам был удивлен. «О Абу Бакр, ты должен идти справа от меня, почему ты так делаешь?», спросил он. «О Расулюллах, когда иду справа от тебя, в мысль приходит что если слева будет вред, поэтому иду на лево. Когда иду слева от тебя, в мысль приходит что если сзади стрела тебя настигнет или другой ущерб, поэтому иду сзади. Когда иду сзади, в мысль приходит что если спереди есть опасность, так и вращаюсь возле тебя.» Трудно быть Абу Бакром (да будет доволен им Аллах), жертвовать собой ради Пророка (саллаллаху алейхи ва саллям). «Я умру за тебя, О Расулюллах, пусть я буду выкупом за тебя»,- говорил он. Наш Господин Алейхи Вассалам спросил: «Умрешь ли ты за меня, О Абу Бакр», «-Да, О Расулюллах (саллаллаху алейхи ва саллям)»,- ответил он. «Почему?» спросил он. «Если я умру, один дом будет плакать, если с тобой что-то случится, все дома будут плакать, вся умма будет плакать, О Расулюллах (саллаллаху алейхи ва саллям)», – сказал он. Быть Абу Бакром, означает давать ответы как Абу-Бакр (да будет доволен им Аллах). В пути, многие узнавали Абу Бакра (да будет доволен им Аллах). Потому что он был известным торговцем. Те, кто общались с ним, спрашивали о нашем Господине Алейхи Вассалам. Правдивейший Абу Бакр, проходит через тяжелое испытание. Он не умеет лгать. Ох, если он скажет правду, то это смертельно опасно. Потому что, многобожники обещали награды за их головы. Если узнают о нашем Пророке Алейхи Вассалам то всему конец. Его ответ был безупречным. «Он мой путеводитель». Даже в такой трудной ситуации, он не опускается до лжи. Путеводитель, вечный путеводитель до судного дня. Как счастливы те, кто идет за ним! Только подумайте, когда он стал мусульманином, у него было 40 тыс. дирхемов. Во время хиджры у него не было даже 50 дирхемов. Всё свое огромное состояние он потратил на мусульман, на умму, чтобы избавить их от преследований многобожников. Вот вам пример умного торговца. Когда они прибыли в Медину, участок земли, куда опустилась верблюдица Пророка (саллаллаху алейхи ва саллям) Касва, был определен для строительства Аль-Масджид ан-Набави. Наш Господин Алейхи Вассалам сразу спросил о владельце участка. Нашел, и спросил цену. Владельцы хотели пожертвовать. Пророк (саллаллаху алейхи ва саллям) не принял. Тогда они попросили небольшую сумму. Наш Господин Алейхи Вассалам обратился к умме, кто хочет заплатить. Из толпы одна рука поднялась. Оставшиеся 50 дирхемов Абу-Бакр (да будет доволен им Аллах) не моргнув глазом отдал. Даже сегодня, молясь в Равзе в Медине, каждый раз когда мы делаем земной поклон, ему пишут награду. Быть Абу-Бакром (да будет доволен им Аллах) означает; настоящий умный торговец- это тот, кто инвестирует в загробную жизнь. Таким образом, невозможно обойти Абу Бакра. Спустя годы Мекка завоевана, после завоевания он сразу же бежит к отцу, обнимает его за шею, обнимает за ноги, и как- то убеждает его принять веру. И вместе с отцом пришли к Пророку (саллаллаху алейхи ва саллям). Наш Господин Алейхи Вассалам был смущен. Сказал: «Было бы лучше если бы мы пришли к Вам». На что Абу Бакр ответил;- «О Расулюллах, младший идет к ногам старшего. Ты Посланник Аллаха, ты старший! Поэтому мы пришли.» Отец произнес шахаду. Вместо того чтобы радоваться Абу Бакр (да будет доволен им Аллах) был расстроен. Опустился на землю и начал плакать. Пророка (саллаллаху алейхи ва саллям) был удивлен, спросил о причине. «Вспомнил о смерти твоего дяди Абу Талиба, я боролся, чтобы мой отец пришел к вере, и ты тоже боролся за своего дядю, Аллах удостоил моего отца верой, но он не дал это вашему дяде. Поэтому мое сердце болит. Ах, если бы эту радость Вы тоже испытали.»;- ответил он и снова заплакал. С одной стороны, его пророческое сострадание и бездонная доброта, с другой стороны, каждое его движение, каждый шаг был ради довольства Аллаха. В книге написано: «Ваши поступки должны быть ради довольства Всевышнего. Если Он доволен, вся Земля если обидеться на тебя не имеет никакого значения. Если Он принимает, если все люди отказываются от тебя, это не имеет никакого эффекта.» Представьте, что вы играете футбол на стадионе, где находятся 80 тыс. болельщиков. Вы забрали мяч и обвели 4-5 соперника. Передали пас другу. Он тоже открыл вам середину, вы применили прострельный удар, мяч полетел к воротам. 80 тыс. болельщики прокричали ГОООЛ. Но рефери поднял флаг и сказал офсайд. Если 80 тыс. скажут Гол, это засчитают? Нет! Чье решение действительно? Арбитра. Поэтому решает судья. И в наших деяниях тоже так же. Все люди аплодируют, даже если у вас есть миллион подписчиков, и все они говорят молодец, очень правильно сделал или очень правильно сказал; если Аллах не доволен Вами, офсайд. Это конец. Самое важное дело Вселенной- это довольство Аллаха. Быть Абу Бакром (да будет доволен им Аллах)- это значит, быть на вершине пути к довольству Аллаха. Однажды, после утренней молитвы в мечети Пророк (саллаллаху алейхи ва саллям) спросил; «Ночью кто- нибудь раздал милостыню?» Хазрат Умар (да будет доволен им Аллах) подумал, «О Расулюллах (саллаллаху алейхи ва саллям) ты спрашиваешь, но кто может ночью раздавать милостыню?». И вдруг, Хазрат Абу Бакр (да будет доволен им Аллах) поднял руку. Пророк (саллаллаху алейхи ва саллям) снова спросил; «Ночью кто-нибудь посетил больного?» Хазрат Умар (да будет доволен им Аллах) снова подумал, «Среди ночи кто найдет больного и посетит его?». Хазрат Абу Бакр (да будет доволен им Аллах) снова поднял руку. Пророк (саллаллаху алейхи ва саллям) опять спросил; «Ночью кто-нибудь помог другому мусульманину решить его проблемы?» Хазрат Умар (да будет доволен им Аллах) снова подумал, «О, кто кому среди ночи может помочь?». Хазрат Абу Бакр (да будет доволен им Аллах) снова поднял руку. Хазрат Умар (да будет доволен им Аллах) сказал; «О Абу Бакр, тебя невозможно обойти. Никто не сможет обойти тебя в благих деяниях». Однажды мусульманам был сделан призыв к войне в Табуке. Это был призыв к благотворительности. Досточтимый Умар (да будет доволен им Аллах) рассказывает: «Если я смогу обойти Абу Бакра, то только сегодня, потому что у меня есть имущество, а он беден». Он взял половину своего имущества, заметьте мы не говорим о закяте (2,5 процента от состояния), а половина всего состояния. Сподвижники о закяте (2,5 процента от состояния) говорили что это-закят скупого. Он собрал половину своего имущества и пришел с этим к Пророку. Посланник Аллаха (саллаллаху алейхи ва саллям) спросил неожиданный вопрос. «О Умар, что ты оставил своей семье?» На что Умар ответил: «О Расулюллах (саллаллаху алейхи ва саллям) это половина, другую половину я им оставил.» Через какое-то время зашел Абу Бакр (да будет доволен им Аллах). Он принес немного вещей, припасы, денег. Наш Пророк (саллаллаху алейхи ва саллям) понимает, что он принес все свое имущество, с присушим ему проницательностью спрашивает: «О Абу Бакр, что ты оставил своей семье?» Вот и ответ Абу Бакр (да будет доволен им Аллах) «Я им оставил Аллаха и Его Посланника.» «В тот день я понял, в благих делах его невозможно обойти.»:- сказал Умар (да будет доволен им Аллах). Когда Абу Бакр (да будет доволен им Аллах) возвращался домой один бедняк попросил у него одежду. «Пойдем к моим дверям»: – сказал он. Возле своего дома он снял с себя последнюю одежду и передал бедняку. Находит мешок, и сверху одевает циновку. Расулюллах (саллаллаху алейхи ва саллям) позвал его к себе. В это время Ангел Джабраил пришел к Пророку (саллаллаху алейхи ва саллям) и спросил его «О Расулюллах (саллаллаху алейхи ва саллям) кто рядом с тобой сидит в бурке?» Посланник Аллаха (саллаллаху алейхи ва саллям) ответил: «Это Абу Бакр. Он все свое состояние потратил ради Ислама. Он подтвердил меня, и выдал свою дочь замуж за меня.» Джабраил (Алейхи Салям): «Поздравь его, Аллах спрашивает, доволен ли мой раб мною?» Представьте себе, насколько это круто? Все человечество нуждается в Его довольствии, Всевышний, которому миллиарды людей стараются снискать Его довольство, доволен Абу Бакром (да будет доволен им Аллах) и спрашивает у него об его довольстве Создателем. Абу Бакр заплакал, сквозь всхлипы ответил: «Я доволен своим Господом, О мой Господь, я доволен твоей судьбой.» Ахх Ахх, солнце зашло, на улицах Медины раздался эхом голос матери правоверных Аиши, все еще в наших сердцах звучит этот голос. «Расулюллах (саллаллаху алейхи ва саллям) покинул нас, о верующие, он покинул нас.» Когда наш Пророк Алейхиселату Весселам попрощался с этим миром и отправился в вечное царство, к своему Господу, Хабибу, Возлюбленному, сподвижники были опустошены. Плакали, в каждом углу кто-то рыдал, бились в истерике. Они не хотели верить. Безумно любили Расулюллаха (саллаллаху алейхи ва саллям), каждый из сподвижников, не моргнув глазом мог отдать за него свое имущество, своего ребенка, свою жизнь. Они привыкли видеть каждый день его красивое лицо, в мечети наполненным его прекрасным запахом, где они вместе поминали Аллаха. Они привыкли его улыбке, которая может растопить горы, и от разлуки их сердца горели. Это и есть безграничная любовь к Расулюллаху (саллаллаху алейхи ва саллям). Сжигает сердца. Скалы, граниты, железо, сталь ничто не сможет противостоять этой любви. Сжигает, растапливает. Как может выдержать хрупкое сердце? Хазрат Умар (да будет доволен им Аллах) обнажил свой меч. Плача, но в тоже время: «Он не умер, он как пророк Муса беседует со своим Господом. Если кто скажет что он умер, я расколю его на две части своим мечом.»:- кричал он. Это была с мучительной болью-разлука. В этот момент вышел Хазрат Абу Бакр (да будет доволен им Аллах). Он прочитал аяты, которого все знали но забыли в тот момент. Позже досточтимый Умар признается: «Мы знали наизусть эти аяты, но в тот момент мы подумали, что он только что ниспослан.» Так какие это были аяты? «Мухаммад всего лишь посланник, до которого тоже были посланники. Неужели же, если он умрёт или будет убит, вы обратитесь вспять?! А если кто и обратится вспять, то этим он ничуть не повредит Аллаху, а благодарных Аллах вознаградит» (сура 3 «Али Имран», аят 144). Потом Абу Бакр (да будет доволен им Аллах) сказал: «Пусть знают те из вас, кто поклонялся Мухаммаду, что Мухаммад умер, и пусть те из вас, кто поклоняется Аллаху, помнят, что Аллах жив, и Он никогда не умрёт. Для того, чтобы быть досточтимым Абу Бакром, нужно- это. Верность- требует этого. Любовь- требует этого. Дружба с Пророком (саллаллаху алейхи ва саллям)- требует этого. Как насчет нас? Как мы можем желать тот же рай, к которому стремились сподвижники? Если мы не получим для себя урок, эти истории останутся как воспоминания, где мы слушали со слезами на глазах. Почему бы нам не стать Абу Бакром? Почему мы не стремимся получить единственное резюме к раю, резюме- Веры. Почему мы не читаем уроки веры и Корана, которые сделали Абу Бакра Абу Бакром (да будет доволен им Аллах). Или мы забыли первую заповедь? Если так, то самое время вспомнить, «Икра» «Читай во имя твоего Господа, Который сотворил все сущее.» Читай вселенную, читай себя, читай чудесные произведения Аллаха. Букет роз, пчелиный рой, наступающую весну. Твой Господь создал их не для того, чтобы ты игнорировал. Какие замечательные слова Бадиуззаман Саид Нурси: «Подними голову. Посмотри на создания Вечного и Могущественного Творца. Они тоже, как и ты под присмотром.» Если это так, то самое время осознать, познать нашего Создателя, полюбить его и с помощью поклонения Ему заслужить любовь. Стараться быть похожим на Абу Бакра (да будет доволен им Аллах). Желаю Вам рая! Вверяю Вас Аллаху!


Fransızca

Abû Bakr (ra). Le premier des califes. Une perle des compagnons. Le deuxième de deux, selon l’expression du Coran. Le compagnon de notre Prophète (asm) durant l’hégire. Le second de l’hégire, le second dans la grotte, le second après notre Prophète (asm) pour être calife. Le second enterré dans la tombe à côté de notre Prophète (asm), le second qui sera ressuscité après notre Prophète. Le second qui entrera au paradis après notre Prophète (asm). Le deuxième de deux, Abû Bakr (ra). Ni mot, ni temps, ni vidéo ne suffisent à l’expliquer. Je vais essayer de parler de quelques scènes de sa vie. On comprendra peut-être à quel point c’est un grand âme. Abû Bakr (ra) était l’un des premiers musulmans. Il a également conduit de nombreux grands compagnons à devenir musulmans. Il a témoigné des 23 années de l’histoire de la prophétie. Sa vie est remplie de nombreux événements remplissant les cœurs de lumière. Même mentionner son nom me donne une paix et tristesse intérieur. Je ne sais pas par où commencer. Ce n’est pas facile d’être Abû Bakr (ra), d’être l’ami du soleil de l’univers et le plus proche de notre prophète (asm). Ce n’est pas facile d’être en avant dans tout, celui qui sacrifie le plus, le plus courageux, le plus loyal et le plus juste. Il était ami avec notre Prophète (asm) depuis 20 ans avant la prophétie. Cette amitié deviendrait éternelle après la prophétie. Il sera à coté de lui pour surmonter chaque difficulté. Être un ami du Prophète (asm) durant les premiers jours de la prophétie était comme porter une chemise de feu. Cela signifiait la torture, la misère, la mort et la pauvreté. Il est facile de choisir l’Islam et de se convertir quand tout le monde le fait. Ce qui rend spécial Abû Bakr (ra) est qu’il fait parti des premiers. Il a fait preuve de courage à une période très difficile. Qu’ Allah nous permet de devenir comme Abû Bakr (ra) et nous donne des amis comme lui. (D’après Ali ibn Abi Talib (ra)) Un jour, notre Prophète (asm) a voulu prier à la Kaaba entre les non croyants. Soudain, ces non croyants l’ont entouré. Certains crachaient sur lui et d’autres tiraient ses vêtements. Les Compagnons n’ont rien pu faire. Puis quelqu’un apparut de loin, un brave héro était entrain de courir vers notre Prophète (asm) tout en criant. Il entra dans la foule puis dit : “Vous allez tuer un homme juste parce qu’il a dit mon Seigneur est Allah?” Suite à cela, ils ont donc laissé notre Prophète (asm) et se sont vengés d’Abû Bakr (ra). Ils l’ont battu jusqu’à ce qu’il s’évanouit. Lorsqu’il se réveilla couvert de sang, il demanda : “Où est le Messager d’Allah (asm)?” Sa mère lui dit: “Laisse tomber, de toute façon, c’est à cause de lui que tu as été battu”. “Emmène moi chez lui” a-t-il dit. Quand sa mère a compris qu’il ne restera pas sans le voir, elle l’emmena avec l’aide de 2 personnes. Quand notre Prophète (asm) l’a vu, il commença à pleurer. Il essuya le sang de son visage. Abû Bakr dit “Ya Rasulallah (asm)! Laisse-moi.” Puis il ajoute “Tu vas bien donc je vais bien aussi. Mais pourrais-tu prier pour ma mère qui se trouve derrière cette porte. Pries pour qu’elle aussi croit en Allah.” Dès que notre Prophète (asm) ouvra ses mains, sa mère entra et prononça la shahada. Etre Abû Bakr signifie de sauver la foi de quelqu’un d’autre même dans des moments très difficiles. La nuit du Miraj était réalisée. Pensez à quel point c’était incroyable pour eux tous ces évènements qui avaient lieu. Les non croyants ont vu cela comme une opportunité, ils voulaient en effet, séparer les personnes de l’Islam en disant que tout cela était des inventions. Ils ont pensé que s’ils séparaient Abû Bakr (ra) de notre Prophète (asm), les autres le quitteraient aussi. Ils sont donc directement allés chez Abû Bakr (ra) pour lui raconter l’évènement du Miraj tout en se moquant et en ricanant. Lorsqu’ Abû Bakr (ra) les a écouté, il leur a demandé : “C’est lui qui a raconté cet évènement?” Ils ont répondit “oui”. Puis il a dit : “S’il a dit cela, c’est que c’est vrai.” sans aucun doute. Être Abû Bakr (ra), c’est ne pas douter de sa foi. C’est d’être capable de dire ” On est curieux, on se pose des questions mais on ne doute jamais” Lorsque l’hégire commença, il est venu à côté de notre Prophète (asm) “Est-ce que je dois aussi y aller ya Rasulallah?” demanda-t-il. “Non, attends. Allah te donnera mieux.” lui répondit notre Prophète (asm). Puis un jour, notre Prophète lui a annoncé la bonne nouvelle de sa compagnie, sa fille rapporta: “Je n’ai pas vu un homme pleurer autant.” Il pleurait de joie. Le voyage avait commencé. Les non croyants cherchaient partout notre Prophète (asm) pour le tuer. Abû Bakr tournait autour de lui à sa droite, sa gauche, devant et derrière. Notre Prophète (asm) se rendit compte de cette étrange situation et demanda: “Ya Abû Bakr (ra) ta place est ma droite, tu dois donc marcher sur ma droite. Pourquoi fais-tu cela?” “Ya Rasulallah (asm) quand je marche sur ta droite j’ai peur que tu vas recevoir un mal depuis ta gauche, je vais donc immédiatement sur ta gauche. En marchant sur ta gauche, j’ai peur qu’une flèche te blesse par derrière. A ce moment-là, je passe tout de suite derrière. Quand je passe derrière toi, j’ai peur qu’il y ait un danger devant toi, c’est ainsi que je tourne autour de toi. ” Il est difficile d’être Abû Bakr (ra) et de se sacrifier. Il disait “Je mourrais pour toi ya Rasulallah (asm)”. Notre Prophète (asm) lui demandait: “Pourrais-tu mourir pour moi Abû Bakr? ” “Oui ya Rasulallah (asm)” lui répondit-il. “Pourquoi?” “Si moi je meurs, une maison pleurera, mais si quelque chose t’arrive à toi, toutes les maisons pleureront, toute la oumma pleurera Ya Rasulallah (asm)” a-t-il dit. Être Abû Bakr (ra) signifie de donner des réponses comme Abû Bakr (ra). Pendant la migration, il y avait des personnes qui le reconnaissaient parce qu’il était un commerçant bien connu dans la région. Ceux qui lui parlaient lui posaient des questions sur l’identité de notre Prophète (asm). Abû Bakr (ra), qui est al-Siddiq, entra dans une grande épreuve. Il ne peut pas mentir. Mais s’il dit la vérité, il y a la mort à la fin car les non croyants ont mis un prix sur la tête de notre Prophète (asm), s’il est reconnu, tout sera fini. Il répond alors sagement : “Il est mon guide.” Même dans ces conditions difficiles, il ne choisissait pas le mensonge. Oui, c’était son guide, c’était un guide éternel. Heureux sont ceux qui sont guidés par lui. Dites-vous que quand il était devenu musulman, il avait 40 000 dirhams. Lorsqu’il a migré, il n’avait même pas 50 dirhams. Il a dépensé son énorme fortune pour les musulmans, la libération des musulmans torturés et pour la oumma. Ceci est un intelligent commerçant. Lors de l’arrivée à Medine, le premier terrain pour Masjid Al-Nabawi a été déterminé comme l’endroit où le chameau de notre Prophète (asm), Kasva s’est assis. Notre Prophète (asm) a ensuite tout de suite demandé le propriétaire du terrain. Il l’a trouvé et lui a demandé le prix. Ils ont voulu faire un don mais notre Prophète (asm) n’a pas accepté. Ils ont donc demandé un petit prix. Notre Prophète (asm) a demandé à la oumma. Qui veut payer? Une main s’est levée de la foule. C’était Abû Bakr (ra), il donnait ses 50 derniers dirhams restants. Aujourd’hui encore, en priant là-bas à Médine, chaque fois que nous mettons nos têtes en prosternation, une récompense lui est écrite. Être Abû Bakr (ra) signifie donc d’être un commerçant intelligent, qui investit dans l’au-delà. C’est pour cela que dépasser Abû Bakr (ra) est impossible. Des années plus tard, la Mecque a été conquise. Après la conquête, il courra immédiatement chez son père, lui fait un câlin et le convainquit de croire en l’Islam Il l’emmena donc devant Rasulullah (asm). Quand il l’a vu, notre Prophète (asm) a eu honte et lui dit : “J’aurais aimé que nous soyons venu vous voir.” Abu Bakr (ra) répondit : “C’est au petit de venir voir le grand, toi tu es Rasulallah. Tu es le Messager d’Allah, tu es grand. C’est pourquoi nous sommes venus.” Son père prononça ainsi la shahada. Abû Bakr s’effondra alors et se mit à pleurer. Notre Prophète, surpris : “Pourquoi pleures-tu?” Il répondit “La mort de ton oncle Abû Talib m’est venue à l’esprit, J’ai fait beaucoup d’effort pour mon père et toi pour ton oncle. Allah a accordé la shahada à mon père, mais il ne l’a pas accordé à ton oncle. Cela me fait mal au coeur. J’aurais tellement aimé que tu vives cette joie” Chaque action, chaque mouvement qu’il faisait avait pour but d’ obtenir la bénédiction d’Allah. Comme ça a été mentionné dans Lema’lar: “Vous devez chercher dans vos actions la bénédiction d’Allah. Si votre action Lui plait, le déplaisir de toute la planète n’aura pas d’importance. Si Lui accepte une action, son rejet par toute la population n’aura pas d’effet.” Imaginez que vous jouez au foot dans un stade avec 80 000 personnes. Vous avez pris le ballon et traversé 4-5 adversaires. Vous avez envoyé la balle à votre ami. Il vous a ouvert le milieu, vous l’avez frappé d’un coup de pied et vous avez marqué un but. 80 000 personnes ont crié. MAIS vous avez regardé l’arbitre lever le drapeau. Il a dit hors-jeu. Est-ce que ça compte si les 80 000 personnes disent que c’est un but? Ça ne compte pas. Quelle décision est valable? Celle de l’arbitre. Il faudra donc convaincre et contenter l’arbitre. C’est la même chose pour nous dans nos actions. Même si tout le monde applaudit, même si vous avez un million d’abonnés qui vous disent bravo, tu l’as très bien fait; si Allah n’est pas content, hors-jeu. L’action sera finie. Le contenter est la chose la plus importante de tout l’univers. Donc Abû Bakr signifie aller au sommet du chemin menant à la bénédiction d’ Allah. Un jour, après la prière du matin, notre Prophète (asm) a demandé dans la salle de prière: “Quelqu’un a-t-il donné pour la charité cette nuit?” Omar ibn al-Khattab (ra) s’est dit “Ya Rasulallah (asm) vous demandez, mais qui donnera pour la charité en pleine nuit?” Abû Bakr (ra) a juste levé sa main. Notre Prophète (asm) a de nouveau demandé: “Quelqu’un a-t-il rendu visite à un patient cette nuit?” Omar ibn al-Khattab s’est dit “Qui trouvera un patient la nuit et lui rendra visite?”. Encore une fois, Abû Bakr (ra) a levé sa main. Notre Prophète (asm) a de nouveau demandé: “Quelqu’un a-t-il résout les ennuis d’un frère musulman cette nuit?” Omar ibn al-Khattab (ra) s’est encore dit “En pleine nuit, qui peut résoudre le problème de quelqu’un?” Abû Bakr (ra) a de nouveau levé sa main. Omar ibn al-Khattab (ra) a alors dit “Tu ne seras pas dépassé Abû Bakr (ra). Personne ne pourra te dépasser en bonté.” Un jour, un appel a été lancé aux musulmans pour la bataille de Tabouk. C’était un appel pour donner à la charité. Omar ibn al-Khattab a pensé “Maintenant, je dépasserai Abû Bakr (ra) parce que j’ai plus de bien que lui ” Il prend la moitié de ses biens. Nous ne parlons pas de de la zakat qui représente 1/40 des biens. Il prend la moitié de toute sa propriété. Les compagnons disaient que donner 1/40 pour la zakat est la zakat des radins. Quand il apporta tout ça à notre Prophète, notre Prophète (asm) lui pose une question très différente: “Qu’est-ce que tu as laissé pour chez toi Omar?” Omar(ra) répondit : “Ca c’est la moitié. J’ai laissé l’autre moitié ya Rasullallah (asm)” Quelque temps après, Abû Bakr (ra) arriva. Il avait les bras remplis de marchandises, de nourritures et un peu d’argent. Notre Prophète (asm) comprit qu’il a apporté tous ses biens et lui demanda: “Qu’est-ce que tu as laissé pour chez toi et ta famille?” Voici une réponse d’Abû Bakr (ra) “J’ai laissé Allah et Son Messager (asm). Omar (ra) dit alors: “J’ai réalisé ce jour-là qu’il est impossible de le dépasser en bonté.” Pendant qu’ Abû Bakr (ra) rentra chez lui, un pauvre veut de lui ses vêtements. “Viens chez moi” lui dit-il. Quand il entra chez lui, il enleva ses vêtements et donna sa dernière propriété à ce pauvre. Il trouve un tissu très ancien et le porta comme vêtement. Après cela, quand il était à coté de notre Prophète, Jibril-i Emin (as) arriva et demanda “Qui est cette personne qui s’est vêtu de cette abaya ya Rasulallah (asm)?” Il lui répondit: “Voici Abû Bakr. Il a dépensé tous ses biens pour l’Islam.” Jibril (as) dit: “Félicitez-le. Allah demande: ‘Mon serviteur dans cette situation là, est-il content de moi?” Est-ce que vous arrivez à imaginer à quel point c’est génial. Toute l’humanité est dans le besoin du contentement d’Allah mais Lui est content d’Abû Bakr (ra) et lui demande en plus si son serviteur Abû Bakr est satisfait de Lui. Abû Bakr (ra) sanglota et dit : “Je suis satisfait ya Rab, je suis heureux de mon destin ya Rabbi” Quand le soleil s’est couché, la voix de notre mère Aisha (ranha) a résonné dans les rues de Médine; elle résonne encore dans nos cœurs. “Oh les croyants! Le Messager d’Allah (asm) est décédé, le Messager d’Allah (asm) est décédé!” Notre Prophète (asm) avait quitté ce monde, il avait rejoint le monde éternel, il avait rejoint le Bien-aimé. Les compagnons étaient dévastés. Ils étaient tous en sanglots. Il y avait dans tous les coins, des gens qui pleuraient. Ils ne voulaient pas y croire. Ils aimaient notre Prophète (asm) si follement que, chacun d’eux aurait donné sa propriété, son enfant et sa vie pour lui. Ils étaient tellement habitués à le voir tous les jours, à prier avec lui dans la mosquée remplie de son odeur jusque tard la nuit. Ils aimaient tellement voir son beau visage tous les jours, que cette séparation leurs brûlait le cœur. Cela est ce qu’on appelle Ask-i Rasullullah (asm). Ça brûle le cœur. Rien et personne ne peut rester contre cet amour. Omar ibn al-Khattab (ra) a alors sorti son épée. D’une part, il pleurait et d’autre part il disait : “Il n’est pas mort, il lui est arrivé ce qu’est arrivé au prophète Musa, il est allé rencontrer son Seigneur! Si quelqu’un dit qu’il est mort; je le couperais en deux avec mon épée. ” La séparation était douloureuse. Puis à ce moment même, Abû Bakr (ra) sortit. Il a lu des versets que tout le monde avait oublié sur le moment, bien qu’ils les connaissaient tous. Omar ibn al-Khattab (ra) avouera plus tard: “Bien que nous connaissions ces versets par cœur, sur le coup nous avions pensé qu’ils venaient d’être révéler” “Muhammad n’est qu’un messager -des messagers avant lui sont passés -. S’il mourait, donc, ou s’il était tué, retourneriez-vous sur vos talons ? Quiconque retourne sur ses talons ne nuira en rien à Allah; et Allah récompensera bientôt les reconnaissants.” (Al-İ İmrân 144) “Ceux qui croient en Muhammad (asm)”, a déclaré Abû Bakr (ra), “sachez que Muhammad (asm) est mort. Ceux qui croit en Allah sachez qu’il est Hayy, Baki et ne mourra pas. ” Être Abû Bakr (ra) nécessite cela. La fidélité exige cela. L’amitié du Prophète (asm) exige cela. Et nous? Qu’avons-nous mis sur le chemin pour lequel les compagnons ont sacrifiés leurs vies ? Qu’avons nous fait pour oser demander le même paradis qu’eux? Si nous en tirons aucune leçon, ces histoires deviendront des anciens souvenirs que nous écoutons seulement. Pourquoi ne devenons-nous pas comme Abû Bakr? Pourquoi ne renforçons nous pas notre foi, qui est le seul moyen pouvant nous emmener au paradis. Pourquoi ne lisons-nous pas les leçons de foi et le Coran qui ont font d’Abû Bakr, Abû Bakr? Ou avons-nous oublié le premier ordre? Le bon moment pour se souvenir est donc venu: “Ikra” “Lis, lis au nom de ton Seigneur qui t’a créé.” Lisez l’univers, lisez vous vous-même. Lisez les œuvres miraculeuses d’Allah. Lisez une pile de roses, une colonie d’abeille, un nouveau printemps. Le Seigneur ne les a pas créés pour qu’ils soient ignorés. Regardez ce que Bediuzzaman dit: “Lève ta tête. Regard les merveilleuses œuvres d’une puissance qui veut se présenter. Tout comme tu n’es pas errant sur cette Terre, ces évènements ont donc aussi un Maître et un but” Puisqu’ils ne sont pas errants, alors il est temps de les lire, d’apprendre à connaître notre Seigneur et à l’aimer et à nous faire aimer en l’adorant. Il est temps de prendre des décisions pour devenir comme Abû Bakr (ra). Bonne journée!

Önce Güldürdü Sonra Ağlattı!

Buraya aslında gün içinde gelen insanlarla ilgilenen de aslında önemli bir ekip var. Biraz da ondan… onlardan bahsetmek lazım. Bizim burada zaten çay dağıtan, perde arkasında çalışan, mutfakta çalışan; bizim mutfak dediğimiz kavram biraz daha geniş tabi. Mesela videoların montajını yapan adam da mutfakta çalışıyor bizim deyimimizle, işte kameraya kaydeden arkadaşımız da mutfak elemanı olarak. Mesela buranın teknik işlerini yapan bir sürü arkadaşımız var. Elektriğinden, gerçekten suyuna, tesisatına; harıl harıl. Hani burda gördüğünüz dekor da mesela el emeğidir pek çoğu. Kendi gayretleriyle kardeşlerimiz yapıyorve gerçekten de bir topyekün aslında bir ekip çalışması var. Hafta içinde kardeşlerimiz sokağa iniyorlar, kart dağıtıyorlar, broşür dağıtıyorlar. İnsanlara ALlah’ı anlatıyorlar. Bir fırsatını bulup Allah’ı anlatabilir miyiz? Derdimiz bu yani. (Gümleme sesi) Bir fırsatını bulup heryerde Allah’ı anlatmaya çalışıyor kardeşlerimiz. İniyorlar, Risale bastırdık 20.000 tane bunları dağıtıyorlar. Büyük bir kısmını dağıttılar falan. Kardeşlerimiz koşturuyorlar, mücadele veriyorlar. Hani nerde bir belki Cenab-ı Hak fırsat yaratırda orada bir kişinin imanına vesile oluruz diye. Elhamdülillah Çınaraltı açıldığından beri yüzlerce böyle ateistin iman ettiğine şahit olduk. Namaz kılanların sayısı, namaza başlayanların sayısı; gerçekten biz de bilmiyoruz. Kaç rekat namaz kıldıklarını hele Batuhan! hiç bilmiyoruz. Elhamdülillah çok güzel imani faaliyetler yapılıyor ve burdaki kardeşlerimiz samimane çabalarıyla.. Aynı zamanda burdaki ekipte de bir renklilik var; onu farkedersiniz. Gelir gelmez yani ekipte bir hareket var yani; bir aksiyon, bir renkli yani simalar. Yani burda yaşadığımız gün içinde o kadar çok güldüğümüz hadise oluyor ki. Bu aslında benim bir duamın sebebiydi, kardeşlerimiz çok iyi bilirler. Hatta hemen gülmeye başladılar. Burası açılmadan önce ben Cenab-ı Hak’ka şöyle bir dua etmiştim. Elhamdülillah duam kabul oldu. Tabi önceleri çok şükrediyordum ama şimdi farklı bir açıdan yani, iyi mi ettik kötü mü ettik onu da bilmiyorum ama. Açılmadan önce şöyle bir dua etmiştim. Dedim ki: “-Ya Rabbi” hani ben farklı yerlere de gittim, farklı ortamları gördüm, hani Çınaraltı hiç bir yere bağlı olmasın falan diye üğraştık. Tamamen gençlerin kendi projesi olsun tamamen kendi gayretleriyle, hiç bir yere tabiri caizse sırtını yaslamaksızın, tamamen Allah’a yönelerek böyle kendi imkanlarıyla, hani herkesin gelebileceği; şucu bucu denilmeyen. O yüzden bir yere bağlı değil. Yoksa bir cemamate bağlı olmak kötü bir şey değil. Bu aralar çünkü böyle bir yafta atılmaya çalışılıyor. Tam tersi bu milleti güzelleştiren en temel unsurlardan birisi bu tarz çalışan insanlar. Allah için uğraşan, Allah Rızası için çalışan kardeşler her tarafta var. Çınaraltı hiç bir yere bağlı değil. Hani şu manada bağlı değil. Şucu, bucu denilmesin diye; tamamen üniversiteli gençlerin böyle kendi girişimleriyle oluşturduğu bir proje ve gerçektende elhamdülillah mâkes buldu, karşılık buldu. Ve ben açılmadan önce tabi çok tereddütler içindeyim. Yaa olur mu, olmaz mı? İmkan yok, para yok, kimseyi tanımıyorsun. Nasıl yapacaksın felan. “Ve hüve ala külli şey’in kadir” “Allah’ın gücü her şeye yeter” Osman. Allah’ın kazinesi sonsuzdur falan. Yapar mıyız, yapamaz mıyız? Derken Cenab-ı Hak etrafımıza böyle bir ekip oluşturdu. Çok şükür. Sosyal medyadan, duyan, gelen, ben de varım diyen. Konuştuğumuz her kesin kalbinde bir heyacan uyanmaya başladı ve elhamdülillah Cenab-ı Hak; 8 aylık bir çalışma, bir gayretin neticesinde, bir kuracak bir ekip oluştu ve kuruldu. Ama kurulmadan önce ben şöyle bir dua etmiştim. Dedim ki:”Ya Rabbi ben çok farklı ortamlara girdim çıktım, bazı ortamlarda hani ehli dünya iken; eski hayatımda iman etmeden önce çok sıkılıyordum. Girip çıkıyordum böyle ortamlara ama çok sıkılıyordum. Ya böyle sıkılmayacağım, sıradışı insanların olduğu bir yer nasip et Ya Rabbi. Ekibimiz sıra dışı olsun.” dedim. Arkadaş bir tane normal adam yok yaa. (Hayal kırıklığı müziği arka fonda). Yani kime elimi uzatsam, kimle böyle omuz omuza gelsem, kimle böyle bir dertleşeyim desem adam deli çıkıyor. Yani demekki yani bu yolda da böyle bir şey de var tabi. Hani gerçekten de şu ahir zamanda Peygamber Efendimiz’in(s.a.v.) hadisi var ya. Ona mazhar oluyorlar. Gerçekten “Ahir zamanda dini yaşayana ‘mecnun’ diyecekler” diyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam. Yani demekki dini yaşamak o kadar anormalleşecek. “Olur mu yaa. Sen işini gücünü nasıl kaptıracak bir riske girebilirsin.” “Aman oraya gitme. Mimlenirsin, fişlenirsin” Ne demek bu işte bak? “Deli misin öyle bir yere gidiyorsun” Dünya menfaatini kaçırıyorsun. “Ahiret, ahiret. Ser seccadeni kıl namazını ya. Karışma kimseye.” Bu asrın değil mi? mottosu bu. Sloganı bu. Niye? Şeytan çok güzel bir taktik bulmuş. Müslümanları böyle göbeğinin altında ezdirecek, müslümanları dünyevileştirecek ve müslümanları müslüman kimliğinden koparacak; artık sıradan, dünya için yaşayan bir insan haline çevirecek bir projenin içinde. Şeytan. İşte o yüzden ne yapmak lazım? Burada bir parça böyle sıradışı olmak lazım. Dediğim gibi çok renkli kardeşlerimiz var. Bu gün Canberk’le falan bir konuştum. Ya dedim kardeşlerimizin böyle şeyleri var… hikayeleri, yaşadığımız garip şeyler. Hangisini anlatsak? Ya liste uzadıkça uzadı. Ben artık aklıma hangisi geliyorsa onu anlatacağım. Mesela Emin. Emini anlatayım. Bizim Emin diye bir kardeş var. Görmüşsünüzdür böyle iki metreye yakın boy, esmer felan Şimdi şehir dışında kendisi. Kardeşimiz böyle Twitter’a bakıyor. Twitter’dan sorumlu. Bir özelliği var. Geceleri…buna karabasan geliyor… Yani burda iki metre boyunda, hani kapı genişliğinde, enine doğru da bir metreden fazla, yani Batuhan’dan 30 tane yan yana, üst üste koy. Öyle bir şey. (Salon gülüşüyor) Ya bu…cüssede birisini düşünün ve bu adamın uyur gezer olduğunu düşünün ve aynı zamanda karabasan geldiğini düşünün ve onunla salonda yan yana yattığınızı düşünün. Yani kardeşlerimiz burda ne filimler çekiyorlar. Sefa yatıyor. Bir kere anlattı bana böyle. Hee Sefa’nın boyutlarını da söyleyeyim. Sefa burda mı? Sefa bir gelsene Sefa. Çağırsanıza bir Sefa’yı. Sefa’yı da gelsin. (Gülüyor) Sefa iki metre.(Yanlış söylüyor) Birisi Sefa’nın yanında…Ali Osman bir Sefa’nın yanında ayağa kalksana. Sefa’nın hani. (Salonda gülüşmeler) Ha 1.95 lik Okan var. Okan lütfen. (Gülüşmeler devam ediyor). Emin! Okan’dan iki tane olduğunu düşünün böyle bir adam. Sefa yatıyor, Emin yatıyor. Gece böyle bir yarım saat, bir saat geçiyor. Yani şöyle bir karartı düşün üstünde 2 metre boy yani 110 kilo felan bir cüsse, devasa bir surat Gecenin karanlığında Sefa gözlerini bir açıyor. Oturabilirsiniz bu arada. Batuhan senin ne işin var orda? Hemen gittin. Nerde bir boy ölçüşme var hemen gidiyorsun. (Batuhan bir şeyler söylüyor) Tabi karabasarken o da görüyor yani. (Gülüşmeler ve Batuhan’ın kınuşması devam ediyor.) Yalnız bu kara olan Emin’mi onu bilmiyorum yani. Hakkaten. Ama basan bişey var. Şimdi Sefa’yı düşün. Yatıyor, gözünü bir açıyor, karşısında böyle devasa bir adam. Sefa’ya diyor ki, yaklaşıyor böyle: “Turuncu tişörtlü nerde?” diyor. (Gülüşeler) Turuncu tişörtlü kimse yok! Gece diyor, ağabey diyor, bir buçuk saat boyunca turuncu tişörtlü birisini aradı diyor. ve ben varım o var. Kimse yok diyor yani. Nası? korkunun boyutlarını düşünsene; devasa bir adam karanlığın içinde yürüyüp duruyor. (Gülüyor) Sürekli. Turuncu tişörtlü birisini arıyor. Abi resmen…yani..bir…cinayet hikayesi gibi yani. (Salondan birisi bir şey söylüyor) (Gülüyor) Hayır o cüsseden sevgi beklemiyor yani Sefa o an. Sonra neyse uyuyorlar felan. Bir kaç saat geçiyor. Sefa gene bir gürültüye uyanıyor. Bir kalkıyır. Yani bu iki metre boyundaki dev cüsseli adam salonun ortasında ellerini açmış sürekli yuvarlak çizerek koşuyor. Güm Güm Güm.(Salon gülüşüyor, Osman gülüyor) Sefa…ondan sonra işte evlenmeye karar verdi. (Kahkaha atıyor. Salon gülmeye devam ediyor.) Ancak kendimi böyle kurtarabilirim. Gerçekten Emin’le yaşanan hikayelerin sayısı çok. Bir sürü hikaye var. Bazıları hani RTÜK kapatabilir. O yüzden anlatamam. Sıkıntılı hikayeler de var. Yani kardeşlerimiz gerçekten burada çok ciddi gayretin içindeler. Hem bir yandan böyle gün içinde Cenab-ı Hak’kın yaşattığı bir süre tevafuk var, hani haletler var. Hani Cenab-ı Hak’kın yani bir şeyi denk getirmesi demek. Normalde olmayacak sıradışı bir olay. Mesela atıyorum; ben Nuri’den bahsediyorum, Nuri 3 aydır gelmemiş, pat bir anda Nuri geliyor. Bu bir tevafukdur mesela. Bu 1,2,3,4,5 hani sürekli tekrar edince anlarsın ki bu alelade bir iş değil. Demekki tevafuk alameti makbuliyettir. Cenab-ı Hak diyor ki yani, kulum sizin burda genç halinizle gayret etmenizden ben memnunum, razıyım diyor adeta. Böyle bir işaret hissediyoruz. Bunun gibi tevafukvari olaylar oluyor. Tabi kardeşlerimiz şevke geliyor, gaza geliyor. Biz burda işte; yeni geliyor adam bir ay, iki ay, üç ay, dört ay, artık risale okuması için. Kardeşim diyoruz ki yaa: beni dinleyerek nereye kadar devam edebilirsin. Videolarımızı artık hani iki yıldır izliyorsan ve hala daha risale okumamışsan bir daha izleme lütfen çünkü beni anlamamışsın diyoruz. Esas mesele biz fragman anlatıyoruz, hani filmin devamı burada. Sürekli fragman izleyerek de film anlaşılmaz, o yüzden Risale-i Nur’a yönlendiriyoruz. Özellikle yeni gelenlerde de bu çalışmayı yapıyoruz. Biz de böyle anlatıyoruz ya; gün içinde ateist geliyor, deist geliyor, konuşuyoruz, anlatıyoruz, iman edenler “Allahu Ekber” falan şahadet getirenler böyle. Bizim Berkan’da gaza geliyor tabi. Yaa diyor Osman Ağabeyler anlatıyor, ben niye anlatamayayım yaa falan diyor. Gidiyor bir gün bir evrimci ateist, okuldaki arkadaşının yanına; Canberk’de tanıyor. Oturuyor bunlara, Berkcan diyor anlat diyor bu ateizm dediğin, hani meseleni anlat bakalım diyor. Çocuk anlatmaya başlıyor. Bu ilk başta hani girecek yer arıyor tamam mı? Bu çocuk anlatıyor, bu da girecek yer arıyor. Bana anlattı meseleyi aynen böyle. “Ağebey” diyor “giremiyorum konuya bir türlü; çocuk şakır şakır anlatıyor, şakır şakır anlatıyor. Bir süre sonra geriye yaslandım” diyor. (Salondan ve Osman’dan gülmeler) “Dinliyorum çocuğu, baktım çocuk çok mantıklı konuşuyor” diyor. (Salonla karşılıklı gülmeler) “Kardeş sen haklısın yaa” dedim diyor. “Kalktım gittim” Yani artık Berkan öyle bir hale geldi ki adam ateistle konuşunca ateistin kafirliği artıyor. Yani imansızlığı güçleniyor. İmana getirecek yerde adamın iyice imansız olmasını sağlıyor. Yani artık biz de ters etki olarak; ateiste anlatma müslümana anlat imanı kuvvetlensin falan. Yani adam gidiyor çocuğa anlatayım derken tam tersi ava giden avlanır oluyor. Sen haklısın kardeşim diyor. Ben de geldiği zaman bana anlatınca; kardeşim dedim sen şehadet getir yaa sen bildiğin adamın imansızlığına hak vermişsin. Şimdi tabi Berkan’ın da kendisi burda değil. Şu an nerede bilmiyorum ama yani artık inşallah anlatacak seviyeye gelmiştir. Kardeşlerimizden böyler tabi çok farklı haletler var işte ne bileyim; Sefa’nın mesela böyle özlü sözleri olur. Bir araya geliriz atıyorum. Bir mütala yaparız. Bir beyin jimlastiği, beyin fırtınası, bir konuyu ele alırız felan. O anda böyle bir şey olur. Hani herkesin sofistike olduğu bir an olur tamam mı? Hani kardeşlerimiz; bir gün böyle bir oturuyoruz. Bir on onbeş kişi felan var. Bir önceki yerimizdeyiz. Eski yerimizdeyiz daha doğrusu. Oturuyoruz böyle hararetli bir muhabbet. Her kes böyle tefekküri bir haz almaya başladı. Allahu Ekber felan. Her lafın sonunda birisi Sübhanallah diyor. Bir pencere açılıyor falan. Gerçekten çok felsefik, derin bir sohbet ama çok da tefekküri. Böyle konuşuyoruz, bir yandan okuyoruz falan. Her kes bir şey soruyor tamam mı? Ama her kes çok kritik sorular soruyor. Soru cevap gidiyoruz. Bir de böyle kardeşimizin birisi ismini vermeyeyim. O da böyle dinliyor tamam mı?… Çok böyle felsefik bir duruşla. “Osman ağabey” dedi, “bir şey sorabilirmiyim?” dedi. Buyur kardeşim dedim. Ama konu apayrı bir konu. Allah’ın bambaşka bir ismini konuşuyoruz. Dedi ki “İnsan eti yemek caiz mi?” (Salondan kahkahalar) Bir an dondum. Yani (gülüyor) bir insan böyle bi..bir şeyi niye merak eder. Yaa insan eti mi yiyeceksin? Derdin ne senin? İnsan eti yemek caiz değil arkadaşlar. Sakın denemeyin. Bir gün böyle kampa gittik. Sabahları bilirsiniz belki böyle; hani bizim ekip gibi bir ekiple bir kampa gittiyseniz. okuma kampı, kamplarda sabahları erken uyanmamız gerekir ki günü verimli geçirelim. Sabah namazını kılıyoruz, kerahat vakti işte güneş doğana kadar bekliyoruz. Sonra arkadaşlara kahvaltı hazırlanana kadar falan bir uyumaya izin veriyoruz. Kahvaltıyı da hani belki yarım saat uyuyup uyandıktan sonra nöbetçiler kalkıp hazırlar. Dolayısıyla aramızda her gün iki kişi nöbetçi seçilir. 10 kişinin iki kişisi dönerli olarak nöbetçi oluyor. İstanbul’dayız, böyle bir kamptayız. Bizim Enes ve Obey, iki kardeş. Dedik ki yarın sen nöbetçisin. Tamam mı? Tamam. Ağabey şunu yapacağım, ağabey bunu yapacağım. Tamam sabah görüşürüz. Bakalım ne yapacaksınız. Sabah 9’da uyandırması gerekiyor. Ben bir uyandım sabah, saat olmuş 11. Bir baktım bu ikisi fosuur fosur uyuyor. Sinirlendim, Enes dedim kalk çabuk. Ne yaptınız, bak 2 saatimizi yediniz. Bir sürü kitap okuyacaktık. Sizin yüzünüzden sevabından…vebalindesiniz. Çabuk hazırlayın kahvaltıyı falan filan. Bunlar korktu, hemen kalktı işte birbirlerine çarpıştı falan derken; gittiler mutfağa hazırlamaya. Hazırlıyorlar, biz de kardeşlerle uyandık falan. Bizi uyandırmaları gerekiyordu, uyandırmamışlar, neyse. Okuyoruz falan. Neyse dedim artık nasip. Okuyoruz, cık arkadaş yarım saat geçti. Hani geç kaldın ya 10 dakkada bir şeyler hazırla getir bari. Cık Allah yarım saat geçti, kırk dakka geçti, elli dakka geçti. Nerdesiniz? Ağabey geliyor, ağabey geliyor. Bir saat geçti. En sonunda geldiler, sofrayı kurdular. Kardeşim dedim, ne yaptınız kral sofrası mı hazırlıyorsunuz? falan. Bir getirdiler. İki tane yumurta kırmış. (Salondan gülüşmeler) Yaa dedim olum 10 kişiyiz ne yaptın? Neyse artık peynir, zeytin yeriz falan. Çay yaptınız mı? Haa çay dedi. Getireyim ağabey içerde dedi. Getirdi termosu. Şimdi sistemimiz basit kardeşim. Hazır demlik poşet çaylarımız var. Onlardan bir termosa 3 tane atıyorsun, üstüne kaynar suyu döküyorsun, 5 dakika bekliyorsun, o hazır oluyor. Yani uğraşmamak için sistemimiz bu. Basit. Binlerce kere gördü. Yani bir insanın çay yapması ne kadar zor olabilir? Bir saat geçmiş bir de. Ne yaptılarsa o bir saatte. Yani bu kadar düşünecek te bir şey değil. Bir getirdi, bardağa bir döktüm, su! Sadece su akıyor. Olm dedim ya, bunun içine nasıl çay atmazsınız yaa falan. Ağabey dedi işte ben şey yaptım. Birbirlerine döndüler, kavga etmeye başladılar. Sen atcaktın, hayır sen atcaktın felan. Sonra bir baktım bu çaydan duman çıkmıyor. (Salondan gülüşmeler) Çayı aldım bi içtim…sudan daha doğrusu. Bir baktım buz gibi su… Yaa ağabey bari kaynat. Yani çayı atmadın bari kaynat… İşte yani bir işe iki el karışırsa ne olduğunu bariz bir şekilde görmüş olduk. Yani tam tersi değil mi? Emir komuta zinciri iki elde olunca; iki komutan olsa mesela bir ordunun başında, savaş kaybedilir. Çünkü çift başlılık olur. Yani burda kardeşlerimizde orjinalite var. Ama işte bazen olumlu, bazen olumsuz yansıyabiliyor. Ne bileyim bazen işte şu ortamda dediğim gibi, sofistike bir ortamda Sefa’ya bir pencere açılıyor diyor ki:”-Sirke kanın tineridir” diyor. (Gülüşmeler) Bir anda bir aydınlanma. Özlü söz yani. Ata…ataların unuttuğu bir söz söylemiş oluyor. İşte arkadaşlar bu şekilde ne olacak biliyormusunuz? Allah nasip eder de gidersek, Cennet’de, böyle çarşılar olacak. O çarşılar da karşılıklı böyle Cennet anılarını birbirimize anlatacağımız köşkler, tahtlar olacak, sohbet meclisleri olacak. Orada insanlar o tahtlara oturasa…oturacaklar, karşılıklı böyle dünyevi hatıralarını anlatacaklar. Dünyevi maceralarını birbirlerine anlatacaklar. Bu da Cennet’deki en keyifli şeylerden birisi olacakmış. Şimdi bu bilgiyi alınca ne oluyor Batuhan? Çok böyle mutlu oluyoruz değil mi? Yaa ne güzel Cennet felan, keyifleniyoruz yani. Keyfimiz yerindeyken gelin şu keyfimizi biraz bozalım. (Gümleme sesi) Cennet’i anlattık biraz bir parça ama! Peki ya Cehennem!(Cızırtı sesiyle yazı geldi) Cehennem nedir biliyormusunuz?(Yazı cızırtıyla kayboldu) Bir insanın sadece ateşle azap görmesi değil. Bakın bir gün açlığa dayanamıyorsunuz, bir yıl değil binlerce yıl, milyonlarca yıl açlık var orada. Susuzluğa!! yarım gün dayanamazsın. Orada bir gün değil, iki gün değil, binlerce yıl susuzluk var. Ateş, kötü koku, korkunç görüntüler, korkunç sesler. Yani beş duyu organının beşiyle de sürekli ızdırap görülen, azap görülen bir diyar. Bu Cehennem’e gitmemek için insan! varını yoğunu ortaya koyması gerekmez mi? Her şeyi yapıp o cehennemden korunması gerekmez mi? Cennet bu kadar güzelken, Cennet’de bu kadar güzel hatıralar, anılar, olaylar anlatılırken, yaşanırken, lezzetle tadılırken, oraya gitmek varken; ora ıskalanıp da Cehennem’e gitmek kadar akıldan uzak bir şey var mı? Bakın ne diyor? Bediüzzaman Hazretleri çok önemli bir konuya değiniyor. Diyor ki: “Cihan Harbi’nden” O zamanlar 2. Dünya Savaşı var. Bediüzzaman Hazretleri hiç sormuyor, araştırmıyor…merak etmiyor. Diyo…diyorlar ki yani bunu niye araştırmıyorsun? niye hiç radyoları dinlemiyorsun? Bazı imamlar artık camileri bırakırlarmış Radyo dinlemeye koşarlarmış. Bakalım Almanya İngiltere ne yaptı? Birbirlerini bombaladı mı? Benzerleri şeyleri bu günleri de…bu günlerde de yaşıyoruz. Derbiler vesaire veya Şampiyonlar Ligi maçları falan. İnsanlar böyle Dünya’yı tercih edebiliyor. İşte Bediüzzaman Hazretleri’ne bunu soruyorlar. O da diyor ki: (Yankılı olarak) “Bu Cihan Harbi’nden daha büyük bir hadise ve bu zemin yüzündeki hakimiyet-i amme davasından daha ehemmiyetli bir dava, herkesin ve bilhassa müslümanların başına öyle bir hadise, öyle bir dava açılmış ki; her adam eğer İngiliz ve Alman kadar kuvveti ve serveti olsa, aklı da varsa o tek davayı kazanmak için bila tereddüt” tereddütsüz bir şekilde “sarfedecek” (Yankı bitti. Gümleme sesi) İngiliz ve Alman kadar servetin bulunsa, aklın da varsa bu meseleyi kazanmak için yani Cennet’i kazanmak için harcaman lazım. Cehennem’den kendini kurtarmak için, Dünya’nın en büyük serveti sende olsa, hepsini harcasan gene yetmez. Bu kadar büyük bir hadise. Yaa ateşe dayanamıyorsun değil mi? Ocağın yakarken, yani yarım saniye elin ocağa değince, elin yanıyor. Semaveri yakayım derken elin yanıyor, perişan oluyorsun değil mi?…Yani insan ne kadar bu…ateş…karşısında o ateşin ızdırabına dayanamıyor; e şimdi Cehennem ‘de bir sene, iki sene değil bu kadar azaba, ızdıraba nasıl dayanabilirsin? Şimdi kendimiz için bunu çok yakıştıramıyoruz değil mi? Yaa ben ne girecem bu girsin, hemen yanındakini gösteriyor adam. Bu yansın falan. Millet hep başkasını görüyor. Kardeşim o cihetle de hiç kalbimiz sızlamıyor mu? Bakın sokaklara. Taylan birinci derste çok güzel anlattı değil mi? Sokaklarda gençler akın akın belki böyle gurup gurup Cehennem’e yuvarlanacak bir haletin içindeler. Yani sanki sokaklarımız sel olmuş; Cehennem’e dökülüyor, Cehennem’e akıyor. Bu insanları kim kurtaracak? Ben bir gün seminere gittim. Benim için en zor seminerlerden birisiydi. Salonda bayaa 400 kadar genç var. Bir okulun böyle bir konferans salonu gibi bir yer. Yalnız bu gençler dinlemiyor. Bir şeyler anlatmaya çalışan birisi için dünyanın en zor durumlarından birisidir. Dinlemeyen bir kitleye anlatmaya çalışıyosun. İlgilerini çekmeye çalışıyorsun ve onların pek çoğunun içinde ateist olduğunu öğrendim. Dininde sıkıntı yaşadığını öğrendim Müslüman olanların da. Salonun yarısı, 200 kişi beni dinlemiyor rahat. 200 kişi de dinlemeye çalışıyor falan. Bazıları..hani..görüyorum..etkileniyorlar falan. Cık ama bakıyorum, bir türlü öbürlerinin dikkatini çekemedim. Bildiğim ne kadar teknik varsa denemeye çalıştım. Yok. En sonunda artık hoca kalktı. Bizi oraya davet eden ilçe milli eğitim müdürü. Kalktı bağırdı. Sonra dinlemeye başladılar. Ben de 45 dakikalık konuşmamı 15 dakikaya sıkıştırdım. Biraz veryansın, biraz damara dokunmaya çalışarak, sitem ederek bir anlatım yaptım ve gerçekten çok zorlandım yani. O kadar efor sarfettim ki. Çok yoruldum ve gerçekten benim için biraz moral bozukluğu oldu böyle bir şey yaşamak. Kendi kendime hani, nefsime ağır geliyor ya böyle zor bir şeyin altına girmek, yükün altına girmek. Böyle şeytan vesvese veriyor. Gelmeseydin falan diye. Bir hafta sonra bir mesaj geldi ağabey dedi o günkü seminerde sen anlattıktan sonra bir sürü kişi içkiyi bıraktı, namaza başladı. Elhamdülillah dedim yaa. Bak demek ki Cenab-ı Hak o sıkıntıya karşılık meğerse büyük bir mükafat vermiş. Bir sürü orda, yani bir üç beş kişiden bahsediyor. Bir sürü kişi derken. Elhamdülillah dedim, şükrettim. Aradan bir hafta daha geçti. (Yankılı konuşma başladı) Çocuk bir mesaj daha attı. Dedi ki ağabey o gün seminere gelmeyenlerden bir grup genç, beş tane arkadaşım, alkol içtiler, sarhoş oldular, arabaya bindiler, hız yaptılar ve trafik kazası geçirdiler. Ağabey arkadaşlarımın hepsi içki içmiş bir vaziyette, sarhoş bir şekilde öldü. Onlara dua etsem duam kabul olur mu ağabey? (Gümleme sesi) (Yankılı konuşma bitti.) Kardeşim dedim tabii ki et. Son hallerini bilmiyoruz. Allah’tan ümit kesilmez. Sen dua et. Ama ağabey yüreğim parça parça oldu. Bu benim milletimin evladı, bu benim ecdadımın torunu, bu benimle Cennet’e girmesini arzu ettiğim kardeşim, Cennet’de olmak istediğim, beraber olmak istediğim, candaşımi yoldaşım. Benim vatandaşım, benim aynı ümmetin ferdi olduğum arkadaşım, kardeşim. Ben ona ulaşamadım. Belki ulaşsaydım o da içkiyi bırakacaktı. Belki o gün o trafik kazasını geçirmeyecekti. Belki ölmeyecekti. Belki şu an namaza başlamıştı. Yani bu hissiyatı bilmiyorum; yaşayan bilir sadece. Zübeyir Gündüzalp Ağabey, Bediüzzaman Hazretleri’nin yani şu eserlerin müellifi olan Bediüzzaman Said Nursi’nin kainata değişmem dediği talebesi Zübeyir Gündüzalp ağabey bakın ne diyor. İşte gerçek bir kahraman, İslam kahramanı. Diyor ki: “Teessür ve ızdırap karşısında kalpten bir parça kopacak olsa idi; bir gencin imansız gitmesi karşısında, kalbim atom zerratı adedince parçalarına ayrılırdı.” diyor. Yani her üzüntüden dolayı kalpten bir parça ayrılacak olsa, fiziksel olarak; bir gencin imansız gitmesinden daha büyük bir üzüntü yok. Kabre imansız gitmesi ne demek? Kabir azabı görmesi, Cehennem’e girmesi ne demek? Bakın Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın buna benzer bir hikayesi var. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bir gün bir mecliste bulunurken, bir sahabe efendimiz geldi ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a haber verdi. Ya Rasulallah -Aleyhisselatü Vesselam- “Komşumuz olan şu yahudinin çocuğu var ya, hani arada bir gelir mescidimizi temizler, arada bir gelir senin hizmetinde bulunurdu ya. İşte o genç ölüm döşeğinde Ya Rasulallah(s.a.v.) ölmek üzere…. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam cübbesini toparladığı gibi fırladı koştu. Niye biliyormusun? Yüreğinde bir ümmetin imanı, bir insanlığın imanı yatıyor. (Gümleme sesi) Bir kişinin seninle beraber kurtulması demek, bir kişinin seninle birlikte hidayete gelmesi demek “Güneşin üzerine doğup battığı herşeyden daha hayırlı” demek. (Gümleme sesi) Kendisi söylüyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bunu. Dünyanın en büyük mal varlığında daha büyük…Çünkü bu dünyada yedi milyar insan varsa, yedi milyar âlem var kardeşim. Bir kişinin ebedi hayatını kurtarmak, bir âlemi kurtarmak demek. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu hissiyatla koştu. Hemen eve girdi. Ölüm döşeğinde, ölmek üzere, son anlarını yaşayan o gencin yanına vardı. Dedi ki: “Ne olur Eşhedü enlaa ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasulullah de, Allah katında senin için şefaatçi olayım. Laa ilahe illallah de, Allah katında senin için senin kurtuluşun için, ben aracı olayım, vesile olayım. Ne olur iman et.” Çocuk belki son can havli, son hareketi belki, son hareketleri, son anlarıbabasına döndü baktı. Babası dedi ki: “Yavrum, Ebul Kâsım(s.a.v) ne diyorsa onu yap.. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın bir başka ismi, bir başka künyesi bu. Ebul Kâsım.(s.a.v.) Biliyor yani, hak yolun, kutuluşun o olduğunu biliyor. Baba kendisi Yahudi de olsa, çocuğunun Müslüman olmasını; ancak bu şekide kurtulabileceğini biliyor. Olmasını istiyor ve çocuk şehadet getiriyor ve son nefesini veriyor. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam oradan çıkarken gözyaşları…gözünden akıyor. Bir sevinç var yüzünde ama gözyaşları da akıyor diyor ki: “Elhamdülillah” diyor. “Şu yavrucağı Cehennem’den kurtaran Allah’a hamdolsun. Benim vesilemle Cehennem’den kurtaran Allah’a hamd olsun.” Aradan bir zaman geçiyor. Gene bir sahabe Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a geliyor diyor ki: “Ya Rasulallah(s.a.v.), Falan genç ölüm döşeğinde, ölmek üzere yetiş.” Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam gene aynı hissiyatla cübbesini topladığı gibi kalkıyor, koşmaya başlıyor. O gencin evine yaklaşırken bir de bakıyor ki o evden gencin cenazesi çıkıyor. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, bir anda hüzün çöküyor yüzüne. Diyor ki: “Yetişemedik, elimizden kayıp gitti. Yetişemedik, elimizden kayıp gitti. Yetişemedik, elimizden kayıp gitti” Arkadaşlar bu gün sokaklarda elimizden kayıp giden bir sürü genç var. Bir fırsatını bulup Allah’ı anlatmaya çalışan şu Çınaraltı’nın renkli kardeşlerine belki bir al, bir omuz daha uzanmadı diye. Belki bir anlık gaflete düştük diye, belki evde oturmayı tercih ettik diye, belki okumadık diye, anlatmadık diye, yetişemediğimiz bu şekilde ölen ne kadar insan var biliyor musunuz? Her gün bakın not aldım. Her dakika 243 kişi ölüyor. Her dakika! Her saat 14583 kişi ortalama…ölüyor…Türkiye’de günde 1380 kişi ölüyor. Kaçı imalı gidiyor sizce?…Her gün 350.000 insan ölüyor. Bebek ölümleriyle birlikte. 350.000 insan ölüyor her gün. Acaba yarınki 350.000 kafilede ben var mıyım? Allah ya benden sorarsa, “Ey Talha ben sana imanı nasip ettim,…ben sana şu hakikatleri nasip ettim. Bak!…Karşında müthiş bir yangın vardı. Bak ne diyor: “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.” Bak şehrin üstünde alevleri göklere yükselen bir yangın var…Yangın var Ağabey yanıyor her yer. Sokaklar alev alev. Evlerin üstünde, şehirlerin üstünde, semtlerin üstünde. Her yerde. Alev göklere yükseliyor. “Milletimin evladı tutuşmuş yanıyor.” Sen koşmazsan, Mustafa anlatmazsa, Allah sormaz mı sanıyorsun? Ben hidayetimi senin dudaklarının arasına koymuştum. Anlatmadın. O genç yakana yapışmaz mı? Niye anlatmadın, niye bana bildirmedin? Senin anlatacağın bir cümleye öylesine muhtaçtım ki. Bakın arkadaşlar, kritik bir karar, nefsinize ağır geliyor biliyoru ama…gittim o ulaşamadığım gençler var ya gece yatmadan önce aklıma geliyor. Bu gençlere ulaşamadım ben. Ulaşamadığım kimler var belki. Belki bir kardeşim bana yardım etse, birisi gelse daha güzel montaj yapsa, birisi gelse daha güzel video çekse, birisi gelse daha güzel sohbet yapsa. Bir gencin gönlüne girsek, onu cehennemin ateşlerinden kurtarmış olmuyor muyuz?(Gümleme sesi) Vesile olmuyormuyuz buna. (Gümleme sesi) Allah hidayeti dudaklarımızın arasına koymuş. Tebliğ herkese farz. Sadece bana değil, sadece ona değil; hepimize farz. Yaa anlatmazsan ne oluyor gör. (Bağırarak) “Vicdanın varsa rahat uyu” Uyuyabiliyor musun bakalım? Ha vicdanın yoksa, sızlamıyorsa veya o vicdanı harekete geçirecek bir iman şuuru, ahiret imanı sende yoksa zaten bizim seni kurtarmamız lazım…Buna koşmamız lazım…Sen hala katiyyen öldükten sonra bir ahiretin geldiğine kuvvetle iman etmediysen zaten vicdanın sızlamaz. (Yüksek sesle) Ama imanın tamsa ahirete, kesinlikle bu gençleri gördüğün zaman; Yaa birisi şunlara ulaşsın dersin. Şu sokakları gezin kurban olayım. Ya boş verin gerçekten, Dünya’nın şatafatını, şusunu, busunu, nimetini, beş dakika sonra izleyeceğin şeyi boş ver yaa. Kardeşim bakın sokaklarda gençler namazsız. Benim bacılarım bunlar. Allah’ın rızasına aykırı yaşıyorlar ve bunlar bu şekilde ölürlerse 40-50 sene sonraki hayatlarını görelim, düşünelim; kabirde azap çekecek kimisi. 3-5 tanesi kaldıysa da o da yürüyen mezar gibi olacak. Sevmek beklediği nazarlardan nefret görecek. Bu insanlara ulaşsan, Dünya ve Ahiret’ine vesile oluyorsun. Dünya-Ahiret saadetine vesile oluyorsun. Ne kadar önemli. Kardeşim Bu gün başımıza ne geliyorsa işte bananecilikten geliyor. Emin ol ya ağabey ekonomik krizle, dolarla bunun ne alakası var? Emin ol bire bir alakası var. Allah yardım ettiği için bu gün bir yerlere gelebiliyoruz bir parça. Demek ki Allah tam inayetini gönderse, ecdad gibi şahlanırız. Biz üçün beşin hesabında, biz kendi nefsimizin altında ezildiğimiz için, günahlara çabucak düştüğümüz için. Halbuki koşsak milletin imanına. Gelin Çınaraltı’na, bakın bir sürü faaliyetimiz var. Risale dağıtıyoruz, bir sürü broşür dağıtıyoruz, kart dağıtıyoruz. Şu ekibin içine girin. Hem helal dairede eğleniyoruz. Keyif de var yani, lezzet de var. Hem gelin ilim elde adin, hem Allah’a yaklaşın. Hem de belki bir iki kişinin imanına vesile olursunuz. Kurban olayım, bakın sokaklar…yanıyor. Yetişemiyoruz. Allah Rasulu(s.a.v.) bu gün olsa; “Bu ne?” diyecek. Bir gün pat diye Allah Rasulu(s.a.v.) karşına çıksa senin yüzüne bakacak; belki sen onun yüzüne bakabilecek misin? “Ümmetim bu haldeyken sen ne yapıyorsun?” diyecek… Sen ne yapıyorsun? Kendine bunu sor yaa. Dünyalık zevklerin peşine mi düşüyorsun, böyle adileştin mi? Unuttun mu ümmeti, insanlığı unuttun mu? Komşunu unuttun mu? İnsanlara merhamet etmezsen, Allah’ın sana merhametini bekleme.(Kuvvetli gümleme sesi) “Eğer yerdekilere merhamet etmezseniz gökdekilerin size merhamet etmesini beklemeyin” (Giyotin sesi) Altyazı M.K

Yüzme Bilmeyen Can Kurtaran😅 – Yat Kampı

(Fonda sürekli müzik çalıyor.) (Uzaktan hafif konuşma sesleri geliyor.) Merhaba arkadaşlar. Yepyeni bir kamp videosu ile karşınızdayız. Çınaraltı Ekibi ile yata geldik. Osman: “-Yani yata geldik ama, yatılı kalmaya geldik yani.” Sefa:(Gülerek) “-Ben de şnorkel aldım. Su altında kitap okumak için.” Canberk:”-Şimdi Semih’cim teknede yüzme bilmeyen tek adam sensin.” Furkan:”-Aynen” Semih:”-Evet” Canberk:”-Ama bir kariyerin var deniz konusunda ondan biraz?” (Gülüyorlar) Furkan:”-Arkadaş normalde Work and travel’a gidiyor tamam mı? Amerika’nın en büyük aqua parkında cankurtaranlık yapıyor.” (Kahkaha atıyorlar) Furkan:”-ve bizim teknemizde tek yüzme bilmeyen adam bu adam iki hafta boyunca gardaş orda cankurtaranlık yapıyor, en son mülakata bir alıyorlar bunu bırakıyorlar ki bu yüzme…(bilmiyor demek istiyor) Ayağını suya sokmamış hiç” (Kahkahalar) Semih:”-Hayatımda yapmadığım yüzüşü yaptım. Dört metrelik havuza girdim. Dört metrelik havuza hiç girmemişim. Havuzun boyu şurdan, taa teknenin şuraya gadar falandı. Aralıksız yüzmeye çalıştım, en sonunda suyun ortasında pes ettim, beni gurtardılar.” (Kahkahalar) Canberk:”-Normalde senin insanları gerekirmiydi?” (kahkahalar) Furkan:”-Amarigayı gandıran nadir adamlardan birisi” Canberk:”-Aynen bi Cem Uzan” Furkan:”-Bi Cem Uzan bi de sen gardeş.” Canberk:”-Bombalama….evet” (Yapay suya dalma sesi) Furkan:”-…..Sade ekmek yiyon?” Canberk:”-Kanka bütün parayı tekneye verince, yemek olayını düşünememişiz mecburiyetten” Furkan:(gülerek)”-Peki gaave ne alaka lan?” Canberk:”-Bunun yeri ayrı yaa” Canberk:”-Şimdi bu ne pozu biliyon mu?” Batuhan:”-Kanka, yemek pişirmekten zerre anlamayıp, her mangalda fotoğraf çekinen adamlar var ya o yaa” Canberk:”-Aynen” Sefa:”-Usta payını esirgemeyeceksin.” Canberk:”-Usta sofraya oturduğunda tok olmalı.” Sefa:”-Hah olay o. Bir de izleyenin payı var.” Canberk:”-Ha izleyenin payı küçük ama, şimdi görelim bi izleyenin payını” Sefa:”-Küçük, bak izleyenin payı” Canberk:”-Bu gadar, aha bu. Şu çıktı” Sefa:”-İzleyenin payı” Canberk:”-Anaa göremedik bile Sefa ağabey” (Kahkahalar) “Beyler yemek hazır” Batuhan:”-Söylüyorumm!!” Sefa:”-Söyle gardeş” Batuhan:”-Furkan ve sen. Anlatıyorum. Furkan ve siz, sen saygıda gullanılan, siz dedik onun için. Furkan ve sen ağabey.” “Hiç bir şey söyleme” Batuhan:”-Bak ben burda halkın sesi oluyorum.” “Taam mı?” Batuhan:”-Gaatil ikinizsiniz” Furkan:”-Halk hiç gonuşamıyo yalnız” Mustafa:”-Ben bişiy söyliyi mi?” (Uynadıkları bir oyun hakkında tartışıyorlar galiba) Furkan:”-Arkadaşım daha yeni yani, oyun daha konuşmayı daha çok, Afedersin (kahkahalar) (Kuş cıvıltıları) Osman:”-Tabi Risale-i Nur okuyan birisi şöyle denizi gördüğü zaman, otomatikman aklına 1. Lem’a geliyor. Yani Kuran-ı Kerim’de anlatılan Hazreti Yunus’un(a.s.) kıssası. Yunus Aleyhisselam biliyorsunuz ki denize düşmüştü ve ölümün yüzde yüz olduğu bir ortamda muazzam bir mucize gerçekleşti. Bu nasıl oldu bu anlatılıyor 1.Lem’a’da. Ben biraz onun kıssasında bahsedeyim. (Burası “Bir Peygamber Hikayesi” -Sıra Dışı Bir Dua isimli videoda) Taha:”-Kardeşim benim çok samimi bir arkadaşım var. Tekneye gidecez dedim, kampa dedim. Naabacanız dedi şeyde? kampta Olum dedi, side içki yok dedi, alkol yok dedi, karı kız muhabbetiniz de yok dedi. Naabacaanız gidip erkek erkeğe sap sap dedi. Bi an şaşırdım Allah Allah dedim. Acaba biz ağlenemeyeceez mi?” Canberk:”-Bi mantıklı gelmiş gibi bir halin var” Taha:”-Aynen. Ama sonra dedim ki yani, eğlenmek o değil ki ağabey dedim. Sonra çok garipsedi böyle. Büyük ihtimalle bana ikinci defa deyişi bu. Daha öncesinde de söylemişti. Dedi ki vay be dedi keşke sizin gibi eğlenebilsem dedi. Biz hep mutluluğu diyo alkolde arıyoruz diyo. Haram şeylerde arıyor hep mutluluğu. Taylan: “-Evet arkadaşlar, kampımız harika geçti. Bol maneviyatlı bir kamp oldu. Kardeşlerimizle beraber islami bir daire içerisinde, helal dairede; hem eğlenerek hemde maneviyatımızı geliştirerek kamp geçirdik. Her gün beş vakit namazımızı kıldık, Kuran’ımızı okuduk. Boş vakitlerimizde de yüzdük, eğlendik, muhabbetin dibine vurduk kısaca.” Sefa:”-Allah’ın izniyle, inşallah; hani asıl meyve, asıl mükafat, asıl lezzet orda. Kimse aldanmasın rahat olun ya. Giderken çekcen mi?” Kameraman:”-Çekcem git sen” Sefa:”-Allah’a emanet olun.” Altyazı M.K.

Bir Peygamber Hikayesi

Selamün Aleyküm arkadaşlar. Çınaraltı Ekibi ile Antalya’ya şöyle bir yat turuna çıkalım dedik. Tabi Risale-i Nur okuyan birisi böyle denizi gördüğü zaman otomatikman aklına 1. Lema geliyor. Yani Kuran-ı Kerim’de anlatılan Hazreti Yunus’un(a.s.) kıssası. Biraz ondan bahsedeceğim. Çünkü Yunus aleyhisselam biliyorsunuz ki denize düşmüştü ve ölümün yüzde yüz olduğu bir ortamda muazzam bir mucize gerçekleşti. Bu nasıl oldu? Bu anlatılıyor 1. Lema’da. Ben biraz onun kıssasından bahsedeyim. Yunus aleyhisselam Ninova Şehri’ne gönderilmiş bir peygamberdi. Zaten Kudüs gezisi, ziyareti yapanlar bilirler Filistin topraklarında şu an. Hazreti Yunus’un(a.s) bulunduğu bölge. Yani o topraklarda Hazreti Yunus’un(a.s) gönderildiği halk Hazreti Yunus’a(a.s) diğer peygamberlere yapıldığı gibi bazı sıkıntılar yapmıştı. Onu dinlemeyip onunla alay etmişlerdi. Hazreti Yunus’da eğer ona inanırlarsa büyük bir müjdenin onları beklediğini ama inanmazlarsa büyük bir belanın, büyük bir tokadın, Gazab-ı İlahi’nin geleceğini ve celbedeceğini onlara haber vermişti. Büyük bir musibetten onlara haber vermişti. Onlar dinlemediler, alay ettiler. Hazreti Yunus(a.s) ısrarla mücadelesine devam etti. Israrla onu dinlemeseler de onunla alay da etseler, o Allah’ı anlatmaya devam etmişti. Fakat insanlar inanmazsa Hazreti Yunus’un(a.s) geleceğinden haber verdiği azap gelmeye başlamıştı. Allah’ın kaber verdiği kara bulutlar büyük bir fırtına halinde Ninova’ya doğru yaklaşıyorlardı. Tabi o zamanın halkı bunu olumlu bir şey zannettiler. Gelecek, yağmur yağacak ve ekinlerimiz bereketlenecek diye düşünmüşlerdi. Hazreti Yunus(a.s) gelen azabın çok yakın olduğunu farkedince şehri terketti. Hazreti Yunus Cenab-ı Hak’tan izin gelmeksizin Ninova Şehri’ni terkettiği için Cenab-ı Hak’kın bir imtihanına tabi tutulacak ve binlerce yıl boyunca inanalar Hazreti Yunus’un(a.s) yaşadığı bu imtihandan ibret ve ders çıkartacaklar ve elbette o yaşanan imtihanın neticesinde her peygambere olduğu gibi Hazreti Yunus’a(a.s) da husui bir dua, bir tecrübe olarak inananların omzunda bir ders mahiyetinde, bir rehber gibi insanlara ibret vermeye devam edecekti. Hazreti Yunus(a.s) biliyorsunuz şu dua ile meşhurdur Kuran’da geçiyor: “Lâ ilahe illa ente sübhâneke, innî küntü minezzalimîn” Yani ne demek: ” Ya rabbi senden başka ilah yoktur, sen subhansın, sen kusursuzsun, ben nefsime zulmettim.” Yani Hazreti Yunus’un(a.s) söylediği bu duanın ne anlama geldiğini biraz sonra zaten çok net anlayacağız. Hazreti Yunus(a.s) şehri terketti. Terkettiği zaman ise halk enteresan bir şekilde musibetin yaklaşması anında dediler ki: “Bu Hazreti Yunus’un(a.s) bahsettiği tehlikedir, azaptır; başımıza gelecek. Öyleyse biz onun anlattığına iman edelim. Çünkü verdiği haber doğru çıktı. Bu sıradan bir yağmur değil. Bu büyük bir musibettir, bize doğru gelmektedir. Görülmemiş bir musibettir dediler ve iman ettiler. Bu noktada da bir istisnai aslında durum teşkil ediyorlar. Diğer kavimler gibi hatalarında ısrar etmiyorlar, tövbe ediyorlar. Bu konudada örnek bir kavim Hazreti Yunus’a(a.s.) nasip oluyor. Ama Hazreti Yunus(a.s.) durumdan haberdar değil. O bulduğu ilk gemiye biniyor ve hani şu niyetle, şu düşünceyle: ‘gideyim daha müsait, bu anlattıklarıma değer ve kıymet verecek, buna muhtaç olan başka topluluklar bulayım, onlara Allah’ı anlatayım’ diye; o niyetle, gene tebliğ vazifesini yapmak, peygamberlik vazifesini yapmak için orayı terk edeiyor. Hazreti Yunus(a.s.) gemiye bindikten sonra , gemi biraz uzaklaştıktan sonra muazzam bir fırtına kopuyor. Hani filimlerde oluyor ya devasa dalgalar böyle, fırtınada geminin üstüne üstüne devriliyor. Gemi alabora olacak gibi sallanıyor. Acaip yağmur yağıyor, yıldırımlar düşüyor, gök gürlüyor,(Gök gürültüsü efekti var) muazzam bir fırtına. Akıl alamaz, emsali görülmemiş devasa bir fırtına var ve o zamanın insanlarında da şöyle bir inanç var: Bu musibet geldiğine göre, bu fırtına geldiğine göre bir uğursuzluk var gemimizde diye böyle bir inanç varmış. O yüzden bir kısa çöp çekelim, kimin yüzünden bu uğursuzluk oluyorsa onu denize atalım, fırtına göreceksiniz ki dinecek diye böyle bir inanç varmış. Çekiyorlar kısa çöp Hazreti Yunus’a(a.s.) çıkıyor. Orda birisi Hazreti Yunus’u(a.s.) savunuyor diyor ki: Ben bu yaşlı adamı tanıyorum diyor, bu çok iyi bir insandır, ondan zarar gelmez, o uğursuz olamaz. Hem zaten yaşlıdır. Tekrar çekelim diyorlar. Tekrar çekiyorlar yine Hazreti Yunus’a(a.s.) çıkıyor. Bir daha o kişi savunuyor. Tekrar çekiyorlar. Kısa çöp yine Hazreti Yunus’a(a.s.) çıkıyor. Ordaki insanlar ısrarla diyorlar ki uğursuzluk bundadır, bunu atalım denize. Onu bir anda denize atıyorlar. Denize attıklarından sonra nasıl bir manzara düşünün. Müthiş bir fırtına var. Ölüm garantisi, zaten deng… geminin üstünde bile ölüm garantisi var. E denize atılıyor, bir de denize atıldığıyla kalmıyor, devasa bir balık; türünü tam olarak bilmediğimiz devasa bir balık Hazreti Yunus’u(a.s.) geliyor yutuyor. Şimdi bir balığın karnında denizin dibine doğru çekiliyor Hazreti Yunus(a.s.). Bütün dünyanın saltanatı onda olsa, bütün maddi zenginlikler, para mal, mülk onda olsa, hiç kimseye bir faydası olmadığı gibi. Yunus Alyhisselam’a o anda bir faydası olamaz. Yunus Aleyhisselam balığın karnında, fırtınanın dibinde, gecenin karanlığında, bu kadar şimşeğin, gök gürültüsünün arasında bir de balığın yutmasıyla denizin dibine doğru çekiliyor. Ölüm garantisi yüzde yüzken Hazreti Yunus aleyhisselam Ya Rabbi beni kurtar diye elini açmıyor. Ya Rabbi beni kıyıya çıkar diye elini açmıyor. En önemli bir dersi bize veriyor. Diyor ki Ya Rabbi ben kusurumun farkına vardım. Ben nefsime zulmettim, ben kusur işledim, sen kusursuzsun, sen merhametlilerin en merhametlisi olarak kusursuzsun. Senden başka ilah yoktur. Senden başka sığınacağım yok, senden başka dayanacağım bir dayanağım yok, öyleyse sen benim tek sığınağımsın diyor ve kusurunu itiraf ediyor. Esas mesela bu değil mi zaten? Kusurumuzu itiraf etmek değil mi? Devasa fırtınaların içinde kaldığımız zaman, kusurumuzu itiraf etmek değil mi? İşte Yunus Aleyhisselam bunu dedikten sonra müthiş bir şekilde fırtına diniyor, balık ona bir denizaltı hükmüne geçiyor, onu karaya çıkartıyor, gökyüzü bir anda açılıyor, ay çok tertemiz bir şekilde; hani derler ya böyle tabak gibi ve Hazreti Yunus’u(s.a.) balık bir denizaltı gibi kıyıya çıkartıyor. Demekki bu münacaat çok hızlı bir şekilde kabule karin oluyorsa bu münacaatın bir sırrı var. Bediüzzaman Hazretleri farklı bir bakış açısıyla bakıyor. Diyor ki: “Şu münacaatın” şu duanın “sırrı azimi şudur ki o vaziyette esbab” yani sebebler “bi külliye sukut etti. ” Yani hiç bir şey ona yardım edemeyecek derecede, bütün sebeplerden bağı kesilmiş “o vaziyette esbab bi külliye sukut etti çünkü o halde, ona kurtuluş çaresi olabilecek, ona necat verecek öyle bir zat lazım ki; hükmü hem balığa, hem geceye, hem denize, hem cevv-i semaya geçebilsin” Yani bütün bu doğa olayları, bütün bu atmosfer olayları hepsine sözü geçecek, böyle fırtınayı dindirecek. Yani insanlar arasındaki en güçlü zat olan o ülkenin padişahı olsa gene hiç bir faydası yok değil mi? Öyleyse fıtınaya sözü geçecek, geceye sözü geçecek, denize sözü geçecek birisi lazım. “Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hut” yani balık “ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir zat onu sahili selamete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkarı ve yardımcısı olsa idiler yine beş para faydaları olmazdı. Demek sebeplerin, esbabın tesiri yok” (Gümleme sesi) Şimdi.. bu bize de bakıyor, birazdan nasıl bize baktığını anlayacağız. “Müsebbib-ül Esbab olan Allah’tan başka bir melce olmadığını aynel yakin gördüğünden, sırrı ehadiyet nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münacaat birdenbire geceyi, denizi ve hutu” yani balığı “musahhar etmiş.” hizmetkar etmiş. Yani Cenab-ı Hak’kın hususi bir tecellisi olmuş ona. Ehadiyet sırrıyla, birliğiyle. Kainatı idare den Cenab-ı Hak’kın külli idaresi onda husi bir şekilde tecelli etmiş. Cenab-ı Hak’kın birliği bütün kainatı Kabza-i Tasarruf’unda tutarken, koskoca fırtına yani kaç kişiyi ilgilendiren fırtına; sırf onun hususi, bir tek kişinin duası için Cenab-ı Hak onda bir ehadiyet tecellisi olarak ona hususi tecelliyatda bulunmuş, sırf o kulu için bu fırtınayı dindirmiş. “O Nur-u Tevhid ile balığığın karnını bir tahtel bahir” denizaltı gemisi “hükmüne getirip ve zelzeleli dağvari” dağ gibi “müthiş dalgalar dehşeti içinde denizi o Nur-u Tevhid ile emniyetli bir sahra” bir çöl gibi “bir meydan-ı cevalan ve tenezzülgahı olarak” yani böyle nefes alabileceğin, güzel bir tenezzüh yeri gibi “o nur ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp kameri” ayı “bir lamba gibi baş üstünde bulundurdu.” Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlukat her cihetle ona dostluk yüzünü gösterdiler. Taa sahili selamete çıktı şecere-i yaktîn altında o Lütfu RAbbaniye’yi müşahede etti.” Bu ağacın altına Hazreti Yunus(a.s.) oturuyor ve Cenab-ı Hakkın bu tecellilerini bu gücünü kudretini temaşa ediyor. O tehlikeden, o sıkıntıdan onu çıkarıp nasıl hani çok latif bir şekilde sahile bırakıyor. “İşte Hazreti Yunus Aleyhissselam’ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz.” Şimdi gelelim bizim meselemize. “Gecemiz istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her dalgasında binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ-yı nefsimiz, balığımızdır;” İşte en etkili yer burası “hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor.” Yani bizim nefsimiz ve hevamız, balık gibi bizi yutmuş işte…Dünya’nın dalgaları içinde bizi boğduruyor, bizi hem de bu Dünya 30-40 senelik bu hayatımızı değil, ebedi hayatımızı boğmaya, öldürmeye çalışıyor. Yani bizim burda yapmamız gereken şey ne işte? Bizim bunu farketmemiz lazım. Aslında bizim vaziyetimiz Hazreti Yunus’tan (a.s.) binler derece daha kötü bir durum. Neden? Çünkü bizi yutan balık bizi öldürürse eğer (Gümleme sesi) ebediyyen kaybedeceğiz. Esbab bazen etrafımızda, sebepler bi külliye suküt edebilir. Bazen hani öyle durumlara düşeriz, derdimiz, sıkıntımız olur, tutunacak dalımız kalmaz. İşte o zaman duamız çok daha kabul oluyor. Peki bazen duamız neden kabul olmuyor? Bazen Cenab-ı Hak’ka iltica ediyoruz, neden isteklerimize muvaffak olamıyoruz? Çünkü; arkadaşlar sebepleri kafamızda sükut ettiremiyoruz. Allah’tan istiyoruz ama, şu da var, bu da var diyoruz. Hep kendimize böyle kaçacak noktalarımız var. Kendimiz kurtaracağımıza hi..hesap ettiğimiz, kendimizi güvene aldığımız, Allah’a tamamen tevekkül edemediğimiz, tamamen kendimizi Allah’a ve Allah’ın kaderine bırakamadığımzı hususlar var. Acabalarımız, şüphelerimiz var. O yüzden dualarımız çok kuvvetli ve tesirli değil. Sürekli hani dünyevi hesaplar yapıyoruz. Sürekli.. sebeplere çok bağlıyız. Allah’ın kudretini her an bilsek ve farketsek, o zaman sürekli Cenab-ı Hak’ka kusurumuzu itiraf eder bir halde oluruz, tövbekar bir vaziyette oluruz. İşte Cenab-ı Hak’ta bizim dualarımızı çok çabuk kabul eder. Bu imtihanlar niye var? Bizim bir şeyleri farketmemiz için, Allah’a yaklaşmamız için var. Canımız niye yanıyor? Allah’a isyan edelim diye değil. O tam tersi kaybetmemize sebep olur. Çünkü “Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalır” “Kırık elle boks yapan adamın eli daha çok kırılır”. Yani rahmete itiraz edilmez. Ama biz isyan edelim diye değil Allah’a yaklaşalım diye var. Canımız yandığı zaman daha samimi Allah diyoruz. Öyleyse bu derdi tasayı tamamen Allah’a yaklaşmaya vesile olarak kullanmamız lazım ve dualarımızı ederken de o Allah’ın birliğine ve varlığına kuvvetli iman etmeliyiz. Allah’ın gücü her şeye yeter demeliyiz. Sebeplere çok takılmaksızın tam bir “Lâ ilahe illalah” imanıyla yaşamamız lazım. Rabbim bizi Yunus’un(a.s.) balığın karnında kaldığı gibi içinde kaldığımız ve çıkamadığımız, Dünyevî fırtınalardan, sıkıntılardan, bizi boğan dalgalardan; Yunusvari bir tevekkülle, bir teslimiyetle ve bir imanla çıkmayı nasip etsin. Allah’a emanet olun Altyazı M.K. Müzik çalıyor

Yetim Çocuğun Peygamberimize (asm) Mektubu

Medine’de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzereyken Resul Aleyhis Selatu Vesselam’ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennet-ül Baki ye defnedildi. Ailesi mecburen Türkiye’ye döndü. Babası vefat ettiğinde 7 yaşında olan oğlu Türkiye’ye döndükten birkaç yıl sonra hislerini öylesine kaleme dökmüş ki beni tepeden tırnağa sarstı. O yüzden sizlerle paylaşmak istedim. İşte Peygamber (a.s.m.) aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları. (Kalemle Çizme sesi) Bir seni güneşim, bir babamı, birde terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde. Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerini açmıştım. doğduğum Hastane senin Ravza’nın hemen yanı başında olduğu için duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelip de daha kulağıma ezan okumadan kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş 40 günlük olduğunda ilk ziyareti mi de senin Hane-i Saadet ine yapmışım. İlk adımlarımı Senin Ravzan’daki mermerlerin de atmış ve rabbimle ilk buluşma mı secde mi? senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakın mışsın gibi severdim seni. Senin evine her ziyareti gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca babaları parka eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine’de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine’de ki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik Efendisi (a.s.m.) vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerini ayakkabı ile basamazdık. Yalın ayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın Mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun. Bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde. Babacığım Medine neden bu kadar sıcak diye babam da evladım Medine’de iki tane güneş var da ondan derdi. Nasıl olur babacığım Güneş bir tane değil mi derdim. Babam gülerek bak yavrum! Doğru bütün dünyayı ısıtan bir güneş var. Ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneşte Medine’de olunca sıcaklık 2 kat oluyor. Babamın bu cevabı çok hoşuma giderdi ve ısınırdım. Yani gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu. Ama senin güneşinde, sıcaklığın da içimizi ısıtıyordu. Medine’den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama İçimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orta bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesi de gidemiyordum artık. Gerçi ışık taa buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalın ayak koşmam lazımdı. Evet, bahçemde yürürken ezanlar okunurdu. (Fonda ezan var) Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı. Sanki Bilal-i Habeşi (r.a.) okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için mescide koşturduk bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam: incitmeyin sakın onlar Ebu Hureyre’nin (r.a.) kedileri derdi. Biz de inanırdık. Senin mescidi’ne kedilerde girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud’a giderdik senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye. O bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn Tepesi’ne çıkar oradan Uhud’da yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud Dağı’na her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhud Dağı senin Ravza’nın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesiydi sanki. İşte benim yedi senem ki en değerli, en güzel yıllarım Senin köyünde, senin gül bahçende, Senin savaştığın yerlerde, sanki yanımda sen varmışsın gibi, seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalın ayak dolaşacağım. Ta ki Güneş’in içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar. Beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğundan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur, ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Ben sana Medine’de iken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol. Ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver. Hem benim adım Nebî. Aynı seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed. Yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım. Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım. Sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine’den ayrıldığımızdan beri sanki hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan, güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ediyorum. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken ağabeyimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü ağabeyimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyareti edişimizde ben de kimse görmeden terliğimi babamın kabrinin üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacak. Evet demiştim ya; bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam Ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin Efendisi yetimlerin hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyorduk. Gözümüz, gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Bir gün sana gelişim geç bile olsa, bana gül bahçesinin mermerlerin de yalın ayak koşmak nasip olsun. Taa ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığı o güzel mabed son Durağım olsun. Muhammed Nebî Doğanay Gerçekten mektup o kadar duygu dolu ki, insan şu satırların arasında kendini çok zor tutuyor. Evet o zat ki aşkı kalbimize düştü düşeli yüreğimizin çöllerini firdevs’e çevirdi. Aşka susamış kalbimiz, onun sevdasıyla sırılsıklam oldu. Ve Gül-ü Muhammediyenin (a.s.m.) kokusunu hatırladıkça gözyaşına doydu yüreğimizin tüm çorak arazileri. Üstadın da dediği gibi Mahbub-u kulub yani kalplerin sevgilisi oldu. Hasretimiz sensin. Sâlât ve selam sana olsun Ey Nebiler Serveri (a.s.m.), Ey sevgili, en sevgili (a.s.m.). Altyazı düzenleme M.K.

Yıldızlarla Konuşan Adamın Hikayesi

Hiç daha önce gökyüzüne baktınız mı? (Video boyunca fonda müzikler var) Hayır! Gerçekten de baktınız mı? Fark ettiniz mi ne kadar güzel, ne kadar duru? Hele ki gece karanlığında. Semânın nur yıldızlarıyla yaldızlanan simasına baktınız mı? Ne kadar güzel, ne kadar da muhteşem. Nefes kesici değil mi? Vaktiyle bir adam varmış. Gökyüzüne aşıkmış. Semaya bakıyor, semadan gözünü alamıyor, daha net, daha yakından, daha pürüzsüz görebilmek için dağların yüksek yamaçlarına çıkıyormuş. Saatlerce yürüyor, erzaksız kalma pahasına tehlikelere göğüs gererek mücadele verip, türlü engelleri aşıp, o yüksek zirvelere yürüyormuş. Sırf gök yüzüne sevdalı olduğu için. Onun bu heyecanını, bu tutkusunu anlayamayanlar oluyormuş. Kimileri ona engel olmaya çalışmış. Kimileri ise onu delilikle suçlamış. O ise hiç vazgeçmemiş. Dokunmak istemiş gökyüzüne. Ona imrenenler de olmuş. Onun gibi olmak isteyenler. Ama cesaret edemiyorlar, bulundukları köyün duvarını dahi aşamıyorlarmış. O ise hiç bir engel tanımadan en yüksek tepeyi arıyormuş. En duru manzarayı. En sonunda birilerinden duymuş ki bir tepede en güzel manzara bulunuyormuş. Hemen koşmuş oraya, saatler sürmüş tırmanması. Sonunda varmış tepeye. Sırtını çimlere yaslamış. Başını kaldırıp gökyüzüne bakmış. Gerçekten de hiç bir yerle kıyas edilemeyecek kadar çok yıldız varmış. Ama hayır, hayır burası da onun içindeki hissiyatı karşılamıyormuş. Ne yapmalıyım derken bir çözüm bulmuş. Öyle bir çözüm ki, onu yaptıktan sonra tüm gökyüzü serenata başlamış. Galaksiler vecde gelmiş, tüm yıldızlar saklandıkları perdelerini açmışlar. Adeta resmi geçit gibi yahut geceleyin denizin üstünde demir atmış dev bir donanmanın fenerleri gibi parıl parıl parlamaya başlamışlar. Öyle bir çözüm ki yıldızlar yere inmiş, gök çökmüş adeta. Ve inen yıldızlar o gökyüzüne aşık, sevdalıya kendi dilini öğretmişler. Yıldızların lisanı mı olur demeyin. Yıldızlarla konuşmaya başlamış o adam. Onun bir lakabı bu olmuş. Yıldızlarla konuşan adam. Ve konuşturuş yıldızları. Her birisi dile gelmiş ve tek bir lisanla söylemişler. Söyledikçe yıldızlarla konuşan adamın kalbi tüm kainatı kuşatan bir sevgiyle dolmuş. Galaksilere uzanmış yüreği, nurla dolmuş. Nurla doldurmuş âlemi. Peki neymiş tüm yıldızları söyleten çözüm biliyor musunuz? “Sübhane rabbiyel a’lâ” Başını secdeye götürmüş. Diğerlerinin her gün kibirle büyüttüğü başını en kıymet verdiği, fikirlerini, hayallerini taşıdığı başını, hiç bir şeye feda etmedikleri başını o, toprağa götürmüş. Gökle bir olmak için, yerle bir olmak lazım demiş. Topraktan yaratıldığını hatırlayıp, toprağa götürmüş bedenini. Farketmiş ki ayaklarıyla ne kadar yükseklere tırmansa da onu yükseltmiyor. Onu esas yükselten şey onun en yükseği tanımasıyla mümkün. “Allahu Ekber” (Gök gürültüsü sesi) O ki her şeyden büyüktür. O ki büyüklükten bahsedildiğinde her şey onun yanında sonsuz küçük kalır. O ki tek büyüktür. Başını secdeye götürerek kainatı vecdeye getiren o gökyüzü sevdalısı avuçlarını açtığında kainatın sahibi onun avuçlarına sanki yıldızları dolduruyormuşçasına duaya kalkıyormuş elleri. Yıldızlarla konuşan adam hayret ve muhabbetle ve hürmetle başını secdeye götürdüğünde yıldızlar dile gelirlermiş. O da dinle dermiş etrafındakilere. “Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine, Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.” Yani yıldızların şu şirin hutbesini dinle, hikmetin nurlu namelerine bildiriyor. “Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:” Her birimiz sonsuz celâl sahibi bir kudretli zâtin varlığına, sanatının haşmetine, onun birliğine ve kudretine nur saçan birer deliliz. Şu zeminin yüzünü yaldızlayan ve birer kudret mucizesi olan nazenin varlıkları, meleklerin seyran etmeleri için onlara birer mesken olmuşuzdur. Şu gökyüzünden yeryüzüne bakan ve bir yandan da Cennet’e dikkat eden binler dikkatli gözleriz biz. Biz yaratılış ağacının bir bölümü olan semada, Samanyolunun dallarına sonsuz güzelin hikmet eliyle asılmış pek güzel meyveleriz. Şu semavat ehli olan meleklere birer gezici mescid, dönen birer hane, ulvî birer yuvayız. Birer nurlu kandil, cebbar olan Allah’ın birer gemisi, birer teyyareyiz biz. Aynı sikkeyi ve turrayı taşımakla Rabbimizin bir olduğunu gösteririz. Hepimiz onun hizmetindeyiz. İbadet eden kullar gibi biz de kendi tesbihimizi yapar, Samanyolu’nun büyük halkasında cezbeye kapılmış vaziyette, yaratılış harikası olarak Rabbimizi zikrederiz. Böyle yüz bin dil ile yüz bin delil gösteririz Rabbimize dair. Ve işittiririz insan olan insana. Fakat kör olası gözleri bizi görmez oldu. Bizim sesimizi duymaz oldu. Kimse bizim dilimizi anlamaz oldu. Biz de karanlık perdesinde sessizce bekledik seni. Çok bekledik. Mevsimler geçti, hazan yaprakları bilmeyiz kaç defa düştü dallarından. İlkbaharda kaç çiçek kırmızıya boyandı, kaç çiçek sarıya, kaçı maviye boyandı? Kaç baharda dallar yeşerdi? Kaç farklı lisanla yeryüzü bağırdı tek bir dilden? “Lâ ilahe İllallah” (Gümberdeme) Saymadık, kaç kar tanesi düştü biz beklerken toprağa? Her birisi kendine has beyazlığı, kendine has diliyle “Birsin Allah’ım” diye haykırarak kendi sanatını sağır kulaklara, kör gözlere haykırdı? Biz sessizce beklerken kaç renkte, kaç desende, kaç kumaşta nice farklı sesleriyle, nice farklı nâmeleriyle kuşlar lîsana gelip bir olan Rabbimizi haykırdı ama duymadılar? Bilemiyoruz kaç böcek varlık delillerine desenlerindeki göz alıcılıklarıyla arz-ı endam eyledi? Kaç arı kanat çırptı, çiçekten çiçeğe? Kaç kovan bal yarışına girdi? Tüm kainat Allah birdir diyerek kendi balını akıttı ama insan gözü bir arı gibi onlara konup, onlardaki iman şerbetini toplayamadı. Arı balını yaptı ama insan balını yapamadı. İnek sütünü yaptı ama insan secdesini yapmadı. (Giyotin sesi) Süt ki kan ve pislik arasından bembeyaz aktı. Bir damla kan, bir damla pislik bulaşmadan. Ey insanlar bana bakın ve Rabbinizi tanıyın dedi. Ama onu da duymadınız. Halbuki envai çeşit ihsanlarıyla, akılları hayrette bırakan ikramlarıyla, milyon farklı tatlarıyla, milyon farklı kokularıyla, milyarlarca meyvenin uzatılması ve hepsinin mükemmel ambalajlanması ve mükemmel şifalar içermesi, muhteşem faydalara çalışması, muazzam sayılarda üretilmesi ve taklit edilememesiyle, milyon farklı desen ve renkleriyle, milyarlar farklı güzellikte manzarasıyla; tüm kainat nefes kesen büyüleyiciliğini göstererek, tek bir lisanla “Elhamdülillah” (gümleme sesi) dedi ve dedirtti. Dumadınız! Kimden kime ne kadar hamd ve övgü varsa hepsi Allah’a aittir dedi. İştmediniz. Her birimizdeki yazılı mektupları okumadınız. Yanımızdan geçip geçip gittiniz. Bilmeyiz kaç asır geçti? Meyvesi dalından koparılan kaç ağaç Rabbinize şükretmeniz için yalvarırcasına baktı size. Ama siz bakmadınız. Bir kere olsun bakmadınız. Ellerini açtı nice ağaç gökyüzüne. Rabbine yalvardı. “Allah’ım ben bu insanların nankörlüğünden beriyim.” dedi. “Benim meyvemi rızamın dışında kopardı.” dedi. Duymadınız, bakmadınız. Gökyüzü ağacının meyvesi olan biz yıldızlara da hiç bakmadınız. Yıldızlarla konuşan adam başını önüne eğdi bu sefer. Yıldızlar binlerce yıllık yalnızlıklarını ve suskunluklarını şikayet ediyor gibiydiler. Yıldızın bir nida etti: “Başını kaldır! Kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zâtın harika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi bu hadiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Merhametli ve kudretli bir emrinde görev alıyorlar.” Başını kaldırdı. Tüm güzelliklerini göstermişlerdi tüm yıldızlar. Hiç görmediği bir güzellikti bu. Adeta bir aşk manifestosu, bir sevda destanıydı gördüğü. Bakakaldı! Bir daha gözünü alamadı. Aradan nice zaman geçti. Köyüne tüm uyuyanları uyandırmaya gitti. Bir de ne görsün? Tüm ahali başını kuma sokmuş debelenip duruyor. Ne kurtulabiliyor, ne de kurtulmak istiyordu. Bağırdı, yıldızlarla konuşan adam ama kimse onu dumadı. Avzı çıktığı kadar bağırdı. Duyan olmadı. Çünkü tüm ahali sağır olmuştu ve işin en kötü tarafı hikaye burda bitmedi. Maalesef bu hikaye bu şekilde hala devam ediyor. Yıldızlarla konuşan adam bağırıyor ama duymuyorlar. Gösteriyor ama görmüyorlar Gören göze karanlık perde olmaz. Görmeyen göze ışık ne yapsın? Altyazı M.K.