ŞİRK NEDEN EN BÜYÜK TEHLİKEDİR

Aziz kardeşlerim, bir insan, ve Müslüman, ne kadar bu kulluk kelimesinden, haz duyuyorsa, Müslümanlığı o kadar iyidir. Müslümanlık, Allah’a kul olduğunun tadını almakla başlar. Bu tadı alamayan, gerçek bir Müslümanlık yaşayamaz. Tadamaz ondan birşey. Bu nedenle bizim, kelime-i şehadet söylerken, ben şahitlik ederim ki, derken Resûlullah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’i bile, Allah’ın, kulu olarak tanıttığımızdan başlayıp, kendimizi de, ben senin kulunum Allah’ım değişteki dudaklarımızdan çıkan ifadenin kalitesi, bunu söylerken duyduğumuz lezzet, biiznillahi teala cennet ırmaklarının kulaklarımızda yankılayan sesidir. Ben, Allah’ın, kuluyum. O, benim rabbim, ben onun kuluyum sözünü ne kadar samimi, ne kadar ciddi, ve ne kadar içten, heyecanlı söyleyebiliyorsan, o kadar sabah namazına ciddi kalkabilirsin. O kadar, faizden, zinadan, piyangodan, haramdan, kul hakkından, kaçabilirsin. Çünkü insandaki enerjinin adı, Allah’a kulluk hattından bağlanabiliyor olmaktır. Neden insanoğlunun işleyebileceği, en büyük cinayet, şirk cinayetidir? Yani Allah’a ortak koşmaktır. Çünkü şirk, yani Allah’a ortak koşmak ki bunu hep, mekkeli müşrikler, yapıyor, zannediyorduk. Halbuki, bütün çağlarda kıyamete kadar şirk vardır hep. Ve en büyük tehlikedir. Şirk neden en büyük tehlikedir? Çünkü, şirkte Allah’a kul olma itirafını, aşağıya çekme vardır. Allah’ın tek ve yegane yaratan, rızık veren, idare eden, kerem sahibi olan, lütuf sahibi olan, her şeyin mütebbiri, yan idare edicisi, olan bir Allah olduğu anlayışı, ben kulum, bütün insanlar da Allah’ın kullarıdırlar, bütün cinler, Allah’ın kullarıdırlar, her mahluk, Allah’ındır neticede gerçeğini ne kadar yüksekten kabullenirse Mü’min, o kadar imanı güçlü olur. Bu gerçek ne kadar darbe yerse, o kadar mü’min olma gerçeği de aşağıya düşmüş olur. Bunun için şirk en büyük günahtır. Neuzübillahi teala..

Nazardan Kurtulmanın Kesin Yolu! Nazar Boncuğu Şirk Mi?

Nazarı çok kuvvetli bir köylü varmış Mustafa. Bu adamın nazarı o kadar kuvvetliymiş ki adam nereye baksa orayı mahvediyormuş. Bir gün Osmanlı Ordusu böyle bir yerden geçerken bir bakmışlar kocaman bir kaya. E patlatma imkanı yok; o zaman böyle dinamit yok, bişey yok. Demişler ki falan köyde, buraya yakın olan bir köyde nazarı çok kuvvetli bir adam var. Onu çağıralım. Yüzbaşıya bunu söyleyince tamam demiş çağırın. Gitmiş o adam nazarıyla kayaya bir bakmış aa kayaya bak demiş, kaya bir anda infilak etmiş, o yol açılmış, ordu geçmiş. Bu adamı gören karşı köyden bir adam demiş ki senle gel 2 dakka işimiz var. Adamı almış götürmüş. Bu adamın da komşusuyla arasında müthiş bir rekabet var. ikisi de müthiş servet sahibi, ikisinin de böyle bir sürü hayvanları var, sürüleri var. Plan şu: Nazarı çok kuvvetli olan adamı böyle kendi evinin bahçesinden karşı komşusunun evindeki o otlayan binlerce hayvanı, sürüsünü gösterecek ve onlara nazar değdirtecek. Çıkarmış böyle verandaya. Bak demiş görüyor musun şurdaki hayvan sürülerini? O nazarı çok kuvvetli olan adam bir bakmış! Göremiyorum demiş!! Ondan sonra yaa nasıl görmüyorsun? Baksana orda binleerce hayvan, bak yaa ne acayip demiş. adam bakmış. Göremiyorum yaa demiş. Yaa nasıl görmüyordun bak işte orda binlerce şey var. İnek de var bak orda, köpek de var nasıl görmüyorsun orda? Nazarı çok kuvvetli olana adam bir dönmüş (gıcırtı sesi) Sende de ne göz varmış yaa demiş. adamın gözleri akmış. (Gülüyor) (Kalemle çizme sesi) Selamün aleyküm arkadaşlar. Benim en çok etkilendiğim konulardan birisini ele alacağız bu gün. Üstümde bir nazar var. Dedim madem öyle üstümdeki bu nazarı size anlatayım. Nazar nedir? Bazen bana da soruyorsunuz, mesaj atıyorsunuz. Ağabey bana nazar mı değiyor? Veya ağabey bir arkadaşın bir eşyasını çok beğendim, sonra kırıldı. Acaba nazar mı değdirdim? Nazar diye bir şey var mı? Nazar hak mıdır? Dinimizde yeri var mı? isterseniz buyrun konuşalım. (Yankılı sesle) bazı insanlar yani nazardan korunmak için nazar boncuğu takıyorlar, kimi at nalı takıyor. Kimisi nazar mı değdi diye kurşun döktürüyor falan. Kurşun dökerken bir anda suratı yananlar oluyor falan. Böyle başına bin tane şey gelenler oluyor. Değişik değişik bâtıl inançlar. Ağaca çaput bağlamalar (gümleme sesi), böyle üzerlik tohumu yakmalar (gümleme sesi), evin içinde ayin yaparcasına böyle, kabile dansı yaparcasına gezmeler. Yani bunlar acaba gerçekten hak mı? (Elektrik sesi) Bunları yapmak doğru mu? (elektrik sesi). İslamiyete göre yani bunları yapmakta bir beis var mı? Efendimiz Alayhisselatü Vesselam’ın zamanında nazar boncuğu var mıydı? (Gümleme sesi) Nazar boncuğu caiz midir? Şirk midir? (Giyotin sesi ve ince çınlama sesi) Efendimiz Alayhisselatü Vesselam’ın Müslim’de geçen bir hadisiyle başlayalım. Efendimiz (s.a.v.) diyor ki: “Nazar haktır.” diyor. “Deveyi kqazana, insanı mezara koyar.” Hatta Taberâni’de geçen bir başka rivayette Efendimiz Alayhisselatü Vesselam diyor ki: ” İnsanların yarısı nazardan ölmüştür.” Demek nazar bu kadar tehlikeli bir şey. hatta kalem Suresi’nin 51. ayeti müfessirlerimizin görüşüne göre nazar için inmiştir. Olay da şöyle gelişiyor. Efendimiz Alayhisselatü Vesselam zamanında Esetoğulları’ndan bir adam varmış. Böyle bedevîymiş. 3 gün boyunca hiç bir şey yemez, ondan sonra çadırının örtüsünü kaldırır, ordan geçen bir gurup deveye bakıp bunlar ne acayip develerdir der, hani bazen böyle skeçlerde olur ya keşke benim olsa diyen bir karakter. Aynı onun gibi böyle. Bakıyor, nazar ediyor, haset ediyor ve ondan sonra o develer hastalanıyor ve pek çoğu telef oluyor. Bu kişinin nazarının çok kuvvetli olduğunu farkeden müşrikler Efendimiz Alayhisselatü Vesselam’ın o harkulade güzelliğinin, o harkulade konuşma şeklinin, harkulade ahlakının, muhteşem karakterinin karşısında; bu kişinin de ona nazar etmekten başka yapacak bir şeyi olmaz diyerek onu alıyorlar, Efendimizin (s.a.v.) karşısına getiriyorlar. Ama ayet Efendimiz Alayhisselatü Vesselam’ı koruyor. Efendimize (s.a.v.) vahiy iniyor ve Efendimizi (s.a.v.) Allah muhafaza ediyor. Ayet de aynen şöyle. “Neredeyse kâfirler seni gözleriyle yıkacaklardı.” diyor. Efendimiz Alayhisselatü Vesselam peki nazardan korunmak için ne yapıyordu? Diyordu ki: “Ya Rabbi beni insanları ve cinlerin kötü bakışlarından, kötü nazarlarından, hasetlerinden koru.” diyordu. Fakat daha sonra Felak ve Nas sureleri gelince Efendimiz Alayhisselatü Vesselam nazar için bu 2 sureye başvurmaya başladı. Zaten Efendimiz Alayhisselatü Vesselam yatmadan önce İhlas Suresi’ni, Felak ve Nas surelerini okur, ellerine üfler ve bütün vücuduna mesh ederdi. Dokundururdu, değdirirdi. Bu şekilde nazardan korunmaya çalışırdı. hatta sahabe efendilerimiz, mesela Hazreti Osman (r.a.) bunu söylüyor, Hazreti Ömer (r.a.) bunu söylüyor: Sahabe efendilerimiz bunu yapmayanın aklından şüphe ederdik diyorlar. Bu derece demek ki nazar insanın hayatında olan bir şey ve hak bir şey. Peki çocuklarımız oluyor. Benim de mesela 2 tane kızım var. Özellikle çocuklar yeni doğduğunda o çocukların böyle tenleri çok güzel oluyor değil mi? Böyle hiç birimizin teni bu kadar güzel değil. Baksana! Yani Mustafa’ya da baktığım zaman çok böyle kayış gibi bir teni var şu an yani. (gülüşmeler) Yüz hatlarına bakıyorum. Hadi Sefa’da biraz daha baby face (beybi feys) var ama. (gülüşmeler) Yani bize o kadar net değmiyor ama çocukların çok daha teni taze böyle tenleri var. Özellikle canlı canlı. Yani resimden bakma değil de canlı canlı bakılan nazarlar çok kuvvetlidir. Bu noktada, anne, babanın nazarı çok etkilidir. Anneannenin, dedenin, babaannenin nazarları, ağabeylerin, amcaların nazarları çok etkilidir. neden? Çünkü nazar 2 surette değiyor arkadaşlar. Bazıları diyor ki yaa ben severek bakıyorum, hasetle bakmıyorum, kötü gözle bakmıyorum ki. Severek bakıyorum diyor. Ama severek baksan da işte 2 çeşit nazarın birinci şekli senin bakışın. Bazıları severek baktığı için, çok yüksek muhabbet beslediği için manayı harfiyle değil de manayı ismiyle baktığı için nazar değdirir. Peki nedir manayı ismi ve manayı harfi? Bediüzzaman Hazretleri diyor ki. Bakın Bediüzzaman denilmiş, zamanın harikası denilmiş. Karşılaştığı bütün âlimleri iltizam eden, böyle bir ilim sahibi,küçücük yaşta zeka ve hafızanın üst düzey kendisinde birleştiğini gören âlimler ona Bediüzzaman, zamanın harikası demişler. Bu kadar ilimde uçmuş gitmiş bir zat. hatta şöyle söyleniyor: 3 ayda belki 20 senelik medrese ilminin kitaplarını okumuş ve bitirmiş bir insan. Böyle bir zeka ve deha sahibi bekın ne diyor? Diyor ki: “Kırk senelik hayatımda, otuz senelik tahsil hayatımda öğrendiğim şu dört kelimedir.” diyor. Netdi onlar? “Manayı ismi, manayı harfi, nazar ve niyet.” Bakın bütün ilmini bununla ifade ediyor. nazar gerçekten de günahları sevaba, sevapları da günaha çevirebilir. Nazar eşyanın mahiyetini değiştirebilir, tahayyir edebilir, dönüştürebilir. İnsanlar gözleriyle eşyaları hareket ettirmişler. Hatta Hazreti Süleyman’ın (a.s.) yanında bir âlim diyor ya Belkıs’ın tahtını ben sana getireceğim. Bunu da bu nazar ilminin içinde bir kategoride yapmış Bu da henüz bizce meçhul. Ama belki ilerde bulacağımız bir ilim. İnşallah bu teknolojiye de bir gün ulaşırsak, bunun tam tefsiri de tafsilatı da yapılmış olur. Demek ki nazarla insan o enerjiyi yüklediği yere yüklediği ölçüde hareket kâbiliyeti de kazandırabiliyor. Bu kadar demek ki yüksek bir enerjiyle insan yaratılmış. E şimdi sen bütün kainatın zübdesisin, kainatın küçültülmüş bir örneğisin, prototipi hükmünde yaratılmışsın. Elbette ki Cenab-ı Hak sendeki tecelliyetını özel kılmıştır. Bu tecelliyatın da en etkili kanallarından birisi elbette bizim gözlerimizdir. Yani bizim bakışlarımızla. Bu konuda da özellikle benim gibi insanların karşısına, kalabalıkların karşısına çıkıp anlatımlar yapan ve insanların olduğum şahıstan çok daha fazla hüsn-ü zanlar besleyerek yani benim namımın layık olmadığı hüsn-ü zanlar besleyerek baktığı için nazara muhatap birisi olarak söylüyorum, ciddi manada; özellikle mesela bizim cumartesi sohbetleri oluyor ya işte 400 kişi geliyor, 350 kişi geliyor; her kesin böyle teveccühü ordaki Kur’anî mananın inkişafını senle bağlıyor. Halbuki orda bir Kur’an dersi okuyoruz, Risale-i Nur’dan bir yer okuyoruz ama sana bağlayınca, senle ilişkilendirince ne oluyor? sana karşı bir muhabbet besliyor. Sana karşı bir hüsn-ü zanla bakıyor. Dolayısıyla ne oluyor? Sana karşı nazarı cevfliyor. Ben her cumartesi günleri çok fazla okuyorum. Cevşen okuyorum, Kur’an okuyorum. Kendimi muhafazaya çalışıyorum. Ve her gün, yıllardır her gün çok yoğun işte Felak, Nas, Ayetel Kürsi okumalarım var. Sizler de biliyorsunuzdur yani. Böyle sayısını söylemeyeyim de yani şimdi. Tabi bu her kes için çünkü farklı. Her kes kendindeki esmaya göre, hani yıldıznameden bakarlar ya bazı alimler. Kendilerindeki esmanın galibiyetine göre; Allah’ın hangi ismi sende daha çok tecelli ediyor ona göre. Elbette her kesin yapacağı okumanın yoğunluğunun miktarı da, kalitesi de farklı olacaktır. Ama Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bize ne demiş biz onu yapacağız. Ayetel Kürsi’yi tavsiye etmiş, Felak Suresi’ni ve Nas Suresi’ni tavsiye etmiş, Kafirun Suresi’ni tavsiye etmiş. Bunları bol bol okuyacağız. Şimdi bazıları soruyor, ağabey diyorlar bende renkli göz var, bana kem gözlü muamelesi yapıyorlar, işte renkli gözün var diye senin gözünde daha çok nazar oluyor. böyle bir şey var mı? Yani İslamiyet’de bunun yeri yok. Bu bir batıl inanç. Doğruluğu veya yanlışlığı tartışılır. Öyle söyleyeyim. Gerçekten böyle bir şey var mı? Allah biliyor ama sanmıyorum böyle bir şey olacağını. Renkli gözden ziyade insanın bakışlarında 2 tane dediğim gibi temel unsur var. Birincisi manayı ismiyle bakıyorsa. Yani Allah’tan bilmeyip, maaşallah demeyip, onu Allah’a vermeyip, ne güzel yaratılmış demeyip; o şeyin şahsına yönelttiyse Cenab-ı Hak orda tokat vuruyor. Nazarın işte mahiyeti aslında bu. yani Cenab-ı Hak ordaki faniliği sana gösteriyor. Cenab-ı Hak o güzelliğe böyle nazar ettiğin ve onu kaynak gibi görürcesine Allah’a yöneltmen gereken hayranlığı ona yönelttiğin ölçüde ona nazar değdiriyor, onu çürütüyor. Bak diyor bu fani. Demek ki sen Allah’a esas perestiş etmelisin. Ona hayranlığını yöneltmelisin. Yani nazarın mahiyeti belki bize veriliş gayelerinden, hikmetlerinden birisi bu. İşte burda bahsettiğimiz manayı harfi dediğimiz kavram: o bebeğe baktığın zaman o bebeğin yaratıcısına intikal etmen. Her hangi bir esmaya intikal etmen. Yani sanattan sanatkara gitmendir. Yani ne güzel yaratılmış demendir. “Ne güzel deme ne güzel yapılmış de.” Bu bir ahlak olarak bizde oturmadı gerekiyor. Nazarın 2. versiyonu olan hasede gelmeden önce isterseniz bir kaç hadis okuyalım ondan sonra Mektubat’dan hasedle ilgili bir bölüm var. Çok güzel bir bölüm, orayı beraber paylaşalım. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam diyor ki Nazar neredeyse kaderi geçecekti diyor o yüzden diyor nazarda Allahü Tealaya sığınırım diyor ve şu hadis çok işinize yarayacaktır diye düşünüyorum. Diyor ki “fatiha ile Ayetel Kürsi’yi okuyana o gün içinde nazar değmez.” diyor Demek ki sabah evden çıkarken Fatiha’mızı ve Ayetel Kürsi’mizi okuyacağız. Felak ve Nas sureleri için de “Bu iki sure ile belalardan, nazardan korunun. Hiç kimse bu iki sure ile korunduğu gibi başka şeyle korunamaz.” diyor. Yani Felak ve Nas sureleri Muavvizeteyn sureler, bunları sürekli okumakta fayda var. Hem büyüleri, hem de nazarı defetmek. Çünkü Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın zamanında büyü yapıldığında Felak ve Nas surelerini okuyarak Efendimiz (s.a.v.) o büyüden korunmuştur. Peki yani mesela bir arkadaşımızın bebeğini sevmeye gidiyoruz veye bir arkadaşımız araba almış, ona baktığımız zaman? Yani içimizde bir haset yok ama ona nazar değdiriyoruz. Yaa bu nazarı nasıl önleyebilirim? Bir bahçeye girdiğim zaman o bahçeye nazar değdiriyorum. Gerçekten arkadaşlar hani deveyi kazana sokar diyor ya. bazı insanlar işte o hayvanlara, otlayan sürülere baktığı zaman nazarla bakıyor; sahibinin haberi yok. Yaa bu hayvanlara ne oluyor diyor. Mesela bir karı koca var. Diyelim ki çocukları olmadı. Çocukları olmadığı için biraz üzülüyorlar. Bu konuda çocukları olsun diye sürekli dua ediyorlar ve istiyorlar. Allah’da onları bir imtihana almış. Bir arkadaşlarının çocuğu olduğunda o çocuğu sevmeye gidiyorlar, sevmeye gittiklerinde kadın mesela o çocuğa içli içli baktığı zaman kötü bir şey beslemiyor içinden ama o bakışından nazar değebiliyor o çocuğa. haberleri yok. Bu çocuk niye ağlıyor, kaç gündür bir türlü susmadı. O doktora götürüyorsun, bu doktora götürüyorsun, hastaneleri geziyorsun ama çareyi bulamıyorsun. Halbuki çaresi işte Kur’an’da var aslında. Felak ve Nas surelerinde bu nazarı def edecek, bu kötü enerjiyi yayacak bir koruma kalkanı var ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bizler için ne diyor: “Hoşa giden bir şey görünce Maaşallah, lâ kuvvete illa billah denirse o şeye nazar değmez.” diyor. Maaşallah, la kuvvete illa billah. Yani Allah’tan başka kuvvet veren yoktur. maaşallah diyeceksin ve bu şekilde. Yani sen o nazardan korunmuş olacaksın. Bir de Ukbe Bin Amr’ın (r.a.) rivayeti var. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam şöyle bir şey söylüyor, diyor ki: “Kendisine Allah’ın nimet verdiği kimse bu nimetin devamını isterse” hepimiz isteriz değil mi nimetin devamını? Bakalım ne diyeceğiz? “La havle vela kuvvete illa billah desin.” “la havle vela kuvvete illa billah desin.” buyurdu. Sonra bakın Kehf Suresi’nin 39. ayetini okuyorum: “bahçene girdiği zaman Maşallah la kuvvete illa billah demeliydin değil mi?” diyor, Kehf Suresi 39. ayet. Şimdi bazı insanlar yani nazardan korunmak için nazar boncuğu takıyorlar. Kimisi at nalı takıyor, kimisi nazar değdi diye kurşun döktürüyor falan. Kurşun dökerken bir anda suratı yananlar oluyor. Böyle başına bin tane şey gelenler oluyor. Değişik değişik batıl inançlar, ağaca çaput bağlamalar, böyle üzerlik tohumu yakmalar, evin içinde ayin yaparcasına böyle kabile dansı yaparcasına gezmeler. Yani bunlar acaba gerçekten hak mı? Ya bunları yapmak doğru mu? İslamiyete göre yani bunları yapmakta bir beis var mı? Zaten bunların ne kadar İslamiyet’in ruhundan uzak, şamanizme benzer şeyler olduğunu fark etmişsinizdir Zaten kökeni genelde bu putperestlik inancından gelen şeyler. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam zamanında nazar boncuğu var mıydı? Vardı! Peki soru: “Nazar boncuğu caiz midir, şirk midir?” Genelde bu soru hep sorulur ve nazar boncuğu Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam tarafından kabul edilmemiştir, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bunu şirk kabul etmiştir. Çünkü cahiliye toplumundaki insanlar, o putperest insanlar nazardan korunmak için bu nazar boncuğunu takıyorlardı. Onun onları koruyacağına inanıyorlardı. Ondan meded umuyorlardı. Bu yüzden dolayı şirktir. Ama eğer bunu yani beni nazardan koruyacak diye değil de süs diye kenara koyarsan bu şirklik boyutundan düşer; haramlık boyutuna girer. Caiz değildir o. Yine de bundan uzak durmamız lazım. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam nazar boncuğu kullanan kişilerin beyatlarını kabul etmemiş. Onlar onu çıkartıp kırınca Efendimiz (s.a.v.) onların o şekilde beyatlarını kabul etmiş. Demek ki böyle işte bazısı at nalı takıyor. Aynı şey onun için de geçerli aslında. At nalı takıyor, kocaman böyle. Kapının üstüne. Yani adam geçerken kafasına düşüyor felan. Hani nazardan koruyacaktı? Şimdi insanlar her şeyi nazara bağlıyor. Yani gerçekten yaprak düşse, saksı düşse anında nazar diyorlar. Elbette nazarın bir etkisi vardır ama hayatımızdaki her şey de nazar değildir. Hani şimdi mesela ben bazen böyle sosyal medyada, instagramda bir mesaj vermek için Ecrin Sare’yle beraber fotoğrafımı paylaşıyorum. bana da böyle bazen annem babam diyor ki nazar değdireceksin. Yani işte bu sefer ne oluyor? Aslında bu bizi ne kadar üzüyor bak. Neden üzüyor? Annelere babalara bunu söylemek neden üzer? Çünkü sen bu sefer çocuğun başına bir şey gelse kendinden bileceksin. Mesela dün Ecrin Sare yere su dökmüş, koşarken de o suya basıyor, ayağı kayıyor, düşüyor, alnını yerdeki taşa vuruyor, bir kaç saniyelik bir bayılma yaşıyor. İşte eşim onu hemen kendine getiriyor. 1-2 saniye sürmüş yani 1-2 saniye böyle bir bayılmış. Sonra kendine gelmiş. Şimdi böyle görseniz aile içinde küçük çaplı bir infial oluşuyor hemen. Suçlu olarak seni ilan ediyorlar. Neden? Sen nazar değdiriyorsun ki bu tarz şeylerin temel kaynağı nazar mı? Şimdi elbette nazarın her insanın hayatında rolü var. Ama ben size şunu söyleyeyim. Siz sürekli Kur’an’a başvuruyorsanız, Felak ve Nas sureleri, Ayetel Kürsi okuyorsanız, elinizden geldiği kadar dikkat etmeye çalışıyorsanız Allah’ın izniyle üstünüze düşeni yapıyorsunuz. Zaten çünkü başka türlü nasıl koruyacaksınız? Ben de çocukken çok defa düştüm. O zaman sosyal medya yoktu yani. Ben de mesela merdivenlerden yuvarlandım, yokuş aşağı yuvarlandım, başıma neler geldi. Hangi çocuk var ki düşmüyor? hangi çocuk var ki başına taş gelmiyor? Hangi çocuk var ki, başına musibet gelmiyor. Şimdi diyecek miyiz o zaman her başa gelen her şeyde nazar var? Hayır! Cenab-ı Hak bazen bir mesaj vermek ister, bazen bir imtihan getirir. Asla nazara maruz olan kişiye senin şu hatan yüzünden oldu diyemeyiz. Bunu dememiz sadece üzüntüye sebep olur. Ama ne yapmalıyız? Maksimum ölçüde korumaya çalışmalıyız. Maksimum ölçüde duaya çalışmalıyız. Yani kısacası ben olayı şöyle değerlendiriyorum. Her çocuğa elbette nazar değer. En çok da annenin, babanın nazarı, sevenlerin nazarı değer. Bir de etrafında hani eş dosttan, akrabadan çok nazar değebilir Tabi ki böyle bir insanları böyle hedef gösterme gibi algılamayın. Etrafınızda yaa acaba kim bana nazar değdiriyor olabilir falan diye birilerine kin gütmeyin. Ama yani önce insan kendinde aramalı. Benim nazarım değiyor olabilir. Fakat şunu da unutmamalı başa gelen bütün kötülüklerin kaynağı nazar değildir. Böyle düşünmek insanı hatasını bulmaya engel bir hale getirir. Sosyal medya içinden gelen sorular içinde şöyle bir şey söyleyebilirim. Yani önceden sosyal medya yoktu ama bu gün çocukların yaşadıkları şeyler hatta daha beterleri eskiden de yaşanıyordu. Bu da bize bir fikir veriyor olsa gerek. Peki bir de kötü nazar var. Haset nazarı var; onunla ilgili isterseniz Mektubat’dan bir yer okuyalım. İstersen Mektubat’ı bana ver. Şimdi diyelim ki sende haset var kardeşim. Yani birisine böyle kıskançlık beslercesine kötü duygular besliyorsun. Ona bakışların böyle. Allah ona bir nimet verse o nimeti tenkit edecek derecede, rahmet-i ilahi’ye itiraz edeceksin, ona verme diyeceksin neredeyse. O derece bazen haset duyabiliyorsun. Bu çok yanlış; bir mü’mine yakışmayan hatta şeytanani bir his diyebiliriz. Haset, keskin sirke küpüne zarar misali, haset önce hâsidi yakar. Önce haset eden kendi içinde kavrulur durur. Gece uyuyamaz, midesi ekşir. Döner dolaşır. Ama haset edilen kişi olaydan haberi bile yoktur. Gece vurur kafasını rahatça uyur. Yani demek ki hasede çare bulman lazım. Nedir hasedin çaresi? “Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkibetini düşünsün.” diyor. Bu çok önemli bir ders. Yani sen bir şeye haset ediyorsan, bir şeye karşı kuvvetli bir kıskançlık besliyorsan onun âkibetini düşün, fâni olduğunu düşün. O gelip geçecek. O nimet verilmesinden rahatsız olduğun, mutlu olmasından rahatsız olduğun veya servetinden rahatsız olduğun o insan fâni ve servet dediğin şey elinden çıkıp gidecek. Bir gün ona da ölüm gelecek, bir gün o da dünyayı terk edecek. Öyleyse âkibetini düşün. Haset ettiğin her şeyin gelip geçici olduğunu fark et, o hasetten kurtul. Sana yakışmıyor, senin gibi yüksek ahlaklarda yaratılmış, beşeriyet makamını kazanmış, insan olmak makamını kazanmış bir kul haset gibi düşük ahlakların peşinde gitmemeli. Rabbim sizi de bizi de nazarın her türlüsünden korusun Nazar konusunda da çok vesveseye kapılmayın. Yüreğiniz ferah olsun. Felak, Nas okuduğunuz sürece, Ayetel Kürsi okuduğunuz sürece; inşallah Allah size sizi muhafaza edecektir nazarlardan ve eğer de ruhunuz çok sıkılıyorsa benim bir tavsiyem de İnşirah Suresi’ni bol bol okuyun. Rabbim inşallah hepimizi muhafaza etsin. Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.

SAHTE PEYGAMBER İSKENDER EVRENESOĞLU ÖLDÜ!

Çok keyif verici bir haber aldım geçen hafta. False prophet, sahte peygamber, İskender Evrenesoğlu… Biliyorsunuz sahte peygamberlerin membaı, merkezi Amerika’dır. Bana kitap indirildi, Kur’an’ın içinden bir kitap levh-i mahfuzdan bana geldi, diyen bir adam bu. Bu sahte peygamber geçen hafta Amerika’da ölmüş. Bilmiyorum belki birkaç hafta önce ölmüş, talebeleri gizlemiş de olabilir. Çünkü bunların akidesinde ne vardı? Ben Mehdi’yi görmeden ve dünyanın tamamına hâkim olmadan ölmeyeceğim. Sahte peygamberin vaadiydi bu. Ama ne dünyanın tamamı, mahallene bile hakim olamadan, Amerika’da FBI’nin kucağında öldü gitti. Bakın, bir gün ola bazı insanlar size gelip de vatanınıza, milletinize ve dininize ihanet etmeniz karşılığında büyük meblağlar teklif ederse FETÖ gibi, İskender gibi, kabul etmeyin. Kabul ederseniz sonunuz kendi toprağında ölmemek olur. Bundan büyük bir rezalet yoktur. Bir adam için kendi doğduğu vatanında, ait olduğu yerde ölmemekten, başka bir yerde sığıntı gibi yaşamaktan daha büyük bir rezalet yoktur. Pablo Escobar’ın bir sözüyle bunu teyit edeceğim kardeşler. Biliyorsunuz Escobar dünyanın en büyük uyuşturucu tüccarı. Allah bazen doğru kelimeleri en büyük zalimden bile söyletebilir. Bu Allah için çok kolaydır. Escobar’ın bir sözü var: “Kolombiya’daki bir mezar, Amerika’daki bir hapishaneden daha iyidir. Çünkü Kolombiya benim toprağımdır.” Beni Amerika’ya göndermeyin, öldürecekseniz burada öldürün. Beni burada gömün, diyor adam ya. Uyuşturucu tüccarı, çöp, tam bir çöp, dünyanın en zalim adamı ama söz doğru mu? Söz doğru. Sen karakterli bir adamsan burada hapse gireceksin, vatan dışına kaçmayacaksın. Karakterli bir adamsan burada öleceksin, başka bir yerde değil. Bunlar Amerika’ya gitti haklarında yüzlerce dava olduğu için ikisinin de, ülkeye dönemiyorlar. Dönemeyince gitti Amerika’da, dünyaya da hâkim olacaktı. Dünyaya hâkim olamadan öldü gitti. Peşindeki insanlar hâlâ bekliyor. Mehdi gelecek de, İsa gelecek, bizim peygamberimiz İskender’le birleşecekler, dünyaya hakim olacağız. Hâlâ bekliyorlar. Binlerce insanı kandırdı, dinsiz yaptı. Bakın bir adam ben Mehdi’yim dese, insanlar da buna inansalar tamam bu adam Mehdi deseler, buna bid’at ehli denir. Yoldan çıkmış, sapık ama Müslüman. Bir adam ben peygamberim, bana kitap indirildi dese, bu adamlar da pygamberliğini kabul etse, evet resuldür, bizim resulümüzdür dese kâfir olur. Bunların cenaze namazı kılınmaz. Dinden çıkıyor artık bidattan da değil bu, bu dinden çıkıyor. Çünkü kitabımızdaki ”Muhammed, sizden kimsenin babası değildir. O peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzâb, 40) ayeti kerimesini inkâr etmiş oluyor. Son peygamber diyor Allah bizim Peygamberimiz Aleyhisselam için. Sen daha ne peygamberliğinden bahsediyorsun ya? Sen kimi kandırıyorsun oğlum? Ama binlerce insanı kandırdılar. Binlerce insanı kâfir yaptılar, zındık yaptılar. Ve bunların tamamı bize kâfir diyor. Çünkü onların peygamberine iman etmemişiz. Şimdi bu false prophet öldü gitti. Darısı diğer sahte İsa’nın başına. Bu, sahte peygamber; diğeri sahte İsa, Fetö. Talebeleri bunun İsa olduğunu düşünüyor. Onlara göre Said Nursi Mehdi’ymiş, İsa da Fetö’ymüş. İkisi de yalandır. Said Nursi’nin de ben Mehdi’yim diye bir tek kelimesi yoktur. Aksine, Risale-i Nurlarda ben Şafii mezhebine mensubum diye geçer. Hazreti Mehdi’nin mezhebi olacak mı? Zaten gelir gelmez mezhepleri kaldıracak. Çünkü Muhammed Aleyhisselam nasıl yaşıyorsa bana bakın, benim yaptığım gibi yapın diyecek. Dolayısıyla dört mezhep kalkmış olacak otomatikman. Biz ona bakacağız, onun gibi namaz kılacağız, bütün detayları onun gibi yapacağız. Mezhepler kalkacak. Ama Said Nursi hazretleri diyor ki: “Ben Şafii’yim. Yani Şafii mezhebine mensubum. Mehdi değilim.” Ama cahillerden bazıları, fanatiklerden bazıları, bu Fetocüler gibi, onu Mehdi yerine koyuyor. Neden Mehdi yerine koyuyor? Çünkü İsa da bizim fetomüzdür, diyor. İsa ile Mehdi birleşti, şimdi biz bütün dünyaya üç tanrıcı İslamiyet’i yayacağız. Yani İslam’la Hristiyanlığı birleştireceğiz. Hem üç tanrı hem Müslümanlık. Ya şirkle tevhit birleşebilir mi? Üç Allah var diyen bir adamla, tek Allah var diyen adam birleşebilir mi? Olabilir mi böyle bir şey? Mümkün değil. Ama bunların kafasında üç tanrı inanışını yayacağız diye bir fikir vardı. Yapamadan göçtü gitti bir tanesi, darısı diğerinin başına. Bir tane daha sahte peygamber var Amerika’da. Reşat Halife’nin talebesi: Edip. Biliyorsunuz, bunların membaı hep Amerika’da. Hep Amerika besler bunları. Dini tahrif edin, İslam’ın içini boşaltın. Gençleri dinsizleştirin ki ben işgal etmek için taarruz ettiğimde bunlar karşı koymasın, bu da bizden desin. Sen gel, işgal etmek için gel sen, biz bekliyoruz zaten, biz bekliyoruz.

Kesin cennete giderim diyen kişi kafir olur mu?

“Ben, yaptığım ibadetler sebebiyle kesin olarak Cennet’e gideceğim” diyen bir adam, sonundan emin olduğu için, gaybi olarak bir haber verdiği için, gayba yani Allah’ın kesin bilgisine ortak olmuş olur, yani şirk koşmuş olur. Peygamberlerin dışında son nefeste imanını kurtarma garantisi kimsede yoktur. Hiç bir sadıkta, hiç bir velide ya da hiç bir alimde böyle bir şey olmaz, hepsi son nefeslerinde imanlı gitme konusunda korku içindedirler. Son nefeste imanı şeytana kaptırma konusunda, korku içindedirler. Bizim de aynı korku içinde, aynı düşünceler içinde olmamız gerekir. Herhangi bir kişi derse ki “kesin ben Cehennemliğim” kafir olur, yine herhangi bir kişi derse ki “ben kesin Cennetliğim şu, şu amellerimden dolayı” yine bu adam da kafir olur.

Bütün iyiler Cennete gider mi? – Cennetlik Papaz (!)

Cennetlik papaz… Kardeşler cennetlik papaz olur mu? Brunson var ya o Brunson, Amerikalılar diyor ki: ”Cennetlik o adam. O papaz cennetlik.” O Brunson’u bana getirselerdi bir saat konuşsaydım, kapalı bir odada bir saat. Ortadan bir tane kukla geçecek. İki, üç tane de televizyon ekranı… Ben bir saat o Brunson ile konuşsaydım Müslüman olurdu Allah’ın izni ile. Amerika’nın kara kutusu o adam. Bütün her şeyi bülbül gibi öterdi. Ama bizi konuşturmuyorlar. Malikaneye koymuşlar Brunson’u. Etrafında on tane polis bunu koruyor. ”Cennetlik Papaz” Muhasebeci bir arkadaş geldi ve şöyle dedi, Başımdan geçen bir olayı aktardım bu yazının başında. ”Hocam, düşünüyorum düşünüyorum çözemiyorum.” Muhasebeci bize söylüyor. ”Haberlerde bir papaz gösterdiler. Yirmi bir tane yatalak çocuğa bakıyor. Hayatını bu işe adamış hocam. Bu adam Müslüman olsa ne olur, ateist olsa ne olur? Bu papaz kesin cennetlik hocam.” Ne oldu bu? Ne sözü bu? Bu söz şirktir. Elfâz-ı küfürdendir. Bir, ”Ateist olsa ne olur, Hristiyan olsa ne olur, Müslüman olsa ne olur?” dediğin anda kâfir olursun. İnsanlar ikiye ayrılıyor: İmanlılar, imansızlar. Bu saydığın diğer gruplar imansızlardır. İmansızlar ebedi olarak cehennemdedir. Kur’an’da yüzlerce ayet var. Sen şimdi bu ayetlerin tamamını ne yaptın? Öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur dedin bu ayetlerin tamamını inkar ettin. Bu bir. İki, adamın sonu hakkında bir hüküm veriyor. Kimin sonu ne olacak, kim hüküm verebilir? Allah hüküm verebilir. Muhammed Aleyhisselam’a geldi sahabinin biri, dedi ki: ”Ben birini öldürdüm. Savaşta ben onu sıkıştırdım köşeye. Yalancıktan ‘Lâ ilahe illallah muhammeden rasûlullah’ dedi. Ben inanmadım Ey Allah’ın rasûlü, öldürdüm.” ”Sen nasıl öldürürsün ya? Sen kalbini yarıp baktın mı içeride iman var mı, yok mu diye?” dedi. ”Bakmadım ey Allah’ın rasûlü.” ”Kalbini yarıp bakamayacağına göre, sen bu adamı öldüremezsin. O kelimeyi söylüyorsa Müslüman kardeşindir. Asla vuramazsın.” dedi. Bu iş böyle. Şimdi Muhammed Aleyhisselam bile bir adamın sonu hakkında hiçbir şey söyleyemezken, hatta ”Ben bile yarın başıma ne geleceğini bilmiyorum.” derken, yanında cariye kızlar şarkı söylerken, ”Aramızda gaybı bilen bir peygamber var, aramızda yarın ne olacağını bilen bir peygamber var.” diye şarkı söylerken onları susturan, ”Hayır! Yarın ne olacağını Allah bilir. Ancak Allah bilir.” diyen bir peygamber. Ve sen böyle bir Peygamberin ümmeti olduğunu iddia ediyorsun ve diyorsun ki: ”Bu papaz kesin cennetlik hocam.” Orada hemen kardeşimi ikaz ettim, tövbe etti. İnşallah şehadetini de getirmiştir. Ben cevap verdim kardeşime: ‘Kardeşim! Sen muhasipsin, bilirsin. Muhasebecisin yani. Ne kadar iyi bir insan olursan ol, devletten vergi kaçırırsan hapse girersin ve ‘kötü vatandaş’ damgası yersin. Pamuk Dede görün Pamuk Dede. bu ülkede bütün televizyonlar o adamdan bahsediyor. Ama adamın bir patladı olayı. Vergi kaçırıyormuş. Devletin bu adama bakışı ne olur? Sahtekâr, vatan haini… Vergi kaçırmak vatana ihanet gibidir. Devletin bu adama bakışı bu olur. İstediği kadar Pamuk Dede rolü yapsın bu adam. Devlet bu adama bir sahtekâr gözüyle bakar ve hapse atar. Bir fabrikatör düşün. Çok iyiliksever, melek gibi bir adam ama devletten vergi kaçırıyor. Şimdi söyle bana. Devletin nazarında bu adam iyi midir, kötü müdür? Fabrikatör ya. Binlerce insan çalıştırıyor ama vergi kaçırıyor. Biliyorsun ki her ülkede vergi kaçakçılığı ciddi bir suçtur. Devlet bu işverene mali bir ceza verdikten sonra hapse atar. Çok kimseye faydalı mıydı, çok hayırsever miydi devlet buna bakmaz. Aynen bunun gibi, Allah’ın yanılmaz kanunlarına uymayan ve son Peygamberine tabi olmayan kişi de ne kadar iyi olursa olsun, Allah’ın nazarında bir vergi kaçakçısı hükmündedir. Allah’tan kaçırıyor. Yaptığı iyi işlerin tamamı küfür asidi ile silinip gidivermiştir. Allah’ımız buyurdu: ”De ki: ‘Size, yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildireyim mi?” İşler yapıyor ama çok ziyana uğramış. En çok ziyana uğrayan kim şimdi, Allah’ımız söylüyor. ”Bunlar iyi işler yaptıklarını sandıkları hâlde dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve ona kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki biz onlar için kıyamet gününde hiçbir terazi tutmayacağız.” (Kehf, 103-105) hükmü bu gibi iyi insanlardan bahsediyor. Kıyamet günü kâfirlere terazi var mı kardeşler? ”Biz onlar için kıyamet günü terazi tutmayacağız.” Çünkü kâfir olarak öldü. Terazi Müslümanlar içindir. Sevap-günah dengesi. Kâfirin sevabı yok ki terazi olsun. Yine Allah’ımız buyurdu: ”İnkâr edenlere gelince, onların amelleri ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder. Nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanı başında da inanmadığı, kendisinden sakınmadığı Allah’ı bulmuştur. Allah ise onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görür.” (Nur, 39) ayeti ise kâfirlerin kurduğu cennet hayalinin, çölde görülen bir yanılsama, serap gibi onları karşılayacağını bize vadediyor. O çöl filmlerini bilirsiniz. Adam yüz metre, iki yüz metre ileride bir vaha görür. ”Tamam, suyu buldum.” der koşar. Sonra suyun içine atlar. Ama bir atlar ki toprağın üstüne, kumların üstüne atlamış olur. Buna serap denir. Kâfirlerin dünyada yaptığı iyilikler de bunun gibidir. Serap gibi olacak ahirette. Olayı başka bir temsille yakınlaştırayım sana. Bir Fransız vatandaşı bilim adamı Türkiye’ye gelse ve milletimiz için çok faydalı işler yapsa fakat Türk vatandaşı olmasa, vatandaş olmadığı için Türklere tanınan bir çok hakka sahip olmaz, olamaz. Mesela oy veremez ya da milletvekili olamaz. Bak ne kadar çok faydalı iş yaparsa yapsın, ne oy verebilir, başa kendi istediği bir adamı geçirebilir ne de o devlet içinde yönetici olabilir. Çünkü Türk vatandaşı değil. Keşfettiği yeni kanser tedavisi tekniği ile binlerce insanın hayatını kurtarsa ama vatandaş olmasa, seçip seçilme hakkını elde edemez. İşte bu misaldeki vatandaşlık ‘Müslümanlık’ demektir. Müslüman olmadın mı sen bitiksin. Ahirette cennete alınamazsın. Müslüman olmadıkça, imanın altı şartını kabul etmedikçe, muharref dinleri reddedip İslam’a girmedikçe, Allah katında yaptığı iyilikler şiddetli rüzgarda elde biriktirilen kum tanecikleri gibi hükümsüz olur ki Allah Teala Kur’an’da bu sahneyi şöyle anlatır: ”Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. İyiden iyiye sapıtma işte budur.” (İbrahim, 18) İbrahim Suresi ayeti. Kâfirleri mahşer günü nasıl göreceğiz biz? Ellerinde iyilikleri var ama kül. Küller… Hani sobayı yaktığınızda, eski sobaları, gece üstüne kömür atmazsınız, odun atmazsınız, ne kalır orada? Kül kalır. Saat on ikide birde kül olur onlar. O külleri ne yaparsınız? Atarsınız dışarıya. Çöpe atarken ama rüzgâr gelir, küllerin bir kısmını uçurur. Kâfirler o külleri kucaklarında taşıyacaklar, mahşere böyle gelecekler. Allah’ımız seslendiği anda bir rüzgâr gelecek ve külleri tutmaya çalışacaklar. ”Bunlar bizim iyiliklerimiz. Bizi bunlar kurtaracak.” diyecekler. Ama hepsi uçup gidecek. Allah’ın verdiği şu örneğe bakar mısınız ya? Bundan daha açık nasıl anlatılabilir? Devam ediyorum. Allah’a ve Rasulüne iman etmeyen iyi insanlar, işi inada götürüp yüz tane camiyi yaptırsalar da bu kabul görmez. Allah’ımız ayette bunu şöyle açıklar. Hani var ya o, ”Piyango bileti alacağım, çıkarsa cami yaptıracağım.” diyen tiyatrocular… Bak bütün piyangoculara gidin. O piyango kuyruğuna girenler var ya, cehennem sırasına giriyor onlar. Cehenneme girmek için bilet bekliyorlar. Bütün hepsine gidin deyin ki: ”Çıkarsa ne yapacaksın?” Biraz bakarsa, senin şöyle yüzün nurlu falan, alnın düzse -namaz kılma işareti bunlar, secde işareti- hemen şöyle der: ”Abi çıkarsa ilk işim cami yaptıracağım. Kalanla da ev, araba işte dükkan mükkan bir şeyler alırız artık.” Hepsinin kafasındaki plan bu. ”İlk işim cami yaptıracağım.” Rahmetlik Timurtaş hocamız derdi ki: ”Sidikle abdest alınır mı oğlum?” Şu sözdeki inceliğe bak ya. Tokat gibi, yumruk gibi, döner tekme gibi. Sidik ile abdest olur mu oğlum? İdrar bu, pislik. İdrar gibi pislik bu. Kumar. Milletin hakkını gasp et. Parasını al cebine koy. Yüzüne gül bir de bilet adı altında bunu yapıyorsun. Kul hakkına gir ondan sonra ”Ben cami yaptıracağım.” Kabul olmaz senin yaptığın iş. “Allah’a ortak koşanlar, kendi kâfirliklerine bizzat kendileri şahitlik ederken, Allah’ın mescitlerini imar etmeye layık değildirler. Onların bütün işleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedi kalacaklardır.” (Tevbe, 17) Mescid-i Dırâr diye bir mescid yapıldı. ”Mescid-i Dırâr” Muhammed Aleyhisselamın mescidinin tam karşısında. Münafıklar, Müslümanların kendi mescitlerine gelmesini istiyordu. Peygamberimizin mescidi kalabalık olmasın, sohbet yaparken kalabalığa vaaz vermesin diye. Bakın tamamen fitne, bölücülük. Buna, ”Mescid-i Dırâr” denir. Peygamberimiz Aleyhisselamın dünyada yaktırdığı tek mescid budur. Münafıkların mescidi. Ayet onlar hakkında iniyor. Konu hakkında İmam Nevevi de şöyle demiştir: ”Kim İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmez veya onları tekfir etme hususunda şüpheye kapılır ya da onların yollarının doğru olduğunu kabul ederse… Hristiyanlar, ”Acaba onların yolları doğru olabilir mi ya? Olabilir be onlarda iyilik yapıyorlar. Bak papazlarda iyilik yapıyor.” falan derse, Müslüman olduğunu ortaya koysa veya İslam inancını kabul ettiğini söylese dahi, yine de kâfir olur. Ravzatü’t- Tâlibîn eserinde İmam Nevevi böyle söylüyor. ”Ya canım bana göre Hristiyanlar da cennete gidecek.” diyen o sahte hocalar… ”Bana göre Yahudiler de bizdendir. Aynı dinin çocuklarıyız. Aynı Allah’ın çocuklarıyız.” Şirk sözüdür bu. Allah’ın çocuğu olmaz. Olsaydı Hristiyanların İsa’sı olurdu. Kim diyorsa bunu; onların dinlerinden, akidelerinden tahrif edilmiş inanışlarından beri olmadıkça, Müslüman olsan bile, yirmi defa hacca gitsen bile, trilyonlarınla otuz tane cami yaptırsan bile kabul olmuyor. Çünkü şirktesin. Ve şirk en büyük zulümdür. Son paragraf. Bu konuda son sözü, sözlerin sultanı Muhammed Aleyhisselam söylesin. ”Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, -dikkat- bu ümmetten, Yahudi veya Hristiyan herhangi bir kimse beni duyar da, sonra benimle gönderilen dine inanmadan ölürse, benimle gönderilen dine inanmadan ölürse mutlaka cehennem ashabından olur.” Müslim hadisidir. Ama Yahudi ve Hristiyan’a bu ümmet diyor? Muhammed Aleyhisselam peygamberliğini ilan ettikten sonra dünyadaki bütün insanlar bu ümmettir. İkiye ayrılıyorlar: İcabet edenler, icabet etmeyenler. Yahudi ve Hristiyanlar da icabet etmeyenlerden. Ama bu ümmetten. ”Benim adımı duyduktan sonra, benim son peygamber olduğuma ve getirdiğim dini yani Kur’an’ı kabul etmezse gideceği yer cehennem ashabıdır, bu kesindir.” diyor Efendimiz Aleyhisselam. Hâl böyleyken, papaz bırak yirmi tane çocuğa bakmayı, iki bin tane çocuğa baksa, bütün ihtiyaçlarını giderse; hatta şu anda dünyanın en zalim ülkeleri Amerika, İsrail, İngiltere, Almanya… Dünyaya terörü bunlar dağıtır. Bunlar bir karar alsa ortak. ”Afrika’daki bütün fakirleri, Osmanlı yapıyordu düne kadar. Biz de Osmanlıyı yıktık. Bu insanlar açlıktan ölmeye başladı. Afrika’daki bütün fakirleri bundan sonra biz doyuracağız.” dese bu dört zalim. Ortaya böyle bir karar atsalar ve anlaşsalar ve doyursalar, Afrika’daki açları doyursalar… Yapmak istese yaparlar. Sadece bütün bu ülkeler, silaha, silahlanmaya harcadıkları paranın yüzde onunu fakirlere verseler açlıktan bir tane adam ölmez dünyada. Bütün mesele, her şeye para var, fakir fukaraya para yok. Onlara bakmaya para yok. Bütün sıkıntı buradan çıkıyor. Bunu yapsalar bile Allah onlardan bu işi kabul etmiyor. İşte kardeşler, bu ayet-i kerimeyi okudukça imanı doğru bir şekilde anlayalım. Allah’ımızın yanına herhangi bir ilahı koymayalım. Herhangi bir ilah tasavvurunu koymayalım. Kim ne kadar kuvvetli ve mahir olursa olsun herhangi bir işte, sakın ”Onu yücelteceğim.” diye ilahlaştırmayın. ”Hocam insan ilahlaştırılmaz ya, bu adamlar tuvalete giden insanlar.” İslâm tarihine bakın, insanlık tarihine bakın. İlahlaştırılmış bir sürü insan var. Nemrut demedi mi ”Ben Allah’ım. Senin Allah’ından daha hayırlıyım?” Firavun demedi mi ”Ben senin Allah’ından daha hayırlıyım?” ”Senin Allah’ın da yaratır, öldürür. Ben de yaratırım, öldürürüm. Bak ben de Allah’ım.” dedi İbrahim Aleyhisselam’a Nemrut. Bak, insanlar ilahlık iddia ediyor. Dünyada şu anda ilahlık iddia eden bir sürü insan var. Geçmişte de bu oldu, kıyamete kadar da olmaya devam edecek. Bakın, neden oldu bu? Allahu Teala kendisine bazı nimetler verdi ve bu şımardı. Nimetler bazısının şükrünü arttırır, bunlar azınlıktır. Bazısının da küfrünü arttırır, bunlar büyük çoğunluktur. Nimetler verdiler bunlar şımardı ve artık ilahlığını ortaya koydu. İlahlık iddia etti. Amerika demiyor mu ”Dünyanın tanrısı biziz. Dünyanın efendisi biziz?” İlah yerine koyuyor kendini. Allah kimi çıkarttıysa indirdi, sıra sizde. Kimi çıkarttıysa indirdi. Mevla Teala hep böyledir. Bazılarını yükseltir, bazılarını alçaltır. Allah’ın adeti böyledir. Amerika’yı yükseltti. Elli-altmış senedir dünyanın süper gücü. Ondan önce Birleşik Krallık’tı, İngiltere’ydi. Ondan önce bizdik. Biz düştü, üç tanrıcı İngiltere geldi. Üç tanrıcılardan sonra yine üç tanrıcı Amerika geldi. İngiltere’den de düştü Amerika’da şu anda. Şimdi onun çöküş vakti başlamıştır. Allahu Teala tez zamanda İslâm düşmanlarını, Allah ve Peygamber düşmanlarını çökertsin. Tekrardan Osmanlı çocuklarını dünyaya hükmettirsin. (Amin) Amin ya Muin. Dünyanın her tarafına adaleti, aç kalmamayı, mutluluğu ve huzuru bizim ellerimizle Allah ulaştırsın. (Amin) Atalarımız bunu yaptılar, elhamdülillah. İnşallah sıra bizdedir. Allah’ım sen bize nasip et ya Rabbi. (Amin)

Kabir ziyareti nasıl olmalı? – Ruh ölür mü?

Kabirdeki ölünün ruhuna nasıl selam vermeliyiz? Bunu nakletmek zorundayım kardeşler. Çünkü Ramazan geliyor. Ramazanlarda kabir ziyaretleri çok fazla oluyor bizim ülkemizde. Hayırlı ve salih kullar ülkemizde çok fazla olduğu için gerek sâhâbeden, gerek âlimlerden, gerek velilerden… Halkımız, hamdolsun kabir ziyaretlerinde bulunuyorlar. Bu çok güzel bir amel. Fakat bazıları, İslam âkidesini, Allah’ın sıfatlarını tam olarak bilmediği için kabirlerde yanlış işler yapabiliyorlar. Ne gibi? Kabirdeki mevtâyı ilâh gibi görmek. Kabirdeki mevtâdan ne istersen o sana verir demek gibi. Bunlar şirktir! Bunlardan korunmak için şimdi bir suâli cevaplandırdım. Bunu nâkledeceğim inşallah. “Hocam, selamun aleyküm. “Evliyanın, mesela Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri gibi, Yuşa Aleyhisselam gibi peygamberlerin kabrini ziyarette bulunduğumuz zaman…” Hüdayi hazretleri velidir, peygamber değildir. Yuşa Aleyhisselam Allah’ın peygamberidir. “Peygamberlerin kabrini ziyarette bulunduğumuz zaman nasıl selam vermeliyiz? Neler yapmalıyız? Ve akrabamızdan ailemizden kişilerin kabirlerini ziyaret ettiğimiz zaman nasıl selam vermeliyiz? Neler yapmalıyız? Kabir ziyaretleri hakkında bilgi verir misiniz? Vesselam.” Cevap: Ve aleykum selam. Mezarlığa girince, “esselamu aleyke ya ehlel kubur.” Size selam olsun ey kabir ehilleri, denilir. Şimdi mezarlığa girdik. Bayramlarda, özel günlerde biz kabirleri ziyarete ederiz akraba-i taallukatımızı özellikle. Mezarlığa girdiğin zaman ne yapacaksın? “Esselamu aleyke ya ehlel kubur.” Bu ne demek? Ey kabir ehilleri! Burada yatan kaç tane mevtâ varsa, hepinize selam olsun. Peki, hocam bunlar ölü. Ölüler selam alabilir mi? Kardeşler, İslamiyet’te bedenler ölür, ruhlar ölmez. Gerek Muhammed Aleyhisselam’ın ruhu gerek Ebu Cehil’in ruhu… Birisi İslam’ın Peygamberi, birisi İslam’ın en büyük düşmanı. İkisinin de ruhu kıyamete kadar bâkidir, yaşar. Birisinin ruhu nimetler içinde, öbürünün ruhu zilletler içinde. Kabri cehennem çukurlarından bir çukur, hadis-i şeriflerin deyimiyle. Bakın, iki ruh da işitir, duyar ve gelen kişi hakkında haber sahibidir. Az sonra gelecek olan hâdislerle bunu delillendireceğim. Kabre girdiğimiz zaman ne diyeceğiz? Genelleme yapacağız, bütün kabir ehline selam vereceğiz. Onların ruhları da bizi işitecek. Ziyarete gittiğimiz kabrin başına geçtiğimizde de, “Esselamu aleyke ey babacığım, anneciğim vesaire.” diyerek bizzat gittiği kişinin ruhuna selam verilir. Kime gittin sen? Babanın kabrine gittin. Önce bir etrafa selam verdin ya, ondan sonra babanın kabrine girdin ya, tam karşısına oturacaksın. Esselamu aleyke ey babacığım. Sana selam olsun ey babacığım, dedin. Direkt olarak babanı muhattap aldın. Anladınız mı kardeşler? Bakın, bu İslamî bir edeptir, İslamî bir usûldür. Son peygamber Muhammed Aleyhisselam mezarlığa girdiğinde: “Ey mü’minler ve Müslümanlar diyarının âhalisi, sizlere selam olsun.” Kimlere selam veriyor? Allah’ın Peygamber’i kimlere selam veriyor? Ey mü’minler ve Müslümanlar diyarının âhalisi. Diyâr, belde demektir, mezarlık beldesi. Mezarlık diyarının âhalisi. Onlar oranın âhalisi olacak. Allah’ın Peygamber’i oraya giriyor ve diyor ki: “Size selam olsun.” Peki kabirde yatanların ölü olduğunu iddia eden Reformistler ve Vehhâbi Selefiler ne diyor? Hayır, onlar seni işitmez! Onlar ölü, işi bitti onların! Hatta bu cümleleri peygamberler için bile kullanıyorlar. Şehitler için bile kullanıyorlar. Hâlbuki Kur’an âyetleriyle sabittir. Şehitler ölümsüzdür. Diğer âyette kabirlerinde rızıklandırılırlar, diyor Allah Teâla şehitlerden bahsederken. Ama materyalist Müslümanlar olan Vehhabi Selefiler kabirdeki insana selam vermek şirktir, diyorlar. Peki, Allah’ın Peygamber’i… Bakın! Müslim hâdisi, İbni Mâce hâdisi, en sâhih kaynaklar. Allah’ın Peygamberleri kabir âhalisine geliyor ve selam veriyor. Muhammed Aleyhisselam müşrik mi oluyor? Allah’ın Peygamberi’ne müşrik dediğinizin farkında mısınız? Bidâtçilik: Muhammed Aleyhisselam’ın öğretilerini reddetme, yeni öğretiler koyma. Bidâtçilik… Sapık fırkâların sayısı yetmiş ikidir. Allah bizi onlardan etmesin. (Amin) Ehl-i sünnet vel cemaatten ayaklarımızı bir karış kayırmasın. (Amin) Amin. Muhammed Aleyhisselam devam ediyor. Sizlere selam olsun dedi ya. “İnşallah biz de sizlere katılacağız.” Şimdi de konuşmaya başladı. Şimdi de onlara durumlarını anlatıyor. Kendi durumundan bahsediyor. Siz oradasınız, biz buradayız. İnşallah biz de sizlere katılacağız. “Allahtan bize ve size âfiyet dilerim buyururlardı.” Hâdis-i şerif! Hem bize âfiyet dilerim. Bizdeki âfiyet nasıl? Sağlık, sıhhât, İslami bir yaşam… Onlardaki afiyet nasıl? Kabrin Cennet bahçelerinden bir bahçe olması. Hem bize âfiyet dilerim hem size âfiyet dilerim. Başka bir Hâdis-i şerif İbni Abbas’ın rivâyetinde: “Rasulullah Aleyhisselam bir defasında Medine mezarlığına uğradı. Ve onlardan tarafa dönerek şöyle dedi.” İbni Abbas, Hazreti Abbas’ın oğlu. İslam âlimlerinden bir tanesi. Olayı görmüş ve nâklediyor. “Muhammed Aleyhisselam buyurdu: ‘Ey kabirler âhalisi size selam olsun. Allah bizi ve sizi mağfiret eylesin. Sizler bizden önce gittiniz. Biz de sizin ardınızdan geleceğiz.’ Sizler bizden önce gittiniz. Vaadeniz bu kadardı. Biz sizden sonra dünyaya geldik. Sizin ardınızdan biz de kabre gireceğiz. Muhammed Aleyhisselam kabirde yatan insanlarla konuşuyor. Kardeşler! Şu hâlde kabirde yatan Müslümanlara selam verdiği zaman başka bir Müslüman kâfir oldu diyebilir misin? Dersen Peygamber de kâfir oldu demiş olursun. Ama Reformistler ve dini iki yüz yıl önce İngiliz’den öğrenmiş olan Vehhabi Selefiler, medrese eğitimi almadıkları için, bir mezhebe tâbi olmadıkları için, usulleri olmadığı için ne yapıyorlar? İslam’ın bazı hükümlerini kabul ediyor, bazı hükümlerini reddediyorlar. İşte reddettikleri bir hüküm. Bu hükümleri reddettikleri için ne oluyor? Kabirleri ziyaret eden Müslümanların tamamına da müşrik diyorlar. Ama bunu demekle Muhammed Aleyhisselam’a da müşrik dediklerinin farkında değiller. Allah bunlara hidayet versin. (Amin) Bakın! Bir medrese talebesi, medreseye gittiği zaman İslam ilimlerini şöyle öğrenir: A, b, c, ç, d, e… Kur’an, Tecvit, Akaid, Hâdis, Fıkıh, Tefsir, Tasavvuf. Sırayla, sırayla. En başta tasavvuf olmaz. Tasavvuf en sonda. Önce bir şeriâtı öğreneceksin, sonra tasavvuf. Şeriâtı öğrenmeden, “Ben tasavvufa gitmek istiyorum.” dedin mi sapıtırsın. Benim şeyhim peygamberdir dersin, Mehdî’dir dersin, yeni bir din ortaya koyarsın. Önce dinin usulû. On dört asırlık İslam’ı öğrenmen gerekiyor yoksa kandırılırsın. Vehhabi Selefiler medreseye gitmedikleri için bu ölçüden uzak. Bundan dolayı ne oluyor? Kandırılıyor, aldatılıyor. Bir medrese talebesi, bir Kur’an kursu talebesi İslam ilimlerini böyle sırayla öğrenmesine rağmen bir reformist, bir Vehhabi Selefi nasıl öğreniyor? A, d, ğ, z. Üç – dört tane harf öğreniyor, sonra ne diyor biliyor musun? Ben şu kadarını biliyorum dese problem değil. Şöyle diyor: “Bu aradaki yirmi dört harf yok, yirmi dört harf yok. Sadece dört harf var İslam’da. Yirmi dört harf uydurma. Tefsir, Akâİd, Fıkıh, Siyer, Tasavvuf. Bunların hepsi yok!” Ya sen ne yapıyorsun kardeş? Eğer medreseye ya da bir Kur’an kursuna gidip temelden itibaren bir usûl dairesinde dört hâk mezhepten birine tâbi olup da İslam ilimlerini öğrenseydi, bu ilimlerin hiçbirini yok saymazdı. Derdi ki: “Bunlar vardır. Ben ancak bu kadarını biliyorum.” İslam ilimleri, kardeşler, bir okyanus gibidir. Biz Müslümanlarsa bu okyanusta sadece bir kaç damlaya sahibiz. Aramızdan kimse ben bu okyanusun tamamını yuttum diyemez. Çünkü okyanus ne kadar büyük olursa olsun senin alabileceğin elindeki kova kadardır. Bir damla fazlasını alamazsın, dışarıya taşar. Şu hâlde, kabre giden bir Müslüman onlara selam verebilir. Devam ediyor. İmam Gazali de meşhur eseri İhyâ’da şöyle der: “Kişi tanıdığı bir kimseye kabrinin başından geçerken selam verirse, ölü selamını alır ve onu tanır. Tanımadığı bir kimsenin kabrinin yanından geçerken selam verirse, ölü yine selamını alır.” Bak, ister tanıdığın birinin kabrine git ister tanımadığın bir zâtın kabrine git. Hüdayi hazretlerinin kabrine gittin. Esselamu aleyke ey Allah’ın dostu, ey Allah’ın sevgili kulu, ey Mahmud Hüdayi Hazretleri. Selam verdin. O, senin selamını alır diyor imam Gazali Hazretleri. Çünkü bedeni ölmüştür. Ruhu hala hayattadır ve diridir. Kendisini ziyarete gelen insanı görür. Olayı bu şekilde anlamamız lazım kardeşler. İşte Allah’ımız: “… cehra ve mâ yahfâ.” (A’lâ, 7) diyor. Sizin açıktan söylediğinizi de bilir, gizli olarak yaptığınızı da bilir. Ramazanlarda türbelere gidenlerin birçoğu ne yapıyor şimdi? Bu İslamî hâkikatlerden bihâber bir şekilde, Allah’a ait olan vâsıflardan bazılarını kullara yüklüyor. Ve diyor ki: “Ben buraya çaput bağlayacağım.” Bu kabre geldim bana uğur olsun diye iplik bağlayacağım. Sonra ekmeği sirkeyle bandıracağım. Bu veli kulun türbesini önüne bırakacağım, yere.” Yerlerde onlarca ekmek parçası sirkeye bandırılmış yere atılmış. Allah bundan razı değil! Çünkü israf yapıyorsun. Bir, ekmek israfı. İki, sirke israfı. Üç, o işin sana bir fayda sağlayacağını düşünüyorsun. Çaputa bağlıyorsun. Allah’ın sana bir şeyler vermesini çaputa bağlıyorsun. Sen böyle yapmayacaksın! Ancak o kişiyi vesile kılabilirsin. Allah’ım bu sâlih kulun hürmetine benim şöyle şöyle isteklerim var. Bana bu isteklerimi ver. Buna tevessül denir İslamiyet’te. Sâhih hâdislerle sabittir. Tıpkı gözünün kör olmasının iyileşmesini isteyen sâhabinin, Muhammed Aleyhisselam’ın ismine tevessül etmesi gibi sen de peygambere sâhâbilere ya da veli zâtların ismine tevessül edebilirsin. Ama onları yaratıcı olarak göremezsin. Bunlar ana itikâd maddelerimizdendir kardeşler. Aman bunlara karşı dikkatli olun!