ODTÜ’NÜN ÖNÜNDE ATEİST İLE MÜSLÜMAN TARTIŞMASI 2

ODTÜ’de Psikoloji okuyorum. Ben bu tesadüfler zincirinin insanı oluşturduğunu düşünüyorum. Din yönünde kesinlikle dinlerin var olduğunu düşünmüyorum. …ve konuşan ateistlerin kendi fikrini savunamadığını fark ettim. Bilinçsiz ateistlerle konuştuğumuzu söylüyorsun. – Evet. Ben bilgisiz olduklarını düşünüyorum. E şimdi o zaman şunu desek olmaz mı? Ya evet. İslam’ı kabul edip, İslam’ın içerisinden soruları açmak daha mantıklı olmaz mı? Neler yapıyorsun? ODTÜ’de mi okuyorsun sen de? – Evet ODTÜ’de Psikoloji okuyorum. Bugün konumuz yine inançlarla alakalı. Senin inancın neydi biraz anlatır mısın? Ee ben ateistim ama daha öncesinde bundan 2-3 yıl öncesine kadar Müslümandım. Ve hani günümüz Müslümanları gibi sözde Müslüman değildim. Gayet namazımı kılıyordum, Kur’ân’ı okudum, Arapça Kur’ân okumayı öğrendim, Kur’ân’ın mealini okudum, orucumu tutuyordum. Yani Müslümandım, gerçek bir Müslümandım ama sonradan biraz araştırma yaptıktan sonra aklıma takılan bazı soru işaretlerinden sonra aslında bana ters gelen bazı şeyler fark ettim ve inanmamaya başladım. Denk geldim birkaç videonuza ve konuşan ateistlerin, inanmadığını söyleyen insanların kendi fikrini savunamadığını fark ettim. Çünkü bilmiyorum. Belki gençler biraz daha ateizme farklı bakıyor ve araştırmadan, bilgi sahibi olmadan ateist olduğunu fark ettim çoğu insanın ve inançlarını savunamıyorlardı. Aslında söylenmesi gereken şeyleri söyleyemedikleri için sanki ateist olma konusunda haksızlar. Öylesine, havalı görünmek için falan ateist gibi görünüyor gibilerdi. Bilinçsiz ateistlerle konuştuğumuzu söylüyorsun. – Evet. Ben bilgisiz olduklarını düşünüyorum. Peki sen bilgili misin ne diyorsun? – Ben kendi araştırmamı yaptım. Yani kendi aklıma takılan soru işaretleriyle şey yaptım. Ve kesinlikle tünel bakış açım yok. Dar görüşlü değilim. Birisi çıkıp bana aklımdaki tüm soru işaretlerini sıralasam, o da her birine gerçekten mantığıma yatacak açıklamalar yapsa neden tekrardan herhangi bir inanca dönmeyeyim? Anladığım kadarıyla delil seven, ispat seven birisin. Akli yönden de gitmek istiyorsun. Peki Allah’ın yokluğuna yani bir yaratıcının yokluğuna dair bana bir tane delil söyleyebilir misin? Ya da yokluğuna dair bir işaret? – Bunu tam olarak, kesin olarak yaratıcı yoktur diyemiyorum. Aslında Tanrı yönünde biraz agnostiğim ama din yönünde kesinlikle dinlerin var olduğunu düşünmüyorum. O zaman önce yaratıcıya bakalım. Mesela ben sana desem ki, bu üniversitede kaç tane öğrenci var? desem, “Bilemeyiz.” dersin. Buna dair bir delil bulsak, bir özellik bulsak bir kağıtta bize belge verilse artık bilinmezlik ortadan kalkacaktır. Doğru mu? – Hı hı. Yaratıcının varlığı noktasında da ben sana bir delil sunsam, aklî ve mantıkî ama net bir delil sunsam, bununla beraber o bilinmezlik olayından artık bir karara bağlayalım mı? – Yani direkt bunu yapamam. Öncelikle araştırmam gerekir ama… Ben sana delil sunacağım. – Tamam dinliyorum. Delil de şu an zaten mantıklıysa şu anda da karar verebilirsin. – Evet söyleyin. Diyelim ki Selimiye Cami’nin önündeyiz. Bizzat maddi ve somut bir örnek vereceğim. Selimiye Cami’nin önündeyiz ve beraber bu caminin nasıl yapıldığını aklen bulmaya çalışıyoruz. Önümüzde 4 temel seçenek var. 1- Ya diyeceğiz ki, bu caminin yanında hem sağır, hem kör, hem de akılsız olan bir grup insan, bu camiyi aralarında anlaşarak yapmışlardır ve inşa etmişlerdir diyeceğim. Veya ikinci seçenek: Caminin tuğlaları kendi aralarında anlaşıp, “Ya beyler ne duruyoruz gelin bir cami yapalım.” diyerek, bu camiyi tuğlalar kendileri inşa etmişlerdir diyeceğim. Veya üçüncü seçenek: Diyeceğim ki caminin içerisinde proje kitabı, caminin yapım aşamalarını anlatan proje kitabını görüyorum. Bu proje kitabı camiyi inşa etmiştir diyeceğim. Veya dördüncü seçenek: ”Bir mimar vardır, Mimar Sinan gibi. Bu ilmiyle, iradesi ve kudretiyle beraber bu camiyi bir mimar, Mimar Sinan gibi bir deha yapmıştır diyeceğim. Sen olsan bu seçeneklerden hangisini seçersin? – Ya şüphesiz Mimar Sinan’ı seçerim. Şimdi aynen öyle de insan dahi, her bir insan dahi bu Selimiye Cami’nden daha intizamlı, daha kompleks bir yapıya sahiptir. Doğru mu? – İnsan, evet. Şimdi bu insana ben baktığımda da yine aklen ve mantıken beraber şu soruyu sormamız gerekiyor. Bu insana baktığımda, insan yaklaşık olarak yüz trilyon hücreden oluşuyor. Ve her bir hücrenin içerisinde dahi sekiz yüz tane baraj var. Yani mitokondri. Ve 10 bin tane de fabrika var. Yani ribozomlar. Her bir hücre inanılmaz bir yapı içerisinde sistematik olarak ilerliyor. Biyoloji profesörü Michael Denton’a göre, diyor ki: “Her bir hücre, New York gibi bir şehir hükmündedir.” Bizim vücudumuzda kaç hücre var? 100 trilyon tane New York hücresi var. E şimdi ben böyle kompleks yapıya baktığımda yine aklen bunun nasıl yapıldığını bulmam gerekiyor. Hatta bizim hücrelerimiz, bizim vücudumuz, insan, bir cami gibi bir kere yapılıp bırakılmış değil. Her an yenileniyor mu vücudumuz? – Evet yenileniyor. Saniyede 10 bin tane alyuvar yaratılıyor. Saniyede 50 milyon tane hücrem anbean tazeleniyor. Ve kafamızda, beynimizde 10 üzeri 16 işlem her saniye gerçekleşiyor mu? Gerçekleşiyor. Ben bu kompleks yapıya baktım ve aklen yine bu soruyu soracağım. Bu insanın her gün, anbean, sürekli yapılarak inşa edilmesini aklen nasıl yapıldığını bulmak için önümde yine 4 tane seçenek var. 1- Bu insanı hem sağır, hem kör, hem de akılsız olan tabiattaki bu doğa olayları aralarında anlaşarak yapmışlardır diyeceğim. Ama bu mantıksız. Neden? Çünkü hem kör, hem sağır, hem akılsız olan bu olaylar nasıl olur da kendi aralarında anlaşıp insanı yapmayı ve anbean sürekli yapmayı devam etmeyi tercih edebilir ve yapabilir? İlk başta biz dedik ki cami yapılamıyorsa elbette bu da yapılamaz doğru mu? – Bahsettiğiniz şeyler yapamaz. Veya ikinci seçenek: Diyeceğim ki insanın vücudunun oluşturan atomlar, kendi aralarında oluşmuşlardır. Birleşerek şunu söylemişlerdir: “Ya beyler ne duruyoruz. Gelin şu insanı oluşturarak yapalım.” demişlerdir. Ve anbean yapmaya devam ediyorlardır diyeceğim. Ama akıl bunu da kabul etmez. Neden? Nasıl ki başta dedik ki ya tuğlalar birleşerek camiyi oluşturamaz. Elbette cansız olan atomlar da kendi aralarında anlaşarak şu insanı oluşturmayı irade edemezler diyeceğim. Bunu zaten en başta yine kabul etmemiştik. Veya üçüncü seçenek: Dedik ki caminin proje defteri, proje kitabı camiyi oluşturamaz. Çünkü o kitaptır dedik. Bunun gibi de insanın DNA’sı da elbette insanı oluşturamaz derim. Neden? Çünkü DNA bir kitaptır, yazar değil. O zaman diyeceğim ki DNA’da insanı oluşturan olgu olamaz. Aynı proje kitabı gibi. Veya yine dördünce seçenekteki gibi. Diyeceğiz ki evet dördüncü seçenekte bir mimar vardır. İnsanı anbean yaratan. İlk başta yarattığı gibi sürekli yaratmaya devam eden. İlim sahibi, iradesi olan, tercih yapabilen, kudreti olan, hayatı olan bir zat vardır. Nasıl ki Mimar Sinan o camiyi yapıyordu, aynı onun gibi de kainatın yaratıcısı insanı yaratmıştır ve anbean yapmaya devam eden bir mimardır derim. O zaman ilk başta sorduğum gibi sana bunu soracağım yine. Birinci örnekte, bir mimarı kabul ettiğimiz gibi bu örnekte de insanın yapımında da sadece senin gibi değil, milyarlarca insanın yaklaşık sekiz milyar insanın ve gelmiş geçmiş tüm insanların yapımını anbean yaratan anbean programlayan bir yaratıcının, bir zatın, bir mimarın olması gerekmez mi? – Bence gerekmez. Ben bu tarz şeylerin belli bir tesadüfe dayalı olduğunu düşünüyorum. Hani ben bu tesadüfler zincirinin insanı oluşturduğunu düşünüyorum. Ben o yüzden bu şekilde insanın da bir yaratıcı olması gerektiği zorunluluğuna katılmıyorum. Saniyede 5 insan, günde 350.000 insan, insanları bırak tüm canlılar, belki milyonlarca canlı her gün yaratılıyor. Yapımı sürekli devam eden bu inşaatın sıfatının sahibi kim diye soruyorum. Bunu yapan fail kim? Anbean… – DNA’m bunu yapar. Ama dedik ki bak birinci örnekte, proje kitabı binayı yapamaz. Bir mimar projeye göre binayı yapar dedik. Bunun gibi DNA’da bu inşaatı yapamaz. DNA kitabına göre mimar olan zat, o insanı ayarlar ve yaratır dememiz lazım. Çünkü sen en başta kabul etmedin. – Evet bu işi zaten DNA yapmıyor ki, DNA insanı ortaya çıkarmıyor ki. Atıyorum her hücremizde bir DNA var, çekirdeğimizde. Mesela kalp kasındaki hücrenin DNA’sı bu şekilde atmasını söylüyor ve bu şekilde atıyor. Buna delilin ne, mesela buna emir verdiğine dair delilin ne? DNA çünkü kitap. İçerisinde emir veren bir komut yoktur. DNA sadece bilgi yüklü bir sistemdir. Bunu Biyoloji dersinde görmüşsündür belki. – Ama bunu alıp kullanıyor sonuçta hücremiz. Kullanmıyor. Kim kullandırıyor? Bu yapım aşaması var. Ama bunu yapan kim? Ben sana bu sıfatın sahibini soruyorum. E DNA değil diyorsun. Kim o zaman? – İşte tamam diyelim ki bir şey bir şekilde bir araya geldik. Bu şekilde bir araya gelebilmek için illa bir yaratıcıya mı ihtiyacımız var? Bunu söylüyorum zaten. Hani bunu illa bir yaratıcı yenilemek zorunda değil ki. Bak ama sen sıfatı havada bırakamazsın. Sen diyeceksin ki: “Evet tamam. Yapamıyorsa DNA, o zaman ne diyeceğiz?” diyorsun. Ben de diyorum ki tamam bunu konuşalım. Ben sana sıfat saydım zaten. Bilemeyiz diyemeyiz. Bunu bir kere halledelim. Ama deriz ki bu sıfatların sahibi birisi olması lazım. Neden? İlmi olayan bu işlemi yapamaz. Çünkü bilgisinin olması lazım. İradesi olmayan, tercih yapıp yapmamayı kontrol edemeyen elbette yine bunu yapamaz. Kudreti olması lazım. Yani gücünün kontrollü bir şekilde devam etmesi lazım ve hayatının olması lazım. Neden? Çünkü hayatsız olan bir madde elbette bu işlemi yapamaz deriz. Ve bu özelliklere, bu sıfatlara sahip olmayan bir şey bu insanı yapamaz. Ve sadece bak insandan örnek veriyorum. Bu insanı yapamaz ve yapmaya da devam edemez derim. Çünkü bu sıfata sahip bir şey olması lazım. Ben doğaya bakıyorum. Cansız mı? Cansız. İlmi var mı? Yok. Kör, sağır ve akılsız. Birinci örneği tekrar hatırla. Bu cami yapamaz dedik. Ben bu somut olayın, her gün karşılaştığım olayın sıfatının sahibi yani bu fiilin faili kim diye sormak istiyorum. DNA değilse, e havada da kalmaz. Birisinin olması lazım. O zaman sen dersen ki hocam şu anlık x diyelim. Bir soru işareti koyalım sıkıntı yok. Ama dört sıfata sahip bir kişinin, bir zatın, varlığı olan birisinin olması lazım. Dört seçeneğin üçü kesinlikle imkansız olamaz dedik. Beraber bulduk zaten mantıken. Geriye zaten bir tane seçenek zorunlu kalıyor. – Tamam diyelim ki kabul edelim. İnsan yaratılmak zorunda diyelim ki. Peki gerçekten Müslümanların bahsettiği gibi bir Tanrı mı olması lazım? Mesela bebekler. Bir bebek öldü. O bebeğe ne olur? Günahsızdır. Cennete gidiyor. – Peki günahsız bir bebeğin ölünce cennete gitmesiyle benim sınav kağıdı kalmadı diye öğretmenimin beni 100 aldırma meselesi arasında ne fark var? Sonuçta bu sınavı geçmek durumundayız. Gireceğiz veya kalacağız. Peki bir aday sınava geliyor. Diyorlar ki: Senin sınav kağıdın kalmadı. Senin sınavın bitti.” ve onu direkt geçiriyorlar. Sizce bu adaletli bir yaklaşım mı? Önce bunu bir konuşmamız lazım. Neden? Çünkü adaletten bahsedebilmemiz için bizim karşılığında bir şey vermemiz lazım. Mesela sen gittin telefon aldın. Tamam mı? Bir mağazadan telefon aldın. Verdiği telefonun bozuk çıkması halinde sen karşılığında para verdiğin için bunu gidip Tüketici Hakları’na, mahkemeye başvurabilirsin. Doğru mu? – Evet. Neden? Çünkü karşılığında bir şey verdin. Ama mesela bir adam geldi buraya, bizim muhabbet ettiğimizi gördü. “Ya gençler ne güzel muhabbet ediyorsunuz.” diyerek geldi sana 2 tane araba verdi hediye olarak. Tamam mı? Bana da geldi, 5 tane villa verdi. Şimdi sen burada çıkıp şunu diyebilir misin? “Ya kardeşim, hayırdır.” “Nasıl olur da bana 2 araba, ona 5 villa. Yaptığın adaletsizliktir. Seni mahkemeye gidip şikayet edeceğim.” desen, hakim sana ne der? Bunu gibi bir insan da çıkıp da bir noktada itiraz edemez. Bu niye buraya gidiyor? Neden? Çünkü insan karşılığında hiçbir şey vermedi. Ve karşılığında hiçbir şey vermemesiyle beraber, kendisine hediye gelen nimetle beraber Dünya’da nimetlenmeyi ve sonucunda Cennet’e gitmeye bağlandı. E demek diyeceğiz ki, karşılığında bir şey vermediğim için adalet kavramı için geçerli değil. Ama dersen ki: “O zaman neden o Cennete gidiyor. Benim riskim var.” Ben şimdi sana çıkıp şu montunu çıkar kardeşim, bunu ters giyeceksin desem ve bu montunun rengini değiştireceksin desem, sen bunu kabul eder misin, mantıklı olur mu? – Hayır. Neden? Çünkü mülk senindir. Mülk sahibi istediği gibi tasarruf eder. Bunun gibi de Dünya da, Cennet de, Ahiret de Allah’ın mülküdür. Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Mesela bir bitkiyi direkt Dünya’da da yaratabilir veya Cennet’te de direkt bitkiyi dikebilir. Buna itiraz edebilir miyiz? Hayır. Ne alaka? Burada da gül var, oraya da gül dikebilir. Bunun gibi de bir bebeği… Bir bebek gülünü düşün mesela. Bebeği direkt buraya da getirebilir veya burada insanlara gösterdikten sonra, mutlu ettikten sonra direkt o gülü Cennet’e de alabilir. Burada ben itiraz edemem. Neden? Çünkü bana dokunan bir yanı yok. Çünkü Allah ayetinde buyuruyor ki… Bak dedik ya İslam’dan bahsedeceğiz diye. Allah ayetinde, Meryem Sûresi’nde buyuruyor ki: “Siz ferden huzuruma geleceksiniz.” Fert. Yani bireysel olarak. Yani herkesin sorgusu bireysel olarak çekilecek. Mesela sana verilen özellik neyse, Allah senden onu soracak. Benden, bana verdiklerini soracak. Bunun gibi de bizim fiillerimiz, bireysel olarak bize verilen noktalarda sorumlu kılıyor bizi. E şimdi, bebek de öyle. Bebeğin buraya gelip gelmemesi, direkt Cennet’te olması, bunun benim adaletimi etki eden bir noktası yok. Biz de diyoruz ki, ya burada Allah bireysel olarak yaratıyor. Bireysel olarak ne verdiyse, onu adaletli olarak istiyor. E demek ki bu kavramlar içerisinde biz bunu değerlendirip, bu adalet kavramını böyle düşünmemiz lazım. Diyelim ki İslamiyet’te bir şey aklımıza yatmadı. Bir şeyin mantığımıza yatmaması, onun yanlışlığına delil değil. Neden? Diyelim ki biz Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşıyoruz, tamam mı? Fatih Sultan Mehmet döneminde her yerde turralar var. Osmanlı turrası. Ve bir ferman yayınlıyor. Diyor ki: “Hiç kimse 5 yıl evinden çıkmayacak.” Mantıklı mı? – Değil. Mantıklı gelmedi. Ben şu an mantıksız gelip, şunu söyleyebilir miyim? Fatih Sultan Mehmet yoktur. Böyle bir sonuca varabilir miyiz? – Hayır varamayız. Varamayız. İkinci örnekte de şunu diyebilir miyim? Ya her yerde Osmanlı turrası var. Böyle bana göre mantıksız bir kural geldi. O zaman Osmanlı yönetimi yoktur diyebilir miyim? Diyemem. Neden? Her yerde turra var. Mantıksız gelmesi, bize şunu sordurur: Fatih Sultan Mehmet neden böyle bir şey yaptı, yönetiminde neden böyle bir kural getirdi? Bunu sorgularız. Aynı bu örnekteki gibi de, Allah da İslamiyet’le beraber kurallar getirmiştir. E dersen ki: “İslamiyet’teki bu örneği mantığıma yatmadı.” Ama buradan şu sonuç çıkmaz: Bu kural varsa demek ki Allah yoktur, sonucu çıkmaz. Allah’ın verdiği kuralı beğenmemem, onun yönetimi olan İslamiyet’in yanlışlığına da delil değil. Neden? Çünkü her yerde turralar var. Mesela Rum Sûresi’nde gelecekten bahseden bir ayet var. Diyor ki: Rumlarla Perslerin savaşı oluyor. Ve gerçekten Rumlar yeniliyor. Herkes yenileceğini düşünürken devamında gerçekten Rumlar Persleri yenerek galip geliyor. Ve gelecekten bahseden, tam da 9 yıl sonra gelecek olan olaydan bahseden bir ayet. Ben de diyeceğim ki bu benim için bir turradır. Nasıl olur da bir insan gelecekten haber verebilir. Elbette bir insan gelecekten haber veremeyeceğine göre bu turranın sahibi, bu mührün sahibi yani İslam’ın sahibi olur. Demek ki bana mantıksız gelen kurallar, İslam’ın yanlışına delil olmadığı gibi, Allah’ın yanlışına da delil olamaz. E şimdi o zaman şunu desek olmaz mı? Ya evet, İslam’ı kabul edip, İslam’ın içerisinden kapıları zorlamak, İslam’ın içerisinden soruları açmak daha mantıklı olmaz mı? – Yani şu şekilde: Bence düşünülmesi gereken şeyler bunlar. Hani böyle bir insan aklıyla çok çabuk oturup karar verilecek işler değil. Sen de düşüneceğim diyorsun. – Yani hep düşündüm şimdiye kadar dini konular üzerinde. Yine de düşünmeye de devam ediyorum. Yaptığınız iş, düşünmemi yönlendirdi. Bazı yönlere yönlendirdi, çeşitlendi. Farklı şekillerde düşünürüm, incelerim. Ya ben çok mutlu oldum.

Varoluş Sorgulaması – Allah Beni Ve Kainatı Neden Yarattı?

Allah insanı neden yarattı? Neden bizi yokluktan varlık alemine çıkardı? Bu kainatın ve insanın yaratılış amacı nedir? Neden Dünya gibi bir yere gönderildik? Ve yaratılış sebebini sorgulayan daha birçok soru… Bunlar felsefenin işin içinden çıkamadığı ve birçok insanın cevabını aradığı sorular. Şimdi yedi farklı tespitle bu soruları cevaplayacağız. Hadi başlayalım. Varlık, her zaman yokluktan iyidir. Nasıl ki her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemalini yani güzelliğini ve kemalini görmek ve göstermek ister, Allah dahi bir sergi alanı açıp sanat eserlerini burada sergilemek istemiştir. Farklı farklı yaratılışlar, farklı farklı kavramlar iç içe geçmiş ve sergilenmiş. Mesela Allah koku diye bir kavram yaratmış ve binlerce de çeşidini… Veya renk diye bir kavram yaratmış kainatı adeta renklendirmiş. Veya tat diye başka bir kavram yaratmış ve binlerce de farklı lezzetli yiyecekler… Ya da ses diye bambaşka bir kavram yaratmış; yağmur sesi, rüzgar sesi ve kuş sesleriyle adeta bir ses şöleni oluşturmuş. Birbiriyle alakası olmayan kavramlar ve çeşitler iç içe. Veya yarattığı çeşit çeşit mahluklara bir bakalım. Mesela küçük bir bebeği düşünün veya kırmızı bir gülü düşünün. Ya da gökyüzünde gördüğünüz bir gökkuşağını ya da bir tavus kuşunu, yağmur tanelerini, yıldızları veya kar tanelerini… Birbiriyle alakası olmayan çeşit çeşit sanatlar. Yani özetle, devasa bir sanat galerisinin içerisindeyiz. Ve aslında güzel olan bir noktada şu ki: İnsanlar bu galeriye özel olarak davet edilen misafirler olmuş. Şimdi birisi çıkıp dese ki: “Ben sanata ve sanatçıya karşıyım. Dünya’daki tüm sergi alanları, sanat galerileri kapatılsın.” Elbette büyük bir tepkiyle karşılanır ve hatta yobaz ve cahil olarak görülür. Aynen öyle de, “Allah neden bu kainatı yarattı? Bana mı sordun bunu yaratırken? Hiç gerek yoktu yaratmaya.” demek de aslında sanat galerileri kapatılsın demeye benziyor. Evet ortada bir sanatkar varsa, sanatını icra etmek isteyecektir. Allah dahi sonsuz maharetlere sahip bir sanatkardır. O dahi istedi ki bir sergi alanı açılsın ve gelen misafirler bu sergi alanında hem merhametle hem de binler çeşit nimetlerle ağırlasın. Ve sergi alanını gezdikten sonra da padişahın asıl sarayına davet edilip, sergideki yorgunlukları giderilsin ve ebedi olarak orada ağlarsın. Elbette böyle bir istek isyanla değil, teşekkürle karşılansa gerek. Allah’ın bu kainatı yaratması, kendi zatındaki özelliklerden kaynaklanır. Yani kendi isim ve sıfatlarının yansıması ve tecellisidir. Mesela Rahim ismi, şefkat edilecek mahlukların varlığını gerektirirken, Cevad ismi yani cömertlik sıfatı da ikram edilecek varlıkları gerektirir. Düşünün mesela Dünya’nın en cömert kişisi sizsiniz. Birisi de elinizi kolunuzu bağlamış ve insanlara ikramlarda bulunmanızı engelliyor. Bu ne kadar faydasız ve mantıksız bir hareket olur. Aynen öyle de Allah da Cevad-ı Mutlak’tır. Yani sonsuz cömert sahibidir. Allah da varlık alemine binler çeşit mahlukları çıkarmış ve onları nimetlendirmiştir. Madem cömertlik onun özelliğidir, elbette ikram etme özelliği de açığa çıkmak isteyecektir. Cömert olana, “Sen neden cömertsin?” diye bir soru sorulur mu? Elbette sorulmaz. “Neden kainatı yarattı ki?” diye sitem etmek de, aslında cömert birisine “Neden cömertlik yaptın?” demeye benziyor. Allah’ın diğer bir ismi de Hakim’dir. Yani her fiilinde en üst seviyede fayda gözeten, her işi en uygun ve en mantıklı şekilde yapan manalarına gelir. Kainatın ve insanların yaratılmasının bir sebebi de bu isminin yansımasıdır. Allah, Hakim isminin yansımasıyla en faydalı, en uygun ve en mantıklı işi göz etmiş ve kainatı yaratmayı tercih etmiştir. Mesela Dünya’nın en iyi doktorunu düşünün. Tüm hastalıkları iyileştirebilecek bir yöntem bulmuş ve böylece bütün insanların da ona ihtiyacı olan bir doktor olsun. Eğer bu doktor mesleğini yapmak yerine, yani insanların sağlığı için koşturmak yerine, “Doktorluğu keyifi olarak bırakıyorum. Ben hayatıma berber olarak devam edeceğim.” dese bu elbette mantıklı ve hikmetli bir hareket olmaz. Yani en hikmetli şekilde hareket etmemiş olur. Evet doktorluğu hiç yapmayadabilir. Bu bir tercihtir. Ama burada önemli olan nokta, en faydalı işi gözetmiş mi, gözetmemiş mi? Aynen bu örnekteki gibi de Allah her fiilinde en faydalı işi gözetendir. Allah tüm hazinelerin, nimetlerin sahibi ve sonsuz güç sahibi olup, bu hazinelerini kainatı ve insanları yaratarak sergilemiş ve en hikmetli olanı tercih etmiştir. Elmas ruhlu 124 bin peygamberin ve 124 milyon evliyanın ruhlarındaki güzelliklerinin yeşermesine fırsat tanımış. Yani insanlara hayat suyunu serperek özgür bir irade vermiş ve imtihan sahasını açarak kabiliyetlerin açığa çıkmasına fırsat tanımıştır. Yani en hikmetli olanı yine tercih etmiştir. Yani dediğimiz gibi, hikmet en faydalı olanı ve en mantıklı olanı tercih etmektir. Yani bu kainatın yaratılması Allah’ın Rahim ismi, Kerim ismi, Cevad ismi ve Hakim ismi gibi daha birçok isminin yansıması ile yaratmayı tercih etmesiyle oluşmuştur. Zariyat Sûresi 56. ayette, “Ben cinleri ve insanları ancak beni tanıyıp bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyrulur. Bir hadiste de şöyle geçer: Evet yaratılışın temel sebeplerinden birisi de Allah’ı tanımaktır. Kainatı ve insanlığı yaratan Allah, halife olarak insanı göndermiş ve ondan kainatı ve varlığı incelemesini, kainat kitabını okuyarak kendisini tanımasını istemiştir. Yani çok kıymetli ve değerli bir görevimiz var aslında. İnsana özel bir kıymet verilmiş: Allah’ı en iyi şekilde tanımak da Dünya gibi bir mekan ile olur. Çünkü “Her şey zıddıyla bilinir.” kaidesince, Allah’ın Şafi ismini tanımak için hastalıkların, Rezzak ismini tanımak için açlığın olması gerekir. Veya Tevvab ismini tanımak için de günahların olması gerekir. Dünya da bu şekilde insanın Allah’ı tanıması için çok iyi şekilde ayarlanmış bir mekandır. Demek ki Dünya gibi bir zeminin olması, adeta dedektif olarak yaratılan insanın Allah’ı tanıması için gerekliydi. Mülk Sûresi 2. ayette şöyle buyrulur: “O hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.” Evet diğer bir nokta da Allah’ın Adil isminin tecellisidir. Adaletin tam olarak tecelli etmesi için de kainat yaratılmıştır. Evet kim daha çok iyilik yaparsa, onun daha iyi mertebede olması, adaletin yani Adil isminin gereğidir. Özgür bir iradeye ve akla sahip olan insan, kainata bir yolculuğa çıkmış. İmtihanlarla karşı karşıya kalıp, kendi tercihleriyle özgür bir şekilde hayat geçirir. Allah’ın gönderdiği kitaplarla ve gönderdiği rehberler olan peygamberlerle de bu yolculukta doğruyu ve yanlışı öğrenmeye başlar. Yani yöntemi öğrenir, nasıl hareket edeceğini anlamaya başlar. Artık gerisi kendi tercihine kalır. İşte buradaki tercihleri ise onun cennetteki makamını ve seviyesini belirler. Yani Allah cennetteki seviyeleri bile adaletle belirlemek istemiştir. Şöyle de düşünebiliriz: Mükemmel bir fizik üniversiteniz var ve çok kaliteli fizikçileri oraya alacaksınız ve orada normal okulların dışında içerisinde çok kaliteli faaliyetler dönecek. Öncelikle o güzel faaliyetleri kimlerin ulaşacağını ve kaliteli fiziki vasfına kimlerin sahip olacağını anlamak için bir sınav yaparsınız ki çalışanlar ve çalışmayanlar adaletle birbirinden ayrılsınlar. Aynen öyle de, Allah da cennet gibi bir mekanda hazırladığı lezzetleri, bunu hak eden insanlara sunacaktır. Ruhu temiz kişilerle, ruhu kirli kişiler ayırt edilecektir. hayatı boyunca insanlara yardım edenle, hayatı boyunca binlerce insana zarar verenleri ayırt etmek adaletin gereğidir. Evet bu dünya sahası kimin daha iyi işler yapacağının, kimin nefsi ve şeytanla mücadelesi ile beraber daha üst seviyeye çıkacağının belirlenmesi için yaratılmıştır. Allah, insanların cennetteki makamlarını bizzat kendi çabalarıyla belirlemelerini istemiş, bu ise Allah’ın adaletinin göstergesidir. “Allah bizi neden yarattı?” Haşa “Allah’ın bizim ibadatlerimize ihtiyacı mı vardı?” sorusunu da çok duyuyoruz. Halbuki ihtiyaç dediğimiz kavram, acizlikten gelen bir meseledir. Yani bir maddenin eksikliği ile bir zarar görüyorsak, orada ihtiyaç dediğimiz kavram devreye girmeye başlar. Mesela benim suya bir ihtiyacım vardır. Neden? Çünkü suyun eksikliğinde yaşamla alakalı bazı sıkıntılar yaşarım. Bununla beraber de eksiklikten kaynaklı ihtiyaç kavramı ortaya çıkar. Peki Allah için haşa bir eksiklik, bir acizlik söz konusu mu ki bir şeye ihtiyaç duysun? Elbette hayır. Allah acizlikten uzaktır. Demek ki yaratması ihtiyaç gereği değildir. Sonsuz güç sahibi olan Allah’ın güçsüzlük göstermesi zaten mantıksız olur. Kendi içerisinde bu bir çelişkidir. Aslında bu sorunun temelinde ihtiyaç ile istek kavramlarını karıştırmak yatıyor. İhtiyaç ayrıdır, istek ayrıdır. Mesela bir bebeğe şefkat gösteren bir anne için, “Sen neden bebeğine şefkat gösteriyorsun, buna ihtiyacın mı var?” diye bir soru olmaz. Bu mantıksız olur. Anne şöyle söyleyecektir: “Ya bu ihtiyaçtan kaynaklanmıyor. Bu benim bir özelliğim. Şefkat duyuyorum, bebeğimi seviyorum.” diye bir tepki verecektir. Yani özellikten kaynaklanan bir durumdur. Anne o çocuğa kendi şefkat özelliğinin yansıması olarak şefkat duygusunun neticesinde bunu yapar. Bu bir istektir, ihtiyaç değildir. Aynen öyle de Allah dahi kainatı ihtiyaç duyup yaratmamıştır. İsteği ve iradesiyle birçok hikmet ve fayda üzerine kainatı yaratmıştır. Allah’ın bizlere görevler vermesinin bizleri ibadete yönlendirmesini hikmetlerinden birisi de dünyaya dalarak unuttuğumuz kıymetimizi tekrar bize hatırlatmaktır. Yoksa bizden ibadet istemesi yine dediğimiz gibi onun ihtiyacından kaynaklanmıyor. Yine bizim faydamıza olan bir meseledir. Düşünün, sonsuz için yaratılmışız. Ruhumuz, kalbimiz hep sonsuzluk istiyor. Ama bizler geçici Dünya’da küçük meselelerde boğulup kalabiliyoruz. Dedik ya insan kainatı halife, dedektif olarak gelmiş ve okumak, anlamak, tanımak gibi ciddi ve önemli görevleri var. İnsan bu kıymetli makamını unutunca, kendi değerini, kıymetini düşürebiliyor. İbadetlerle ve namazla da o unuttuğu kıymeti aslında Allah ona tekrar veriyor. Geçici küçük meselelerde boğulan ve gereksiz yere ruhumu sıkan insanların ferahlığa çıkması için Allah ibadetlere ve namazlara, insanı yönlendiriyor. Yani yine kendisi için değil, insan için ibadetleri istiyor. Bir de, “Kainat neden yaratıldı?” Haşa “Allah egoist midir?” diye bir soru gelebiliyor. Öncelikle egoizm ne demek ve egoist kime denir, bunu iyi bilmek gerek. Egoist sadece kendini düşünen, kendi menfaatini ön planda tutan demektir. Halbuki yaptığımız tespitlerle de anladık ki, kainat zaten insan için yaratılmış. Nimetlenen kim? İnsan. Yokluktan varlığa getirilip, yeryüzü ayaklarının altına serilen kim? Yine insan. Peki ebedi mutluluğa doğru yola çıkarılan yolcu kim? Yine insan. Gözle gördüğümüz bunca nimet elbette egoizm düşüncesini ortadan tamamıyla kaldırıyor. Egonun tanımı için kullanılan iki temel kavram daha var: Bu tanıma haşa Allah’a ait bir özellik gibi göstermek zaten mantıken imkansızdır. Çünkü zıtlığın olmadığı yerde derecelendirme olmaz. Işığın olmadığı yerde karanlığın seviyesi olmadığı gibi, acizliğin devreye girmediği Allah için kudretinin derecelendirmesi de olmaz. Mutlak yani sonsuz kudret sahibidir. Yani Allah ne kendinde olmayanı kendinde gibi gösteriyor, ne de olanı fazla gösteriyor. Cenab-ı Allah, “Ben Kadir’im, gücüm her şeye yeter.” diyor. Elbette doğru olan zaten budur. Allah’ın gücü her şeyi yetiyor. “Allah ben Alim’im, her şeyi bilirim.” diyor ve zaten doğru. Her şeyi biliyor. Yani kendisini bize bir bakıma tanıtıyor. Öyleyse bu da egonun tanım içerisine dahil değildir. Ayrıca Allah’ın kendisinden bahsetme sebeplerinden birisi de insanların son derece aciz olmasından dolayı güçlü birisine yönelme ve dayanma ihtiyacıdır. Nasıl ki Dünya’nın en iyi doktorundan bahsedilse, “Filan doktor Dünya’nın en iyisidir. Ona gidebilirsin.” denilse insanlar ona yönelir, hasta olduklarında ona doğru gitmeye başlar. Aynen öyle de Allah insanlara bir dayanak noktası olması ve huzur içinde güvende olduklarını hissetmeleri için kendisinden Şafi, Rahim, Kadir, Tevvab, Semi, Basir gibi isimlerle bahsediyor. Aslında bu sorular psikolojik olarak sıkıntı yaşayan dönemlerde insanın sorduğu sorulardır. İnsan bir zorlukla karşılaşınca üzüntü ve bunalım evrelerinde iken hayata bakış açısı değişebiliyor. “Keşke hiç yaratılmasaydım. Zaten neden yaratıldım ki?” gibi bir moda girebiliyor. Halbuki tam tersi modda neşeli ve mutlu ve huzurlu olduğu bir anında da yaşamak ne güzel gibi naralar atabiliyor. Mesela bir fotoğraf makinesi alıp manzara fotoğrafları çekmeye başlayabiliyor. Yani hayatı mutlu ve huzurlu bir mekan olarak görüyor. Yani mutlu anında hayat güzel, mutsuz iken “Bu hayatın ne anlamı var?” denilebiliyor. Demek ki bu sorunun temelinde hisler daha ön planda. Halbuki bu mod değişikliklerini çözebilsek yani bakış açımızı değiştirsek sorunu da temelden çözmüş oluruz. Tabii bu bakış açısını yakalamak da yine Allah’ı tanıma da saklı.

Kuran’da Penguenler, Uzay Gemileri Geçiyor Mu? – Kuran Evrensel Midir?

“Kur’ân-ı Kerim evrensel bir kitap mıdır yoksa bölgesel bir kitap mı? Evrenselse neden develerden bahseder de kutup ayılarından ya da penguenlerden hiç bahsetmez? Sonuçta tüm hayvanları Allah yaratmadı mı? Veya neden ileride çıkacak helikopterden, atom altı parçacıklardan bahsedilmemiş?” Bunlar bu dönemde sıkça gelen sorular arasında. Artık imani meseleleri delilleriyle bilmemiz gereken bir çağdayız. Peki Kurân-ı Kerim’in evrenselliği ispatlanabilir mi? Gelin hep beraber bakalım. Evrensellik bütün insanlığı ilgilendiren, tüm insanlar için geçerli olan anlamlarında kullanılır. Peki sizce bir fikir evrenselliğe nasıl ulaşır? Öncelikle merkezde o fikrin kabul edilmesi gerekir. Mesela suya atılan bir taş düşünün. İlk önce merkezde küçük bir dalga oluşur. Devamında gitgide dalgalar büyümeye başlar. Aslında bir fikrin herkese yayılması, evrenselliğe ulaşması da merkezde oluşan böyle küçük bir dalgayla başlar. Devamında büyüyen dalgalar gibi fikir de genişleyerek artık yayılır. Ama merkezdeki bu dalgayı hiç oluşturamazsak, devamındaki yayılmadan da bahsedemeyiz. İşte İslamiyet ve Kur’ân hükümleri için de olaya böyle bakmamız lazım. Yayılımdaki merkez, Arap Yarımadası’ndaki insanlardır. Kur’ân da bu merkeze ulaştıktan sonra tüm insanlığa yayılarak evrenselliği de yakalamıştır. Peki anlatılan bilgileri daha ilk kişiler bile anlayamayıp kabullenemeselerdi, o zaman bu hikmetli bir iş olur muydu? Mesela helikopterden veya atom altı parçacıkların isimlerinden bahsetse ya da hiç duyulmadık hayvanların isimlerinden bahsedilseydi, anlaşılması zor olmaz mıydı? Düşünsenize karşınızda 300 kişilik bir grup var ve siz onlarla hiç konuşmuyorsunuz, bulunduğunuz zamandan bahsetmiyorsunuz. Halbuki bilgiler öncelikle ilk hitap edilen kesime kolaylıkla ulaşmalı, devamında tüm zamanlara ve insanlara işaretlerle hitap etmelidir. Yani öyle bir kitap olmalı ki tüm insanlar onun temel mânâlarını anlayabilmeli ve bilgide derinliği yakalayanlar ise içinde birçok mânâlar bulabilmelidir. İşte Kur’ân da aynen böyle bir kitaptır. Hem merkezdeki insanlara en ikna edici şekilde ulaşabilmiş, hem de tüm insanlığa bu bilgileri ulaştırmıştır. Düşünün, Kur’ân hakkında 350.000 tane tefsir yazılmış. İçinde nice derin mânâlar yakalanabilmiştir. Anlaşılır ifadelerle genel meselelere değinen Kurân, derin mânâları da işaretler ile bildirmiştir. Mesela Hz. Musa (as)’ın kıssası gibi bazı olayları anlatmış ve bunu da tüm insanlar için büyük mânâların, büyük düsturların bir işareti yapmıştır. Kurân’ın bu yöntemle evrenselliğe ulaştığının delili de bir avuç insan ile başlayan dinin, şu anda 1.5 milyardan fazla inananı ile Dünya’nın en hızlı büyüyen dini olmasıdır. ‘Kurân neden tüm hayvanlardan bahsetmemiş, mesela neden penguenlere hiç değinmemiş?’ diye sorular da geliyor. Buradan da demek ki evrensel değildir diye bir sonuç çıkarılmış. Halbuki Kur’ân bir zooloji, bir hayvan bilimi kitabı değildir ki bütün hayvanlardan tek tek bahsetsin. Veya ‘Neden gökyüzündeki bilgilerden ayrıntılarıyla detaylı bir şekilde bahsetmemiş?’ diye soruluyor. Halbuki Kur’ân yine bir astronomi kitabı da değildir. Kur’ân, evrenin mânâlarını insana anlatan bir mânâ kitabıdır. Kur’ân her şeye kıymeti nisbetinde bir makam verir. Mesela evrenden bahsederken maddesel özelliklerinden daha çok, mânâlarını ön planda tutar. Yani Kur’ân insandan kainatı okumasını istiyor. Temelde amacı budur. Evrenden yaratılışındaki mânâ ve sanatkârına işaret eden anlamlar için bahseder. Mesela Güneş’ten bahsederken; ‘Güneş, Dünya’nın çapının 109 katına eşittir.’ gibi maddesel özelliklerinden ayrıntılı olarak bahsetmez. Daha çok Güneş’e bakıp çıkarmamız gereken derslerden bahseder. Mesela Güneş’in Allah’ın emri altında çalışan bir asker gibi olduğundan ve insanlar için aydınlatıcı bir ışık, bizler için bir ikram, bir nimet olarak yaratıldığından bahseder. Yani aslında bu soruları sormak, Kur’ân’ın alanının ve amacının tam anlaşılmadığını gösteriyor. Mesela matematiğin temel amacı ve önemi adında bir kitap düşünelim. Matematiğin önemini anlatan ve herkese yönelik hazırlanmış bir kitap olsun. Şimdi insanlar gelip itiraz etseler; “Neden matematik hakkındaki bütün konular bu kitapta anlatılmamış? Toplamadan çıkarmaya, türevden integrale kadar her şey ayrıntılı ayrıntılı neden burada anlatılmamış?’ deseler mantıklı olur mu? Tabii ki hayır. Ya da Biyoloji bölümü öğrencisi gelip, “Biyolojiyle alakalı tüm bilgiler neden bu kitapta anlatılmamış?” dese, tamamen mantıksız bir yaklaşım olur. Çünkü kitabın hem alanı farklı, hem de alan içindeki amacı farklı. Kur’ân’da temelde dört kavramı ele alır. Bunlar: Tevhid, nübüvvet, haşir ve adalettir. Kur’ân, kainatın yaratılış hikmetini anlatmak ve insanın en temel görevlerini bildirmek üzere konuları anlatır. O yüzden ‘Kurân’da kainattaki bütün bilgiler, tüm ayrıntılarıyla isim isim neden zikredilmemiştir?’ sorusu da mantıksız olur. Çünkü kitabın asıl alanı ve amacı farklı. Düşünün, 124.000 peygamber gelmesine rağmen, Kur’ân’da sadece 28 peygamberden bahsedilir. Demek Kur’ân en kıymetli kişiler olan peygamberlerin bile hepsini zikretmemişken, “Kainattaki tüm ayrıntılardan, tüm hayvan ve bitki çeşitlerinden neden bahsedilmemiştir?’ denilir mi? Ayrıca her şeyden tek tek bahsedip de ciltlerce kitap halinde bir eser olsaydı, bu sefer herkese ulaşabilip evrensel bir kitap olabilir miydi? Bu da ayrı bir konu. Her dönemin insanlarını uyarıp bilgilendirir. Zaten evrensellik dediğimiz de budur. Kurân sadece 21. yüzyıla hitap edip sürekli yeni buluşlardan bahsederek, eski zamanlara hitap etmeseydi bu hikmetsiz olurdu. Bu sefer de geçmiş dönemdeki insanlar çıkıp, “Bu kitap bize hitap etmiyor. Evrensel değildir.” diyebilirlerdi. Özellikle televizyon, internet, uçak, elektirik gibi medeniyet harikalarından açık açık bahsetseydi, geçmiş dönemdeki insanlar için hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Belki de yeni gelişmeler keşfedilene kadar kitabın ütopik, karışık ve gerçeklikten uzak olarak algılanmasına sebep olacaktı. Hem de her dönem için ibret alınacak, ders çıkarılacak örnekler ve mânâlar verilmemiş olurdu. Veya düşünsenize günümüzdeki buluşlardan açık açık bahsedilmesi, bizim için de imtihan sırrına ters bir hareket olmaz mıydı? Gökyüzünün tamamen karanlığa bürünüp de bir anda 500 yıldızın belirerek ‘La ilahe illallah’ yazdığını düşünün. Herkesin ister istemez kabul edeceği, imtihan sırrını ortadan kaldıracak bir olay olurdu. Demek ki en mantıklısı herkesi ilgilendiren konuları temelde ele alıp ileride gerçekleşecek olaylardan da işari olarak haber vermektir. Mesela örneklerde kullandığımız evrenin genişlemesi gibi Kur’ân mucizeleri de, bu işari mânâlar bölümünde düşünülebilir. Demek ki geniş çapta düşünürsek, mantık ilmiyle tartarsak şu sonuç çıkıyor. Öncelikle hedef, hitap edilen her kesim için anlaşılır bir kaynak oluşturmak ve devamında işaretlerle bilgileri vermek olmalıdır. Kur’ân kıssalarında tüm insanların hayatlarını yönlendirecek öğütler vardır. Hem de kişilerin hangi tarihte, hangi bölgede yaşadığı fark etmeksizin her hayat şartına uygun olarak doğru yolu gösterir. Zaten öğüt her insan için faydalıdır. Bu yüzden Kur’ân’ın belli tarihlerde inip oradaki olayları anlatması veya geçmiş kıssalardan bahsetmesi evrenselliğini değiştirmez. İnsan hayatında karşılaştığı her durumda, her türlü sıkıntı da bir danışman, bir yol gösterici aradığı gibi; Kur’ân da o dönemde bahsettiği olaylarla veya bahsettiği peygamber kıssalarıyla her döneme hitap ederek, insanlara bir örnek, bir öğüt ve yol gösterici olmuştur. Mesela hastalanan insanların çektiği sıkıntıya nasıl sabredileceğinin örneği, Hz. Eyüp (as)’ın yaşadıklarıyla bize anlatılır. Ve bu her dönemde, her insanın ihtiyaç duyduğu evrensel bir konudur. Veya evlat acısıyla ömür geçirmenin örneği, Hz. Yakup (as) ile anlatılır. Ve bu duruma düşen her insan için bir yol gösterici olur. Veya haram sevdayla nasıl mücadele edileceğinin örneği, Hz. Yusuf (as) ile her topluma örnek olarak gösterilir. Ya da toplum tarafından dışlanma ve yalnızlıkla mücadele örneği, Hz. Nuh (as) ve Hz. İbrahim (as) ile bizlere anlatılır. Yani her dönem ve her insan için yaşanılabilecek bu duygusal durumlar ve bunlara verilen en faydalı çözümler Kur’ân’ın evrenselliğinin göstergesi değil de nedir? Şimdi Kur’ân hükümlerini bir düşünelim. Kur’ân’da kişisel, sosyal ve toplumsal hayatın nasıl olması gerektiği ile ilgili birçok hüküm vardır. Bu hükümler her dönem ve her insan için en iyi çözümü bize anlatmıştır. Mesela namazda insana hem ruhsal, hem bedensel açıdan faydaların bulunması… Veya oruçta hem sağlık açısından, hem toplum için insanların birbirini anlaması açısından birçok faydaların bulunması… Veya faiz yasağıyla toplumları bitiren bir meselenin yasaklanması ve böylece toplumun düzene sokulması… Ya da zekat sistemiyle tüm insanlar arasında maddi dengenin sağlanması… Veya hac ibadetiyle insanların tek çatı altında toplanıp sosyalleşmesi ve birlikteliğin oluşması… Dil, renk, ırk fark etmeden insanların bütün olup kaynaşmaları gibi birçok kuralla insanların en faydalı ve en iyi şekilde yönetilmesi de ve böylece toplumların düzeltilmesi de evrenselliğe delildir. Buraya kadar Kur’ân’ın evrensel olduğunu ispatladık. Şimdi Kur’ân’ın evrensel olmadığını iddia edenlere birkaç soru soralım. Kur’ân-ı Kerim eğer evrensel bir kitap olmasaydı, şu an sayısı en çok artan din İslamiyet hiç olur muydu? Veya Kur’ân eğer evrensel bir kitap olmasaydı; her kıtadan, her bölgeden, her tarzda insanlar İslamiyet’i kabul edip hayatlarına kolaylıkla geçirebilirler miydi? Veya Kur’ân sadece indiği topluma hitap etseydi, uygulanabilirliği de yüzyıllar geçtikçe azalıp Müslümanların sayısında da bu süreçte ciddi bir azalış olması gerekmez miydi? Veya İslamiyet’in hangi hükmünü uygulamaya çalıştınız da uygulanamadı? Ya da hangi hüküm, hangi toplumda hikmetli ve güzel sonuç vermedi? İslamiyet’in hangi anahtarı herhangi bir kapıyı açamadı da ‘Evrensel değildir.’ denilebilsin? Zaten bu videoyu şu anda izlemeniz, 1400 sene önce gelen bir dini hâlâ kolaylıkla yaşayanları bizzat görmeniz ve İslam hakkında ikna edici, akla yatkın ve çürütülemez yüzlerce ispatlar duymanız, onun günümüze hitap ettiğine yani:

Ahireti Gözünle Görmek İster Misin? İşte 7 İşaret

Ölüm hepiniz için kaçınılmaz bir gerçek. Ölümü düşünmek kimisini tedirgin ediyor, kimisini sevindiriyor. Tabii bu kişinin ahirete olan inancındaki kuvvete de bağlı. Peki ölümden sonra bir hayatın yani ahiretin varlığı aklen de ispat edilebilir mi? Görür gibi inanmak herhalde daha güzel olurdu. Şimdi her gün karşılaştığımız ama belki de fark edemediğimiz 7 farklı işaretle ahiretin ispatını yapalım. Bir binayı ilk defa inşa etmek mi daha zordur yoksa ona benzer 2. bir binayı inşa etmek mi? Veya bir orduyu ilk defa düzenleyip kurmak mı daha zordur yoksa dinlenmek için dağılmış olan bir orduyu tekrar bir araya toplamak mı? Elbette bir şeyin ilk defa yapılması daha zor, 2. defa yapılması daha rahat ve kolaydır deriz. Peki evrendeki bütün atomlar emrinde birer ordu gibi çalışan… “Allah bu orduyu dağıtıp 2. defa tekrar toplayamaz.” denilebilir mi? Evreni 1. defa zaten yaratmış olan Allah’ın bunun tekrar bir benzerini yaratması neden akıldan uzak olsun? Ayrıca Allah her saniye nice varlıkları yaratarak zaten dikkatimizi çekiyor ve yeni bir yaratılışın delillerini bizlere sürekli sunmaya devam ediyor. Etrafınıza bakmanız zaten bunları görmeniz için yeterli. Her bahar yeniden yeniye tazelenen yeryüzünü, çeşit çeşit bitkileri, çeşit çeşit hayvanların yaratılışlarını bir düşünün. Kışın ölen yeryüzünün her bahar yeniden canlanması, yeni bir yaratılışın da işareti aslında. Üstelik sonsuz güce sahip olan Allah için kolaylık ve zorluk gibi kavramlar zaten yokken, yeni bir yaratılış elbette Allah için sonsuz kolaylıkta olacaktır. Yani evrende gördüğümüz tüm yaratılışlar, yeni bir yaratılışın da delilidir. Cömert bir insan zenginliği derecesinde ikramlarda bulunur. Mesela cömert bir öğrenci bir bardak çay ısmarlayabilirken, cömert bir padişah ise geniş ve zengin bir sofra ile ikramlarda bulunur. Yani cömertliğin ve zenginliğin seviyesi arttıkça, ikram da o nispette artar. Peki ya cömertlik ve zenginlik sonsuz olursa? İşte sonsuz zenginlik ve sonsuz cömertlik sahibi olan Allah’ın ikramının da sonsuz olması gerekir ama bu özellik bu dünyaya sığmıyor çünkü bu dünya geçici ve sınırlıyken, insanın kendisi de geçici ve sınırlıdır. Mesela 2. baklavadan sonra 3. baklavayı ne kadar istese de insan yemekte zorlanır ya da insanın ruhunda sonsuzluk isteği varken ne kadar istese de bu nimeti tadamaz. Yani bir yanda Allah’ın sonsuz zenginliği ve sonsuz cömertliği varken, diğer yanda ise kısıtlı bir dünya ve kısıtlı bir insan yapısı var. O zaman mantık çıkarımıyla diyoruz ki: ”Allah’ın bu sonsuz cömertliğinin ve sonsuz ikramının tecelli edeceği bir ahiret diyarı gereklidir.” Ebedi bir güneş ebedi yansıyacak bir aynayı gerektirir. Dualar sadece dil ile yapılmaz. İhtiyaçlarımızın varlığı da aslında bizim dualarımızdır ve ihtiyaçlarımızın karşılanması da dualarımızın kabul edildiğini bize gösterir. Mesela bir bitki suya ve güneşe ihtiyaç duyarken, tam da gereken şekilde yağmur ve güneş onun yardımına yetiştirilir veya güçsüz yavru bir kuş. Hayatta kalmak için yiyecek ve korunmaya ihtiyaç duyarken, annesine verilen şefkat hissiyle tüm istekleri karşılanır veya insanın sadece midesinin ihtiyacı bile binler çeşit yiyeceklerle karşılanmış. Demek ki her bir canlının ihtiyaç duaları, ince ince ayarlanarak şefkatle kabul edilir. Kimsenin duasına sessiz kalınmıyor. Bir insanın sadece midesinin ihtiyacı için bile milyon çeşit yiyecek sunan Allah, o halde insanın en büyük isteği olan ahiret ihtiyacını, sonsuz bir hayatın varlığı ve sevdikleriyle orada buluşma duasını hiç kabul etmez ve görmezden gelir diyebilir miyiz? Küçücük bir sineğin bile küçücük isteklerini karşılayan Allah, varlıkları arasında en kıymetli olan Peygamberimiz (asm)’ın en büyük duasını kabul etmez denilebilir mi? Evrende gördüğümüz tüm dualar ve onların kabul edilmesi, ahiret duasının da kabul edileceğine birer delildir. Dünyaca meşhur Mimar Sinan seneler sürecek masraflı bir iş almış ve yeni bir saray yapıyor olsun. Şimdi Mimar Sinan’dan bahsetsek, herkes onun ne kadar mantıklı işler gören birisi olduğunu zaten bilir. Yapacağı yeni saray için de 19 sene uğraşmış, geriye sadece çatıyı yapmak kalmış olsun. Bu durumda biri çıkıp gelse dese ki ”Mimar Sinan çatıyı yapmadan, işi tamamlamadan burada bitirecek. Yani her şeyi heder edip sarayı da yağmura, rüzgara hedef yapıp bırakıp gidecek.” dese inandırıcı olur mu? Tabii ki olmaz. Hayatında hep hikmetli işler yapan Mimar Sinan’ın böyle mantıksız ve israflı bir iş yapması elbette beklenemez. Özellikle 19 sene uğraşıp, bunu boşa çıkaracak bir adım elbette atmayacaktır. İşte buradaki mesele hikmettir. Allah ise Hakim-i Mutlak’tır. Yani yaptığı her işte en hikmetli olanı yapar. Organlarımızın görevlerinden tutun tüm canlılara verilmiş ayrı ayrı kabiliyetlere veya gezegenlerin düzenli hareketine kadar her yerde hikmet delillerini görebiliriz. Dünya gibi bir sarayı inşa eden Allah içerisine sayısız masraf yapıp büyük amaçlar için varlıkları yaratmış. Elbette bu sarayın çatısını yapmadan yani ahireti getirmeden, bir sonuca bağlamadan yaptığı tüm masrafları boşa çıkarmayacaktır. Yani israf yapmayacaktır. Her işinde hikmet imzasını gördüğümüz Allah, hikmetin tam tersi böyle bir israf elbette yapmaz. Yani kısaca, kainat sarayının çatısı olan ahiret elbette gelecektir. Şimdi çocukluk anılarınızı bir düşünün. Belki 5 yaşında yaşadıklarını hatırlayanınız bile vardır. Anılarımızda ve hafızamızda saklanan bu bilgilerin aslında ahiretin ispatı olabileceğini hiç düşündünüz mü? Evrende gözümüze çarpan bir muhafaza edilme, saklanıp korunma delili var. Allah her şeyi koruyup saklıyor. Mesela bir sonraki baharda çıkacak meyveler tohum ve çekirdeklerinde ya da hayvanlar yumurtalarında, insanların hayat boyu yaşadıkları anıları ise hafızalarında saklanıyor. Demek Allah evrende her ayrıntıyı muhafaza ediyor ve önemsiyor çünkü bir şey korunuyorsa, onun değerli olduğuna işarettir. O zaman madde itibariyle geçici ve önemsiz görünen şeyler bile böyle düzenli bir şekilde korunup muhafaza edilirse, en kıymetli varlık olan insan öldükten sonra muhafaza edilmez diyebilir miyiz? Ve insanın her yaptığı amelleri hiç korunmaz olur mu? Hafızamızda geçmişte yaşadıklarımızın bir defter gibi kaydedilmesi ahirette büyük bir hesap defterinin varlığına delildir. Bir tohumun toprak altında korunup baharda tekrar yeşerdiği gibi insan da toprak altında korunup ahirette dirilecektir. Allah Adil-i Mutlaktır. Yani tam bir adalet sahibidir. Zaten en ufak bir haksızlıkta bile içimizde oluşan adalet arayışı, Allah’ın kendisinin adil olduğunu anlamamız için bizlere verdiği bir histir. Allah’ın adaleti 2 türlü tecelli eder. Birisi her şeyi bir ölçü içinde yerli yerinde yaratmasıdır ki bunu her yerde görebiliyoruz. Havadaki oksijen azot dengesinden tutun veya gezegenlerin bir ölçüyle dönmesi ya da canlılara verilen belli miktarlarda güç ve özellikler buna örnek olarak verilebilir. Adaletin diğer tecellisi ise haksız ve zalimleri cezalandırmaktır. Kavimlerin helak edilmesi birçok insanın yaptığı zulümlerin karşılığını dünyada bulması da yine buna örnek olarak verilebilir ama dünya üzerine baktığımızda nice zulümler nice haksızlıklar dünyada tam olarak karşılığını bulamayabiliyor. Düşünün milyonlarca insanı öldürenler bu dünyadan rahatça geçip gidebiliyorlar ya da tam tersi hayatı boyunca iyilik yapan masum insanlar birçok haksızlıkla ve zulüm görerek buradan göçüp gidebiliyorlar. Demek ki tüm olaylar adaletin tam bir şekilde gerçekleşmesi için büyük bir mahkeme salonuna erteleniyor. Burada hesabı görülmeyen her mesele orada tam bir adaletle karşılık bulmayı bekliyor. Küçük suçlar küçük mahkemelerde, büyük suçlar büyük mahkemelerde görülür. Mesela iki kişi aralarında ufak bir tartışma yaşasa hemen o anda barıştırılabilir ama birbirini yaralamayla biten ciddi bir tartışma varsa bu artık daha büyük bir mahkemeye taşınır. Bunun gibi de dünyada gerçekleşen büyük suçlar hemen dünyada değil daha büyük mahkemeye erteleniyor. Evrende her yerde gördüğümüz Allah’ın Adl isminin tecellisi de bize ahireti ve oradaki büyük mahkemeyi ispat eder. Yangında esir kalmış bir çocuk düşünün. Annesi de hemen gelip yangından çocuğunu kurtarıyor. Devamında ise tüm ihtiyaçlarıyla birebir ilgileniyor. Sağlığından tutun yemesinden içmesine kadar her ihtiyacını gideriyor. Hatta ona özel 10 katlı bir ev alarak hayatı boyu mutlu olacağı bir ortam hazırlıyor. Annesinin çocuğuyla bu kadar ilgilendikten sonra evin 10. katına gelip de bir anda çocuğunu terastan aşağıya atması beklenir mi? Elbette beklenmez. Bu çok mantıksız olur. Eğer böyle bir niyeti olsaydı zaten yangından hiç kurtarmaz ve bunca ikramlarda bulunmazdı. Annenin şefkat duygusundan hiç bahsetmiyorum bile. Yani böyle bir şey asla beklenemez. Aslında insanda bu örnek gibi yokluk karanlıklarından varlık alemine getirilip, hayatı boyunca birçok ikramla karşılaşır. Eğer ölümden sonra yeni bir hayat olmazsa yapılan tüm ikramlar, gösterilen tüm şefkat hiçe iner. Aynı 10. kattan çocuğu atmak misali insana bu kadar kıymet verip onu ebedi hiçliğe atmak da mantıksızdır. Hem eğer insan yokluğa gidecekse neden varlık alemine getirilmiş olsun? Bu mantıklı değildir. Zaten şefkate de ters düşer çünkü şefkati şefkat yapan ahiretin varlığıdır. Allah madem şefkatli olduğunu sayısız nimetleriyle bildiriyor, annelere şefkat özelliğini veren dahi madem ki Allah’tır. O zaman elbette insanı ölümden sonra hiçlik karanlıklarına bırakmayacaktır. Çok güzel bir söz var aslında tüm olayı özetliyor:

Müslümanların Bile Cevaplamaya Zorlandığı Soruya CEVAP Verdik! – ALLAH VE ZAMAN

Mesela hayatında hiç deniz görmemiş ve suda canlının yaşadığını bile bilmeyen bir arkadaşınız olsun. Şimdi siz bu arkadaşınıza suda canlının yaşayabildiğini nasıl açıklardınız? Herhalde anlaması çok zor olurdu çünkü bulunduğu ortamın dışında bambaşka bir alandan bahsediyorsunuz. Aslında bizler de zaman denizinde yaşıyoruz diyebiliriz. Ve zamanın dışında zamansızlık kavramını da anlamakta biraz zorlanıyoruz. Hatta Allah’la alakalı sorular sorduğumuzda bile sanki Allah zamanın içindeymiş gibi düşünebiliyoruz. Buna bağlı olarak Allah’la alakalı gelen popüler bir soru var: ‘Allah bizi yaratmadan önce ne yapıyordu?’ diye. Yani Allah’ı da zamana bağlıymış gibi düşünerek yapılan bir hata aslında bu. Halbuki Allah zamana bağlı değildir. Ezelidir. Hani suda hiç canlı görmemiş birisinin konuyu anlamakta zorlandığı gibi, bunu anlamak da bize biraz zor geliyor olabilir. Ama ufak bir mantık çıkarımıyla Allah’ın zamana bağlı olmadığını ve önce-sonra gibi kavramların Allah için geçerli olmadığını anlayabiliriz. Ezeliyet kavramı aslında şuna benziyor: Mesela elinizde bir ayna düşünün. Yere çizdiğiniz bir çizgi için sol taraf geçmiş zaman, bulunduğunuz yer şimdiki zaman ve sağ tarafınız da gelecek zaman olsun. Aynayı tam ortada, yere yakın bir mesafede tutarsanız, ayna sadece şimdiki zamanı görecektir. Aynayı ne kadar yukarıya kaldırırsanız, geçmiş ve geleceği de o kadar geniş görürsünüz. Aynayı en tepeye kaldırdığınızda ise tüm zaman çizgisini kuşatacaktır. İşte bu örnek gibi de bizler de evren içerisinde bir zaman çizgisi üzerinde yaşıyoruz. Geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman olarak yaşadığımız bir hayatımız var. Allah’ın ezeli olmasından kasıt ise geçmiş zamanın en başında bulunması değildir. Hani “Allah ezelidir.” derken en başı kastetmiyoruz. Ezeliyet, aynanın tepeden olaya bakması misali zaman çizgisinde olmayıp zaman çizgisi üzerinden tüm zamanı kuşatmaktır. Nasıl ki aynayı en tepeye çıkardığımızda tüm zaman çizgisini kapsıyordu, bunun gibi de sonsuz derecede ilime sahip olan Allah da, içerisinde bulunduğumuz tüm zaman çizgisini aynı anda kuşatır. İşte zaman çizgisinde olmayıp tüm zamanı kuşatmak ezeliyettir. Yani bizim için geçerli olan önce-sonra gibi kavramlar, Allah için geçerli olamaz. Doğal olarak, ‘Allah evreni yaratmadan önce ne yapıyordu?’ gibi zamana bağlı bir soru, ezeliyeti anlamamaktan kaynaklanan hatalı bir sorudur. Yani soru aslında şuna benziyor: Bir bakıma film şeridinin dışında olan o filmdeki karelerin bütününü kuşatan bir yönetmen gibi, Allah için de zaman kavramı yani sonraki kare, önceki kare gibi kavramlar geçerli değildir. Olaylardaki tüm sıralanmış karelere Allah hakimdir. Olaya farklı bir örnekle daha bakalım. Diyelim ki ezberinizde 10 kıtalık bir şiir var. Kıtaların tamamı aynı anda aklınızda duruyor. Ama siz bunu bir kağıda dökerken belli bir sıra takip edersiniz. Kağıt üzerinde 4. kıta, 5. kıtanın öncesindeyken, 3. kıtanın da sonrasındadır. Kıtaların kendi arasında öncelik-sonralık kavramı vardır. Siz 5. kıtayı yazarken, 4. kıta artık geçmişte kalmış. 6. kıta ise gelecektedir. Ama dediğimiz gibi, bu sıralama kağıt üzerinde geçerlidir. Sizin ilminizde kıtaların tamamı aynı anda zaten vardır. Aynı bu örnek gibi tüm zamanlar, tüm olaylar da Allah’ın ilmindedir. Zamansal sıralama, Dünya sayfasındaki bizler için geçerlidir. Bizler için geçerli olan 3 gün önce, şu an ve 3 gün sonra gibi sıralamalar Allah için geçerli değildir. Tabii bu konu biraz da kader kavramıyla da alakalı. Kader kavramıyla alakalı kapsamlı bir video için buradan videomuza ulaşabilirsiniz. Zamansızlık konusuna şöyle bir açıdan da bakabiliriz: Zaman dediğimiz kavram, Allah’ın yarattığı bir kuraldır. Ve Allah’ın kendi koyduğu kurala da sıkışıp kalması beklenemez. Allah evreni yaratınca, içinde zaman kavramını da yaratmış. O zaman kendi koyduğu bu zaman kuralına, kendisi tâbi olmayacaktır. Mesela ben bir telefon icat etsem, içerisine koyduğum kurallara ben de tâbi olur muyum? Mesela tuş kilidine bassam, o anda ben de kitlenip kalır mıyım? Tabii ki hayır. Bu telefon için geçerli olan bir kuraldır. Allah’ın da yarattığı evrende kurduğu bir düzen ve kural olan zaman kuralına sıkışması ve içine dahil olması beklenemez. Bize göre geçerli olan önce-sonra gibi kavramlar, Allah için geçerli olamaz. Bir de şöyle düşünmek lazım: Zaman dediğimiz kavram zaten sonradan yaratılan bir varlıktır. Nasıl Güneş ve Ay sonradan yaratılmıştır, zaman da aynı şekilde Allah’ın sonradan yarattığı bir mahluktur. Mesela ‘Allah, Güneş ışınlarından etkilenir mi?’ diye size bir soru sorsam, bu size hiç mantıklı gelmez. “Güneş’in etkisi zaten bize yönelik olan bir varlıktır.” dersiniz. İşte zaman da Güneş gibi sonradan yaratılmış, etkisi bize yönelik olan bir varlıktır. Allah Güneş’ten etkilenmediği gibi, zamandan da etkilenmez. Bazen böyle birkaç dakikada cevaplanacak sorular, en zor sorular olarak düşünülebiliyor. Aslında Allah’ı ne kadar iyi tanırsak, akla gelen sorular da o kadar basitleşecektir. Tabii bunun için Allah’ı bize tanıttıracak imani tefsirler okumak lazım. Mesela Risale-i Nur gibi.

Bu Videoyu İzleyen Hristiyan Kalamaz! – İncil İslamiyeti Kabul Ediyor Mu?

Konumuz, İncil’de Efendimiz (asm) olacak. Ağabey resmen Efendimiz (asm) burada vasıflarlarıyla zikrediliyor. Bugün ağabey konumuz, İncil’de Efendimiz (asm) olacak. Başlamadan önce şunu da söyleyeyim: Bu da çok klasiktir. Önceden söyleyeyim ki hani akla takılmasın. “Ağabey hem diyorsunuz İncil tahrif edildi hem de Tahrif edildi dediğiniz kitaptan delil getiriyorsunuz. Bak burada Hz. Muhammed (sav)’e işte işaretler var diyorsunuz.” Bunun önünü keselim ağabey. Bakın biz diyoruz ki Müslümanlar olarak: “Evet, İncil tahrif edildi.” Fakat bunu biz söylüyoruz. Bir Hristiyan bunun böyle olduğunu düşünüyor mu? Düşünmüyor. Diyor ki: “Hayır. Şu an hepimiz orijinal İncil’i okuyoruz.” Yani orijinal dediği İncil’e bakacağız. Tahrif edilmiş ya da edilmemiş. Tamam, o konuyu kapatalım. Şimdi ben öyle İncil hafızı falan değilim ağabey. Baştan sona okumadım. Risale-i Nur eserlerinde bahsedilen ayetlerin birkaç tanesini aldım. Bugün sizlerle de onu paylaşacağım. Şimdi başlayalım. İncil, Yuhanna 16. bab ve 7. ayeti şudur… İsa (as)’ın ağzından geliyor bu cümleler ağabey. “Tesellici size gelmez.” diyor. Önceden buna ağabey, şeytan diyorlardı. Şimdi bir kere, şeytan tesellici olur mu? Şeytan insana teselli verir mi ağabey? İnsanın dostu mudur? Senin ayağını kaydırmak için elinden geleni yapar. Şimdi teselli burada tutmuyor. Bir de İsa (as) diyor ki: “Benim gitmem size faydalıdır.” Bir dakika. Şeytan gelecekse, İsa (as)’ın gitmesi bize faydalı mı olur, zararlı mı olur? Zararlı olur ağabey. “Şeytan geliyor.” diyorsun. Ee? “Ben gidiyorum.” Şimdi bu tutmadı ağabey. Mesela yine Yuhanna İncil’inin 14. bab, 30. ayeti: “Tesellici.” dedi ve ne dedi? “Alemin reisi geliyor.” dedi. Ünvanından haber verdi. “Tesellici.” dedi. Şimdi bu alemin reisi genellikle popüler bir tartışma konusudur. Bu Hristiyanla falan konuşursanız, genelde burada çıkmaza girersiniz. Diyorlardı ki: “O alemin reisi şeytandır.” Benim elimde 2014 basım bir İncil var. Onda bizzat dipnot düşmüşler. Dipnot: “Alemin egemeni şeytan.” yazıyor. Yani ‘Dünya’nın egemeni.’ diye de çevirilerde geçer. Bir tane daha İncil var ben de. İki tane var. O da 2017 basım ağabey. Aynı yer yayıncılık. 2017 basımda o dipnotu kaldırmışlar ağabey. Yani “Dünya’nın egemeni şeytan.” diyorlardı, daha sonrasında o dipnot kaldırıldı oradan. E tabii akla şu da geliyor: Yani 3 yılda bu dine güncelleme mi geldi, ne oldu? Yani nasıl kaldırabiliyorsun sen oradan? Açık bir şeyse bu, gerçekten Hristiyan alemine ve bilindik bir şeyse, sen nasıl böyle bariz bir şeyi değiştiriyorsun bir de? Ya İsa (as) birinin geleceğinden bahsediyor, sen onu değiştiriyorsun. Çok açık bir meseleyi değiştiriyorsun. Şeytanı kaldırdılar? Ee ne oldu? Dediler ki: “O gelecek kişi kutsal ruhtur.” İşte kutsal ruh biraz daha şey hani, doğrudan itiraz edilemeyecek gibi zannediliyor ama yine özelliklerine baktığımızda ağabey, kutsal ruh tabiri de buna uymuyor. Biliyorsunuz İncil’de teslis inancı var. Baba, oğul, kutsal ruh. 3 tane yani. 3 tane ilahtan bahsediyorlar. Şimdi bunlar üçlüyorlar ya ağabey, tabiri diyorlar ki: “Burası kutsal ruh.” Bakalım “Kutsal ruh.” deyince yine dikiş tutturabilecekler mi? O, bu şablona uyacak mı, uymayacak mı? Yani “Dünya’nın o kötü hallerini, günahlarını falan hepsini iyiliklere falan çevirecektir.” diyor. Ben bunu misyonere sordum. Dedim ki: Kardeşim, bak burada böyle bir ayet var. Sen bana diyorsun ki: “Bu kutsal ruh.” Ama kutsal ruh dersek buna, bu hiçbir şekilde buraya uymuyor. Neden uymuyor? Şöyle düşünün ağabey: Sözler Köşkü’nde biz şu an burada toplanmışız. Çok büyük yanlışlar, hatalar yapıyoruz. Böyle kötü yoldayız diyelim, öyle farz edelim. Ve birisi diyor ki: “Birisi gelecek. Sözler Köşkü’nün bu kötü hallerinin hepsini çevreleyip iyi bir hâle getirecek. Şimdi birisi bedenen gelmediği için yani şöyle cismani bir şey gelmediği için bunu yapabilir mi ağabey? Mümkün değil yapamaz. İmkansızdır. Ben hatta bunu anlayamamıştım. Yani bu kadar açık bir şeyi nasıl kabul ediyorlar? diye. Şunu sormuştum: Kutsal ruhun bir bedeni var mı? demiştim önce. Yani bir bedene mi sahip? “Yok. Adı üstünde, ruh.” Kendisi ruh dedi. Bir bedeni yok. O zaman ağabey, bu şablona da uymuyor. Çünkü niye? Yani Dünya günahlar içinde. Ee? Birisi gelecek, bunu sevaplara çevirecek, hayırlara çevirecek, insanlara teselli verecek bir de. Teselli vermek, konuşmakla olur doğru muyum ağabey? Nasıl teselli vereceksin sen bana? Benimle bizzat konuşman lazım. E ruh bunları yapabilir mi? Mümkün değil ağabey. İşte böyle mantıksızlıklar var. Bu tabir yine hiçbir şekilde kutsal ruha da uymuyor, şeytana zaten hiç uymuyor. Böyle kalıyoruz. Ve hatta bakın bir özelliğinden daha bahsedecek. Diyor ki: Anladınız mı ağabey? Bakın çok dikkatli dinleyin burayı. “Hakikati irşad edecek. Kendisinden söylemiyor.” Konuştukları kendine ait değil yani. “Bil cümle, işittiğini söyleyerek gelecek nesnelerden size haber verecek.” Görüyor musun olayı? Çok açık. Peki kutsal ve ilahsa, nasıl kendinden söylemiyor? Anladın mı? Sen ilahsın. Ee? Senin reyin falan yok. Yani hiçbir şey söyleyemiyorsun, duyduğunu söylüyorsun, gelecekten haber veriyorsun ki öyle bir şey zaten yok. Hani nerede haberler falan? Hiçbir şey çıkmıyor. Ağabey resmen Efendimiz (asm) burada vasıflarlarıyla zikrediliyor ve İsa (as)’dan sonra bir kurtarıcının geleceği, bir peygamberin geleceğini de şu ayetler gerçekten kâfi bir şekilde bizi ikna ediyor, beni ikna ediyor yani. Yani şu an bunu duyan birisi Hristiyan kalamaz ağabey. Mümkün değil yani. Sen Hristiyan olsan, şu ayetleri görsen, Hristiyan kalabilir misin? Gerçekten İsa (as)’dan sonra hiç kimsenin gelmeyeceğini söyleyebilir misin şu ayetlerden sonra? Sonra kutsal ruh, şeytan gibi şeylerle kendini avutabilir misin? İmkansız ağabey. Avutamazsın. Mantığa, akla hiçbir şeye uymuyor bu söylenilen şeyler. Ben size desem ki, az sonra kapıdan birisi gelecek. İsmini söylemiyorum ama. Vasıflarını söylüyorum. Diyorum ki: Sarı saçlı olacak, siyah bir ceket giyecek, işte şurada papyon, şurada da kırmızı bir gül olacak, uzun boylu olacak gibi tabirler yapıyorum. O içeriye girdiği zaman, ismini bilmesen, “Tamam, bu oymuş.” dersin doğru muyum? “Evet bak tarif ettiği adam geldi, içeriye girdi.” dersin. Şimdi buradaki vasıfları sen Efendimiz (asm)’a yerleştirince uyuyor mu, uymuyor mu? Bal gibi de uyuyor ağabey. İnsanlara hakikati irşad eden, alemlerin reisi olan değil mi? Her asırda bakın. Sadece geldiği asır değil, geldikten sonraki her asırda ona tabi olanlar, hakiki manada tabi olanlar… Yani sadece “Ben Müslümanım.” deyip onun yolundan gitmeyenler değil, gerçekten Kur’ân’ın mantığıyla tabi olup hareket edenlere bakıyorsun ağabey, her asırda saadet asrı yaşamış. Kendi şahsi hayatında olsun, topluluk hayatı olsun, Osmanlı gibi devletler falan… Tâbiûnlar hakikaten getirdiği şeyle insanları hakikate irşad etmiş, insanları şirkten kurtarmış, gelecek nesnelerden haber vermiş değil mi? Ahir zaman alametleri, kıyamet alametleri vs. Gelecekten haberler; İstanbul’un fethidir, odur, budur… Bir sürü tabirler tam tamına uyuyor. E şimdi senin şunu demen lazım değil mi? “Bak, kapıdan giren adam işte.” Bizzat sana tarif etmiş. Vasıflarıyla göstermiş yani. İsmi de geçiyor ama isimlerde belli başlı tahrifler var. O da ayrı mesele. Şimdi ağabey bir ayet daha okuyacağım. Bu yine İncil’de geçen bir ayet. Bu da çok hoş bir ayet. Önce şunu sorayım: Ağabey, bir peygamber boş bir cümle kullanır mı, boş konuşur mu? Konuşmaz değil mi? Mantıksız yani. Bir peygamberin ağzından hikmetsiz, saçma sapan şeylerin çıkacağını düşünebiliyor musun? Çıkmaz. Doğru muyum? Şimdi bakın. İsa (as)’ın ağzından yine. İncil’de geçen tabirler: “Böylece sahte peygamberleri meyvelerinden tanıyacaksınız.” Yani özetle: İyi bir ağaçtan kötü bir ürün, kötü bir ağaçtan iyi bir ürün gelmez. “Sahte peygamber çıktığı zaman da sen onu ürünlerinden tanıyacaksın.” tabirinde bir şey var. Ne dedik ağabey? Doğru muyum? Peki İsa (as)’dan sonra bir peygamber gelmeyecekse, Direkt şunu diyemez miydi? “Benden sonra çıkacak herkes yalancıdır, sahte peygamberdir.” Değil mi? Bunu dese, kesip atardı yani. Bu daha mantıklı ve kestirme bir yol. Ama İsa (as) bir metot veriyor sana ağabey. “Onu meyvelerinden tanıyacaksınız. Bak sahteler böyledir, doğru peygamber de böyledir.” çıkıyor buradan işte yani. O zaman “İsa (as) son kurtarıcıdır, vay efendim ondan sonra kimse gelmeyecek gibi tabirler, hiçbir şekilde buna uymuyor ağabey. Demek ki Efendimiz (sav)’e işaretler mevcuttur. Bizzat vasıflarıyla da zikredilmiştir. Şimdi burada hâlâ çıkıp da, “Vay efendim bir peygamber gelmeyecek.” falan gibi tabirler, buraya da uymuyor. Bunlar benim uydurduğum şeyler değil ağabey. Şu an gidin bir İncil varsa ya da internetten bakarsanız, bahsedilen bu ayetler apaçık bir şekilde ortada. Yani İsa (as) yeryüzüne yine nüzul edecek ama yani şu an bilmiyorum Hristiyanların şu hareketlerinin asla ve asla razıyla… Bakın bütün peygamberin ortak noktası ağabey, tevhidi anlatmaktır. Bu konu şaşmaz. Yani Adem (as)’dan bu zamana kadar, her zaman tevhid anlatılmıştır. Yani Allah’tan başka ilah olmadığı yani la ilahe illallah kelimesi aynı zamanda Bediüzzaman hazretlerinin tabiriyle: “Lâ Şafiye illallah’ı da içine alır.” diyor. Çünkü Allah bütün esmaları içine alır. Yani olay sadece farklı bir dine inanmak değil. Atıyorum, şifayı sen ilaçtan biliyorsun. Bu zaten tevhide zıt bir konu. Şerik gibi. Yani Allah var ama bak bu da şifa veriyor. İsa (as)’ın da olayı mutlaka budur ağabey. Tevhiddir. Allah’tan başka hiçbir ilahın olmaması. Bunlarla bağlantısını kesen bir İsa (as) sizce haşa “Ben oğluyum.” diye bir din getirebilir mi yani? “3 tane vardır.” falan gibi tabirler… Apaçık bir şekilde tahrif edildiği açık ama dediğim gibi madem tahrif edildiğini konuşmayacağız, yine ben İncil’le muhattap olduğum zaman, İncil ve Tevrat hatta Zebur… Bunu Risale-i Nur’un Mektubat On Dokuzuncu Mektup eserinde, daha farklı ayetlerle de inceleyebilirsiniz. Hatta Hüseyin-i Cisri diye bir alim var. Böyle Zebur, Tevrat… Hepsini koyuyor önüne ağabey. Efendimiz (asm)’a işaret eden 114 tane işaret buluyor ağabey. 114 işaret. O kitaplardan. Ve Üstad hazretleri diyor ki: “Tahriften sonra bu kadar varsa, tahriften önce ne kadar vardı sen kıyas et.” Yani bu mesele böyle ağabey ve biz burada kendimize de ders, pay çıkarmamız lazım. Şimdi bizim bunlardan haberimiz yoktu büyük ihtimalde birçoğumuzun. E ben de Sözler Köşkü’ne gelip bu eserleri okumadan önce, elbette böyle şeylerden benim de haberim yoktu. Nereden olsun? Yani öyle bir eğitimle büyümedim. Bakın, ihlasa bakar mısın ya. Kore’den kalkıyor adam, Türkiye’ye geliyor. Bak Türkiye’ye geliyor. Ne için? Dinini yaymak için. Sen anne-babana söyle bakayım “Ben işte Amerika’ya gideceğim İslam’ı anlatmaya.” ne diyor sana? Değil mi yani bak hemen biz de yelkenleri indiriyoruz. “Annem- babam kızıyor.” falan diye değil mi? Ya da ne bileyim, sohbete geleceksin “Ya bana şu kızdı.” Sohbet, sohbet. Anladın mı yani? Allah’ın emri dairesinde bir alan. Daha oraya gelirken zorluk çıkıyor, adam Güney Kore’den kalkıp geliyor ülkemize. Ee? Türkçe’yi öğreniyor bir de üstelik. Ee? Bir de batıl bir dini… Şu ayetleri çatır çutur dışarıda anlatıyor. Bunları anlatmıyor tabii de. Yani belli başlı ayetleri; sevgidir, şudur, budur… Bunları çatur çutur anlatıyor ve ben bu sahneyi gördükten sonra artık rahatça oturabiliyorsam ağabey, ne bileyim hiçbir şey yapmıyorsam hakkınızı helal edin ama yani iğneyi biraz çuvaldızı kendimize batırmamız lazım ağabey. Biz ne yapıyoruz? Biz daha namazı anlatamıyoruz yanımızdaki çocuğa yani. Biz bir kere ne kadar anladık ki anlatabilelim değil mi? Ne kadar büyük eksikliklerimiz var yani. O yüzden ağabey bizim bu işin bir ucundan tutmamız lazım. Yani sen oturduğun zaman başkası oturmuyor anladın mı? Yani adam Güney Kore’den de gelir… Sadece Güney Kore değil. O sadece bir tane örnek. “Ben Rusya’dan David.” falan bir sürü yani böyle bu tarz isimde insanlar da gördüm. Tek Güney Kore değil yani adam Rusya’dan da geliyor, farklı ülkeden de geliyor. Sen bu senaryoyu görüyorsun, biliyorsun, bu adamlar senin; çocuğun, evladın, gelecek nesil dediğin insanlarla bu arada dışarıda muhattap oluyor. Bizimle de muhattap oluyor. Ve fikrini değiştirmeye çalışıyor. E biz ne yapıyoruz ağabey? Biz sohbete zor geliyoruz yani. Değil mi? Baksana yani nasıl bir duruma düşmüşüz? Belki namazı zor kılıyoruz. Ya da işi bahane diyoruz, onu bahane ediyoruz. Bir tefsir bile açıp okumuyoruz yani. Olur mu böyle ağabey? E ne kadar olur? Bizim de ağabey bir işin bir ucundan tutmamız mutlaka şarttır. Dışarıdaki adam dursa, biz de duralım. Anladın mı? Yine durmamız gerekmez de dışarısı durmuyor ağabey. Öyle değil yani ortam şu an. “Hani ben böyle yerlere gelmiyorsam ortada duruyorum.” Yok. Ortada durmuyorsun. Kendini bu alanda geliştirmiyorsan dışarıda ya bir günah seni çekiyor… Adamın illa “Gel günaha girelim.” demesine gerek yok. Karşına çıkardığı reklamlar, televizyonda izlediğin o kötü ahlaklı diziler teşviktir. Anladın mı? Sana onu göstererek seni o amele teşvik eder. İlla “Gel bunu yap.” demesine gerek yok yani. Bu da onun bir teşviğidir. Hatta belki daha etkilidir değil mi? Hal diliyle özendirir seni yani. Bir hayat gösterir sana televizyonda, çocuğun da bunu izler, sen de bunu izlersin. Ondan sonra özenirsin. Bak sana gel demedi ama hal diliyle çok güzel örnek oldu bir nevi. İşte bunlardan biraz uyanmak lazım ağabey. Biz demiyoruz Dünya’yı yaşamayalım, her şeyi bırakalım falan yok. Günde 1 saat 2 saat herkes bence tefsire veyahut bir sohbete vakit ayırın ağabey. Haftada bir de olsa problem yok. Yeter ki düzenli olsun, yeter ki bir şeyler öğrenip bir şeyler katabilelim. Peki ağabey hakkınızı helal edin.