Sen De Mi İkiyüzlüsün? (NAMAZ) – Serkan Aktaş

Tahmin ediyorum ki çevrenizde hatta en yakınınızda dahi iki yüzlü , sahtekar , yalan söyleyen insanları barındırmazsınız. Öyle insanları gördüğünüz zaman , başkalarını da onlardan uzak tutmaya çalışırsınız. Bu akrabanız dahi olsa, ailenizden birisi dahi olsa. Çünkü onlar zararlıdır, yani dili ve hâli aynı şeyi söylemiyordur. Mesela şöyle söylemek istiyorum İnsanlar duygularını Lisan-ı Hâl ve Lisan-ı Kâl yani hâl diliyle ve diliyle ifade ederler. Şimdi diliyle ve hâliyle söylediği birbirini tutarsa biz bu insanlara dürüst deriz, doğruyu söylüyor deriz, ve iki yüzlü demeyiz bunlara. AMA hâli başka bir şekilde ve dili başka şekilde davranıyorsa biz bu insanlara iki yüzlü deriz. yalancı deriz, sahtekar deriz. ve onlara itibar etmeyiz onlara güvenilmez, ve onlardan uzak dururuz. Talha kardeşime dilimle “Seni çok seviyorum.” desem bu lisan-ı kâl olur. Yani dilimle bunu ifade etmiş oldum. Aynı şekilde ona dilimle seni seviyorum demeden de ona iyi davranarak, ona sevdiği tarzda hareketler yaparak, Ayakkabısını boyayarak, güzel yemekler yaparak, güzel, taze çay vererek, ikram ederek veya istediği lokantaya gidip ona en güzel yemekleri ısmarlayarak ve ona tebessümlü bir hâlde bulunsam ” Seni seviyorum. ” demeden de hâl ve davranışımla seni sevdiğimi ifade etmiş oldum mu ? Evet. Peki ben bu anda dürüst müyüm ? Dürüstüm. Çünkü dilim ve hâlim aynı şeyi söyledi. Bunun tam tersini düşünelim ” Talha senden nefret ediyorum,seni sevmiyorum. ” diyorum böyle dediğimi düşünün arkadaşlar yine Lisan-ı Kâl ile ne yaptım dilimle sevmediğimi ifade etmiş oldum. şimdi davranışlarımla da aynısını sergileyebilirim. Benden yemek ister bayat yemeği veririm, O benden tebessüm beklediği anda hep somurtuk bir vaziyette yani suratım asık bir vaziyette ona bakıp, veya çay istediği zaman bayatlamış, buz gibi çayı vererek, uykun geldiğinde ” Git nerde uyursan uyu, şu tuvaletin önünde uyuyabilirsin. ” tarzında, Talha sana bu davranışlarda bulunsam aynı şekilde ” Seni sevmiyorum. ” demeden de, ” Nefret ediyorum. ” demeden de hâl ve tavrımla aynısını göstermiş oldum sana Yani yine dürüst oldum farkında mısınız ? Olumsuz bir hâdise olsa dâhi bir dürüstlük sergiledim burda. Peki sormak istiyorum beni izleyen kardeşim. Allah’ı seviyor musun ? Elbette bu soruyu duyduğunda bana verdiğin tepkiyi tahmin edebiliyorum. ” Elhamdülillah Müslümanım, elbette seviyorum. ” diye karşılık verdin ve bu karşılığı dilinle söyledin. Peki hâl ve tavrınla namaz kılmadığın anda ben sana yardımcı olayım mı ne demeye çalıştığını ? yani haşa ve kella Beş vakit ezan okunduğu zaman yani acaba şunu mu söylüyor namaz kılmayan birisi ” Ya ben gerizekalı değilim ki , aptal bir adama bir şeyi beş kere söylersin, yani kaçmıyoruz bir yere eğer ailemle aram bozulursa, eğer işlerim yolunda gitmezse, ve sınavlarımdan kötü not alırsam, ve dostlarımdan gerekli olan teselliyi bulamazsam kaçmıyoruz ya elbette caminin yerini biliyoruz çıkar gelirim.” demekten farkı oluyor mu sence ? Evet, bunu dilin söyleyemez ama namaz kılmadığında o lakayt davranışlarınla hâl ve tavrın sanki bunu söylüyor gibi. O zaman şimdi videodan sonra aynanın karşısına geçip DÜRÜSTLÜĞÜNÜ SORGULAR MISIN ? – Altyazı: Murat ÖZBAYIK


İngilizce

I guess that you escape from people who are hypocrite,forger,liar-even if these are your closest ones. When you see them, you also warn the other people about them. Yes,you do – even if these hypocrite,forger,liar people are your relatives, are from your family. Because they are harmful. By harmful,I mean that what they say and what they do don’t match. For example I wanna say that, people express their feelings with their body languages and words. Now, if a person’s behaviours match with his/her words, we call them “honest”. We say that “He’s saying the truth.” And we don’t call them as “hypocrite”. But, if their behaviours and words don’t match we call them “hypocrite”. We call them as “liar”, “forger”. And we don’t respect them, they are unreliable. And we keep them away from us. If I tell my bro Talha(cameraman) that I love him,this is verbal way to express my feeling. I also can express my love for him without words. By behaving him good, by doing acts which will make him happy, for example by dying his shoes, by cooking him good meals,serving fresh tea,or paying for his dinner at his favourite restaurant and smiling to him. I’ve expressed my love for you without words,right Talha? Yes. So am I honest at that moment(about my claim)? I’m honest. Because my words and behaviours match. Let’s think the opposite. Talha I hate you. I don’t love you, I say to you. Let’s asuume that I tell him this. Again, with my words, I express that I don’t love him. And now, I can express it with my behaviours. I can give him stale meal when he wants delicious one, I can sulk while he’s expecting a smiling face. Or I can give him cold,stale tea instead of fresh,hot one. Or I can break his heart by saying “Go and sleep wherever you want,I don’t care, you can sleep even in front of the WC” when he’s sleepy. Talha,in the same way, I can express my feelings without saying “I hate you, I don’t love you” I can express it just with my behaviours,right? So I’m still honest, are you aware of that? – even if it’s a negative behaviour, I’ve displayed honesty. All right, I want to ask you my brother,you – who is watching me at the moment, Do you love Allah? Of course I can imagine the reaction that you give to me when you hear this question. “Alhamdulillah, I’m Muslim, I ,of course, love Allah!” , you’ve responded me. And you’ve given that respond with your tongue. (with verbal way) Would you like me to help you to understand what you actually want to say when you don’t pray (your salah)? (God forbid) When the Adhan calls out 5 times in a day,does someone who don’t pray say that “I’m not stupid, you say something 5 times only to an idiot man” “I don’t escape, if I fall out with my family, if I go bankrupt if I fail in my exams and if my friends don’t console me I don’t escape,right? Of course I know where the mosque is. I’ll come one day if all these “if”s don’t accure.” Do you think that is there any difference between saying these and not praying your salah? Yes, your tongue can’t (dare to) say this, but it’s like, as if your unconcerned behaviours say this when you don’t pray. Then, my friend, I request you to interrogate your honesty after this video. Just stand by a mirror and do it. “They (think to) deceive Allah and those who believe, but they deceive not except themselves and perceive (it) not.” (Surah Al-Baqarah, Verse:9)

Gözyaşlarınızı Tutamayacağınız Bir Hikaye- Muâz bin Cebel (ra)

Haram ve helali en iyi bilen sahabe, peygamber mektebinin en zeki öğrencisi… …alimlerin imamı, Kuran’ı en iyi bilenlerden, bir tevhid kahramanı… …elçinin elçisi Muâz bin Cebel’i konuşacağız bugün. İman ettiğinde 18 yaşındaydı. İkinci Akabe Biatı’nda bulunan 74 kişiden biri olmak şerefine erişmiş ve… …ensardan olmuştu. Peygamber efendimiz (as) Medine’ye hicret etmeden evvel… …Muâz bin Cebel arkadaşlarıyla küçük bir çete kurmuştu. Putlara karşı gizli bir mücadeleyi Medine sınırları içinde başlatmışlardı. Muâz gönlüne girmeyi başardığı evin gencine hidayet pınarlarını taşıyor… …Allah’ın izniyle hidayete erişen o genç, o pınarlardan kana kana içiyor ve… …evlerdeki putlar kırılıyordu. Önce mahallelerdeki gençleri kazanan Muaz’ın halkası günden güne genişliyordu. Putları kırdıran genç Muaz tevhid için verdiği mücadelede… …diğer gençlere neler söyleyeceklerini de iyice belletmişti. Daha kendini korumaktan aciz olan bu putlar sizleri nasıl korusun ki size ilah olsun. Öyle bir zâta iman edin ki hiçbir kimseye muhtaç olmasın, …sizin her derdinize derman olacak bir kudrete sahip olsun. Zekası ve gayretiyle Yesrib’in Medine’ye dönüşmesinin mimarındandı Muaz. Bu mücadelesiyle İbrahim peygamberin ayak izini takip ediyor, …tıpkı asrın İbrahim’i oluyordu. Artık hazırdı Medine Kutlu Nebi’yi misafir etmeye. Ebede kadar sürecek ev sahipliğiyle Medine’nin şereflenmesine çok az kalmıştı. Hazırdı Medine hiç olmadığı kadar. Hazırdı Nebi’ler Serveri’nin nuruyla nurlanmaya. Hazırdı sineleri yakan aşk ateşine ocak olmaya. Yürekleri heyecanla titreten haberler Muaz’ın kulağına da ulaşmıştı. O gün söylenen o müjde kıyamete kadar başka hiç kimseyi bu denli bir saadete kavuşturamayacaktı. Çünkü saadet asrıydı o. Çünkü sebeb-i saadet; Allah’ın sevgilisi Muhammed Mustafa (sav) Kuba’dan yola çıkmış Muaz’a doğru geliyordu. Medine’deki her kulak teyakkuzda bekliyordu. Hurma ağacının üstüne çıkmış bir genç bağırdı avazı çıktığı kadar; …”sizlere müjde ey müminler, o geliyor, saadetimiz geliyor, Allah’ın nebisi geliyor!” Bütün Medine, binlerce kişi, o güzeller güzelini karşılamaya… …aşkla kaynayarak koşuyorlardı. Veda Tepesi’ne koşuyorlardı, tefler çalınıyordu… …hep bir ağızdan “Taleal Bedru” söyleniyordu. “Ay doğdu üzerimize, veda tepelerinden… …şükür gerekli bizlere Allah’a davetinden.” Nur gibi ışıl ışıl yüzüyle çölün ortasında… …istiridyenin içindeki inci gibi ışıl ışıl parlıyordu Allah’ın Habibi. Muaz da oradaydı, gözünü ondan alamıyordu. Sevincinden ağlayanlar, neşe saçanlar… …resulullah aleyhissalatu vesselamın devesinin yularını tutup kendi evine çevirmek isteyenler… …onu misafir etme şerefine nail olmak isteyenler vardı. “Bırakın” dedi Allah’ın elçisi, “deve memurdur, o durması gereken yerde durdurulacaktır.” Ve gerçekten de devesi Kasva önce Mescid-i Nebevi’nin yerinde durdu sonra… …öyle birinin evinin önünde durdu ki o zât peygamberimizi misafir etmişti. O zâtı da İstanbul misafir ediyor. O zât Muâz bin Cebel’in arkadaşı Halid b. Zeyd. Yani nam-ı diğer Ebu Eyyûb el-Ensarî (Eyüp Sultan)’den başkası değildi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem 6 ay kadar onun evinde kaldığında… …o evin uğrak bir ziyaretçisi de Muâz bin Cebel olmuştu. Daha sonra Mescid-i Nebevi inşaa edilip Efendimiz aleyhissalatü vesselam oraya taşındığında da… …her zaman ona uğrar ondan ilim öğrenirdi. Onu görmeden duramaz olmuştu. Nasıl bir aşktı ki bu ey Muaz, …onu göremeyen gözler kan ağlar, ona kavuşamayan yürekler kor alev olur, yanar da yanar. Sen ne bahtiyardın ki o gözlere baktın, o gözler sana gülümsedi, … ne bahtiyardın ki elini öptün, o pamuktan yumuşak, gülden güzel kokan elleri. Rasûlullah da onu çok severdi. O peygamber mektebinin en zeki, en kabiliyetli talebelerinden biriydi. Öyle ki bir gün şöyle buyurmuştu Allah’ın peygamberi: “Kuran’ı şu dört kişiden öğrenin” demişti; Abdullah b. Mesud, Huzeyfe’nin azatlısı Salim, Ubeyy b. Ka’b’dan ve Muaz b. Cebel. yine başka bir gün fahri kainat efendimiz aleyhissalatü vesselam onun hakkında “ümmetimin helal ve haramı en iyi bileni Muâz bin Cebel’dir” buyurmuştu. O günlerde fetva veren 5-6 sahabeden biriydi Muaz. Resulullah aleyhissalatu vesselam onun için “Muâz ne iyi adam” diye iltifatlarda bulunurdu. Mahşer gününde bir ok atımı mesafede tüm alimlerin önünde yürüyeceğini söylemişti. İnsanlara iyiyi ve hayırlı olanını öğretmesi ve …güçlü bir imana sahip olması sebebiyle sahabeler onu Hz. İbrahim’e benzetirdi. Hz Ömer hilafeti zamanında fıkhi meseleler için Muâz b. Cebel’e başvurulmasını tavsiye ederdi. Hz Ömer de onu çok severdi. Halifeliği döneminde çok defa şöyle demişti: “Muâz olmasa Ömer helak olmuştu… …kadınlar Muâz gibisini doğurmaktan acizdir” derdi. Hatta Muâz öyle bir kâmete sahipti ki onun vefatından çok sonra, Hz. Ömer şehit edildiği darbeyi aldıktan sonra… …yerine bir halife bırakıp bırakmayacağı ona sorulmuştu, O “Muaz (r.a.) yaşasaydı hiç düşünmeden Muaz’ı (r.a.) bırakırdım. Fakat ben sizi Rasulullah Asleyhisselatü Vesselam’ın bizi bıraktığı gibi bırakıyorum.” demişti. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Medine’ye hicret ettikten sonra tıpkı kendi gibi âlim olan Abdullah ibn-i Mesud’la (r.a.) kardeş ilan etti Muaz’ı (r.a.). Abdullah’ın (r.a.) ensarı oldu Muaz (r.a.). Onla her şeyini paylaştı. İlimdeki derinliğini de. Muaz (r.a.) güzel konuşur, güzel giyinirdi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, ona tatlı dilli olmayı tavsiye etmişti. Hatta Muaz Bin Cebel (r.a.) bir gün Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a sordu. “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) Cennet’e girdirecek ve Cehennem’den uzaklaştıracak amel nedir?” dedi. Efendimiz (a.s.m) buyurdu ki: “Sen zor bir şey sordun fakat Allah dilediğine bunu kolaylaştırır. Şirk koşmadan Allah’a ibadet et, namaz kıl, zekat ver, ramazan orucunu tut ve haccet.” Sonra buyurdu ki: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da hatayı giderir. Geceleyin kıldığın teheccüd namazı da böyledir.” buyurdu. Sonra buyurdu ki: “Sana işin başını ve onun direğini ve zirvesini haber vereyim mi?” “Evet ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.)” dedi Muaz (r.a.). “İşin başı İslam’dır, onun direği namazdır ve zirvesi de cihattır.” Sonra buyurdu ki: “Bütün bunların özünü, hepsinden ötesinde olan can damarını haber vereyim mi?” Muaz Bin Cebel (r.a.): “Evet Ya Rasulallah (a.s.m.)” dedi. Ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dilini tuttu “Buna engel ol.” buyurdu. (Gök gürültüsü sesi) “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) biz konuştuğumuz şeyden de sorumlu tutulacakmıyız?” dedi Muaz(r.a.) Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: (yankılı bir sesle) “Ey Muaz (r.a.) insanları yüzleri üstüne Cehennem’e atan dilleriyle söylediklerinden başka nedir ki?” (Kuvvetli gök gürültüsü sesi) Yine bir hadiste geçtiği üzere her sabah insan vücudundaki azalar dile yalvarırlarmış. “Ne olur bu gün bizi azaba götürecek bir şey söyleme.” diye. Evet “Dilini tutan kurtuldu.” hadisini hatırlayalım ve tutalım dilimizi. Allah insana 2 kulak, 1 ağız vermiş neden bilir misiniz? Çünkü 2 dinleyelim 1 susalım diye. Eskilerin tabiriyle “Söz gümüş ise sükut altındır.” Öyleyse bize ya hayır söylemek ya da susmak düşer. Hayır söylerken de her daim doğrudan şaşmamalı. Yılandan korkmadığı kadar yalandan korkmalı. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Bu zamanda her şeyden evvel bize en lazım olan şey doğruluktur. Sonra yalan söylememektir. Sonra her zaman doğruyu söylemek, sıdk üzere olmaktır.” “Eğer biz doğru İslamiyet’i ve İslamiyet’e layık doğruluğu hal ve tavırlarımızda göstersek sair dinlerin fertleri kavim kavim İslam’a girerler.” diyor. Muaz’da (r.a.) doğruluğun aynasıydı adeta. Sözü en doğru olan Muhammed-ül Emin’in elçisine de böyle olmak düşer. Günlerden birinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Yemen’in talebi üzerine onlara İslam’ı öğretmek, onların şer-i işlerini halletmek üzere Muaz’a (r.a.) Yeman’e gönderileceğini söyler. “Sana halledilmesi için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye Muaz’a (r.a.) sorar. O zeki talebesi Hazreti Muaz (r.a.): “Allah’ın kitabındaki hükümlerle hükmederim ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.)” dedi. Rasulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam: “Eğer Allah’ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?” diye sordu. Hazreti Muaz (r.a.): “Rasulullah’ın (s.a.v) sünnetine gör hüküm veririm.” dedi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu sefer de: “Rasulullah’ın (s.a.v.) sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan ne yaparsın?” diye sordu. Muaz (r.a.):”O zaman kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm.” dedi Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bundan son derece memnun oldu, bu memnuniyetini şöyle ifade etti: “Allah’a hamd olsun ki Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisini Rasulullah’ın razı olduğu şeye muvaffak kıldı.” Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisi ne demek? Evet! O, Allah’ın elçisinin elçisiydi. Efendimiz (s.a.v.) onu Medine’nin çıkışına kadar uğurladı. Çok az kişiye bunu yapardı. Ne Muaz (r.a.) ne de Nebiler Nebisi (s.a.v.) birbirinden ayrılmak istemiyorlardı. Zaten ağlamaklı olan Muaz’a Rasulullah (s.a.v.) şöyle söyledi: “Ya Muaz (r.a.) belki seninle bir daha görüşemeyiz, bu son görüşmemiz olur da sen Medine’ye geldiğinde benim kabrimi ziyaret edersin (Gümleme sesi). Muaz (r.a) bunları duyunca göz yaşlarına boğulur. Ne demekti Rasulullahsız (s.a.v) bir ömür? Ne demekti onu göremeden yaşamak? Hep gündüzü yaşayan geceyi nerden bilsin? Kainatın güneşi eğer ahirete giderse o zaman ne tadı kalırdı bu alemin. İşte biz o tatsız alemin içindeyiz. Muaz Bin Cebel (r.a.) son görüşmeyi uzatmak, biraz daha vakit geçirmek, biraz daha faydalanmak istiyordu. “Ya Rasulallah bana tavsiyelerde bulun.” diye ricada bulundu. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dedi ki: “Her ne halde ve nerede olursan ol Allah’tan kork.” buyurdu (gök gürültüsü sesi) Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana biraz daha tavsiyelerde bulunur musun?” dedi. Rasulu Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bu sefer: “Günahın arkasından hemen bir iyilik yap ve hayır yetiştir ki o günahını yok etsin.” dedi. Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana tavsiyelerini arttır.” diye dileğini tekrarladı. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam: “İnsanlara güzel ahlak ile muamele de bulun.” buyurdu. ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın son tavsiyesi de şu oldu: “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz. Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilafa düşmeyin.” Bu gün içinde ne kadar anlamlı nasihatler değil mi? Ve Muaz (r.a.) Yemen’e gitti. Gözünde tülleniyordu hatıralar, unutamıyordu. Nasıl unutsun? Allah’ın peygamberiyle bir dakika geçirseniz, sizler unutabilir misiniz? Hasretle gün sayıyordu; belki bir ümit Medine’ye dönerde son kez görürmüydü acaba gül yüzlü peygamberi. (s.a.v.) Nasip olmadan acı haber ulaştı Yemen’e. Kainatın gülü solmuştu. Rabbine kavuşmuştu Allah’ın elçisi. Ve Allah’ın elçisinin elçisi olan Muaz’a da (r.a.) ızdırap dolu günler düşüyordu. Unutulmaz hatıraların bakiyesini ebediyete saklarken, ondan öğrendiği ilmi ve ahlakın en ince güzelliklerini yansıtıp, en hayırlı ayna olma çabasındaydı. Çok güzel ahlakları vardı Peygamberin (s.a.v.) aynası olan, elçisi olan Muaz’ın (r.a.). Mesela Muaz (r.a.) öylesine cömertti ki kim ona gelip ondan ne isterse hiç tereddüt etmeden verirdi. O yüzden fakir bir hal üzerineydi. Devir Hazreti Ömer (r.a.) devriydi. Halife Ömer (r.a.) onu zekat toplaması üzerine memur tayin etmişti. Günler sonra evine döndüğünde hanımı ona sordu “Neden hiç bir şey getirmedin?” dedi. Halbuki tüm zekat memurları hane halkları içinde bir şeyler getirirler. Bunu duyan Muaz (r.a.) dedi ki: “Nasıl getireyim? Benimle beraber bir murakıp vardı. Ne görse kaydediyordu.” Hanımı sinirle evden çıktı. Çıkarken de söyleniyordu “Allah Rasulü (s.a.v) sana güvenirken, Ebu Bekir (r.a.) güvenirken Ömer’e (r.a.) ne oldu da güvenmedi? Halifenin huzurunda aldı soluğu. Durumu şikayet etti. Ömer (r.a.) hiddetlendi. Çok sevdiği, güzel yüzlü, uzun boylu, İbrahim (a.s.) huylu, âlim Muaz’a (r.a.) yakıştıramamıştı bu ithamı. Huzuruna çağırttı Muaz’ı (r.a.). Muaz Bin Cebel (r.a.) dedi ki: “Ne yapayım ey mü’minlerin emîri; hanımımı başka türlü susturamazdım ki. Başımdaki her gördüğünü kaydeden murakıp Allah’tır.” Ömer (r.a.) bu cevabın üstüne bir kez daha takdir etti Muaz’ı (r.a.) Halife’de kendine yakışanı yapmış, Muaz’ın (r.a.) hanımının gönlü kalmasın diye bir miktar hediye Muaz’a tahsis etmişti. Geriye Muaz’ı (r.a.) ikna edip nasihatle göndermek kalmıştı. “Ya Muaz (r.a.) ehlinin senin üstünde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını veresin ey aziz.” Bu günün dünyası böyle azizlere muhtaç. Onların iz düşümünü bekliyor. Hazreti Ömer (r.a.) bir gün sordu sahabelere: “Allah’tan bir şey isteseniz ne isterdiniz?” diye. Sahabeler saydılar. Kimisi dedi ki bu oda dolusu mal isterdim, ta ki hepsini İslam için harcayayım, sadaka vereyim. Kimisi dedi ki bu oda dolusu doru at isterdim ki mücahitlere vereyim İslam için savaşsınlar. Sonra onlar döndü Hazreti Ömer’e (r.a.) sordular: “Sen ne isterdin Ya Emir el Mü’minin.” diye. Ömer duraksamadan cevap verdi. Bu oda dolusu Muaz (r.a.) gibi, Ebu Ubeyde (r.a.) gibi adamım olsun, onlarla omuz omuza İslam’ı tüm (gümleme) dünyaya yaymak isterdim dedi. Muaz (r.a.) öyle bir duruş sergiledi ki unutulamayan oldu ve unutulamaz hatıralar bıraktı arkasında. Bazıları da öyle hatıralar ki hiç bir dünya servetiyle alınamaz. Misal vermek gerekirse: Hazreti Muaz radiyallahu anh kendisi anlatıyor. “Ufeyr adlı bir bineğin üzerinde yolculuk ederken Hazreti Peygamberin Aleyhisselatü Vesselam terkisindeydim. Rasulullah (.s.a.v.): “Ey Muaz (r.a.) Allah’ın kulları üzerindeki hakkını ve kulların Allah’ın üzerindeki hakkını bilir misin?” diye sordu. Ben “Allah ve rasulu (s.a.v.) daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine Hazreti Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu. “Alah’ın kulları üzerindeki hakkı Allah’a kulluk ve ibadet etmeleri, ona hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine ortak koşmayan kimselere azap etmemesidir.” (metal gümleme sesi) Ben “Ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.) inasanlara bunu müjdeleyeyim mi?” diye sorunca Rasul-ü Ekrem (s.a.v.): “Hayır müjdeleme zîrâ bu müjdeye güvenip gevşeyebilirler.” cevabını verdi. Muaz (r.a.) ise bu hadisi son nefesinde rivayet etmişti. Evet ölüme yürüyordu Muaz (r.a.). Ölüme yürürken hasletle beklediği vuslatına kavuşur gibi yürüyordu. Zindanda şafak sayan bir mahkumun beraatine kavuşması gibi yürüyordu. Gözlerinde sevda yaşları; yüzü ağlıyor ama ruhu gülüyordu. 35 yaşındaydı. Bir veba salgını yayılmıştı. Öncesinde 2 hanımını ve 2 oğlunu gözleri önünde toprağa koymuştu. Canından 4 parçayı ahirete göndermesine rağmen o imtihanın şiddeti ona hiç kötü bir söz söyletmemişti. Veba onu da yakalayınca, parmağından vücuduna yayılırken, canı fevkalade acıyınca korkmaya başlamıştı Muaz (r.a.). Ama onun korkusu bizim gibi ölüm korkusu değildi. Acaba bu can havliyle yanlış bir şey söyler de Allah’a isyan eder miyim? Diye bir korku sarmıştı Muaz’ı (r.a.) “Allah’ım” dedi. “bu dert ne kadar büyürse büyüsün beni hep sabredenlerden bulacaksın.” Bakın nasıl gidiyor o büyük insan Rabbine. O son anlarında söylediği cümleye bakın. Açtı ellerini Rabbine”Allah’ım bir ömür senden korkarak yaşadı. Haşyet üzere olmaya çalıştım. Ama şimdi senden ümitliyim. Sen de bilirsin ki ben, dünyanın ne akan nehirlerine, ne salınan ağaçlarına takıldım. Sadece isteğim senin affına, mağfiretine mazhar olmaktır. Beni affınla, mağfiretinle karşıla diyor. Bir ara nefesi kesiliyor. Kendine geldiğinde diyor ki: “Ya Rabbi, ister boğazımı sık, ister nefesimi kes, ister canımı al. İzzetinin hakkı için ben seni çok seviyorum.” diyor (gök gürültüsü sesi) İşte bu sözleri söyleyerek Rabbine yürüyor. En ufak bir imtihanda Allah’a isyan etmenin, Allah’ın verdiği kaderi şikayet etmenin yerine şükredip, Allah’ı sevenlerden olmanın gereklerini tam manasıyla Muaz (r.a.) gibi yerine getirmek ve Muaz (r.a.) gibi en güzel dönüşle Allah’a dönmenin vakti gelemedi mi? Allah’a emanet olun. Çoğunluk Altyazı M.K.

Eğer ahiret ve hesap günü olmasaydı, Allah’a, zalim Allah diyecektiniz!

Allah’ımız devam etti: “O Allah, gökleri ve yeri yarattı.” “…bil hakki.” “bir hak ile yarattı. Hakikati ortaya çıkartmak için yarattı, gerçeği ortaya çıkarmak için yarattı.” (Ankebut, 44) Bu hakikat nedir kardeşler? Hakları ödemek, hakkı ortaya çıkartmak nedir? Şimdi… Allah Teala hazretleri, bu dünyada fakiri yarattı, zengini yarattı. Fakir de var, zengin de var. Âlim de var, cahil de var. Her iki türden insan var. Sağlıklı da var, hasta da var. Şimdi, zenginlerden bazıları, fakirlerden bazılarına zulmediyor mu etmiyor mu bu dünyada? Zekâtını vermemek zulüm değil midir? Allah, sana bir nimet, bir mal, servet verdiği zaman senden ister ki yüzde iki buçuğunu her sene devran döndüğü anda, bir sene dolduğu anda fakir fukaraya dağıtacaksın. “Ben dünyada bu kadar fakir yarattım. Zenginlerin vereceği zekât, fakirlere yetmeseydi ben zalim bir Allah olurdum.” “Fakirleri yarattım ki sizi, zenginler, sınav ediyorum. O zekâtınızı vereceksiniz, bu fakirler aç kalmayacaklar.” Dünyada açlık olmazdı. Şu dünya nizamı, şu Birleşmiş Milletler… Boyuna toplanıyor toplanıyor, dağılıyorlar. Hiçbir halta çözüm bulamıyorlar. Yüz doksan tane ülke. Bir İslam kanunlarını ortaya koysalar dünyada bir tane aç kalmaz. Dünyada bir kişi açlıktan ölmez. Yapacağın tek şey, İslam kanunlarıyla bundan sonra hareket ediyoruz, de. İnsanlar huzuru bulur. İşte Osmanlı… Bırak fakir fukarayı, dağdaki kurtların bile rızkını düşünen bir devlet. Şu güce, kudrete bakın! Neden Allah böyle bir kuvvet verdi? Çünkü İslam’ı yaşıyor. İslam’ı yaşadığın zaman Allah güç kuvvet verir. Bazı kuvvetliler bazı zayıfları bu dünyada ezdi. Eğer Allah, ahiret âlemini yaratmasaydı zalim bir Allah olmuş olurdu. Çünkü burada adam mazlum, adam fakir; öbür adam zengin, bunun hakkını parasını bastırarak gasp ediyor. Bunun hakkına giriyor. Burada adam fiziki olarak kuvvetli; öbürü zayıf, cılız. Her gün iğne yemiş, her gün enerji haplarından içmiş, her gün spora gitmiş, yüz kilo olmuş. İri yarı. Buradaki adam elli kilo, fakir, bakımsız. Bakımsız olduğu için bu adam geliyor her akşam gelirken arkadaşlarının gözünün önünde adamı dövüyor. Bu zalim, bu mazlum. Şimdi bu dünyada, bu adam bundan hakkını alamıyor. Ahiret olmasaydı burada bir adaletsizlik olmuş olmayacak mıydı kardeşler? Neden ahiret var? Ahiretin varlığının en büyük delillerden bir tanesi bu ayettir. “Gökleri ve yeri yarattı.” “…bil hakki.” “hakkı ortaya çıkarmak için yarattı.” (Ankebut, 44) Eğer gökleri ve yeri yaratmasaydı ve insanları burada bir sınav etmeseydi o zaman zalim olanlar, mazlum olanlara karşı kârlı çıkmış olacaktı. Yaptıkları yanına kâr kalmış olacaktı. Adam kadına tecavüz ediyor. Bugün dünyada tecavüzün en çok işlendiği ülke hangisi kardeşler? İsveç. En çok ateistin olduğu ülke hangisi? İsveç. Dünyadaki en çok ateist, zaten resmi dini yok. İsveç ateisttir. En çok tecavüz nerde? İsveç’te. Bir sual daha sormam iktiza ediyor: En çok intihar vakası nerede? İsveç’te. Yaşam ferah, maddi gelir durumu en rahat yer İsveç. Neden peki en çok tecavüz burada, en çok intihar burada? Neden bu ülkede? Dinsiz bir yaşam. Bak! En zayıf, en kötü, en tahrif olmuş din bile Hristiyanlık ve Yahudilik… Onu bile yaşasalar ateizmden çok daha iyidir. Onu bile, tahrif olmuş dini bile yaşasalar. Bir de İslam’ı yaşasalar ne olacak? Çok daha huzurlu, çok daha bir yaşam ortaya çıkacak. En büyük delili ne olacak? Tecavüzler azalacak bir, ikincisi intiharlar azalacak. İnanç ne kadar zayıfsa ölme isteği o kadar fazla artar. Ben burdan kurtulmak istiyorum, bu dünyadan kurtulmak istiyorum, der. İnanç kuvvetli olduğu zamansa daha fazla ibadet yapma isteği ortaya çıkar. İslam ve İslamsızlık böyle bir şeydir kardeşler. İşte, İmam Razi Hazretleri ayetin bu kısmını tefsir ederken diyor ki: “Eğer Allah ahiret alemini yaratmamış olsaydı zalim bir Allah olmuş olurdu!” Bizim Allah’ımız asla zalim değildir.

Bu zamanda evliya var mı? – Kul hakkını affedersen 10 mislini ahirette alırsın!

Talebelerden bir tanesi hocasına gitti. Hocam dedi: “Bu zamanda bir evliya var mıdır acaba? Şu bulunduğumuz zamanda Allah dostu, evliya var mıdır hakikaten?” Hocası dedi ki: “Gel dışarı çıkalım sana göstereyim, var mı yok mu sen karar ver.” Talebesini aldı, pazara çıktılar bir kasaba girdiler. Kasaba dediler ki: “Yarım kilo et kes bana.” Mürşidi, hocası dedi ki: “Yarım kilo et kes bana.” Kasap, eti kesti. Ete baktı dedi ki: “Bu et çok yağlıdır. Ben bunu almam. Sen bana bir yarım kilo daha kes.” Kasap yarım kilo daha kesti. O eti de biraz karıştırdı, biraz baktı. “Bu et kemiklidir, ben senden bu eti almam.” dedi. Sorun çıkarttı, halbuki hiçbir sorun yoktu. İki ette de sorun çıkarttı. Kusura bakma ben senden bugün alışveriş yapmam, dedi. Kasap ne dedi? Bu günümüz kasapları olsa ne yapar? Hemen elindeki o demiri havaya kaldırır, “sen benimle alay mı ediyorsun be!” der. Bir iki savuruk yapar böyle. Vurmasa bile korkutur en azından. Günümüzdeki kasaplar böyle. Kasaplarda şimdi dine yakınlık biraz zayıfladı. Böyle bir müşteri geldiği zaman sabırla tahammül etmez. Bu kasap ne diyor bu adama? “Kardeşim kusura bakmayın bugün size layık bir et çıkartamadım. Hakkınızı helal edin, inşallah bir dahaki geldiğinizde daha güzel etler çıkartacağım size.” diyor. Peki, diyorlar kasabı terk ediyorlar. Gidiyorlar bir kumaşçıya. Kumaşçıya diyor ki: “Bana şu kumaşı indir, dört metre kes ver. Parasını sana ilerde vereceğim.” Kumaşçı âlime şöyle diyor, talebe de yanında: “Hop diyor! Böyle ticaret olmaz.” “Nasıl olur peki?” “Hangi kumaşı beğendiğini bana söyleyeceksin, ben o kumaşı indireceğim, sana göstereceğim. O kumaşı almaya karar verirsen kaç metre almak istediğini bana söyleyeceksin. Ve parasını ya hemen vereceksin ya da vereceğin tarihi bildireceksin. Ben de sana bu kumaşı keseceğim ve satacağım. Kesmek ve sana vermem ondan sonra olur. Bu işlemleri yapmadan böyle ticaret olmaz.” diyor. Peki, diyorlar o dükkanı da terk ediyorlar. Âlim talebesine diyor ki: “İlk dükkana girdiğimizde, şeriatta hakkı vardı. Eti kestirdik, o eti almak zorundaydık. Ama hakkını kabul etmedi, hakkını kullanmadı kasap. Ve bize bir veli gibi davrandı.” Normalde kasabın o eti ona vermesi gerekiyordu çünkü kestirdi almak zorunda. Ama o kusuru kendisinde aradı. Hakkı olmasına rağmen hakkı istemedi. Hakkını kime tevdi etti? Allah’a tevdi etti. Benim hakkımı senden Allah alır, dedi. Diğer esnaf ise şeriata, kitaba ve sünnete tamamen bağlı, hakkını bu dünyada istiyor. Ticaret böyle olmaz, diyor. Bakın ikisi de Müslüman. Ama birisi İslamiyet’i daha bir zirvede yaşıyor Muhammed Aleyhisselam ve sahabileri gibi, tasavvufi bir ahlakla. Birisi şeriat ahlakı ile yaşıyor. Hakkını bu dünyada istiyor. Evet bu dünyada hakkını isteme hakkına sahip misin? Evet sahipsin! Ama daha üst kaliteyi istiyorsan hakkını Allah’a teslim et. Allah senin hakkını, senin aldığından çok daha iyi şekilde alır. Bir Hadis-i şerifle bunu teyit edeceğim kardeşler! Muhammed Aleyhisselam buyurdu: “Bir kul, başka bir kula hakkını helal etmezse ahirette bir mislini ondan alacaktır.” Bakın, bu kesindir. Bu dünyada birisi sizin hakkınıza girdi ve sen ona dedin ki: “Ben sana hakkımı helal etmiyorum.” Böyle bir hakkımız var mı kardeşler? Var. Ahirette onun bir mislini alacak mıyız? Kesin alacağız. Kur’an ve sünnet bu vaatlerle doludur. Ama Muhammed Aleyhisselam’a dikkat edin şimdi. Lakin o kul; dünyadayken öbür kula, alacaklı olduğu kula hakkını helal ederse Allah alacağının on mislini ona hediye eder. Çünkü bu dünyada yaptığımız her iyiliğin karşılığı kaç verilir kardeşler? Bire ondur. Her iyilik minimum bire ondan başlar, yedi yüze kadar çıkar ihlasımız nispetinde. İşte bu işte böyledir. Hakkını Allah’a bırakırsan Allah senden, senin alacağından çok daha güzelini senin amel defterine yazar. Yine fıkıhtan bir ölçüyle yakınlaştıracağım. Biliyorsunuz bir insan başka bir insanı kazaen öldürürse… Arabayla geri geri giderken yolda komşunun çocuğunu ezdin ve cinayet işledin. Bu cinayettir fakat kasti olarak değil. Arabayla çıkmak istedin, onu ezmek niyetinde değildin. Çocuk bir anda arabanın altına girdi ve ezdin. Allah bizi böyle bir sınavla imtihan etmesin. (Amin) Amin. Her gün o adamın yüzüne bakmak zorundasın. Çok acı bir şey! Başına gelmiş olan yakınlarım da var. Allah sabır versin. (Amin) Çocuğu kazaen ezdin ve öldürdün. Şimdi karşı taraftaki ailenin ne hakkı var? Üç tane hakkı var: Bir; kısas isteyebilir. Bu şeriattaki hakkıdır. Devlete der ki : “Benim adıma bu adamı öldüreceksin.” Çünkü kazaen bile olsa öldürdü. İki; daha bir müşfik olur, biraz daha yumuşak olur, fidye ister. Kısas sonra fidye. Kan parası. Buna halk arasında kan parası denir. Bir bedenin kan parası ne kadarsa, yüz devedir İslam’a göre, yüz devenin miktarı neyse buraya kadar bir kan parası isteyip, can hakkından vazgeçebilir. Bu ikidir. Üç nedir? Salıverir. Ben hak istemiyorum. Ben hakkımı Allah’a bırakıyorum der. Aaa işte bu! Bu çok az insanın yapabileceği bir şeydir. Bak paradan da vazgeçiyor candan da vazgeçiyor. Ben hakkımı ahirete bırakıyorum. Bu kardeş de kasti olarak yapmadı, benim çocuğumu kasti olarak öldürmedi. Ben mükâfatımı Allah’tan bekliyorum, derse bu diğer iki davranıştan çok daha üstün bir davranış olur. Güzellikle salıvermek. Kısas, diyet, af. Üç tane fıkhi kaide. Affı seçen kulu, Allah Teala çok sever. İşte bu iş böyledir kardeşler. Bu dini bilirsek, bu dini içimize sindirirsek dini zirvede yaşamak isteriz. İçimize sindiremezsek sahte Müslüman oluruz. Ve nasıl kaçabilirim, nasıl kurtulabilirimin hesabına gireriz. Bakın zekât zamanı geçti. Zenginlerin birçoğu zekâtını tam manasıyla verdi ama birçoğu da bizden yüzlerce fetva sordu. Nasıl kurtulabilirim, nasıl kaçırabilirim fetvaları sordu. Birçoğu da böyle yaptı. Şimdi kurban bayramı geliyor. Kurban Bayramı öncesinde yine yüzlerce soru gelecek bana, son bir hafta içinde yüzlerce soru gelir sadece kurbanla alakalı. Ve bunların yarısı nasıl gelir? Nasıl kesmeyebilirim? Şöyle şeyim var, ama şu kadar borcum var, ama babam kızmasın hocam, ama hanımdan fırça yemeyelim hocam. Müslümansın sen ya. Bak, Allah için kes kurbanını Allah sana on mislini daha dünyadayken verir. Yüzlerce defa bu kardeşiniz yaşamıştır. Allah’a hamdolsun, babadan kalan bir variyet olduğu için doğduğumuzdan beri hep zekât veririz, doğduğumuzdan beri hep kurban keseriz çok şükür. İnşallah ölene kadar böyle devam eder. (Amin) Ne kadar verdik, ne kadar kestik Allah bize daha çok verdi. Hani dervişe diyorlar ya; nasıl bu kadar zengin oldun sen? Derviş adamsın dünyayı sevmezsin ya! Derviş de diyor ki: “Allah bana verdi, ben insanlara yarısını verdim. Allah bana daha çok verdi, ben insanlara yine yarısını verdim. Allah bana vermeye devam etti. Ee, ben Allah’tan daha zengin değilim ki!” Ben ne verdiysem Allah bana daha fazlasını verdi. Ben de zengin oldum. Baktım zengin olmuşum! Bu iş böyle kardeşler. Allah ile alışveriş yaparsan zarar şansın sıfır. Ama Ahmet’le Mehmet’le, kullarla alışveriş yaparsan zarar şansın yüksektir. Çünkü kullar menfaatine uymadığı zaman yan çizebilir.

Allah sana aşık olsun ister misin?

“Ey yekûlû âmennâ” İman ettik, demeleriyle, bırakılacaklarını mı zannediyorlar? “ve hum lâ yuftenûn” Fitne! Yine Türkçe’de kullandığımız bir fitne kelimesi vardır. Fitneci abla seniii, fitneci! Çok kullanırız bunu. Kardeşler! Nereden geliyor? Fitne, Kur’an’dan geliyor yine, Arapçadır. Ne demek fitne? İmtihan, bela, musibet, sıkıntı… Bunların tamamı, geniş kapsamlı bir kelimedir. Fitneden geçer. “ve hum lâ yuftenûn” Onlar fitnelere düşürülmeden. Onlar sınav edilmeden, imtihan edilmeden… Sadece bir inandım demeyle, bir cümle kurmayla Salıverileceklerini mi zannediyorlar? Allah’ımızın şu âyetinin, açıklığına bakın kardeşler. Etrafınızda ne kadar insan varsa Bu insanların büyük çoğunluğu şöyle der: Bu musibeti atlattım, bu sıkıntıyı atlattım, daha bana musibet değmez. Yalan! Yanlış! O geçici bir andır. Allahu Teala, iki gün rahat verir, bir gün sıkıntı verir. Hayatının sonuna kadar bu böyle! Bu döngü devam edecek gidecek. Sakın ha aldanma! Bu musibeti atlattım, daha bana musibet değmez deme. Hayır! Muhakkak hayatının geri kalanında bazı sıkıntılar, musibetler gelecektir. Ve Allah senin sabrını, devamlı ve devamlı sınayacaktır, seni deneyecektir. Günahlarını, kusurlarını bu musibetlerle bu fitnelerle üzerinden def-ü ref edecektir. Senin kullandığın sabır cümleleriyle. Güzel sabır cümleleriyle. Dolayısıyla, imanının kalitesi nereden belli olurmuş? Bir! İbadetten belli oluyor. Kudsi hadiste Allah Teala hazretleri buyuruyor. “Kulum, bana ibadetleriyle yaklaşmaya devam eder.” “Farzlar ile yaklaşmaya devam eder” 5 vakit namaz, oruç, hac, zekat. Bunlar farzlardır. “Kulum bana, bunlarla yaklaşmaya devam eder.” Ne kadar farzları yaptıysak. Günler geçiyor, ömrümüz bitiyor ama biz devamlı farzları yapmaya devam ediyoruz. Bu farziyetteki daimlik bize ne kazandırıyor? “Kulum bana, farzları ile yaklaşmaya devam eder.” “Nafileler ile ben kulumu severim.” Farzlar neye bizi sevk ediyor? Allah’a yaklaşmaya. Allah’ın bizi sevmesi nasıl oluyor peki? Nafileler ile. O farzların üzerine, Muhammed aleyhisselam ve sahabilerinin yaptığı gibi eklemeler yaparsak. İşrak namazı, istihare namazı, duha namazı, evvabin namazı, teheccüd namazı. Bu namazları bu ibadetleri bu nafileleri eklersek ne oluyor? Ben o zaman kulumu severim, kuluma aşık olurum. İşte bak! Bu, senin imanının delillerinden. Secdeye gidiyorsun dizlerin çözülüyor, sıkıntı çekiyorsun, herkes ibadetsiz, namazsız bir şekilde işinde gücündeyken… Sen, ibadetli bir şekilde işinde gücündesin. Her gün bir saatini, bir buçuk saatini Allah’a veriyorsun. Onlar ise nefsine veriyor. Şeytana veriyor. İnsanların büyük çoğunluğu namaz kılmıyor kardeşler, biliyorsunuz. Dörtte üç. Şu anda namaz kılmayan dörtte üçtür. Onların sayısı bizden fazladır. Cumadan cumaya gidiyor büyük çoğunluğu. Bir kısmı da bayramdan bayrama gidiyor. Namaz kılan, beş vakit namaz kılan sayısı kaç? %23, burada rakamları okudum. Türkiye’de beş vakit namaz kılan sayısı, %23! Rakam, rezalet bir rakam! İnşaAllah bunu geriye doğru döndüreceğiz. Allah bize yardım etsin. Hocalarımızın diline tesir versin, kalbine tesir versin. Halkımıza izan versin, IQ seviyesini yükseltsin. Amin. Milletimizin IQ seviyesi yükselirse ne olur? İslamı anlar, kolay bir şekilde anlar. Kolay bir şekilde anladığı zaman ne olur? Hemen namaz kılmaya başlar. Zaten namaza başlayan insan sayısı, namaz kılan insan sayısı, %50 olduğu zaman Türkiye süper güç olur! %75 olduğu zaman ne olur? Osmanlı gibi, Dünya’ya hükmedersin. Altı asrın, dört asrında Dünya’ya hükmetti Osmanlı. Milletin %75’i beş vakit namaz kılıyor, böyle olursa Allah sana yardım etmeyecek de kime yardım edecek. İşte Allah’ın yardım ettiği millet yüceldi, yükseldi. Dolayısıyla Müslümanım diyor isen, şahitlerini göster. Müslüman mısın kardeşim? Hocam biz de Müslümanız Elhamdülillah ama… Karımın yirmi beş yaşında başını kapatması bana ağır geliyor ya! Kırk yaşında kapatır hocam ya? Hani Müslümanlık? Allahu Teala bu kitapta, kadınlara örtünün diyor mu? “Kadınlar başörtülerini, boyunlarının ve göğüslerinin üzerine örtsünler.” Ayettir. Diyor mu orada, yirmi beş yaşından sonra? Diyor mu böyle bir ayet var mı? Yok! Örtsünler ne demek? Bülûğ çağına erdiği andan itibaren, mükellef demektir. Kadınlarda 9-12 yaş arasıdır, onlar bizden daha erken bülûğa erer. Biz erkeklerde 12 ile 15 yaş arasıdır, bülûğa erme. Şu halde, yok karım şu yaşa gelsin ondan sonra kapanır, şimdi güzelliğini insanlar görsünler… Erkeklerden birçoğu vardır; karısını yanında yarı çıplak gezdirmekten keyif alır. Buna; karısını kıskanmayan “deyyus” erkek denir. Muhammed aleyhisselamın hadislerinde geçen, “Karısını kıskanmayan erkek, ona deyyus denir.” diyor. Karısını kıskanan erkeğe ne diyor? “Mü’min gayur olur, gayur.” Yani; karısını hanımını gayrıdan, yabancı erkeklerden kıskanır. Başka erkeklerle onu, başbaşa bırakmaz ve dışarıya çıktığı anda muhakkak tesettürü üzerinde olur karısının. Buna: “Kıskanç Müslüman erkek denir.” İmam Ali’nin sözüyle teyit edeyim. “Karısını kıskanmayan erkekte hayır yoktur.” Müslümanım diyorsan, şahitlerini göstereceksin. Hanımın tesettüründe olacak. Hanım sana deyince; Ya bey! Ben örtünmeyi düşünüyorum be! Tamam, seninle evlendiğimiz zaman başım açıktı, bu kadar kitap okudum, vaaz dinledim etkilendim İslam’ın emrini yaşamayı istiyorum artık derse; Sen ona ne diyeceksin? “Hatun! Tam destek, arkandayım yap!” “Ama ailem şöyle diyebilir” Yaa sen kabre girdiğin zaman, ailen seninle beraber kabre girecek mi? Senin kocan bile, kabre seninle beraber girmeyecek. Ailen kimmiş! Kocası, bir kadına babasından ve anasından daha yakındır. Babası ve anası, kızının sırtına bakamaz. Kızının göğüslerine bakamaz, ama kocası bakar. Evlendikten, nikah kıyıldıktan hemen sonra anasından ve babasından üstün bir seviyeye geçiyor koca. İslam’ın hükmü budur. Şu halde kardeşler, Birincisi, Mü’min olduğumuzun delillerinden birincisi ibadettir. İkincisi nedir? İmtihanlarla, musibetlerle sınanmamızdır. Bunlar olmadıkça, Allah bizi salıvermiyor, bırakmıyor. Muhakkak başımızdan bunlar geçecek.

İlk insanlar neden uzun yıllar yaşadı? Ömürleri neden uzun kılındı?

Almanya’dan Müslüman kardeşim geldi ziyaretimize. Bir mesele anlattı. Bakın daha önce hiç duymadığınız bir mesele nakledeceğim. Yaşanmış bir olay. Hocam dönerci dükkânıma bir ateist geldi, diyor. O mekanda çalışıyor. Ateist de sıradan bir ateist değil, makine mühendisi. İki gün döner, dört gün döner konuşmaya başladık, diyor. Türk, Türk vatandaşı. Ahiretten bahsettim, Kur’an’dan, sünnetten bahsettim. Adam bana dedi ki: “Ben inanmıyorum ya!” “Nasıl yani?” dedim. “Ben ateistim.” dedi. Kardeşim diyor ki: “Ben de ölümden girdim. Bunlara ölümden girmek lazım hocam.” diyor. “Ölümden bahsedince bunlar korkmaya başlıyor. Peki yarın öbür gün öleceksin sen. Yaşın gelmiş kırk beşe. On beş sene, yirmi sene ya varsın ya yoksun.” Ateist ne cevap verse beğenirsin? “Ölüm diye bir şey yok siz yanlış biliyorsunuz.” Sübhanallah, Sübhanallah. Bakın şimdi, dayandığı noktaya bakın! Kişi nakil ile çalışmazsa akılla çalışırsa uydurur. Sağır duymaz uydurur, cahil bilmez uydurur. Dayandığı noktaya bakın! “Ölüm programlamayla alakalıdır. İnsanlar dünyaya geliyor. On beş yirmi yaşına gelince ben bir gün nasılsa öleceğim diye kendisini programlıyor. Altmışa yetmişe gelince, tamam artık ölme vaktim geldi, diyor ve ölüyor. Ben öleceğimi düşünmüyorum ki!” diyor. “Eee, sen ölümsüz müsün yani?” “Ben ölmeyeceğim, ölümsüzüm ben.” diyor. Ya oğlum! Mortal Kombat mı bu ya? Sen ne ayaksın ya? O oyunda oğlum oynuyor. Birisini öldürüyor ve parçalara bölüyor. Yaratığı, dövüştüğü kişiyi parçalara bölüyor. Tamam diyorum bu artık bir daha canlanmaz. İkinci raunt diyor, adam bir daha canlanıyor. Mortal Kombat mısın sen ya? Ölüm bana yok, diyor! Makine mühendisi ateist, buyur! Zekâ seviyesine bak. Ölüm yok diyor. Milyonlarca insan gelmiş gitmiş. Hepsi ölmüş krallar mırallar. Birileri ölmese bu krallar ölmez, ülke liderleri ölmez. Bunlar gidiyorsa sen havada gideceksin kardeş kusura bakma. Havada gideceksin! Bu kafa uydurukçu kafasıdır. Uydurukçu kafası! Bir nakil getirdim. Bir sual sormuştu, onu nakletmeden geçemeyeceğim kardeşler. Şimdi ateistlerle şu anda ülkemizde en yakın olan Müslüman grubu hangisi? Ateistlerle mealciler. Mealciler… Peygamberi reddeden, Peygamberimiz Aleyhisselam’ın sünnetini tamamen reddeden iki grup. Şu anda ittifak halindeler. Tek gayeleri var İslam’ı yıkmak. Bir sual geldi, naklediyorum. “Ateistler ve mealciler eski insanların uzun yaşamadığını iddia ediyorlar. Ne dersiniz?” Bütün Müslümanlar bilir ki evvelki insanlar ilk yaşayan insanlar bizden çok daha fazla yaşadı. Ama ateistler bunu reddediyor, mümkün değil diyor. Onlar zaten inanmıyor reddetmesi normal. Bizim içimizden Müslüman gibi görünen bir grup da, Allah’ın ayetlerini ve Peygamberimiz’in bu konudaki hadislerini reddediyorlar. Uzun yaşamak diye bir şey yok, mantığımıza uymuyor, diyorlar. Soru bununla alakalı. “Selamün aleyküm. Hocam ateistlerle mücadelede size bir fikir danışmak istiyorum. Hocam ateistler eski insanların ömrünün ortalama yirmi sene olduğunu söylüyor.” Kur’an ve sünnet diyor ki, bizden çok daha fazlaydı. Bunlar ne diyor? Tam tersi…Onlar çok daha az yaşıyordu. Yirmi sene… “Ve bunu sözde bilimsel bilgi olarak sunuyorlar. Efendimizden önceki peygamberlerin uzun yaşamalarını nasıl açıklarız bunlara? Mealistler, bu ayetleri de tahrif ve tevil etme uğraşında. Ehli sünnet âlimlerinin buna cevabı nedir? Selametle.” Ve aleyküm selam. Biz Müslümanlar inanışlarımızı teorilere ve hipotezlere göre değil, Allah ve peygamberlerinden öğrendiğimiz açık delillere göre belirleriz. Ateistlerin Kur’an’a inanmaması normaldir. Allah’a değil hevalarına tapma yolunu yani kolayı tercih etmişlerdir. Şimdi bir ateist için yalan söylemek, iftira etmek günah mıdır? Kumar oynamak, içki içmek, zina etmek günah mıdır? Adam zaten inanmıyor. Bunların tamamı serbest! Haluk Nurbaki Hoca’nın deyimiyle: “Ateistler kadar dünyada yalancı yoktur. Ben bir ateiste saat bile sormam. Onu da yalan söyler!” Kanser bilimci bir doktordur Haluk Nurbaki Hoca. “Ben bir ateiste saat bile sormam, onu bile yalan söyler.” diyor. Şimdi bunların hayatı yalan. Adam maymundan geldiğini söylüyor ya! Bundan büyük yalan olur mu? Bundan daha büyük yalan yok! Biz insanlar hayvandan türedik diyor, hayvandan dönüştük diyor. Hadi ateistin bunu söylemesi normal. Hocalara ne dersin? Bugün ülkemizde Adem’in de babası vardı, onun da babası vardı, diyen hocalar yok mu? Biz maymundan evrildik, diyen hocalar yok mu? Var! İttifak hâlindeler. İslam’ı evrimle yıkmaya çalışıyorlar. Allah bunları kurtarsın. (Amin) Amin. Mealciler ise hem Kur’an’a inandıklarını söylüyor hem de Allah’ın kudretini delillendiren onlarca mucize ayetini inkâr edebiliyorlar. İşte asıl şaşılması gereken nokta burasıdır! Konu hakkındaki ayet ve hadislere baktığımızda, ilk insanların yaşının bizden çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Mesela, Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh Aleyhisselam’ın yaşıyla ilgili olarak şöyle buyrulur: “Andolsun ki biz Nuh’u kendi kavmine gönderdik de o, dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı.” (Ankebût, 14-15) Kaç yıl kalmış kardeşler? Dokuz yüz elli yıl! Bu ne demektir? Bir peygambere, peygamberlik kaç yaşında verilir? Kırk yaşında! Dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldığına göre, peygamberlik kırk yaşında geldiğine göre dokuz yüz doksan sene boyunca kendi kavmine tebliğde bulunmuş. Sonra helak olmuş tufanla beraber. Ondan sonra bir dönem daha yaşamış. Âlimler bin elli sene, bin yüz sene civarı yaşadığını söylüyor. Yeni insanlığın neşvünemasıyla (gelişme, büyüme) beraber. Allah’ımız diyor ki: “O dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi. Fakat biz onu ve gemidekileri kurtardık ve bunu âlemlere de bir ibret yaptık.” Ankebut suresi 14 ve 15. ayetler… Şimdi ben önümde bu kadar açık ve net bir ayet varken uyduruk hipotezlerle Allah’ı ve Resulü’nü yalanlayan ateistlere mi inanayım? Aklına uymayan ayetleri tevil ve tahrif eden mealistlere mi inanayım? Yoksa, “Hak ancak Rabb’indendir, artık sakın şüpheye düşenlerden olma.” (Bakara, 147) buyuran yerlerin ve göklerin yaratıcısına mı inanayım? Kime inanayım? Uzun yaşamanın hikmetlerinden birini söylemek gerekirse; başlangıçta yeryüzündeki insan sayısı az olduğu için Allah tarafından ömürleri uzun kılınmıştır. Sonraları dünya nüfusu çok arttırıldığı için ömür miktarları kısaltıldı. En doğrusunu Allah bilir. Allah diyor ki ben yaşattım, bunlar diyor ki mümkün değil. Mealciler ne diyor? “Aklımıza uymuyor.” Sen zaten nasıl başladın? Hadislerden aklımıza uymayanları atarız, aklımıza uyanları alırız. Ama o orada kalır mı? Dinden taviz verdiğin anda Vatikan İslam’ına dönersin. Hristiyanlığa dönersin. Hadislerden geçtiler şimdi ayetlere. Aklımıza uymayan ayetleri… Dokuz yüz elli sene bir adamın yaşaması mümkün değil. Aklımıza uymayan ayetleri de atabiliriz, dediler! Bu kafa ateist kafasıdır. Müslüman! Ateisti Müslüman yapacağım diye gavur olma. Aklını kullan! Kapı komşun olan eş cinseli, erkeğe dönüştüreceğim diye sen de eş cinsel olma. Aklını kullan! Adamın yan komşusu erkek iken dönmüş. Ovalimsi bir hâle dönmüş. Fıtratını bozmuş. Şimdi bu Müslüman da onu eski hâline döndürmeye çalışıyor. Kardeşim bunlar yanlış şeyler, diyor. Gel benimle beraber namaza, sohbete diyor. Eş cinsel de buna diyor ki: “Sen benle beraber, benim takıldığım ortamlara gelirsen bir ay; sen de benim gibi ovalimsi tavırlarda bulunursan, kadınsılaşırsan senin samimi olduğuna inanırım ben de seninle camiye gelirim.” diyor. Bu ne diyor bu? Güya hayır sahibi Müslüman! “Tamam ya, beraber takılırız. Ben seni erkekleştireceğim.” Ama bu adam eş cinsel oluyor. Bana gelen binlerce garip mesajdan bir tanesi: “Hocam bende de bazı gariplikler var, değişiklikler var ya!” diyor. Kardeşim! Sübhanallah. Kiminle takılırsa o olursun. Kimle takılırsan o olursun! İnsan fıtratı böyledir. Dört tane kız kardeşi olan erkek kardeşe bakınız! Erkek kardeş beşinci, dört tane ablası var. Bunlar hep aynı evde yaşıyorlar. O erkeğe bakınız! Tavırları, hareketleri bir erkek gibi değildir. Daha çok kadınsı gibidir. Çünkü devamlı kızlarla muhabbet ediyor, devamlı onlarla konuşuyor. İlgi yönleri, alakaları hep onlara doğru teşvik olur. Bu böyledir. Sen bir eş cinselle dostluk yaparsan, arkadaşlık yaparsan meyledersin. Harama meyletmek helale, doğruya meyletmekten çok daha kolaydır. Hadise bu! Ateistin bir tanesi de mesaj göndermiş. Bu da çok garip bir mesaj. “Hoca! Hoca!” Ben bunlardan ‘Hocam’ diye hitap edeni görmedim. Hep beni aşağılama tabiri kullanıyor. Hoca! Hoca! Marstan geldim ben çünkü, hoca diye hitap ediyor. “Senin inandığın Allah’a inanırsam Valhalla’ya gitme ihtimalimi kaybederim.” Ateistin mesajı… Valhalla ne biliyor musun, valhalla? İskandinav ülkelerindeki insanların… Bu Norveç İsveç filan var ya, bunlar İskandinav insanı. Bunların geçmiş dönemdeki tanrıları… Valhalla bunların cenneti. Bizde nasıl cennet var, cehennem var. Bunların da cenneti Valhalla. İskandinav cenneti… Onların tanrıları falan var. İşte Odin’di Thor’du falan. Filmlerde bunları görüyorsun zaten. Ateistin dediği lafa bak! Ben senin Allah’ına inanırsam diyor Valhalla’ya gidemem. E sen de bir dine inanıyorsun işte. Batıl bir dine inanıyorsun. Madem batıl bir dine, saçma bir dine inanmak senin için normal. Bunu yapabiliyorsun, gel hak dine inan. Kurtar kendini, kurtar ebedi hayatını. Ama yok, kolayına geliyor. Valhallaya gitmek için içkiyi bırakmak zorunda değilim, namaza başlamak zorunda değilim. Zekâttı, sadakaydı falan hacca gitmek yok böyle bir şey, diyor. Sohbet meclisleri, ilim meclisleri yok. Kitap okumak, gerek yok. Her şey serbest, Valhalla’dasın! Vallaha sen cehenneme gideceksin. Valhalla falan değil, vallaha. Bu kafayla gidersen cehenneme gidersin, başka bir yere gidemezsin. Allah bu insanları kurtarsın.

Arkadaşım, “Ben Aleviyim, bizde namaz yok” deyip namaz kılmıyor!

Yanlış bir din öğrenirsen, elli yıllık yüz yıllık yeni uyduruk dinleri öğrenirsen; müslüman diye zannedersin kendini ama hakikatte müslüman olamazsın. Bakın; bir arkadaşım iki hafta kadar önce bana bir sual sordu. Cevabını yazdım buraya getirdim, nakledeceğim inşallah. İnsanların durumuna bakın, ”ben müslümanım” diyen adamların durumuna bakın; ”Hocam selamun aleyküm hayırlı kandiller. Bir sorum olacaktı: Benim bir arkadaşım ”ben aleviyim, bizde namaz yoktur” diye namaz kılmıyor. Bu doğru bir davranış mı?” Kardeşim ne demek bizde namaz yoktur ya? ”Ben aleviyim” ne demek? ”Ben Hz. Ali’yi çok seviyorum” demek. Peki, ehl-i sünnet vel cemaat müntesipleri Hz. Ali’yi sevmez mi? Biz hepsinden daha çok severiz. Neden? Çünkü imam Ali’ye en çok biz benzeriz. Sevginin ölçüsü ne ile ölçülür? Kim daha çok benziyorsa imam Ali’ye, o daha çok seviyor demektir. Bir tane ehl-i sünnet müslümanı gördünüz mü siz, ”ben İmam Ali’yi çok seviyorum ama namaz kılmam.” diyen? Böyle bir şey olabilir mi? Arkadaşı ne diyormuş? ”Arkadaşım, ben aleviyim. Bizde namaz yoktur.” ”Bizde namaz yoktur.” ne demek ya? İmam Ali’nin namazsız olduğunu düşünebiliyor musunuz? Hayal edebiliyor musunuz? ”Hz. Ali namaz kılmaz. Namaz kılmayan bir imam.” Olabilir mi böyle bir şey? Subhan’Allah ”Ve aleykümselam kardeşim, aleviler iki sınıftır. Bir sınıf, tıpkı bizler gibi namaz kılar, oruç tutar, hacca gider.” Böyle aleviler vardır. Bana fetva sorarlar. ”Biz namaz kılarız, oruç tutarız, zekat veririz, hacca gideriz.” Bizim bunlarla bir farkımız var mı? Hiçbir fark yok. Meşrebi alevilik. Babası, anası alevi kalmış adı. Tıpkı bizim meşrebimizin nakşibendilik olduğu gibi, hanefilik olduğu gibi. Alevi. Var mı bizden farkı? Namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyorsa bizden hiçbir farkı yoktur. ”Bunlarla aramızda hiçbir fark yoktur. Meşreplerinin alevilik olması hiçbir şeyi değiştirmez. Dünya-ahiret din kardeşlerimizdirler. Çünkü Hz. Ali (radiyallahu anh) gibi yaşarlar. Kıyas nedir? -”Sen alevi misin?” – ”Aleviyim.” ”Hz. Ali gibi yaşıyorsan sen benim kardeşimsin. Yok onun gibi yaşamıyorsan kardeşim değilsin, vatandaşımsın.” Şeyhim İsmail Efendi’ye geldi bir kardeşimiz. Dedi ki: ”Efendim bu benim mahallemden komşumdur, alevidir bu kardeş ona ne dersiniz?” Şeyhimiz ne dedi: ”Kardeşim, alevi olabiliyor musun?” ”Efendim” dedi ”ben zaten aleviyim.” ”Hayır kardeşim” dedi. ”Onu sormuyorum. Alevi olabiliyor musun? Yani ”Hz. Ali’yi seviyorum, ben aleviyim” derken Ali gibi yaşayabiliyor musun?” ”Namaz kılmıyorum şeyhim” dedi. Sen alevi değilsin. Sen, alevilik adı arkasına saklanıyorsun ve dinsiz bir yaşam istiyorsun. Takiyye yapıyorsun. Şimdiki fetöcüler gibi Ne diyor? ”Biz müslüman. Biz var müslüman olmak.” Bu nasıl müslümanlık ya? Bu nasıl müslümanlık? İçki serbest, karının başını aç, namaz kılacağın zaman, duvara elini sür yüzüne sür, tamam abdestini aldın. Namazı kılacağın zaman duvara bak, bir noktaya bak, rükû, secde hayal et. Namazını kılmış sayılırsın(!) Dinde var mı bu ya? ”Biz var müslüman olmak.” Böyle bir şey yok kardeşim. İşte bunlar da böyle. Uydurma alevilik olmaz. Alisiz alevilik olmaz. Devam ediyor: ”Bunlar ne kadar aleviyse biz de o kadar aleviyiz. Ancak bir sınıf da vardır ki; namaz kılmaz, ramazan orucu tutmaz, zekat vermez, hacca gitmez. Bunlar İmam Ali’nin isminin arkasına saklanan ama keyfî bir yaşam süren Ali’siz alevilerdir. Dördüncü halifemiz Hz. Ali’ye benzemeyen ve Onun gibi yaşamayanlar din kardeşimiz değil ancak vatandaşımızdırlar. Seçimleri kendilerini bağlar lakin mahşer günü, çok sevdiklerini iddia ettikleri ama benzemeyi reddettikleri o imam ile yüzleşmekten de kaçamayacaklardır.” Şimdi, kimin adını anıyorsun sen? Kime bağlı olduğunu söylüyorsun? İmam Ali. -Allah ondan razı olsun.- Hem onu sevdiğini ve onun yanında olduğunu iddia ediyorsan, hem onun adını kullanıyorsan ve hem de onun gibi yaşamıyorsan ne olur? Mahşer gününe gittiğin zaman İmam Ali senin gırtlağına yapışır. Senin gırtlağına yapışır ve hesap sorar. ”Siz benim adımı kullanmadınız mı?” Tıpkı kim gibi hesap soracak? Hz. İsa’nın Hristiyanların gırtlağına yapışıp hesap soracağı gibi. ”Ben size hayatımda yaşıyorken beni Allah’ın oğlu edinin dedim mi?” Hz. İsa (aleyhisselam) Dünya’da ne kadar Hristiyan varsa, kıyamete kadar gelecek olan ne kadar Hristiyan varsa mahşer günü bize bu sahneyi Allah gösterecek. Hepsinin teker teker gırtlağına yapışacak. Ve diyecek ki ”Ben hayatımda yaşıyorken, benim ağzımdan, ”ben tanrıyım” ya da ”ben Allah’ın oğluyum” diye bir kelime duydunuz mu?” Yok. Bugünkü tahrif edilmiş dört tane incilde bile İsa aleyhisselamın ağzından “ben tanrının oğluyum” kelimesi yoktur. ya da ”ben tanrıyım” kelimesi yoktur. ”Ben tanrıyım.” Yok. Bunlar nereden çıkarttı bunu? ”Biz İsa’nın yolundayız, biz İsa’yı çok seviyoruz.” Sende namaz yok, sende oruç yok, sende zekat yok. İsa aleyhisselamda bunların hepsi vardı. Meryem suresini okumadınız mı? Ne diyor İsa aleyhisselam daha kundaktayken annesinin kucağında: ”Allah, yaşadığım sürece bana namazı ve zekat vermeyi emretti.” İsa aleyhisselam söylüyor ”Yaşadığım sürece bana namazı ve zekatı emretti.” İsa aleyhisselama emredilen, O’nun kavmine emredilmiş olmuyor mu? Oluyor. İmam Ali’ye emredilen namaz, oruç, zekat, hac Onu çok sevdiğini iddia edenlere emredilmiş olmuyor mu? Oluyor. Peki siz neyi yaşıyorsunuz? Burada büyük çelişki var. Burada büyük problem var. Devam ediyorum Hz Ali efendimiz sahib-i tertibtir. Bir günlük namazı kazaya kalmış değildir. ”Hal böyleyken nereye gidiyorsunuz?” ”Fe eyne tezhebun” diyor Kur’an. ”Nereye gidiyorsunuz?” Sahib-i tertib ne demek biliyor musun? Şu anda ülkemizde yüz binde bir kişidir belki sahib-i tertib. Bizim küçük Muhammed de bunlardan bir tanesidir. Buluğ çağına erdiği günden itibaren bir günlük namazı, beş vakit namazı kazaya kalmazsa bir adamın buna sahib-i tertib denir. Peygamberimiz ve sahabisinin dört vakit namazı kazaya kalmıştır. Hendek savaşında. Beşinci vakit kazaya kalmadı. Elhamdulillah Yatsıyı beraber cemaat ile kıldılar. Sonra dört vakti peş peşe kaza ettiler. İmam Ali de bunlardan bir tanesidir. O cemaatin içinde imam Ali de vardı. Allah onların hepsinden razı olsun.(Amin) İmam Ali sahib-i tertib, Onun yolunda olduğunu iddia eden sen, bir vakit namaz kılmıyor, bırak sahib-i tertibi. Tersten sahib-i tertib. Tersten. Namazsızlık sahib-i tertibi. Allah’tan korkun! Kimin adından bahsettiğinizden haberiniz var mı? Bir alevi kardeşim geliyor sohbetlerimize birkaç haftadan beri. Allah’a hamd olsun hayatını çok değiştirdi. Namazında, niyazında… Geçen hafta bana açıldı ”Hocam” dedi ”Hayatımda büyük değişiklikler var elhamdulillah beş vakit namaza başladım. Fakat aile bireylerimden garip tepkiler alıyorum.” Dedim ”kardeşim ne tepkisi alıyorsun?” ”Babam beni namaz kılarken gördü. Odama geçiyorum, kıbleye dönüyorum, seccadeyi seriyorum, namazımı kılıyorum. Babam kapıyı bir açtı bana seslenmek için bir baktı ben namaz kılıyorum. Homurdanmaya başladı.” diyor Namaz kılarken bir adamı, gördüğün zaman ne yaparsın? Susarsın, kapıyı kapatırsın çıkarsın. Babası ne yapıyor? Homurdanmaya başlıyor. Bu ne ya?! Ne yapıyorsun sen burada ya?! Yahu oğlunu içki içerken görmüyorsun mübarek, namaz kılıyor bu adam ya. ”Elhamdulillah” de kapıyı kapat. Elin Almanı bile namaz kılan bir işçi müslümanı gördüğü zaman ne yapıyor? ”Muhammedi Muhammedi” diyor. Kapıyı çekiyor gidiyor. Alman bu. Hristiyan. Muhammediye saygısı var. Namaz kılarken sesini çıkartmıyor. ”Muhammedi” diyor. Kapıyı çekiyor gidiyor. Bizim müslüman alevi oğlunu görüyor namaz kılarken diyor ki: ”Bu ne ya?! Böyle iş olur mu ya?” ”Amcam telefon açtı hocam” – Alo yeğenim İsmail ”Buyur amca” – Namaza başlamışsın. Şimdi İsmail de bekliyor amcam beni tasdik edecek, beni gaza getirecek. ”Evet amca hamd olsun.” – Evladım yanlış yoldasın. Amcanın verdiği tepkiye bakın kardeşler… Bir adam ”namaza başladım” derse siz ona yanlış yoldasın der misiniz ya? Bu adam bu adam ciddi bir gelir kapısı açtı kendisine. Namaz demek her kıldığımız vakitte on binlerce sevap yazılması demek bu tarafa. Şeytanın kendi kendisine intihar etmesi demek. Ölümsüz, intihar acısını hissediyor, kafasını duvarlara vuruyor kendisini bıçaklarla kesiyor acıyı hissediyor ama ölmüyor. Şeytana bu acıyı yaşatıyorsun her namaz vaktinde. Sen, yeğenin böyle bir ibadete başladığı için keyiflenmen lazım gelmez mi? Tam tersi adam diyor ki ”Yanlış yoldasın oğlum.” Subhanallah! Vallahi sen yanlış yoldasın amca. Sen fena bir yanlış yola girmişsin. Tam tersi bu genç kardeşimizi teşvik etmeleri gerekiyor, sevk etmeleri gerekiyor. Askerde bir alevi kardeşimle tanışmıştım. Orada yaptığımız sohbetler vesilesiyle etkilendi. Hayatında ilk defa otuz günlük ramazan orucunu tuttu. Elhamdulillah. Bizden Kur’an’ı Kerim öğrendi. Beş vakit namaza da başladı ama bana şunu devamlı söylüyordu: ‘ ‘Hocam, ben aileme döndüğüm zaman ciddi tepkiler alacağımı biliyorum.” ”Kardeşim” dedim ”İslamiyette cihad ve sabır iki ana şarttır cennet için. Cihad edeceksin ve bunda daim olacaksın. Bunlara sabredemezsen, alacağın tepkilere sabredemezsen, ahirette Allah’tan tepki alırsın.” Kimin tepkisi daha sert olur kardeşler? Sana bu elleri, ayakları, gözleri, kulakları verenin tepkisi mi daha sert olur yoksa geçici olan tepkiler mi daha sert olur? Kaldı ki bir şeyi garanti ederim ailenin sana vereceği tepki beş ay, altı ay en fazla bir sene sonra kanıksayacaklar . ”Tamam bu adam Allah yoluna girdi daha döndüremeyiz.” Çok fazla insanla muhattap olduğum için tespitimi söylüyorum. Bakacaklar ki sende istikrar var, geri adım atacaklar, seni öyle kabul edecekler ama Allah’ın tepkisi böyle değil. Allah öfkelendiği zaman bir kuluna, ateşe atar. Allah’ın gazabı cehennemdir. Cehenneme atar ve o bizim gördüğümüz ateşler gibi değildir Allah hepimizi oradan uzak etsin. (AMİN) Amin.

Fakirleşmek istemeyen izlesin! (Musa Peygamber ve fakirlerin zenginleşmesi)

“Hocam bu şeytanla nasıl mücadele edelim?” Bunu da anlatayım. Nasıl savaşılır onunla? Bununla nasıl bir dövüşe girelim? Kardeşler, biz bütün kardeşlerimize tavsiye ediyoruz. Şeytan dövüşebileceğiniz bir varlık değil. Kaçın! Kur’an diyor ki: “Fe firrû ilâllâh…” (Zariyat, 50) Allah’a firar edin, Allah’a kaçın. Bakın! Şeytanla savaşın, şeytanla dövüşün diyen bir ayet yok. Kaçın diyen çok ayet var. Kaçın! Biz ne yapacağız? Şeytanı gördüğümüz yerde, onun gölgesini hissettiğimiz yerde, vesvesesini işittiğimiz yerde: “Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm.” Sinsi şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım, diyeceğiz ve sığınacağız, kaçacağız. Mücadele etmeyeceğiz. Neden Hocam? Niye mücadele etmeyeceğiz? O da Allah’ın kulu biz de Allah’ın kulu, döveriz hocam! Kardeşim hava cıva yapma! Dövemezsin! Biz bu işin ustasıyız. Şeytanla mücadele olmaz. Bunun dört tane sebebi vardır. Buraya yazdım, getirdim. Dört sebepten dolayı şeytanla mücadele edemezsiniz. Bu dört sebepten dolayı onu gördüğünüz, hissettiğiniz her anda, vesvesesini işittiğiniz her anda kaçacaksınız. Sebeplerden bir tanesi: O sizi görüyor. Ama siz onu göremiyorsunuz. Var mı aranızda şeytanı gören? Yok! Ee göremediğin bir düşmana karşı nasıl hava cıva yapıyorsun? Ben onu döverim ya, diyorsun. Bence sen bunu çok fazla Çin filmi izlediğin için yapıyorsun. Çin filmlerinde adam, üstat gözüne bağlıyor mendili. Elemana dövüşmeyi öğretiyor. Eleman geliyor, öbür öğrencisi geliyor, öbür öğrencisi geliyor. Çin filmindeki Kungfu üstadı, gözleri bağlı bir şekilde, aynı anda on kişiyi dövebiliyor. Bizim milletimiz de bu “Kara Murat” filmleriyle alay ediyor. Aaa Hocam böyle saçma şey olur mu ya? Kara Murat bir dalıyor, yüz kişiyi öldürüyor. Kara Murat gözü açık öldürüyor. Çin filmlerinde adam gözü bağlı, tek kollu kahraman! Tek koluyla adam yüz kişiyi öldürüyor ya! Seyrettim! Uzak Doğu dövüşçüsü olduğum için bir yerde, beş sene ben Uzak Doğu dövüşü yaptım kardeşler. Hocanızı pasife almayın! Genel kültürüm çok iyidir. Bu Çin filmlerini çocukluğumda çok seyrettim. Adamın gözü bağlı, tek elinde kılıç var, bir kolu da kopmuş. Yüz kişiyi öldürdü. Çin filmi! Çin filminde olduğu zaman inanıyorsun ama Kara Murat’ta, Osmanlı Fedaisi’nde olduğu zaman inanmıyorsun. Osmanlı torunu sende problem var! Sende problem var! Şimdi; adam Çin filmlerinde aynı anda yirmi kişiyi, on kişiyi, otuz kişiyi dövebiliyor. Bu ancak filmlerde olur. Gerçek yaşamda böyle bir şey olmaz. Gerçek yaşamda, düşman görebildiğin bir düşmansa onunla dövüşebilirsin. Kendini kıyas yapabilirsin. Göremediğin bir düşmandan ne yapacaksın? Kaçacaksın. Bunu bir misalle anlatayım. Bir futbol takımı düşünün. Dünya’nın en kaliteli, en iyi futbol takımı. Kim? Fenerbahçe. Latife yaptım, ciddiye almayın. Barcelona. Dünya’nın en iyi futbol takımı Barcelona. Şu anda en iyi futbolu onlar oynuyor. Şimdi, Barca’nın karşısına cinlerden bir grup gelsin. Cinlerin futbol takımı olsun. Cinlerle futbol maçı yapsınlar. Ya Hocam Barca’da süper adamlar var, bir topçusu üç yüz milyon euro falan. Kapışabilir mi cinlerle? Yenebilir mi cinleri? Yenemez! Niye, sebep? Görünmüyor ki adamlar. Kime çalım atacak, nasıl verkaç yapacak? Pas verdiğini düşünecek, arada cin var, görmüyor. Ve çok hızlı! Göremediğin futbolcularla nasıl oynayacaksın? Göremediğin topçularla maç yapamayacağın için göremediğin düşmanla da dövüşemezsin. O zaman ne yapacaksın? Erkekliğin onda onu kaçmaktır kardeşim. Kaçacaksın! Çocukken bize hep abilerimiz öyle söylerdi. Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır. Müslümanlığın onda onu kaçmaktır. Allah’ın haram kıldığı her şeyden kaçacaksın. Allah’ın, bunlar senin düşmanın dediği her şeyden kaçacaksın. Onda onu kaçmaktır. Kaç kardeşim kurtul! Yok ben dövüşürüm hocam deme, hava cıva yapma. Kaç! İkinci madde nedir? Şeytan hiç uyumuyor ama biz uyuyoruz. Şimdi, mahallende bir tane düşmanın var. Adamın bir hastalığı var. Adam yirmi dört saat boyunca uyuyamıyor. Dünyada bin kişide birinde bir hastalık var şu anda. Bakın ne kadar büyük bir nimet içinde olduğunuzu düşünün! Nedir bu hastalık? Uyuyamama hastalığı. Adam bütün gece uyuyamıyor. Yatağına yatıyor, iki saat üç saat gözlerini dinlendiriyor. Kafasında binlerce düşünce… Uyku hapı alıyor, iğne vuruluyor ama uyuyamıyor. Müslüman; sen kafayı bir koyuyorsun yastığa, mışıl mışıl sabah namazına kadar uyuyorsun. Bu Allah’ın verdiği bir nimettir. Şimdi; bu nimet, şeytana karşı bizim eksikliğimizdir. Bizde bulunan bir eksikliktir. O hiç uyumaz. Hiç uyumaz! Dolayısıyla çok fazla zamanı var, çok fazla saati var. Gece gündüz bizim hakkımızda plan yapıyor. Bunu nasıl tuzağa düşürebilirim? Sabah namazına nasıl kaldırmayabilirim? Nasıl işine doğru giderken kadın, kız gösterebilirim? Şehvetini nasıl kabartabilirim? Hanımına karşı nasıl yalancı yapabilirim? İşinde nasıl aldatabilirim? Gece gündüz plan, plan, plan… Devamlı tuzak kuruyor kardeşim. Neden? Zamanı çok fazla. Senin bu kadar zamanın yok. Şeytan hakkında tuzak kurmuyorsun. Sen, onun kurduğu tuzaklara karşı sığınmaya çalışıyorsun. O uyumadığı için ve sen uyuyan bir insan olduğun için ne yapacaksın? Onunla mücadeleye girmeyeceksin. Çünkü büyük avantajları var. Su uyur, düşman uyumaz sözü ceddimiz Osmanlı’nın bir sözüdür. Su; dinlendiği, durduğu ve uyuduğu yerler vardır. Ama düşmanın uyuduğu yer yok. Nefis uyumuyor, şeytan uyumuyor. Üçüncü madde ne? O şeytan, atası olan İblis’ten… Şimdi bizim atamız kim, insanoğlunun atası? Adem. Şeytanın atası kim? İblis. Oradan türedi bütün şeytanlar. Bu şeytanlar, bu her birimizin doğumuyla beraber dünyaya gelen bir şeytan; gece gündüz, atası olan İblis’ten insanın zaafiyetlerini öğrendi. Üstadı olan İblis’ten bizim eksik noktalarımızı öğrendi. Aranızda var mı herhangi bir üstattan şeytanın zaafiyetlerini öğrenen? Şeytanın zayıf noktalarını, zayıf karnını öğrenen, bu ilimlerin peşinde koşturan bir kardeş var mı? Yok! Aramızdan kimse şeytan hakkında bir araştırmaya girmedi. Böyle bir şey yok! Hiçbir peygamber şeytan hakkında, onun zaafiyetlerini anlatan bir şeyler söylememiştir. Söylediği tek şey şudur: “O bize düşmandır, ondan kaçın! Ondan Allah’a sığının.” Bütün peygamberler bunu söylemiştir. Dolayısıyla gece gündüz, üstadı olan İblis’ten senin hakkında bilgiler almış. Senin zayıf noktalarını iyi biliyor. Nasıl saldıracağını iyi biliyor. Sen onun hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Böyle bir düşmana karşı niye mücadeleye girmek istiyorsun? Niye hava cıva yapıyorsun? Aa Hocam diyor, şeytana vuruyorum kırbacı, veriyorum kırbacı… Bir ıslık çalıyorum, diyor… Bak! Kardeşim mesaj yollamış, esnaf arkadaş. Islık çalıyorum hocam, şeytanı getiriyorum. Sonra euzu besmele çekiyorum, şeytanı kovuyorum. Devamlı onunla oynuyorum, diyor. Bana hava atıyor. Yani şeytanı kamçılıyorum hocam diyor. Kardeşim dedim, cevap yazdım. Sabah namazına kalktın mı o gün? Ya kalkamadım hocam, diyor. Kim vurdu kamçıyı? Kamçıyı kim vurdu? Şeytan vurmuş, vermiş sana kamçıyı, vermiş sana kamçıyı, senin haberin yok. Sen zannediyorsun ki ben onunla oyun oynadım. Şeytan senle oyun oynamış haberin yok. Kamçıyı yiyen burada sensin. Delikanlı, esnaf kardeş… Dolayısıyla senin hakkında, zayıf noktaların hakkında bilgi sahibi olan bu şeytanla mücadeleye girme kardeşim. Bunu bir misalle anlatayım. Daha yakından anlayacağız inşallah. Trafikte öfkelendin. Şu anda Müslüman kardeşlerin en büyük sıkıntısı trafik. Birçoğu trafikte kendini kaybediyor. İnsanlıktan çıkıyor. En halim selim insan, en yumuşak insan trafikte gözleri dönüyor. Trafikte öfkelendin. Karşı taraftaki adamla burun buruna geldin. En çok kavga çıkan mesele… Tek kişilik geçiş var, tek arabalık geçiş var. Burun buruna geliyorsun. Tam yolun ortasında, biri geri gidecek. Ama kim? İşte burası şeytanların en sevdiği yerdir. Orada aynı anda, o anda elli tane şeytan buluşur. İkisi birbirine gaz verir. Sen ondan daha kuvvetlisin, sen ondan daha üstünsün falan. Şimdi, Arabadan bir indin. Karşı tarafta da adam arabadan indi. Geri adım atmadın. Vitesi geriye atmadın. Adama doğru yürürken bir baktın ki reklamlarda çıkan tekvando hocası. Posta koydun adama, hadi geri adım at şimdi. Posta koydun, adam otuz yıllık tekvando hocası. Üstat, dövüş ustası. Şimdi bu adamla dövüşebilir misin sen? Ve sen biliyorsun bu adamın iyi bir dövüşçü olduğunu, reklamlarda gördün sen bu adamı. Sağlık reklamlarına çıkmış. Bir ilaç tavsiye ediyor. Tekvandocu… Kiremite vuruyor kırıyor, tahtaya vuruyor kırıyor. Sen de bu adamla rast geldin trafikte. Eyvah! Dün akşam bu adamı haberlerin arasında reklamlarda gördüm ya! Yandık şimdi, dedin. Geri adım da atamıyorsun. Ne olacak şimdi? Şeytan otuz yıllık tekvando hocası gibidir. Bununla dövüşemezsin. Bu misalden anlayın Allah aşkına. Esnaf kardeşim anlatıyor. Hocam, diyor. Her zamanki mesele, bir tane ciple karşı karşıya geldik. Hemen bu gibi olaylarda, bana akıl veriyor şimdi. Bana tecrübesini anlatıyor. Bu gibi olaylarda; ilk hamleyi yapan, sert davranan sözünü geçirir, diyor. Ben bir hışımla arabadan indim, kapıyı açtım. Ne oluyor ya falan? Kardeşim alsana arabanı geriye. Dedim, postayı koydum karşı tarafa. Karşı taraftaki adam dedi ki: “Kardeşim git arabana bin ya. Hadi!” Camları siyah bir cip, büyük bir araba. Ama ben de esnaf olduğum için bir posta koydum, diyor. İri yarı da bir arkadaş bu. İki adım daha attım ileriye, bende geri vites yok hocam, diyor. Adam bir indi arabadan. Kapıyı açtı, arabadan indi. Camları bir açtı, yan camları, diyor. İnerken de adam hani sıkıntı çıkmasın, kavga olmasın diye arabanın camlarının düğmesine basmış. Camlar bir indi. Arka tarafta üç tane takım elbiseli adam… Siyah camlar bir indi. Üç tane takım elbiseli adam. Ama ben postayı koymuş bulundum. Şimdi, nasıl R yapacağım hocam, diyor. R! Bak bunu da öğrendim o esnaftan. R yapamam hocam, diyor. R; meğer geri adım demekmiş, geri vites. Şimdi ileri yaptım, V yaptım. Şimdi R yapmam lazım, adamları gördüm, diyor. Hemen adamın yanına gittim yumuşak bir yüzle şöyle dedim: “Abi sizde mi oruçlusunuz ya?” (Gülüşmeler…) Geri adım yapmamış ama anormal bir patinaj yapmış. Anormal bir viraj almış, bak yanına gidiyor: “Aa abi sizde mi oruçlusunuz ya?” Hani Ramazan ya… Sen bakma benim böyle dengesiz davrandığıma, ben oruçlu olduğum için sana bunu yaptım, demiş. Paçayı yırttım hocam, orada yoksa beni kopaç edeceklerdi, diyor. Arnavut deyimidir kopaç yani pelte gibi… Pelte gibi beni paramparça yapacaklardı hocam, diyor. Bir espiri yaptım, adam güldü. “Hadi kardeşim işine git.” dedi, diyor. Ben de işime gittim. Yine başka bir esnaf anlattı. Girmeyecektim buraya ama şimdi geldi bir kere aklıma yapacak bir şey yok kardeşler. Kusura bakmayın. Esnaf yine aynı mesele, bak! Allah rızası için rica ediyorum. Bu gibi tek şeritli yerlerde karşı karşıya kaldınız mı hocanızı hatırlayın. Hocanızın suratı karşınıza gelsin. Geri adım atın kardeşim. Geri adım atan siz olun ya! Sevap var bu işte. Kazanan siz olursunuz. Heh ileri adım attın, burnun dağıldığı zaman hocanı yine hatırla. Karşı taraftaki adam üç dört kişiyle daldığı zaman hocanı hatırla. Esnaf arkadaşım anlatıyor yine. Bu biraz dengesiz bir esnaf. Karşılaştık hocam, diyor. Bu da yüz yirmi, yüz otuz kilo bir adam. Yolun ortasında denk geldik, adam geri adım atmıyor. Selektör yapıyorum, kornaya basıyorum geri adım atmıyor. Ben de geri adım atmıyorum. İnatlaştık hocam, diyor. Kontağı kapattım, arabanın önüne geçtim, sigarayı yaktım. Arabanın kaportaya oturdum. Ben arabanın kaportaya oturunca bu adam da aynı şeyi yapmaz mı! Geçti arabanın karşı tarafına kaportaya oturdu. Onda sigara yoktu hocam. Anladım ki bu sigara içmiyor. Benim kadar sinirli olamaz, diyor. Adamın çıkarttığı mesaja bak. Ben sinirliyim, sigara içiyorum. Bu sigara içmiyor, benim kadar sinirli olamaz. Bu benim için bir avantaj hocam. Ben bir adım öndeyim psikolojik baskıda, psikolojik savaşta, diyor. Bak şeytanın akıl verdiği adam böyle bir adamdır işte. Sana mübalağa etmiyorum hocam, on beş dakika bakıştık, diyor. Adamla sevgililer gibi bakışıyorlar, kesişiyorlar ya! On beş dakika, iki araba; kaportalarda oturmuşlar, birbirlerine bakıyorlar. On beş dakika! Baktık! “Kardeşim arabanı niye geri almıyorsun?” “Sen al.” diyor. “Sen al ya! Ben almam. Ben öfkeli bir adamım.” Böyle birbirleriyle konuşuyorlar. En son bizim esnaf ne demiş? Bak kardeşim benim bir huyum vardır: Kan görmeden bırakmam. (Gülüşmeler…) Şimdi bu söz aklı başında bir adamın sözü mü? Bu psikolojik sıkıntı… Bu sözü söyleyen adamın psikolojik sıkıntıları vardır. Kan görmeden bırakmam. Yani ne demek bu? Sana öyle bir dalarım ki hani, kan çıkmazsa devam ederim, bırakmam. Ya kardeşim sen ne ayaksın ya? Ne kadar bilgisayar oyunu oynuyorsun sen ya? Sapıtmış, kaybetmiş kendini. En sonunda ne olmuş? Adam dalmış be! Dalmış! Dövmüş herifi. Hocam, itiraf ediyorum, kan görünceye kadar devam ettim vurmaya. Vurdum, vurdum, adamın burnu kanamaya başladı. Ondan sonra arabasına attım, diyor. -Sonra, dedim. “Arabayı ben geri çektim.” diyor. (Gülüşmeler…) Rahatladım hocam, bir rahatladım. Sonra arabayı geri çektim, adama acıdım, diyor. Bu olaylar olmadan önce arabayı geri çekseydin ne olurdu? Adam polise şikayet etse, polis gelse alır. Bir dava açsa iki ay içeriden çıkamazsın. Değer mi yani? Değer mi? Bir de bana ballandırarak anlatıyor. Hocam bir rahatladım, bir rahatladım. Bütün fenalıklarım gitti diyor ya! Ne stres kaldı ne sıkıntı kaldı. Çekler dönmüş umrumda değil. Adamı dövdüm ya rahatladım, diyor. Şeytan! Şeytan! Allah’ın rahmetiyle sizi kandırmasın kardeşler. Bak kandırmış adamı işte. Esnaf! Dolayısıyla bu şeytan böyle bir şey. Zayıf noktalarımızı biliyor. Biz, bizim zayıf noktalarımızı bildiği için onunla kavgaya, mücadeleye girmeyeceğiz kardeşler. Dört madde dedim. Bir tane daha madde var. Onu da okuyalım. Onun kaybedeceği hiç bir şey yok. Ama bizim kaybedeceğimiz çok şey var. Kalem kurudu. Allah kaleme yaz dedi. Kalem, şeytanın ebediyen ateşte olduğunu yazdı. Bu kitap diyor ki: “O şeytan rahmetten kovulmuştur, ebediyen ateştedir.” Bu ne demektir? Tıpkı Ebu Leheb’e söylediği gibi geri dönme şansı yok. İşi bitti şeytanın. Kaybedeceği bir şey var mı? Yok! Bizim var mı? Her şeyimizi kaybederiz. Bu şeytanla yaptığımız inatlaşmada imanımızı kaybedersek her şeyimizi kaybederiz kardeşler. Onun istediği olur, bizim istediğimiz olmaz. Şimdi, adam uyuşturucu satıcısı. Ailesi yok, hanımı yok, çocuğu yok. Anasıyla, babasıyla bağları kopartmış, terk etmiş. Uyuşturucu satıcısı yahut da terörist. Şimdi bu savcımızı öldüren teröristler, anasıyla babasıyla bağını kopartmış. Anası babası diyor ki: “Sen o terör örgütüne gittiğin için ben seni evlatlıktan reddettim.” Bu adamın kaybedeceği bir şey var mı? Ne karısı var, ne kızı var, ne işi var. Ne vatana, millete bir faydası var. Hiçbir şey yok! Anasıyla babasıyla da bağı yok. Bu adamın kaybedecek hiçbir şeyi yok. Peki biz yapabilir miyiz böyle bir terör eylemini? Yapamayız. Müslümanız. Vatana karşı sorumluluklarımız var. Anamıza babamıza karşı sorumluluklarımız var. Evliyiz, çocuklarımız var. Bizi bağlayan çok şey var. İşte iman da bunun gibidir. Biz ahireti istiyoruz, biz ateşten korkuyoruz. Dolayısıyla kaybedeceğimiz çok şey var. Ama bu şerefsiz şeytanın kaybedeceği hiçbir şey olmadığı için kafa göz bize dalar. Dolayısıyla ne yapacaksın? Uzak duracaksın kardeşim. Uzak duracaksın! Bak Allah ne buyurdu: Allah buyurdu: “Hemen çık oradan, hemen oradan in. Çünkü sen kovuldun. Kıyamete kadar lanetim senin üzerinedir.” (Sâd, 77-78) Bu ayette şeytanın kurtulamayacağına dair Allah’ın vermiş olduğu bir sözdür. Kur’an’da geçen bir sözüdür. Dolayısıyla kaybedeceği hiçbir şey yok. Allah bizi muhafaza etsin kardeşler. (Amin) Amin.

İskâtı salât nedir?

Efendimiz Aleyhisselam zamanında böyle bir şey yoktu. Buna iskâtı salât denir. Nedir bunun fıkıhtaki ölçüsü ? Allah Resulü ve sahabeler böyle bir şey yapmadılar. Yalnız ondan sonra gelen fıkıh âlimleri böyle bir hüsnü zanda bulundular. Ne demek istiyorlar? Neden böyle bir hükme girdiler? Bir Müslüman hayatı boyunca namazlarını kılmışsa ancak hayatının son dönemlerinde yatalak olmuşsa; 2 ay, 3 ay, 5 ay, 1 sene… Yatalaklık döneminde namazlarını kılamamışsa ve aklı başındayken bu namaz ibadeti ona mecbur olduğu hâlde yapamamışsa borçlu gider. Borçlu kul olmuş olur. Âlimlerimiz ne diyor? Bu kul borçlu gitmesin diye, bir hüsnü zan olarak bu kulun malından fakir fukaraya kılamadığı her namaz başına bir fakiri doyurma parası sadaka olarak verilsin. Biz ümit ediyoruz ki Allah Teala bu kılamadığı namazların borcunu fakir fukaraya verildiği parasından düşer. Peki kesin delil var mı ayet ya da hadis? Yok. Bu sadece bir ümittir. İslam âlimlerinin fıkıh kitaplarına koydukları hayırlı bir ümittir. Hüsnü zan… Var mıdır fıkıh kitaplarımızda? Vardır ama ayetten ya da hadisten hiç bir delili yoktur. Peki biz inkâr eder miyiz? Etmeyiz. Çok kıymetli kitaplarda: İbn-i Abidin Redd’ül Muhtar. Son dönemin en büyük Hanefi âlimlerindendir. Eski kitapların tamamındaki bilgileri toplamıştır, Hanefi mezhebini yazmıştır sadece. Bu iskâtı salât meselesi de orada vardır. -Faydası var, hiçbir zararı yok? +Hiçbir zararı yok. Faydası var, zararı yok. Sonra baban hakkında sadaka verdin, baban için gittin hac yaptın, zekât verdin, sadaka verdin, fitre verdin baban hakkında. Faydası var mı? Hadislerle sabit, hepsinin faydası var. Dolayısıyla bu hadislerle mana verilebilir, buradan delil alınabilir ve yapılabilir.

Hristiyan olan bir Müslümanın gördüğü rüya! – Origami

Avrupa’ da bir Müslüman… İlmi seviyesi yeterli olmayan bir Müslüman… Etrafından etkileniyor ve Hrıstiyan olmaya kara veriyor. Etrafındaki insanlar, muhmetemel bu sapık gruptan olacak ki şöyle diyorlar: ”Hristiyanlar da cennete girecek, Yahudiler de cennete girecek. Sen ne bu namaz, niyaz, ne bu zekat ne bu hac, ne bu sıkıntılı görevler, ne bu oruç ya!” Hrıstiyan ol kurtul , rahat bir din.” diyorlar ve bu kişi de etkileniyor. Ve İslam’ı bırakıp Hristiyanlık dinine geçiyor. Tahrif olmuş bir dine geçiyor. Bir gece, Allah Teâlâ demek ki ipini kopartmamış, salıvermemiş, belki anasından babasından hayır dua almış, Allahu alem. Bir gece rüyasında bir adam görüyor. Beyaz sakallı, nur yüzlü bir adam… Adam elinde bir kağıtla buna bir şeyler yapıyor. İşaretler yapıyor ve diyor ki: ”Kardeşim sen çok sapkın bir yola girdin.” ”Sen, bu gidişinle cehenneme doğru gidiyorsun.” diyor rüyasında bu Hrıstiyanlığa geçen kişiye. Ve elindeki kağıtla hareket yapmaya başlıyor. ”Bak!” diyor, ”Ben sana nasıl bir sapkın yola girdiğini bu kağıtla anlatacağım.” Kağıdı alıyor ve katlamaya başlıyor. ”Sen İslam’daydın. İslam beş temel üzerine kurulmuştur. İslam’ın beş şartı vardır. Bu beş şartı yerine getiren kurtuluştadır.” İslam’ ın beş şartından bir tanesi nedir? Kelime-i şehâdet getirmek. Kağıdı katlıyor, bir… Size origami ile anlatıyorum. Yakında buraya deney tüpleri getireceğim 🙂 ”Bu birinci şart!” diyor. Katladı bak. ”İkinci şartı nedir? Şehâdetten hemen sonra namaz başlar. Namazsız Müslüman olmaz. “Bu ikinci şarttır.” diyor. Bir daha katlıyor. Rüyayı gözleyen, adamın ellerine bakıyor. Sonra üçüncü şart ne? Namaz kılmak… ”Oruç tutmak.” Hemen namazın akabinde gelir. Kağıdı bir daha katlıyor. Tıpkı çocukken yaptığımız uçaklar gibi… Sonra hangi şart var? ”Zekat vermek.” Kağıdı bir daha katlıyor. Ondan sonra hangi şart var? ”Hacca gitmek.” Bu da beşinci şarttır. Allah Teâlâ görmeyenlere nasip etsin inşallah. Amin. Bir daha katlıyor ve kağıdı kaldırıyor. Çocuğa gösteriyor. ”Sen buydun.” diyor. ”Bu, Tek! Vahdetteydin. Tek! Sen buna inanıyordun, yani bu Elif’e inanıyordun.” Elif demek bir demektir. Yeryüzünde yerin ve göklerin tek bir sahibi vardır: Allah Teâlâ’dır.” Sen böyleyken, Tevhid’e inanıyorken sen gittin bunu üç yaptın.” diyor. Alıyor kağıdı, üç parçaya bölüyor. Ufak parçayı buraya koyuyor. Orta parçayı ortaya koyuyor. Çocuk uyanır uyanmaz hemen eline bir kağıt alıyor ve aynı sistemi yapıyor. Uyanır uyanmaz… Nasıl tesirli bir rüya ise artık… İkinci parçayı ortaya koyuyor, büyük parçayı da sağ tarafa koyuyor. Ondan sonra parçaları birleştirmeye başlıyor. Parçalar teker teker gün yüzüne çıkıyor. Adam Tevhid’den gitti. Nereye gitti? Üçe gitti. ” Üçe gidersin he!” diyor. ”Bak bakalım sen nereye gidiyorsun!” Eeee, şimdi… Ne yazıyor burada? ”Hell” Adam parçaları görüyor. Parçalarda hell yazıyor. Hell ne demek İngilizcede? ”Cehennem.” Hani Amerikan filmlerinde ne olur? Bir adama kötü bir söz söyleyeceği zaman şöyle der: ”Go to hell!” (Cehenneme git!) ”Sen, Tevhidde iken, teke iman etmişken üç tane İlah var dedin ve gideceğin yer işte burasıdır.” diyor. ”Hell” (Cehennem) E hocam bu fazla kaldı. Yanlış mı yaptık acaba? Sonra kaldırıyor ve bunu gösteriyor. ”İşte, sen buna tapıyorsun. Bu puta taptığın için sen buraya gidiyorsun. Cehenneme gidiyorsun.” Allah Teâlâ bu gibi sapkın yola girmiş olan insanlara hidayet etsin inşallah. Böyle rüyaları bu insanların kalbine, gönlüne versin ki nasıl sapık bir yola girdiklerini anlasınlar, idrak etsinler inşallah. Amin. Rab Teâlâ, Yahudi ve Hristiyanlara bilerek ya da bilmeyerek hizmet eden, İslam’ı bilmeyen cahil Müslümanlara da hidayet etsin. Akıllarına keskinlik versin. Onları da rüyalarında bizzat Efendimiz Aleyhisselam tarafından ikaz etsin. Bizzat Efendimiz Aleyhisselam tarafından ikaz etsin! Ve hizmet ettikleri sapık yoldan onları kurtarsın inşallah. Amin Ya Muin. Velhamdulillahi Rabb’il alemin.