Bizde Söz Namustur! – Ahde Vefa

Arkadaşlar burada devekuşu yumurtası gibi bir şey var O bu ne olmuş ya böyle? Niye böyle? Yaladınız mı bunu? Efendim? Bu limon kardeşim Şaka şaka greyfurt diyecektim pardon Çınaraltı logosu Hz. Ömer zamanında 3 tane genç varmış Hz. Ömer’in huzuruna gelmişler ve aralarındaki bir kişiyi göstererek demişler ki: “Ya Emirü’l Müminin, biz bu kişiden davacıyız. Biz bu kişiden had uygulanmasını, kısas uygulanmasını istiyoruz, davacıyız. Bizim babamızı öldürdü.” Hz.Ömer hemen o kişiye dönüyor soruyor: “Durum doğru mu, gerçekten böyle mi, babalarını mı öldürdün, niye öldürdün?” Durumu tahkik ediyor tabi ki. O kişi diyor ki: “Evet Ya Emirü’l Müminin, babalarını öldürdüm ama durum şöyle oldu: Ben geldiğim yerde zengin bir insanım, malvarlığım çok, çok da güzel bir atım var. Yani bu atı gören dönüp bir kez daha bakıyor, bir kez daha bakmak istiyor, öylesine göz alıcı bir at. Bu atla bu gençlerin bahçesinin yanından geçerken bir şekilde engel olamadım Atı kontrol edemeyince bahçeden bir meyve ısırdı ve kopardı. Gençlerin babası da bu durumu görünce çok sinirlendi fazla bir tepki verdi, bir hışımla çıktı ve eline kocaman bir taş alıp atıma doğru fırlattı. Atımı başından yaraladı, atım yere düştü ve öldü. O benim en sevdiğim malım olduğu için, en sevdiğim hayvan olduğu için dayanamadım, ben de (nefsime çok dokundu çok ağır geldi) bir taş alıp ona fırlattım. Daha sonra onun babası da başına o taş isabet edince o da vefat etti. Bu şekilde oldu olay.” Hz. Ömer diyor ki: “Öyle ise sen suçunu kabul ediyorsun. Evet sen bu kişiyi öldürmüşsün” “Evet.” diyor, “Kabul ediyorum.” Öyleyse sana kısas uygulanacak. Gençler babamızın kanı yerde kalmasın diyorlar ve dava ediyorlar. -Bu ölüm cezasını kabul ediyor musun? +”Evet.” diyor, “Kabul ediyorum, babalarını öldürdüm, suçluyum.” “Öyle ise uygulanacak.” diyor. Genç diyor ki: “Son bir arzum var, yerine getirilmesini istiyorum.” “Nedir?” diyorlar arzun. Diyor ki: “Bana 3 gün müsaade edin, bizim malımız mülkümüz çok fakat bu malı, mülkü, bu serveti saklayabilecek bir yer bulup sakladım. Benim de kardeşim geride mirası bırakabileceğim tek kişi yetim bir çocuk.” Şimdi ona bu malı ulaştırmam lazım ama saklı olduğu için yerini bulamadığı için ulaştıramam. Siz bana 3 gün müsaade edin bu yetimin hakkını ortada bırakmayalım, mağdur etmeyelim, gideyim ben ona o sakladığım yerden malı mülkü çıkartıp vereyim. O da kurtulsun, sonra ben de geleyim. Vaat ediyorum geleceğim. Hatta burada bir kişiyi de kefil bırakayım.” diye genç böyle o yetimin hakkını savundu. Dediler ki: “Kimi kefil bırakacaksın arkanda?” Şöyle, o genç, etrafında sahabelerin simalarına tek tek bakarak birisinin üstünde gözlerini durdurdu ve parmağıyla onu gösterdi. Gösterdiği kişi hiç tanımadığı bir sahabeydi “Amr bin As” (r.a) Sahabelerin en seçkinlerinden olan Amr bin As’ı kefil olarak gösterdi. Bu kişi benim yerime kalır, dedi. Amr bin As’a sordular: “Kalır mısın, kefil olur musun? “Evet olurum.” dedi. “Ama bu genç gelmezse onun bedeline senin kanın akacak, kabul ediyor musun?” Evet, dedi. “Kabul ediyorum.” Genç gitti. Beklediler. Bir gün geçti, iki gün geçti, üç gün geçti. Tam vaadedilen süre dolmaya başlayınca sahabenin büyükleri geldiler, dediler ki: “Yapma etme, Amr bin As çok değerli bir sahabedir. Onun yerine bu gençlere diyet ödeyelim, kan bedeli ödeyelim.” Gençlere bunu teklif ettiler fakat gençler bunu kabul etmedi, “Hayır, biz babamızın ille de kanının bedelini isteriz, ille de babamızın karşılığında bir kişiyi isteriz.” Böyle diyince, Amr bin As dedi ki: “Benim sözüm sözdür. Hayır, sözümüzü verdik. Ben idama hazırım. Buyurun işte boynum.” dedi. Böyle cesaret gösterince sahabeler duygulanmıştı. En yakın arkadaşlarından birisi, hatta Allah Rasulü (sav) en yakın arkadaşlarından birisi bu şekilde, belki hiç alakası olmayan bir meseleden dolayı, belki canını verecekti. Daha sonra, tam idama hazırlıklar yapılırken uzaktan kalabalık yarıldı ve esas ölümle mahkum edilen genç uzaktan çıktı geldi. Hz. Ömer dedi ki: Ey genç! Gelmemek için çok geçerli bir sebebin vardı, yerine de kefil vardı neden geldin? Dedi ki: “Ahde vefasızlık etti dedirtmemek için geldim.” “AHDE VEFASIZLIK ETTİ DEDİRTMEMEK İÇİN GELDİM.” Bir Müslüman asla ahde vefasızlık etmez. Verdiği sözü yutmaz, çiğnemez. İşte sözü tutmak bu kadar önemlidir müminin dünyasında. Canı bedeline, kanı pahasına ahdini tutar. Bize sahabe döneminden bir ders. Hz.Ömer çok duygulandı. Dedi ki: “Bu kadar kahramanca bir hareket yaptın, seni tebrik ediyorum.” Döndü Amr bin As’a sordu: “Sen hayatında hiç tanımadığın bu adam yerine neden kefil oldun?” Hz. Ömer böyle sorunca Amr bin As dedi ki: “Bu kadar insan varken bana baktı ve beni seçti. İnsanlar içinde insanlık ölmüş dedirtmemek için ben de bu işi kabul ettim.” İşte Müslümanların canı pahasına korumaya çalıştıkları ahlaki değerler. Gençler bu manzarayı görünce onlar da bir ibret dersi aldılar. Kalplerine bir nur düştü. Dediler ki: “Ya Emirü’l Müminin! Biz konuştuk da karar verdik Aramızda anlaştık. Biz davayı geri çekiyoruz, hiçkimsenin kanı aksın istemiyoruz. Babamızın bedelinin ödenmesini istemiyoruz, geri çekiyoruz.” Hz.Ömer dedi ki: “Az önce babamızın kanı yerde kalmasın diye sürekli ısrarcıydınız. Neden vazgeçtiniz?” Dediler ki: “Bu manzarayı gören kalbin titrememesi mümkün mü? Merhamet göstermemesi mümkün mü? Müminlerde merhamet kalmadı demesinler diye geri çektik.” İşte üç tane duruş, üç tane tavır. Peki, onlar bu tavırları gösterirken onlar duruşları sergilerken bugünün insanlarına baktığımız zaman, acaba aramızda rastgele seçtiğimiz 3 kişiden bu duruş ortaya çıkıyor mu çıkmıyor mu? Eğer ortaya çıkmıyorsa, bizde olaylara bakış eksikliği bakış problemi var demektir. Bakın Bediüzzaman hazretleri diyor ki: “Benim 40 senelik hayatımda, 30 senelik tahsil hayatımda öğrendiğim şu 4 kelimedir.” diyor. Nedir o 4 kelime? Birisi niyet, birisi nazar, birisi mana-yı ismi birisi de mana-yı harfi Yani Mana-yı ismi ne demek? Her şeye zahir gözüyle bakmak. Mesela burada bir limon var. Bu, arkadaşlar kavun değil, bu ananas değil. Ayva zannediyorlar genelde. Neredeyse kafamın büyüklüğünde Arkadaşlar bu özel bir çeşit. Sen kulağını tıka, arkadaşımızın tiki var. Bu, -ingilizcesini söylesem olur mu?- Limona tiki varmış da. Bu arkadaşlar Özür diliyorum 🙂 Sen kulağını tıka ben limon dedikçe 🙂 İstemdışı oluyor valla 🙂 Bu, kafam büyüklüğünde olan şey, arkadaşlar limon. Ben senin için bundan sonra ayva diyeceğim tamam mı? Arkadaşlar bu ayva dediğimiz Müslümanları kandırmayalım 🙂 Abi ben ayva diyim, siz anlayın ne demek istediğimi. Kardeşim renkten renge giriyor. O yüzden ben buna ayva diyeceğim. Şimdi baktığınız zaman mana-yı ismi gözüyle, yani sadece bunun zahirine baktığımız zaman burada bir meyve görüyoruz Siz ne olduğunu biliyorsunuz, ben ayva diyeceğim ayva görüyorsunuz. Ama Perde arkasında o zahiri gördüğümüz işte, maddelerin Buna rengini veren pigmentlerinden tut içindeki onun sıvısının barındırdığı özelliklerine kadar bu onun zahiri özellikleridir. Bir de perde arkasında bunun hangi esmaya dayandığı yani Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden hangisine intikal ettiğimiz bu işin mana-yı harfidir işte. Yani Allah’a bakan yönü. Bu çok önemli. Kainatta herkes zaten Elmaya elma, armuta armut Bu meyveye, adını koymak istemediğimiz bu meyveye 🙂 o gözle bakıyor. Kediye kedi veya bir file fil gözüyle bakıyorsun ama perde arkasında Allah’ın hangi isimleri tecelli ediyor diye tefekkür edersen o bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha üstündür. İşte eğer biz bu bakışı kazanırsak kainata Allah’ın sanat eseri gözüyle bakabilirsek kainatı okumaya başlarsak Efendimizin (asm) sahabelere yaptırdığı bu tevhid talimini doğru anlarsak işte o zaman bütün kainat Allah’ın bir eseri gözüyle, yazılmış bir kitap gibi bize kendini okutmaya başlar. Biz onu okudukça, -E sahabeleri sahabe yapan neydi? Efendimizden (asm) aldıkları bu La İlahe İllallah dersiydi.- Baktığımız zaman bu limon aslında, -hani ayetlerde geçiyor ya: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tespih eder.” Canlı cansız her şey Allah’ı zikrediyor, tespih ediyor. Biz duymuyoruz ama perde arkasında her birisi La ilahe İllallah diyor, Subhanallah diyor, Elhamdulillah diyor, Allahu Ekber diyor. Nasıl diyor? İşte bu bakışı kazanırsak, okumayı öğrenirsek ve kainata mana-yı harfiyle bakarsak işte o zaman sahabelerin o anlatmaya doyamadığımız güzel ahlakları bizde de tecelli etmeye başlayacak. Niye biliyor musun? Çünkü onları o hale sokan, o hassasiyetlere getiren Allah aşkını elde etmeye başlayacağız. Allah’ı tanıdıkça kalbimizde bir sönmeyecek alev, bir Allah aşkı ateşi yanmaya başlayacak. O Allah aşkının ateşiyle işte şu sorularına cevap bulacaksın: Abi, sabah namazına kalkamıyorum. Abi, namazlarımda huşu duyamıyorum. Şu ibadetimi yapamıyorum, şu konuda iradem çok zayıf Sürekli şu konuda günah işliyorum ama tövbe etmeye o günah yine iflah olmadan devam etmeme sebep oluyor. Tövbe etsem de tekrar o günaha düşüyorum. Bu gibi bütün arızalarımız imanın güçlenmesiyle çözülür. İman nasıl güçlenirmiş? Allah’ı tanımakla. Allah’ı tanıdıkça peşinden gelen Allah aşkı ve işte ahlaka sirayet ediyor. Bugün bütün Müslümanlarda gördüğümüz problemleri alt alta koyun Ne görüyorsunuz kardeşim? “Müslümanların şu problemi var.” dediğiniz ne varsa hepsinin temelinde şu limona o gözle bakamamak vardır. Sahabelerle bizi ayıran temel noktayı Bediüzzaman hazretleri fark ettiği için bakın bize nasıl bir dersle bakmayı ve görmeyi öğretiyor. Diyor ki: “Gel! Bütün bu ovaları, bu meydanları bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et. Bizi nereye sevkediyor kardeşim: Dikkat et! Dikkat çok önemli, senin namusun gibidir dikkat. O yüzden İslam düşmanları seni gaflete ve dikkatsizliğe itmeye çalışır. Sen de inadına ne yapacaksın? Dikkatini bir zırh gibi giyineceksin. “Bak!” diyor. Kur’an sana “bak!” diyor. Sürekli seni bakmaya teşvik ediyor. “Fenzur” diyor kaç ayetin başında değil mi? Bak! Bir nazar et, gözünü çevir bir bak. Bakmazsan ne oluyor? İşte bakmazsan kör olmaya başlıyorsun. Görememeye başlıyorsun. Allah hesabına bakmayınca, gözlerin kör bakmaya başlıyor. İşte bize bakmayı öğretiyor. Diyor ki: “Gel bütün bu ovaları Bu meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et! Boş bakma, dikkat et. Bunun perde arkasında bir şey var.” Yani insan doğmuş, büyümüş, 15 yaşına gelmiş, artık ülfet peyda etmiş. Alışkanlık besliyor. Artık gördüğü bir gül onu şaşırtmıyor. Fevkalade bir çiçeğin kokusu onu şaşırtmıyor. Bir arının uçuşu, bir sineğin kanadını çırpması Bir ineğin kan ve pislik arasından bir damla kan bir damla pislik karışmadan bembeyaz sütü akıtması onu şaşırtmıyor. Normal görüyor. Basit bir isim takıyor. İsim takınca sanki olayı çözdü 🙂 Adiyat perdesine atıyor. Halbuki senin gözünün -bir et parçası olan gözünün- görmesi ne kadar mucizeyse, güneşin orada asılı durması da o kadar mucizedir, bir çiçeğin kokması ve et parçası olan burnunun onu koklaması o kadar mucizedir. Bir limonun tadına baktığın zaman dilinin ondan tat almasını sağlayan mekanizmayı diline koyan ile limona dilinin tadabileceği tadı yerleştiren Zat’ın aynı Zat olduğunu bilmeden, bulmadan Nasıl Allah’ın bir olduğunu iman ederek şehadetle söyleyebilirsin ki? Bu ifadelerini halin, aklın, hayatın yalanlıyor. Çünkü sen Allah’ın bir olduğu öyle dilinin ucuyla söylüyorsun. Kainata şöyle bir bak, ikinci elin karışma ihtimali var mı? Bir kalemle iki kişi yazı yazabilir mi? Yazamaz. Bütün kainat La ilahe İllallah diyor. Şu limon bütün diliyle bize bağırıyor, kendi lisanıyla bize bağırıyor: “Ey insanlar! Bana bakın!” diyor. “La ilahe İllallah diye bağırıyorum. Beni duyun!” diyor. “Beni görün.” diyor, “Beni okuyun.” diyor. İşte mana-yı harfi bu demek. Onun bu sessiz çığlıkları bize ders veriyor. “Bakın, Allah birdir!” diyor. “Benim bağlı bulunduğum ağacın dallarını, yapraklarını fotosentez ile çalışarak bir besin ürettiren ve bana fayda sağlattıran aynı zamanda senin vücuduna bu limonu faydalı hale getirten bir ilah var.” İkinci bir el karışsa her şeyi karıştırır. Zaten hakimiyetin şe’ni gayrın müdahalesini reddeder de mi? Bir padişah bile, -ikinci bir el kendi saltanatına karışsa- kardeş katli vaciptir demiş bazı dindar padişahlar. Dindar olmasına rağmen kardeşinin katlini vacip ilan etmiş sırf saltanatı korumak için. Öbür türlü ne oluyor? İşte bir Cem Sultan olayıyla 17.000 kişi ölmüş mesela. Saltanata ikinci bir el karıştı diye. E dünyalık işlerde bu böyle. Kainatta en ufak bir elin karışabileceği boşluk var mı? Kainat o kadar hassas bağlarla birbirine bağlanmış ki hiçbir el karışamayacak derecede iş, adeta fabrikanın çarkları gibi işliyor. Bu limon bize haykırıyor işte. Bak diyor: “Beni yaratan kim ise dalımı yaratan da O. Benim yapraklarımın güneş ile bağlantısını sağlayan, o fotosentezi işlettiren aynı el.” diyor. “Benim bağlı olduğum toprak ve benimle beraber bütün türlerimin bütün cinslerimin bağlı olduğu toprağın sahibi aynı el.” diyor. “Beni yaratan kim ise güneşi yaratan da O.” Ne kadar büyük bir bağlantı var. Ne diyor üstad: “Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş’i de o halketmiş, o yaratmıştır.” Sivrisineğin gözünün görebilmesi için güneş lazım. Güneş olsa, göz olmasa ışığın ne anlamı var? Görecek bir göz lazım değil mi? İşte limon bize bağırıyor. Bak mesela limonda ne özellikler var? Bakıyorsun mesela C vitamini var. Antioksidan özelliği varmış limonun. E limon yediğin zaman bağışıklığın kuvvetleniyor. Kanın sulanıyor. Başka? Baş ağrısına, boğaz ağrısına tedavi. Özellikle böbreklere çok faydalı, böbrek taşına çok faydalı, karaciğere çok faydalı, sindirim sistemine çok faydalı. Kansere karşı, romatizmaya karşı, diş etine karşı stres hormonunu azaltmasına karşı bir sürü özellikler Cenab-ı Hakk bunun içine koymuş. Sadece o değil. E tadı diline göre, kokusu burnuna göre, şekli gözüne göre dizayn edilmiş. İçindeki faydalar da vücuduna göre dizayn edilmiş. Demek ki bunu yaratan kimse seni yaratan aynı Zat. Bunu yapan o odun parçası olamaz. Bu harikulade sanatı odundan bilmek odunluktur. Odunun da akıbeti yanmaktır. İşte kainata sadece mana-yı ismiyle bakan mana-yı harfiyle bakmayan adam böyle körlükler yaşadığı için böyle nankörlükler yaşadığı için perde arkasındaki eli görmüyor. Düşünsene mesela. Şunu perde varsay. Ben böyle bir kalemi aldım, kalemle yazı yazıyorum. Perde arkasındaki eli görmeyen adam bu perdenin yazdığını iddia etse ne kadar ahmakane durum olur. Desen ki: “Ya kardeşim! Sen görmüyorsun ama o perdenin arkasında bir el var. O el kalemi tutuyor. Senin görmemen onun olmadığı anlamına delalet etmez ki.” O sana dese: “İspat et.” Nasıl ispat edersin? “Ya o kalemin bu şiiri yazabilecek bir ilmi yok. İlim olabilmesi için hayatı olması lazım, kalem cansız, hayatı yok. Kudreti yok. Bıraksan perdeyi yere düşer, gücü yok. Hikmeti yok. Faydaları gözetemez, bilemez. Merhameti yok. O şiiri yazabilecek hissiyatı yok.” Böyle uzar gider. Demek ki bu sıfatlara sahip bir Zat olabilir. Her şeyi bilen, -Güneşi de bilen, toprağı da bilen- toprağı da yaratan; hükmü, gücü bulutlara, fırtınalara, her şeye yeten bir Zat olabilir ancak. İşte bu limon başlı başına bağırıyor. “La ilahe İllallah” diyor. “Allah’tan başka ilah yoktur.” diyor. Haykırıyor bize. Başka? Bütün bu işleri yapabilmesi için kusursuz bir limon yapabilmesi için “Subhan” olması lazım. Kusursuz olması lazım. Bütün kainata sözünü geçiren “Subhan” bir Zat olabilmesi lazım. Kendi başına Subhanallah diyor. Kimden kime ne kadar övgü varsa hepsi Allah’a aittir. Böyle bir işi yapmak övülmeye layıktır. Elhamdulillah diyor. Ve kendi lisanıyla bağırıyor: “Allahu ekber” Bu işi yapan sonsuz büyüklükte bir Zat ancak olabilir. O’nun büyüklüğünden bahsettiğimiz zaman her şey sonsuz küçüktür. İşte bize bütün bu bakışları kazandıran şu satırları dinleyelim: Evet gel, bütün bu ovaları bu meydanları bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et! Her birisinde o gizli Zat’tan haber veren işler var. Adeta her biri birer turra, birer sikke-mühür, birer hatem gibi o gaybi Zat’tan, o gizli Zat’tan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde bak! Bir dirhem pamuktan ne yapıyor? Pamuk nedir? Tohuma işarettir. Mesela zerre gibi bir afyon büzrü, bir dirhem gibi bir zerdali nüvatı çekirdeği, bir kavun çekirdeği nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemelerden daha tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha latif, daha leziz, daha şirin meyveleri hazine-i rahmetten getiriyorlar, bize takdim ediyorlar. Meyveleri hiç bu gözle görüp bu gözle yediniz mi? Baksanıza, şunun ambalajını yapan Zat nasıl bir ilme sahip! “Hadi kardeşim şöyle bir işi yap.” desen -bütün ateistlerden de destek alabilirsin- “Yap kardeşim.” desen yapamazlar. Bir elmayı, bir portakalı, bir limonu yapmaktan acizler. Tavuklar dese ki: “Siz misiniz ateistler?” “Tamam.” dese, “Bundan sonra yumurtlamıyoruz. Hadi ateistler bir araya gelin yumurtlayın bakalım.” Yumurtlayabilirler mi? Yapamazlar abi. Senin o hakir gördüğün tavuk, haberi yok ne iş yaptığından. Ya, sen bedavaya götürüyorsun. “İşte romatizmama şu iyi geliyor, karnımın açlığına bu iyi geliyor, şuraya bu iyi geliyor bu iyi geliyor.” diyerek bedava diye götürüyorsun. Hiç mümkün mü kardeşim, senden hesap sorulmasın, bedel istenmesin? Bu kadar mucizeleri senin için çalıştıran, bütün kainatı “La ilahe İllallah” diye bağırttıran bir Allah elbette, sen bu koca musikaya karşı, bu koca zikre karşı kör ve sağır kalırsan, onların zikirlerini duymaz ve tasdik etmezsen, onların her emrine itaat ettikleri sonsuz kudret sahibi olan Rabb’e itaat etmezsen, arı balını yaparken sen de kendi balın olan secdeni yapmazsan işte cehennem de seni çağırıyor. Cehennem de bu itaatsizliğini, bu secde etmeyip başkaldırışını cezalandırmak için sabırsızlıkla bekliyor. Allah muhafaza. Rabb’im böyle bir yanılgıdan bizi korusun. Ve bütün kainat böyle sana Rabb’ini tanıtmak için adeta haykırıyor, La ilahe İllallah diye bağırıyor. Sen bunu görmezsen, seni bu kadar sevdiğini ilan eden Zat’ı sen de secde ederek o sevgisine mukabele ederek sevdiğini göstermezsen sevildiğini bildirip sevdiğini ilan etmezsen ne kadar büyük bir körlük, ne kadar büyük bir nankörlük oluyor Ve bugünün insanıyla ve Asr-ı Saaddet’teki ve ondan sonraki halifelerin Hulefa-i Raşidin dönemindeki kalite farkını ortaya koyuyor. Onları o seviyeye çıkaran yoldan biz de gitmezsek bize kalite kazandıran tevhid gözlüğünü takmazsak işte biz bugünün dünyasında yuvarlanıp gideriz, sürekli dizimizi dövmeye başlarız. Rabb’im o günlerin hasretini sizlerin güzel ahlakıyla dindirsin inşallah. El- Fatiha. Çınaraltı logosu

Mezuniyet Balosu Rezilliği! – Serkan Aktaş | #SorunÇözüldü

-Neden çay değil -Evet ALLAH’ın nimeti çoktur çay gibisi yoktur ama kahvede onun bir nimetidir o yüzden bugün geç saat oldu şuan 12:30 kahve ile başlıcaz. bilmiyorum sizlerde böyle bir olaya tanık oldunuzmu ama köylerde olan hanım kardeşlerimiz veya böyle yaşı ileri olan teyze kategorisine girenler böyle kahvehanelerin önünden geçerken erkekleri görünce yüzlerine peçe kapatırlar veya yüzlerini gizlerler veyehut ordan traktör’ün kasasında tarlaya doğru giderken veya biryere giderken sırtını,arkasını döner ve kendini bir şekilde gizler ama çok gariptir aynı kişiler şehirde bir düğün olduğu zaman o yüzünü sakladığı kişilere karşı daha farklı bir durumda çıkıp oynamaya başlıyor orda utanırken,orda utanmama sebebi nedir ? sanırım herhalde köydeki adetler gelenek görenekler islamiyetin yasaklarının önüne geçmiş yani şunu demeye çalışıyorum “ayıpdır” günahın önüne geçmiş hani günah olduğu için değil de ayıp olduğu için sanki orada gizler bir hale girmiş ve şöyle bir durum da oluyor Ya aman ne olacak ki yani. Bir kere düğün oluyor ya, Her zaman olmuyor ”E bir kerede olsun canım” diye başlayan hadise işi çok farklı boyutlara götürebiliyor Hatta misaller misalleri açıyor şunu da söylemek istiyorum çok zor durum da yalan söyleyen birisi Tekrardan zor bir duruma düştüğün de veya O durum onu zorluğa sürükleyeceği bir zaman da yine yalan söyleyecektir ! Şimdi bunları neden anlattınız dersen.. Şundan dolayı söylüyorum arkadaşlar sizi fehminize bırakıyorum.Bir yerlerden elbette sizde bunu bağlicaksınız Liseli kardeşlerimizle konuşuyoruz ,Üniversite son dönem olan kardeşlerimizle konuşuyoruz Mezuniyet balosunu öne sürüyorlar ve diyorlar ki : ”Yani işte 12 sene okudum ben, 12 senenin stresini atmak istiyorum.Zaten Dünya üstüme geliyor.Anne Baba baskısı,Sınav baskısı , Bunlardan kurtulmak için İşte nolcak ya felekten bir gece çalalım.” Yani Allahın kader planın da düzenlediği bir geceden çalalım şeytan ile beraber kullanalım der gibi konuşuyor. E sonra da” O kadar Üniversite okuduk kardeşim dirsek çürüttük biz! O şekilde de kendimizi rahatlatmamız lazım ya bunu da bize çok görmeyin kardeşim yani” Diyerek ne yapıyor.. kendince O zorluyla bir fetva buluyor He şimdi her mezuniyet balosu elbette aynı değildir bilemiyorum. Şimdi ama günümüz içinde bunu konuşurken,Mezuniyet balosun da Anne Babaların da desteklediği bir şekilde… ”Aman ne olacak ya bir kereden bir şey olmaz”Diyerek İmam Hatip okuyanlar veya İlahiyat okuyan kardeşlerimiz, Fark etmez diğer Liseler ve Üniversitelerden mezun olanlar Çok fena bir geceye adım atıyorlar Ha abi ben içmiyorum ya diyerek o ortamda günahların böyle cirit attığı bir ortamda ne kadar gözüne hakim olacaksın ve ne kadar kendini koruyabileceksin. Malesef kusura bakma kardeşim sen kendine bir şekilde fetva bulmaya çalışıyorsun. Ama bahanen neydi ? Bir kereden ne olacak. E şimdi zor durum da kalınca yalan söyleyen bir adam gibi… Bak şimdi misaller birleşmeye başlıyor Sen arkadaş ortamında her zorlandığında ”Ne olacak ya arkadaşımı kıramıyorum” Diyerek her türlü günaha o zaman meyil mi edeceksin yani. Kendine sorman gerekiyor Ve ”Herkes yapıyor ya ne olacak ki bütün arkadaşlarım gidiyor. O arkadaşlarımın yanında ben nasıl ezik kalabilirim.Onlara ayak uydurmam lazım.Beni böyle bilirler,Beni şöyle söylerler” Diyerek o köydeki insanları görünce gelenek görenekle yüzünü kapatıp sonra düğün olunca karşılarında açılıp saçılıp oynayanlardan senin farkın kalıyor mu ? Sen neye göre hareket etmeye çalışıyorsun yani. Cenabı Hakkın emirlerinin dışına arkadaşların için mi çıkmış sayılıyorsun. Bunu kendine sorucaksın sen. Şimdi bununla alakalı arkadaşlar çok kıymetli bir yer var Tam da günümüz hadiselerini eski zamandan bugüne vuruyor. ”Hem nasıl ki bir Cazibedar Sefihane ve Sarhoşhane şaşalı bir eğlence bulunsa -Bahsettiğimiz balolar gibi… Hani böyle beş yıldızlı oteller tutuluyor ya,Öyle şaşalı bir eğlence bulunsa Çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar… -Yani dinine düşkün olanlar dindar olanlar. dahi o cazibeye kapılıp hakiki vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar” Yani sanki ”Aman ne olacak ya bir gün de dindar olmayalım. Bir gün de böyle keyfimize bakalım” Diyerek o vazifesini unutup o sefihane ortama ayak uydurarak onlardan daha fena bir vaziyete düşebiliyor. ”Öyle de, bu asırda insan hayatı özellikle insanın sosyal hayatı hayat içtimaiyesi öyle dehşetli fakat cazibeli ve elim fakat meraklı bir vaziyet almış ki İnsanın O ulvi latifelerini Cenab-ı Hakkın verdiği ulvi hissiyatları kalp ve aklını nefs-i emmaresinin o kötülüğü emreden ona kötülüğü fısıldayan o nefsinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerini düşüttürüyor. Hatta hakkınızı helal edin belki sizin mahallenizde veya katıldığınız düğünlerde de vardır Yahu arkadaş adam bu belki biraz ağır mesele olcak ama bunu söylemek istiyorum yani Adam normalde karısını cadde de çıkartıp oynatmaz. Buna izin vermez ! Ama, Ya öyle şeylere tanık oluyorum ki Bir gün yeni evlendiğim zamanlar da ev arıyorum arkadaşlar Bursadayız ev arıyorum Bi ara caddeye girdim binaların arasına bi Mahalle düğünü oluyor. Yahu ne göreyim ya , Tesettürlü kardeşlerim çıkmışlar orda oyun oynuyorlar ve yani belli evliler çünkü çoluk çocukları da etrafların da oynuyorlar burda bahsettiği gibi orda erkekler , Yani alkış tutarak izliyorlar. Acaba kendi karısını mı izliyor yoksa başkalarının karısını mı izliyor. Şimdi açık konuşmak gerekirse orada ki başka erkekler o adama dese ki ya kardeşim hanımın çıksa da biraz oyun oynasa Morelimiz bozuk,sonuçta düğün ortamıdır biraz bizde eğlenelim. Heralde cinayet çıkar deme ? Yani karaktersiz adam aynısını yapıyorsun be..Farkı varmı yani bu hadiseden. Biraz böyle şuurlu düşünmek lazım Hee sen ne kadar genişsin onu bilemeyiz ! Biz geniş olmayanlara konuşuyoruz burda ! Zaten Mü’minin şuurlusu bu gibi durumlarda belli olur kardeşim. Orada o arkadaşların seni Cenab-ı Hakkın karşısında savunmayacakalar. Onlar ölümü öldüremiyorlar,Kabir kapısını kapatamıyorlar. Sen neden arkadaşlarım ne der ? diye takılarak Cenab-ı Hakkın ne dediğini umursamaz bir hale düşüyorsun ! Acaba dediğim gibi imanın da biraz zayıflık olmuş olabilir mi sence. Hani hep diyoruz ya ”Ya bir kereden bir şey olmaz” Diye Arkadaşlar senin çok küçük gördüğün o bir kere meselesi var ya, Bir kıvılcımla nasıl ki bir köy yanar bir şehir yanar.senin yaptığın O cüz-i o küçücük gördüğün bir hatayla büyük felaketlere kapı açarsın farkında olmazsın. Ama dostlarından ayrılamıyorsun çünkü bütün sıkıntılarda,Musibetler de senin yanında onlar olcak dimi. Böyle bir hata yaparsam benden yüz çevirirler bir daha yüzlerine bakamam. O zaman bende sana şunu söyle söylim kardeşim. Hem deme bende herkes gibiyim. Herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık yapar. O musibetler de sıkıntılar da o sınav streslerin de beraber olmak denen teselli ise, Kabrin öbür tarafında pek esazsızdır. ”Ama arkadaşlarım benle küsecekler” Küssünler kardeşim çok mu önemli ! Yaptığın Amellerde Allah’ın rızası olması gerekiyor.Eğer O razı olsa bütün Dünya küsse ehemmiyeti yok. O kabul etse bütün halkı red etse,Bu seferde tesiri yok O yüzden gaye Cenab-ı Hakkın rızası dahilinde işler yapmaktır. O hangisinden razı olur ve hangisi hoşuna gider,Onu yapmaktır.Senin yapman gereken de budur zaten. Gençlik rehberinde izah edildiği gibi ”Gençlik hiç şüphe yok ki gidecek.Yaz Güze ve Kışa yer vermesi ve Gündüz Akşama ve Geceye değişmesi Katiyetinde gençlik dahi ihtiyarlığa veya ölüme değişecek. Eğer o fani ve geçici gençliğini İffetle,Namusla hayrata istikamet dairesin de Cebab-ı Hakkın istediği tarzda sarf etse Onunla Ebedi,Baki bir gençliği kazanacağını bütün semavi fermanlar mücde ediyorlar. Madem hakikat budur ve madem helal dairesi keyfe Kafidir. Ve, Madem haram dairesinde ki bir saat lezzet bazen 1 sene ve bazen 10 sene hapis cezasına çektirir. Elbette gençlik nimetine bir şükür olarak o tatlı nimeti iffette ve istikamette sarf etmek elzemdir. Ve lazımdır…

Gözyaşlarınızı Tutamayacağınız Bir Hikaye- Muâz bin Cebel (ra)

Haram ve helali en iyi bilen sahabe, peygamber mektebinin en zeki öğrencisi… …alimlerin imamı, Kuran’ı en iyi bilenlerden, bir tevhid kahramanı… …elçinin elçisi Muâz bin Cebel’i konuşacağız bugün. İman ettiğinde 18 yaşındaydı. İkinci Akabe Biatı’nda bulunan 74 kişiden biri olmak şerefine erişmiş ve… …ensardan olmuştu. Peygamber efendimiz (as) Medine’ye hicret etmeden evvel… …Muâz bin Cebel arkadaşlarıyla küçük bir çete kurmuştu. Putlara karşı gizli bir mücadeleyi Medine sınırları içinde başlatmışlardı. Muâz gönlüne girmeyi başardığı evin gencine hidayet pınarlarını taşıyor… …Allah’ın izniyle hidayete erişen o genç, o pınarlardan kana kana içiyor ve… …evlerdeki putlar kırılıyordu. Önce mahallelerdeki gençleri kazanan Muaz’ın halkası günden güne genişliyordu. Putları kırdıran genç Muaz tevhid için verdiği mücadelede… …diğer gençlere neler söyleyeceklerini de iyice belletmişti. Daha kendini korumaktan aciz olan bu putlar sizleri nasıl korusun ki size ilah olsun. Öyle bir zâta iman edin ki hiçbir kimseye muhtaç olmasın, …sizin her derdinize derman olacak bir kudrete sahip olsun. Zekası ve gayretiyle Yesrib’in Medine’ye dönüşmesinin mimarındandı Muaz. Bu mücadelesiyle İbrahim peygamberin ayak izini takip ediyor, …tıpkı asrın İbrahim’i oluyordu. Artık hazırdı Medine Kutlu Nebi’yi misafir etmeye. Ebede kadar sürecek ev sahipliğiyle Medine’nin şereflenmesine çok az kalmıştı. Hazırdı Medine hiç olmadığı kadar. Hazırdı Nebi’ler Serveri’nin nuruyla nurlanmaya. Hazırdı sineleri yakan aşk ateşine ocak olmaya. Yürekleri heyecanla titreten haberler Muaz’ın kulağına da ulaşmıştı. O gün söylenen o müjde kıyamete kadar başka hiç kimseyi bu denli bir saadete kavuşturamayacaktı. Çünkü saadet asrıydı o. Çünkü sebeb-i saadet; Allah’ın sevgilisi Muhammed Mustafa (sav) Kuba’dan yola çıkmış Muaz’a doğru geliyordu. Medine’deki her kulak teyakkuzda bekliyordu. Hurma ağacının üstüne çıkmış bir genç bağırdı avazı çıktığı kadar; …”sizlere müjde ey müminler, o geliyor, saadetimiz geliyor, Allah’ın nebisi geliyor!” Bütün Medine, binlerce kişi, o güzeller güzelini karşılamaya… …aşkla kaynayarak koşuyorlardı. Veda Tepesi’ne koşuyorlardı, tefler çalınıyordu… …hep bir ağızdan “Taleal Bedru” söyleniyordu. “Ay doğdu üzerimize, veda tepelerinden… …şükür gerekli bizlere Allah’a davetinden.” Nur gibi ışıl ışıl yüzüyle çölün ortasında… …istiridyenin içindeki inci gibi ışıl ışıl parlıyordu Allah’ın Habibi. Muaz da oradaydı, gözünü ondan alamıyordu. Sevincinden ağlayanlar, neşe saçanlar… …resulullah aleyhissalatu vesselamın devesinin yularını tutup kendi evine çevirmek isteyenler… …onu misafir etme şerefine nail olmak isteyenler vardı. “Bırakın” dedi Allah’ın elçisi, “deve memurdur, o durması gereken yerde durdurulacaktır.” Ve gerçekten de devesi Kasva önce Mescid-i Nebevi’nin yerinde durdu sonra… …öyle birinin evinin önünde durdu ki o zât peygamberimizi misafir etmişti. O zâtı da İstanbul misafir ediyor. O zât Muâz bin Cebel’in arkadaşı Halid b. Zeyd. Yani nam-ı diğer Ebu Eyyûb el-Ensarî (Eyüp Sultan)’den başkası değildi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem 6 ay kadar onun evinde kaldığında… …o evin uğrak bir ziyaretçisi de Muâz bin Cebel olmuştu. Daha sonra Mescid-i Nebevi inşaa edilip Efendimiz aleyhissalatü vesselam oraya taşındığında da… …her zaman ona uğrar ondan ilim öğrenirdi. Onu görmeden duramaz olmuştu. Nasıl bir aşktı ki bu ey Muaz, …onu göremeyen gözler kan ağlar, ona kavuşamayan yürekler kor alev olur, yanar da yanar. Sen ne bahtiyardın ki o gözlere baktın, o gözler sana gülümsedi, … ne bahtiyardın ki elini öptün, o pamuktan yumuşak, gülden güzel kokan elleri. Rasûlullah da onu çok severdi. O peygamber mektebinin en zeki, en kabiliyetli talebelerinden biriydi. Öyle ki bir gün şöyle buyurmuştu Allah’ın peygamberi: “Kuran’ı şu dört kişiden öğrenin” demişti; Abdullah b. Mesud, Huzeyfe’nin azatlısı Salim, Ubeyy b. Ka’b’dan ve Muaz b. Cebel. yine başka bir gün fahri kainat efendimiz aleyhissalatü vesselam onun hakkında “ümmetimin helal ve haramı en iyi bileni Muâz bin Cebel’dir” buyurmuştu. O günlerde fetva veren 5-6 sahabeden biriydi Muaz. Resulullah aleyhissalatu vesselam onun için “Muâz ne iyi adam” diye iltifatlarda bulunurdu. Mahşer gününde bir ok atımı mesafede tüm alimlerin önünde yürüyeceğini söylemişti. İnsanlara iyiyi ve hayırlı olanını öğretmesi ve …güçlü bir imana sahip olması sebebiyle sahabeler onu Hz. İbrahim’e benzetirdi. Hz Ömer hilafeti zamanında fıkhi meseleler için Muâz b. Cebel’e başvurulmasını tavsiye ederdi. Hz Ömer de onu çok severdi. Halifeliği döneminde çok defa şöyle demişti: “Muâz olmasa Ömer helak olmuştu… …kadınlar Muâz gibisini doğurmaktan acizdir” derdi. Hatta Muâz öyle bir kâmete sahipti ki onun vefatından çok sonra, Hz. Ömer şehit edildiği darbeyi aldıktan sonra… …yerine bir halife bırakıp bırakmayacağı ona sorulmuştu, O “Muaz (r.a.) yaşasaydı hiç düşünmeden Muaz’ı (r.a.) bırakırdım. Fakat ben sizi Rasulullah Asleyhisselatü Vesselam’ın bizi bıraktığı gibi bırakıyorum.” demişti. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Medine’ye hicret ettikten sonra tıpkı kendi gibi âlim olan Abdullah ibn-i Mesud’la (r.a.) kardeş ilan etti Muaz’ı (r.a.). Abdullah’ın (r.a.) ensarı oldu Muaz (r.a.). Onla her şeyini paylaştı. İlimdeki derinliğini de. Muaz (r.a.) güzel konuşur, güzel giyinirdi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, ona tatlı dilli olmayı tavsiye etmişti. Hatta Muaz Bin Cebel (r.a.) bir gün Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a sordu. “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) Cennet’e girdirecek ve Cehennem’den uzaklaştıracak amel nedir?” dedi. Efendimiz (a.s.m) buyurdu ki: “Sen zor bir şey sordun fakat Allah dilediğine bunu kolaylaştırır. Şirk koşmadan Allah’a ibadet et, namaz kıl, zekat ver, ramazan orucunu tut ve haccet.” Sonra buyurdu ki: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da hatayı giderir. Geceleyin kıldığın teheccüd namazı da böyledir.” buyurdu. Sonra buyurdu ki: “Sana işin başını ve onun direğini ve zirvesini haber vereyim mi?” “Evet ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.)” dedi Muaz (r.a.). “İşin başı İslam’dır, onun direği namazdır ve zirvesi de cihattır.” Sonra buyurdu ki: “Bütün bunların özünü, hepsinden ötesinde olan can damarını haber vereyim mi?” Muaz Bin Cebel (r.a.): “Evet Ya Rasulallah (a.s.m.)” dedi. Ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dilini tuttu “Buna engel ol.” buyurdu. (Gök gürültüsü sesi) “Ey Allah’ın Rasulü (a.s.m.) biz konuştuğumuz şeyden de sorumlu tutulacakmıyız?” dedi Muaz(r.a.) Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: (yankılı bir sesle) “Ey Muaz (r.a.) insanları yüzleri üstüne Cehennem’e atan dilleriyle söylediklerinden başka nedir ki?” (Kuvvetli gök gürültüsü sesi) Yine bir hadiste geçtiği üzere her sabah insan vücudundaki azalar dile yalvarırlarmış. “Ne olur bu gün bizi azaba götürecek bir şey söyleme.” diye. Evet “Dilini tutan kurtuldu.” hadisini hatırlayalım ve tutalım dilimizi. Allah insana 2 kulak, 1 ağız vermiş neden bilir misiniz? Çünkü 2 dinleyelim 1 susalım diye. Eskilerin tabiriyle “Söz gümüş ise sükut altındır.” Öyleyse bize ya hayır söylemek ya da susmak düşer. Hayır söylerken de her daim doğrudan şaşmamalı. Yılandan korkmadığı kadar yalandan korkmalı. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Bu zamanda her şeyden evvel bize en lazım olan şey doğruluktur. Sonra yalan söylememektir. Sonra her zaman doğruyu söylemek, sıdk üzere olmaktır.” “Eğer biz doğru İslamiyet’i ve İslamiyet’e layık doğruluğu hal ve tavırlarımızda göstersek sair dinlerin fertleri kavim kavim İslam’a girerler.” diyor. Muaz’da (r.a.) doğruluğun aynasıydı adeta. Sözü en doğru olan Muhammed-ül Emin’in elçisine de böyle olmak düşer. Günlerden birinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Yemen’in talebi üzerine onlara İslam’ı öğretmek, onların şer-i işlerini halletmek üzere Muaz’a (r.a.) Yeman’e gönderileceğini söyler. “Sana halledilmesi için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye Muaz’a (r.a.) sorar. O zeki talebesi Hazreti Muaz (r.a.): “Allah’ın kitabındaki hükümlerle hükmederim ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.)” dedi. Rasulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam: “Eğer Allah’ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?” diye sordu. Hazreti Muaz (r.a.): “Rasulullah’ın (s.a.v) sünnetine gör hüküm veririm.” dedi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu sefer de: “Rasulullah’ın (s.a.v.) sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan ne yaparsın?” diye sordu. Muaz (r.a.):”O zaman kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm.” dedi Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bundan son derece memnun oldu, bu memnuniyetini şöyle ifade etti: “Allah’a hamd olsun ki Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisini Rasulullah’ın razı olduğu şeye muvaffak kıldı.” Rasulullah’ın (s.a.v.) elçisi ne demek? Evet! O, Allah’ın elçisinin elçisiydi. Efendimiz (s.a.v.) onu Medine’nin çıkışına kadar uğurladı. Çok az kişiye bunu yapardı. Ne Muaz (r.a.) ne de Nebiler Nebisi (s.a.v.) birbirinden ayrılmak istemiyorlardı. Zaten ağlamaklı olan Muaz’a Rasulullah (s.a.v.) şöyle söyledi: “Ya Muaz (r.a.) belki seninle bir daha görüşemeyiz, bu son görüşmemiz olur da sen Medine’ye geldiğinde benim kabrimi ziyaret edersin (Gümleme sesi). Muaz (r.a) bunları duyunca göz yaşlarına boğulur. Ne demekti Rasulullahsız (s.a.v) bir ömür? Ne demekti onu göremeden yaşamak? Hep gündüzü yaşayan geceyi nerden bilsin? Kainatın güneşi eğer ahirete giderse o zaman ne tadı kalırdı bu alemin. İşte biz o tatsız alemin içindeyiz. Muaz Bin Cebel (r.a.) son görüşmeyi uzatmak, biraz daha vakit geçirmek, biraz daha faydalanmak istiyordu. “Ya Rasulallah bana tavsiyelerde bulun.” diye ricada bulundu. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam dedi ki: “Her ne halde ve nerede olursan ol Allah’tan kork.” buyurdu (gök gürültüsü sesi) Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana biraz daha tavsiyelerde bulunur musun?” dedi. Rasulu Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bu sefer: “Günahın arkasından hemen bir iyilik yap ve hayır yetiştir ki o günahını yok etsin.” dedi. Hazreti Muaz (r.a.) “Ya Rasulallah (s.a.v.) bana tavsiyelerini arttır.” diye dileğini tekrarladı. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam: “İnsanlara güzel ahlak ile muamele de bulun.” buyurdu. ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın son tavsiyesi de şu oldu: “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz. Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilafa düşmeyin.” Bu gün içinde ne kadar anlamlı nasihatler değil mi? Ve Muaz (r.a.) Yemen’e gitti. Gözünde tülleniyordu hatıralar, unutamıyordu. Nasıl unutsun? Allah’ın peygamberiyle bir dakika geçirseniz, sizler unutabilir misiniz? Hasretle gün sayıyordu; belki bir ümit Medine’ye dönerde son kez görürmüydü acaba gül yüzlü peygamberi. (s.a.v.) Nasip olmadan acı haber ulaştı Yemen’e. Kainatın gülü solmuştu. Rabbine kavuşmuştu Allah’ın elçisi. Ve Allah’ın elçisinin elçisi olan Muaz’a da (r.a.) ızdırap dolu günler düşüyordu. Unutulmaz hatıraların bakiyesini ebediyete saklarken, ondan öğrendiği ilmi ve ahlakın en ince güzelliklerini yansıtıp, en hayırlı ayna olma çabasındaydı. Çok güzel ahlakları vardı Peygamberin (s.a.v.) aynası olan, elçisi olan Muaz’ın (r.a.). Mesela Muaz (r.a.) öylesine cömertti ki kim ona gelip ondan ne isterse hiç tereddüt etmeden verirdi. O yüzden fakir bir hal üzerineydi. Devir Hazreti Ömer (r.a.) devriydi. Halife Ömer (r.a.) onu zekat toplaması üzerine memur tayin etmişti. Günler sonra evine döndüğünde hanımı ona sordu “Neden hiç bir şey getirmedin?” dedi. Halbuki tüm zekat memurları hane halkları içinde bir şeyler getirirler. Bunu duyan Muaz (r.a.) dedi ki: “Nasıl getireyim? Benimle beraber bir murakıp vardı. Ne görse kaydediyordu.” Hanımı sinirle evden çıktı. Çıkarken de söyleniyordu “Allah Rasulü (s.a.v) sana güvenirken, Ebu Bekir (r.a.) güvenirken Ömer’e (r.a.) ne oldu da güvenmedi? Halifenin huzurunda aldı soluğu. Durumu şikayet etti. Ömer (r.a.) hiddetlendi. Çok sevdiği, güzel yüzlü, uzun boylu, İbrahim (a.s.) huylu, âlim Muaz’a (r.a.) yakıştıramamıştı bu ithamı. Huzuruna çağırttı Muaz’ı (r.a.). Muaz Bin Cebel (r.a.) dedi ki: “Ne yapayım ey mü’minlerin emîri; hanımımı başka türlü susturamazdım ki. Başımdaki her gördüğünü kaydeden murakıp Allah’tır.” Ömer (r.a.) bu cevabın üstüne bir kez daha takdir etti Muaz’ı (r.a.) Halife’de kendine yakışanı yapmış, Muaz’ın (r.a.) hanımının gönlü kalmasın diye bir miktar hediye Muaz’a tahsis etmişti. Geriye Muaz’ı (r.a.) ikna edip nasihatle göndermek kalmıştı. “Ya Muaz (r.a.) ehlinin senin üstünde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını veresin ey aziz.” Bu günün dünyası böyle azizlere muhtaç. Onların iz düşümünü bekliyor. Hazreti Ömer (r.a.) bir gün sordu sahabelere: “Allah’tan bir şey isteseniz ne isterdiniz?” diye. Sahabeler saydılar. Kimisi dedi ki bu oda dolusu mal isterdim, ta ki hepsini İslam için harcayayım, sadaka vereyim. Kimisi dedi ki bu oda dolusu doru at isterdim ki mücahitlere vereyim İslam için savaşsınlar. Sonra onlar döndü Hazreti Ömer’e (r.a.) sordular: “Sen ne isterdin Ya Emir el Mü’minin.” diye. Ömer duraksamadan cevap verdi. Bu oda dolusu Muaz (r.a.) gibi, Ebu Ubeyde (r.a.) gibi adamım olsun, onlarla omuz omuza İslam’ı tüm (gümleme) dünyaya yaymak isterdim dedi. Muaz (r.a.) öyle bir duruş sergiledi ki unutulamayan oldu ve unutulamaz hatıralar bıraktı arkasında. Bazıları da öyle hatıralar ki hiç bir dünya servetiyle alınamaz. Misal vermek gerekirse: Hazreti Muaz radiyallahu anh kendisi anlatıyor. “Ufeyr adlı bir bineğin üzerinde yolculuk ederken Hazreti Peygamberin Aleyhisselatü Vesselam terkisindeydim. Rasulullah (.s.a.v.): “Ey Muaz (r.a.) Allah’ın kulları üzerindeki hakkını ve kulların Allah’ın üzerindeki hakkını bilir misin?” diye sordu. Ben “Allah ve rasulu (s.a.v.) daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine Hazreti Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu. “Alah’ın kulları üzerindeki hakkı Allah’a kulluk ve ibadet etmeleri, ona hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine ortak koşmayan kimselere azap etmemesidir.” (metal gümleme sesi) Ben “Ey Allah’ın Rasulü (s.a.v.) inasanlara bunu müjdeleyeyim mi?” diye sorunca Rasul-ü Ekrem (s.a.v.): “Hayır müjdeleme zîrâ bu müjdeye güvenip gevşeyebilirler.” cevabını verdi. Muaz (r.a.) ise bu hadisi son nefesinde rivayet etmişti. Evet ölüme yürüyordu Muaz (r.a.). Ölüme yürürken hasletle beklediği vuslatına kavuşur gibi yürüyordu. Zindanda şafak sayan bir mahkumun beraatine kavuşması gibi yürüyordu. Gözlerinde sevda yaşları; yüzü ağlıyor ama ruhu gülüyordu. 35 yaşındaydı. Bir veba salgını yayılmıştı. Öncesinde 2 hanımını ve 2 oğlunu gözleri önünde toprağa koymuştu. Canından 4 parçayı ahirete göndermesine rağmen o imtihanın şiddeti ona hiç kötü bir söz söyletmemişti. Veba onu da yakalayınca, parmağından vücuduna yayılırken, canı fevkalade acıyınca korkmaya başlamıştı Muaz (r.a.). Ama onun korkusu bizim gibi ölüm korkusu değildi. Acaba bu can havliyle yanlış bir şey söyler de Allah’a isyan eder miyim? Diye bir korku sarmıştı Muaz’ı (r.a.) “Allah’ım” dedi. “bu dert ne kadar büyürse büyüsün beni hep sabredenlerden bulacaksın.” Bakın nasıl gidiyor o büyük insan Rabbine. O son anlarında söylediği cümleye bakın. Açtı ellerini Rabbine”Allah’ım bir ömür senden korkarak yaşadı. Haşyet üzere olmaya çalıştım. Ama şimdi senden ümitliyim. Sen de bilirsin ki ben, dünyanın ne akan nehirlerine, ne salınan ağaçlarına takıldım. Sadece isteğim senin affına, mağfiretine mazhar olmaktır. Beni affınla, mağfiretinle karşıla diyor. Bir ara nefesi kesiliyor. Kendine geldiğinde diyor ki: “Ya Rabbi, ister boğazımı sık, ister nefesimi kes, ister canımı al. İzzetinin hakkı için ben seni çok seviyorum.” diyor (gök gürültüsü sesi) İşte bu sözleri söyleyerek Rabbine yürüyor. En ufak bir imtihanda Allah’a isyan etmenin, Allah’ın verdiği kaderi şikayet etmenin yerine şükredip, Allah’ı sevenlerden olmanın gereklerini tam manasıyla Muaz (r.a.) gibi yerine getirmek ve Muaz (r.a.) gibi en güzel dönüşle Allah’a dönmenin vakti gelemedi mi? Allah’a emanet olun. Çoğunluk Altyazı M.K.

Günahlarından Kurtulmak İstiyorsan Bu Video Tam Senlik!

Şimdi bazen geliyor kardeşlerimiz, diyorlar ki Serkan Kardeşim, bana öyle bir nasihatta bulun ki O, aklıma geldiği zaman günahlardan çekineyim. Yani, öyle bir şey olsun ki sürekli zihninde o olsun, Allah’tan korkayım. İşte, bugün onu konuşucaz. İşte, bu sorunun cevabını dedik ki gidelim Önceden bu soruyu soranların ve belki de cevabı alamadan gidenlerin, olduğu yerde cevaplayalım. Yani mezarlıkta. Belki de onlarda böyle sordular; Biz ahiretimizi ne surette kurtaracağız Çünkü ölüp gidecez, bize bir nasihatta bulun diye gittiler, birilerinden bu soruların cevaplarını aradılar. O yüzden, cazibedar bir fitne içinde bulunan ve aklını kaybetmeyen bazı gençlerle karşılıklı bir konuşma yapacaz, bugün. Ama burda dikkat çeken bir mesele var Cazibedar bir fitne ne demek? İşte diyor ki; Bir kısım gençler tarafından şimdi ki aldatıcı Cazibedar levhiyat o cazibedar günahlar Hevesatın hücumları karşısında nefsimizi kendine çeken O, nefsani isteklerimizi O, heveslerimizi günahların içine çeken hadiselerin Hücumu karşısında ahiretimizi ne surette kurtaracağız? diye soruyorsunuz. Bende soruyorum ve cevabını arıyoruz. Bir kelime vardı orda, Cazibedar bir fitne Kendine çeken, cazip gelen, insanı cezbeden Yanlış olduğunu bildiğin halde o rüzgara kapılıp Onun kapısına gitmen. İşte, bu şeye benziyor aslında Evlerinizde vardır böyle, bazen görmüşsünüzdür Tavandaki avizenin etrafında ki öyle söyleyeyim Sineklerin, evde bir arı, kelebek varsa sürekli o ışığa çarpıp geri gelmesi ve tekrar çarpıp tekrar geri gelmesi En sonunda ölmesi. Yani aslında orda kuvvetli bir ışığın yanında Çok kuvvetli yüksek derecede bir ısı var. Genelde o ampullerde hani eski tip ampullerde Yüzde beş ışıktır, enerji olarak verir. Yüzde doksan beş ısıdır. Elinle ampulu sökemezsin, yani bu kadar sıcaktır. İşte, ona kelebek çarpıyor, yanıyor, geri kaçıyor. Tekrar çarpıyor, yanıyor, geri kaçıyor Ölene kadar ona gidip kendini vuruyor. İşte bizler de aynen öyleyiz. O günahlar, bizi öyle kendine cezbediyor ki Yanlış olduğunu bildiğimiz halde Aklımız, bunu yapma üzüleceksin, perişan olacaksın Vicdan azabı çekeceksin dediği halde Aynı şekilde, kalbin; bak pişman olmuştun Yine pişman olacaksın dediği halde O günahlar, bizi kendine öyle bir çekiyor ki Aklın ve kalbin önüne hisler maalesef perde oluyor. Nefsimize düşkün olduğumuz içinde, en büyük mesele olan bizi bekleyen bir hesap gününün olduğunu unuttuğumuzdan dolayı. Cenab-ı Hak’ın, bizi gördüğünü unuttuğumuzdan dolayı Hiçbir şey yokmuş gibi, o günahlara dalıyoruz. Belki de keyifli şekilde, güle güle, oynaya oynaya Ahiretimizi kaybediyoruz. O yüzden daha aklını kaybetmeyen kardeşlerimle Böyle bir sıkıntıya, kendi adıma ve sizin adınıza Bir çare aramak için, gelin beraber okumaya devam edelim. Şimdi böyle bir durumda, Bediüzzaman soruyorlar ya Acaba nasıl bir cevap veriyor. Saatlerce nasihat eder diye bekliyorsun değil mi… Bir cümle söylüyor. Diyor ki; Kabir var hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Hristiyanda olsa, Yahudi de olsa Ateistte olsa, Müslüman’da olsa ölecek. Kabir var. Ve oraya girilecek. Oraya girmek için de üç yol ve üç tarzdan başka yol yok. Onlar ne? İmanlı şekilde gitmek. Ve imanlı olduğu halde ya da imanlıyım deyip gafletle gitmek. Diğeri de imansız bir şekilde gitmek. Nereye layıksın ve hangi yoldan gidiyorsun Lütfen kendine bunu sor. Ben, şunu hatırlatmak istiyorum. Diyor ya, kabir var hiç kimse inkâr edemez. Direk meseleye ölümle girmiş. Çünkü Efendimiz (asm) diyor ya; Lezzetleri acılaştıran ölümü sıkça anın, diye. Ve Cenab-ı Hak demiyor mu; Siz nerede olursanız olun, ölüm sizi bulur. Sağlamlaştırılmış kalelerde ve burçlarda olsanız dahi, ölüm sizi bulur. Nisa Suresi Dedi ki böyle bir hakikat var, kaçamadığımız bir gerçek var, İşte burdakiler gibi. Binlerce planlarımızla beraber gömüleceğiz. Binlerce günahlarımızla beraber de gömüleceğiz. Ve hiç ölümü hayal etmediğin bir anda girecek belki de, O, ecel cellatı. İşte, burada bizim yapmamız gereken mesele ne? Yani bir darağacı kurulmuş, darağacı kurulduğunu düşünsene Ve herkes sırasını bekliyor. Yüzlerce insan var, sırayla ileride bir darağacı kurulmuş Sırası gelen oraya asılmaya gidiyor. Ve kimse, sağa sola kaçamıyor Eller, ayaklar bağlanmış bir şekilde Geriye gidiş yok. İdam sehpası, orada gel gel diye seni çağırıyor. Ve ama şöyle bir şey var, etrafta nefsinin hoşuna giden Ulaşamadıklarına burada ulaşabilirsin. Her şey var, etrafta. Bütün o günahlar, o levhiyatlar hepsi her yerde O idam sehpasına giderken onlara el uzatabilir misin. Onlara el uzatsan, onları elde etsen dahi İdam sehpasına giderken, o lezzetlerin sana elhem vereceğini bilmen Sana lezzet verir mi? Onlara ulaşabilir misin? Onlara el uzatır mısın? İşte biz, bu dünyada aynen bu şekildeyiz. Bir darağacı kurulmuş, sağdan soldan acziyet ve fakriyet Cihetiyle yaralar almışız. Manevi sıkıntılar içinde, hâla ebedi hayatını kaybedeceğin bir yolda, o darağacına idam sehpasına giderken, Sağda solda ebedi hayatını kaybettirecek günahlara elini atıyorsun. Akıllı bir insan, bunu yapar mı… İşte, o yüzden bugün aklını kaybetmeyen gençlerle konuşucağız. İşte, o cazibedar fitnelerden kurtulmanın çaresi, ölümü hatırla diyor. Ölümü hatırla. Ölümü düşün. Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Allah, İnşallah O’nun idrakında olmayı bizlere nasip etsin. Böyle üç yol var dedik, peki Müslüman kardeşlerim bu üç yolu biliyorlar ve bildikleri halde neden yokmuş gibi yaşıyorlar? Hiç kendine sordun mu Alperen? Deve kuşu gibi olduğumuzdan olmasın… Deve kuşunun bir özelliğini anlatıyor ya, Hani avcıyı gördüğü zaman, ne yapıyor deve kuşu, başını kuma sokuyor. O avcıyı görmediği için, o da zannediyor ki Avcı beni görmüyor, halbuki koca gövde dışarıda avcı onu avlıyor. İşte, biz de aynı öyle davranıyoruz. Gerçekleri bildiğimiz halde, Dünya işleri ve dünya meşkuliyetleri Dünyanın lezzetleri kumuna başımızı gömdüğümüz için O eğlenceler içindeyken, ölümü unutuyoruz. Ölümü görmüyoruz. Zannediyoruz ki ölümde bizi görmeyecek. Hâlbuki en unuttuğun anda gelecek, ölüm. Doğru mu kardeşim? Bütün insanlığın meselesi aslında bu hadiseden kurtulmak. Yani, kâbri kendisine hayırlı bir kapı eylemek. İşte, o yüzden de insan buna göre yaşamazı lazım iken, Az önce, en başta bahsettiğimiz hadiseler yüzünden O günahlar yüzünden Bundan mâhrum kalıyor ve sadece dilinde âhiret var deyip Ebedi hayatını kaybedeceği yollara giriyor. Diyor ki; Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta böyle vefiyatlar böyle ölümler, o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalâlet, o günahlara düşkünlüğüyle yaşıyanlar, Yasak zevk ve eğlencenin peşinde koşanlar Yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, Yine o mânevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar… Fakat, pek kalın olan gaflet sersemliği Muvakkaten geçici olarak onlara hissetirilmez. İşte, yasak zevk ve eğlenceler İnsana vazifesini unutturabiliyor. Ve bu yüzden de, genç kesim Allah’ı hatırlatan hadiselerden uzak kalmak istiyor. O vicdani sorumluluktan kurtulmak için, bunlara dalmak istiyor. Yani bu yüzden de İslamiyet’ten uzak bir şekilde Peygamberi ve Allah’ı inkar ederek yaşıyor. Çünkü neden, özgürlüğünü kısıtlayan bir şey olarak görüyor. Bizleri de öyle görüyor. Adam bizi gördüğü zaman kanal değiştiriyor Biz, onun önüne çıktığımız zaman Çünkü niye adama vicdan azabı oluyoruz. Yani, manevi olarak kalbinde, bu dünyada Allah’a inanmıyorsa Veyahut, kabire doğru giderken günahlardan kaçınmıyorsa O, manevi cehennemi bu kalbinde yaşar, diyor. Allah(c.c), öyle olanlardan eylemesin bizi. Çünkü, şöyle bir durumda var Hani asrın hastalığı ya ben de herkes gibiyim, diyor ya adam İşte o yüzden diyor ki; Hem deme ben de herkes gibiyim. Çünkü, herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Musibetlerde, beraber olmak denilen teselli kabrin kapısında söner beş para etmez. Tek başına gideceğini bil ve kabre öyle hazırlan. Videomuzu beğendiyseniz, beğen butonuna tıklayabilirsiniz. Görüşleriniz için yorum yazmayı unutmayın. Yeni videolarımız için, kanalımıza abone olun. Altyazı: Emircan Gümüşsu

Anne babanın işlediği günah, evlada yansır mı? – Ebul Vefa ve zalim evlat..

Kardeşler beni arada Vefa Bozacısına götürür. En sevdiğim yerlerden bir tanesidir. Harika bozası var. Vefa’da bir zat var. Herkes oraya boza içmeye gidiyor. Kimse Allah dostunun yanına gidip Kur’an okumuyor. Ebu’l Vefa Hazretleri. Allah ondan razı olsun. Çok büyük bir Allah dostu. (Kardeşim çay kalıyor burada, dalıyoruz muhabbete… Süper çay var kaçırdık bak) (Bismillah) Bu zat kimdir bilir misiniz? Sultan Fatih daha İstanbul’u fethetmeden önce gayrimüslimlerin gönlünü fetheden bir zattır. İstanbul’un içinde bu surların içinde. İslam’ı tebliğ ediyor devamlı insanlar Müslüman olmaya başlıyor. Rumlar Ermeniler Hristiyanlar. Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethettiği anda ilk gittiği yer neresi? Bu Şeyhin dergahı. Allah dostlarına, şeyhlere karşı bizim padişahlarımızın çok büyük hürmeti vardır saygısı vardır. Normalde ne yapar padişahlar? Gelsin huzuruma. O bana gelsin. İstanbul’u aldık biz ya! Çağ kapatıp çağ açtık biz ya! O bana gelsin. Bir İslam adabı almış olan Sultan Fatih ne yapıyor? Şeyhin ayağına biz gideceğiz. Onların duası olmasaydı Allah bize burayı nasip etmezdi diyor. İstanbul’un manevi Fatihi kimdir? Akşemseddin. Allah ona rahmet etsin. Rabbim sarılmayı ellerini öpmeyi nasip etsin inşallah. Amin. Çok büyük zatlar bunlar. Girer girmez İstanbul’un içine. Şeyhine diyor ki: “Ben artık sultanlığı bırakıyorum. Oğlum geçsin tahta. Ben senin dervişin olacağım.” diyor Padişahlığı bırakmak istiyor. Dünyanın en kuvvetli adamı. Şeyh ne diyor? “Eğer Devlet işlerinde biraz idare bozukluğu olursa… İslami tebliğimiz biraz zayıflarsa ben bunun vebalini Allah’a veremem. Senin derviş olman yasaktır” diyor. Sen Devletin başında durmaya devam edeceksin. Yani Akşemseddin Hazretleri kapıdan kovuyor. Yapamazsın diyor. Derviş kardeşler. Nasıl bir kapıya geldiğinizin farkına varın. Bu iş herkese nasip olmaz. Koca Sultanlar bu kapılardan döndürüldüler geri çevrildiler. Sonra gidiyor kimin kapısına? Ebu’l Vefa Hazretlerinin kapısına gidiyor. Allah’ın Peygamberinin methettiği kumandan. Övgüler ve selam Efendimin üstüne olsun. Kapıya geliyor. Dervişe diyor ki kapıdaki dervişe: “Şeyhine söyler misin Mehmet geldi.” diyor “İstanbul’unun fethinin nasip olduğu Mehmet geldi.” Sultan Fatih falan demiyor? “Mehmet geldi.” Bir elini öpmek duasını almak isterim diyor. Derviş içeriye giriyor. “Efendim, Sultan Mehmet Hazretleri geldi. Elinizi öpmek duanızı almak ister. Müsait misiniz?” diyor “Evladım, şu anda müsait değil dersin. Onunla görüşemeyiz.” diyor. Derviş şaşırıyor. Fakat Efendinin sözü ikiletilmez. Geri dönüyor Sultan Mehmed Hazretlerine diyor ki: “Şu anda sizinle görüşemezmiş. Özrünü beyan etti.” Sultan Fatih yanındaki vezirine diyor ki: “Görüyor musun Lala?” “Koca Bizan’sın surlarını delinmez denilen surları delen Fatih Mehmed.” “Bir dervişin bir Allah dostunun tahta kapısını delemedi içeriye giremedi.” Bizans’ın surlarını deldi ama tahta kapıyı delip içeri giremedi. Nasibimiz bu kadarmış diyor. Ve geri dönüyor. Hayatlarında hiç görüşmüyorlar Sultan Fatih ve Ebu’l Vefa Hazretleri. Neden? Tarikatın lezzetini alırsa zikrin lezzetini alırsa aşkın muhabbetin lezzetini alırsa devlet işleri aksayabilir. Veliler herkese nabzına göre şerbet verirler. Devlet işleri aksayacaksa devlet işi manevi işten çok daha öncedir. Çünkü bütün halkın sorumluluğu devlet görevlerindedir. Sen önce devlet işlerine bakacaksın. Kalbini buraya bağlamayacaksın. Bu işi yaparken önceliğin hep devlet işlerinde olacak. Namazını kıl zikrini yap uzaktan takip et. Çok içinde bulunma. Bulunursan kalbin aşk ile bir kere dolarsa ne devlet bırakırsın ne millet bırakırsın. Kimseye bakmazsın. Ben aşkı buldum dersin. Züleyha gibi gözün Yusuf’tan başkasını görmez. Bu denge dengeye uymuyor. Tasavvuf demek denge demektir. Önce dünyevi işlerini yapacaksın. Hem bunun yanında ikinci kanadı manevi kanadı beraberinde götürebiliyorsan bu çok önemli bir özelliktir. Allah bunu herkese nasip etmez. Ama bu işi aynı anda götürebilecek adam sayısı çok az olduğu için dervişlik herkese nasip olmuyor. Herkesi dervişliğe davet etmiyorlar. İlim yolu herkese açık. Okuman gereken kitapları verirler. Seni ilimde ilerleteceğim derler. Ama dervişlik kapısı herkese açık değildir. Dengeyi sağlayabilen adama derviş ol derler. Herkese demezler. Bu çok hassas bir nasiptir. Ve herkese nasip olmaz. Allah Teala bizi o nasiplilerden kılsın inşallah. Amin. Zahir kanadı ilim kanadı. Maneviyat kanadı dervişlik kanadı. İki tane kanadı olduğu zaman işte o zaman Akşemseddin gibi oluyorsun. O zaman Abdulkadir Geylani gibi oluyorsun. Bahâeddin Nakşibend gibi oluyorsun. O zaman Ebu’l Vefa gibi oluyorsun. Bu zat Ebu’l Vefa böyle bir zat. Bak ondan bir nakil yapacaktım nerden nereye geldik. Nakli yapıyorum hem kapatıyorum kardeşler. Ebu’l Vefa Hazretlerinin oğlu hayırsız. Devamlı su kırbalarıyla su taşıyan sakaların o kırbalarını deriden kırbalarını elindeki o cımbızla deliyor. Kırbalar da deriden olduğu için yamalanmıyor. Su getireyim derken arka taraftan bir cımbızı sokuyor iğneyi bir sokuyor delindiği zamanda o kırbaç çöp oluyor. 3 yapıyor 5 yapıyor. Sakalar da şeyhe çok hürmetleri var. Söylemeyeyim söylemeyeyim konuşmayayım. Moralini bozmayayım şeyhimizin duasından mahrum olmayayım falan diye. Ama en sonunda dayanamıyor. Yanına gidiyor. Efendim diyor bir maruzatım var. Oğlunuzu şikayet etmeye geldim. Anlat evladım diyor. Oğlunuz böyleyken böle yapıyor. Bizim boyuna kırbalarımızı deri kırbalarımızı deliyor. Halka hizmet götüremiyoruz. Bu işin bir çözümü var mıdır? Allah aşkına bir çare bulun. Bana bunu daha önce niye söylemedin evladım. Ben bunun çözümünü bulacağım diyor. Fakat kendini bir odaya kapatıyor. Ve diyor ki ben ne yaptım? Benim bir hatam var. Benim oğlum zulmediyor. Muhakkak benim ya da annesinin bir hatası var. Bizim yaptığımız bir kul hakkından dolayı çocuk bu zulmü ediyor diye 2-3 gün boyunca kendisini tefekkür ediyor. Müşahadeye alıyor. Bir hata bulamadım diyor. Benim yaptığım geçmişte yaptığım bir zulüm bulamadım ben hatun diyor. Bir düşün bakayım bu çocuk böyle yapıyor. Bir düşün bakayım deyince hanımı bir zaman içinde diyor ki: Bey buldum. Ben hatamı buldum. Olay bende bitiyor. Anlat bakayım diyor. Ne olmuş? Bir gün kız kardeşimin evine gittim. Bu çocuğa hamileydim. Bir baktım. Masanın üzerinde bir tane limon var limon. Çok aşerdim. Canım limon çekti. Örgü ördüğüm o iğnemi limona batırdım. Çektim kız kardeşim görmeden. Ağzıma aldım ve o limondan suyu emdim. Olsa olsa bundandır diyor. Helallik de almadım. Utandım da söyleyeyim bana biraz limon kesiver diye. Bu olay diyor olsa olsa bundandır. Hatun diyor tespitin doğrudur. Bu olay bundandır. Hemen git diyor. Kız kardeşine helallik al. Bu zulüm bitsin. Kız kardeşine gidiyor. Helalliği aldıktan sonra çocuk bir daha kırbaları delmeyi bırakıyor. Bak nasihat falan da etmiyor. Sadece bir helallik! Bir helallik. Babanın annenin vermediği helallik sana yansır mı? Evet yansır. Bu zincirleme trafik kazasıdır. Dünyadan örnek vereyim: Annenin hamileyken içtiği içki içtiği sigara. Çocuğa yansıyor mu yansımıyor mu? Hamile kadına içki sigara yasak mı değil mi kardeşler? Çocuğun sağlığını birebir etkileyen faktörler bunlar. Aynen kul hakkı da bunun gibidir. Bak oradan itibaren babamızdan annemizden bize yansıyor. Çocukta bir zulüm varsa anne baba kendisini kontrol etsin! İşte Allahımız: “İnnehu habirun bima tefal’un” “Fiilerinizden O muhakak ki haberdardır.” derken bunları söylüyor. Yaptığın her şeyden haberdar. Sen unutsan bile O unutmadı. Sen hafızandan silinse bile kitaptan silinmedi. O kitap sağından ya da solundan gelecek olan kitap var ya. Orada o yazıyor. Madem hiçbir şeyimiz silinmedi her şey yazılı. Şu halde kendini o güne hazırla. Seni o güne hazırlanmaktan alıkoyan ne varsa kardeşim müslüman kardeşim! Allah aşkına o engelleri önünden kaldır. Arkadaşın seni o namazdan alıkoyuyor. Arkadaşın seni o sohbete gitmekten alıkoyuyor. Arkadaşın seni kitap okumaktan alıkoyuyor. İslami kitapları okuma diyor roman oku diyor. Arkadaşın seni bir diziye bağımlı etmek istiyor sohbetten uzaklaştırmak istiyor. Bu engelleri önünden kaldırman gerekiyor. Kaldırıp Allah’a doğru bir karınca edasında istikrarlı bir şekilde sabit bir şekilde yürümeye başlaman lazım. Allah Teala bizlerin yardımcısı olsun.

Nasuh tövbesi yapınca bu günahı hiç işlemedim diyebilir miyim?

İki hafta önce bir sual geldi. Hem suali nakledeceğim hem de yazdığım cevabı nakledeceğim inşa’Allah. Nasuh tövbesi ile alakalı, çok önemli. “Selamun aleykum hocam. Bir sorum var. İnsan geçmişinde bir günah işleyip tövbe-i nasuh yaptıysa ve ona sorarlarsa “bu günahı işledin mi?” diye. O kişi de hayır yapmadım derse yalan söylemiş olur mu?” Şimdi, geçmişte büyük bir günah işlemiş. Diyelim ki içki içti, diyelim ki zina yaptı. Arkadaşı da geldi. Dedi ki: “Kardeşim, sen böyle bir günah işledin mi?” Ama bu adam da nasuh tövbesi yapmış. Geri dönmemelisin. Bir daha işlemeyeceksin. Arkadaşı geldi, dedi ki: “Sen böyle bir günah işledin mi işlemedin mi?” Adam bunu soruyor. “Bir insan tövbe ederse hiç yapmamış gibi olur deniliyor hocam. Bir de zorla ikna edildiyse bir kişi bir günaha, o zaman şahitler olmuş oluyor. O kişi tövbe-i nasuh ederse durum yine aynı mıdır? Yapmadım diyebilir mi?” Yani gizlemek istiyor. Açıklamak istemiyor. Cevap: “Ve aleykum selam. “Günahlarından tövbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir.” Efendimiz Aleyhisselam. Nasuh tövbesi yapmış olan bir kişinin geçmiş günahları affolunur.” Sıfır olur kardeşler. Nasuh tövbesi demek nesh eden tövbe demektir. Geçmişi sıfırlamış olursun. Tarikata girdiği zaman bir adam ne deniyor ona? “Kardeşim sen bu Allah yolundan Mevla’ya ve Peygamberimize daha çok yaklaşmak istiyor musun? İstihare namazı kılacaksın. İstihare namazının sonucunda güzel bir işaret görürsen senin nasibin bu yoldan demektir. Bir tövbe yapacaksın Allah’ın huzurunda. Bu tövbeye nasuh tövbesi denir.” Yani “otuz yaşına geldim Allah’ım. Birçok günahım oldu. Bu günahların tamamına tövbe ediyorum. Nasuh tövbesi yapıyorum.” Bu tövbe ne olmuş oluyor? Nesh ediyor. Geçmişteki bütün günahlarını temizliyor. Eğer bir daha işlemezsen. Şart budur. Bir daha işlemeyeceksin. “Ancak şu günahı işledin mi diye soran kişiye işlemedim demek de yalan olur ki yalanla iman bir arada bulunmaz.” Şimdi de kardeş sana geldi. Sen de tövbe ettin bu Allah yolunda. O günahı işledin mi? İşledin. Adam da sana geldi. “Ya sen geçmişte böyle bir günah işlemiş miydin?” Ne diyeceksin sen? İşledim desen ne olur? Şahit tutmuş oluyorsun. İslam’da yasaktır şahit tutmak, gizleyeceksin. İşlemedim desen ne olur? Yalancı olmuş olursun. Ne yapacaksın? “Geçmişte bazı günahlarım oldu Allah beni affetsin. Tövbemi de yaptım. Bir daha işlemeyeceğim.” Ama şu günahı işledim demeyeceksin. Nokta atışı yapmayacaksın. Kendinle alakalı sırrı vermeyeceksin. Allah’ta kalsın o. Ben bu günahı işledim deme. “Tövbe ettim bütün günahlarıma. Geçmişime tövbe ettim.” de. Devam edeyim. “Evet o günahı işledim dese bu kez soruyu soranı şahit tutmuş olur ki insanları işlediğimiz günahlara şahit tutmak da caiz değildir.” Şahit tuttuğun zaman affedilmiyor. Gizli işlediğin bir günahı, şahit tuttuğun zaman affedilmiyor. Ne yapacaksın? Gizli mi işledin, gizli kalacak. “Ben de kalacak. Kimseyi şahit tutmayacağım. Allah’ıma tövbe edeceğim. Rabbim beni affetsin.” Böyle diyeceksin. “Bu soruyu soran kişiye şu söylenebilir: “Geçmişte çok günahlarım oldu. Ama ben nasuh tövbesi yaptım ve Rabbimin beni affettiğini ümit ediyor, önüme bakıyorum.” Ne dememiz gerekiyor? Hepimizin geçmişte günahları var. Biz peygamber değiliz. Âliminden, velisine masum olan yoktur, korunmuş olan yoktur. Hepsi günah işleyebilir. Bu payları vardır. Ee… İşlediği bazı günahlar; bu günahlar gizli olabilir, açık olabilir. Açık olanda şahit bırakmışsa tövbe ettiğini söyleyecek. “Ben bu günaha tövbe ettim ve bir daha işlememeye kast ettim.” Gizliyse açıklamayacak. En sağlam sırlı arkadaşınızı düşünün kardeşler. En sırlı dostunuz, ahiret kardeşiniz. Bu adam sana geldi, dedi ki: “Kardeşim, bana işlediğin büyük bir günahı söyler misin? Ben de sana bir sırrımı vereceğim.” Söyleyebilir misin İslam’a göre? Söyleyemezsin, şahit tutmuş oluyorsun. “Kardeşim, senin de günahların var benim de günahlarım var. Ama bu gizli işlediğim günahlardandır, ben tövbe ettim. O defterleri açma. Biz o defterleri sildik. İnşa’Âllah Rabbim de silmiştir.” Bunu diyeceksin kardeşim.

Tövbe ediyorum ama yine günah işliyorum! Ne yapmalıyım? Nasıl kurtulurum?

Ne olursa olsun. Yaptığın günah ne olursa olsun tövbeyi geciktirme. Bir dahaki güne çıkamayabilirsin. Hz. Ali efendimizin müslümanlara tavsiyesi budur. Yaptığın günah ne olursa olsun geciktirme. Hemen yap! Çünkü yarına çıkamayabilirsin. Tövbeyi yapmadın. Yarına çıktın. Bir günahla Allah’ın huzuruna çıkmış olursun. Bunun hesabını vermeden kurtuluş yok. Dolayısıyla ne yaparsan yap günahının boyutu ne olursa olsun Allah’ın kapısından ümidini kesme. Ve dilini tövbeye alıştır. Bizim peygamberimizin bir özelliği vardı. Günde 70 defa tövbe yapardı. Bu, geçmiş ve gelecekteki bütün günahları temizlenmiş bir insandır. Günah işlemekten masum. Allah onu günah işlemekten koruyor. Buna rağmen biz ümmetine ölçü olsun diye. “Ben günde 70 veya başka bir rivayette 100 defa tövbe ederim.” buyuruyor. Peygamberimiz Aleyhisselam 70 defa tövbe ediyorsa bizim de 3-5 defa tövbe etmemiz lazım. Salı günü yaptığımız tövbenin özelliği nedir? Cemaatle yapılan ibadetler ayrıdır. Daha özeldir. Allah tövbe yapan kulu çok sever. Ama Allah tövbe eden cemaati daha çok sever. Mesela yağmur duasına çıkan cemaatlerde sünnet olan nedir? Efendimiz Aleyhisselam ne yapardı? Önce tövbe istiğfar yaptırırdı. Önce bir temizlenelim. Allah’a bir tövbe yapalım. Ondan sonra isteyeceklerimizi isteyelim derdi. Bundan dolayı kardeşim Allah’ın kapısından asla ümidimizi kesmeyeceğiz. Ne olursa olsun! “10 kere tövbe ettim. Gittim yine aynı içkiyi içtim.” “Yine gittim küfür ettim. Ya ben tövbe ettim. Bunu bir daha yapmayacağım dedim.” Yine tövbe yapacağım. Ama şurasını biraz pişman etmeye çalışacağım. Şu kalbe biraz pişmanlık insin. Bu tövbe kalbe pişmanlık inmezse yalancı tövbe olmuş olur. Peki hocam geçersiz mi? Hayır! Yine de geçerlidir. Dikkat buyurun. Kalbimizde hiç bir pişmanlık olmasa bile tövbemiz yine geçerlidir. Allah şuraya bu kul günah işledi ama tövbe de etti diye yazar. Buraya günah işledi ama tövbe etti yazılması mı daha iyi? Yoksa tövbe etmedi. Günahta ısrar etti. Hiç de pişman olmadı yazılması mı daha iyi? Ümit kesmemek lazım kardeşim.

Tatile gidecek olanlara tavsiyeler: Günah yüzdeni arttırma!

Yaz zamanı geldi, çıplaklar çıplaklığını yüzde elli daha arttırdı. Aranızdan bir çoğu tatile çıktı, birçoğu tatile çıkmak üzere. Allah Teala sıhhat verirse çıkacak inşallah. Ama bu kardeşiniz sizden bir şey rica eder. Tatile çıkacağınız zaman güneybatı kesimlerini tercih etmeyin, rica ediyorum. Çünkü itikadı, İslam’ı yaşama konusunda zayıf kesimler olduğu için çıplaklık orada buradan daha fazla. Bir Müslüman güneybatıya gitmemeli. Çünkü oraya gittiğin zaman muhakkak günaha düşeceksin. Muhakkak! Ben askerliğimi orada yaptım. Allah Teala bizi çıplaklar kampına yolladı. Her işte bir hikmet vardır, bir hayır vardır. Elhamdülillah bozulmadan, namusumu korumuş bir şekilde buraya gelmek nasip oldu çok şükür. Bundan sonra da bozmasın Mevla’m. (Amin) Oradan geldikten sonra on üç sene oldu askerliği bitireli, daha bir kere gitmedim. Tatile çıkma hakkımız var, çıkabiliriz ama gitmedim. Niye tercih etmiyorum? Çünkü bozuk mekan. Günah işleme ihtimalinin yüksek olduğu mekan, yüzdem artıyor orada. Ne kadar fazla çıplaklık, o kadar fazla günah yüzdesi. “Hocam, ben Allah’ın yarattığı güzellikleri görmeye gidiyorum.” Kardeşim, Allah’ın yarattığı güzellikler her yerde var. Git Karadeniz’e. Yeşillikleri bir gör bir için açılsın ya. Bir tane çıplak kız göremezsin. Fesferah olur gelirsin. Git umreye, orada harcadığın paranın yarısını harcarsın umrede. “Hayatımda görüp görebileceğin şu dünya denen gezegende en güzel yer neresi hocam?” Ben çok yere gittim. Kabe ve Ravza kadar güzel bir yer yok kardeşim, yok. Kimse bana laf anlatmasın. Git oraya, bak tatil nasılmış görürsün. Tatil yeri buralardır, güneybatı tehlikeli mekandır kardeşim. Aman dikkat et. “Hocam, yani oraları da görmek lazım. Bu dünyada bunu da yapmadım dememek lazım.” Bunlar yanlış fikirler kardeşim. Bak… Rabb’ime hamdolsun hayatımda hiç zina etmedim. Rabbime hamdolsun hayatımda bir damla içki içmedim. Rabbime hamdolsun hayatımda bir kere kumar oynamadım. Üç tane Allah’ımızın çok kötü dediği şeyi hiç yapmadım. Ve bugüne kadar hayatımda böyle bir eksiklik hissetmedim. Yani, “Bunları yapsam mı acaba? Bir deneyeyim ya, tövbe kapım da açık. Ölmeden önce tövbe edebilirim, bir deneyeyim.” Hiç böyle bir eksiklik hissetmedim. Ne gereği var ya. Allah Teala bu üçü hakkında Kuran’da bahsediyor mu? Bahsediyor mu? Ediyor. “Ve lâ takrabûz zinâ” (İsra, 32) Zinaya yaklaşmayın, o hayasızlıktır. Allah Teala bir şeye hayasızlıktır diyorsa bunda pislik var demektir, yapmayacağım. Allah Teala bana bundan sonra nasip etmesin inşallah. (Amin) Amin ya Muin. Allah Teala Kuran’da içki ve kumara, “Şeytan işi birer pisliktir.” tabirini kullanıyor mu, kullanmıyor mu? Kullanıyor. Allah pislik diyorsa ben bunu yapsam ne olur, yapmasam ne olur? Belli bunun ne olduğu, pislik diyor. Bunu yaratan Allah olduğuna göre benden daha iyi bilmez mi? Ben mi daha iyi bilirim, Yaratıcım mı da iyi bilir? Ayetle cevap vereyim. “Allah bilir siz bilemezsiniz.” (Bakar, 216) O zaman bunları yapmayacaksın kardeşim. Sabredeceksin, sabırla hareket edeceksin ve ahirette hiç kimsenin görmediği nimetleri göreceksin. Allah Teala bize nasip etsin inşallah. (Amin)

İnsanlar sana eziyet veriyorsa bunu yap

Herhangi bir zaman içinde muhakkak bu dünya sınav yurdudur imtihan yurdudur başımıza herhangi bir sınav, herhangi bir imtihan geldiğinde hemen İmâm Şaʿrânî Hazretleri’nin şu sözünü aklımıza getireceğiz kardeşler bakın imam diyor ki biri sana eziyet verince önce senin Allah’a karşı bir suç işleyip işlemediğine bak insanlar içindeyiz insanlarla mütalaa ediyoruz devamlı onlarla haşır neşiriz insanların bazılarının eziyetleri sıkıntıları bize dokunuyor mu? dokunuyor bazen kendi işini görmek isterken, bize eziyet verebiliyorlar, dokunuyorlar herhangi töbir kuldan sana bir eziyet geldiği zaman diyor Allah’a karşı bir suç işledim mi? işlemedim mi? kendini check et suçu hemen o adama atma bende bir sorun oldu mu acaba? Rabbime karşı bir edepsizlik yaptım mı? Suçu kendinde bul sendeki kusur yüzünden musibete uğradığını düşün derhal tövbe ve istiğfar et diyor İmâm-ı Şaʿrânî Başıma bir sıkıntı geldiği anda muhakkak bende bir sorun oldu bende bir kusur husule geldi bu sıkıntıyı Allah benim başıma bundan verdi diyor Allah dostlarından bir tanesi ne zaman hanımı ile kavga etse hatun muhakkak ben bir yanlış yaptım Allah’ıma ya birinin kul hakkına girdim ya bir günah işledim bugün bana karşı böyle öfkeli olmanın ve huzursuzluk çıkartmanın sebebi benim günahımdır der hanımını sustururmuş bizim erkekler nasıl susturuyor hanımı? o bağırıyor, bu daha fazla bağırıyor kimin sesi yüksek çıkarsa o haklıdır böyle bir şey yok hatununda hanımında bir kusur bir başının etini yemek olayı işittiğin anda üstüne mi geliyor? bazen sen öfkeli olursun, bazen o birbirimizi idare etmemiz lazım ama o akşam eve bir gittin öfkelenmiş annesi ile tartışmış, babasıyla tartışmış, kız kardeşiyle atışmışlar sosyal medyadan birisi buna laf sokmuş halasının kızı teyzesinin kızı laf sokmuş buna orada kafayı takmış şimdi birisine giydirmesi lazım birisine sarması lazım kim bunun kum torbası? bu kadının kum torbası kim? takvâlı derviş Benim kocam akşam eve geldiğinde zaten bütün enerjisi gün içinde işte tamamen bittiği için bana karşı ağzını açamıyor ben ne söylesem melek gibi bir koca verdi Allah bana ben ne söylersem söyleyeyim cevap vermiyor diyor kadın kocanın üstüne baskı yapıyor işkence yapıyor sözle sözlü işkence yapıyor koca ne yapacak hemen burada bende bir sorun var hatunda değil bende bi sorun var Muhakkak bir günah işlemişimdir Allah’ım sen günahlarımı affet diyecek ve olayı kendisine çevirecek ki hatununda bir suç bulmamış olsun