Elazığ Depreminin Perde Arkası

Bismillahirrahmanirrahim eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden âbduhu ve resuluhu Selamun aleyküm arkadaşlar. Öncelikle Elazığ depreminden dolayı Ve ülkemizde son zamanlarda gerçekleşen depremlerden dolayı Eğer can kaybına uğrayanlar varsa Onlara Allah’tan rahmet temenni ediyoruz Bütün vatana’da buradan taziyemizi iletiyoruz. Cenab-ı Hak kalanlara sabrı cemil ihsan eylesin Cenab-ı Hak bazı musibet zedelere dair Bazı hakikatleri tabir-i caiz ise müjdeliyor Biz de dedik ki o kardeşlerimize bir teselli olsun Ve buradan bütün musibet zede kardeşlerimize Belki onların yüreklerini ısındıracak Belki onlara sevgimizi, muhabbetimizi, kardeşliğimizi tekrar hisettirecek Bir duygu paylaşımı olsun diye dedik ki bir video paylaşalım Kardeşlerim belki canınız sıkkın belki moraliniz bozuk Ama eğer bizi izleyen buradan sesimizi duyurabileceğimiz Orada kardeşlerimiz varsa üzülmeyin Sizlerle beraberiz zaten bu tarz musibetler Vatanımızın özellikle böyle kenetlenmeye muhtaç olduğu zamanlarda Sanki Cenab-ı Hak tarafından gelen bu imtihan Bir kenetlenme vesilesi oluyor o yüzden Bütün Vatan şuan da birlik ve beraberlik için de olmalı Ve bu birlik ve beraberliği bozmak isteyenlere de Fırsat verememeli, Acıları paylaşmalıyız yüklerini hafifletmeliyiz Ve unutmamalıyız ki; Evet bu hadiseler dünyevi olarak, bilimsel olarak Araştırıldığında bazı sebeplere dayanıyor Cenab-ı Hakkın bütün kanunları evet bir sebeple dayanır Ama bu kanunların arkasında kanun koyucuyu hatırlamak lazım Ve Cenab-ı Hak ne hikmete binaen bize bu musibeti verdi diye Sormamız aslında bize çok büyük faydalar sağlayacak. Neden? Çünkü insanlar vefat edenlere eğer Yokluk alemine gitti diye düşünürse O zaman kalanlara çok büyük bir ızdırap ve acı olacak Ve bir hakikatı çiğnemek olduğu için Aslında manevi bir cinayet olmuş olacak. Belki bir insan kaybından çok ciddi bir ebedi bir kayıp olacak. Öyle ise meselenin ahirete iman perspektifinden ele alınması lazım O vefat edenler İnşallah İslamı fıkıha göre şehit hükmüne geçtiler Allah’ın izni ile inşallah belki günahlarından azad olmuş bir şekilde Ahirete gittiler ki buna dair rivayetler var. İnşallah Cenab-ı Hak onların Şehadetlerini kabul eylesin. 20’den fazla kardeşimiz şehadet alemine bu vesile ile Geçmiş diye duyduk biz de onlara dualar ediyoruz ve ailelerine dualar ediyoruz İnşallah tabi zor bir psikolojidir ama Allah’a iman ile Tevekkül ile sabır ile atlatılabilecek bir imtihandır Bu dünya zaten imtihan dünyası biliyorsunuz. Zaten ecel hak. Benim de başıma gelecek Herkesin de başına gelecek bir ölüm hakikati var. Şu ve ya bu sebeple yani Cenab-ı Hak bu ölümü Bir kalp krizi ile de verebilir başka bir şekilde de verebilir esas mesele Gerçek depremden kendimizi korumak. Nedir gerçek deprem? İşte ” Esas musibetten korununuz.” diyor. Nedir esas musibet? Yani Cenab-ı Hak bize bu dünya’da bazı imtihanlar verir Ayağımız taşa çarpar ama karşılığında ahirette Eğer imanımız varsa isyanımız yoksa Büyük mükafatlar alacağız ki bu noktada şu hadisi aktarmak istiyorum Bil mana çok önemli bir hadis diyor ki; ” Bu dünya’da en fazla sıkıntı çeken, işkence gören En fazla azap gören, dünyevi olarak azap gören Müslümanı Allah cennetine daldırır çıkarır ” ve Ona sorar; ” Bu dünya’da sen bir musibet gördün mü? ” ” Hayır, vallahi görmedim ” yani mükafat o kadar büyük. Ve sonsuz ki şu kısa fani hayatı bakileştiriyor Ve o kadar büyük bir mükafata sebep oluyor ki Sizin bu dünya’da katlandığınız belki az bir musibet O yüzden sabredin kardeşlerim. Tevekkül edin, Allaha sığının bu Allah’ın bir takdiridir sakın isyan etmeyin. Kesinlikle bunu öncelikle söylemek gerekir. Evet bazı hadiseler oluyor, bu hadiselerin Fay hatlarıdır vesairedir fiziksel ve coğrafi izahları var. Zaten biz de okullarda, üniversiteler de bunları gördük öğrendik Ama mesela bu işin sadece bu yönünü görürsek Allah’a bakan yönünü görmezsek bakın şu misale benziyor; Yani arkadaşlar Cenab-ı Hak adeta yakamızdan tutup sarsıyor ” Kendine gel bu dünya fani bak dünya malına Dünya’ya çok yöneldin biraz bana yönel Ebedi hayatın var, Senin bir Rabbin var, Seni yaratan bir Zat var. ” Dercesine adeta Yakamızdan tutup sarsıyor. Peki insanın aklına geliyor; Nedne masunlara geliyor? Mesela bazı bi çare masumlar var, hiç günahsızlar var. Neden onlara da geliyor? Şimdi bir musibet gelse düşünsenize Dindarlara ve ya masunlara hiç uğramasa Bir bina yıkılıyor ve ya bir mahalle komple yıkılıyor Sadece dindarlar ve masumlar belki 15 yaş altında Küçük çocuklar kurtuluyor. Bu imtihan sırrını bozar yani perde yırtılır Bu dünya’da insanlar imtihan edilecek yani din bir imtihandır Akla kapı açar, ihtiyari iradeyi elden almaz. O yüzden Cenab-ı Hak bir imtihan getirdiği zaman Umumi bir musibet ise herkese isabet eder ama Mukafat alır, Sabretmeyen isyan eden ve ya ehl-i iman olmayanlarda Bu konuda musibetten olumsuz etkilenecektir. Aslında ne oldu biliyor musunuz? Bu depremler bize acizliğimizi hissettirdi Cenab-ı Hakka ne kadar muhtacız bunu farketttik Eğer malımız gittiyse, binamız yıkıldıysa Cenab-ı Hak bunları sadaka hükmünde saydı normalde veremeyeceğimiz kadar Ahiret azı, ahiret yatırımı yapmış olduk. Sadaka hükmüne geçti yani boşa gitmedi, Heba olmadı. Lütfen moralinizi bozmayın Allah’ın izni ile. Ama işte aklınıza şu takılabilir ” Allah sonsuz merhamet sahibi değil mi? Neden böyle bir şey veriyor? Arkadaşlar ahireti düşünmezsek alımıza bu gelebilir Ama ahiret var, ebedi bir hayatımı var oraya gideceğiz Ve Cenab-ı Hak böyle musibetler ile aslında bizi kendimize getiriyor Aslında Zilzal suresini bolca hatırlamak lazım Ben sizi Zilzal suresinin ayetleri ile baş başa bırakayım Siz de kalbinize manevi bir sarsıntı verin Yani iman sarsıntısı ile o gafletten sıyrılın Ve sorgulayın ebedi hayatım önümde bir şekilde bir gün bitecek Cenab-ı Hakkın kendini hatırlatmasına karşı ben acaba onu hatırlıyor muyum? Diye düşünün Bu şekilde inşallah ebedi kazanca uğrayın. Allah’a emanet olun. Bismillahirrahmanirrahim.

Gözyaşlarınızı Tutamayacağınız Bir Hikaye- En Duygusal Sahneler (Ramazan Özel)

Bir gün peygamberimiz (sav) müşriklerin arasında, Kabe’de namaz kılmak istemişti. Bir anda müşrikler etrafını sardı. Hz. Ali anlatıyor bu hadiseyi. Kimi tükürüyor kimi kıyafetlerini çekiyor kimi çekiştiriyordu. Sahabeler hiçbir şey yapamamıştı. Bir an bir de baktılar ki uzaklardan bağırarak koşan bir kahraman, bir yiğit geliyordu. Kalabalığı yardı. “Rabbim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürecek misiniz” diyerek önüne atlamıştı. Peygamberimizi (sav) bıraktılar, hırslarını Ebû Bekir’den aldılar. Bayılana kadar dövmüşlerdi. Kan revan içinde uyandığında “Rasulullah nerede?” demişti. Annesi: “Onu boşver, onun yüzünden dayak yedin zaten” diyordu. “Beni ona götür” dedi. İşte zordur Ebû Bekir olmak ve ona canını feda etmek. “Senin yerine ölürüm Ya Rasulullah, canım sana feda olsun” diyordu. Efendimiz (as) sordu: “Benim yerime ölür müsün Ya Ebû Bekir?” “Evet Ya Rasulullah” dedi. Neden? dedi. “Ben ölsem bir ev ağlar, sana bir şey olursa bütün evler ağlar, bütün ümmet ağlar Ya Rasulullah” dedi. Ebû Bekir olmak Ebû Bekirce cevaplar vermek demektir. Bir gün Tebük Gazvesi için müslümanlara çağrıda bulunuldu. Sadaka verilmesi için bir çağrıydı. Hz. Ömer aktarıyor: “İşte şimdi Ebû Bekir’i geçeceğim” diye düşündü. çünkü “benim malım var, onun ise durumu fakir” diyordu. Alıyor malının yarısını, kırkta bir zekattan bahsetmiyoruz bakın, malın yarısı. Sahabeler kırkta bire cimri zekatı derlerdi. Malının yarısını alıyor, Resulullah (as)’e getirince Efendimiz (as) ona çok farklı bir soru soruyor; “Evine, hanene ne bıraktın Ya Ömer?” Hz. Ömer cevap veriyor: “Bu yarısıdır, diğer yarısını bıraktım Ya Rasulallah” Bir süre sonra Hz Ebû Bekir içeri giriyor. Bir kucak kadar bir miktar mal, erzak, para getirmiş. Efendimiz (as) anlıyor ki malının hepsini getirmiş. Ve ferasetiyle soruyor: “Evine, hane halkına ne bıraktın?” İşte Ebû Bekirce bir cevap veriyor: “Allah’ı ve Resulü’nü bıraktım.” Hz Ömer diyor: “O gün anladım ki hayırda onu geçmek mümkün değil” Hz Ebû Bekir evine dönerken bir fakir ondan kıyafet istiyor. Gel diyor evimin kapısına. Evin kapısında üstünü çıkartıp son malını da o fakire veriyor. Bir çuval bulup hasırını üstüne giyiyor. Rasulullah onu yanına çağırıyor. Hz Cebrail, Cibril-i Emin geliyor. “Bu yanındaki abaya sarılan kimdir Ya Rasulullah” diyor. Efendimiz (as): “Bu Ebû Bekir’dir, malının hepsini islam için harcadı… …beni tasdik etti, kızını bana nikahladı” diyor. Cebrail diyor ki: “Onu tebrik et.. …Allah soruyor: “Kulum bu halinde benden razı mı?” Ne kadar müthiş bir şey düşünebiliyor musunuz yani! Bütün insanlığın rızasına muhtaç olduğu… …milyarlarcasının onu razı etmek için çabaladığı Allah’ın Ebû Bekir kulundan razı olması… …onun da razı olup olmadığını sorması. Ebû Bekir ağlıyor, hıçkırıklara boğuluyor… …”Razıyım Ya Rab, kaderinden razıyım Ya Rab” diyordu. Bir ara uykuya daldı. Rüyasında bir melek ona göründü. “Ey Osman, hazırlan! Nebiler Nebisi seni çağırıyor” dedi. Osman’ın dudakları mevcelendi, hemen koştu Rasullullah’ın huzuruna. Dereler, yollar aşılıyor, bir patikadan bir bahçeye iniliyordu ve güllerin arasında onun çehresi gözüktü. Gözleri dolu dolu, damadı Osman (as)’a bakıyordu Efendimiz. Sağında Ebû Bekir solunda Ömer vardı. “Geldin mi Ey Osman?” “Geldim Ya Rasulallah” “Seni hapis mi ettiler” “Evet beni hapsettiler” Sordu ona: “Ey Osman, sana su vermediler mi… …seni susuz mu bıraktılar?” “Evet Ya Rasulallah, beni susuz bıraktılar.” “Ya Osman seni aç mı bıraktılar, sana yemek vermediler mi?” “Evet Ya Rasulallah bana yemek vermediler, beni aç bıraktılar” “Osman !” “Buyur Ya Rasulallah !” “Öyleyse buyur gel, iftarı benim yanımda yap.” Uyandı Osman, vakit gelmişti, Rasulallah’a kavuşma vakti gelmişti, hazırlandı. Hanımı Naile’ye dedi: “Bana şalvar getir.” Hanımı sordu: “Sen şalvar giymezdin, ne oldu Allah’ın halifesi?” Dedi ki: “Rüyamda Rasulullah (as)’ı gördüm, beni yanına çağırdı… …birazdan eşkıyalar beni öldürmeye gelecekler, beni yerde sürükleyecekler… … avret yerim görülsün istemiyorum” sözleri hançer gibi saplanıyordu hanımının gönlüne. Çaresizdi, bir yandan ağlıyor… …bir yandan sadık rüyaya itaat ediyordu. O sırada eşkıyaların bir kısmı vazgeçmişti… … Hz Osman’ın konuşmasından etkilenmişlerdi. Oluşan havadan hoşnut olmayan liderleri hemen harekete geçme emri verdi. Evinin arkasındaki duvar yıkılmıştı halifenin, evinin içine girdiler. Kuran okuyordu Nur-u Osman. İlk kılıç darbesi hanımının gözleri önünde inmişti ensesine… …tam da okuduğu ayetin üstüne akmıştı başının kanı. Ayette ise şu yazıyordu: “feseyekfikehumullah” Yani “Onlara karşı sana Allah yeter” Evet, üstadın da dediği gibi; “dost istersen Allah yeter” Tüm dünyaya karşı sana Allah yeter. Madem o var, her şey var. Medine’nin o sımsıcak günlerinden birinde dertli bir gönül vardı. Üzüntüyle için için ağlıyor… …her gün kalbine dolan kederle omzunda tonlarca yük taşırcasına eziliyordu. Artık derdini Nebiler Nebisi’ne açmaya karar verdi. İzin istedi izin verildi. İçeri girince Rasulallah (as)’ın şefkat okyanusunda ruhu dalgalandı. Boynunu büktü zat, ağlamaklı oldu. “Ya Rasulallah” dedi… …devamını diymedi, belli ki incitmişlerdi onu, kırılmıştı kalbi ve… …aradığı şefkati bulmuştu kainatın en zengin gönlünde. Efendimiz (sav) ona tebessüm ediyor… … halini arz etmesi için onu sabırla ve nezaketle bekliyordu. Tekrar iç çekti Sad (Sad el Esved); “Ya Rasulallah yüzümün siyahlığı, yüzümün çirkinliği… …cennete girmeme engel midir?” diye sordu. Dudakları titriyordu sorusunu bitirince. Ağlamak istiyor ama… …edepsizlik etmekten korkuyor, sıkıyordu kendini. Belli ki çok hırpalamıştı kalbini. Yaşadığı tüm zorluklar gözünün önüne geldi, zor günler geçirmişti bu güne kadar. Hz peygamber (as) “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki… …sen rabbine karşı saygılı ve… …elçisinin getirdiklerine iman ettiğin takdirde… bu söylediklerin cennete girmene asla engel değildir” buyurdu. Sad boyununu büktü… …”o halde insanlar niçin beni hor görüyorlar… …müracaat ettiğim insanlar beni fakir ve çirkin görüyorlar… …tenim siyah diye mi bana kızlarını vermiyorlar.” dedi. Evet, gittiği her yerden mahsun bir şekilde dönüyor… …fakir olduğu için, teni siyahi olduğu için çaldığı bütün kapılar suratına kapanıyordu. Bir bedevi dua ediyormuş Efendimiz (as)’in kabrinin başında. Hz. Ömer onun dua ettiğini duyuyor ve… …hemen arkasına geçiyor, “bakalım ne dua ediyor” diye. Bedevi öyle bir dua ediyormuş ki… …Hz. Ömer duadan sonra hıçkırarak ağlayacak. Bedevi açmış ellerini, diyor ki: “Ya Rabbi şurdaki yatan zat senin sevgilin, habibin… …ben ise senin kulunum… …şeytan ise senin düşmanın… …eğer beni affedersen habibin sevinir, düşmanın üzülür, kulun ise kurtulur.” “Eğer beni bağışlamazsan habibin üzülür… …düşmanın sevinir, kulun ise helak olur. “Ya Rab! sen habibini üzmekten, düşmanını sevindirmekten… …kulunu da helak etmekten çok daha cömertsin.” “Ya Rabbi” diyor, açıyor ellerini… …Arapların asilleri arasında bir gelenek vardır. Araplar aralarında bir asil vefat ettiği zaman… …onun kabrinin başında kölelerini azad ederlerdi. “Ya Rabbi! İşte habibin Rasulullah burada yatıyor… … ben de onun kabrinin başında senden niyaz ediyorum, şu kulunu şu köleni cehennemden azad eyle.” Hz. Ömer bu duayı duyunca ağlamaya başlıyor. Hıçkırarak, sakalı ıslanana kadar ağlıyor. “Ya Rabbi! bunun istediğinin aynısını ben de istiyorum” diyor. Dua etmeyi bileceksin, Allah’a doğru bir referansla doğru bir kalple gideceksin. Allah senin o istediklerini sana misliyle, sonsuz katıyla verebilecek kudrete sahiptir. Sadece ona güvenmen sadece ona dayanman senin yapman gereken şey. Ve kardeşini yatırdı bir kurban gibi… …sonra bıçağı aldı, kardeşinin boynuna vurunca kardeşinin başı gövdesinden ayrıldı. Sonra ne yapacağını bilemedi çok korktu. Sonra Cabir b. Abdullah dışarı çıkmıştı bazı ihtiyaçları temin etmek için. O ihtiyaçları getirene kadar annesi çocukların öyle bir sessizleştiğini görünce korktu… …bir anda döndü, gitti o kilere doğru yaklaştı, bir baktı ki… …evladı, küçük çocuğu yerde kanlar içinde yatıyor ve… …diğer evladı da elinde bıçak, anladı ki o, onu kesmiş… …sonra anne yüreği yani orada düşünün ne hisseder bir annenin yüreği… …hemen koştu, o çocuğu durdurmak için bir panik haliyle koştu. Ondan sonra Hz. Cabir’in büyük oğlu korktu ve kaçmaya başladı. Kaçarken dama çıktı, çıkayım derken düştü kafasının üstüne ve… …onun da kafasından kanlar sızdı, bir baktı anne iki evladı da hayatını kaybetti. O sırada Talha b. Ubeydullah da… …savaş başlamadan pişman olmuş, geri dönecekti. Fakat Mervan b. Hakem onun tereddütle geri dönmeye meylettiğini görünce… Talha da geri dönerse halimiz ne olur diye düşünerek… …zehirli bir mızrakla bacağını yaraladı. Zehrin etkisiyle Talha yürüyemez olmuştu. Savaş başladı, müminler birbirlerine kıyıyorlardı. Yanından geçen bir askere elini uzattı Talha: “Sen kimin askerisin” dedi. Asker: “Ben halife Ali’nin askeriyim” deyince “uzat elini sana bey’at edeceğim” dedi. Allah’ın huzuruna Ali’ye olan bey’atımı bozarak çıkmak istemem dedi. Asker sordu: “Sen kimsin?” “Talha b. Ubeydullah’ım” dedi. Asker hemen koştu, Hz. Ali’ye durumu anlattı, Hz. Ali koştu geldi. Hz. Talha’nın bedenini kucaklayıp sarılmıştı. Öpüyor, kokluyor, sakalındaki tozları temizliyor… …canı gibi sevdiği kardeşini bu halde görmeye yüreği dayanmıyordu. “Ey Talha, bu gök kubbe altında seni bu halde mi görecektim” dedi. Öyle ağladı, öyle ağladı ki yanındaki oğlu Hz. Hasan endişelendi. Onu teselli etmeye çalıştı. Oğlu Hasan’a dedi ki Hz Ali: “Evladım, keşke baban 20 yıl önce ölseydi de bu hali görmeseydi. O Rasulullah’ın biricik Talha’sıydı, ilk müslümanlardandı. Hayırlı Talha adıyla anmıştı Nebiler Nebisi onu… …cömert Talha demişti ona, Şehidül Hayy demişti. Yaşayan şehiddi o ve gerçekten de şimdi şehitler arasına kavuşmuştu. Hz. Ali Uhud savaşı sonrası inen ayeti hatırladı. Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah’a karşı verdikleri sözü tuttular; şehit oldular. Kimileri ise sözünü tutmayı bekliyor, şehit olmayı bekliyor. Sahabeler sormuştu Güllerin Efendisi’ne: “Ya Rasullullah bu bekleyenler kimlerdir” demişlerdi. O sırada yeşil cübbesiyle mescide giren Talha’yı göstermişti Nebiler Serveri: “işte odur” demişti. Talha da sözünü tutmuştu. Hz. Ali’nin kucağında gözyaşlarıyla yıkanmıştı bedeni gassaldan önce. Hz. Ali Rasulullah’ı hiç olmadığı kadar özlüyordu. “Ya Rasulullah sen gittin, bak ümmetin yetim kaldı… …sen gittin ümmetin sahipsiz kaldı. Neredesin Ya Rasulullah” der gibi bakınıyordu semaya. Yanıyordu yürekler, alev alevdi Ali’nin gönlü. “Ne oldu ümmetin hali böyle” diyordu. Ya Ali! bugün gelsen, ümmetin bugünkü halini görsen, gözlerin yaş değil kan ağlardı. Yüreğindeki alev semadan Arş-ı Ala’ya uzanır… …cehennem o ızdırabın yangınından korkardı belki de. Ve Hamza şehit oldu ama Takdir-i İlahi senin “Şehitlerin Efendisi” olmana hükmetmişti. Nasıl kıydılar sana! Nasıl devirdiler Koca Hamza’yı! Nasıl kıyıp da bedenini kestiler! Nasıl ciğerini çıkarıp dişledi hain müşrikler. Nasıl organlarını çıkardılar, ne cüretle! Bilmiyorlar mıydı Peygamberler Serveri Efendimiz (as) onu görünce merhamet dolu kalbi dayanamayacak! Bilmiyorlar mıydı kulağını, burnunu kesmeye cüret ettiler. Allah’ın Rasulu (as) savaştan sonra Hamza’yı göremeyince… …Ali’yi göndermişti, “git bak Hamza nerede” demişti. Biliyordu şehit olacağını, bir rüya görmüştü aslında savaştan önce. Rüyada bildirilmişti ona her şey. O yüzden savaştan önce amcasına bakıp bakıp hüzünle doluyordu gözleri. Can yoldaşı Ebû Bekir fark etmişti o bakışların anlamını. Sormuştu da Efendimiz (as) cevap verememiş… …kelimeler boğazında düğümlenmişti. Nitekim öyle de oldu. Hz. Ali geldi, dedi ki: “Ya Rasulullah, Hamza şehit düşmüş.” Efendimiz hüzünle doldu, hemen beni ona götür dedi. Hz. Ali yalvardı: “Ne olur Ya Rasulullah gelmeyin… …görmeyin o halini, sabah nasıl gördüyseniz öyle hayalinizde kalsın. “Olmaz” dedi, “götürün.” Bir de baktı ki Hamza boylu boyunca yatıyor. O dev kahraman, o sığındığı dağ şehit düşmüştü. Öylesine yandı ki yüreği, hiç kimse için o kadar ağlamamıştı. Belki de hayatında en çok acı duyduğu sahneydi. İlk defa yüksek sesle ağlamıştı, hıçkırıkları sahabeleri kırıp geçiriyordu. Öylesine üzülmüş. Efendimiz (as) 70 civarı şehidin hepsine ayrı ayrı cenaze kıldı… …hepsinde de, Hamza’ya da 70 sefer cenaze namazı kıldı. Kalbi hazindi Allah Rasulu’nun, keder doluydu. “Amcacığım” derdi ona “amcacığım, daha şimdiden çok özledim seni” derdi. Semada melekler yıkadı şehit Hamza’yı. Hala daha başınızı kaldırıp bakma imkanınız olsaydı görecektiniz ki gökte, Hamza Allah’ın Aslanı’dır yazılıdır. Ensar birbirlerinin evlerine gidip geliyordu taziye için. Efendimiz (as) bir baktı Hamza’nın evine gidip gelen yoktu. Her şehidin ağlayanı var fakat benim amcamın ağlayanı yok demişti. Tüm sahabeler kendi şehitlerini bırakıp… …hepsi Hamza için ağlamaya başladı. O islamın ciğerparesiydi. Ciğeri yandı Nebiler Nebisi’nin. Hamza çok değerliydi fakat Murad-ı İlâhi ayrılığa hüküm vermişti. Efendimiz (as)’in payına da acı ve hasret düşüyordu. Tıpkı şimdi bizlerin Allah Rasulü’nden ayrı kalmaktan yanıp kavrulduğumuz gibi. Rasulullahlı günler artık tükeniyordu. Nebiler Nebisi (as) hasta yatağında Refîk-i A’la’ya yürüyordu. Fatıma ise babasının baş ucunda yangına dönüşmüştü. Babasının onun kulağına eğildi bir şeyler söyledi. Fatıma feryatla ağlamaya başladı. Yakında vefat edeceğini söylemişti; kimseye söylemediği bir sırrı paylaşırcasına. Bir süre sonra ise tekrar eğildi. Bu sefer söyledikleri karşısında Fatıma gülmeye başladı. Kendisinin vefatından sonra Rasulullah’a ilk kavuşacak kişinin Fatıma olduğunu söylemişti. Zaten nasıl dayanırdı ki Fatıma onsuz bir Medine’ye. Nitekim o gün geldi çattı. Aişe anamız Medine’yi ve atmosferi delip geçen, arşı çınlatan nida ile haber vermişti herkesin dizinin bağını çözen ifadelerle. Allah’ın sevgilisi, Nebiler Nebisi vefat etmişti. Feryatlar semaya yükseliyordu… …herkes bir yanda Rasulullah aşkı ölçüsünde aşk acısı yaşıyordu. Medine hiç bu kadar gözyaşı dökmemişti. Bu sefer yer gök ağlıyor… …dağlardaki taşlar, mesciddeki duvarlar bile feryat ediyordu. Herkes yetim kalmış gibi buruk, hayat anlamını yitirmişçesine perişandı. Kokusunu duyamaya alışkın oldukları gül kokulu peygamber… …dâr-ı bekà’ya gitmiş, sahabelerin nasibine ise ayrılık düşmüştü. Herkesi ezen bu ağır yük Fatıma’nın tüm renklerini soldurmuştu. Bir ara Enes bin Mâlik ile karşılaştı. “Ey Enes, toprağa mı koydunuz babamı?” dedi. “Evet” dedi Enes ağlayarak. “Sen de toprak attın mı babamın üstüne” dedi. “Evet” dedi Enes ağlayarak. “Ya Enes eliniz nasıl vardı da toprak attınız, nasıl gönlünüz razı oldu?” dedi. Enes artık konuşamıyordu hıçkırmaktan. Fatıma’nın yüreği yangın yeriydi: “Üzerime öyle musibetler geldi ki… …şayet onlar gündüzün üzerine dökülseydi …gündüzler bile kararır da gece olurdu” diyordu. Peki ya biz? Ayrılığımız daha büyük Rasulullah’tan ama hasretimiz, iştiyakımız da o ölçüde büyük mü? Ne de çok unutuyoruz sevgiliyi, ne çok gaflet içindeyiz. Fatıma babasının ellerini özlüyordu. Elini avuçlarının içine alıp, önce dışını sonra içini öpen babasının şefkatini özlüyordu. Tüm sahabeler bu acıyı kaldıramaz halde artık bitti gibi düşünürken… …Hz Ebû Bekir o unutulmaz konuşmasını yaptı: “Ey insanlar” dedi, “her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki o fanidir… …her kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki o bakidir.” Sahabeler kendine gelmişti, İslam davası devam ediyordu. Rasulullah’ın sancağını alıp İslam’ı tüm dünyaya yayma mirası onların üzerindeydi artık. Nice zaman geçti, sahabeler bir süre sonra o hale alıştı. Fakat bir kişi hiç alışamadı. Rasulullah’ın vefatından sonra beş buçuk ay kimse Fatıma’nın yüzünde tek bir tebessüm dahi göremedi. O babasına böylesine bağlıydı, babasıyla arasında böyle bir sevgi vardı. O babasının kızıydı, o babasının anasıydı. Beş buçuk ay sonra o gül de soldu. Sevgilinin sevgilisine kavuşmasıydı Fatıma’nın gidişi.

Büyü yapanlar ve büyü yaptıranlar izlesin!

İslam tarihinde bir hak dostu var; Haddad diye bir zât. Bu zat Allah yoluna girişini anlatıyor. “Nasıl Allah yoluna girdiniz?” diyorlar. “Nasıl tasavvuf yoluna girdiniz?” Mübarek diyor ki: “Ben bir kıza aşık oldum, çok sevdim fakat kızın bende gönlü yoktu. Ben bu kızı nasıl kendime bağlarım dedim.” Bana dediler ki: “Bir Yahudi büyücü var.” Bakın şu anda büyü yaptırma olayı aynen geçmiş zamanda olduğu gibi çok faal durumda. İnsanlar büyücülere gidiyor; muska yazdırıyor, büyüler yaptırıyor, birilerini kendisine bağlamak için… Büyü yaptıran adam dinden çıkar! Müslümanlığı artık yoktur. Din gömleği onun üzerinden çekilip, alınır. Allah’a ve ahiret gününe inancı bitmiş demektir. Sakın ola, ben müslümanım diyorsanız bu tür pis işlere, kirli işlere girmeyiniz! Diyor ki: “Bana dediler ki bir Yahudi büyücü var.” Yahudiler büyüde masterdır. Hala Dünya’da büyü ve sihirde Yahudiler en uzmanlaşmış ırktır. “O Yahudiye, büyücüye git. Sana bir büyü yapsın, o kız sana aşık olur.” dediler. Ben de gittim büyücüye, büyücü bana dedi ki: “Büyünün, sana yapacağım sihirin, çekim büyüsünün tutması için bazı şeyler yapman lazım.” “Ne yapmam lazım?” dedim. “Namaz kılıyorsan; namazı terk edeceksin. Oruç tutuyorsan; orucu terk edeceksin. Allah’ın dini için yaptığın ne ritüel varsa bunların tamamını terk edeceksin, bırakacaksın.” Bugün ailelerden bazıları, kocasını kendisine bağlama büyüsü yaptırmaya gidiyor, büyücüye. Yahut da papaza… Papaz büyüsü deniliyor buna. Papaz ilk ne diyor? “Evinde herhangi bir Ayetel Kürsi varsa, bir Kuran-ı Kerim varsa; bunların tamamını alıyorsun, köşeye köhne bir yere kaldırıyorsun. ” “Açıkta bir yerde Allah’ın kelimeleri olmayacak, ayetleri olmayacak, Kur’an olmayacak. Ve evin görünmeyen bir yerine, kocan görürse tepki verir, haç asacaksın haç…” “Benim sana yapacağım büyünün tesirli olması için evinde haç olması gerekiyor. Kur’an ayetlerinin olmaması gerekiyor.” Papaz bile itiraf ediyor. Papaz bile… İtiraf ediyor, Allah’ın kitabı bir evde olduğu zaman büyünün tutma ihtimali çok düşük oluyor. Geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle. Kadınlar, kocalarını kendilerine daha çok bağlasın diye, ne emir verirsem yerine getirsin diye, kocalarına büyü yapıyorlar; papaz büyüsü… Vallahi dinden çıkarsınız! Gavur gidersiniz, kimse sizi kurtaramaz ablalar… “Kim büyücüye gitti, kahine gitti, sözlerini tasdik etti, inandı; Muhammed Aleyhisselama indirilen kitaba iman etmedi.” diyor, Peygamberimiz Aleyhisselam. “Bana indirilen kitabı reddetmiş olur.” Hadistir. Bu adam da gidiyor, büyücü ne diyor ona? “Dini terketmen lazım, ben sana vech büyüsü; çekim büyüsü yapacağım. Ama senin dinini terketmen gerekiyor, ne kadar dini yaptığın ritüel varsa; zikir, şükür, namaz, besmele ile yemek… Bunların tamamını terk edeceksin,” diyor. “Ya nasıl olur? Bazıları kalsın, hepten gavur olmayalım ya?” diyor. “Sen bu kızı istiyor musun? diyor, büyücü Yahudi. “Evet” diyor, “İstiyorum.” “O zaman benim dediğimi yapacaksın, tamamen bana tabii olacaksın.” “Peki” diyor. 40 gün boyunca Cuma namazı bile yok. Bir adam için, bir Müslüman için; üç Cumayı terk etmek gavurluk ile eş değerdir. Muhammed Aleyhisselam buyurdu ki: “Mazeretsiz bir şekilde, peş peşe üç Cuma’ya gitmeyenin kalbini Allah mühürler.” Kalp mühürlendiği zaman da İslam’a karşı hiçbir sevgin kalmaz. Sonra, “Namazlar bana çok zor geliyor, sohbete gittim mi çok sıkılıyorum” demeye başlarsın. Bu mühürlenmiş demektir. Adam 40 gün boyunca bütün ibadetlerden uzak kaldı. 40 günün sonunda gitti, dedi ki: “Sihir tesir etmemiş, sana büyü tesir etmemiş, sen yine hala İslam’a dair bir şeyler yapmışsın, bu 40 günde ne yaptın?” “Ya ne namaz kıldım, ne zikir yaptım, ne oruç tuttum. Hepsini terk ettim. Ben bu kızı istediğim için sen ne diyorsan onu yaptım, ey büyücü!” diyor. “Hayır” diyor. “Bir şey yapmışsın.” Adam düşünüyor ve diyor ki: “Evet, yolda gidiyorken bir gün, bir baktım yolda bir kaya parçası var tam ortada. Millet ayağı takılıp da düşmesin bir tarafını incitmesin diye, bu kaya parçasını ayağımın üstüyle köşeye ittim. Yaptığım tek bu.” Bakın bir tek amel… Muhammed Aleyhisselam ne buyuruyor? ” Sadaka…” “Sadaka verin. Ne yapın edin, sadaka verin.” “Ey Allah’ın Resulu, hiçbir şeyimiz yoksa?” “Sadakanın en düşüğü; kişinin yolda birilerine zarar verecek olan bir taşı kenarıya itmesi demektir. Bu sadakanın en düşüğüdür.” Hiçbir şey yapamıyorsun, kimseye bir şey ikram edemiyorsun, çay bile veremiyorsun. Yoldan bir taşı çek; müslüman kardeşine sıkıntı olmasın. Adamlar yolun ortasına çivi atmışlar, yolun ortasına cam parçaları atmışlar; arabaların tekerlekleri patlasın diye. Serseriler geliyor yolun ortasına bırakıyor. Senin müslümanlar da görüyor, hiç umrunda değil. Benim bu mahallede arabam yok ki, benim mahallem iki mahalle arkada diyor, zihniyet bu… Bana dokunmayan yılan 500 yıl yaşasın, 1000 yıl yaşasın… Böyle zihniyet olur mu? Al eline bir süpürge, bir karton bir şey, onları al köşeye it. Allah yazıyor, Allah’ın melekleri her an seni takip halinde. Çok ararsın bu halleri, bu zamanı çok ararsın, o fırsatları çok ararsın. İki tane müslümanın arabası zarar görmeyecek, sana yaptıkları dua, yapacakları dua… Onlar bilmese meleklerin sana yapacağı dua… Meleklerin duası, müslümanların duasından daha makbuldür. Kayıp yok, kaçar yok… Adam diyor ki: “Evet, hatırladım. Ben bu hayrı yaptım.” “İşte, senin Allah’ın, senin inandığın Rab, bir tek amelinden dolayı hala senin küfür dışında olduğunu söylüyor ve benim sihrim sadece Allah’ın dini için yaptığın, müslümanlara yardım ve sıkıntılarını gidermek için yaptığın bu küçük amelden dolayı, benim sihrim sana tesir etmiyor.” “Sen bırak benimle uğraşmayı, benden bir şeyler beklemeyi de; seni 40 gün boyunca kendisine hiçbir ibadet yapmamana rağmen seni hala terk etmeyen, bırakmayan Rabbine git!” “Ondan iste.” “Sen, beni bırak” diyor. “Bu sihirbaz, bu Yahudi bana bu sözleri söyleyince kalbimde şimşekler çaktı ve ben o gün tövbe ettim. Gözümde ne kız kaldı ne bir şey kaldı.” “Ben Allah’ın dinine o gün giriş yaptım, Allah dostları ile tanıştım, sadıklarla beraber oldum ve bugün sadıklar yetiştirmek bize nasip oldu.” diyor. Bu hayırlı zat, Ebû Hafs Haddâd… Allah ona rahmet etsin. Amin.

Bu zamanda evliya var mı? – Kul hakkını affedersen 10 mislini ahirette alırsın!

Talebelerden bir tanesi hocasına gitti. Hocam dedi: “Bu zamanda bir evliya var mıdır acaba? Şu bulunduğumuz zamanda Allah dostu, evliya var mıdır hakikaten?” Hocası dedi ki: “Gel dışarı çıkalım sana göstereyim, var mı yok mu sen karar ver.” Talebesini aldı, pazara çıktılar bir kasaba girdiler. Kasaba dediler ki: “Yarım kilo et kes bana.” Mürşidi, hocası dedi ki: “Yarım kilo et kes bana.” Kasap, eti kesti. Ete baktı dedi ki: “Bu et çok yağlıdır. Ben bunu almam. Sen bana bir yarım kilo daha kes.” Kasap yarım kilo daha kesti. O eti de biraz karıştırdı, biraz baktı. “Bu et kemiklidir, ben senden bu eti almam.” dedi. Sorun çıkarttı, halbuki hiçbir sorun yoktu. İki ette de sorun çıkarttı. Kusura bakma ben senden bugün alışveriş yapmam, dedi. Kasap ne dedi? Bu günümüz kasapları olsa ne yapar? Hemen elindeki o demiri havaya kaldırır, “sen benimle alay mı ediyorsun be!” der. Bir iki savuruk yapar böyle. Vurmasa bile korkutur en azından. Günümüzdeki kasaplar böyle. Kasaplarda şimdi dine yakınlık biraz zayıfladı. Böyle bir müşteri geldiği zaman sabırla tahammül etmez. Bu kasap ne diyor bu adama? “Kardeşim kusura bakmayın bugün size layık bir et çıkartamadım. Hakkınızı helal edin, inşallah bir dahaki geldiğinizde daha güzel etler çıkartacağım size.” diyor. Peki, diyorlar kasabı terk ediyorlar. Gidiyorlar bir kumaşçıya. Kumaşçıya diyor ki: “Bana şu kumaşı indir, dört metre kes ver. Parasını sana ilerde vereceğim.” Kumaşçı âlime şöyle diyor, talebe de yanında: “Hop diyor! Böyle ticaret olmaz.” “Nasıl olur peki?” “Hangi kumaşı beğendiğini bana söyleyeceksin, ben o kumaşı indireceğim, sana göstereceğim. O kumaşı almaya karar verirsen kaç metre almak istediğini bana söyleyeceksin. Ve parasını ya hemen vereceksin ya da vereceğin tarihi bildireceksin. Ben de sana bu kumaşı keseceğim ve satacağım. Kesmek ve sana vermem ondan sonra olur. Bu işlemleri yapmadan böyle ticaret olmaz.” diyor. Peki, diyorlar o dükkanı da terk ediyorlar. Âlim talebesine diyor ki: “İlk dükkana girdiğimizde, şeriatta hakkı vardı. Eti kestirdik, o eti almak zorundaydık. Ama hakkını kabul etmedi, hakkını kullanmadı kasap. Ve bize bir veli gibi davrandı.” Normalde kasabın o eti ona vermesi gerekiyordu çünkü kestirdi almak zorunda. Ama o kusuru kendisinde aradı. Hakkı olmasına rağmen hakkı istemedi. Hakkını kime tevdi etti? Allah’a tevdi etti. Benim hakkımı senden Allah alır, dedi. Diğer esnaf ise şeriata, kitaba ve sünnete tamamen bağlı, hakkını bu dünyada istiyor. Ticaret böyle olmaz, diyor. Bakın ikisi de Müslüman. Ama birisi İslamiyet’i daha bir zirvede yaşıyor Muhammed Aleyhisselam ve sahabileri gibi, tasavvufi bir ahlakla. Birisi şeriat ahlakı ile yaşıyor. Hakkını bu dünyada istiyor. Evet bu dünyada hakkını isteme hakkına sahip misin? Evet sahipsin! Ama daha üst kaliteyi istiyorsan hakkını Allah’a teslim et. Allah senin hakkını, senin aldığından çok daha iyi şekilde alır. Bir Hadis-i şerifle bunu teyit edeceğim kardeşler! Muhammed Aleyhisselam buyurdu: “Bir kul, başka bir kula hakkını helal etmezse ahirette bir mislini ondan alacaktır.” Bakın, bu kesindir. Bu dünyada birisi sizin hakkınıza girdi ve sen ona dedin ki: “Ben sana hakkımı helal etmiyorum.” Böyle bir hakkımız var mı kardeşler? Var. Ahirette onun bir mislini alacak mıyız? Kesin alacağız. Kur’an ve sünnet bu vaatlerle doludur. Ama Muhammed Aleyhisselam’a dikkat edin şimdi. Lakin o kul; dünyadayken öbür kula, alacaklı olduğu kula hakkını helal ederse Allah alacağının on mislini ona hediye eder. Çünkü bu dünyada yaptığımız her iyiliğin karşılığı kaç verilir kardeşler? Bire ondur. Her iyilik minimum bire ondan başlar, yedi yüze kadar çıkar ihlasımız nispetinde. İşte bu işte böyledir. Hakkını Allah’a bırakırsan Allah senden, senin alacağından çok daha güzelini senin amel defterine yazar. Yine fıkıhtan bir ölçüyle yakınlaştıracağım. Biliyorsunuz bir insan başka bir insanı kazaen öldürürse… Arabayla geri geri giderken yolda komşunun çocuğunu ezdin ve cinayet işledin. Bu cinayettir fakat kasti olarak değil. Arabayla çıkmak istedin, onu ezmek niyetinde değildin. Çocuk bir anda arabanın altına girdi ve ezdin. Allah bizi böyle bir sınavla imtihan etmesin. (Amin) Amin. Her gün o adamın yüzüne bakmak zorundasın. Çok acı bir şey! Başına gelmiş olan yakınlarım da var. Allah sabır versin. (Amin) Çocuğu kazaen ezdin ve öldürdün. Şimdi karşı taraftaki ailenin ne hakkı var? Üç tane hakkı var: Bir; kısas isteyebilir. Bu şeriattaki hakkıdır. Devlete der ki : “Benim adıma bu adamı öldüreceksin.” Çünkü kazaen bile olsa öldürdü. İki; daha bir müşfik olur, biraz daha yumuşak olur, fidye ister. Kısas sonra fidye. Kan parası. Buna halk arasında kan parası denir. Bir bedenin kan parası ne kadarsa, yüz devedir İslam’a göre, yüz devenin miktarı neyse buraya kadar bir kan parası isteyip, can hakkından vazgeçebilir. Bu ikidir. Üç nedir? Salıverir. Ben hak istemiyorum. Ben hakkımı Allah’a bırakıyorum der. Aaa işte bu! Bu çok az insanın yapabileceği bir şeydir. Bak paradan da vazgeçiyor candan da vazgeçiyor. Ben hakkımı ahirete bırakıyorum. Bu kardeş de kasti olarak yapmadı, benim çocuğumu kasti olarak öldürmedi. Ben mükâfatımı Allah’tan bekliyorum, derse bu diğer iki davranıştan çok daha üstün bir davranış olur. Güzellikle salıvermek. Kısas, diyet, af. Üç tane fıkhi kaide. Affı seçen kulu, Allah Teala çok sever. İşte bu iş böyledir kardeşler. Bu dini bilirsek, bu dini içimize sindirirsek dini zirvede yaşamak isteriz. İçimize sindiremezsek sahte Müslüman oluruz. Ve nasıl kaçabilirim, nasıl kurtulabilirimin hesabına gireriz. Bakın zekât zamanı geçti. Zenginlerin birçoğu zekâtını tam manasıyla verdi ama birçoğu da bizden yüzlerce fetva sordu. Nasıl kurtulabilirim, nasıl kaçırabilirim fetvaları sordu. Birçoğu da böyle yaptı. Şimdi kurban bayramı geliyor. Kurban Bayramı öncesinde yine yüzlerce soru gelecek bana, son bir hafta içinde yüzlerce soru gelir sadece kurbanla alakalı. Ve bunların yarısı nasıl gelir? Nasıl kesmeyebilirim? Şöyle şeyim var, ama şu kadar borcum var, ama babam kızmasın hocam, ama hanımdan fırça yemeyelim hocam. Müslümansın sen ya. Bak, Allah için kes kurbanını Allah sana on mislini daha dünyadayken verir. Yüzlerce defa bu kardeşiniz yaşamıştır. Allah’a hamdolsun, babadan kalan bir variyet olduğu için doğduğumuzdan beri hep zekât veririz, doğduğumuzdan beri hep kurban keseriz çok şükür. İnşallah ölene kadar böyle devam eder. (Amin) Ne kadar verdik, ne kadar kestik Allah bize daha çok verdi. Hani dervişe diyorlar ya; nasıl bu kadar zengin oldun sen? Derviş adamsın dünyayı sevmezsin ya! Derviş de diyor ki: “Allah bana verdi, ben insanlara yarısını verdim. Allah bana daha çok verdi, ben insanlara yine yarısını verdim. Allah bana vermeye devam etti. Ee, ben Allah’tan daha zengin değilim ki!” Ben ne verdiysem Allah bana daha fazlasını verdi. Ben de zengin oldum. Baktım zengin olmuşum! Bu iş böyle kardeşler. Allah ile alışveriş yaparsan zarar şansın sıfır. Ama Ahmet’le Mehmet’le, kullarla alışveriş yaparsan zarar şansın yüksektir. Çünkü kullar menfaatine uymadığı zaman yan çizebilir.

Kıyamet gününde Allah, üç kişinin yüzüne bakmaz!

Ebu Hureyre radiyallahu anh rivayet ediyor; Allah’ın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu. Allah aşkına bu hadis-i şerifi çok iyi dinleyin. Allah’ımızın yüzüne bakmayacağı ve konuşmayacağı üç adam, mahşer günü yüzüne bakmayacağı ve konuşmayacağı üç adam… Resulullah buyurdu: ”Üç kişi vardır ki; Allah, kıyamet gününde onlarla ne konuşur ne onlara nazar eder ne de onları günahlarından arındırır. Onlara elim bir azap vardır.” Nazar etmiyor, günahlarından da arındırmıyor. Elim bir azap vereceğini Muhammed Aleyhisselam vaad ediyor. Bir; Sahrada fazla suyu bulunduğu halde ondan yolcuya vermeyen kimse… Kıyamet günü Allah onun karşısına çıkıp ”Bugün ben de senden fazlımı lütfumu esirgiyorum. Tıpkı senin dünyada iken kendi elinin eseri olmayan şeyin fazlasını esirgediğin gibi” der. Yolculuğa çıktın, otobüse bindin. Sende iki şişe su var. Tedariklisin, hazırlıklı gelmişsin, tecrübelisin. Ama adam uzun yol tecrübesi yok. İlk defa otobüse binmiş bir yere gidecek. Yanında su yok. İftar yapacak, otobüse denk gelmiş. Sen de orada suyu içiyorsun. Bir tane pet şişeyi bitirdin. Adam sana dedi ki: ”Ya kardeşim bana bir yudum versene, iftarımı yapayım. Tamamını içmem merak etme.” Sen ne dedin? ”Kardeş ben de oruç tuttum. Tedarikli olsaydın.” Adama iftar ettirme nimetinden mahrum kalıyorsun. Sadece bencilliğinden ve cimriliğinden dolayı. Bak yoldayız hazırlıklı olsaydın diyorsun ve adama ikinci suyu vermiyorsun. Yani su ikramını vermiyorsun. Allah Teâlâ Hazretleri senin yüzüne bakmayacak bu cimriliğinden sebep. Ne olur ya, bir paylaşsan ne olur? Umreye giderken oruçluydum. Uçakta rast geldim iftar vaktine. Uçakta yanımda beraber yolculuk yaptığım hacı abi tak yarısını koparttı. Çıkınından boyuna bir şeyler çıkartıyor, adam tecrübeli. Her sene Ramazan’ da gidiyormuş. Devamlı oradan bir şeyler çıkartıyor. Tak yarısını kopartıyor bana veriyor. Hacı abi dedim ”Allah senden razı olsun be.” Karnımızı doyurduk uçakta giderken. ”Kabe’ ye gittiğimde ilk tavafımı yaptıktan sonra bana ismini bahşet, sana özel dua edeceğim hacı abi.” Allah’ a hamd olsun bugüne kadar yaptığım dualar reddolunmamıştır. Çok şükür hepsi kabul olmuştur.” dedim. Hacı abinin gözleri açıldı. ”Bana hemen numaranı ver hocam.” dedi. Biraz bir şeyler anlatınca bana hemen numaranı ver falan dedi. Hacı abi ile orada bir tanışmış olduk. Adam bol gönüllü, geniş gönüllü bir adam. Ne yediyse aynı şeyin bir mislini benimle de paylaştı. Böyle bir yolcu ile gitmek de var ama cimri bir yolcu ile gitmek de var. Kardeşler siz eli açık olanlardan olacaksınız. İki; ikindi vaktinden sonra bir mal satıp müşterisine Allah Teâlâ’nın adını zikrederek: ”Bunu şu fiyatla almıştım.” diye yalandan yemin ederek muhatabını inandıran ve bu surette malını satan kimse… İkindi vakti niye diyor? İkindi vakti ”salât-ı vustâ”dır, orta namazıdır. Sabah ve ikindi meleklerinin, biliyorsunuz melekler iki defa dönüşüm yapıyorlar. Nöbetleşe bizi kontrol ediyorlar. Bu meleklerin dönüşüm vakti, ikinci vakit nedir? İkindi vaktidir. Bu ikindi vakti insanın hesabını, kitabını tam yapması gereken vakittir. Esnaflar özellikle ticaretinde hesabını ikindi vaktinden sonra yaparlar. Gelen giden var mı? Daha seyrek olduğu için müşteri gelme saati hemen hesap yapmaya başlar ikindi vaktinden akşam vaktine kadar. Kaliteli Müslümanlar da ne yapar ikindi vaktinde? Hesap yapar, bugünüm nasıl geçti. Şimdi Muhammed Aleyhisselam diyor ki; Esnaf malını satarken şöyle bir yemin etse ”Vallahi Billahi bu malın bana gelişi 20 TL, ben de sana 20 TL’ ye veriyorum.” Halbuki malın gelişi 16 TL olsa ya da 19 TL olsa ya da 19.90 olsa, bak! 19.90 malın gelişi… Ama bu ne dedi? ”Vallahi Billahi bana gelişi bu, 20 Tl, sıfır kâr.” Yalan söyledi mi söylemedi mi? Malını satmak için yemin etti mi? Muhammed Aleyhisselam buyurdu: ”Ticarette yeminden sakının. Çünkü yemin malı sattırır ama bereketini götürür.” Şimdi bugün esnafları ziyaret ettiğiniz zaman hepsi size ne diyor? ”Hocam ticaret yapıyoruz, çalışıyoruz ama paramızın bereketi yok.” Diyorlar mı? Ben devamlı esnafları gezerim. Hep aynı şikayetleri duyuyorum: Paramızın bereketi yok. Cebe para girmesi ile çıkması bir oluyor. Neden bu bereketsizlik? Bir şeyleri yanlış yapıyorsun. Ya hakkın olmayan miktarda kâr yapıyorsun, ya malı satayım derken malını çok yüceltiyorsun ya da yemin ediyorsun. Yemin ettiğin zaman ve o malı sattığın zaman Allah senin yüzüne bakmayacak. Seni günahlarından arındırmayacak. Bu ikinci, bir madde daha var buna daha dikkat edin. Sırf dünyevi bir menfaat için bir imama biat eden kimse… Bir imam… Muhammed Aleyhisselam bir imamdır. Cami imamları bir imamdır. Mürşidler, alimler, şeyhler, bunlar hep imamlardır. Tarikat imamları, bunlar hep imamlardır. Ama ona biat ederken, ona tabi olurken ”Ben İslam’ı onun anladığı gibi anlamak istiyorum, onun peşinden Muhammed Aleyhisselama ve Rabbime gitmek istiyorum.” derken; iki tane niyet var burada. Bir: Bir menfaat isteği; Bu adamın etrafı kalabalıktır, bu cemaatin içinde olursam beni seven insan sayısı çok fazla olur. Güven tazelerim. İnsanlar bana çok güvenir ve ticaret yollarım açılır. Bak bu bir niyettir. Gitme niyetin Allah rızası olmadı, dünya sevgisi oldu. Diğer niyet ne? Ben bu hocaya, bu alime, bu mürşide ya da bu peygambere (sallallahu aleyhi ve sellem) ne için tabi oluyorum? İmam olarak niye kabul ediyorum? Benim liderim, öncüm olsun; Allah Teâlâ’ ya onun vesilesi ile gideyim diye. İşte bu güzel olan bir niyettir. Kur’an, sadıklarla beraber olun diyor. Kur’an, bana yönelen kimsenin yoluna uy diyor. Böyle ayetler çok Kur’an’ da. Kur’an sizden ücret istemeyen kimselere tabi olun diyor. Bak insanlara tabi etmek istiyor Allah Teâlâ bizi. Ama bu tabiiyeti ya rıza için yapacaksın ya da menfaat için yapacaksın. Muhammed Aleyhisselam burada ikaz ediyor. Sadece dünyevi bir menfaat için bir imama tabi olan kimse. ”Öyle ki; dünyalıktan istediklerini verirse biatında sadıktır, vermezse sadık değildir.” O mürşide, o alime tabi olmuş, dünyalıktan bir şeyler istiyor. Bir beklentisi var. Alim ya da imam kişi, ona o beklentinin karşılığını veriyorsa tabi olmaya devam ediyor. Onlarla beraber olmaya devam ediyor. Vermezse ne oluyor? Terk edip gidiyor. Menfaat için dostluk kuran insan… Allah mahşer günü bu adamın da yüzüne bakmayacak.

Muhammed aleyhisselam’ın tıp mucizesi: Vücutta 360 adet kemik ve eklem var!

Muhammed Aleyhisselam’dan bir hadis-i şerif getirdim, bunu okuyacağım. Rica ediyorum, dikkatli bir şekilde dinleyiniz. Bu hadis, Efendimiz Aleyhisselam’ın peygamberliğinin kesin ve kat’i olduğunun bir mucizesidir. “360 kemik hadisi” denir buna. Bundan 14 asır önce insan bedeninde 360 adet kemik ve eklem olduğunu, toplam olarak, bildirmiş olan bir peygamberden bahsediyoruz. 14 asır geçiyor ve insanlar araştırma yapıyorlar. İnsan vücudunda acaba kaç tane kemik ve eklem var toplam olarak? Kaç tane çıkıyor? 360 tane. Sorum şudur: Okuma yazma bilmeyen bir insan, Muhammed Aleyhisselam’ın özelliği okuma yazma bilmiyordu. Okuma yazma bilmeyen bir insanın hafızasına Allah, bu kitabı nakşetti. Ezbere okuyor bu kitabı, baştan sona kadar. Okuma yazma bilmeyen bir insan, 14 asır önce tıp ilminin hiç olmadığı bir alanda bir hadis-i şerif söylüyor. Hadisin metnini getirdim. Rica ediyorum, dikkatli dinleyin. Büreyde (radıyallahu anh) rivayet ediyor: Resululullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: İnsanda 360 mafsal vardır. Mafsal ne demektir? Kemik, eklem… Mafsal… Her bir mafsal için bir sadaka bulunması gerekir. Şimdi Allah bize 360 tane kemik verdi mi kardeşler? Bu parçaların her biri için bir tane sadaka vermemiz lazım o gün. Her gün için… 360 mafsalın 90 tanesi, kemiğin 90 tanesi, sadece baştadır. 90’ı burada, diğerleri bütün bedene dağılıyor. Her bir kemik parçası için bir sadaka vermemiz gerekiyor. Bakın, şu parmağımı görüyor musunuz? Burada üç tane kemik var. 1, 2 ve 3 tane de mafsal var. Yani kıkırdak… Eklem… 3 kemik, 3 eklem… Şurada 6 tane… Vücutta bunun gibi 360 tane var. Şimdi Muhammed Aleyhisselam diyor ki: Her bir kemik ve eklem için o gün bir tane sadaka vermeniz lazım gelir. Bunu işitenler, “Buna kimin gücü yeter Ey Allah’ın Resulü?” dediler. Muhammed Aleyhisselam, şöyle devam etti: Mescitte toprağa gömeceği bir balgam… Camiye giderken yolda baktım birisi yere bir balgam atmış. Sen ne yapacaksın? Yere tükürmek İslamiyet’te mekruhtur, hoş bir şey değildir. 1- Çok zorda kaldığın zaman toprağın üzerine tükürürsün, 2- kıbleye doğru yapmazsın, 3- üstünü örtersin. Bu sefer mekruh olmaktan da çıkar. Çünkü üstünü örtüyorsun, insanlara zarar vermiyorsun. Fakat günümüzde insanların büyük çoğunluğu, İslam’dan ve Muhammed Aleyhisselam’ın ahlakından kopuk olduğu için yere tükürüyorlar, yere pisliklerini atıyorlar ve kul hakkına giriyorlar. Şimdi, sen de camiye giderken bir baktın caminin önünde, kapının önünde yerde balgam var. Adam içeride ihlaslı bir şekilde namaza durayım diye caminin kapısına balgam atmış. Rahat edeyim orada, sıkışıklık yaşamayayım nefes alıp verirken diye caminin kapısına balgam atmış cahil adam. Ve temizlememiş, üstünü örtmemiş. Sen de bunu gördün. Bak, Muhammed Aleyhisselam diyor ki: Mescitte ya da mescidin önünde gördüğün bir pislik, bir balgam, bir hayvan gelmiş pislik bırakmış ört üstünü. O bir sadakadır. Yaptın mı sadakaya girdin. Yoldan bertaraf edeceği bir engel… Yolda tahta gördün. Bana mı kaldı ya, mahallede 80 tane hane var. 300 kişi yaşıyor bu bizim mahallede. Yolun ortasındaki şu tahtayı bana mı kaldı? Bana ne ya, deme. O senin için bir fırsattır. O tahtayı, o taşı kenara koydun mu, ayağının ucuyla bile olsa kenara itsen sadaka verdin. Bak, bir tane daha kemiğin sadaka hakkını yerine getirmiş oldun. Bunları bulamazsa, kuşluk vakti kılacağı iki rek’at namaz, sadakadır. İki rek’at namaz ile bütün bu 360 tane kemiğin sadakasını vermiş oluyor musun? Oluyorsun. Peki hocam kuşluk namazı ne zamandır? Kuşluk namazı, sabah namazını bitirdin mi? Sonra 45 dakika namaz kılmanın mekruh olduğu dönem var. O da geçti. Güneş doğdu. 45 dakikadan sonra öğle ezanına kadarki ara vardır. Duha namazı ve kuşluk namazı kılınacağı bir ara… O ara esnasında boşluk bulursan iki rek’at namaz kılarsan vücudundaki 360 tane kemiğin sadakasını vermiş olursun. Onun şükrünü, duasını yapmış olursun. Allah böyle kabul ediyor diyor. Muhammed Aleyhisselam böyle söylüyor. İşte bizim peygamberimiz budur. 14 asır önce hiçbir ilmî teknolojinin olmadığı, bulunmadığı zamanda 360 diyor. 50 sene önce araştırma yapılıyor. 360 olduğu ortaya çıkıyor. Senin böyle bir peygamberin varken sen kimlerin peşindesin?