Kıyamet Ne Zaman Kopacak? (Kur’an Ayetleriyle)

İşitme engelli kardeşlerimiz için bir faydamız olsun diye altyazı eklenmiştir. Osman nasılsın kardeşim? Elhamdülillah sağol sen nasılsın? – Hoşgelmişsin Mersin’e Hoşbulduk Allah razı olsun. Tantuniler nasıl dostum? Güzeldi. Efsane. İnşAllah çok yedirmedik. Sıkıştırmadık diyaframını. Evet. Bu gece biraz spor yapacağım ama idare eder. – Şu an için iyi değil mi? – İyiyiz. Bugün bir 5-6 saat çekim yapabiliriz Osman. İnşAllah hazırız. – İnşAllah. Şimdi kardeşim bir tane ince bir mesele var Osman. Şöyle bir şey bahsedeyim sana. Şimdi Osman sen Mersin’e gelmiş olsan Bende sana desem ki ”hişt lan Osman bak bana oradan su ver yoksa 30 yıl sonra seni öldürürüm” desem. Hiç sallamazsın iplemezsin lan ne vereceğim sana suyu dersin. Öyle değil mi? – Evet Şimdi ikinci filmi çekelim Osman. Aynı adam tam sen geldiğin anda silahını çıkarıyor. Çat şunun kafasına bir tane sıkıyor. Çat sıkıyor. Çat çat çat çat buradaki 40 tane adamı öldürüyor. Sonra sana aynı şekilde diyor ki ”lan Osman bana bir su ver diyor.” Su değil baraj dikersin adam için. Niye çünkü adam 40 kişi orada doğramış, kesmiş, biçmiş. 40 kişiye bunu yapan adam bana ne yapar diye sen o adamlara istediğini verirsin. Su da verirsin. Baraj da dikersin. Dere de akıtırsın. Irmakta geçer oradan. Çünkü cezası anlık oldu. Bizim kainattaki bir çok vakada çok rahat bir şekilde günaha girebilme sebebimiz Cenab-ı Allah vadette bulunmuş. Bak ben 30 yıl sonra ceza vereceğim. Yani Osman şimdi ceza anlık olunca adam su da veriyor, baraj da dikiyor. İstediğini yapıyor. Ama 30 yıl sonra yaparım deyince ”adam ya bana ne yapabilir ki 30 yıl sonra” diyor. Kim öle kim kala. – Aynen öyle. Şimdi ayetlere baktığında Müntakim olan Allah’ın bir vadi var ayetlerde. O gün geldiğinde yaparım. O gün geldiğinde karşılaşırsınız. Ben o gün deyince en çok yüreğime böyle kıyamet günü saplanıyor Osman. Yani o vadettiği, mehir verdiği ”bak bu zamana kadar kendinizi düzeltin” dediği o gün kıyamet gibi geliyor. Senin de gözlerin aynı şeyi anladığını söylüyor Osman. Dilin ne diyor peki? Yani öyleyse o dehşetli günden ismini alan sureyle giriş yapalım mı abi? – Çok güzel olur. Çok güzel olur. Peki Tekvir suresinden de o kısmı geçelim abi. Geçmeden olmaz. Yürekleri yeterse geçelim Osman. Peki o kıyamette, kıyamet gününde Allah’ın beni en çok etkileyen o merhametli sözünü müsaadenle. – Lütfen lütfen. Kardeş ciğer bırakmadın bizde. – Estağfurullah. Allah razı olsun.


Almanca

Mehmet: Osman wie geht es dir mein Bruder? Osman: Alhamdulillah ( Allah sei Dank), danke wie geht es dir? Mehmet: Willkommen in Mersin (Name der Stadt in der sie sich befinden) Osman: Danke, Allah segne dich. Mehmet: Wie waren die Tantunis (Ein bekanntes Gericht aus Mersin)? Osman: Sehr schön. Legänder Mehmet: Ich hoffe wir haben dich nicht zu voll gefüttert :). Osman: Ja, ich glaube ich mache heute Abend etwas Sport. Mehmet: Aber jetzt gerade gehts oder? Mehmet: Wir könnten heute 5-6 Stunden drehen Osman. Osman: InsaAllah ( So ALLAH will) sind wir bereit. Mehmet: InshaAllah ( So ALLAH will). M: Nun mein Bruder, es gibt eine wichtige Angelegenheit Osman. Ich sag mal so Wenn du jetzt zum Beispiel nach Mersin kommen würdest. Und ich dir sagen würde” Hey Osman gib mir das Wasser dort, sonst bringe ich dich nach 30 Jahren um” Dann würde dich das überhaupt nicht interessieren. Nun kommt eine Abwandlung dieser Geschichte. Der gleiche Mann erscheint gerade zum selben Zeitpunkt wie du, holt seine Waffe raus und erschießt plötzlich einen Menschen. Dann einen anderen. PENGPENGPENG und weitere 40 Männer, die sich gerade dort befinden. Und danach sagt er wieder zu dir ” Osman gib mir Wasser”. Du würdest ihm direkt einen Damm bauen. Weil er vor dir 40 Männer erschossen hat. Jemand der 40 anderen sowas getan hat, kann wer weiß was mit mir anstellen deshalb gebe ich ihm was er will würdest du denken. Du würdest dir denken, dass ein Mann, der vorhin 40 Personen erschossen hat, auch dir das Gleiche antun könnte und würdest deshalb aus Angst seinem Befehl sofort nachgehen. Weil dieser Mann mit einer sofortigen Der Grund, warum es uns Menschen auf dieser Erde bei vielen Angelegenheiten leicht fällt zu sündigen ist der, dass Allah uns etwas versprochen hat. Er sagt, dass Er uns erst nach 30 Jahren bestrafen wird( dies ist beispielhaft gemeint). Also Osman, wenn die Strafe im selben Moment folgt, macht der Mann alles. Er gibt ihm Wasser und baut ihm sogar einen Damm. Aber wenn der Mann sagt, ich töte dich nach 30 Jahren, denkt sich der betroffene, “Ach was will er mir schon nach 30 Jahren anhaben können”. Osman: Wer weiß, was bis dahin passiert? Wenn wir uns die Koranverse angucken, verspricht uns Allah der Rechende (Müntekim aus Asma ul Husna 99 Namen von Allah) „ Wenn der Tag kommt, dann werde Ich dies und jenes tun“ oder „Wenn der Tag kommt, dann werdet ihr mit euren Taten konfrontiert werden“. Wenn Er von „diesem Tag“ spricht, dann fühle ich den Schmerz des Tages der Auferstehung in meinem Herzen Osman. Wenn also in einem Vers davon die Rede ist:„ Ich gebe euch Zeit bis zu diesem Tag“ oder „Versucht eure Taten zu verbessern“ dann meint Er hiermit stets den Tag der Auferstehung. Ich sehe von deinen Blicken, dass du auch das Gleiche denkst. Was sagt deine Zunge 🙂 ? Osman: Osman: (Zustimmend) Wenn es so ist, wollen wir dann mit der Sure (Ausschnitt aus dem Koran) beginnen, die ihren Namen von diesem entsetzlichen Tage verliehen bekam? Mehmet: Das wäre sehr schön. Osman beginnt diese Sure des Korans zu rezitieren ( ve Osman o sureyi okumaya baslar) Im Namen Allahs, des Allerbarmers, des Barmherzigen Ich schwöre beim Tag der Auferstehung und Ich schwöre bei jeder reumütigen Seele. Meint der Mensch etwa, daß Wir seine Gebeine nicht sammeln werden? Aber ja, Wir sind imstande, seine Finger gleichmäßig zu formen Doch der Mensch wünscht sich, Sündhaftigkeit vorauszuschicken. Er fragt: “Wann wird der Tag der Auferstehung sein?” Dann, wenn das Auge geblendet ist und der Mond sich verfinstert und die Sonne und der Mond miteinander vereinigt werden. An jenem Tage wird der Mensch sagen: “Wohin (könnte ich) nun fliehen?” Nein! Es gibt keine Zuflucht! (Nur) bei deinem Herrn wird an jenem Tage die Endstation sein. Verkündet wird dem Menschen an jenem Tage, was er vorausgeschickt und was er zurückgelassen hat. Nein, der Mensch ist Zeuge gegen sich selber , auch wenn er seine Entschuldigungen vorbringt. Osman: Dann lass uns auch die Stelle in der 81 Sure Takwir durchgehen. Mehmet: Wenn die Herzen es aushalten, dann ja Osman. Im Namen Allahs, des Allerbarmers, des Barmherzigen Wenn die Sonne eingerollt ist , und wenn die Sterne trübe sind , und wenn die Berge fortbewegt werden , und wenn die trächtigen Kamelstuten vernachlässigt werden, und wenn wildes Getier versammelt wird, und wenn die Meere zu einem Flammenmeer werden, und wenn die Seelen (mit ihren Leibern) gepaart werden , und wenn das lebendig begrabene Mädchen gefragt wird: “Für welch ein Verbrechen wurdest du getötet?” Und wenn Schriften weithin aufgerollt werden , und wenn der Himmel weggezogen wird, und wenn die Dschahim (das Höllenfeuer) angefacht wird , und wenn das Paradies nahegerückt wird ; dann wird jede Seele wissen, was sie mitgebracht hat. Osman: Nun möchte ich den barmherzigsten Vers rezitieren, welcher mich am meisten beeindruckt, wenn du erlaubst. Mehmet: Bitte, bitte… Im Namen Allahs, des Allerbarmers, des Barmherzigen O du Mensch! Was hat dich hinsichtlich deines Ehrwürdigen Herrn betört Der dich erschuf und dich dann ebenmäßig geformt, und in einer geraden Gestalt gemacht hat? In solchem Bild, das Er immer wollte, hat Er dich zusammengesetzt. Allah der Erhabene hat die Wahrheit gesprochen. Bruder du hast uns das Herz zerrissen. Allah möge es dir lohnen!

KUR’AN DA KABİR AZABI VAR MI ? – GERÇEĞİ DUYUNCA ŞOK OLACAKSINIZ

Yıllardır İslam’ı tahrip etmeye çalışan oryantalistlerin anladığı ve sürekli üstüne düştüğü bir konu var. ‘Bu millet İslam’ı anlatan din adamlarını dinler biz en iyisi milleti ve İslam’ı yozlaştırmaya tam da buradan başlayalım.’ Bu mantilite ile biraz insanların aklını karıştırmayı seven bir modernist bakış açısı türüyor ve bu modernist bakış açısının insanların aklını karıştırmayı çok sevdiği konulardan bir tanesi de Kur’an’da kabir azabı var mıdır konusu. Bu bakış açısına sahip kişiler malesef Kur’an’ı Sünnetten kopararak bu meseleyi anlatmaya çalıştığından dolayı gün ve gün bu ve bunun gibi meselerle ilgili deformasyon ciddi seviyede artıyor. Bakara Suresinde ayetle sabittir mesela. E madem ölü hayvanın etini yemek haramsa biz pazardan balık alırken diri diri mi alıyoruz? Yoo, ölmüş bir balık alıp yiyoruz. Bu ve bunun gibi bir doğruyu anlamak ancak ve ancak sünnet ile mümkündür. Çünkü her doğrunun Peygamber aleyhisselam’ın hayatında bir vahiyle kıyası mutlaka mevcuttur. İnsan hayatının en zor şartlarından bir tanesi yetimliktir. Cenab-ı Allah Efendimiz aleyhisselamı yetimlikle başlattı ve O’na en sonunda devlet reisliği vardı. Efendimiz as bu ikisi arasındaki bütün evrelerde mükemmel bir şekilde tatbik edilebilecek örnek bir hayat sergiledi. Allah azze ve celle Kur’an’ı koruduğu gibi Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerini de koruyarak mükemmel bir örnek teşkil edecek bir misali bizlerin gözünün önüne sundu. Örneğin Nietzsche mükemmel insan diye bir model çizer. Ama bu muhayyer bir varlıktır. Yani böyle onun çizdiği betimlemenin ”Aa bu adam da o hayatı yaşıyor.” diye gösterebileceğiniz bir örnek mevcut değildir. Hayatta Nietzsche’nin çizdiği o adamın davranışlarının emsali yok. Ama Efendimiz’in yemeğe ne ile başladığının bile müşahhas misaller hep önümüzde mecvuttur. Hadislerde mâna Allah’tan, lafız Peygamber aleyhissam’dandır. Kur’an’da mâna da lafız da Allah azze ve celle’dendir. Siz bu ve buna benzer meseleleri ele alırken bu manaları birbirinden koparmaya, bu manaları küstürmeye tecezzi etmeye çalışırsanız eğer o manalar nâkıs kalır ve elinize yapışır hale gelir. Başa çekeyim konuyu. Kur’an’da kabir azabı var mıdır gibi bir soruyu Efendimiz’in hayatını Kur’an’dan kopararak anlamaya çalışmak divaneliktir. Mümtehine 13’te şöyle beyan eder: Konuştuğumuz ayette kabirdeki kafirlerin Allah’tan ümit kestiğini anlatıyor ve onların ümit kesme halinin nasıl olduğunu bahsediyor. Madem ümit gibi bir konu söz konusu, demek kabirde yaşayanların kendilerine mahsus bir hayat seviyeleri, bir hayat mertebeleri var ki ümit gibi bir kavramdan bahsedilebiliyor. Hadi kabir azabını ve kabrin belki varlığını ordaki bir yaşantıyı inkar edenler birçok alimin sözüne gözünü kapatıyor. Bari ayet-i kerimelerden gözlerimizi kapamayalım ki açıkça kabir hayatını beyan eden ayetleri gönlümüz, aklımız idrak edebilsin. Tevbe 101’de şöyle söylüyor: Farkındaysanız ayette üç çeşit azaptan bahsediliyor. Birinci azap dünya, ikinci azap kabir, üçüncü son ve en büyük olan azap ise tabi ki cehennem azabıdır. İmam Taberi şöyle der. Madem son azap cehennem azabıdır, ondan önceki iki azaptan bir tanesi mutlaka kabir azabı olması gerekir. İbni Abbas, İmam Azam, İmam Katade Hasan-ı Basri, Ebu Malik hadislere dayanaraktan mutlaka bu iki azaptan bir tanesinin kabir azabı olduğunu bahsederken bir insan aklını kaybetmemişse eğer Kur’an’da kabir azabı nerde geçiyor diye bir soruyu soramaması lazım. Mü’min 46’da; (ekrandakini okur) Şimdi burada bahsedilen azap konusunu şöyle bir ayıracak olursak cehennem azabı konusundan ayetin en sonunda açıkça bahsedilmiştir. Öyleyse madem ayetin sonundaki azap, cehennem azabıysa o cehennem azabı gelmeden önce sabah akşam sokuldukları azap ne azabıdır? Kabir azabını inkar edenlere soralım: Eğer bu ayette bahsedilen bu sabah akşam sokuldukları azap kabir azabı değilse, sizce ne azabıdır? Bütün cumhur, yani İslam alimleri bunun da kabir azabı olduğu noktasında ittifak etmişken acaba bunun zıttını savunan bir modernist bakış açısı neye dayanarak savunuyor… Enteresan. Âl-i İmran 169: Ayette bahsedilen şehitlerdir ve İmam Şafi hükmeder ki onlara ölüm gelmediğinden dolayı onlar defnedilirken yıkanmaz ve cenaze namazları da kılınmaz. Şehidin ölü olmaması ve hali hazırda rızıklandırılması ispat eder ki demek ki onların yaşadığı, yaşantısına devam ettiği bir kabir, bir berzah alemi olmak zorunda. Zira şu anda kıyamet kopmamıştır. Cennet ve cehennem sakinlerini içine almamıştır. Peki şehitler şu anda cennette olmadıklarına göre nerededirler ve nerede rızıklandırılmaktadırlar? Tabi ki de cennet bahçesinin bir misali hükmünde olan kabir ve berzah hayatında. Üstad Bediüzzaman Hazretleri onlar için şöyle der: Mü’min 99-100’de şöyle söyler: Hz. Aişe validemiz bu ayetin tefsirinde şöyle söyler: ”Kabir ehlinden günahkar olanlara yazıklar olsun. Kabirlerinde onların yanına simsiyah yılanlar girer. Bir yılan baş ucunda, bir yılan ayak ucundadır. Ortasında bir araya gelinceye kadar onu kemirirler. İşte, Allah’ın tekrar dirilteceği güne kadar önlerinde dönmelerini engelleyen bir berzah vardır. ayetinde buyurduğu berzahtaki azap tam olarak budur.” Bu ayette yine kabirde hayat yoktur ve azap yoktur diyenlerin bu sözlerini çürütmeye delillerden başka biridir. Şimdi kabir hayatını ayan beyan ortaya koyan hadisleri izah etmeden önce bir şeye değinmek isterim. Zira bu hadisler kısmı çok önemli. Çünkü bu kabir azabı Kur’an’da geçmiyor meselesiyle insanların zihnini ifsad etmeye çalışanların yapmaya çalıştığı en büyük olay Kur’an ile Efendimizin hayatını tamamen koparacak ve Efendimizin hayatı, sahabelerin hayatı, mukarrebinin hayatı, evliyanın hayatının dereceleri çok çok çok kıymetsiz bir hale gelmesi lazım. Onların bu görüşleri için böyle olmalı. Onların hayatlarını çok değersizleştirmek istiyorlar. Şurayı tekrar tekrar vurgulatmak istiyorum. Tekrar tekrar. Kabir azabını ve kabir hayatını inkar eden arkadaşların bir ortak özelliği var mıdır? Vardır. O arkadaşlar hadisleri de inkar ederler. Bir Hadis-i Şerif’te şöyle söyler: Şimdi soralım. Ayrılanların ayak seslerini işitmek için dünya cihetiyle vefat eden insanın kabirde bir hayat mertebesine sahip olması gerekir mi gerekmez mi? Biz de işiteceğiz ha. Muhtemelen birbirimizinkileri duyacağız. Mesela ben sizden önce gidersem, inşaAllah sizler koyduğunuzda ayak seslerinizden, ‘Aman Ya Rabbi, kundura sesi geliyor. Kesin Fatih Star’dır.” falan diye, onların hepsini ayırt edebileceğimi düşünüyorum. Böyle peltek peltek bir yürüme varsa da, fıçık fıçık ‘Aa Sinan geliyor.’ fıçık fıçık Yorulmuş yine. Gece hale gitmiş çalışmaya. Bir hadiste der ki, Efendimiz aleyhisselam kabirleri ziyaret ettiğinde şöyle der: Şimdi kabir hayatını ve kabir azabını inkar edenlere tekrar sormak istiyoruz. Kabirde hayat yoksa Efendimiz as acaba kime sesleniyor? Çok da temiz yani örnekler, duru yani. Benim bir şüphem yoktu ama estağfirullah, çok kabirle ilgili meseleleri dinlemek insanın hoşuna da gidiyor yani. Ölüm bir cihetle çok lezzet verici bir şey yani. Dünyadaki dertlerin geçiciliğini kabir, ölüm sürekli vurguladığı için. Tabi bu Hz. Aişe validemizin rivayet ettiği hadisteki kabre girersek o kabir biraz… İki yılan bir- O biraz sıkıntılı bir kabir olabilir. Ciyo, senin bilek güreşinden elde ettiğin kaslar bile orada dayanmayabilir Ciyo baba. Risale’de bir cümle geçiyor. Diyor ki: …diyor. Çok güzel bir vurgu. Biz kamillikten değil de, kaytarmaktan hemen ölüm- Hadiste Hz. Peygamber bir mezarlıktan geçerken mezarlıkta yatan iki tane ölünün kabirde ufak şeylerden dolayı azap çektiğini gördü. (ekrandakini okuyor.) Koğuculuk yani nemmamlık, di mi? Laf taşıyıcılık. Bugün koğuculuğun en büyük örneği elindeki olayları tahkik etmeden insanlara sunan medya, gazete ve insanlar. Koğuculuk, laf taşıyıcılık, nemmamlık. En büyük örneği bu. Bak kabir azabının iki hikmetinin birinin vurgusu koğuculuğa geliyor. Diğeri ise idrardan sakınmıyordu. (ekrandakini dile getiriyor.) …umulur diye bir cevap veriyor. Başka bir hadiste… diye bahsediliyor. Bu hadisleri bizlere nakledenlerden birkaçını anlatmak istiyorum sizlere. Enes bin Malik, Ebu Hureyre, Hz. Aişe, İbni Mesud, Zeyd bin Sabit, Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma Efendimizin hanımı Hz. Meymune, Cabir ibni Abdullah, Hz. Osman, Amr bin As, Zeyd bin Erkam, Ebu Katade, Hz. Ali, Ebu Musa El Eşari, Sahabenin büyük müfessirlerinden İbni Abbas, Abdullah ibni Ömer ve daha nice büyükler… Kabir azabı yoktur demenin altında işte bunca sahabenin, tabiinin, evliyanın bahsettiklerini günümüze kadar getirdiği bu silsileyi inkar etme gibi bir densizlik var. Bu hadisleri inkar etmek bu sahabeler Efendimiz hakkında yalan uydurmuş demekle aynı şeydir ve bu müfterilerin bu hadisler yalan demesi bunları nakleden 25 sahabe değil, günümüze kadar nakleden bunca insanı da içinde kapsadığından dolayı ortaya inanılmaz bir cinayet çıkıyor. Bu hadisleri sahabe efendilerimizden tabiin ile başlayan nesil nakletmiştir. İmam Buhariler, İmam Müslimler, İbni Maceler ve diğer birçok hadis alimi bu hadisleri eserlerinde cem etmiştir. Eğer bu hadisler uydurma ise bu alimlerden hiçbirisi gerçek alim değil demek haşa. Yani hadis alimlerinin bir bakışta anlattıkları uydurma hadisleri onlar yıllarca kucaklarında taşımışlar da hiç fark edememişler demek, haşa. Bir fende veyahut sanatta söz söylemek o alanın ancak mütehassısına düşer. Eğer çocuğunuz bir gün hasta olsa tıp ilmine hakim bir pratisyene mi götürürsünüz yoksa fizik alanında profesörlük hatta ordinaryuslük seviyesine ulaşmış birine mi götürürsünüz? Tabi pratisyen dahi olsa doktora götürürsünüz. Neden? Çünkü çocuğunuzun hastalığıyla ancak o alanda mütehassıs olmuş biri insan ilgilenebilir. Aynen öyle de bu alanda da söz söylemek bu alanın alim, müçtehid ve mütehassıslarına düşmektedir. Kabirle ilgili her birinin, İmam Azam’ın, Ahmed ibni Hanbel’in ve daha nicelerinin o kadar çok ispat niteliğinde sözleri var ki şimdi burada yer versek bu konuyu bitiremeyiz. Ya hu ben bunlara nasıl inanayım iyi de be adam derseniz de ben sizlere şunu sorayım. Şimdi siz acaba varlığına inandığınız yerlerin birçoğuna hatta tamamını gidip kendiniz gözlerinizle gördünüz mü? Astronomi alanında mütehassıs birisi bilmem kaç milyon ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın, bir gezegenin varlığını size sunuyor ve siz buna inanıyorsunuz. Başkalarına bunca ciddi güveniniz varken evliyaullah, mukarrebin ve sahabelere bu güvensizliğiniz acaba neredendir? Onların bir yalanına mı şahit oldunuz? Ah keşke onların hayatlarına birazcık göz gezdirebilseydiniz onların ittifak ettikleri konuların doğruluğunu bir nebze daha anlayacaktınız. Kabir azabı yok diyenlerin iddialarının birkaç tanesi şunlardır: Birincisi Kur’an’da kabir azabı geçmiyor demektedirler. Biz biraz önce sanki bunları çözdük ve ispatladık gibi. Kabirde azap yok diyenlerin iddialarından bir diğeri de şöyle komiktir. ”Kabirde yargılama olmadan ceza olur mu hiç, bu ne kadar komik bir şeydir.” derler. Bunu duydunuz mu hiç? Sen duydun mu hiç? Yargılama nerede var? (Hesap günü) Yani mahşer günü. Kabirde var mı yargılama? Sorgu? Sorgu var di mi? Evet, yargılama diyelim o zaman. Yargılama yok- Yargılama olmadan nasıl azap olur diyorlar. Sorgulama var. Evet.. Nasıl olur diyorlar? Var mı bir cevabınız? Anlatalım mı? Kur’an şöyle beyan eder: Hz. Nuh’un kavmi denizde boğulmuştur. Hz. Hud’un kavmi bir rüzgar ile helak edilmiştir. Hz. Salih’in kavmi şiddetli bir gürültü ile helak edilmiştir. —- Karun anlatılır, onu ve kavmini yerin dibine geçirdik diye. Firavun anlatılır, denizde boğduk diye. Nemrut anlatılır, hüsrana uğrattık diye. Görüyoruz ki Allah’ın sadece ahirette değil, dünyada da cezalandırdığı kişi ve kavimler vardır. Tüm bunlar kulun durumunu kişinin kendisine göstermek içindir. Yoksa Allah nihayetsiz ve ezeli ilmiyle kulun akıbetini zaten bilmektedir. Velev bunları da anlatmadık diyelim. Allah kimin zalim kimin salih olduğunu, kimin cennet kimin cehennem ehli olduğunu bilmiyor da bu bilgiye hesap gününden sonra mı vakıf olacak? Ne kadar komik di mi? Yargılama olmadan nasıl ceza verilir demek Cenab-ı Allah’ın ezeli ilmine bir iftiradır. Diyorlar ki bir kulun cezası bir kez verilir. Kulu tekrar tekrar cezalandırmak Allah’ın şanına yakışmaz. Bu yüzden hem cehennemde hem kabirde ceza verilmez derler. Öncelikle bizim Allah’a karşı bir hak iddiamız olamaz. Çünkü bizler de içinde olmakla birlikte bütün mülk umumen O’nundur. İster yüz kez ister iki yüz kez aynı cezayı verebilir mi? Evet, verebilir çünkü bu yetki O’nun selahiyetindedir. Şimdi insanları 3’e ayıralım. Bir: Direkt cennete gidecek olan ehli iman. İki: Direkt cehenneme gidecek olan Allah’ı inkar eden güruh. Üç: Önce cehenneme, ondan sonra cennete girecek olan günahkar müslümanlar. Kabir azabı aslında bu noktadan bakıldığında bir rahmettir. Çünkü onların daha ileride daha şiddetli bir şekilde göreceği birçok azaba öncesinde bir kefaret hükmü taşır. Duhan 56’da şöyle der: Onlar da buna binaen demek başka bir ölüm yoktur. Yani demek kabir hayatı da yoktur derler. Kişi dünyada ölür, kabirde diriltilir, sonra berzah hayatı yaşar ve tekrar ölmeden berzahtan cennet veya cehenneme geçer. Bu görüş İbni Mesud, İbni Abbas, İmam Katade ve Ebu Malik gibi alimlerin görüşüdür. Aynı düşünceyi taşıyan müfteriler ”Fatiha’da Allah din gününün sahibidir. Fatiha’da kabir azabından bahsetmez. Hatta kabirden de bahsetmez. Demek ki böyle bir mesele yoktur.” diye çok ilginç bir önerme ortaya koyarlar. Bunu duydunuz mu? Fatiha’da Allah azze ve celle için dünyanın sahibi de yazmaz. Fatiha’da yazmadığından dolayı -haşa- Allah dünyanın sahibi değildir mi diyeceğiz… Maalesef çok komik meseleler. Bu meselelerle birilerinin gündemini değiştirip aklını karıştırmaya çalışan insanların çok sevdiği özellikler meseleyle ilgisi olmayan ayetleri gösterir, ‘Bak burada kabirden bahsetmiyor.’ der. Dinleyen de ‘Üf be, adama baksana. Hep Kur’an’dan konuşuyor. Kesin doğrudur.’ der. Maalesef Cenab-ı Allah’ın sana verdiği irade ile, akıl ile sen bu noktalarda araştırmak, bu noktaların doğruluğuna vâkıf olmak zorundasın. Nasıl gördüğün rüyanın yatakla bir alakası yoksa inan bana kabirdeki azabın da mezarla hiç alakası yok. Selametle.

MUTLU İNSANLARIN UYGULADIĞI 4 VAZGEÇİLMEZ KURAL! (İMMEA)

Geçenlerde bir cafeye gittim.Tabi orada kardeşimle beraber çay içiyordum , muhabbet ediyordum. Bir tane abinin, bir bardak çay içiyor ve karşısında kimse yok, kendi kendine böyle; hee…heee deyip böyle şey yaptığını gördüm, çok mutlu olduğunu gördüm. Adamın karşısında kimse yok hal bu ki Ama o kadar mutlu ki! Dediğim gibi dünyanın en zengin insanını getir En varlıklı insanı yani Cristiano Ronaldo’yu mesela getir Bu abimizin güldüğü kadar güzel gülemez Çünkü abimizin gözlerinin içi gülüyordu.Yani burasıyla(Yüzü ile) gülmüyordu! Burasıyla (Kalbi ile).Sonradan baktım ki abimiz down sendromlu, bir abimiz Kendi kendime şunu sordum “Dedim ki; O kadar malımız var, mülkümüz var, arkadaşlarımız var, çevremiz var, aktivitelere katılıyoruz, sosyal bir hayatımız var ama bu abi kadar mutlu olamıyoruz” diye bunu sordum Bazı zengin insanlarda mesela bu kadar mutlu olamıyor Yani tabi Salih Abi bu fakir tesellisi değil. Cristiano Ronaldonun milyar dolarları var Ama benim yediğim makarna daha lezzetli.Bu manaya gelmiyor bu Hakikaten o abiyi gördüğümde dedim ki” Ben bu abi kadar neden mutlu olamıyorum” Dedim bir araştırma içerisine girdim İşte bu gün konuşaçağımız konu bunun ile alakalı 4 tane madde karşıma çıktı.Biz neden mutlu olamıyoruz? Malımız var, mülkümüz var, sosyal bir hayatımız var Ve bu abi kadar mutlu olmak için ne yapabiliriz. 4 Tane madde var.Bunları uygularsak İNŞALLAH bu abimiz kadar mutlu olabilir.Mutluluğun formulü çok açık 4 tane formülü var.Hemen bahsedelim. Girelim..! 1. Maddemiz “RIZÂ-İ İLAHΔ yani sade ve sadece amellerimiz de Allah’ın rızasını gözeterekten hareket etmek demek manasına geliyor Abdullah İbn-i Mesud (r.a) sahabelerle beraber oturur iken Şu ifadeyi dile getiriyor Diyor ki sahabelere” Sakın biriniz İMMEA olmasın” Orada bulunan sahabeler diyolar ki; “İmmea nedir?” Abdullah İbn-i Mesud (r.a) diyor ki :” İmmea uydum kalabalığa hastalığıdır” diyor. Bakın çok tehlikeli bir hastalık, uydum kalabalığa hastalığı Günümüze vuracak olur isek, el alem ne der hastalığı Malesef bizler el alem ne der diye hareket ettiğimiz için Hakiki mana da bulunduğumuz anın tadını çıkartamıyoruz Hakiki ömrümüzü bulunduğumuz gün bilemiyoruz Ve el alemin rızasına göre hareket ediyoruz Bu da toplumumuzu, bizleri bir çok günaha sevk edebiliyor Mesela bakıyoruz. Babası oğluna para veriyor. Neden para veriyor “Al oğlum bu parayı, bu parayı al ki git kız arkadaşınla bu parayı harca Çünkü benim arkadaşlarımın oğullarınında sevgilisi var Sende bu para ile beraber git sevgilinle ne yapıyor isen yap” Diye oğluna bu parayı veriyor.Ne kadar tehlikeli Neden çünkü diyor” Toplumumuz bunu yapıyor herkesin sevgilisi var benim oğlumunda olsun” diyor. E tabi oğluda Oğlununda tabi işine geliyor parayı alıyor,kız arkadaşı olucak, çünkü onunda arkadaşları öyle Kalabalıkları uydukları için Malesef Allah’ın rızasının dışına çıkıyorlar Faiz meseleside öyle Mesela diyorlar ki aileler Bizim koltuk takımımız eski Komşumuz koltuk takımını yeniledi Akrabalarımız koltuk takımını yeniledi Bey bizede “Al sana”diyo eşine mesela hanım ablalar Eşide ne yapıyor, parası olmadığı için o koltuk takımını karşılayamayacağı için Faize girerekten koltuk takımı alıyorlar , televizyon alıyorlar Vs .Ev alıyorlar faizle Bi tanıdığım var benim, ev aldılar yakında 30 Yıllık takside girdiler, hemen hemen yalan olmasın tabii 30 yıla yakın bi rakamdı 30 Yıllık takside girdiler Ve faizli bir ev aldılar Ve bu anlattığım kişilerin yaşları 30-35 arasında yaşları var Zaten 30 yıl sonra 65 yaşına gelecekler kullandıkları faiz de çabası Namaz meselesi de aynı, bi ortama giriyoruz. Ben mesela diyorum “Namaz kılacağım” Ya sen “Namaz mı kılıyorsun?”diye o ifadeleri mesela görebiliyoruz Şaşırıyorlar Hal bu ki benim şaşırmam lazım.” Yaa siz namaz kılmıyor musunuz? Allah Allah..! Bir müslüman olarak Allah’a karşımı geliyorsunuz” Diye benim tepki göstermem gerekir iken Malesef Onlar bana aynı tepkiyi gösteriyorlar Çünkü bunun kaynağı İnmea hastalığı Uydum kalabalığa hastalığı Kalabalıklar Namaz kılmadığı için, namaz kılmamak normal bir şeymiş gibi algılanıyor Hal bu ki namaz kılmamak bırak normal bir şeyi Bir Müslümanın ahirette cennete girmesini engelleyebilecek Çok sıkıntıya düşürebilecek bir mesele Bunun ile alakalı bir ayet var çok sevdiğim bir ayet onuda okuyayım Onlara “Allah’ın indirdiğine (Kur’ân’a) ve Resûl’e gelin.” denildiğinde;”Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şey (dîn) bize yeter( kâfi)” derler. İşte toplumsal olarak düşülen sıkıntıda bu zaten Babalarımızı, Atalarımızı, akrabalarımızı, toplumumuzu üzerinde bulduğumuz din bize yeter Yaa faiz” Faiz haramdır kardeşim diyorum mesela” Yaa diyor ki” Herkes faize giriyor” Kardeşim namaz kıl..! “Tek benmiyim herkes namaz kılmıyor” Kur-ân’ı Kerim’de Cenab-î Allah “Herkesin sevgilisi varsa sizinde olabilir diye” buyur muyor ki HAŞA!” İşte bu İmmea hastalığından ötürü bizler Allah’ın rızasından uzaklaştık ve asıl mutluluğu kaçırdık..! 1. Maddemiz neymiş Hamit! “RIZÂ-İ İLAHΔ Yanlızca ve yanlızca Allah’ın rızasını gözeteceğiz Çünkü Bediüzzaman diyor ki; “O RAZI OLSA BÜTÜN DÜNYA KÜSSE EHEMNİYETİ YOK” “O razı olduktan ve kabul ettikten sonra Hikmeti iktiza ederse, halklara da kabul ettirir” buyuruyor. Ben bunu bizzat yaşadım etrafımda ki bazı kişiler benim bu durumundan, Çay Hause’ da bulunup bu hizmet içerisinde bulunmamdan rahatsızlardı Ben onları razı etmek için uğraşmadım. Allah’ı razı etmek için uğraştım ve Elhamdülillah etrafımda ki o kişilerde benim burada olmamdan gayette razılar Allah Onlarıda Razı Etti Önce Razı et el alem derdine düşmeden Hakkı, sen istemesende o kabul ettirendir halkı..! Şuan da ben burda gülüyorum, kendi kendime konuşuyorum Elalem bana ne der ve yahut elbiselerim şu an kötü olabilir, şu an para olmayabilir Ama dışarıda ki insanlar benim hakkımda ne der diye düşünmediği için O abimiz dünyanın en mutlu insanından bile daha mutlu bi hale girmiş Dedim gibi gözlerinin içi gülüyordu Vallahi biz böyle gülemiyoruz O abimiz gibi olmak için ne yapıyoruz Hamit? Tekrar edelim Rızâ-i İlâhî gözetiyoruz Elalemi bi kenara bırakıyoruz 2. Maddemiz nedir Hamit? Teslim olmak “Cenab-ı Allah’ teslim olmak demek” ne demek? Sebepleri bir araya getirdikten sonra İşi Allah’a bırakmak demek değil. Biz teslimiyeti yanlış anlamışız Teslimiyet sebepleri bir araya getirmeden önce Allah’a teslim olup, sonra sebepleri bir araya getirmek TEVEKKÜL etmek demektir Burada bir ayrım var! Yani işini hallediyor adam mesela Hamit Hallet hallet işini ondan sonra Allah’ım gerisi sende, yani ben yaptım yapacağımı Bu değil..! Sen en başta Allah’a sığınacaksın “Rabbim ben sana güveniyorum, birazdan gerçekleştireceğim işimde bana başarı nasip et, Hayırlısı ise” diyorsun Sonra sebepleri bir araya getiriyorsun Asıl tevekkül budur zaten Bu kafirlerde olmadığı için mesela onlar mutlu olamıyorlar İşte o Down sendromlu abimiz, inanılmaz bir teslimiyet içerisine girdiği için Yine böyle mutlu olabiliyor Yani ben yarın aç kalırmıyım Ondan sonra ki acaba evim olur mu?, arabam olur mu? İşte çoçuklarım aç kalır mı gibi bir derde bürünmemiş O yüzden mutlu Ama bakıyoruz bizim toplumumuza mesela dolar bir yükseldi, inanılmaz bir teslimiyetsizlik ortaya çıktı Aslında doların yükselmesi bir çok insana imtihan oldu Aç mı kalacağız? Çoçuklarımızı nasıl doyuracağız? Nasıl yapacağız? Evimiz olmuyacak mı? Arabaların benzinleri daha fazla zamlandı falan, filan derken İnsanlar Allah’a olan teslimiyeti unuttular Kardeşim hani biz müslümandık Hani biz Mümin idik Hani biz Allah’a teslim olucakdık Bu arada buraya not geçeyim de sonra buraya eleştiri gelmesin Doların yükselmesi ve onunla alakalı siyasi bir şey söylemiyorum.Burada biz Müslümanların nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğinden bahsediyorum Mesela arabanın yanından geçerken “Ya bu araba keşke benim olsa, keşke paramı biriktirsem de bu arabayı alabilsem” Gibi bir dertde bürünmemiş Onda var olan şeylerine şükrediyor Neyi varsa o an Mesela 2 tane Tişörtü mü var, 1 tane pantalonu mu var ona şükrediyor abimiz Orada bir çay içiyor onunla mutlu oluyor Ama biz öyle değiliz.Asrımız bizi tamahkar hale getirmiş Hayatımıza o kadar çok madde sokmuşuz, madde perest olmuşuz ki Yetmiyor bize artık maddeler 3’ü alalım, 4’ü alalım, 5 gelsin veya arabamız daha iyi olsun Evimiz, çünkü akrabalarımızın evi 4 oda 1 salon, bizim ki 3 oda 1 salon Bizim ki de 4 oda 1 salon olsun Daha Fazlası olsun derken! Allah’a(c.c) olan teslimiyetimizi unutmuşuz Aldığımız maaş bize yetersiz bir hale gelmiş Aynı durumun daha kötüsü kafirlerde de geçerli Kafirler yerin kilometrelerce altına inip Kıyametten korunmanın yollarını arıyorlar veya işte Mars’a çıkıyorlar mesela Mars’a çıkmakta ki sebep ne Nedir? Kıyametten korunmak Dünyada yarın öbür gün bir sıkıntı olur Yani bizde salağız zaten, fakirler kalsın dünyada Çay House’de kiler kalsın, Türkiye kalsın Biz Amerika olarak hep beraber Mars’a taşınalım, oradan çekirdekle beraber dünyada kıyametin kopuşunu izleyelim Mars Cennet Mars Güzel, Mars’ta hayat var, Türkiye’de hayat yok Böyle saçmalık olabilir mi? Biz fakirler burada, kıyamet bize kopacak, siz orada rahat edeceksiniz ohh..! Yerler mi? Yemezler, Yer mi Anadolu çoçuğu Heyy Yavrum O yüzden teslim olamadıkları için, Benim burada kastettiğim şey, bilimsel araştırmalara girmeyelim değil! Elbette girelim Ama adamlar o kadar çok bu meseleden korkuyorlar ki! Yerin altına kaçmaya çalışıyorlar Yerin dibine inmeye çalışıyorlar Ama biz müslümanlar Ne yapmalıyız? Allah’a (c.c) öyle bir teslim olmalıyız ki! Kıyamet kopsa bile yani, kıyameti koparan kim Cenab-ı Allah Eee Bu musibetleri gönderen kim bana Cenab-ı Allah O zaman teslim olacağız kardeşim Allah’ın bir bildiği vardır. Hani İbrahim Hakkı’nın çok güzel bir sözü varya; “Mevla görelim ne eyler, Ne eylerse güzel eyler” Pencerelerden seyredip içlerine girmememiz lazım İşte o Down sendromlu abimiz Cenab-ı Allah’a böyle teslim olmuş gibi davrandığı için Mutlu 3. Maddemiz ve en önemlilerinden bir tanesi gündemi takip etmeği bırakacaksınız O abimiz gibi mutlu olmak istiyorsanız Kafaya bir şey takmamayı istiyorsanız, gündemi takip etmeyi bırakacaksınız Yaa kardeşim öyle şey mi olur? Haberleri izlemeyelim mi biz yani o zaman dünyadan nasıl haberimiz olacak? Diyenler olabilir Merak etme bir şekilde dünyadan haberin olur Haberlerde mesela çok büyük bir olay olduğunda, yakınında ki etrafında ki insanlardan olayların nasıl gerçekleştiğini duyabiliyorsun Ama sen gündemi ne kadar çok taki edersen Kalbin ve ahvalin ve imanın kadar çok bozuntuya uğruyor Bunun içine siyaset geçerli, futbol geçerli Gündemden kasıt sadece haberler değil Bazen akrabaları mı ziyaret ediyorum Haberler çıkıyor karşıma Ya o kadar çok içinde kalbi böyle ifsad edecek insanın moralini bozacak haberler geçiyor ki! O yüzden bir adamın ne yapması lazım mutlu olabilmesi için? Bu gündem takibini bırakıp Asıl gündemi olan ben imanımı nasıl kurtarabilirim Yani yarın öbür gün benim hayatım son bulacak, Ben bu dünyada geçiçiyim O zaman bu dünyadan ahirete imanlı göçebilmem için Nasıl imanımı kurtarabilirim Nasıl cennete girebilirim Allah’ın rızasını nasıl kazanabilirim diye Bunun derdine girip En önemli gündemine bunu taşıması lazım insanın ki! O down sendromlu abimiz gibi mutlu olsun Çünkü o down sendromlu abimiz gündem takip etmiyor, dolar ne olacakmış, Galasaray Fenerbahçe ne yapmış İşte şu dizilerde ne olmuş gibi bir derde düşmemiş Tek gündemi o içtiği çaydan almış olduğu lezzet ve o an ki mutluluğu Bedüizaman Hz. Diyor ki; “Hakiki ömrünü bulunduğun gün bil” diyor Bizler hakiki ömrümüzü bulunduğumuz gün, an bilemediğimiz için Yarını düşündüğümüz, gündemi düşündüğümüz için, yaşadığımız andan Şu anda bulunduğumuz andan lezzet alamaz hale gelmişiz O yüzden hakiki anlam da mutlu olamıyoruz Kafamız çünkü hep başka yerlerde Hep gündemde Bu arada gündemi takip etmeyin derken Demek istediğim şey şu; Elinizin yetişemediği şeyleri takip etmeyin, irdelemeyin Bi haberden haberin oldu mesela, dolar 7 olmuş öğrendin bitti Bunu oturup saatlerce konuşma abi Veya Gs-Fb maçını izledin bitti, bunu saatlerce konuşma Onun yerine konuş de ki ; Ben Allah’ı nasıl tanıyabilirim Marifetullah ilminde ilerle Allah’ı tanıma ilminde ilerle Senin tanıdığın, şu an tandığın Cenab-ı Allah acaba gerçekten tanıdığın gibi mi Maçtan sonra bakıyorum spor yorumcuları oturmuşlar saatlerce konuşuyorlar Talisca şunu yapmış, Sabri Sarıoğlu şunu yapmış falan filan konuşuyorlar böyle Abi bu topa girme ne gerek var İzle maçı bitir orada, ondan sonra Çay Hause gibi yerlere sohbete git veya kitap oku Kuran-ı Kerim oku, hadisleri araştır Kastetdiğim şey bu anlaşılmıştır, İnşAllah burası da Ve 4. Maddemiz en önemli maddemizde diyebiliriz NAMAZ KILMAK Hakiki manada mutlu olmak istiyorsak namaz kılacağız Namaz kılmayan bir insan hakiki manada mutluluğu yakalayamaz Bazen görüyoruz ama öyle diyorsun ama kardeşim adam namaz kılmıyor çok mutlu Mesela bana bunu annem demişti Demişti ki; “Bak şunlar çok mutlular” demişti Ben demiştim ki; -Anne, o mutlular dediğin kişiler, namaz kılıyorlar mı? -Yoo -Tesettürüne dikkat ediyorlar mı -Yoo -Çoçuklarına Ahlaki değerlerden bahsediyorlar mı? -Yoo -Ehli Dünya bir Hayat mı yaşıyorlar -Evet O zaman anne dedim kusura bakma, onların maddi durumları iyiler ama Onlar mutlu değiller, sadece yapmacık bir mutlulukları var Böyle burada gülüyorlar ama Kalpleri mutlu değil Çünkü yine Bedüizaman Hz. Diyor ki” Nasıl ki bizim bedeni olarak ihtiyaçlarımız var” Mesela su gibi, su olmazsa yaşayamayız İşte ekmek olmazsa yaşayamayız Hava olmazsa yaşayamayız Öyle değil mi bunlar bizim zaruri ihtiyaçlarımız Aynı şekilde Namazda bizim ruhumuzun gıdası Bu bedeni ihtiyaçlarımızın olduğu gibi Ruhumuzunda bir ihtiyaçı var O olmazsa Allah muhafaza bizler mutlu olamayız Ve iş intihara kadar gider Baktığımızdabazı zenginlerin çoçukları Mesela Henry Ford’un oğlu adam fabrikalar bırakıyor Ford’un oğlundan bahsediyorum Ama intihar ediyor İntihar etmesinde ki sebebi de diyor ki mektubunda; “Baba Sen bana ulaşabileceğin her şeyi bıraktın ben artık bunlardan ötürü mutlu olamıyorum” diyo O yüzden her şey maddeden ibaret değil Bide bizim ruhumuz var Ruhumuzu gıdalandırmamız lazım Ruhumzu gıdalandırmamızın da, en büyük bir yolu Namaz kılmaktan geçiyor Bazen ruhi bir sıkıntı içersine girebiliriz Psikolojik olarak, ruhi olarak böyle daralıyorum, içim sıkılıyor dediğimiz anlar olabilir İşte o anları sebebi bizim namazsızlığımız Ruhumuzun gıdasız kalması Ruh diyor ki ” Ben açım beni doyur, aç kaldım ” diyor Bedenimi doyuruyorsun diyo ruh, benide doyur diyor O zaman ne yapacağız Namazımızı kılacağız, ibadetimizi gerçekleştireceğiz İphone’u en iyi kim bilir (insanlar arasında) Onu tasarımcıları bilir değil mi? Bizi en iyi kim bilir? Cenab-ı Allah biliyor O zaman namazımızı kılıp inşAllah mutlu olacağız Ama ben namaz kıldığım halde mutlu olmuyorum diyenler olabilir Evet olamayabilirsin işte buda işin intihamı Demek ki sen ruhunu tam manasıyla doyuramadın ki mutlu olamıyorsun O zaman daha fazla namaz kılman lazım Marifetullah’ ta daha fazla derinleşmen lazım O zaman saydığımız diğer maddeleri Neydi diğer maddeler Rıza-i İlahi’yi gözetmen lazım Allah’a tevekkül etmen lazım Gündem takibini bırakman lazım Namaza sımsıkı sarılman lazım ki Hakiki mutluluğu yakalayabilesin Ve şunu da sormadan edemeyeceğim Acaba Tonlarca malı olduğu halde,sosyal hayatı, mülkü, arsası, arabası, parası, çevresi olduğu halde Gülmeyi beceremeyen bizler mi engelliyiz Yoksa hiç bir şeyi olmadan sadece 1,5 Liralık çay içerken mutlu olabilen o abimiz mi engellli? Yalvarıyorum Engellerimizi kaldıralım Vesselam

DÜNYA YUVARLAK DİYEN 3 AYET!

Şimdi dünyanın yuvarlak olduğuna dair üç ayet daha okuyacağım, hem o konuyu bitirelim. Mevla Teala Araf suresi 97-98’de iki ayet söylüyor bize. Allah için iyi dinleyin. On dört asır önce okuma ve yazma bilmeyen bir insana verdi. Övgü ve selam üstüne olsun. Normal bir adam bunu bilemez. Allah buyurdu; “kasabaların halkı geceleri uyurken onların gelecek baskınımızdan güvende midirler?” Kıyamet ne zaman gelecek bize? Habersiz bir anda, bir baskın. Buradaki kelime Allah’ın kıyamet için seçtiği kelime baskın. Kasabaların halkı güvende mi? Kıyameti o gece vermeyeceğimizden güvendeler mi? Diyor. Sonraki ayette… “yahut kasabaların halkı kuşluk vakti eğlenirken baskınımızın kendilerine gelmesinden güvendeler mi? Bakın bir halka gece vakti baskın verebiliriz diyor, bir hakla gündüz vakti baskın verebiliriz diyor. Bu neyi ima ediyor? Bu ayeti Kerime dünyanın yuvarlak olduğuna işaret ediyor. Çünkü bir yer gündüzse dünyada, tam tersi olan yer gecedir. Güneş aynı anda dünyanın tamamını aydınlatabilir mi? Aydınlatamaz. Bir tarafı aydınlatıyorsa muhakkak yüzde elli arka taraf karanlıktır. Burada kıyamet ansızın geleceği için ve aynı anda her iki tarafa geleceği için, bir tarafta gündüz olacak, bir tarafta gece. Her iki tarafada geleceği için Allah Teala bu iki ayette dünyanın yuvarlak olduğunu bize ispat etmiş oluyor, bizi delillendirmiş oluyor. Bu iki delil, bir tane daha delil okuyayım; “Ey cin ve insan topluluğu”, önce cinlere sesleniyor sonra biz insanlara sesleniyor. “Göklerin ve yerin kuturlarından geçmeyi gücünüz yetiyorsa hadi çıkın.” Kuturlar demek çap demek, çap oval daire demektir. Allah Teala bu ayette; “göklerin ve yerin dairelerinden çıkmaya gücünüz yetiyorsa haydi çıkın” diyor. Göğün dairesini ismi ne? Atmosfer. Birinci tabaka, dünyanın bir üst tabakası atmosferdir, sonda altı tabaka daha vardır. Yine Kur’an mucizelerinden bir tanesi, göğün üzerindeki yedi tabakadan bahseder. On dört asır önce, şu ayetleri, şu bilimsel ayetleri bir okusan iman edeceksin zaten ama vaktin yok. Filim izlemekten, zina yapmaktan, uyuşturucu çekmekten vakit bulamıyorsun. Bir okusan aciz kalacaksın mecbur iman edeceksin. “O göğün tabakasından çıkmaya gücünüz yeter mi?” diyor Allah Teala. Haydi yetiyorsa gücünüz çıkın atmosferden. Devam ediyor ayet; “çıkamazsınız, ancak bir imkan ile çıkabilirsiniz.” Nedir imkan? Bir teknolojik alet yaparsın, bir uzay mekiği kurarsın. Yer çekimi sisteminin verdiği güçle, fırlatma gücüyle ortadan kaldırırsın ve uzaya çıkartırsın. O kuturdan geçersin, yani o dairelerden, o çaptan çıkarsın bir üst kademeye, atmosfere çıkabilirsin. Ancak bir imkan ile çıkabilirsin, Allah Teala’ya geleceğe dair imkanların olacağına dair bu ayeti kerimede işaret ediyor. Neden Allah Teala daire diye hitap ediyor? Çünkü dünya bir daire, bir çap. Dünyanın üzerindeki gök katmanları da bir çap halinde.

Bu kadar galaksi ve gezegene ne lüzum vardı ki?

“Vekeeyyin min âyetin…” Nice delillerimiz vardır. Nice nice, fazla fazla ayetlerimiz vardır. Fazla deliller vardır. “…fî-ssemâvâti vel-ardi” (Yûsuf,105) ‘Semavat’ gökler demektir. Türkçe’mizde de bazen kullanırız. Dilimizin değişmesinden sonra Kur’anî tabirlerin birçoğu kaldırılmıştır dilimizden. Bizi Kur’an’a uzak etmek için Kur’ani, Arapça kökenli kelimelerin bir çoğu kaldırılmıştır. Ama sema kelimesini hâlâ Türkçemizde kullanırız, bunu kaldıramamışlardır. Semavat dediği zaman Kur’an, ne anlarız? Gökler… Gökler… Arz dediği zaman ne anlarız? ‘Vel-ardi’ Bu da hâlâ şiirlerimizde, Yunus Emre’nin şiirlerinde, Mevlana’nın şiirlerinde ya da dedelerimizin kelimelerinde, “Arzı, Allah bize istirahatgâh yapmıştır evladım.” diye bize nasihat veren dedelerimizin kelimelerinde, arz kelimesi ‘yer’ yerine geçer. Arz… Şimdi, Allahü Teâlâ bu ayette ne buyuruyor? Yusuf suresi 105. “Nice deliller yarattık biz, nice ayetler yarattık.” Nerede? Göklerde ve yerde. Yerdeki delillerden bir tanesi nedir? Her insan bu toprağın altına giriyor mu, girmiyor mu kardeşler? Padişahı, sultanı, halifesi, peygamberi, cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanı, çöpçüsü, işçisi bu toprağın altına giriyor mu, girmiyor mu? Bu kesindir, girecektir. Bak, bu yerdeki bir delildir. Ne kadar güzel olsan da, ne kadar kuvvetli olsan da bu sana çok net bir delil olması lazım. Eninde sonunda madem buraya gireceksin, madem bu yerin altına gireceksin ve bu çıyanlar, yılanlar seni paramparça yapacaklar, o zaman senin bir hazırlık yapmam lazım gelmez mi Müslüman kardeşim? Benim oturduğum yerde manzaram nedir biliyor musunuz kardeşler? Mezarlık… Oraya Kozlu Mezarlığı derler. Sabahleyin kalkar kalkmaz pencerenin karşısına geçerim böyle. Camı açarım bir nefes alırım. Ya Allah bismillah, derim ama herkes ne manzarası bekler? Karşı tarafta arabaların geçtiği ya da sahilin olduğu bir manzara bekler. Bizim manzaramız yemyeşil ve binlerce mezarlık, alabildiğine mezarlık dolu. İçim açılıyor sabahları bu mezarlığı gördüğüm zaman. Hemen aklıma şu geliyor. Eninde sonunda buraya gireceksin. Şu hâlde fazla milletin kalbini kırayım deme. Onun bunun hakkına gireyim deme. Yalan söyleme, aldatma. Madem buraya gireceksin; istediğin kadar insanı kandır, Allah’ı kandıramazsın. Bu nasihatleri her sabah namazında ben kendime yaparım. Ama bir çok insan, insanların büyük çoğunluğu sabah namazına kalkmadığı için, ülkemizdeki Müslümanların beşte biri ancak beş vakit namaz kıldığı için beşte dördü bu delillerden, bu kabirlerden, bu ölümden bihaber. Bu deliller ona dokunmuyor, teğet geçiyor. Bu delillerden ibret almıyor. Bu beşte dördü, namaz kılmayan Müslümanların beşte dördü akrabalarının cenazelerine gidiyor. Cenaze namazlarında bulunuyor. Ama tabutun önünde olmasına rağmen, en ön safta olmasına rağmen hiçbir ibret almıyor. Bak! Allah Teâlâ diyor ki: Bizim yüzlerce ibretimiz, binlerce delilimiz vardır. Ben çok delil yarattım. Sizi ikna edeyim diye, aklınıza jetonlar düşsün diye, şimşekler çaksın beynimizde diye ben çok deliller yarattım. Göklerde ve yerde… Fakat siz bunlardan hiçbir ibret almıyorsunuz. Yerdeki delillerden bir tanesi nedir? Sarsıntı. Sarsıntı! Dünya’nın her tarafına Allah deprem, zelzele vermiştir. Efendimiz Aleyhisselam’in deyimiyle: “Allah herhangi bir beldenin halkını gafletten uyandırmak istediği zaman, yeri sarsar.” Bu yerdeki bir delil değil midir? Yer kendi kendine: “Dur bakayım, saatim geldi ben sarsılayım.” demez. Emirle yapar. Emirle! Yeryüzünde her şey, Allah’ın bir “ol” demesiyle olur. Size iyilik yapanlar, size kötülük yapanlar; Allah ol demedikçe, o işi yaratmadıkça o adam kötülük yapmaya muvaffak olamaz. Karadeniz’de imamın bir tanesi vaaza çıkar. Vaazında Karadeniz lehçesiyle kaderi, cemaate uygun bir üslupla anlatmaya çalışır. Kader inancı vardır İslamiyet’te. Kadere inanmayan Kur’an’ı reddetmiş olur. Kadere inanmayan Muhammed Aleyhisselam yalancıdır demiş olur. Bakın! Etrafınızda böyle sapkınlar çıkarsa… Biz imanın şartını kabul ediyoruz, ama beş olarak kabul ediyoruz. Hangisi kardeşim inkâr ettiğin? Kaderi kabul etmiyoruz, bize mantıklı gelmiyor. Öbür tarafta sana mantığı gösterirler. Çok güzel gösterirler sana. Allah ayetlerinde kaderden bahsedecek, tabi olmamız farz kılınan peygamberi, kaderden bahsedecek; sen de diyeceksin ki benim aklıma yatmıyor. O yüzden kabul etmiyorum. Bu adam gavur gider. İmanın şartı kaç? Altı. İslam’ın şartı kaç? Beş. Ne bir eksik ne bir fazla. Şimdi, imam kader inanışını anlatıyor. Karadeniz lehçesiyle ve şöyle diyor: “Kâinatta ne olursa olsun, dünyanızda ne olursa olsun, iyilik ya da kötülük başınıza ne gelirse gelsin Allah’ın ol demesiyle, yaratmasıyla oluşur. Size iyilik yapan bir adam, bu iyiliği sanmayın ki kendi kendine yapmıştır. Allah size iyilik yapma isteğini onun kalbine vermiştir. İsteği kalbine verdikten sonra ona yirmi tane, otuz tane mani çıkartabilir. O adam, o iyiliği size yapamaz. Şu hâlde bir Müslüman kul, size bir iyilik yaptığı zaman ya da size bir hediye verdiği zaman bu Allah’tandır. O sadece bir vesiledir, bunu bilin.” diyor. İmam devam ediyor. “Bir insan size bir kötülük yapmaya karar verdiği zaman, sanmayın ki bu kötülüğü o insan yapıyor. O kötülüğü o insanın kalbine şeytan ilka etmiştir. Size doğru hamle yapar. Allah izin verirse, size kötülükte muvaffak olabilir. İzin vermezse muvaffak olamaz. Yirmi tane, otuz tane mani çıkartır. Adam size kötülük yapamaz.” Vaazda bunu anlatınca, vaaz bittikten sonra cemaatten muzip bir tane Karadenizli imamın arkasından gelir. Tuh. Eline tükürür. İmamın tam ensesine arka taraftan şap diye patlatır. İmam da öfkeyle, hışımla arkasına döner. Adamın gırtlağına sarılacak ama beş dakika önce vaazda başka bir şey anlattı. Ne anlattı? Birisi size kötülük yaptığı zaman, bu Allah izin vermedikçe olmaz. O işin yaratıcısı Allah’tır, o sadece bir sebeptir. Vaazda bunu anlatmıştı. Şimdi o Karadenizli vatandaş da bunu fırsat bildi. İmama karşı bir kini varmış. İmamın ensesinden tokadı patlatınca şöyle diyor tokadı vuran kişi: “Hoca efendi merak etme, bu tokadı sana ben vurmadım, Allah vurdi. Allah vurdi.” diyor. İmam efendi şöyle diyor: “Kardeşim, sen merak etme. Ben az önce yaptığım vaazı biliyorum, unutmuş değilim.” diyor. “Unutmuş değilim fakat Allahü Teâlâ bir kulun başına bir kötülük vereceği zaman, muhakkak onu bir namussuzla verir. Benim böyle hışımla sana dönüp bakmam, bu namussuzun kim olduğunu anlamak istediğim içindir. Sana bundan dolayı dönüp baktım.” diyor. Kardeşler, yeri gelmişken söyleyeyim. Sakın aranızdan kimse bana ensemden gelip tokat vurmaya kalkışmasın. Zira ben Tekvandocuyum, biliyorsunuz. Ani tepkiler verebilirim. Kardeşler ne olursa olsun, başınıza ne gelirse gelsin yaratıcısı Allah’tır. Güzel ya da kötü. O izin vermedikçe, Kur’an’ın deyimiyle… “Onun izni olmadıkça bir yaprak dahi yere düşmez.” (En’âm, 59) “Bir toz zerresi dahi havalanmaz.” İki farklı ayettir bunlar. Şu hâlde her şey onun izniyledir. O zaman bizim Allah’ın kulları olarak, yerlerdeki ve göklerdeki delillerden bihaber olmamamız lazım. Dikkatli bir şekilde ibretle bakmamız lazım. Ama kalpler o kadar kirlendi ki, gaflet o kadar fazla arttı ki göremiyoruz! Bu delilleri, bu ibretleri göremiyoruz. Göklerdeki delillerden bir tane delil vereceğim, bir tane delil vereceğim. Allah’ın, Dünya’mızın komşusu olarak yarattığı bazı gezegenler var, biliyorsunuz. Gezegenlerden en büyüğü hangisi? Jüpiter. Gezegenlerin en büyüğüdür. Jüpiter. Bilimin tespiti olarak söyleyelim. Jüpiter bugün bulunduğu yerde olmasaydı ne olurdu? Bütün gezegenlerin çekim kuvvetleri darmadağınık olurdu. Bütün her tarafta yeşil ışığın yanması gibi, arabaların birbirine girmesi gibi bütün gezegenler birbirine girerdi. Bir tek Jüpiter. Allah Jüpiter’i neden oraya monte etti? Neden oraya koydu? Dünya’ya gelecek olan birçok gök taşının, birçok zararlı maddenin, cismin, büyük kütlelerin Dünya’ya gelmesine engel olan en önemli etken hangisidir? Dünya’nın abisi Jüpiter’dir. Yine başka gezegenler Venüs, Uranüs, Neptün, Mars… Bu gezegenlerin görevi ne? Allah hepsini bir noktaya monte etmiştir, hepsi bir dönüş hâlindedir. Dünya da bunlar gibi bir dönüş hâlindedir. Neyin etrafında dönüyoruz bütün gezegenler olarak? Merkezde Güneş vardır. Bütün gezegenler Güneş’in etrafında dönüyor. Şimdi, Allah Dünya’da bir yaşamın olabilmesi için kocaman gezegenler yaratıyor, Dünya’nın etrafına koyuyor ve bizi onlarla koruyor. Hâl böyleyken, bilim bu kadar ilerlemişken, teknik bu kadar ilerlemişken ve bize bunu ispatlarken sen bu delilden, bu ibretten nasıl bir nazar almazsın? Nasıl bir ibret almazsın?

FETÖ’den ayrılan ablanın itirafları!

Öyle ya bu dinin bir ana delil kaynağı var. Ana delil kaynağı budur. Her sohbetine bununla başlayacaksın. Bu olmadan başladın mı o evin temeli sağlam değil demektir, çürüktür. Şaşmayan bir temelden yani ayetlerden başlayacaksın. Bir tane ayet oku sonra onu genişlet. İçine hadisten delil al, içine âlimlerin sözünden delil al, içine sahabeden delil al. İçine velilerin sözlerinden delil al. Ama temelin ne olacak? Allah’ın kelimesi olacak. Temel bu! Allah’ın kitabı bize gelmeseydi bu din burada olmazdı. Peygamberimiz olmazdı. Kim bilir hangi batıl dine mensuptuk? Rabb’ime hamdolsun bize kitabını gönderdi, bizi muhatap aldı. İnşallah gereği gibi yaşayacağız, Allah da bize cennetini verecek. (İnşallah) İnşallah. Abla diyor ki: ”Ayrılmak istedim, sohbetlerine gitmemeye başladım. Sonra bana, bana sohbet yapan ablalar geldiler. Dediler ki: ‘Aramızdan ayrılırsan senin hakkında iyi şeyler olmaz.’ ‘Nasıl yani iyi şeyler olmaz?’ ‘Derslerin iyi gitmez.’ ‘Ben çalışkan bir öğrenciyim, sizle ne alakası var derslerimin? Çalışırım dersimi geçerim.’ ‘Hayır! Hocalar da bizim cemaatten.’ Üniversite hocalarının, akademisyenlerinin büyük çoğunluğu bunun örgütünden, bunların örgütten. Ablalar kızı ikna edemeyince bir üst abla geliyor. Bir üst abla… Şimdi bunların abileri var, bir de onun bir üst abisi var. Abi, abi üste doğru gidiyor. Ama o kadar garip bir sistem ki, hücre tipi yapılanma denir buna, abinin abisini kimse tanımıyor. Bir mesaj geldi bana. ”On yıl boyunca evimde sohbet veren abinin isminin Nedim değil, İsmet olduğunu yeni öğrendim.” Kardeşler on sene boyunca bir adamı evinize alıyorsunuz. Ve o adam size Gülen’in, örgüt başının kitaplarını okuyor. Kur’an falan okumuyorlar bunlar. Onun kitaplarını okuyor ve dini bir sohbet yaptığını söylüyor. Ve sen o adama ne diyorsun on sene boyunca? Nedim abi… Nedim abi… On sene sonra bir patlak veriyor, adamın ismi İsmet’miş. Bir adam ismini niye değiştirir kardeşler? Ne gereği var? Senin niyetin kötü, sen kötü bir şey yapıyorsun! Sosyal medyada gezerken Vehhabi Selefilere bakın. Hepsinin yüzü gizlidir, hepsinin adı gizlidir. İsimlerini ve yüzlerini gizlerler. Neden? Sen kötü bir plan peşindesin. Neden bizim her şeyimiz açık? Sohbet verdiğimiz yer belli, surat belli, yaptığımız iş belli, ticaretimiz belli, ismimiz belli, izimiz belli, yolumuz belli. Her şey belli, açık.. Şeffaf. Neden bunlar hep gizli kapaklı? Kötü bir şey yapıyorsun. Sen kötü bir şey yapmasan her şeyin açık olur. Demek ki planın kötü. On sene sonra adamın adının İsmet olduğunu öğrenmiş. Şimdi, bizim hakkımızda bu paralelciler darbeyi yapsaydı, bir soruşturma yapsalardı. Bunlar başa gelseydi Ehl-i sünnet hocaları toplarlardı. Hemen peşinden yalan haberler ortaya çıkmaya başlardı. Bir haber duysaydınız bizim hakkımızda. Kerem Önder, meğer gerçek adı Çağatay’mış. Şaşırmaz mısınız kardeşler? Aaa, hocaya bak ya meğer ismi Çağatay’mış ya! Deist ismi, ateist ismi Çağatay… Tunç, Taş, Demir, Çelik, bunlar ateist isimleridir. Garipsemez misiniz kardeşler? Bu adama karşı bir güvensizlik olmaz mı ya? Sen neden kardeşim benden ismini gizliyorsun ya? Nedir problem? Kötü bir niyetin var senin. Hücre tipi yapılanmayla bütün hücre evlerini birbirinden bağımsız hale getireceksin. Bir ev yakalansa bile diğer evi ihbar edemeyecek. Çünkü tanımıyor. İsmini İsmet biliyor abisinin ama adamın ismi Recai. Plan kötü, münafık erkekler, münafık kadınlar… Allah söylüyor. Bakın! Kız diyor ki: ”Ondan sonra üniversitenin akademisyeni, hocam beni çağırdı.” Dedi ki: ‘Eğer ablalarla beraber sohbetlere gitmeye devam etmezsen ders notların konusunda iyi şeyler olmaz.’ Anladım ki bunlar notlarla oynuyor.” diyor. Kendi cemaatinde olanlara, iyi çalışma yapmasa bile notlarını yükseltiyor. Cemaatten ayrılanlara direkt cephe alıyorlar. Ve aşağı indirmeye çalışıyorlar. “Dedim ki: ‘Hocam, siz beni tanıyorsunuz. Ben bu ablaların sohbetlerine gitmeden de çok çalışkan bir kızdım ve ders notlarım çok iyiydi. Şimdi bana tavır alıyorsunuz.’ deyince bu sefer işi bir adım ileriye götürdü.” diyor. Bakın bunlar hep itiraflarda. Ben bir iki tanesine denk geldim. “Bana dedi ki: ‘Eğer ablaların sohbetine gitmezsen ailene telefon açarım. Ve senin hakkında iyi şeyler söylemem.’ ‘Ne söylersiniz hocam?’ diyor. ‘Senin erkeklerle gezip tozduğunu, ders çalışmadığını ve zina ettiğini söylerim.’ Dini bir cemaat bu kardeşler, dikkat edin! Biz dini bir cemaatiz diyor. Şimdi, o kız diyor ki kızcağız: “Ailem inanmaz ki!” diyor. “Ailem benim nasıl bir insan olduğumu çok iyi biliyor.” diyor. Kızım biz dini bir cemaatiz, diyor. Ayetten girerim, hadisten çıkarım ikna ederim ben, diyor. Allah’ın kitabını iftira etmek için kullanıyor. Kardeşler, İslamiyet’te Rasulullah Aleyhisselam yedi tane büyük günah sayar. Yedi büyük günah! Bir, Allah’a şirk koşmak. Allah’ta olan vasıfları ve gücü kudreti başka bir zata daha vermek. Buna şirk koşmak denir. İkinci günah nedir? Masum bir insanı öldürmek. Bütün insanlığı öldürmek gibidir. Üçüncü günah nedir? En büyük üçüncü günah… Namuslu bir kadına zina iftirası. Bunlar bu iftirayı bu kıza niye atıyor? Cemaatimden ayrılma, ayrılırsan bizim açıklarımızı etrafta anlatırsın. Propaganda yaparsın. Başka insanlar cemaatimize gelmeye çalışırsa onları da engellersin. Dolayısıyla benim sana iftira atmam helal, diyor. İftiranın helal olduğu bir zaman var mı kardeşler? Ama işte bunlar böyle diyor. Zaten bunların cemaatte yalan helal, iftira helal, muta nikahı helal, soruları çalmak helal, sivil halkı katletmek helal, darbe yapmak helal… Her şey helal! Yıllardan beri ev sohbetleri yapıyorlar. Ayetten, hadisten hiç mi bir şey okumadınız kardeşim ya? Biraz ayet hadis okusaydın bu insanlara bunları kandıramazdın. Derdi ki: ”Hop! Sen bu adama iftira atmak helal diyorsun ama Allah böyle diyor, Rasulullah böyle diyor.” Der miydi, demez miydi? Derdi. Ama cemaati, ayet ve hadisle bilinçlendirmek yerine kendi hocalarının şahsi kanaatleri ile bilinçlendirdiler. Hocamız böyle diyor, doğru budur. O insandır, sıradan bir insandır. Senin benim gibi tuvalete gider, yemek yer, uyumak zorunda olan bir insandır. Hata yapar, hepimiz gibi hata yapar. Ama Allah’ın kitabı hata yapmaz. Allah’ın Peygamberi hata yapar. Allah ikaz eder, düzeltir. Nasıl olur da hocanı Allah ve Peygamber ile yan yana koyabilirsin? Profesörlerini hatırlayın. Darbeden bir hafta önce bunların televizyona çıkıyor. Bütün televizyonlara kayyum atandı. Bir televizyonları varmış, internet üzerinden yayın yapıyormuş, ben bilmiyorum. İnternetten videosunu gördüm. Profesör bir hafta önce çıkıyor. Şimdi hâlâ o profesörü arıyorlar. Diyor ki: ”Önümüzdeki günlerde çok güzel şeyler olacak. Keşke şu yoğun dönemde bir profesör olmasaydım da bir albay olsaydım. Hizmet hareketine daha aktif bir şekilde hizmet edebilseydim.” Ne demek bu? Profesör olmasaydım da albay olsaydım. Yani o anda en çok koşturacak olanlar kimler? Askerler. Albay, yarbay, general, amiral… Bunlar koşturacak, darbe yapacaklar, Müslümanları kesecekler. “Keşke ben de onlarla beraber olsaydım.” diyor. Profesör bir söz söylüyor: ”Hocamız, hoca efendi bize şah damarımızdan daha yakındır.” Kardeşler, bu sözün manası nedir? Şirktir, açık şirktir! Şah damarımızdan daha yakın olduğunu söyleyen bir tek zat vardır. Bakın, bizim Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam bile bu kelimeyi söyleyemez. Çünkü Muhammed Aleyhisselam evinde oturuyorken Ebu Bekir Sıddık mescittedir. Efendimiz Aleyhisselam yanında mı? Değil. Her an bizimle beraber olan, hazır ve nazır olan tek zat vardır: Allah Teâlâ. Dolayısıyla “Kullarım beni senden sorarlar.” (Bakara, 186) “De ki: Ben onlara şah damarından daha yakınım.” (Kâf, 16) Ayettir. Bunu söyleyebilecek olan tek zat Allah Teâlâ’dır. Bunlar ne diyor? Hocamız bize şah damarımızdan daha yakındır. Bu sapıklık… Açık sapıklık! Uçmuş. İşte kardeşler, dini kullanıyor, dini kendisine bir zırh ediniyor, karşı tarafa kendisini dindar gibi gösteriyor. Ve kendi fikirlerini, kendi ideolojisini dayatıyor. Ve insanları kandırıyor. Allah Teala bu ümmeti, bu rezil insanlardan kurtarsın. (Amin) Amin. “Elmunâfikûne velmunâfikâtu…” (Tevbe, 67) Münafık erkekler, münafık kadınlar. “…ba’duhum min ba’d.” (Tevbe, 67) Onlar sizden değildir. Onlar birbirlerindendir. Asla sizi tutmazlar, asla sizi kayırmazlar. Onlar hep birbirlerini kayırırlar, birbirlerini kollarlar. Bu gruba bakın! Fetö örgütüne… Kendilerinin dışındaki bütün cemaatlerin batıl olduğunu söylediler mi, söylemediler mi? Bizim cemaatimiz dışındaki bütün cemaatler yok olacaklardır. Zaten onların hepsi batıldır. Kendi elemanları mesajlar attılar bize. “Tek hak cemaat bizim cemaattir.” dediler. Bakın, bu gün kim derse ki İslam’a tek hizmet eden hak cemaat, bizim cemaattir. Vallahi onlar da bunlar gibi sapıtmıştır.

İki kızla birden flört eden gencin mesajı: “Bu zina değil!”

Müslüman kardeşim bana mesaj yollamış: “Hocam, sohbetlerini seyrettim. Başlangıçta çok tesirliydi, çok güzeldi. Ta ki flört sohbetlerine, kızlarla gezme sohbetlerine gelinceye kadar. Burada aşırıya gitmişsin hocam.” diyor. -Hayırdır kardeşim nasıl aşırıya gitmişim? “Benim iki tane kız arkadaşım var.” Bir tane de değil! Bak iki tane kız arkadaşı var, dokunmuş buna. Bizim okuduğumuz ayetler, hadisler dokunmuş. Kardeşim! Aynaya bak kendini düzelt, aynaya kızma! Ayna doğruyu söyler, ayna yalan söylemez. Şimdi sen aynaya baktın, baktın ki sakallarının bir tarafı bembeyaz olmuş. “Sen ne biçim aynasın, ne utanmaz adamsın ya, benim sakalımda beyaz yok!” deyip aynaya bağırıp çağırsan, küfretsen sana ne derler? Ahmak derler. Ayna yalan söylemez. İslam’ı anlatan hocalar, âlimler ayna gibidirler. Onlar İslam’ı aktarır. Sen o aynaya bakacaksın. Benim ne eksiğim var burada? Neremi düzeltmem lazım? Karar vereceksin. Ama sen diyorsun ki: “Burası, burası, burası doğru, bana dokunmuyor. Ama burası bana dokunuyor, burada hoca yanlış, ayna yanlış burada, ayna yalan söylüyor!” Kardeşler! Bu ayna yalan söylemez. Bu ayna ilk harfinden son harekesine kadar, baştan sona kadar doğru olan bir aynadır. Bir tek ayetini, yahut bir tek kelimesini inkar eden dinden çıkar. Allah bizi korusun. (Amin) Amin. Kardeşim bana böyle söylüyor. İki tane kız arkadaşım var, diyor. Ben hiç zina yapmadım, çok medeni görüşmelerimiz var. Tabi öpüşme, koklaşma oluyor ara sıra. Bunlar zina değil, bunlar medeniyet göstergesi. Öpüşme, koklaşma medeniyet göstergesi bunlar, diyor. Bakın bu sadece bize gelen iki tane sorudan bir tanesi, iki tane kardeşten bir tanesi. Bu biraz afakî olduğu için, bir kız yerine iki tane kızla çıktığı için bu örneği burada anlatıyorum. Kardeş, zina sadece bedenlerin çıplak olması ve zifâf anlamına girmiyor. Zina, “Elin zinası vardır.” diyor Efendimiz Aleyhisselam. Dilin zinası vardır. Şehvetten konuşmak, küfretmek dilin zinasıdır. Elin zinası; temas etmektir, yabancı kadına dokunmaktır. Gözün zinası, yabancı kadına bakmaktır. Kulağın zinası; işitmektir, şehveti işitmek. Adam, hanımı ile girdiği ilişkiyi dükkanda, iş ortamında anlatıyor. Kahkahalar eşiliğinde… Bu adam aşağılık bir adam! Şimdi sen de orada ona gaz veriyorsun. “Yapma ya, ne büyük adamsın ya!” Sen de aşağılık bir adamsın. O adam ahmak bir adam, aşağılık bir adam. Helali ile yaptığı cimâyı anlatıyor. Ama sen de ona gaz veriyorsun ve bu muhabbetin devam etmesini istiyorsun. Sen de en az onun kadar aşağılık bir adamsın. Sen ne yapacaksın? Ya bu muhabbeti kes ya da ben gidiyorum. Bu caiz değildir, bu rezalettir! Hemen Efendimiz Aleyhisselam’ın hadisini yüzüne yapıştıracaksın! “Mahşer günü en rezil olanınız, eşi ile girdiği ilişkiyi insanlara anlatanınızdır.” Diyeceksin bunu, söyleyeceksin, ikaz edeceksin Müslüman. Sen ne işe yararsın? Kardeşim de bana mesaj yollamış. “Ben her hafta iki tane kızla buluşuyorum. İkisi de birbirinden haberdar.” Çarpık ilişkiye bak, Dallas gibi ya! “İkisi de birbirinden haberdar. Ben her hafta ikisiyle buluşuyorum. Gayet medeni bir şekilde yiyoruz, içiyoruz, sinemaya gidiyoruz. Zina yapmadım, ben namusuma düşkünüm hocam.” diyor. Sübhânallâh! Sübhânallâh! Bu cehalettir. Cehalet o kadar büyük bir nispete gitmiş ki ayeti, hadisi inkâr ediyor. Dedim ki: “Sen kardeşim; haramdan sakındığını söylüyorsun, namusuna düşkün olduğunu söylüyorsun. Ben anlıyorum ki sen Müslümansın.” Müslüman demek ayet ve hadisleri inkâr etmeyen demektir. Şimdi ben sana konuyla alakalı bazı ayet ve hadisler göndereceğim. İman ettin mi etmedin mi bana söyle. Ayetleri ve hadisleri gönderince cevap gelmiyor. Adamın yaşı olmuş yirmi beş. Yirmi beş yaşına kadar hiçbir sohbet meclisinde bulunmamış, bu ayet ve hadisleri işitmemiş. Ve etrafındaki arkadaşları, dostları demişler ki: “Zina yapmadıkça yani yatağa düşmedikçe her kızla gezmek serbest.” Fetva bu (!) Böyle değil kardeşim, böyle değil! Allah gayurdur. Allah’tan daha kıskanç kimse yoktur. Nikahımız düşen bir kadına elimizi uzattığımız anda Allah bizi kıskanır.

Kur’ân’ın insan sözü olmadığının delilleri! Edebiyatta zirve Kur’an’dır!

Şu halde bu ayetlerin gökten gelişi bir mucizedir. Allah’ın, Efendimiz Aleyhisselam’a verdiği mucize. Şimdi müşrikler bu mucizeyi okuma yazma bilmeyen bir insandan işitiyorlar. Nasıl işitiyorlar? Bir an için hatırlamaya çalışın: Peygamberimiz Aleyhisselam’a en çok itham ettikleri şey ne idi? Bir: “Sen sihirbazsın.” İki: “Sana cinler musallat olmuş.” Üç: “Sen bu söylediğin şeyleri daha öncekilerinin kitaplarından almışsın. Başka kitaplardan almışsın buraya getirmişsin.” Bunu diyorlar. Diyorlar ama okuma yazma bilmeyen bir insana bunu söyleyemezsin. Bir: Okuma yazma bilmiyor İki: Kitabın tamamını bir duyuşta nasıl ezberleyebilirsin? Efendimiz Aleyhisselam bu kitabı nasıl ezberledi? Bir tek duyma ile. Bir tek işitme ile. Şimdi ben size buradan bir sure okuyayım. Bir sureden üç dört ayet okuyayım. Bismillahirrahmanirrahim “İzeş şemsu kuvviret.” “Ve izen nucûmun kederet” “Ve izelcibâlu suyyiret.” “Ve izel ışâru uttılet.” “Ve izel vuhûşu huşiret.” Beş tane ayet okudum. Beş ayet okudum. Şimdi, bu beş ayeti kardeş aranızdan bir tanesine desem ki.. Burada komiser var. Burada doktor var. Bak bu komiser ile doktora söylesem: “Kardeş şimdi beş ayet okudum sana, şimdi” “Hemen bana bu beş ayet’i okur musun?“ desem. Okuyabilir mi? Ezbere bilmiyorsa, okuyamaz. Daha önceden ezberlemişse okuyabilir ancak. Yoksa okuyamaz. Kardeşler, beş ayetten bahsetmiyorum. Altı bin küsur ayet’i, Efendimiz Aleyhisselam peyderpey dinledi. Tek dinleme ile ezberledi. Ve bu ezberleyişi insanlara anlattı. Bu Kur’an böyle geldi. Yazı olarak gelmedi Metin olarak gelmedi. Rasulullah bunu yazmadı, çünkü yazması yok. Bilmiyor. Okuması yok, bilmiyor. Şifahi olarak söylüyor, sahabe hemen deri parçalarına yazıyor, kağıtlara yazıyor, kemiklere yazıyor. Kur’an böyle toplanıyor. Şimdi, müşrikler Rasulullah Aleyhisselam’dan bu hitabeti işittikleri anda büyüleniyorlar, şaşırıyorlar. “Bu hitap nasıl olabilir?“ “Kuşlar nasıl gelebilir?“ “Bu kelimeleri nasıl peşi peşine dizebilir?“ “Bu insan okuma yazma bilmiyor.” diyorlar. Hitabetten etkileniyorlar ama hatipten dolayı kabul etmiyorlar. Etrafınızda birçok insan vardır. Anlattığınız şeyler ne kadar doğru, güzel ve tesirli olursa olsun sadece ve sadece size olan hasetliğinden ve kininden dolayı sözlerinizi kabul etmez. Sadece sizi basit gördüğü için. “Bu adam bir taksici.” “Bu adam bir doktor.” “Ne bilir İslam’ı!?” “Bu adam bir şoför.” “Bu adam bir çantacı.” “Bu adam bir çiğköfteci.” “Ne anlar İslam’dan!?” “Bana nasıl İslam’ı anlatır!?” diye yaptığınız işe binaen sizi aşağılar, sizi hafife alır. Halbuki asıl olan benim yaptığım iş değildir. Asıl olan anlattığım şeydir. Sen benim, anlattığım şeye bakacaksın. Rasulullah’a böyle bakmadılar Sallallahu Aleyhi ve Sellem. Bir gece üç tane müşrik Efendimiz Aleyhisselam’ın evinin önüne geldi, birbirinden habersiz. Peygamberimiz Aleyhisselam devamlı etrafındaki insanlara Allah’ın ayetlerini söylüyor ve ayetler etkiliyor. Ama kinlerinden, kibirlerinden dolayı kabul edemiyorlar. Üç tane müşrik kimdi? Bir: Ebu Süfyan İki: Ebu Cehil Üç: Ahnes ibni Şureym denilen bir adam. Üç adam birbirinden habersiz, Efendimiz Aleyhisselam’ın gece vakti evinin önünden geçiyor. Peygamberimiz’e farz olan amellerden bir tanesi nedir? Her gece Kur’an okumak zorunda. Her gece teheccüde kalkmak zorunda. Bize ne ibadet var, Peygamberimiz Aleyhisselam’a iki misli ibadet var. Peygamberler herkesten daha fazla ibadet yapar. Her gece Kur’an okuduğu için, ezberden. Bu müşrikler de oradan geçerken kapısının önünden işitiyorlar. Ama işitirken orada duruyor, kalıyor, kitleniyor. Birbirinden habersiz… Ebu Süfyan orada evinin köşesinde oturuyor Kur’an dinliyor. Rasulullah Aleyhisselam ayetler okuyor. (Ebu Süfyan) Bir bakıyor, Ebu Cehil geliyor. Onu bir görüyor, hemen ayağa kalkıyor. “Ben de buradan geçiyordum, evime gidiyordum ya” diyor. Birbirlerini aşağılamasınlar diye yalan söylüyorlar. Ebu Cehil diyor ki: “Ne yapıyorsun burada ya?” + “Evime gidiyorum.” – “Aldatma. Kandırma, yalan söyleme.” diyor. “Muhammed’i dinlemeye geldin değil mi?” diyor Sallallahu Aleyhi ve Sellem Bir bakıyorlar Ahnes orada, köşede. O da orada. Üçü birbirinden habersiz bir gece, iki gece, üç gece… Her gece birbirlerine söz veriyorlar: “Bir daha gelmeyeceğiz.” “İnandığımız putlara yemin olsun, bir daha bu sihirbazı dinlemeye gelmeyeceğiz. ” “Çünkü etkileniyoruz.” Diyorlar ama yine geliyorlar. Birkaç gün sonra Ahnes denilen müşrik Ebu Süfyan’a gidiyor. Meraklı, fikirli bir adam. Düşünceli bir adam. Dinlediği kelimelerin Muhammed Aleyhisselam’a ait olmadığına inandığı için Ebu Süfyan’a gidiyor. Diyor ki: “Ya Eba Süfyan, sen akıllı bir adamsın.” “Ne düşünüyorsun?” “Dinlediğin ayetler hakkında, Muhammed’in söylediği kelimeler hakkında, ne düşünüyorsun?” “Bunlar hakikat mi?” Ebu Süfyan diyor ki: “Hakikat” “Bunlar bir insan sözü olamaz.” Çünkü belagat noktasında Arapça’nın zirvesi nedir? Kur’an’dır. Belagat noktasında, edebiyat noktasında dünyadaki zirve Kur’an’dır. Hiçbir insan bu edebiyatı, kelimeleri böyle dizmeyi yapamaz. Mümkün değil. Hiç bir şair. Bende şairlik de vardır. Dünyadaki bütün şairleri toplayın. Çok şiir okumuşumdur, severim çünkü… Ama hiçbir şair böyle cümleleri peşi peşine dizemez. Edebiyatta zirve Kur’an’dır. Onlar da biliyorlar ki bu bir insanın sözü olamaz. “Bu kelimeleri, ben çok şair dinledim böyle peşi peşine getiremez” diyor Ebu Süfyan. “Hadi gidelim, Ebu Cehil ile konuşalım.” diyor. “Tamam. ” diyorlar. Gidiyorlar Ebu Cehil’e Diyorlar ki: “Ne diyorsun?” “Sen de dinledin, bu ayetleri sen de dinledin biz de dinledik.” “Senin görüşün nedir ya Eba Cehil?” Ebu Cehil diyor ki: “Ben doğru olduğunu düşünüyorum.“ “Çünkü ben çocukluğundan beri tanıyorum bu Muhammed’i “ Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Bu böyle sözler söyleyemez.” “40 yaşına gelmiş, bu sözlerin yakınına yaklaşan sözler edememiş, 40 yaşından sonra bir anda mağaradan çıkıyor ve hiçbir şairin söyleyemediği sözler söylemeye başlıyor.” “Bu insan böyle sözler söyleyemez.” “Ben eminim ki bunlar vahiydir. “E tamam niçin kabul etmiyoruz?” diyor Ahnes. Ebu Cehil’in verdiği cevaba bakın, Allah aşkına! Herkes kendisini çek etsin. Ebu Cehil şöyle diyor: “Çünkü o Benî Hişam kabilesinden, biz Beni Amr kabilesindeniz.” “Eğer beni Hişam kabilesinden birisine peygamberliğin geldiğini kabul edersek, kıyamete kadar o kabile bizim kabileden üstün olur.” “Onun ırkı kıyamete kadar bizim ırktan üstün olur.” “Bundan dolayı kabul edemeyiz.” “Eğer bu ülkede Araplara bir peygamberlik verilmiş olursa bunun Benî Amr’a verilmesi lazımdı.” “Biz Muhammed’den daha üstünüz.“ Haşa ve kella. Ebu Cehil neden kafir gitti? Bu kafa yüzünden kafir gitti. Bugün kim varsa, ülkenizde kim varsa: “Bir Kürt bir Çerkez’den üstündür.” “Bir Arnavut bir Laz’dan üstündür.” “Bir Türk Dünya’dan üstündür.” Kim varsa bunu söyleyen bu adam ırkçıdır. Bu adamın İslam’la hiçbir işi yoktur, ırkçıdır. Ebu Cehil kafasının devamıdır. Kardeşler, “Ben Müslüman’ım” dedikten sonra ırkınızı bir tarafa attınız. Bu kitabı kabul ettikten sonra ırkınızın hiçbir hükmü kalmadı. En zayıf yerdeki müslüman kardeşiniz, fakir ülkelerdeki… Bir ülkeden bir tane müslüman kardeşiniz gelsin. Çerçöp topluyor. Şimdi bizim oralarda Endonezyalılar çok var. İnsanların yanlarına gidiyorlar. İşçilik yapıyorlar. Çalışıyorlar, fakir insanlar. Bu kadar zayıf insanlar, hepsinin boyu bir buçuk metre. Tenleri biraz siyahi gibi. Bu adamlar ve sen. Bu adamları gördüğün anda şunu diyeceksin: “Bu kardeş benim müslüman kardeşimdir.” “Irkının hiçbir önemi yoktur.” “Ben ne isem, o da odur.” Diyebileceğim tek şey bu. Çünkü sen bu kitabı kabul etmek ile ırkını çöpe attın kardeşim. “Size ırkçılığı yasaklıyorum” buyurmadı mı Efendimiz Aleyhisselam veda hutbesinde? “Faiz ayaklarımın altındadır, kan davası ayaklarımın altındadır, ırkçılık ayaklarımın altındadır.” Ama günümüzde “Ben Müslüman’ım.” diyen “Ben hacıyım.” diyen “Ben hocayım.” diyen bir sürü adam var. Kendi ırkını meth ediyor. Dininin, itikadının önüne geçirmiş ırkını artık. Meth ettiği için Ebu Cehil kafasında kötü bir yere gidiyor kardeşler. Kötü bir yere gidiyor. Allah bizi korusun. Amin Amin Ondan sonra Ebu Süfyan hariç diğer ikisi kafir gitti. Ebu Süfyan İslam’ı kabul etti. Ve şehit oldu. Savaş esnasında öldürüldü. Allah ona rahmet etsin. Amin Ama diğer ikisi müşrik gitti. Sebep: “O’nun ırkı böyle, bizim ırkımız böyle.” Bu nasıl bir kafa ya? Bu nasıl bir ahmaklık?

Güneş tutulması, depremin habercisi mi? (Küsuf ve Husuf namazı) / Kerem Önder

Oğlu İbrahim vefat ettiği zaman bizim peygamberimizin ne oldu? O gün, Güneş tutulması oldu. Vefat etmeden önce o gün Güneş tutulması oldu. Sahâbe-i Kirâm ne buyurdu? “Bu Güneş tutulması oldu, oğlu da vefat etti Resulullah Aleyhisselâmın, demek ki Güneş tutulması ya da Ay tutulması olduğu zaman bir büyük insan ölecek. Ya da bir büyük insan, bir hayırlı insan dünyaya gelecek.” diye Sahâbe-i Kirâm aralarında konuşmaya başladılar. Resulullah Aleyhisselâm ne buyurdu? “Hayır, bu batıl bir görüştür. Güneş tutulması ve Ay tutulması Allah’ın nişanlarından ve ayetlerindendir. Herhangi biriniz bu ikisinden birine rast geldiği zaman ya küsuf namazı kılsın ya husuf namazı kılsın.” Elhamdülillah. Küsuf namazı ne demek? Güneş tutulmasını gördüğümüz zaman küsuf namazına niyet ederiz. Bu sünnettir. Resulullah Aleyhisselâm ve sahâbîleri iki rekat namaz kıldılar. Buhârî, Müslim hadisidir. Sahâbiler diyorlar ki: “Rükûları ve secdeleri Resulullah çok uzattı, zannettik ki hiç kalkmayacak. Bu rükûlarda ve secdelerde çok dua etti.” Güneş tutulduğu zaman Müslümanın kafasında şu olur: Allah, bu Güneş’i tuttuğu ve kararttığı gibi, Güneş’in yüzde elli ışığını kapattığı gibi, tamamını da kapatabilir. Bu güce sahiptir. Kıyamet gelinceye kadar Güneşsiz de bırakabilir bizi. Bütün Müslümanlar bunu düşünür ve korkarlar. Güneş, Allah’ın değil mi? Bu ampül Allah’ın değil mi? Bu enerji kütlesi, sahibi Allah değil mi? İsterse bu enerjiyi, bu ampülü söndürür mü? Bizim evimizdeki ışığın düğmesine basıp söndürmemiz gibi Allah Teâlâ Güneş’i söndürebilir. İşte Güneş tutulması! Allah nasip ederse, üç gün kadar sonra ülkemizde bir Güneş tutulması olacak. Güneş yüzde kırk nispetinde kararacak. Normal verdiği aydınlığın yüzde altmışını verebilecek, yüzde kırkını vermeyecek. Fakat bazı insanlar Güneş tutulmasını aynen Sahâbe-i Kirâm gibi yormaya başlamışlar. Deprem bilimcileri gibi şimdi bazı insanlar çıkıyor ve şöyle diyor: “Kesin deprem olacak.” Bakın bu çok batıl bir görüştür. Bu çok yanlış bir görüştür. Güneş tutulması ve Ay tutulması, Resulullah Aleyhisselamın deyimiyle, “İşarettir, ayettir.” Neyin ayetidir? Allah’ın gücünün ve kudretinin ayetidir. Bizi neye sevk etmesi lazım? Namaza sevk etmesi lazım. Ay tutulmasında ne yapıyoruz? Husuf namazı kılıyoruz. O tek başına da kılınabilir. Küsuf namazı ister tek ister cemaatle, cemaatle kılmak sünnet. Husuf namazı tek başına kılınabilir. Dolayısıyla Resulullah Aleyhisselâm bunu bir felaket habercisi olarak yorumlamadı. Sahâbe-i Kirâma bunun bir felaket habercisi olmadığını anlattı. Sahâbeye bunu öğretti. Biz nasıl anlayacağız bunu? Güneş tutulacakmış, deprem gelecek değil, hayır alâkası yok! Deprem ile Güneş tutulmasının bir alâkası yok. Bizim bunu böyle anlamamız lazım. Bir bağlantı kurulmaya çalışılırsa, şimdi bilim adamları nasıl bağlantı kurmaya çalışıyor? 17 Ağustos depreminden önce Güneş tutulması oldu ülkemizde. Demek ki şimdi de Güneş tutulması olacak yine bir deprem gelecek. Onun bir bağlantısı yok. Bu ülkede, o depremden önce çok daha büyük depremler oldu. Ve o depremlerde Güneş tutulması olmadı. Meseleyi anlayabilmek için küçük bir izahat. Dolayısıyla Güneş ya da Ay tutulması olduğu anda; kesinlikle deprem olacak, kesinlikle zelzele olacak, sel vuracak gibi felaket habercilerine, felaket tellallarına itibar etmeyiniz. Deprem her zaman olabilir. Güneş tutulduğu anda da olabilir ama bunun Güneş’in tutulması ile bir alâkası yoktur. Bağlantı kurmayınız. Bu meseleyi de anti parantez konu içinde bahsetmiş olayım.

Dağlar yere kazık olarak çakıldı! – Kur’an Allah kelamıdır!

O Allah, dağları sahipleniyor Kur’an’da. Bak ne diyor dağlar hakkında. “Allah, yeryüzü sizi sarsmasın diye, oraya sabit dağlar yerleştirdi. Yolunuzu bulmanız için de, nehirler ve yollar yarattı.” Nehirleri kim sahipleniyor? O dağlardan gelen nehirler var ya! Sahibi kim? Dağların içinden suyu kim çıkartıyorsa, o sahipleniyor, Allah sahipleniyor. Nehirleri, sahiplenen başka bir ilah yok. Dağlar için ne diyor? ‘’ Yeryüzü sizi sarsmasın diye… ‘’ Bir belgesel seyrettim. Belgeselde diyor ki; Bir dağın yüksekliği ne kadarsa, diyelim ki bin metre. Bu dağın dibi, bir ağızdaki diş gibi 5 katı olarak yere çakılmıştır. Kur’an’daki ayetlerde Mevla’mız diyor ki; “Dağları bir kazık gibi, yere çaktık.” Bir kazık gibi… Neden? Sarsıntıları indirmek için. Sarsıntıyı kesmek için. Dağlar olmasaydı, ne olurdu? Devamlı dönerdik. Sarsıntılarla devamlı dönerdik. Örnek ver Hocam? Heyelan diye bir olay var şu anda. Anadolu’da, ağaçların az olduğu yerlerde, erozyon olur, heyelan olur. Niye? Ağaçların kökleri toprağı sıkmamış, toprak açıkta. Yağmuru bir yiyor toprak, çöküyor, düşüyor. Evlerin üstüne düşüyor, hayvanların üstüne düşüyor, heyelan oluyor. Bu dağlar olmasaydı, bütün dünya heyelan halinde birbiri üstüne giderdi. Kimsenin evi olduğu yerde kalmazdı. Allah, bu kazıkları sahipleniyor. Ben çaktım diyor ya, ben çaktım! İnsan dişi nasıl? Dişçiye gittiğin zaman, azı dişini çektirdiğin zaman hocanı hatırla. Dişi bir görceksin, üst tarafta şu kadar bir bölüm var. Alt tarafta, o bölümün üç misli var; Kök. Dişin kökü. Aynı, dağlar da diş kökleri gibidir. İçeriye doğru beş misli Allah Teala tarafından çakılmıştır. Şimdi bana söyler misiniz? Allah’tan başka, bu dağları çivi olarak çaktığını, kazık olarak çaktığını, iddia eden başka bir ilah var mı? Sahiplenen başka birisi var mı? Yok. O zaman boyun eğeceksin.