Ağır Korona Hastasına Tüm Yaşadıklarını Sorduk

Televizyonda haberleri izlerken hiç… Peki hastalığı ağır bir şekilde mi atlattınız? “Artık buraya kadarmış. Herhalde ölüyorum.” dediğiniz bir an oldu mu? – İçtiğim ilaçlar etki ediyordu. Yan etki ediyordu, kusma oluyordu, bulantı oluyordu. Özellikle de ikinci hafta halsizliğim had safhaya vardı. Böyle elimi kaldıramıyorum. Böyle çok müthiş bir halsizlik söz konusu oldu. + Ağabey selamun aleyküm. – Aleyküm selam Bestami kardeşim. + Öncelikle geçmiş olsun. – Çok sağ olun. Teşekkür ederim. Allah sizlerden uzak etsin. + Allah razı olsun ağabey. Biraz kendinizi tanıtır mısınız? – Tabii ki. Benim adım Zafer İhtiyar. 9 Eylül Üniversitesi Tarih öğretmenliği mezunuyum. Tarihçi yazar diyorlar hakkımda. Zira yayınlanmış bazı kitaplarım var. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kokartı profesyonel Turist Rehberi olarak çeşitli gezi gruplarına rehberlik yapmaktayım. Aynı zamanda Zafer İhtiyar ile Tarih ve Gezi diye bir YouTube kanalım var. Gezdiğim yerlerle ilgili videolar çekip atmaya çalışıyorum. Bu şekilde faydalı olmaya çalışıyorum Bestami. + İyi ağabey. Allah kolaylık versin. Peki Corona virüsüne nasıl yakalandınız? Onu biraz bize bahseder misiniz? – Tabii ki. Şimdi Türkiye’de biliyorsunuz resmi olarak 10 Mart 2020 tarihinde Corona ilk vaka açıklandı. Ben rehber olarak son gezimi 8 Mart’ta gerçekleştirdim. O tarihten sonra zaten evdeydim. Dikkat ediyorduk herhangi bir şekilde bulaşmaması açısından. Fakat eşim çalışmaya devam ediyordu. Riskli günlerde eşimi çalıştırmaya devam ettiler. 6 Nisan’a kadar da çalıştı eşim. Son çalıştığı gün eve geldiğinde eşim oldukça rahatsız olduğunu, halsiz olduğunu, işte başının ağrıdığını, eklemlerinde ağrı olduğunu vs. ifade etti. Biz baştan tabii tedirgin de olduk. Corona da olabilir, başka rahatsızlık da olabilir diye. O hafta eşim evde geçirdi. Yani Parol işte ateşi için alıyordu. Bu arada hemşire ablası var. 14 Nisan’da eşim test yaptırmaya gitti hemşire olan ablamızın çalıştığı hastaneye. Orada işte tomografisi çekildi, kan tahlili yapıldı ve testi yapıldı. Tomografi yani ciğerlerindeki filmde enfeksiyon gözlenince Covid teşhisiyle 14 günlük ev karantinasına karar verildi eşime. Bu arada ben bir gün öncesinde şiddetli böyle baş ağrım var, ateşim var, halsizliğim var. Eşimden daha rahatsız konumdayım. Eşimin pozitif olduğunu anlayınca ben vakit kaybetmeksizin hemen Bursa Şehir Hastanesi’ne gittim. Ve benim de tomografi sonucunda ciğerlerimde enfeksiyon görülünce bana da Covid teşhisi konuldu ve benim hastaneye yatışıma karar verildi. Yani ben eşimden Covid’i almış oldum bu şekilde. Rahatsızlık o şekilde başlamış oldu. + Peki ağabey sizin hastalığın derecesi neydi? Yani ağır bir şekilde mi atlattınız hastalığı? – İlk günlerinde benim sadece ateş ve halsizlik vardı. Fakat üçüncü günden itibaren nefes darlığı başladı. Derin nefes alamıyordum. Böyle derin nefes almak istediğimde, göğsümde bir tıkanıklık oluyordu. Konuşurken öksürüyordum. Yani mesela telefonlara dahi bakmak istemiyordum. Telefonlarda konuşamıyordum. Rahat konuşamıyordum zira. Ve yine içtiğim ilaçlar yan etki ediyordu. Kusuyordum, kusma oluyordu, bulantı oluyordu. Yine affedersiniz ishal… Birkaç gün özelikle ishal geçirdim. Özellikle de ikinci hafta halsizliğim had safhaya vardı. Böyle elimi kaldıramıyorum. Yani böyle çok müthiş bir halsizlik söz konusu oldu. Mesela abdest alıyorum, bilinçli abdestimi alamıyorum. Yani namaz kılıyorum ama bilinçli namaz kılamıyorum. Hatta affedersin bir duş almıştım. Duştan sonra tişörtümü giyeceğim, yarım saat tişörtü giymekte zorlandım. Yani öyle bir halsizlik. Tuşlara basamıyorum. Telefonun tuşlarına basamıyorum. Mesaj atamıyorum. Yani öyle bir derin halsizilik oldu. Yani ağır geçirdim bana göre. Hatta 23 Nisan’da eşime WhatApp’tan attığım bir sesli mesajda demişim ki: Yani bu ilaçlar bana çok yan etki yapıyor. Çok ağır geçirmeme sebebiyet veriyor. Fena oluyorum. Yani telefonu tutamıyorum, tuşlarına basamıyorum. O kadar halsiz hissediyorum kendimi. Ne olacak halim falan demeye başladım. Biraz ağır geçirdim. + Çok geçmiş olsun tekrardan. – Bestami kardeşim çok sağ olasın. + Peki bu hastalık sırasında ağabey hiç ölüm düşüncesine kapıldınız mı, hani “Artık ölüyorum.” dediğiniz bir an oldu mu? – Şimdi belirtilerin hepsi çıkmaya başlayınca bir endişe oluyor işin gerçeği. Hatta 25 Nisan’dı yani 10. günümde doktoru çağırdım ben. Dedim ya çok halsizim. Beynim sanki vücuduma hakim olamıyor, elime hakim olamıyorum. Oryantasyon sağlayamıyorum elime vs. Dedim ne oluyoruz? Yani affedersin doktor karşısında ağladım Bestami kardeş. Ya dedim benim işte 2 oğlum var. Yani Allah korusun onlar babasız kalmasın ne oluyoruz falan diye bir endişelendiğimiz oldu yani bir kaygı süreci yaşadık. Bir de konuşma bozukluğu falan yaşamaya başladım ben. Telefonlara bakamıyorum, konuşamıyorum kimseyle. Çok garip bir sürece girdi yani. Kaygı ve stres yaşadım. + Bu süreçte de hep herhalde tektin değil mi ağabey bu hastalığı yaşarken? – Tektim. Odada yalnızdım. 12 gün boyunca yalnız kaldım. Zaten doktor da beni teselli ederken öyle dedi. “Yani işte tek yalnız kaldın bu odada. Psikolojin biraz bozulmuş olabilir. Normaldir, şudur, budur, atlatırsın eve taburcu ettiğimizde…” diye teselli etmişti. Zor bir süreç. Allah kimseye vermesin ya. + Amin. Peki ağabey hiç televizyonda ilk haberleri izlediğinde bana da bulaşabilir mi diye hiç düşündün mü? – Yani düşünmüyorduk işin gerçeği. Yani şimdi tabii haberleri özellikle sosyal medyadan izliyorduk, takip ediyorduk. Yani hatta işin esprisini yapıyorduk vs. ama işin ciddiyetinde değildik ilk başlangıçta. Sonra vakalar artmaya başladı. Bu arada eşim endişeliydi. Yani çalıştığı için, çalışma ortamında bulaşabilme endişesi vardı. Endişe ettiği gibi de oldu nitekim. Ona çalıştığı yerden bulaştı. Ben tabii evdeydim. Dediğim gibi geziler durduğu için turizm noktasında. Bir dışarıya işte marketedir, işte fırınadır, pazaradır vs. çıkıyordum ama dikkat ediyordum yani neticede bulaşmaması noktasında. Velhasıl eşimden temas yoluyla herhalde bir şekilde bulaşmış oldu bize. + Peki ağabey bu süreçte… Hani dedik ya tektin, tek olmakla alakalı bir stres yaşadın. Ya sevdiklerine ulaşamamak peki nasıl hissetiriyordu? – Bu zor bir durum. Gerçekten zor bir durum. Hastanede yalnız kalınca düşünüyorsun zaten. Bunları düşündüğün gibi eve gelince de yine 14 günlük ev karantinası verildi hastaneden taburcu olduktan sonra. Evde de yine yalnız. Yine dikkat ediyorsun. Evde çocuklar var. Onlara da bulaşmaması için daha tam atlatmamış oluyorsun vs. Yani bir araya gelememek, muhabbet edememek, çocuklarına sarılamamak zor bir durum. Allah’ım yani mesela akrabalar gelmek istiyor ziyaretine, kabul edemiyorsun eve. Çocuklar bu süreçte taşıyıcı olabilirler diye başka yere işte mesela anneanneleri falan var, onlara yollayamıyorsun, kimseye gönderemiyorsun. Evde dikkat etmek zorundasın. Bir masada yemek yiyemiyorsun mesela. Düşün, ben 1 ay geçtikten sonra bir masada oturup da ailemizle beraber yemek yiyebildik. Bütün bunlar yani bize bazı nimetlerin kıymetini hatırlatmış oldu bu süreçte. + Aynen ağabey. – Zor bir süreç gerçekten. + Tekrar değerini bildirdi ağabey değil mi? – Aynen. Yani düşün. Camiler kapandı, işte Ramazan’ı biliyorsun teravihsiz geçiriyorsun, Cuma’lar yok. Yani her şeyin kıymetini bize öğretiyor Cenab-ı Hak ama Rabbim bir an önce bu süreçleri bitirsin. Eski normal hayatımıza dönelim inşâAllah. + Amin. Peki ağabey senden sonra birine bulaştı mı yani taşıyıcı oldun mu hastalıkta? Bilgin var mı? – Elhamdulillah kimseye de bulaştırmadık, taşıyıcı da olmadık. Bu sürecin sevindirici yönü çünkü bu bir vebal. Yani Allah muhafaza birisine bulaştırmış olsaydık ki düşündüm. Yani mesela hastaneye eşimi götürdüğüm zaman, birisiyle görüşmüştük. Ben hemşire ablama telefon ettim. Dedim yani böyle böyle görüşmüştük. İşte evraklar, şu bu… Acaba ona bir dikkat etsin. Bir temas olmuş mudur? Gerekirse test yaptırsın falan diye. Düşünüyorsun yani. Acaba birisine bulaştırmış olabilir miyim, taşıyıcı olmuş olabilir miyim? Elhamdulillah kimseye de bulaştırmadık, taşıyıcı da olmadık Bestami kardeşim. + Peki ağabey virüsün bulaşma aşamasıyla hani tüm süreci anlatabilir misin? Nasıl seyretti virüs olayı? – Tabii ki. Şimdi 5 günlük periyotlarla ilaç veriliyor. İlk 5 gün değerlendiriyor. Şayet hastanın şikayetlerinde azalma varsa taburcu edilebiliyor. Fakat benim şikayetlerim bitmedi. Halsizlik devam ediyor, ateş devam ediyor, kusma var vs. İkinci 5 güne geçildi. İkinci 5 günde bir ilave ilaç verildi Bestami kardeşim. Bu ilaç, Çin’den gelen bir ilaçmış. Ve ağır bir ilaç. Normalde sadece yoğun bakımdakilere veriliyormuş. Ama ilk zamanlarda sadece yoğun bakımda olanlara verilirken sonra 5 günden sonra da hastanede kalmaya devam edenlere verilmeye başlanmış. Bu ilaçtan ilk etapta bana “8 tablet alacaksın akşam. 8 tablet sabah alacaksın.” dediler. Düşün bir ilaçtan 8 tablet alma. Ben endişe ettim. Yani bir sürü zaten ilaç alıyorum, 2 tane Covid ilacı alıyorum, işte Parol alıyorum, Metpamid alıyorum. İşte tansiyonum çıkmaya başlamış, tansiyon ilacı alıyorum. İşte mide koruyucu alıyorum. Bir sürü ilaç var. Bir de onlara ilaveten “8 tablet bir ilaçtan alacaksınız.” dediler. Şimdi ben endişe ettim. Yani bu ilaçtan alayım mı, almayayım mı, nasıl olacak falan derken endişe ile aldım. Hatta şöyle düşündüm: Çinliler dedim, bu virüsün yayılmasına sebep oldunuz, bir de ilacı da yollamışsınız. Hadi Bismillah. Neyse içtik. Ama bu ilaç birkaç gün sonra ben de daha da yan etki yapmaya başladı. Tepki vermeye başladım. Ben artık içmeyeceğim bu ilaçtan dedim. Yani hatta doktorlara, hemşireye dedim ben içmeyeceğim bu ilacı. Neyse beni ikna ettiler doktorlar, hemşireler, ailemler falan “İçmen lazım. Şudur, budur…” Ama benim ikinci devrede, ikinci 5 günlük periyot da şikayetlerim bitmedi. Halsizliğim dediğim gibi had safhaya vardı. Hatta beynimin vücuduma hakim olamayacağı gibi düşünceler beni endişeye sevk etti. Velhasıl 12 gün hastanede kaldım güzel kardeşim. Eve geldim. 1 hafta yine verdikleri ilaçları kullandım. Antibiyotiktir… Bazı ilaçlar yine vermişlerdi. O ilaçları kullandım. Bu arada işte kaygı, konuşma bozukluğu gibi, bu elime hakim olamamak gibi şikayetlerimden dolayı bir Nöroloji doktoruna başvurduk. Beynin sol tarafında, aktif olması gereken yerlerde tam aktifiyet yok, zayıflamış. Onu aktif etmek için TMS diye bir uygulama tedavisi yapacağız dedi. Yani o TMS cihazıyla tedavi başladıktan sonra ben daha da kendimi iyi hissetmeye başladım. Kaygım bitti, konuşmam düzeldi, elime hakim olma vs. Yani benim iyileşme sürecim, 20 günü buldu güzel kardeşim. 20-25 günü hatta buldu. 25. günden itibaren artık ben kendime tam iyileştim diyebildim. Böyle bir süreç. + Zor atlatmışsın gerçekten. – Zor, zor güzel kardeşim. + Peki ağabey sen de şu an kalıcı bir etki bıraktı mı bu hastalık? Elhamdulillah güzel kardeşim. Tamamen iyileştiğimi hissediyorum. İyiyim elhamdulillah. Artık bütün her şeyle geçtiğini düşünüyoruz. Allah’a şükür eşimde de, ben de de herhangi bir kalıcı etkisi olmadı. İnşâAllah kimse de olmasın. + İnşâAllah ağabey. – İnşâAllah kimseye bulaşmasın hatta. Kimse yaşamasın diyoruz bu süreci. + Peki ağabey haberlerde de duyuyoruz. Kurtulduktan sonra tekrar bulaşma ihtimali var diyorlar. Böyle bir durum var mı, bilgin var mı bu konuda? – Şimdi yani ben de tabii haberlerde duydum bu konuda ama bunun da izahı olarak şöyle ifade ediliyor Bestami bey: Şayet daha tam iyileşmeden taburcu olmuşsa, onun tekrar nüks etmesi ya da hastalığının devam etmesi şeklinde pozitif çıkanlar olabiliyormuş. Yani aslında bir antikor oluşuyor, bağışıklık oluşuyor. O antivirüsü… O virüsün üzerine bir bağışıklık oluşunca, antikor oluşunca o seni uzun bir müddet koruyor. Ne kadar süre bilemiyoruz. Nasıl ki gripte işte salgın geçirdikten sonra bağışıklık kazanıyor vücut, bunun gibi… Yani bunun tekrar nüks etmesi tabii ki yine kesin bir şey konamadı şu ana kadar ama Allah-u alem en azından antikor oluşmuşsa, bir müddet tekrar etmesi mümkün değil, başkasına bulaştırması mümkün değil. Yani geçiren inşâAllah bir daha geçirmesin diyoruz. İnşâAllah bir daha geçirmeyiz. + İnşâAllah. Zafer ağabey peki bu hastalığa yakalanmış ve atlatmış birisi olarak izleyen kişilere ne söylemek istersin yani ne tür önlemler almaları gerekiyor, son olarak ne söylemek istersin? – Şimdi Bestami bey kardeşim yani işin ciddiyetinde olmak gerekiyor. Bu bir virüs, salgın. Yani bulaşılabilme ihtimali var. Tarih boyunca bunun pek çok örnekleri var. Çeşitli yaşanmış salgınlar var biliyorsun. Yani vebal bu dediğim gibi. Yani bir başkasına bulaştırma, başkasından biz alırsak başkasına bulaştırırsak bunlar büyük bir vebal. Uyarılara dikkat etmemiz yeterlidir, hijyene dikkat etmemiz yeterlidir. Rabbim muhafaza eylesin diyoruz. Bol bol da dua etmek gerekiyor hem kendimize, hem çevremize. Rabbim hepimizi muhafaza etsin diyoruz. + Amin amin. Tekrar çok geçmiş olsun. Rabbim hem ülkemizden, hem tüm Dünya’dan bu hastalığı bir an önce geçirir. (Amin) – Çok teşekkür ediyorum Sözler Köşkü izleyenlerine de. Bütün izleyenlerimizi Rabbim muhafaza buyursun diyoruz. İnşâAllah bayramı bayram gibi geçireceğimiz günler gelsin, inşâAllah Ramazan’ı Ramazan gibi geçireceğimiz günler gelsin, inşâAllah kucaklaşacağımız günler gelsin diyoruz. + Amin ağabey, inşâAllah.

Cep Telefonu Düşmanlığı Çare midir? | Bir fetva

Bismillâh elhamdülillah. Vessalatu vesselamu alâ Resûlillah. Cep telefonları için büyük bir kuralı aile reisleri evin kurallarından biri haline getirmelidir. O da şudur: Cep telefonu, Allah’ın nimetlerinden bir nimettir. Bu nimeti Allah değerlendirelim diye bize vermiştir. Lakin bütün nimetler gibi para, sağlık, fors, kudret, ne varsa şeytan bunu zararlıya çevirmeye uğraşacaktır. Anneler, babalar, Müslüman mürebbiler, cep telefonu düşmanlığı yaparak bunu iyiye çeviremezler. Cep telefonu düşmanlığının anlamı yoktur. Cep telefonu nimettir, onu helalde, gereklide kullanacağız. Böyle bir siyaset izlersek, gereksiz enerji harcamamış oluruz. Sonunda mağlup olacağımız bir kavgaya girmiş olmayız. Velhamdülillahi Rabbi’l-âlemin.

MARKALI GİYİNMEK,LÜKS ARABAYA BİNMEK İSRAF MI? – İktisat

Şimdi adamın bir tanesinin 3 tane oğlu var hacı abi. Adam vefat ediyor. 3 tane oğluna 17 tane deveyi miras bırakıyor. Kaç oğlu var? 3 oğlan. Kaç deve var hacı abi? 17 deve var. Diyor ki, “Birinci oğlum 17 devenin yarısını alsın.” +Abi, isim neydi? Efendim? – Mehmet. Mehmet abi, 17 devenin yarısı kaç ediyor? Bölünmüyor. Diyor ki, “İkinci oğlum da 1/3’ünü alsın 17 devenin.” 1/3’ü de yok. Diyor ki, “Üçüncü oğlum da 17 devenin 1/9’unu alsın.” Ohoo Mehmet abi, bu nasıl baba. Böyle miras mı olur? İşler karıştı. Bakıyor, oğullar kavga edecekler. Sabri abi, işin içinden çıkamıyorlar, birbirine girecekler. Diyorlar, “Bizim babanın gittiği çok muhterem bir zat vardı. Gidelim de bir fikir alalım.” diyorlar. “Biz bu 17 deveyi 3 kardeş nasıl bölüşeceğiz? Birbirimizi bölüşeceğiz yoksa.” Gidiyorlar adamın yanına. Diyorlar işte, “Ya hoca efendi, böyle böyle bizim baba vefat etti. Bize de miras 17 tane deve bıraktı. Yarıya bölünmüyor, üçe bölünmüyor, dokuza bölünmüyor. Biz bunu nasıl yapacağız?” diyorlar. Hoca efendi de demiş, “Sizin babanız çok muhterem bir zattı. Babanızın bana çok iyiliği oldu. Bir deve de benden size hediye.” demiş. Kaç deve etti? 18 deve. Demiş ki, o bir hediye deveden sonra, büyük oğlana kaçını vercekti? Yarısını. 18’in yarısı ne yapıyor hacı abi? 9 deve. İkinici oğlana ne veriyordu? 18 devenin 1/3’ünü veriyordu. 18 devenin 1/3’ü ne yapıyor? 6 tane deve. Üçüncü oğlana, 18 devenin 1/9’unu verecek. 1/9’u ne yapıyor? 2. Şimdi diyor hoca efendi, toplayın. 9+6=15. 15 ile 2’yi topla 17. Diyor, “Şimdi verin benim o bir tane devemi.” (gülerler) O bir tane deveyi çok amacına uygun kullanmış. Değil mi? Biz bir şeyi amacına uygun kullanmaya ne diyeceğiz Mehmet abi bugün biliyor musun? Aha burada ipucu da var. İktisat diyeceğiz. Şimdi tabi iktisat kelimesi, bizim değirmende amacına uygun kullanma değil de, ne derler mesela? “Bu adam çok tasarrufludur.” Ne demek tasarruflu adam? Kime diyorlar? Az yiyen, az içen, az kullanana ne diyorlar Vatan abi? Tasarruflu adam diyorlar ama tasarrufun kelime manası bu demek değil. Yine, bizim değirmene girince biz onun anlamını iyice bir değiştirmişiz. Tasarruflu kişi, yani mutasarrıf kişi aslında sarf eden demektir. Yani bir şeyi sarf edene biz tasarruflu dememiz lazımken kime tasarruflu diyoruz? Az yiyen, az içen, kıt kanaat geçinene tasarruflu diyoruz. İktisadın tanımı, az yiyen, az içen, az konuşan demek değildir, bir şeyi amacına uygun kullanmaya iktisat diyeceğiz. Ömer, hoş geldin. İktisat ne babacım bir tekrarlar mısın? Bir şeyi amacına uygun kullanmak. Peki, senin elinde, iktisat edebileceğin en kıymetli neyin var? Bir söyle bakalım. Paran var, değil mi? Yani bizim biraz akıl, kalp hep parada olunca, iktisat paraya gidiyor, değil mi? Şimdi Mehmet abi, nerelisin? -Afyon. Afyonlusun. Geçen sizin memleketteydik. Çok güzel memleketiniz. Havası sert, insanı mert diyorlar Afyon için. Bütün memleketler öyle değil mi? Senin gönlün geniş Mehmet abi. Allah razı olsun. Senin hayatında iktisat etmek için, iktisat ne demekti Mehmet abi hatırlıyor musun? Amacına uygun kullanmak. Senin iktisat ettiğin değerli, kıymetli bir şeyin var mı Mehmet abi? -Edemediğim bir şey var: gençliğim. +Gençliğin. O elden gitmiş Mehmet abi. Üzülerek söylüyorum (güler). Keşke olsa benimkinin yarısını versem. -Sağlık. +Sağlık, gençlik. Onları iktisatlı kullansam çok iyi olurdu diyorsun, doğru mu? Eyvallah. Yanınızdaki genç beyefendiye verebilir misiniz, Mehmet abi. Hüseyin abi, hoş geldin. Sen Mehmet abiye göre daha mı gençsin? Nasıl oluyor durum? -Öyle mi görünüyor (güler). + Yani buradan O ikinci çocuk var ya 1/3’ünü alan gibi duruyorsun abi. -Maşallah de (güler). +Maşallah. Hüseyin abi, var mı hayatında, önce, iktisat ne demekti abi? Amacına uygun kullanmak, değil mi abi? Kıymet deyince biz böyle saklama diye algılıyoruz, öyle değil. Amacına uygun sarf etmek, asıl iktisadın gerçek manası oluyor. Senin hayatında en kıymetli gördüğün neyin var abi? -Kıymetli gördüğüm, yani o kadar çok şey var ki yani, ailemden tut da çevremdeki sahip olduğum iyi şeyler, güzel şeyler. +En merkeze bir şey alsan? Tek bir şey. -Çocuklarımız olabilir mesela. +Çocukların olabilir. Ama ben istediğim cevabı henüz alamıyorum Hüseyin abi. Var mı denemek isteyen? -Zaman olabilir mi? -Hayat. Vaay Mehmet, odada dersi yaparken beni mi dinledin? Niye hayat dedin? +Bir söyle. -Şimdi hayat her şeyi kapsıyor. +Çok güzel. -Yani doğumuzdan batımıza kadar Allah’ın bize verdiği bu süreyi en güzel şekilde değerlendirmek için +Çok güzel. – Yani Allah’ın en büyük ismi Hayy. +Senin yeni bebeğin oldu değil mi? -Evet abi. +Kaç aylık? -İki aylık oldu. +İki aylık. O bebeğe oda yaptın mı? -Yapmadım daha. +Yapmadın mı? Bak bende 5 aylık bir tane yavru Zaza var evde. (gülerler) Çok inatçı yani, bebeğe bile inadı vurmuş gerçekten. Duvardan geçmeye çalışıyor böyle dikine (gülerler). Zaza arkadaşlar bilirler, biraz inatçı oluyorlar. Şimdi biz bebek doğunca ya da doğmadan önce, bebeğin odasına yatak alınıyor. Ne için? Bebek için. Doğru mudur? İşte atıyorum bebeğin perdesi alınıyor, merkezde kim var? Bebek var. Bebeğin bezi alınıyor, kim için? Bebek için. Odanın ışığı alınıyor, kim için? Bebek için. Yani bebek etrafındaki bütün alınan eşyaları kendinde temerküz etmiş oluyor, doğru mu? Hayat, aynı böyledir işte. Yani benim gözüm olsa, hayatım olmasa hiçbir anlamı yok. Ama hayatım olsa gözüm olmasa, ben yaşayabilirim. Hüseyin abi, ifade edebildim mi? Çocuğun olmasa, hayatın olsa devam edebilirsin. Ama hayatın olmasa, çocuğun olsa sen devam edemezsin. Üstat hazretleri diyor ki, “İktisat, nimete şükür ve hürmettir.” Demek ki, biz bir şeyi amacına uygun kullansak ne oluyor? Kullandığımız nimet için bir nevi hürmet etmiş oluyoruz. Ama bizler maalesef üzülerek söylüyorum, zihnimiz hep para pulda olduğundan dolayı hayat gibi bir şeyin bizde temerküz ettiğinin farkında değiliz. Ve bozuk para gibi harcadığımız en ucuz şey bizde hayat oluyor. Yani biz hayatımızı iktisat edemiyoruz. Yani Murat baba biz hayatımızı, amacına uygun kullanamıyoruz. Cenabı Allah’a baktığımda ben şu kainatı temaşa ettiğimde görüyorum ki mesela 400 milyar, Samanyolu Galaksisi’nde yıldız var doğru mu abi? Peki o yıldızla Bir şeyler yapabileniniz var mı? Mesela ticaret yapan. Eminim gidebilsek müteahhitler ev yapardı oraya hemen. Yıldızlarla bir şey yapabiliyor muyuz? Yapamıyoruz. Ne yapıyoruz, temaşa ediyoruz, Cenabı Allah’ın kudretini ve büyüklüğünü idrak edebiliyoruz. Peki 400 milyar yıldız sizce israf mıdır? Haşa, değildir. Allah’ın kudretini gösterdiğinden aksine iktisat edilmiştir. Yani amacına uygun kullanılmıştır. Bu odanın büyüklüğü 200 m² diyelim. Lambalar, odadan daha küçüktür. Ama Cenabı Allah lamba olarak, dünyanın 1 milyon 300 bin katı büyüklüğündeki güneşi koymuş. İsraf mı etmiştir? Haşa, Allah Azze ve Celle iktisat etmiştir. Yani güneşi amacına uygun kullanmıştır. Şimdi biz bu iktisat kelimesinin bir anlamını tekrarlayalım. Neydi iktisat? Bir şeyi amacına uygun kullanmak. Bunun bir de zıttı diyebileceğimiz bir kelime daha var. Nedir o da? İsraf. İsraf için ne diyeceğiz? Bir şeyin kullanımında aşırıya gitmeye de biz israf diyeceğiz. İsraf, Kuran’da israf ve tebriz olarak takribi 23 yerde isim ve fiil halinde geçiyor. Bende mi dikkat? Arkadaki, bendesin değil mi? Kaç kere geçiyor Kuran’da israf? 23 kez, isim ve fiil halinde. İsraf ve tebriz olarak geçiyor. Şöyle bir örnekleyelim. Mesela, sünnette midemizin kulanımı beyan ediliyor değil mi? Efendimiz (sav) beyan etmiş, ne diyor? 1/3’ü yemek, 1/3’ü su ve kalan 1/3’ü hava. Biz nasıl kullanıyoruz? 1/3 yemek, 1/3 yemek, 1/3 yemek,1/3 yemek. Yani biz böyle genzimize kadar yemek kullanıyoruz, doğru mu? Ne yapmış olduk abi biz? Biz yemeği israf etmiş oluyoruz. Ama yemekten daha çok, daha önemli bir şey var israf ettiğimiz. Ne Vatan abi? Midemizi israf etmiş oluyoruz, doğru mu? Hani böyle bizde civanmertlik nazarıyla bir israf hali vardır. Sofrada oturur, “Ya babacan, kirvem senin için sofrayı döşettim, şunu bir sünnetle hele.” der. 7 tabak sünnetletiyor adama. Yani gırtlağına kadar adamın buradan kuru fasulye taşıyor, o daha “Sünnetle hele şunu.” falan diyor. Demek ki burada ne var? Yemekten önce midemizi israf etmiş oluyoruz. Yemeğin geri dönüşüm ihtimali var ama midende bir problem olduğunda geri dönüşüm ihtimali maalesef olmayabilir. Eğer bir gün alışverişe çıksan, bir sürü yemek alsan, o yemeği asla kullanmasan, bu da tebriz oluyor. Bugünlük yine israf diyelim buna da. Çünkü israf, bu arada birçok haramı ve birçok günahı da içinde barındıran bir kelimedir. Şimdi, birkaç bir şeyi daha, herkesin aklında olan sorular; acaba lüks bir arabaya binmek israf mıdır? Markalı bir tişört giymek acaba israf mıdır? Şimdi Kuran’ın, evde kaç tane ayakkabın olacağına dair bir beyanı var mıdır abi? Var mıdır? Salih baba, var mı? Kuran şunu demiş mi, 7 tane ayakkabıyı geçemezsin. Demiş mi? Dememiş değil mi? Peki 100₺’lik tişörtten fazla kullanamazsın demiş mi? Bunu da dememiş. Demek ki Kuran, israf ve iktisat noktasındaki birçok mihengi bizim vicdanımıza bırakmıştır. Bir iş adamı veya illa iş adamı olmasına gerek yok. Amacına uygun kullandıktan sonra herhangi birisi lüks bir arabaya binse, markalı bir kıyafet giyse, bu ona israf mıdır? Hayır, değildir. Peki o adam ne olursa olsun, isterse en yüksek makamdaki birisi olsun, maddi durumu olmadığı halde gitse borca harca girip, faiz ile en lüks arabayı alsa israf mıdır? Evet, israftır ve dikkat edin israfa girilen yerlerde genellikle faiz vs. birçok haramı da birbirinde barındırmıştır. Ama maalesef, biraz şekilciliğin hakim olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bu yüzden bizim için bir insanın değeri, harcadığı para kadar adamlığı vardır gibi bir değeri oluyor. Böyle olunca bir insan harca harca harca parasını bitirdiği vakit, harcayacak neyi kalıyor Mehmet? Maalesef şahsiyeti kalıyor. Bu da işin çok üzücü bir kısmı. Şimdi ben Risale-i Nur’da, Üstat Hazretlerinin önce size maddi iktisat kısmını anlatacağım abi. Ardından manevi kısmını anlatacağım. Bunu bir beraber kıyaslayacağız. Abiler, bugün lütfen dikkatinizi güzelce vermenizi rica ediyorum. “Kaideme ve düstur-u hayatıma muhalif bir surette, bir talebem iki buçuk okkaya yakın bir balı bana hediye kabul ettirmeye ısrar etti.” Başrolde kim var Ömer? Üstat Hazretleri var. Birisi gelmiş, iki buçuk okka balı Üstada hediye vermeye çalışmış. 1 okka yaklaşık 1283 gram. Oradan hesaplayın. Kaç okka bal hediye vermek istiyor abi? İki buçuk okka balı, üstada hediye vermek istiyor. “Ne kadar kaidemi ileri sürdüm, kanmadı.” Üstadın kaidesi ne? Hediyeleri kabul etmiyor. “Bilmecburiye, yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve Şaban-ı Şerif ve Ramazanda” aynı bizim bulunduğumuz aylar. “o baldan iktisat ile otuz kırk gün üç adam yesin ve getiren de sevap kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın diyerek ‘Alınız’ dedim.” Üstat Ramazanı düşünüyor, yanında kaç kişi var? 3 kişi var. Kaç okka bal hediye geliyor? İki buçuk. Bir okka bal da Üstatta var. “Bir okka bal da benim vardı.” Toplam üç buçuk okka bal var. Kaç kişiler toplamda Üstatla? 4 kişiler. Peki ne kadar süre yemeyi düşünüyorlar? Otuz kırk gün yemeyi düşünüyorlar. “O üç arkadaşım, gerçi müstakim ve iktisadı takdir edenlerdendi.” Yani normalde iktisadı bilen insanlar. Demek ki şeytan direkt israf et diye bu adamları aldatabilir mi? Aldatamaz çünkü iktisadı bilen adamlar. “Fakat her ne ise, birbirine ikram etmek” neyi ikram ediyorlar? İki buçuk okka balı. Ye kardeşim, ye babacım, senden kıymetli mi, ağzında paralansın, burnundan fışkırsın değil mi. Masada öyleyiz değil mi? Ye kardeşim senden kıymetli mi? “Birbirine ikram etmek ve her biri ötekinin nefsini okşamak” kardeş masalar senin köpeğin olsun, ye çık buradan, değil mi abi. Biz öyle yapıyoruz yani genellikle. Ne yapıyoruz? 3 kişiyiz, masada kaç kişilik, 20 kişilik. Doğru mu? Yapmıyor muyuz? Olmazsa olmazımız ne? Küncülü(?) pideye soy isim yazdırmazsan o sofra olmaz. Mutlaka, değil mi abi. Ondan sonra garsona da vereceksin, 10 lirayla telefon aynı anda. ‘Kirvelerimle bir resmimi çek hele.’ diye. Öyle değil mi? Sonrası klasik zaten. Mutlaka paylaşacaksın. Namını yazarak, masada kimleri ağırladığını yazarak. Çok önemli bir cümle bak, “O üç arkadaşım, gerçi müstakim ve iktisadı takdir edenlerdi. Fakat her ne ise, birbirine ikram etmek ve her biri ötekinin nefsini okşamak ve kendi nefsine tercih etmek olan bir cihette” yani çok güzel hasletlerle aslında. Ye, sen ye ben yemeyeyim, lütfen sen ye gibilerinden “ulvi bir haslet ile iktisadı unuttular.” Ne yaptılar mideyi? İsraf ettiler. Biz genellikle buradaki kardeşlerimizle dışarı çok çıkıyoruz. İnanın 5 kişiysek, her zaman 3 porsiyon yemek söyleriz. 10 kişiysek 6-7 porsiyon yemek söyleriz. Zaten Çukurova çocuğuyuz, mezeleri, şuyu buyu doyuyor muyuz abi? Sen nerelisin abi? Besnili misin? Tava, Besni tava . Bir Besni tavayla kaç kişi doyar? Bir gün 5 kişi dener misin, üç kişilik yapıp. Ama Bismillah çekmeyi unutma, sonda çekince doyurmuyor. Tamam mı hacı abi. “Üç gecede iki buçuk okka balı bitirdiler.” Kaç gün yiyeceklerdi Berker? Otuz kırk gün. Kaç gecede bitmiş? Üç gece iki buçuk okka balı bitiriyorlar. Neyle? Kardeşim lütfen ye, senden değerli mi, lütfen ye, diye. “Ben gülerek dedim, ‘Sizi, otuz kırk gün o bal ile tatlandıracaktım. Siz otuz günü üçe indirdiniz. Afiyet olsun.’ dedim. Fakat, ben kendi o bir okka balımı iktisat ile sarf ettim.” amacına uygun kullanıyor. “Bütün Şaban ve Ramazanda hem ben yedim, hem lillahilhamd o kardeşlerimin her birisine iftar vaktinde birer kaşık verip.” Haşiye: büyük tatlı kaşığı iledir. “verip, mühim sevaba medar oldu.” Şimdi Üstat Hazretlerinin hayatına baktığımızda önce bir maddi iktisat kısmını, iyi bir deşmemiz lazım. Üstat 27 yıl sürgün ve hapislerde geçirmiş bir insandır. Hapis zamanlarında, özellikle Afyon hapislerinde, soğun o dehşetli olduğu şehirde Üstat Hazretlerine günlük bir kase çorba veriyorlar 1/3’ünü yiyor çoğu gün. Bir kase çorbanın. Biz geçenlerde kardeşlerle Barla’ya gittik. İzlemişsinizdir videoyu belki, Barla’da Üstadın yattığı bir tane döşek var abi. Bir sedirin üzerinde bir döşek. Üstat Hazretlerinin bir tane de yırtık yorganı var Hüseyin abi. Ne oluyor biliyor musun? Taa zamanında merhum Necip Fazıl’ın Büyük Doğu Mecmuası çıkarıyor, Üstat maddi imkansızlıktan Büyük Doğu Mecmuası’nın çıkamayacağını duyuyor ve talebelerine diyor ki, “Yırtık yorganımı satınız, ve merhum Necip Fazıl’a gönderiniz. Büyük Doğu kapanmasın diyor. İktisadı görüyor musun, ne kadar güzel bir iktisat. Üstat Hazretlerinin Risale-i Nur’da çok yerde yazıyor yani. Çoğu zaman bir tavuğu ve bir adet civcivi var. O tavuk ona yumurta veriyor, günlük yumurta ihtiyacını öyle karşılıyor. Ne zaman ki tavuğum yumurtayı kesti civcivim büyüdü, yumurta vermeye aynı gün devam etti diyor. Biz Risale-i Nur’da çoğu yerde Üstadın hayatının tamamını okuduğumuzdan, ne yedi, ne içti, ne giydi. Zaman zaman Hayalhanem’deki bütün ahvalimizi paylaşım yapıyoruz. Belki dışarıdan bakınca biraz egolu, kibirli gözükebiliyordur Allah affetsin. Ama Üstat şeffafmış, biz de onu sağlamaya çalışıyoruz. Yani bu bizim bir kaidemiz. Ne yaptık, ne ettik, nasıl gidiyor, şeffaflık bize o noktada makul ve güzel geliyor. Üstat Hazretleri için uyku saatini duyunca biraz şaşıracaksınız. Öncelikle, fıtri uyku. Hacım, hoş geldin Antep’ten. Bir ismini alabilir miyim. Mehmet, kaç saat uyuyorsun? 7-8. Fıtri uyku kaç saat? -6 saat mi abi? +5 saat fıtri uyku. Sence Bediüzzaman ne kadar uyuyor? 2 saat, 3 saat uyuyormuş. -Maşallah. Baktığında Efendimiz’in (sav) gece hayatına bakın Kıyam ül leyl diye geçiyor. Geceyi böldüğü bir zaman var. Üstat o kadar az uyuyarak, gecesini ihya ediyor. Bir şiir var Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin bilir misiniz? “Ey dide (göz) nedir uyku gel uyan vgecelerde/ Kevkeplerin (yıldızların) et seyrini seyran gecelerde/ Bak heyet-i alemde (bütün dünyada) bu hikmetleri seyret/” seyredince ne olacak? “Bul Sani’ini (sanatkarını) ol ana hayran gecelerde” İyi de neden sürekli gece diyor acaba? Bak ikinci kıtada cevabı var. “Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil” Gündüz; telefon faturası, o aradı bu aradı, benzin alacağım, elektrik faturası, Ayşe’ye gittin mi, Fatma’ya gittin mi… “Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil” Seni Allah’tan uzaklaştıracak bir halete sürükleyip gaflet ediyor mu? Ediyor, o yüzden gece diyor. “Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil/ Koy gafleti (kov gafleti) dildârdan (kalbin esas sahibinden) utan gecelerde” Bir sormak lazım 40 gün üst üste teheccüdde geceyi bölerek Allah’tan bir şeyi istedik de verdi mi vermedi mi acaba? Ondan önce, 40 gün biz o geceyi böldük mü acaba? Yoksa Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin dediği gibi “Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde/ Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde/ Bak hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret/ Bul Sâni’ini ol ana hayrân gecelerde/ Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil/ Koy gafleti dildârdan utan gecelerde” Biz o geceleri horul horul geçiriyorsak vay bizim halimize. Niye? En büyük nimet neydi? Hayattı. Sen geceni, hayatını, ihya ederek değil horlayarak geçiriyorsan, vay senin haline. Vay benim halime. Mecmuatül Ahzab diye bir kitap var, duyan var mı? Mecmuatül Ahzab, dergahlarda da çok okutulur. Bir dua kitabıdır, tam iki bin sayfadır. İki bin sayfa, Mecmuatül Ahzab. Duymuş muydunuz? Üstat Hazretleri, on beş günde bir hatmediyor. İki bin sayfalık kitap, on beş günde bir hatmediyor. Soralım mı şimdi, bugün hayatımızı nasıl kullanıyoruz? İktisat ne demekti? Amacına uygun kullanmak. Ben dedim ki bizim en çok israf ettiğimiz şey hayatımız. Bırak iki bin sayfalık duayı on beş günde bir yapmayı, günlük dua eden kaç kişi desek acaba nasıl cevap alacağız? Biraz üzülür müyüz acaba cevaplara? Şimdi size şöyle bir şey demiştim, Üstat Hazretlerinin önce maddi, daha sonra da manevi iktisadını anlatacağım demiştim. Lütfen çok iyi dinleyin, bugün ders çok önemli. İsraf ve iktisat kelimelerini çok yanlış kullanıyoruz. Neden? Hayatını israf etmişsin, akan suya takılıyorsun. Sofradaki kuru ekmeğe takılıyorsun. Hayatın israf olduktan sonra o suyun, o kuru ekmeğin ne önemi var, soruyorum ben sana. “Üstadın meşrep ve mesleğini tamamen anladıktan sonra” az önce bahsettim, biraz anlatmaya çalıştım, yaşantısını sundum size. Onu tamamen anladıktan sonra. “artık onun yüksek iktisatçılığını, böyle yemek, içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum.” diyor. Onu tanıdın mı? Evet tanıdım. Tanıdıktan sonra Üstadı yeme, içme, uykuyla mukayese edebilir misin? Edemezsin. “Zira, bu büyük insanın yüksek iktisatçılığını manevi sahalarda tatbik etmek ve maddi olmayan ölçülerle ölçmek lazım gelir.” Nasıl? Şöyle, “Mesela Üstat, bu yüksek iktisatçılık kudretini” cümle çok önemli, cümle çok önemli, ver dikkati abi. “sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil;” biraz sonra kıyaslayacağım şeyin yanında, yemeyi, içmeyi, giymeyi nasıl gördü? Basit gördü. “basit şeylerle değil; bilakis fikir, zihin, istidat, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevi ve mücerred kıymetlerin (soyut kıymetlerin) israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dahidir.” Hayat dururken, zihin dururken nefis dururken, nefes dururken o su boşa aksa, buradan mı tatmin olacaksın? Üstat bir gün çamaşır asıyor, talebesinin biri yardıma geliyor, “Üstadım bırak ben asayım.” derken Üstat bırakıyor, oturmuş Cevşen okuyor. Talebesi böyle elinde, şaşırıyor yani, daha çamaşırı yeni almış, oturmuş Cevşen okuyor. “Üstadım burada da mı?” diyor. “Keçeli bildiğin gibi değil, çok ihtiyacım var.” Şimdi bir hesaplayın, hayatımızı güzel iktisat ediyor muyuz. Günlük işinize, dosyalarınıza, evraklarınıza kaç saat ayırıyorsunuz, Kuran’ın manasını kaç saat vakit ayırarak anlamaya çalışıyorsunuz? Biz de çocuk suyu dökse, israf deriz değil mi abi. Ekmek kırıntı kalsa israf deriz. Tamam onlar israf değil mi, evet onlar da israf. Peki senin boşa giden hayatın bunların yanında nasıl olacak? Hayatını israf etmişsin, nasıl olacak? Bir adam hayat gibi bir nimeti israf ettikten sonra, su boşa aktı, ekmek kırıntısı kaldılarla esefleniyorsa, inanın böyle eseflenmenin göklerde hiçbir kıymeti yoktur. Senin ömrün gitmiş, senin hayatın gitmiş. Bir müminin, şu oyunun kuruluş amacı Cenabı Allah’la kurbiyet hasıl etmesi ve yakınlaşması iken, sen bunlardan uzak kalıp hayatını israf ediyorsan, hayatını israf ediyorsan, o su boşa aksın ne olacak. Ben anlamadım ki. Hayat olmadan gözün önemi var mıydı? Yoktu. Hayatını israf ettikten sonra suyun önemi var mı? Yok. Peki hayatını iktisatlı kullandıktan sonra suyun önemi var mı? Var. Demek sırasını karıştırmışız biz. Ömrü telef ettikten sonra, su israf olsa ne olur? Biz bir şeyi çok israf ediyoruz, nedir biliyor musun Fatih Ünal? İsraf kelimesini israf ediyoruz. Biz bu israf kelimesini yanlış kullana kullana, etrafımızdaki çocuklarımız da bunu görüyor ve sadece suyu israf etmemekle ahirette kurtulacağı kanaatine varıyor biliyor musunuz? Biz aldanıyoruz, biz günlük, bir anketi okudum, 170 kez telefonu elimize alıyoruz abi. Var değil mi herkeste cep telefonu. Tam 170 kez cep telefonunu elimize alıyoruz günlük ve 170 kezi 1 dakika desek, kaç dakika yapıyor? 170 dakika. Hadi 180 dakika diyelim mi. Az önce hoca bir deve eklemişti ya, biz de ekleyelim 180 dakika diyelim. Bölelim 60’a kaç saat eder? 3 saat. Bak Hayalhanem’de iş yapan kardeşlerime sesleniyorum. Çay molası verildiğinde abilerinizin ve kardeşlerinizin yanın gidin deyin ki, Az önce buradaki adam size bir şey anlattı, 3 saat telefonda harcıyormuşsunuz. Var mısın günde 1 saatini de Kuran’ı anlamaya harcamaya, deyin. Alacağınız cevapları görün. Deneyelim mi çıkışta? Günlük 1 saatinizi harcayabilecek misiniz acaba? Kuran’ı anlamaktan önce, namazı konuşalım mı bir de? Sonuçlar üzücü olur maalesef. Bizler hayatımızı israf ediyoruz telefonun karşısında. Bakın gamer diye bir olay var. Oyuncu arkadaşlar var. Bizim burada da var. Aralıksız 35 saat, bilgisayar başında 35 saat Hüseyin abi, öyle bir çalışan elemanın var mı? 35 saat, 45 saat, 50 saat aralıksız gözünü kırpmadan oturan arkadaşlar var. 50 saat Fatih abi. Bu çocuk hayatını israf ediyor mu, etmiyor mu? Artık birinci bilgisayar tatmin etmiyor, ikinci bilgisayar geliyor. Buraya kaç tane abimiz geliyor benim oğlum asosyal oldu bilgisayarın karşısında ölmek üzere, lütfen yardım edin diye. Çocuk yüzümüze bakıp konuşmuyor ki yardımcı olalım. Çocuğun hayatı tamamen bilgisayar ekranı, günlük midesine bir tavuk döner söylüyor, bir cips alıyor bir de kolayla haytını, geçimini bu şekilde sağlıyor. Arkadaşları zaten sosyal medyadan edindiği ya da oyundan edindiği adamlar. 50 saat. Peki bu gençlere bizim örnek olmamız gerekiyor mu gerekmiyor mu, ihtiyar abilerim? Sizlere söylüyorum. Fıkha göre 40’tan sonrası ihtiyar sayılır yani. 15-40 yaş arası genç sayılır. Bizler bu arkadaşlara örnek oluyor muyuz? Ben ihtiyar abilerime bakıyorum. Ya bir tane kahvedeler ya Allah onlara mal mülk vermiş ay şu mal mülk elimden gitmesin diye tapar dururlar. ama gençlere hiç örnek olmazlar ama bize Eyub el Ensari’yi anlatıyorsunuz. 90 yaşında İstanbul’da değil mi merhum Eyyub el Ensari? 90 yaşına kadar ayakta durmuş, siz niye durmuyorsunuz? Yani ömrünüz bu kadar mı? Sürekli kahvelerde, lokallerde, sağda solda, otur televizyondan ne izliyorsan onu otur konuş tartış, otur konuş tartış, otur konuş tartış. Sen o çocuğa neden örnek olmuyorsun? Ondan sonra diyorsun ki, gençlerde ümit yok. E sende var mı? Sen örnek ol ki o çocuk da öyle gitsin. Eğri ağacın doğru gölgesi olur mu abi, ben soruyorum yani. Burada abilerimize çok iş düşüyor. Çoğu abimizle konuşuyorum, Abi nasılsın? Valla emekli olacağım bir tane bahçem var, o bahçeme gideceğim. Köyde, yaylada, şurada, burada. Size İmam Gazali’nin bir cümlesini söyleyeyim mi abi. “Allah, razı olmadığı ihtiyarı yaşlılığında toprakla uğraştırır.” diyor. Buna ne diyeceksin? Buna ne diyeceksin yani? Bu kadar bizim yapmamız.. Biz Müslümanız ya, bizde sorumluluk var. Bu kadar yapman gereken şey var, bu kadar genç kardeşimizin imanında sorun var, yanıyor, bu kadar ulaşmamız gereken yer var, Yemen bizden yardım bekliyor, Myanmar, Arakan, birçok yer, Suriye bizden yardım bekliyor. Sen o çiftliğinde oturacaksın. Ne o, cennet bahçesi mi? O çiftlik cennet bahçesi mi yani? “Fe eyne tezhebûn.” Nereye bu gidiş? Nereye? Böyle mi gideceğiz, böyle mi öleceğiz yani? Hayatını israf ettikten sonra, bir kuru ekmeğe mi takılıyorsun gerçekten? Şu suyu fazla akıtmaya mı takılıyorsun? Öyle kabiliyetler görüyorum ki, inanın hayret edersiniz. Ve haftalık mutlaka birkaç tane görüyorum Hüseyin abi. O arkadaşlardan bir ikisi, konsantre olsa Kuran’a, sünnete, Peygamber Efendimiz’e (sav) konsantre olsa ve şurada otursa, inanın benden 10 kat 50 kat, 100 kat daha verimli olur burada. Ve bu adamların sayısı çok Mehmet abi. Çok görüyorum böyle genç arkadaş. Ama nerede bu genç arkadaş? Sürekli zihni dünyada. Sanki Allah onun rızkını vermemiş gibi, sürekli dünyada yoğunlaştıktan sonra kalbine öyle bir dünya sevgisi giriyor ki, o saatten sonra o arkadaşa anlatamıyoruz. Bu kalbindeki dünya sevgisi için yaratılmadın sen. Senin esas gayen, hayatını iktisat etmek, hayatını israf etmemektir. Ama o kadar seviyor ki dünyayı, o kadar seve seve yanaşıyor ki dünyaya, aklıma İbrahim suresinden bir ayet geliyor. “Ellezîne yestehîbbunel hayated dunya alel ahîrah” “Onlar, seve seve dünyayı ahirete tercih ettiler.” diyor. Nasıl tercih ediyorlar? Seve seve tercih ettikten sora maalesef o arkadaşlara İslam geleneğini anlatamıyorsun. Efendimiz’in (sav) mücadelesini anlatamıyorsun. Bakın abi, bizler kendimizce hayatımızı acaba iktisatlı, amacına uygun kullanabilir miyiz diye bir şey yapmaya çalıştık. Merkezi bir şey. İnanın bana, burada bir şey anlatmak, kitap yazmak, video çekmek, bu işlerin en kolay işi. ama merkezi bir halde, bu kadar barların, pavyonların, haramın olduğu bir yerde durup, gençler oraya gitmesin de çayını burada içsin diye her gün açık olabilmek inanın çok çok zor bir olay. Ama dışarıdan gelince, insanın kafası o kadar dünyada ki İslam geleneğini, Osmanlı’da bu iş nasılmış, hayratlar, vakıflar nasıl işlemiş, Efendimiz (sav) zamanında ne kadar fetih ruhu ile nerelere mücadele edilmiş Dünyada olan bir akıl, dünyada olan bir kalp, bunların hepsini unutuyor. Bir kardeş geliyor böyle bakıyor. Vay be diyor, ne güzel yapmışsınız diyor değil mi abi. Dışarıdan öyle gözüküyor değil mi? Bir adam sürekli çay içen olursa burada, çayı dağıtanın ne çektiğini anlayamaz. Geliyor böyle. -Efsane. +Sağ olasın birader, ne iş yapıyorsun? -Tantuniciyim işte, öbür aya dükkanı açıyorum. +Kaça açıyorsun? -500-600 bine açıyorum. +30 m² yer mi? -Evet 30 m² yer. 30 m² yeri 500-600 bine tek başına açıyorsun, milyon tane insan burayı takip ediyor, 3 yıldır fiilen, 7 yıldır dua ile bir projeyi daha bitirememişiz buna mı şaşırıyorsun? Ben 6 yılda bir inşaat mı bitireceğim? 6 yılda burayı bitirsem biz nasıl dünyanın, bütün herkesin gönlüne ulaşacağız? 30 yıl daha yaşasam, 30’u 6’ya böl, 5 tane inşaat yapıp ölüp gidelim mi? Böyle mi olacak? İslam’ı bu kadar mı dar görüyorsun gerçekten? Başka bir arkadaş geliyor böyle bir bakıyor. -Kardeş ya. +Buyur babacım. -Burası çok güzel de. “de”. -İsraf olmamış mı? Şurada bir cümle var abiler. Bediüzzaman Hazretleri’nin cümlesi. Çok iyi dinler misiniz. İsim neydi? Şahin, dinleriz değil mi? “İsrafta hayır olmadığı gibi” israfta hayır var mı? Yok. “Hayırda da israf yoktur.” diyor. Hayırda israf var mı? Yok. Bir iş hayır işi ise, onda israf yoktur. Ama senin tebessümün Allah için değilse, onda israf vardır. Anlıyor musun? İsraf ne? Allah ile bağlantısız kullandığın her şey aşırı olur mu, olmaz mı acaba? Bunu söyleyen filankes biri belki aylık 10 binlerce parası evine giren bir adam. Sen ne yapıyorsun 10 binleri? Her gün Yemen’e, Myanmar’a, Suriye’ye mi gönderiyorsun, dergah mı açıyorsun, tekke mi açıyorsun? Yani sen kendi hayatındaki iktisadı niye değerlendirmiyorsun? Allah ile ilişkisi olmayan bir tebessüm bile israf sayılabilirken, sen önce kendi hayatındaki iktisat ve israf anlayışını iyice bir dengeliyor musun? Neden insanlar böyle, neden bu kadar basit oluyor? Bir Müslümanlıkla ilgili uğraşan bir yeri görelim, İki tane de laf çakalım. İsraf değil mi, iktisadi değil de rahatlayalım. Madem o kadar gerçekten İslamın mukadderatını düşünüyorsun, toplumun, medeniyetin, gençlerin huzurunu düşünüyorsun, şurada tefeci var abi. Ve eminim milyon dolarları da vardır heriflerin. Şurada kadın satanlar var. Şurada hap satıyorlar. Gerçekten satıyorlar, bilmiyor musunuz kaç yüz tane içkili mekan var? Neden oradan başlamıyorsun da neden bir Müslüman kardeşinden başlamayı tercih ediyorsun? Ben anlamıyorum. Hayat, iktisat ile kullanılmadıktan sonra insanlar buralara mı takılacak? Neden kendi iç dünyamızdan, kendi ferdi yaşantımızdan acaba başlamıyoruz? Ben size biraz dertlerimizi anlatmak için bahsedeceğim. Bir duaya giriştik, bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bunları da paylaşıyoruz, görüyorsunuz bir şekilde. İnanın halıların ve duvarların güzelliği kadar kolay olmuyor bu işin alt yapısı Mehmet abi, inan bana. 3 yıldır fiilen şurayı yapmaya çalışıyoruz. Yapmaya çalıştığımız esnada bir tane müteahhit, bir tane mimar da yok yanımızda. Çünkü bilirsiniz, bu yolda insanlar şevkle başlar, daha sonra füze yükseğe çıktıkça böyle altları gider ya modülleri. Öyle terk ede ede devam ederler. Neden? Çünkü bir ayrımda Cenabı Allah bir imtihana tabi tutar. Burada bir fedakarlık yapman gerekli. Benim yolumda mı fedakarlık yaparsın, yoksa dünya için mi? İnsanlar genelde bu ayrımda dünyayı seçebiliyor. Olaya başlarken 10 tane inşaattan anlayan kişi vardı. Olayın ortasına geldiğimizde, bir inşaattan en iyi anlayan ben kaldım, düşün yani. Müteahhit değilim bir şey değilim, bir matematik öğretmeniyim. En iyi inşaattan anlayan adam ben kaldım. Ve yol boyu maalesef esnaf abilerimiz, arkadaşlarımız, kardeşlerimizin üzülerek söylüyorum büyük bir kısmı o kadar yalan ile ve haram ile iş yapıyorlar ki bizler de bunlara denk geldik. Gelirken merdivenden yürüdünüz değil mi Hüseyin abi? O merdivenlerin hikayesini bilir misin Hüseyin abi? Biz o merdivenleri, yani size ahvali anlatmak için söylüyorum. Bilelim abi nasıl gidiyor bu işler? O merdivenleri, zamanında filankes bir firmayla anlaştık. Bir parkeci firma. Biz buradan yumurta alsak, faturalı sözleşmeli aldığımızdan dolayı, hamdolsun bir rahatlık oluyor bizim için. Gittik 3 taksit, 7+7+7, 21 binden anlaşmamızı yaptık. Şöyle mi böyle mi, birinci taksit iş başlarken, eyvallah. İkinci taksit işin ortasında, eyvallah. Üçüncü taksit ne zaman, iş bittikten sonra. Birinci taksiti verdik mi, verdik. İkinici taksiti verdik mi, verdik. Ara ki adam yok. +Abi neredesin? -Geleceğim. +Neredesin? -Geleceğim. +Neredesin? -Vallahi geleceğim. +Neredesin? -Evladımın ölünü öpeyim geleceğim. 20 kez adamın mekanına gittik, malı çekmemiş. O merdivenler var ya kardeşim, bastığınız. O merdivenlerin hikayesini anlatıyorum. Şu an başka biri yaptı, o adam yok. 20 kez gittik bak 20 kez. En son, Allah razı olsun, iki tane kardeşimiz o merdivenciyle konuşmaya gitti. Bak 20. gidişimiz ha Ahmet abi, diyorlar ki, Kardeş bak bizim sözleşmemiz var, işimizi yap diyorlar. Bir de biz, bu işleri yaptırırken hayır işi diye söylemiyoruz. Söyledin mi daha çok tokatlanıyorsun. Gidip yani ticaret, bildiğin ticaret al gülüm ver gülüm, yapar mısın yaparız. 20. gidişimizde Oradaki bir adam, orada bulunan adamın orada bulunan birisi halimize acımış, bizim konuşmanın 5 dakikasını ses kaydı çekmiş bana göndermiş. O ses kaydını dinletmemi ister misiniz abi? Hazır mı ses kaydı? (ses kaydı başladı, birkaç farklı ses ve aynı anda konuşmalar sebebiyle geçiremiyorum, kusura bakmayın) Bu inanın okyanusta damla. Ufacık bir olay. Ufacık bir olay. Yani şunu anlatmak istedim sadece, şeytan bu işlerle koşturanlarla gerçekten her sahada çok uğraşıyor. Güzel bir şeyler sunmaya çalışıyoruz ama Mutfak, her zaman yemek kadar güzel ve lezzetli çıkmıyor. Bir arkadaşla bu şekilde anlaşıyoruz. Daha sonra işin devamını, esnaf varsa tahmin eder. İşte veriyorsun avukata sözleşmeni şuyunu buyunu, bir bakıyorsun hanımı boşamış şirketi üstüne… değil mi abi, klasik. Her zamanki hikayeler. Bir bakıyorsun bir şeyi yok falan fıstık. Şirket adı kurumsal, kurumsal yeri arıyorsun, meğer o şirket onun değilmiş falanlar fıstıklar. Neler neler bu şekilde uğraşıp duruyoruz. Size biraz ahvali anlatmak istedim. Yani ben kendi hayatımı, buradaki arkadaşlar hayatını iktisat ile amacına uygun kullanılmaya çalışılıyor. Ama oturduğunuz yerde gördüğünüz kadar lezzetli ve kolay olmuyor. Konuşmalar kadar kolay olmuyor. Filankes bir tane ustayla anlaşıyoruz, işin kabalası. Filankes bir usta 37 buçuğa malzemesiz kabala anlaşıyoruz. İşin %80’i bitiyor. Mehmet abi, siz ne iş yapıyorsunuz? Emekli. Ticaretten anlar mısın? 37 buçukluk bir iş düşün sen Mehmet abi, o işin ekstrası da çıksın. İşte burada herhangi bir tamirat işi düşün. Malzemesiz 37 buçuğa ne kadar ekstra çıkabilir abi? 5 bin. Maksimum 5, hadi 10 de, 6 de, bir şey. 100 bin çıkardı bize. 37 buçuk artı 100. -Kat mı çıktınız? (güler) Tam işin %80’inde bize 100 bin lira ekstra var diyor, filankes bir arkadaş. İşin kalan %20’sini yeni bir usta ekibine devredeceksin. E inşaatta %20’lik denen bir olay var, alan ek, işi tamam alıyor. 47 buçuk o adamla sıfırdan kalan %20 işe anlaşıyoruz. Işık alıyoruz abi, ışık şu gördüğünüz ışıklar var ya ışıklar, bunlar niye önemli biliyor musun abi? Bak bu salona bu kadar özen göstermişiz, birkaç yüz arkadaş geliyor. İnternetten milyon adam izliyor bizi. Ve şu ışık olmadan da şu kamera bu çekimi güzel yapamıyor. İstanbul’dan bir yerden ışık alıyoruz. Bir geldi, paslı kırık dökük ışık. Aradık dedik ki, ya zaten açıklamaya da gerek yok, bizim 15 gün içinde iade hakkımız var. Işığı gönderdik, ışık da yok para da yok ortada. Allah’tan, dediğim gibi sözleşmesi, faturası var da avukata da diyorum ki, bu arkadaşın niyeti güzel olmadığından, işin en sonu hani icra micra şu bu neyse öyle yap ki, bizden başkasının canını yakmasın bu adam. Teras, 10. tadilatı yapıyoruz terasta, biliyor musunuz abi? Teras su akıta akıta, 10. kırmalı dökmeli tadilatı yapıyoruz, niye? Çünkü başta birçok söz verenler, bizim biliyorsunuz, yani bura benim gözümde çok gariban geliyor. Niye biliyor musun abi? Biri bir şeyi terk edeceği zaman, ilk burayı terk ediyor. İlk burayı feda ediyor. Başta, bu işleri ben yaparım, mesuliyeti ben alırım diyenlerin birçoğu başta durması gereken yerde durmuyor. Ondan sonra da teras 10 kez kırmalı dökmeli tadilatta su akıtıyor, Niye? Bak ortada kolon yok, niye abi? Biz çelik tadilat projesiyle tavanı çelik yaptık. Burada kolon olmasın, rahat otursun arkadaşlar diye. Çünkü kolon olsa onu göreceksin, onu göremeyeceksin. E burası çelik, burası beton, gelen arkadaş dilatasyonunu yapmamış çelikle betonun. Tam dedik ki, eyvah dilatasyon yapılmadı bari ne yapalım, şapın arasına membran dökelim. Membran, böyle araba tekeri gibi bir şey. Bohçalama yapıyorsun ki aşağı su gelmesin diye. Dedik 6 cm şap membran, 6 cm daha şap dökeriz dedik. O gün de başında durması gereken arkadaş başında durmuyor. 13 cm şapı döküyorlar, aha tavan öyle kaldı. İnşaatı çözmüş müyüm? Su basma, parke, elektrik tesisatı, hoparlör, ışk (güler) Şimdi sadece.. ben bunlardan şikayetçi değilim bu arada. Elhamdülillah. E ben bunlarla meşgul olmasam dünyada başka bir şeyle meşgul olacağım. Ben çok memnunum. Yani eğer samimi sonlandırabilirsek maçı, imanlı bitirebilirsek, Allah buralardan da inşallah razı olurum der. Ben çok memnunum. Ben sadece bir şeyin ahvalini anlatmaya çalışıyorum. Birçok arkadaşlar, bir tek Hayalhanem yok ki abi dünyada. Yani Hayalhanem farz da değil sadece Hayalhanem. E dışarıda muhtelif şehirlerde birçok iş yapmaya çalışan tonlarca arkadaş var. Biz eski geleneklerimize, eski ruhumuza dönüp hayatımızı amacına göre kullanıp iktisat etmek zorundayız. Osmanlı döneminde, birçok imaratlar yapılmış. Dikkatler burada mı hacım? Bana biraz daha müsaade et olur mu. İktisadı, israfı güzel anlatmam lazım bugün. Osmanlı zamanında birçok imaratlar yapılmış. Osmanlı zamanında kurulan vakıflar bugün hala günümüze kadar gelen vakıflar var, Osmanlı’dan günümüze. Ve Osmanlı dönemi yapılan camilere bakın. Onda bile o kadar hassas ve ince düşünmüşler ki, camilerin altlarına alışveriş merkezi, dedim de yani o dönem için ne denir ona? Dükkan koymuşlar camilerin altına. O camiler o dükkanları kiralasın, geçimini o şekilde yapsın diye. Şimdi ben namaza gittiğimde görüyorum. Allah razı olsun imam abilerimiz, yani oranın bir ihtiyacı var. Ve o ihtiyacı bir dillendirme ihtiyacında bulunuyorlar. Ve zorlanıyorlar insanlardan bir şey talep ederken de. Ben onların halini anlıyorum. Allah bin kez yardımcıları olsun inşallah. Ama taa o geleneklerimiz gibi olsaydı, nasıl olurdu abi, çok güzel olurdu. Taa yani biz özümüze dönsek, asıl gelenek kültürümüze vakıf olsak, İslam geleneğinin nasıl bu günlere geldiğini anlasak ne deriz biliyor musun abi? Burası ne ya, burayla mı İslam mı kalkınır deriz ya. Burası ufak ya. Her yere birçok farklı farklı, illa burası da değil, muhtelif İslam’ı neşredecek işler yapmamız deriz. Ama biz Osmanlı ruhunu aramadan önce Osmanlı’daki ruha kendimiz sahip olmak zorudayız. İstanbul’da Vefa semti var değil mi? Bilir misin adı nereden geliyor Hüseyin abi? Vefa semtini bilir misin abi? Şiirlerde geçiyor ya ah vefasız falan. Oradan gelmiyor, Ebu’l Vefa Hazretleri var abi. Oradan geliyor. Taa Fatih Sultan Mehmet zamanında Ebu’l Vefa Hazretleri diye bir zat var abi. Merhum cennet mekan Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethetmiş, bildin mi? Demiş ki, “Ebu’l Vefa Hazretlerini de ziyarete gitmek bize şart oldu. Günlük bir kıyafet giyer, Ebu’l Vefa Hazretlerinin kapısına gelir, kapıyı çalar. İçeriden Ebu’l Vefa Hazretlerinin dergehından bir genç kapıyı açar. Koca hünkarı kapıda görür, hayret eder. İstanbul’un surlarını kırıp içine girmiş koca hünkar Ebu’l Vefa’nın bir tahta kapısının önünde içeri girmeden bekler. Koşar şeyhine. Ebu’l Vefa böyle böyle, koca hünkar, koca hakan kapının önündedir, seni görmek istiyor. “Gelmesin.” der. Çocuk utanır, kızarır, bozarır ama emir edebin önündedir abi. Çocuk onu söyleyecek mecbur. Gider, boynu bükük “Hünkarım affet, Ebu’l Vefa seni alamayacak.” Koca Sultan, boynu bükük İstanbul’un surlarını kırıp geçmiş ama bir tahta kapıdan giremez. Kapıyı açan çocuk içeri gider, Ebu’l Vefa Hazretlerine nedir bunun hikmeti bakışlarıyla bakar bakar durur. “Evlat, Fatih Sultan Mehmet Han’ın ruhunda öyle derin yerler var ki, kapıdan alsam içeri girse lezzetinden bir daha o saltanata gitmezdi, ülke yönetmezdi.” Merhum Necip Fazıl, o da Arvasi’yi görmeye gider. Gittiğinde de bu olay aklına gelir. Ve bir şiir yazar. Fatih Sultan Mehmet’le Ebu’l Vefa Hazretlerinin olayını düşünüp bir şiir yazar. “Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez/ Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez/ İçeride bir has oda, yeri samur döşeli/ Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez/ Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada/ Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez/ Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekun/ Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez/ Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi/ Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez/ Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhava/ Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez/ Geçitlerin, kilitlerin yalnız Onda şifresi/ İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez” diye efkarlanır, şiir yazar. Merhum Necip Fazıl. Şimdi biz, eski geleneklerimizdeki o muhteşem derinliğe bakalım, şimdi dünyanın balını yiyen insanlara bakalım. Kan emici sistemler, niye? Bizler hayatımızı israf edip, eski o güzellikleri eski merhameti, eski adaleti ihya edemiyoruz diye. 12 milyonluk nüfusu olan Yahudiler. Öyle olmuyor mu, dünyayı kim yönetiyor deseler ne denir? Benim Yahudiler kadar kızdığım bir şey daha var o da Yahudi zihniyeti ve maalesef Türkiye’deki Müslüman kardeşlerimizde de o zihniyeti kısım kısım görüyorum. Dışarıda düşmandan taarruz bekliyor, evde televizyonunu izleyerek imanını kaybediyor. Bir bakıyor hadisler yalan, onlar şöyle bunlar böyle diye, oradan taklaya geliyor. 12 milyonluk nüfusları var Yahudilerin ve git gide de azalıyorlar. Niye? Çünkü onlarda din aynı zamanda ırk ve millet gibi yani. O anneden doğmadıktan sonra Yahudi olamıyorsun. O yüzden 12 milyon git gide azalarak devam ediyor. Bunların patronları Londralarda, işte nerelerde Parislerde, Amsterdamlarda, Amerikalarda yaşıyor. Bazı söylenenlere göre, iki tane aile, herhalde Fed (?) diye bir de bankaları mı var ne var, ne zıkkımsa bir şeyleri var herhalde. Amerika’nın bile bu iki tane aileye borçlu olduğu söyleniyor. Şimdi baktığın zaman, İlaç sanayisi kimin elinde? Bunların, doğru mu, doğru. Para kimin elinde? Bunların. Sermaye kimin elinde? Bunların elinde. Birilerinin İslam adına planları olabilir. Ve elhamdülillah Allah, plan yapanların en hayırlısıdır. Planların üstünde planı vardır doğru mu? Doğru. Peki biraz öz eleştiriye girelim mi? Biz hayatımızı iktisatlı kullanmadığımızdan, eski ruhu unuttuğumuzdan dolayı bu kan emici sistemler başa geçmiş olabilir mi? Bence olabilir. Bütün sistemler adamın ellerindeyken biz hayatımızı israf edip biz üretmezsek nasıl olacak bu iş? Şimdi mesela genel ahkamda baktığında sokağa in, Coca cola boykot edilir, doğru mu? Edilsin de, kötü bir şey, güzel bir şey değil ki. Boykot et. Eyvallah, Coca cola’yı boykot et de, eczaneden aldığın ilaçları kim yapıyor, Ayşe teyze mi yapıyor? Kimin, o sermaye kimde, hangi lobilerde? Hastaneye gideniniz var değil mi, gidiyorsunuz. Röntgen çektiriyor musunuz, çektiriyorsunuz. O makinelere baksanıza, made in ne yazıyor orada? Türk malı mı, kimin elinde o makineler? Coca colayı boykot ettiğin kadar biraz vizyonunu genişletip onları da boykot etsen şunu dersin, “Ben sağla solla çekişmeyi bırakmalı ve üreten bir adam olmak zorundayım.” dersin. Biz bunu demiyoruz, kolayımıza geliyor. Televizyonu aç, karşısında çekiş dur. Neden acaba böyle bir öz eleştiriye giremiyoruz? Biz Müslümanız, biz mesulüz. Hem de dünyada ne kadar insan görüyorsanız, bunların hepsinden mesulüz. Vizyonumuzu geliştirmek zorundayız. Birbirimizle çekişmeyi bırakmak zorundayız. Efendimiz’in (sav) şu hadisini ihya etmek zorundayız. “Kıyamet kopsa, elindeki fidanı dikmeye devam et.” diyor. Ne demek bu, bir fidan bul ek mi? Hayır, bunun manası var bir de batını var. Ne diyor batınında, üretken bir şekilde elindeki işle uğraş diyor. Soruyorum size, vatana, millete, ümmete hayırlı olarak uğraştığınız bir iş var mıdır, yoksa sadece günlük işte ömrünüzü mü tüketiyorsunuz? O ömür israf mı değil mi? O ömür israf olduktan sonra su aksa ne, ekmek kırıntısı kalsa ne. Asıl israf nerede, oturuyor mu? Biz hayatımızı israf ediyoruz, hayatımızı. Ben ocak ayında Avrupa’ya gittim, Viyana’ya gittim. Viyana’da ne gördüm biliyor musunuz? Bir tane direk var. Direkte gazete asılı, poşetin içinde. Şurada da bir tane kutu var. Gazeteyi alıyor ve parasını atıyor içine. Otomatik bir sistem değil ha. Atıyor ve kimse yüklenmiyor yani. daha rahat konuşayım, çalmıyor kimse yani. Aklıma ne geldi biliyor musun abi, belki siz bağdaştırırsınız, bağdaştıramazsınız. Tefekkür hali, herkesin tefekkür dünyası farklı. Osmanlı’daki zekat kuyuları geldi aklıma. Gündüzleri kuyuya durumu olanlar atıyor, geceleri ihtiyacı olanlar kimse görmeden kuyulardan alıyor. İhtiyacı olup alanlar durumu düzelttikten sonra durumu el veriyorsa gelip tekrar koyuyor gündüz vakti. Şimdi ben Viyana’ya gitsem, ki Ramazan’dan sonra bir daha gideceğiz. Orada bir tane adamı yakalasam, desem, “Gel ya sana bir İslam’ı anlatayım. Osmanlı böyleydi, İslam böyleydi, asr-ı saadet böyleydi. Anlatsam, anlatsam, anlatsam, sonra dese ki “Dediklerini çok güzel anladım, adaleti anladım, şefkati anladım, merhameti anladım, o koca heybetli bir hükümdarlık neymiş onu anladım. Peki bana bir tane örnek gösterir misin.” dese, ben o şekilde örnek olan bir İslam medeniyeti örneği şu an kendi dünyamda bulamıyorum maalesef. Neden biliyor musun? Bizim yüzümüzden. Bireysel anlamda, bireysel manada biz kendi hayatımızı israf ettiğimizden dolayı, bizden medet bekleyenler o medeti bulamıyor ve bu kan emici sistemlere kalıyor bütün her şey. Dünyanın balını da bunlar yiyor, zalimliği de yine bunlar yapıyor. Viyana deyince aklıma Kanuni geliyor. Kanuni deyince cennet mekan Yavuz Sultan Selim Han geliyor aklıma. Yavuz Sultan Selim Han’ın hayatına baktım, 7 yıl at sırtından inmemiş. Cihattan cihada 7 yıl boyunca. Dedim ki bir adam 7 yıl sürekli cihattaysa, başka hiçbir şey yapamıyordur muhtemelen. Neye binaen dedim, burada bile bir kardeşe ikinci işten sonra üçüncü işi verdiğimde, kardeş bak insanlar bizden bir şey bekliyor, şu üçüncü işi de yap dediğimde, abi ben bunalıma girdim üçüncü işi yapamıyorum diyor. Ben de bu dar zihniyetle dedim ki herhalde Yavuz da at sırtında cihattan başka bir iş yapamıyordur dedim yani. Ülke yönetirken, ülkeyi güzel yönetemedi diye 11 vezirin kellesini alan bir adamdan bahsediyorum. Cennet mekan Yavuz Sultan Selim Han. dışarıdan baktığında nasıl gözükür Haşa, ya nasıl bir duruşu var onun öyle, hiçbir ince ruhu yoktur gibi gözükür değil mi abi. Nasıl bir ruhu olduğunu bir şiirinden anladım. Bir gün bir Türkmen kızına gönül veriyor Yavuz Sultan Selim Han. Ve verdiği gönül sonucu yazdığı şiire bak, “Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek/” Gözümün bebeğine bilmem ne büyü yaptı felek, diyor. “Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek/” Gözümü kanla doldurdu, aşkımı arttırdı felek. “Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzâ/” Şir ne demek: aslan. Bir gün gece vakti, karargahı aslan basıyor. Yavuz Sultan Selim gidiyor tabi o zaman belgesel yok bir şey yok, ne bilsinler ne olduğunu. Yelesinden tutup vura vura vura vura etkisiz hale getiriyor aslanı. Sabah bir uyanıyorlar ki aslanmış. “Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzâ/ Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek” “Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek/ Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek/ Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzâ/ Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek” Anladım ki bu incelik, bu hassasiyet çalışkan insanlarda varmış. Ben Yavuz Sultan Selim Han’dan, cennet mekan merhum, bu dersi aldım. Her aldığımda dönüp bizlere mesuliyet düştüğünde uyuşukluğumuzu hatırladım, ben utandım. Bu beklenti dediğim gibi maalesef herkeste var ama bizde hata ne? O beklentiyi sürekli başkalarından başkalarından, başkalarından bekliyoruz. Ama biz Müslümanız, biz mesulüz, biz üretmek, biz çoğaltmak, dünyada ihtiyacı olanlara biz omuz ve biz el olmak zorundayız. İşin bu kısmını anlamıyoruz. Kendi ülkemizi kıyaslayacak bir ülke aradım nüfus olarak, en yakın Almanya’yı buldum değil mi. 3-4 milyon oynuyor Almanya’yla. Baktım yüksek okul bizde iki kat, üniversite sayısı bizde iki kat, doğru mudur abi? Genç nüfus bizde takribi üç kat Almanya’yla. Peki üretim? Üretim nasıl? Nasıl abi üretim? Hangi araba markasına baksak neden onlarda? Neden biz bu üretimle insanlığa bir şeyler sunmuyoruz? Bugün bir yere kamera taktırın, bütün kamera markalarının altından Alman çıkıyor. Tüssün (?) diye bir demir çelik fabrikası var. Biz üretimde olmak zorundayız ama nasıl biliyor musun meseleleri Allah’tan koparmadan. Ya Rab, senin rızan için, eskilerdeki gibi, İslam’ın geleneğindeki gibi. Önce etrafıma ondan sonra aleme omuz olmak için ben bir meselede konsantre olmak zorundayım diye biz üretmek zorundayız. Biz üretmedikten sonra bu işi beceremeyeceğiz. Almanya’da milli gelir 48 bin dolar. Bizde milli gelir 21 bin dolar. Bir şeylerin farkına varalım diye anlatıyorum. Fakirlik bizim kaderimiz mi? İslam ümmetlerinin, etrafa bir bakın Allah aşkına. Yemen’e, Suriye’ye bir bakın. Fakirlik bizim kaderimiz mi? Vallahi fakirlik bizim kaderimiz değil. Kim fakirlik bizim kaderimizdir, İslam fakir olacak diyorsa yalan söylüyor. Efendimiz (sav) döneminde o nimetler olduğunda en güzeliyle nimetler iktifa edilmiş. Hz. Osman varlıklıydı, Abdurrahman bin Avf aşere-i mübeşşereden cennetle müjdeli biri. Hamallıktan tüccarlığa giden bir seyahati var. İmam-ı Ebu Hanife tüccardı, Hz. Ömer’in yönettiği topraklarda şu an 17 tane ülke var. Bize fakirliği peygamber hayatı olarak anlatanların hayatında o fakirlik yok. En güzel evi onlar alsın, en güzel arabaya onlar binsin bize? Sana züht düşsün, takva düşsün. Niye o züht o takva sana gelmedi mi? Sadece Müslüman’a mı geldi o züht, o takva? Biz güçlü olup bütün dünyaya omuz olmak zorundayız. Neyle? Hayatını israf etmeyerek. Geçen bir videoda küçücük bir yavrumuz, hayalini soruyorlar. Avrupa’da okumak ve oranın vatandaşı olmak istiyorum dedi. Ben bunu şahsıma, kendime zillet olarak ben alıyorum. Biz gelişmek zorundayız, hayatımızı israf etmemek zorundayız diye ben kendime alıyorum. Çek için gecelerce uykusu kaçan insan, çocuğunun doğum sancısı için hastanede gecelerce uykusu kaçan insan, İslam’ın akıbeti, geleceği için yılda iki üç gece uykusu kaçmıyorsa, o hayat israf mıdır, değil midir? İktisat ilmine göre bir mala ederinden fazla değer verirseniz israf etmiş olursunuz. Malın ‘konuşabiliyor’ olması bu gerçeği değiştirmiyor. Hayatımızı israf etmeyip, iktisatlı kullanmak zorundayız. Allah rızası için El Yasin, El Fetih akşam evde. Şimdi de El Fatiha.

Bu Videoyu İzledikten Sonra Bir Daha Asla Şikayet Etmeyeceksin !

Ama Elhamdülillah tekrardan Rabbim görüşmeyi nasip etti bize. Hoşgeldiniz. -Değil mi? Niyeti iyi tutmak lazım. Sizin burada olmanızın iki ciheti var dedik, değil mi? Hem güzel bir tarafı var hem de insanları üzen bir tarafı var. -Evet -Yani güzel bir tarafı bunca meşakkatlere katlanıp ta Antep’ten çıkıp buraya kadar gelmişsin. Ne yapalım işte Serkan kardeşimizle oturalım bir çay içelim, Çay House’a gidelim. -Bu beni sevindiriyor. Çünkü diyorum ki hamd olsun. -Kardeşlerimizin kalbine buradaki hakikatler dokunmuş. -Elhamdülillah -Biz ona vesile olabilmişiz, bu cihetle bakmak çok güzel. Bir ikincisi bu beni çok üzdü. Sizin buraya gelmenizin beni üzen tarafı var. O da şu hayatı yolunda gidip bütün uzuvları yerinde olup onları tam manasıyla kullanabilen insanlar Bugünkü sohbet ilanımızı gördüler mesela.Bursa’da olanlardan bahsediyorum, imkan dahilinde. Arka sokaklarda veya yan taraftaki binada bunu duymasına rağmen, bu ilanı görmesine rağmen, buraya gelmemesi. İşte o durumda siz öyle imtihan oldunuz aslında. Hayır, gelmemesi için belki geçerli nedenleri olabilir ama buraya gelmeyip de günahların içinde şu an boğuluyorsa, gaflete dalıyorsa, burayı önemsiz görüyorsa işte o çok sıkıntı yaşayacak. Siz böyle imtihan oldunuz. -İslamiyet için bir neden göremiyorum. Bir engel göremiyorum. Değil mi? İslamı yaşamak için bir engel göremiyorum diyorsun değil mi kardeşim? -Değil mi? İş bitiyor orada. -Allah razı olsun kardeşim. İnsanın hakikatleri bazen okuması farklı, bazen de yaşanmış halini görmesi farklı oluyor. Siz Allah’ı hatırlatan birer kitap gibisiniz aslında işte. Çünkü niye? Güzel kardeşim, bu açık, aşikar siz ehli imansınız. -İnşallah -Başımıza ne geliyorsa biz Allah’tan olduğuna biz iman ettik. Öyle değil mi kardeşim? Asıl engel Allah’ı tanımamak. Bugün insanların yani az önce dediğimiz gibi eller tutuyor ama bu eller Allah’a çalışmıyorsa o eller işlevini götürmüştür. O göz görüyor ama Allah’ı göremiyorsa o göz kör kardeşim. O perdeleri yırtamadıktan sonra göz kör, kulak duyuyor ama Ezan-ı Muhammedi’yi duymuyorsa, Allah’ın emirlerini duymuyorsa, o akıl Allah’ı düşünmüyorsa o bitmiştir, gitmiştir ya. -Evet, aynen öyle. Yakup kardeşim, ruh lezzet aldıktan sonra, insanın ruhu tatmin olduktan sonra bedeni gezdirmenin de bir manası yok biliyor musun? Ama işte ruh tatmin olmadığı için insanlar da bedenlerini her yerde gezdiriyorlar. Cismaniyete hizmet var. Bedene hizmet, maddiyata hizmet var. Hep böyle ayaklı bir cenaze gibi kendini ayakta tutmak var. Ama ruh ölmüş. Adam daha genç yaşta sadece ölmüş ama işte gömülecek yeri arıyor. İhtiyarlar var balkonda ne yapıyorlar? Ölümü bekliyor. Akşama kadar köpek gezdiriyor. Onunla vaktini, bütün dostluğunu, muhabbetini ona vermeye çalışıyor. Hayat bu değil. Hayat Allah’ı bilmektir. Hangi konumda olursan ol, mesele Allah’ı bilmek, şükrünü yapmak. Şimdi kardeşim yani, siz bana imtihan oluyorsunuz açık söyleyeyim. Bak konuştuk, muhabbet ediyoruz. İmtihan çünkü bendeki şu halin şükürsüzlüğü aklıma geliyor. Bak, ayaklar var, günahlara koşuyoruz kardeşim. Ağız var, belki Allah’ı konuşmadan günahları konuşuyoruz, gıybet ediyoruz. İftira boyutuna geliyor bak düşünebiliyor musun? Ama şimdi sağlığı yerinde olan gençlere bakıyorsun. Bazılarında sağlık tamamen ona hastalık olmuş. Bazılarında hastalıklar aslında bize sıhhat olmuş. Üstad öyle diyor ya. Bugün bir genç birisine bak Allah aşkına yani üniversite okuyan kardeşler, Görükle’nin oralar Bursa, 50000’den fazla öğrenci var orada ve bütün Barlar Sokağı ağzına kadar dolu. Baktığın zaman uzuvları tam değil mi, cismaniyetleri ayakta. Keyifleri de yerinde. Ama şimdi o adamlara sağlık onlara aslında bir hastalık olmuş, Allah’ı unutuyor insanlar , kabri unutuyor, vazifesini unutuyor. Kendini demirden, çelikten zannediyor. Ölümsüz zannediyor. Yani burada kazanılmış gibi görünüp de ebedi hayatında kaybediyor. Şimdi Yakup kardeşim, Halil kardeşim ticaretin en güzelini yapıyorlar. Hamdolsun. Diyorlar ki, değil mi, 30 yıllık bir hayat bir de ebedi bir hayat. 30 yılını, ki zaten kaybetmemişsin, Allah’ı bulduran bir hayat kaybetmek midir ya? Sonsuz + 30. O da sonsuza dahil oluyor. Sonsuzluğun güzelliği sizle daha güzel oluyor. E kardeşim, bitecek. Ölüm hepsini 0’la çarpacak biliyor musun? Sizin hayatınız ders, ben size öyle söyleyeyim yani. Allah’ı hatırlatmak için birer derssiniz, birer sohbet, birer hakikatsiniz aslında. Allah sizi en güzel şeyle tebliğ ettiriyor, biliyor musun? Biz tebliğ ederken çok yanlışlar yapıyoruz. Biz enaniyet yapıyoruz belki de. Riyakarlık yapıyoruz. Nefsimize alıyoruz. Ama sen ne yapacaksın ki. Bak yaşayışınla, duruşunla zaten en güzel tebliği yapıyorsun. İnsanlara mihenk taşı oluyorsun. Allah bize de hakkıyla yaşamayı nasip etsin. Ben sizden özel dua istiyorum. Özel dua istiyorum çünkü asıl engellere takılan benim kardeşim. Bunu açık itiraf ediyorum sana. Verilen nimetlerin uzuvlar cihetinde şükrünü yapamadığım için bunun elbette bir tokadını yiyeceğim. Yasin suresinde öyle diyor ya: O dehşetli günde, onların ağızlarını bağlarız. Elleri, ayakları işledikleri günahları anlatırlar. Şahitlik ederler. Beni böyle bir tehlike bekliyor. -İnşallah, inşallah. -Birbirimize dua edeceğiz. Sorunlu olan biziz kardeşim. Sıkıntılı olan bizleriz aslında. Sendin değil mi kardeşim? Bak onların kardeşlerisin sen onların en küçüğü sensin. Yakup ile Halil’in en küçükleri sensin. -Sen bir din harbi yapmazsan en yükümlü sen olursun. Ve sizler 5 vakit namazınızı kılıyorsunuz değil mi kardeşim? -Uzuvları yerinde olup da dünyevi meşguliyetler içinde namazını kılmayan bir kardeşimin imtihanını artıyorsunuz siz ya. Allah onlara sorarken sizi şahit gösterecek. Diyecek ki: Bak bu kullarım bu zorluk içindeyken terk etmediler. Verilen nimetlere şükrünü yaparken ben sana verdiğim bu nimetlere nasıl bana şükürsüzlük yaparsın? Nasıl nankörlük yaparsın? Nasıl sana verdiğim uzuvları, o cihazatları gasp edersin? Hain damgasını yiyeceğiz biliyor musun? O yüzden Abdülkadir senin de ağır yükümlülüğün var, benim de, izleyen kardeşlerimin de çok ağır yükümlülüğü var. Ben şimdi nasıl namazımı üşenerek kılabilirim? Ben nasıl Allah yolunda giderken böyle bahane uydururum sizleri gördükten sonra? Sizler bizle eşit misiniz kardeşim siz en güzel tebliğ edensiniz. Allah razı olsun sizden, Allah yolundan ayırmasın. -Ah kardeşim, ah. Bugün namazını kılmamak için bahane uyduran insanlar onlara ne demek istersin? veya işte böyle hali vakti yerinde olup da Allah’ı unutan insanlara ne demek istersin? Ben senden dinlemek istiyorum yani. -Siz de yapabilirsiniz diyorsun değil mi? -İstedikleri gibi. -Rabbim inşallah kardeşim bizi ahirette engeller içinde bırakmasın. -Düşünsene kardeşim.Yani şimdi insan senin tarafından bakmak var bir de benim tarafımdan bakmak var. Arasında da çok, dağlar kadar fark var aslında. Yani senin bize bakış açın inşallah hayırdır ama bazen de şu oluyor mu ? Üzülüyorsun değil mi? Sağlığı ve aklı yerinde olup da Allah’tan uzaklaşanlar hakkında ne hissediyorsun? Allah’ı tanımadıktan sonra o beden o akıl ona yük değil mi? Cenab-ı Hakk’ın kardeşim rahmeti sonsuz. Sizin gelmeniz bize çok büyük ders oldu. Bak ben böyle sporla da uğraşıyorum. Yani bakıyorsun işte ruhun kafesi olan bir bedeni sağlamlaştırıyorsun. Ruhu ferah bırakmadıktan sonra bir manası olmuyor. Aynen. Size Allah iman nasip etmiş. Size kendini buldurmuş. Bundan daha güzeli olur mu ya. İnsan tabi sebepler dairesinde acizliğini sürekli hissediyor, o hissetmesi sizi günahlardan uzaklaştırıyor. Yani fiili olarak günaha yeltenemiyorsun. Fikir cihetinde belki oluyor o da unutuluyor. Ama biz, fikrimiz bizi harekete geçiriyor işte. O bize zarar veriyor. Ya bedeni hareket getiriyor. Koşturuyor. Nefsimiz bize kelepçe takmış, vuruyor kırbacı gezdiriyor her tarafta. Köle etmiş bize kendisini. Onun peşinden koşuyoruz. Siz de işte, hamdolsun. Bu da bir nimet kardeşim, nimet. Her nimet kendine layık bir şükür ister. Sen bu halinle şükredeceksin. Şükredeceksin yani çünkü mesela şu olay yok: Ben seni görüp de işte Rabbim şu halime şükür, tamam bu bir taraftan, bir taraftan. Sen aslında görüp beni şükretmen lazım. Göreceksin bizleri. Ayaklı insanları göreceksin, gezen, dolaşan, her türlü oradan oraya zıplayan, gücü kuvveti yerinde olanları görüp Rabbim sana şükürler olsun, ben böyle olup da seni unutacağıma böyle olmuşum hamdolsun. Böyle olup da günahlara koşacağıma, ebedi hayatımı kaybedip sana isyan edeceğime böyle olduğum için sana şükrediyorum. Bunu demek lazım. Kader planını en güzel yere kurmuş sizin. Hamd olsun. Allah razı olsun kardeşim. Hakkınız helal edin. Yordum sizi, hakkınızı helal edin tekrardan. -Yormadın ki. -Ahirette dinleneceğiz değil mi kardeşim? -Yani. -Ölüm hepsini 0 ile çarpacak. En dertli adam da öldü. En sıkıntılı borç batağında olan, dünyanın bütün yükleri üzerinde olan insanlar da öldü. Efendimiz aleyhisselatü vesselam da kabre girdi Şehit oldular değil mi? En güzel yere dinlenmeye gittiler. En meşakkatli yaşayan efendimiz aleyhisselatü vesselam değil mi, peygamberler değil mi? Var mı benden bir isteğiniz? -Canının sağlığı. -Görüşelim böyle tamam mı? -Antep’e geliriz. Orada güzel böyle Beyran yeriz. Beyran içeriz. Yenilir mi içilir mi? -Abi hem yeniliyor hem içiliyor. -Aynen gideriz orada Beyran içeriz. Yuvalama çorbası. Antep’in yemekleri güzel. Patlıcan yemekleri, kebaplar ha baba? -Burada bir abiyle tanıştım. Antep tam bana hitap ediyor. Ya diyor hem tatlı hem yemek diyor. Eti de severim diyor eti de çok diyor. -Yahu en güzeli siz varsınız gundiler bundan daha güzeli var mı? Allah razı olsun. Tamam -Allah senden razı olsun. -Elhamdülillah. -Kardeşlerimize selam olsun.

30 YAŞINA GELDİYSEN DİKKAT ET!

Maalesef biz Müslümanlar’da bu gözünü dikme olayı, etraftaki insanlara gözünü dikme olayı, onların sahip olduğu malların sanki hiç elinden gitmeyecekmiş düşüncesi… Halbuki sen nasıl öleceksen, o da ölecek. O sütlaç yiyor, sen güllaç yiyorsun. O baklava yiyor, sen irmik helvası yiyorsun. İkiniz de tatlı yiyor musunuz kardeş? Tatlı yiyorsunuz. Ama ikiniz de ne tatlısı yerseniz yiyin, nerede yatarsanız yatın, eninde sonunda o kabre gireceksiniz. Kabre girdiğin zaman kefenim şu markadan, şu özel markadan, şu kadar para falan diyen adam yoktur. Bütün kefenler aynıdır. Hepsi aynıdır, hiçbir farkı yok. İnsanlardan bazıları da, sanki çok daha uzun bir yaşam yaşayacakmış gibi… Ben bugüne kadar 30 senemi geçirdim, 30 yaşına geldim. Artık önümde daha bir otuz sene daha var. Nasıl geçip gittiğini pek bilmiyorum, çok hızlı geçti ama bundan sonraki otuz sene bu kadar hızlı geçmeyecek, diyorlar. Vallahi burada kendi kendilerini kandırıyorlar. Çünkü hayatının ilk dönemi, tepeye çıkış, daha ağır oldu. İlk dönemi yani otuz yıl tepeye çıkış, ağır oldu. Tepeden inişin çok daha hızlı olacak. Hayatımız iki dönemdir. Bir; tepeye çıkış, ilk yarısı, bu daha ağır olur. Tepeden aşağı iniş, yaptığın şeyler çok birbirine benzediği için çok daha hızlı olacak. Ölüme yakınlığın, bu zamana gelinceye kadar ki hayatından çok daha hızlı olacak kardeşim, bunu unutma. Bir tepeye çıkarken mi daha çok zaman harcarsın, inerken mi daha çok zaman harcarsın? İnmek daha kolaydır değil mi? Tepeden aşağı iniş daha kolaydır. Hayatın da böyle. Bundan sonra önünde kalan, kağıt üstünde bir otuz senen daha var ya, otuz yaşındaki Müslüman kardeşim! Bu, geçtiğin dönemden çok daha hızlı geçecek haberin olsun, kendini buna hazırla. Ve sakın ola, ölmeyecekmişim hissiyatına kapılma. Ben bundan sonra kesinlikle hastalanmayacağım diyebilecek bir adam var mı aranızda? Ben hastalanmam kardeş. Bizim kitabımızda hastalık yok. Oğlum, Firavun musun sen ya? Hastalanmayan bir adam vardı: Firavun. Peygamberler bile hastalandı. En büyük kâfirler bile, Nemrut bile hastalandı. Allah firavuna hastalık vermedi, onu öyle sınav etti. Bir ibret olsun diye. Hastalık vermediği zaman o dedi ki: “Ben Allah’ım, ancak Allah hastalanmaz. Ben Allah’ım” Dedi. Olsa olsa benim o, başka birisi olmaz, dedi. Allah, bazılarına nimet verdiği saman şımarır, geldiği yeri unutur. Geldiğin yeri unuttuğun zaman Allah seni helak eder. Önce evladını aldı bir kere. Bir adama verilecek en büyük acı, evladını çekip almaktır. Önce Firavun’un evladını çekip aldı. Ondan sonra Firavun’un canını aldı. Biliyorsunuz, Musa Aleyhisselam’ın peşinde giderken… Bu başına gelecek, hastalık başına gelecek. Kardeşim hastalık başına gelecek diyorum vurmaya başladı bak. Allah aşkına onu daralt. Rüzgârın açısını daralt. Ha, tamam kardeşim, kapatmana gerek yok, öyle kalsın. Arada bize pöfür pöfür gelsin o.

Allah beni neden sınav ediyor? – Neden ben?

O musibet random bir şekilde benim kafama gelmedi. Allah yarattı. Ve bunu Allah benim üzerime isabet ettirdi. Sakın ola başına bir musibet geldiği zaman şunu deme: “Neden ben? Yetmiş seksen milyon insan var şu Türkiye’de. Şu musibet bana mı gelir ya!” Bu ne demektir kardeşler? “Allah’ım niye beni seçtin ya? Şu belayı verirken, şu musibeti verirken niye beni seçtin?” Allah kimi seçeceğini sana mı soracak? Sen ‘choosen one’ mısın? Matrix misin sen? Sana mı soracak? O dilediğine musibet verir, dilediğine nimet verir. Peki, neden bugüne kadar sana verdiği binlerce nimetin karşılığında “neden ben?” demedin. Bir tane musibet verdi. Hemen dedin ki: “Neden ben? Beni mi buldun?” Sana bu kadar nimet verdi. Bak sayıyorum: Gözlerin görüyor mu? Aklın çalışıyor mu? Dilin laf yapıyor mu, konuşabiliyor musun? Kendi işine kendin ayaklarınla gidebiliyor musun kimse seni götürmeden? Yemek yediğin zaman lezzet alıyor musun? Hanımın var mı? Çocuğun var mı? Evin var mı? Bunlar sayabildiğim sekiz-on tane nimet. “Saymaya kalksanız sayamazsınız.” diyor Kur’an. Ee şu kadar nimet sana geldiği anda, Allah sana bunları verirken bir kere şunu dedin mi? “Allah’ım neden ben? Bu kadar güzel nimetleri niye bana verdin? Neden beni seçtin Allah’ım.” demedin. Seni, sana söylüyorum. Demedin bugüne kadar hiç!