Karı koca kavgalarına kökten çözüm ????

Hanımına öfkelendin. Ne yapacaksın? Sen öfkeli, o öfkeli bu iş yürümez, bir yerden patlak verir. Sen orayı terk edeceksin. Oradan ayrılacaksın. Yok ben erkeğim, ev benim ben orayı terk etmem, hanım gidecek. Ağababalık yapma, kibir gurur yapma, sen terk et ya! Bırak, çekil. Eski bir Çin atasözü şöyle der. “Orada değilseniz kavga da edemezsiniz.” Şu hâlde hanım öfkelendi sen de öfkelisin. Takımın mağlup olmuş, işler de iyi gitmemiş, arkadaşların da seni kızdırmış, iş de yapamamışsın, siftah yok. Akşam eve geldin kadın da öfkeli izlediği dizilerde sevdiği karakter öldürülmüş. Ortada bir çarpışma olacak, bir sıkıntı var. Ortada çarpışma olacak. Kadınlar için öfke, biliyorsunuz hani Müslümanlar öldürülmüş falan kadınların öfkesi bunlara olmaz. İzlediği dizide aşık olduğu bir karakter vardır onun. Çok sevdiği, beğendiği, rol kabiliyetini beğendiği kötü bir kadın karakter vardır. Ama çok güzel olduğu için, harika makyaj yapıldığı için kadın karaktere; kadın bu karaktere aşıktır. Ölmemeli o. O ölmemeli. Öldüğü zaman da öfkelenir. Öfkesini kocasından çıkartır. Kocası yatakta hanımına hatun ne yapıyorsun dediği anda hanım ne yapar? Şimdi karakteri öldürülmüş ya, “Hıhh” der ve sırtını döner. Bu tür öfke durumlarında kardeş, orada olmayın, orada olmayın! Orada olmazsanız kavga etmeye mecaliniz de olmaz. Zaten bedeniniz orda yoksa diliniz de orada olamaz. Kavga edemezsiniz. Yunus Emre’nin bir deyimi var. Yunusla beraber derviş kardeşleri hangi meclise girse derviş kardeşleri dayak yiyor, fırça yiyor ama Yunus Emre’ye kimse tek kelime bile kötü söz söylemiyor. Bakın, nereye girerlerse girsinler… Dervişlerin ağzı laf yapar. Çok fazla sohbet meclisine girdikleri için kulaktan dolma dini bilgileri çok fazladır. Ağzı laf yapar. Ama Yunus da bir aşık, salih bir derviş, bir Allah dostu. Diğer dervişler dayak yiyor ama Yunus’a kimse fiske bile vurmuyor, kötü söz bile söylemiyor. Diyorlar ki: “Ya bunun sırrını söyle bize Yunus! Sen niye dayak yemiyorsun, biz niye devamlı dayak yiyoruz? Hocası bizi döver, âlimi bizi döver, cahili bizi döver, önüne gelen bize küfür eder, dayak vurur. Yunus Emre şöyle der: “Yunus yok ki Yunus’a taş atsınlar.” Ortada Yunus yok. Allah var, ben yok. Bak ne zaman bunu idrak edersek o zaman kimse bize dayak atmaz. Musibetler bizi teğet geçer. Allah var, ben yokum. Ne sen var ne ben var, Allah var. Tarikatta, tasavvufta bir kul ilerlediği zaman bu hakikate vakıf olur. Allah var başka hiçbir şey yok.

Neden Tarikata girdim? – Otobiyografi…

Birçok kardeşimiz bize mesajlar atıyor. “İnternette birçok hocayı dinliyoruz hocam fakat tarikat ehli olan hoca sayısı çok az. Sen neden bir tarikata girme ihtiyacı hissettin?” Birçok kardeşim bize bu suali soran mesajları atıyor. Biz de bu kardeşlerimize özetle konuyu anlatıyoruz. Kardeşler ben, rahmetli babacığımın teşvikiyle sekiz yaşında İslam ilimleri öğrenmeye başladım. Devamlı babamın yanında çalışırken o beni çalıştırmama tarafında, Kur’an kursuna yollama tarafındaydı. Ben de istemeye istemeye, babanın sözü kırılmaz, babanın hatırı için Kur’an kursuna giderdim. Allah içimi biliyor, sizden saklayacak değilim. Allah için gitmedim, babamın hatırı için gittim. Ama birinci sene, ikinci sene işler değişti, kalbim döndü. Bir, iki adım attığı için Allah kalbimi çevirdi. Ve Kur’an kursundan zevk almaya, haz almaya başladım Artık babam beni çalıştırmak istediği zaman ben işten kaçıyor ve Kur’an kursuna gidiyordum. Kur’an kursunda dört, beş senem geçti. Allah ona selamet versin, Sadık hocam… İlmihâl bilgilerini, Kur’an ve tecvit bilgilerini bana kim öğretti? Sadık hocam öğretti. Şimdi emeklidir, ne zaman görsem elini öperim. Çok hayırlı bir insandır. Bu ilimleri öğrendikten sonra fıkha merak saldım. Yaşım çok genç olmasına rağmen Osmanlı dönemine ait fıkıh kitapları elime geçti. Hepsini inceledim, okudum. Soru-cevap, soru-cevap. Şeyhülislamlara teba, halk soru soruyor bunlar cevap veriyor. Her soru kafamda başka soru işaretleri uyandırdı, devamlı bu kitapları okudum. Fıkıh ilmi beni hadis imine sevk etti. Fıkıh ilmindeki âlimler, fakihler hükümleri nereden çıkartırlar? Ayet ve hadislerden çıkartırlar. Hadis ilmine merakım uyandı. Kütüb-i Tis’a denilen kitapları araştırdım. Dokuz hadis kitabı. İslam’da Kur’an’dan sonra gelen en önemli kaynak hangisidir? Hadistir. Hadis kitaplarının en başları hangisidir? Kütüb-i Tis’a, dokuz hadis kitabı. En sahih, hasen hadisler buradadır. İmam Buhari’nin, İmam Müslim’in, Ebu Davud’un, Tirmizi’nin, İbrahim Nehai’nin, İmam Malik’in, Ahmet bin Hanbel’in… Dokuz kitap. Bu kitapları inceledim ve oradaki hadisleri ezberlemeye başladım. Fakat ilmim ne kadar artsa da, buraya dikkat edin, kalbim dolmuyordu. Bilgiyi ikinci maddeye geçiremiyordum. İkinci madde neydi? Amel. Amele dökemiyordum. Sekiz yaşından beri dini eğitim alıyorum ve devamlı okuyorum, okumayı çok seven bir adamım ama namaz kılıyor muyum? Bir vakit namaz kılıyorum. On beş yaşına kadar bu kardeşiniz, on beş yaşına kadar bir vakit namaz kıldı. Hangi namaz? Sabah namazı. Namazların da en zorudur. Bu namazlara beni kim alıştırdı? Rahmetli babacığım alıştırdı. Allah kabrini nur etsin inşallah. (Amin) Zorla morla beni her gün sabah namazına götürürdü. O bana alışkanlık hâline geldi ve devamlı olarak bu namazı kıldım, on beş yaşıma kadar. Bir sene, iki sene kaza borcum vardı. Rabbime hamdolsun namaza başladığım an da bu kazaları hemen kapattım. Şimdi kardeşler, düşünün bir adam devamlı kitap okuyor, devamlı sohbet dinliyor, aklını devamlı dolduruyor ama kalbi boş. Öğrendiklerini amele dökemiyor. Ne zamana kadar bu hâl devam etti biz de? Tasavvuf yoluna girinceye kadar. Namazlarda istikrar sağlayamama rağmen Kur’an okumada çok istikrarlıydım. Her akşam yatmadan önce dişlerini fırçalamak gibi beş, on sayfa Allah’ın kelimelerini okumadan yatmazdım. Yine bir akşam Kur’an okurken geldi Muhammed suresine. Muhammed suresi, yedinci ayet. Yâ eyyuhellezîne âmenû in tensurûllâhe yensurkum ve yusebbit akdâmekum. Bu ayetin üstünde daha önce onlarca defa gitmişimdir. Ama o akşam okurken beynimde şimşekler çaktı. Ayet şöyle diyor: “Ey iman edenler, in tensurûllâh, eğer Allah’a yardım ederseniz; yensurkum, Allah da size yardım eder. ve yusebbit akdâmekum, ayaklarınızı dini üzere sabit kılar. Şimdi bu ayeti okudum, Kur’an’ı kapattım. Ve aklımdan bazı düşünceler geçti. Allah Teala âlemlerden müstağni iken, hiçbir şeye ihtiyacı yokken neden benden yardım istiyor? Ben âciz bir kulum. Yardım ederseniz diyor, in tensurûllâh; yensurkum, o zaman ben de size yardım ederim diyor. Hemen tefsirleri karıştırdım. Ayetleri tefsirlerle okumazsanız kafanıza göre hüküm verirsiniz. Bir mealci bu ayeti okuduğu zaman ne yapar? “Hee bak, Allah’ın benim yardımıma ihtiyacı var.” der. Bir ehlisünnet Müslümanı ne yapar? Dur bir tefsirlere bakayım âlimler bu ayet hakkında ne buyuruyor. Rasulullah bu ayet hakkında ne buyuruyor sallallahu aleyhi ve sellem. Tefsirlere baktım ve gördüm ki, ulema diyor ki: “Allah’ın kendisine yardım değil Allah’ın dinine yardım ederseniz. Bu ayetin manası budur.” Allah’ın dinine yardım kimin muhtaç olduğu bir şeydir? Allah’ın muhtaç olduğu bir şey değil kulun muhtaç olduğu bir şeydir. Eğer kul Allah’ın dinine yardım ederse Allah onun kalbini İslam’a açar ve hidayetini kalbine indirir. Bu sefer İslam’ı yaşamak ona kolaylaşır. Bunu anladım ve idrak ettim. Okumalarım, Kur’an okuyuşlarım devam etti. Bu sefer duygulanarak okumaya başladım. Okurken ağlıyordum, tövbe ediyordum, pişman oluyordum ve devamlı bir dua yapıyordum. “Allah’ım, beni sana daha yakın olacak sevdiğin bir dostunun kapısına yönlendir, bana bir mürşidi kamil nasip et.” Devamlı dualarımda bu temennide bulunuyordum Mevla Teala’ya. Bir gece rüyamda Mehmet Emin Tokadi Hazretlerini gördüm. Onun kabrine gidiyordum. Mübarek, kabrinin başında beni davet ediyordu. Bize gel, diyordu. Rüyamda bu olayı gördükten sonra Unkapanı Zeyrek Yokuşu’na gittim. Mehmet Emin Hazretlerinin kabrini ziyaret ettim, Kur’an okudum ve orada Rabbime bir duada bulundum. “Allah’ım burada yatan sevdiğin bu dostun hürmetine bana bir Hak kapısı nasip et. Kendimi geliştirebileceğim, senin isteyeceğin, istediğin kıvamda olabileceğim bir kapı, bir doğru yol bana nasip et Ya Rabbi.” Orada bu duayı yapınca Allah Teala Hazretleri duamı kabul etti ve beni üstadımız İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi’nin talebeleriyle tanıştırdı. Allah’ın selamı onların üstüne olsun. (Amin) Onların talebelerinin, o mübareğin vekillerinin, halifelerinin sohbetlerine gittim geldim. Beş, altı sene kadar bu böyle devam etti. Bu yılların sonunda Efendi Hazretleri rüyama girdi. Rüyamda karşıma geldi ve bana şöyle dedi: “Evladım, Allah’ın kullarına hizmet etmen lazım. Allah’ın kullarına hizmet etmen lazım.” Bu rüyayı gördükten sonra tebliğime daha bir sarıldım. O sohbetler esnasında, o tasavvuf yoluna girmem ile beraber, o zikir dersini almamla beraber bilgilerim kalbine inmeye başladı. Hemen birinci, ikinci sohbette namaza başladım. Dikkat buyurun! Yıllar boyunca düşündüğüm, okuduğum, dinlediğim bilgiler beni namaza başlatamadı. Bir tarikat meclisine, bir tasavvuf sohbetine gittim; birinci, ikinci sohbette hemen beş vakit namaza başladım. Ve hemen kaza borçlarımı kapatmaya başladım. Bir ya da iki sene içinde bütün kaza borçlarımı kapattım. Zikir dersi ile beraber, okuyuşlarla, sohbet dinleyişlerle beraber hem ilmî olarak hem manevi olarak Rabbime hamdolsun gelişmeye devam ettik. Sonra tebliğe ağırlık verdik. Üstadımızdan bu hayır duayı aldıktan sonra tebliğimiz daha bir kuvvetlendi. O zamana kadar, tarikata girinceye kadar ilmimiz olmasına rağmen tebliğden hep kaçtım. Hep uzak durdum. Bunun iki tane sebebi vardı. Birincisi, dilimdeki kekemelik. Bizim geçmişimizi tanıyanlar bilirler. Dilimde sekteme vardı. Çok hızlı konuşurdum ve çok takılırdım. Bu, birinci sebepti. İkinci sebep neydi? İslam’ı yaşamanın verdiği öz güvensizlik. Bir adam Allah’ın dinini yaşamıyorsa ne kadar bilirse bilsin konuşmak istemez. Çünkü ben bu adama namazı tarif edeceğim, ben kılamıyorum. Utanır. Bu öz güvensizlikten dolayı ve dildeki sorundan dolayı bu vazifeden hep kaçtım. Ama tasavvufa girince, velilerden hayır dua alınca, şeyhimden de desturu alınca işler değişti. O kekeme olan dilimiz bülbüle döndü, Allah’a hamdüsenalar olsun. Konuşmamız gereken ne varsa Allah Teala bize ilham etti. Büyüklerimizin de hayır duasıyla bunu konuştuk, insanları İslam’a davet ettik. İnsanlar her gün bize hayır dua mesajları gönderiyor. Şükranlarını sunuyorlar, teşekkür ediyorlar. Namaza başladım diyenler, mezhepsizlikten kurtuldum diyenler, şu sapkının peşindeydim tövbe ettim diyenler… Şii idim tövbe ettim, Vehhabi-Selefiydim tövbe ettim diyenler, canlı bomba olacaktım tövbe ettim diyenler… Canlı bomba! Adam sohbetimizi seyretmese gelecek burada yüz kişinin arasına dalacak. Allah’a hamdüsenalar olsun çok güzel hayırlara vesile olduk. İnşallah bundan sonra bu istikametimizi bozmazsak, Allah’ta bu dini üzere ayaklarımızı sabit kılarsa, kaymazsak çok daha güzel hayırlara vesile olacağız. (İnşallah) Rabbim bize yardım etsin. (Amin) Amin ya Muin. İşte kardeşler, tasavvuf, tarikat bir yaşam okuludur. Tarikat ne yetiştirir? Mücahit yetiştirir. Evinde miskin miskin duran Müslümanı alır; öz güvensiz, bitkin, iki kelimeyi peşi peşine getiremeyecek Müslümanı alır bir mücahite dönüştürür. Kelleyi koltuğa almış, başına ne geleceğini düşünmeyen, bir tek şey düşünen: Bugün kaç tane Müslümana vesile olabilirim. Bu adama Mücahit denir. Tarikat adamı bu şekle sokuyor. Allah Teala hepimize bu bilinci versin inşallah. (Amin) Amin ya Muin.

İmanı kurtarmak istiyorsan şu 4 maddeyi hayata geçir!

Kurtulmak istiyor musun? Şu 4 ana maddeyi yaşamına monte etmek zorundasın. Bunu yapman gerekiyor. Yemek yemek istiyor musun? Çalışma hayatını, hayatına monte etmek zorundasın. Tıpkı bunun gibi. Kokmamak istiyor musun? Her hafta 2, 3 defa yıkanmayı hayatın içine monte etmek zorundasın. Yıkanmak zorundasın. Ahirete imanlı gitmek istiyor musun? Şu 4 maddeyi hayatına monte etmek zorundasın Müslüman kardeşim. Bir, Allah ve Resulü ne buyuruyor sana? Sana ne emrettiler? Bunu öğrenmek zorundasın. Buna ilim denir. İlmi öğrenmenin yolu nedir? Bir, kitap okuyacaksın; iki, sohbet dinleyeceksin. Bunun en kolay yolu sohbet meclislerinde bulunmaktır. Buraya gelen kardeşlerin niyeti budur. En kolay yöntemde ben İslam’ı nasıl öğrenirim? Dinleyerek. Çünkü dinleyerek hafızada kalması, kitap okumaktan yüzdesi çok daha fazladır. Bilimsel bir tespittir. Bir, Allah ve Resulü bize ne buyurdu? Ne emretti? Bu kitap bize ne anlatıyor? Bu kitabın tabii olmamamızı farz kıldığı peygamber hayatında bize ne anlatıyor? Nasıl yaşamamızı istiyor? İslam bizden ne istiyor? Bunu öğrenmek zorundasın. Bu birinci maddedir. İkinci madde nedir? Öğrendiğini amele dökmek zorundasın. Öğrendiğin yetiyor mu? Bilgi sahibi olmak yetiyor mu? Yetmiyor. Çalışmak zorundasın. Çok büyük bir torna ustası düşünün. Torna ustası. Yahut da bir modelist. Çanta modelisti ama tembel. Sabahleyin 12’den önce kalkamadığı için hiçbir iş yeri bu adamı kabul etmiyor. Bu adam para kazanabilir mi? Ama hocam bu adam, ülkenin gördüğü en kaliteli çanta ustalarından ya da torna ustalarından. Bu adam aç kalmaz ya. Kalır. Çalışmazsan aç kalırsın. İlmini amele dökmezsen o ilmin sana hiç bir faydası olur mu? Olmaz kardeşim, olmaz. Allah ve Resulü bize ne buyurdu? Şunları buyurdu. Öğrendin mi? Öğrendin. Şimdi amele dökme zamanı. Birincisi ilim, ikincisi amel. Üç, bunu alışkanlık hâline getireceksin. Ben haftanın bir, iki günü namaz kılarım, beş günü kılmam. Alışkanlık hâline getiremedin. Ben her ay bir kere sohbete geliyorum. Hocamın sohbetlerine geliyorum. Üç hafta gelmiyorum. Alışkanlık hâline getiremedin. Ben haftanın bir günü 2 saat kitap okuyorum. Diğer hafta okumuyorum. Diğer günler okumuyorum. Alışkanlık hâline getirmemişsin. Bak! Hayatın içindeki severek yaptığın bir alışkanlık hâline dönüştürebilmen için istikrarlı olman gerekiyor. Sistemli olman gerekiyor. Bunu bir örnekle yakınlaştıracağım inşallah. Aramızdaki birçok genç kardeşim diş fırçalama alışkanlığına sahiptir. Kendimden örnek vereyim. Dişlerimi fırçalamadan ben uyuyamam. İki, üç saat boyuna sağa dönerim, sola dönerim. Devamlı dönerim. Fırçamın olmadığı seyahatleri yaptığın zaman imkanların yerinde olmayabiliyor. Fırçamın olmadığı seyahatlerimde iki, üç saat dönmüşlüğüm vardır. Kalkıyorum, parmağımla dişlerimi fırçalamaya çalışıyorum. Bir tane fırça alamamışım, vakit bulamamışım. Ama rahatsızım. Rahat hissetmiyorum. Sanki bir yatsı namazını kılmamış gibi, akşam namazını kılmayıp yatmış gibi rahatsızım. Diş fırçalamayı alışkanlık hâline getirdiğin zaman bunu yapmadan yatamazsın. Ne oldu? Artık o sende bir sistem olarak oturmuş oldu. Tıpkı diş fırçalamak gibi namaz kılmak da Müslüman için bir alışkanlık hâline gelmek zorundadır. Bu alışkanlığı elde edemediğin zaman bir yaparsın, bir yapmazsın. Bir kılarsın, bir kılmazsın. Bir yersin, bir yemezsin oluyor mu? Ben bir gün yemeyeceğim, bir gün yiyeceğim; bir gün yemeyeceğim, bir gün yiyeceğim. Olmaz. Bir hafta yıkanacağım, bir hafta yıkanmayacağım. Olur mu? Olmaz. Bir gün giyinerek çıkacağım sokağa, bir gün çıplak çıkacağım. Olur mu? Her gün giyinerek çıkman gerekiyor. Bu sana insani bir alışkanlık hâline gelmiş artık. İbadet de namaz da bu bilgiler de bizim hayatımızda bir alışkanlık hâline dönüşmek zorunda. Bir, ilim. İki, amel. Üç, istikrar, alışkanlık hâline dönüşmesi. Dört nedir? Dört, alışkanlık hâline dönüştükten sonra orada kalmayacak, mükemmelleşeceksin. Ne kadar daha iyi yapabilirim? Nasıl bu zikri biraz daha ilerletebilirim? Nasıl bu zikri dilimden kalbime indirebilirim? Bu öğrendiğim bilgileri nasıl derinleştirebilirim? İki seneden beri namaz kılıyorum, bir tane adamı namaza başlatamadım. Ben ne zaman mücahit olacağım? Hayatında bir tane adamı namaza başlatamayan bir Müslüman, sakın ola cihattan konuşmasın. Hayatında bir tek Müslüman’ı sohbete başlatamayan bir adam, cihattan bahsetmesin. O, dünyada oyun, eğlence için yaşayan bir adam demektir. Nasıl sen bir adamı sohbete başlatamazsın, namaza başlatamazsın? Nasıl içkiyi bıraktıramazsın? Her hafta bir futbol takımının maçını izletmeye başlatabiliyorsun. Öyle bir alıştırmış ki arkadaşını, evine futbol maçlarını izleyecek o receiverı koymuş. Ve her hafta arkadaşıyla birlikte sıkılmadan arkadaşı ile beraber istikrarlı, maçın başlamasına 15 dakika kala orada buluşuyorlar. Cihad gibi. Buluşuyorlar ve her hafta kaçırmadan tuttuğu futbol takımının maçını seyrediyor. Bu istikrarı ibadet konusunda, kendisine aklı veren, kendisine gözü, kulağı veren Allah’a kulluk konusunda gösteremiyor. Gösteremiyor. Şu hâlde, şu dört maddeyi Allah için unutmayınız: İlim, amel, istikrar, mükemmeliyet. Sahabe neden İslam’ı zirvede yaşamak istedi? Çünkü onlar Rasullullah aleyhisselamdan şu hadisi işittiler: “İki günü bir olan ziyandadır.” İki gün. Dün neydin, bugün ne olmuşsun? Üstüne hiçbir şey katamadın mı? Fıkıhtan bir şey öğrenemedin mi? İslam ilimlerinden bir şey öğrenemedin mi? Zikri bir tane bile olsa fazlaya çıkartamadın mı? Zarardasın. Geçti. O günü kaybettin. Bundan dolayı sahabeler ne yaptılar? Bu gün nasıl dünün bir adım önüne geçebilirim? Bu gün hangi kardeşime neyi öğretebilirim? Bu gün Rasullullah’tan ne öğrenebilirim? Allah’ın selamı onun üstüne olsun. İşte buna mükemmeliyetçilik denir. Bu tasavvuf yolları, bu tarikatlar niye sahabeler zamanından beri var? Çünkü onlar azamiye iştahlandılar. Asgari ile yetinmediler. “Ben ne yaparım ederim de bu dini azami ölçülerde çıtayı yüksek tutarım, yukarıda yaşarım? Asgariyi yapıp kaçmam. Ne yapmam lazım?” dediler ve böyle yaşadılar. Allah Teala benzemeyi bize nasip etsin. (Amin) Amin.

Yunus Emre dizisinde skandal! Tevhidi eksik söylettiler!

Tamamıyla teslim oldum İbrahim’in dediği gibi, diyor. Ben teslim oldum Rabb’ime. Ben teslim oldum. İşte biz Müslümanlar da bu kelimeyi söyleyeceğiz. Müslüman mıyız? Allah’a hamd olsun. Elhamdülillah. O zaman ben teslim oldum. Bunu diyeceksin. Bir dizi seyrettim internetten. Yunus Emre diye bir diziyi kardeşim bana göndermiş. Bir kaç bölüm seyrettim çok hoşuma gitti. Ehlisünnet akidesinde harika bir dizi yapmışlar. Ta ki son bir kaç bölüme gelinceye kadar. Ya son iki bölüm ya son üçüncü bölümde bir olay cereyan etti dizide. Bakın şimdi bir adam nasıl gavur olur? Dizi başından sonuna kadar ehlisünnet akidesini anlatıyor, tasavvuf meclislerindeki muhabbeti, keyfi anlatıyor. İnsanların nasıl tasavvuf vesilesiyle İslam’ı daha içine sindirdiklerini anlatıyor. Peygamber ve sahabesinin, Allah’ın selamı onların üstüne olsun (Amin), nasıl tasavvufi bir yaşam yaşadığını anlatıyor. Ama bir yere geldi dizi. Osmanlı toprakları içinde yaşayan bir Ermeni vatandaş bir sualin cevabını arıyor. Sual ne? “Kelime-i tevhidin manası nedir?” O hocaya soruyor, bu dervişe soruyor, bu hacıya soruyor. Kimse kelime-i tevhid manasını veremiyor. Kelime-i tevhidin manası ne? Allah’tan başka ilah yok, Muhammed Mustafa onun kulu ve Resulüdür. Sallallahu Aleyhivesellem. Manası bu. Bunu da bir çok hoca bu adama söylüyor. Ama tatmin olmuyor. Sözden tesir almıyor. En son buna kimi tavsiye ediyorlar? Şeyh Taptuk Emre. Yunus Emre hazretlerinin şeyhidir, üstadıdır. Şeyhe gidiyor, ”Efendim ben aylardan beri dolaşırım, kalbim İslam’a ısınmıştır fakat giremiyorum, son hamleyi yapamıyorum.” diyor. ”Evladım seni engelleyen nedir?” diyor. ”Kelime-i tevhidin manasını bana düzgün bir şekilde anlatan bir adama denk gelmedim. Bana şunun manasını verirseniz bu kadar da kardeşim burada şahittir, ben İslam’a gireceğim.” Şeyh Efendi diyor ki: “Gel yanıma. Dizlerini dizlerime ver. Kulağını getir.” diyor. Ermeni vatandaş şeyhin yanına kulağını getiriyor. Şeyh kulağına fısıldıyor. O Ermeni kişi, o Hristiyan kişi kafasını geriye çekiyor, ağlamaya başlıyor. ”Buldum. Kelime-i tevhidin manasını buldum. Şahit olun ben Müslüman oldum.” diyor. Şimdi buraya dikkat! Şeyh Efendi diyor ki: “O zaman sözlerimi tekrarla.” Müslüman olman için bazı kelimeleri söylememiz gerekiyor değil mi? ”Buyrun efendim” diyor. Şeyh başlıyor. “La ilahe illallah.” Karşı taraftakine diyor ki: “Tekrar et.” ”La ilahe illallah.” diyor. Şimdi normalde şeyhin ne söylemesi lazım? Muhammed’un Resulullah demesi lazım. Ama şeyh bunu söylemiyor. Bak dizinin başından sonuna kadar ehlisünnet akidesinde gayet gidiyordu. Sonra iki bölüme fitneyi koydular. Ne fitne? Diyalogçuluk fitnesi. Bir adam iki dinli iki donlu olabilir. Diyalogçuluk budur. Bu parelel darbe girişiminden sonra çok güç kaybettiler, darma duman oldular. Beddualar başlarına döndü ama hâlâ görülüyor ki kritik yerlerde adamları var. Sen bu kadar güzel bir diziye nasıl milleti gavur edecek bir şeyi koyabilirsin? Hocam bir adam La ilahe illallah dese Muhammed’un Resulüllah demezse olmaz mı? Olmaz. Yüzlerce ayeti inkâr etmiş olur. Bak bu Kur’an’ın bir kısmını kabul etmiş olur, içindeki yüzlerce ayeti inkâr etmiş olur. Örnek getireyim. “Kul in kuntum tuhibbûnallâh …” Ey habibim de ki, onlara söyle ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız (fettebiûnî) bana tabi olacaksınız.” (Ali İmran, 31) Bakın, Kur’an’a tabi olacaksınız demiyor. Allah’a tabi olacaksınız demiyor. Cebrail’e tabi olacaksınız demiyor. Ne diyor? “fettebiûnî” Bana tabi olacaksınız. Allah bunu peygamberine emrediyor. Böyle söyleyeceksin, diyor. “yuhbibkumullâh” Ki Allah da sizi sevsin, “ve yagfir lekum zunûbekum” ve günahlarınızı bağışlasın. (Ali İmran, 31) Bu gibi yüz tane ayet var, şimdi burada sayamam. Sen sadece “la ilahe illallah” dersen ve Peygamberimizi kabul etmezsen ne oluyor? Ben yarısını kabul ederim İslam’ın, yarısında da kendi dinim üzere devam edebilirim, demiş oluyorsun. İşte buna iki dinli adam deniyor. Böyle bir insan olmaz. İki kişilikli adam. Psikolojide bir tabir vardır. İki kişilikli. Bu adama ruhi bozukluğu olan adam denir. Mahkemede şahitliğini kabul etmezler devlet kanunlarında. Psikolojik olarak bu teşhis konduğu zaman bir adama, kişilik bozukluğu teşhisi konduğu zaman mahkemede şahitliği kabul edilmez. Neden? Olmayan şeyleri olmuş gibi söylüyor. Kişiliği değişiyor. Bir gün çok muhabbetli, bir gün çok güleç sevecen, ertesi gün kin dolu önündeki herkese küfür ediyor. İki kişilikli adam gibi olma Müslüman! Sen tek bir dinin tabisi olmak zorundasın. İki yok.

İstiğfar ve tövbe arasındaki fark nedir?

İstiğfar ve tövbeyi İslam âlimleri ikiye ayırmıştır. İstiğfar, tövbe. İstiğfar, günahların bağışlanmasını dilemek demektir. Peki tövbe ne demektir? Tövbe, değişmek demektir. Yönelmek demektir. Yeni bir yaşama başlamak demektir. Düne kadar namaz kılmayan bir adam, bir ilim meclisine gelir, oraya daim olur, istiğfar etmesini öğrenir, tövbe etmesini öğrenir. Ondan sonra ne başlar? Değişim başlar. Gayr-i ihtiyari, ister istemez o adamda bazı değişimler başlar. Bir adam kokucu dükkanına girdiği zaman, istediği kadar koku sürünmesin, o adamın üstüne güzel kokular siner. Çünkü kokucu dükkanına girdi. Bir adam kahvehaneye girdiği zaman, o adamın üstüne sigara kokusu siner. İstediği kadar sigara içmemiş olsun. Pis koku, temiz koku. Bir adam ilim meclisine, bir tasavvuf meclisine girdiği zaman, o adamda hâl değişimi olur kardeşler. Fark etmeden değişmeye başlar. Namazlar kolaylaşmaya başlar. Allah’ı zikir kolaylaşır, bir zevk hâline gelir. Tıpkı çay içmek gibi. Aranızda var mı çay içerken çok sıkılıyorum diyen? Ya bende bir huy var, kahve içerken çok sıkılıyorum, çok yoruluyorum hocam. Var mı? Yok. Aranızda var mı yemekten sonra baklava yerken çok sıkılıyorum hocam diyen? Yok. Çünkü bu zevktir. Karnın doymuş, ihtiyacın yok. Zevk için meyve yiyorsun, çay içiyorsun, tatlı yiyorsun. Bu bir zevktir. Dervişlere, tasavvuf yolunda ilerlemiş olanlara Allah Teâlâ bir haz ve zevk verir. Bu zevk, aynen anlattığım örnekteki olduğu gibidir. Zikretmek, çay içmek gibi gelir. Namaz kılmak, tatlı yemek gibi gelir. Hocam namaz kılmak ağır bir görevdir. Günde beş defa olan bir şeydir. Tatlı yemek gibi gelir. O adam namaz kılmadığı zaman, şeker komasına girmiş adam gibi olur. “Çabuk tatlı verin bana. Tatlı verin bana.” Bir esnaf arkadaşım var, şeker hastası. Şekerini devamlı olarak kontrol altında tutması lazım. Ceplerinde devamlı çikolata var. Hafif bir şekeri düştüğü anda başı dönmeye başlıyor yolda yürürken. Hemen çikolatayı açıyor. O Temel Reis’in ıspanağı gibi, çikolatayı yediği anda gözleri parlıyor. Hemen kendine geliyor. Şeker hastası bu. İşte Müslüman Allah’ı zikirden gâfil olduğu zaman, bitmiş bir şeker hastası gibidir. Bu adamın şekere ihtiyacı var. Allah’ı zikrettiği anda gücü, kuvveti yerine gelir. Ve işin güzel tarafı bundan haz alır. Çünkü bu adam bir tasavvuf meclisine gidiyor demektir. Bir ilim meclisine gidiyor demektir. Dolayısıyla bu ilim meclisleri insana önce tövbe etmeyi öğretir. O, orada kalmaz. İstiğfardan sonra değişmeyi öğretir. Yönelmeyi öğretir. Allah’a böyle dua edeceksin. Rasulullah’tan böyle şefaat isteyeceksin. Salavat-ı Şerife’yi böyle getireceksin. Nafile namazı böyle kılacaksın. Kazayı böyle bitireceksin. Hayatına böyle bir nizam vermen lazım kardeşim. Büyük çoğunluğa aldanma. Etrafında Müslüman’ım diyen büyük çoğunluğun namaz kılmaması seni aldatmasın. Onlar yanlış içindeler, onlar hata içindeler.

Hazreti Ömer’in nefsi terbiye metodları

Bak bir tane sahabiden örnek vereceğim. İkinci Halifemiz, Emîrü’l Mü’minîn. Allah’ın selamı üstüne olsun. Allah ondan razı olsun. Nefsi kınama konusunda, nefs-i levvâme konusunda tasavvuf ehlinin öncüsü, örnek aldığı en önemli zatlardan bir tanesidir. Hz.Ömer, Allah’ın dinini, tasavvufu zirvede yaşayan bir adamdır. Bir gün Halife, ahırına giriyor. İneğin memesine ellerini koyuyor ve süt sağmaya başlıyor. Başbakan inekten süt sağar mı? Günümüzün başbakanı, cumhurbaşkanı inekten süt sağar mı? Anormal bir şey bu. Sen koca devlet reisisin. Bu iş yapılır mı? Allah Rasulü’nün ikinci Halifesi Emîrü’l Mü’minîn kendi ineğini kendisi sağıyor. Ziyaretçisi geliyor yanına. Bir bakıyor Halife inek sağıyor. ”Ya mübarek senin ne işin var? Hizmetçin var senin söyle o sağsın.” ”Bırak bana ben yapayım. Sen İslâm Devleti’nin liderisin şu anda. Allah Rasulü’nün Vekilisin, Halifesisin. ” Hz.Ömer’in cevabı ne? ”Nefsimi kınamam lazım.” ”Nefsimi kınamam lazım, nefsimi terbiye ediyorum. Bırak yapayım.” Bu tasavvuftur. Tasavvuf demek nefsi terbiye yolu demektir. Örneği Peygamber ve sahabisinden olur. Onlardan alır. Sallallahu Aleyhi Vessellem. İşte Hz. Ömer, bizim için çok önemli bir örnektir. Bir gün hutbeye çıkıyor mübarek, Cuma esnasında. Sahâbe-i Kirâm efendilerimize hutbe veriyor. Hutbe verirken bir yere geliyor ve şöyle diyor: ”Ey kardeşlerim!” ”Bu kardeşiniz bir avuç kuru üzüm için, bir avuç kuru üzüm için koyun güden bir çobandır.” ”Bu kardeşiniz de sizin gibi bir insandır.” diyor. Bu sözü söylüyor hutbe esnasında, hutbeden sonra Sahâbiler diyor ki: ”Bunu niye söyledin konuyla alakası yoktu ey Halife?” ”Nefsimi kınamak istedim.” diyor. Bu Sahâbiler nefislerini yerden yere vurmayı çok seviyorlar. Çünkü bu nefsi yücelttikçe azgınlaşıyor. Aramızdaki herkes övünmeyi çok sever. İyi yaptığı bir şeyler konusunda insanlara kendisini pazarlamayı çok sever. ”Bu konuda benden iyisi yoktur.” ”Aaaa halısaha maçlarında benden iyi forvet yoktur.” Çok basit bir şey bu. Mahalle arasında yapmış olduğun bir halısaha maçı. Ancak nefsine bir pay çıkartır ve över. Bu nefse ne olarak döner? Kuvvet olarak döner. Nefsani bir kuvvet şehvani bir kuvvet olarak döner. O nefsi kınayacaksın, kendine hiç bir konuda ilgi göstermeyeceksin. Hep alçaltacaksın. ”Biz ne biliriz, biz ne anlarız?” diyeceksin. Halife Ömer gibi yapacaksın. Bir gün mübarek, bir fakir görmüş bulunduğu beldede. Fakir fukaraya karşı o kadar hassas ki bizim Halifemiz. Şöyle diyor: ”İslâm toprakları içinde bir koyun açlıktan ölse, Allah bunun hesabını Ömer’den sorar. Şu inceliğe bak. Ceddimiz bu kafada gittiği için dünyaya hükmetmiştir. Kafa bu! Kurtlar bile dağlarda açlıktan ölmesin diye kurtlara leşlerin etlerini veriyorlar. Hayvan hasta olmuş telef olmuş, hemen alıyorlar o telef olmuş hayvanları, dağın köşelerine kurtların bulunduğu yerlere bırakıyorlar. Hayvanlar yesin. Bizim ceddimiz böyleydi. Halife Ömer kafasıydı. Allah (c.c) ondan razı olsun. (Amin) Mübarek, bir fakiri buluyor. Gidiyor Beytülmâl’e bir un çuvalını alıyor sırtına atıyor, Allah Rasulü’nün Halifesi… Un çuvalı taşıyan başbakan göremezsiniz. Örneği ufaltıyorum, belediye başkanı göremezsiniz. Ben İslâm Devleti’nin Reisi’nden bahsediyorum. Un çuvalını taşıyan belediye başkanı göremezsiniz. Allah Rasulü’nün Halifesi, un çuvalını aldı, sırtına attı. Oğlu Abdullah ibni Ömer büyük fıkıh alimi. Babasının yanına koşturdu. ”Babacığım sen yapma bu işi, müsaade et bana ben sırtıma alayım.” ”Çuvalı ben alayım ben götüreyim, nerde olduğunu söyle o fukaranın ben götürürüm.” diyor. Hz. Ömer ne diyor? ”Ne oldu?” diyor. ”Halifenin oğlu, gücüne mi gitti?” diyor. ”Babanın un çuvalını taşıması gücüne mi gitti?” ”Nefsine ağır mı geldi? Çekil yanımdan.” diyor. ”Nefsimi kınıyorum.” ”Nefsimi terbiye ediyorum.” Kardeşler buna nefs-i levvâme denir. Nefs-i levvâme… Kınanan nefis. Allah bu nefsi sevdiği için Kur’an’da diğer nefis mertebelerine dua etmiyor, yemin etmiyor, nefs-i levvâmeye yemin ediyor. Bu nefis önemli bir nefistir. Bu nefsin bir örneğini, Efendimiz Aleyhisselam’dan vereyim. Sahabiden verdim birde Sultanımız Aleyhisselam’dan vereyim. Efendimiz Aleyhisselam’ı bir adam, bir bedevi arıyordu. ”Ben iman edeceğim.” diyordu. Koştura koştura Medine’ye geldi. O sahabiye sordu, dedi ”Burada”, bu sahabiye sordu, dedi ”Orada.” Geldi Mescid-i Nebevî’ye. Dedi ki ”Allah’ın Rasulü nerededir?” Dediler ki ”Buradadır.” Gitti Efendimiz Aleyhisselam’ın karşısına, dedi ki ”Sen Allah’ın Peygamberi misin?” Efendimiz Aleyhisselam buyurdu ki ”Evet benim.” Adam başladı titremeye. Karşısında 1) Allah tarafından görevli bir Peygamber var. Allah ile muhatap olmuş, O’nunla konuşmuş bir Peygamber var. Kendisine Kitap inmiş bir Peygamber var. 2) Bir devlet reisi var. Bu ise çölde yaşayan bir bedevi. Karşısında bir devlet reisi ve bir Peygamberi görünce adam başlıyor titremeye. Adam titreyince, Rasulullah Aleyhisselam görüyor. ”Kardeşim” diyor. ”Heyecanlanma, sakin ol. Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum.” ”Kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben.” ”Ben bir insanım, heyecanlanma.” diyor. Buna nefsi kınama, buna bir tevazu denir. Güncel deyimimizle tevazu denir. Nefsini kınamayanlar, dik başlı olanlar hep kaybederler. Hep kibirlenirler. Ancak nefsini kınayanlar, nefsini alçaltanlar sevilenlerdir. Allah’ın sevdiği insanlardır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, tasavvuf ehli, tasavvuf erbabı. Büyük zat, ne buyuruyor? ”Nefsi kınamak gerçekten acı verir, nefsi tezkiye etmek gerçekten insana büyük acı verir.” ”Onun isteklerini yerine getirmemek acıdır, sıkıntıdır ama, ama Allah’tan ayrı kalma acısının yanında esamesi okunmaz.”