İnsanı Helakete Götüren Günahlar – Bunları Sakın Yapma!

Bembeyaz büyük bir kağıt düşün kardeşim ve o kağıda siyah bir kalemle noktalar ekleniyor. İlk başlarda kağıt temiz, bir sıkıntı yok gibi ama o noktaları doldurmaya devam ettikçe artık beyaz kağıt simsiyah bir renk almaya başlıyor. Nedenini merak ediyorsun ve bazı noktaların diğerlerine göre daha siyah ve daha büyük olduğunu fark ediyorsun. İşte senin kalbin bembeyaz bir kağıt misali ve o noktalar ise günahlarımız. Hepimiz günah işliyoruz ama bu videomuzda senin kalbini simsiyah yaparak seni helakete götürebilecek o büyük noktaları yani büyük günahları ele alacağız. En sonda ise farkında olmazsan eğer seni helak edecek en büyük günahı söyleyeceğim. Hadi başlayalım. 1. Allah’a şirk koşmak Şirk kelimesi ”ortak koşmak” demektir. Tevhid kelimesinin zıttıdır. Kur’an-ı Kerim’de insanlar ortak koşmaktan şiddetle men edilmişlerdir. Ayette şöyle buyuruluyor: ”Allah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. Ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” ”Muhakkak ki şirk büyük bir zulümdür.” diye ayetlerde buyurarak, şirki büyük bir zulüm olarak tanıtmıştır. Zaten insan bu hareket ile kendi nefsine zulmetmiş olur. Şirkin diğer bir çeşidi de yalnız Allah’tan beklenmesi gereken sonuçları Allah’tan başka kişilerden beklemektir. Yani ibadetlere riya ve gösterişi karıştırmak, Allah’ın rızasından sapmaktır. Efendimiz (asm) ”Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir.” buyururken, sahabeler ”Ya Resulallah küçük şirk nedir?” diye sordukları zaman Resulallah (asm) şöyle devam etmiştir. ”Küçük şirk riya, yani gösteriştir.” Ahiret gününde insanlara amellerinin karşılığı verildiği zaman Allah diyecek ki: ”Dünya hayatındayken kendileri görsün diye riya ve gösteriş yaptığınız kişilerin yanına gidin. Bakın onların yanında herhangi bir karşılık bulacak mısınız?” Bazen aldanırız. O yüzden ibadetlerimizi Rabbimizin rızası için yapmaya dikkat edelim kardeşim. 2. İçki içmek İçki içenlere ”Ey iman edenler!” diye sesleniyor Cenab-ı Hak. İman ediyorsan iyi dinle kardeşim. “Şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?” diye Cenab-ı Hak bir soru soruyor. Resulallah Hz. Ömer’i çağırıp ona bu ayetleri okudu: فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ ”Artık vazgeçtiniz değil mi?” kısmına gelince o ”Vazgeçtik, vazgeçtik ya Rab!” diyordu. Hz. Ömer ile birlikte bütün Müslümanlar da ”Artık içkiden, kumardan vazgeçtik ey Rabbimiz!” diyorlardı. Sen de artık işlediğin tüm günahlardan ”Vazgeçtik ya Rab!” diyenlerden olmayacak mısın kardeşim? Efendimiz (asm) ”Her sarhoşluk verici şey haramdır. Allah’ın sarhoşluk verici şey içene tinetul-habal içireceğine dahil ahdi vardır.” buyuruyor. Oradakiler ”Ey Allah’ın Resulü. Tinetul-habal nedir?” diye sordular. Resulallah (asm) ”Cehennem ehlinin teridir veya cehennem ehlinin kan ve irinidir.” diye buyurdu. Dikkat edelim kardeşim. 3. Zina etmek kardeşim Cenab-ı Hak ayette ”Zinaya yaklaşmayın! Zira o çok çirkin bir hayâsızlık ve çok kötü bir yoldur.” diye buyuruyor. Zina öylesine çirkin bir günahtır ki, Cenab-ı Hak onu işlemek bir tarafa, yanına yaklaşmayı bile yasaklamıştır. Daha önce sen sobaya yaklaşırken annenin seni uyarlaması gibi, Allah da merhametinden sana ”Yaklaşma!” diyor. Yani zinaya zemin hazırlayan hiçbir yola ve vesileye yaklaşmamak gerekir. ”Peygamber Efendimize ansızın bir haramı görmenin hükmünü sordum. Hemen gözünü başka tarafa çevir buyurdu.” Çünkü bakmak da gözlerin zinası olmaktadır ve o da büyük bir günahtır kardeşim. 4. Faiz alıp vermek Kazançların en kötüsü faizle elde edilen maldır. Büyük bir kul hakkıdır. Görünüşte insanlara yardım ve kolaylık gibi görünse de, hakikatte zor durumdaki insanların çaresizliğini istismar etmektir. Büyük bir musibettir. Kur’an-ı Kerim azı ve çoğu hakkında bir ayırım yapmaksızın ribayı yani faizi şu ayetlerle mutlak olarak yasaklamıştır. ”Allah alışverişi helal ve faizi ise haram kılmıştır. Kim de haram olan bu ribayı helal diye yemeye dönerse, işte onlar cehennemliktir. O ateşte ebedi olarak kalacaklardır.” Ve Rabbimiz bize şöyle seslenmektedir: ”Ey iman edenler! Eğer gerçekten inanıyorsanız Allah’a karşı takva sahibi olun ve faizden kalan alacaklarınızı terk edin.” ”Şayet faiz hakkında söylenenleri yapmazsanız, Allah ve Resulü tarafından size savaş açıldığını bilin.” Korkmuyor musun kardeşim? Gel bu savaştan vazgeç. Kime karşı geldiğini idrak et ve dünya peşinde olmayı bırak. Bir yolculuğumuz var. Unuttun mu? 5. Namaz kılmamak. Rabbimiz şöyle buyuruyor: ”Onlar suçlulara sorarlar. Sizi sekar cehennemine sürükleyen nedir? Suçlular şöyle cevap verirler. Biz namaz kılanlardan değildik.” Namaz kılanlardan değilsen, bunu tekrar bir düşünmelisin. “Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler. Hevâ ve heveslerine uydular.” Onlar bu taşkınlıklarının cezâsını yakında göreceklerdir. Fakat tevbe edip, iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır.” Allah seni tövbeye davet ediyor kardeşim. Hiçbir şey için geç değil. Merak etme geç kalmadın. Bak hâlâ nefes alıyorsun. Aslında çok güzel şeylerin de başlangıcı olabilir şu anda. Söylesene neden olmasın? 6. Allah’ın rahmetinden ümit kesmek Büyük bir günahtır. Ahirete inanan fakat İslam’ı yaşama konusunda nefsine söz geçiremeyen bir kişinin yakalanacağı ilk hastalık yeistir. Belki de bu asrın en büyük hastalığı. Bu hastalığa düşen insan Cenab-ı Hakk’ın keremini, ihsanını, affını hatırlamalı ve onun rahmetinin bütün günahları örtecek kadar geniş olduğunu düşünmelidir. Cenab-ı Hak bir ayetinde: ”Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” diye buyuruyor. Bir diğer ayette ise: ”Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” diye buyuruyor. Böylece kendisinin mutlaka cehenneme gidecek birisi olarak görme hastalığından kurtulur ve yeis afetinden uzak kalır insan. Bu ayeti hiçbir zaman aklımızdan çıkartmayalım kardeşim. Gelelim son maddeye kardeşim. 7. Küçük günahlarda ısrar Belki de farkında olmadığımız daha büyük bir günahtır. “Ben küçük günah işliyorum. Sıkıntı yok. Tövbe ederim, Allah affeder.” diyorsun belki. Tekrar düşün ve günahının küçüklüğüne değil, kime isyan ettiğine bak ve gör artık kardeşim. Allah sana bu kadar güzel nimetler vermişken neden isyan edersin? ”Cehennemde biraz yanar çıkarım.” diyorsan eğer bak Rabbin sana ne diyor ”Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacak dediler. De ki bu hususta Allah’tan söz mü aldınız? Öyle ise Allah sözünden dönmeyecektir, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” Dikkat et kardeşim. Bilmediğin şeyleri söyleme. Bir diğer ayette ise şöyle buyuruyor Allah: ”O çok hilekar şeytan da Allah’ın kerem ve merhametini ileri sürerek sizi aldatmasın.” Şeytanın seni kullanmasına izin verme. Unutmayalım ki küçük günah ısrar edildiğinde küçük değil, büyük günah da istiğfar edildiğinde büyük değildir. O yüzden gel geç olmadan istiğfar et. Sen yaparsın kardeşim. Bunu beraber yapabiliriz. Sadece bir mesajına bakıyor. Mesajını bekliyoruz. Allah’a emanet ol.

Bütün iyiler Cennete gider mi? – Cennetlik Papaz (!)

Cennetlik papaz… Kardeşler cennetlik papaz olur mu? Brunson var ya o Brunson, Amerikalılar diyor ki: ”Cennetlik o adam. O papaz cennetlik.” O Brunson’u bana getirselerdi bir saat konuşsaydım, kapalı bir odada bir saat. Ortadan bir tane kukla geçecek. İki, üç tane de televizyon ekranı… Ben bir saat o Brunson ile konuşsaydım Müslüman olurdu Allah’ın izni ile. Amerika’nın kara kutusu o adam. Bütün her şeyi bülbül gibi öterdi. Ama bizi konuşturmuyorlar. Malikaneye koymuşlar Brunson’u. Etrafında on tane polis bunu koruyor. ”Cennetlik Papaz” Muhasebeci bir arkadaş geldi ve şöyle dedi, Başımdan geçen bir olayı aktardım bu yazının başında. ”Hocam, düşünüyorum düşünüyorum çözemiyorum.” Muhasebeci bize söylüyor. ”Haberlerde bir papaz gösterdiler. Yirmi bir tane yatalak çocuğa bakıyor. Hayatını bu işe adamış hocam. Bu adam Müslüman olsa ne olur, ateist olsa ne olur? Bu papaz kesin cennetlik hocam.” Ne oldu bu? Ne sözü bu? Bu söz şirktir. Elfâz-ı küfürdendir. Bir, ”Ateist olsa ne olur, Hristiyan olsa ne olur, Müslüman olsa ne olur?” dediğin anda kâfir olursun. İnsanlar ikiye ayrılıyor: İmanlılar, imansızlar. Bu saydığın diğer gruplar imansızlardır. İmansızlar ebedi olarak cehennemdedir. Kur’an’da yüzlerce ayet var. Sen şimdi bu ayetlerin tamamını ne yaptın? Öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur dedin bu ayetlerin tamamını inkar ettin. Bu bir. İki, adamın sonu hakkında bir hüküm veriyor. Kimin sonu ne olacak, kim hüküm verebilir? Allah hüküm verebilir. Muhammed Aleyhisselam’a geldi sahabinin biri, dedi ki: ”Ben birini öldürdüm. Savaşta ben onu sıkıştırdım köşeye. Yalancıktan ‘Lâ ilahe illallah muhammeden rasûlullah’ dedi. Ben inanmadım Ey Allah’ın rasûlü, öldürdüm.” ”Sen nasıl öldürürsün ya? Sen kalbini yarıp baktın mı içeride iman var mı, yok mu diye?” dedi. ”Bakmadım ey Allah’ın rasûlü.” ”Kalbini yarıp bakamayacağına göre, sen bu adamı öldüremezsin. O kelimeyi söylüyorsa Müslüman kardeşindir. Asla vuramazsın.” dedi. Bu iş böyle. Şimdi Muhammed Aleyhisselam bile bir adamın sonu hakkında hiçbir şey söyleyemezken, hatta ”Ben bile yarın başıma ne geleceğini bilmiyorum.” derken, yanında cariye kızlar şarkı söylerken, ”Aramızda gaybı bilen bir peygamber var, aramızda yarın ne olacağını bilen bir peygamber var.” diye şarkı söylerken onları susturan, ”Hayır! Yarın ne olacağını Allah bilir. Ancak Allah bilir.” diyen bir peygamber. Ve sen böyle bir Peygamberin ümmeti olduğunu iddia ediyorsun ve diyorsun ki: ”Bu papaz kesin cennetlik hocam.” Orada hemen kardeşimi ikaz ettim, tövbe etti. İnşallah şehadetini de getirmiştir. Ben cevap verdim kardeşime: ‘Kardeşim! Sen muhasipsin, bilirsin. Muhasebecisin yani. Ne kadar iyi bir insan olursan ol, devletten vergi kaçırırsan hapse girersin ve ‘kötü vatandaş’ damgası yersin. Pamuk Dede görün Pamuk Dede. bu ülkede bütün televizyonlar o adamdan bahsediyor. Ama adamın bir patladı olayı. Vergi kaçırıyormuş. Devletin bu adama bakışı ne olur? Sahtekâr, vatan haini… Vergi kaçırmak vatana ihanet gibidir. Devletin bu adama bakışı bu olur. İstediği kadar Pamuk Dede rolü yapsın bu adam. Devlet bu adama bir sahtekâr gözüyle bakar ve hapse atar. Bir fabrikatör düşün. Çok iyiliksever, melek gibi bir adam ama devletten vergi kaçırıyor. Şimdi söyle bana. Devletin nazarında bu adam iyi midir, kötü müdür? Fabrikatör ya. Binlerce insan çalıştırıyor ama vergi kaçırıyor. Biliyorsun ki her ülkede vergi kaçakçılığı ciddi bir suçtur. Devlet bu işverene mali bir ceza verdikten sonra hapse atar. Çok kimseye faydalı mıydı, çok hayırsever miydi devlet buna bakmaz. Aynen bunun gibi, Allah’ın yanılmaz kanunlarına uymayan ve son Peygamberine tabi olmayan kişi de ne kadar iyi olursa olsun, Allah’ın nazarında bir vergi kaçakçısı hükmündedir. Allah’tan kaçırıyor. Yaptığı iyi işlerin tamamı küfür asidi ile silinip gidivermiştir. Allah’ımız buyurdu: ”De ki: ‘Size, yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildireyim mi?” İşler yapıyor ama çok ziyana uğramış. En çok ziyana uğrayan kim şimdi, Allah’ımız söylüyor. ”Bunlar iyi işler yaptıklarını sandıkları hâlde dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve ona kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki biz onlar için kıyamet gününde hiçbir terazi tutmayacağız.” (Kehf, 103-105) hükmü bu gibi iyi insanlardan bahsediyor. Kıyamet günü kâfirlere terazi var mı kardeşler? ”Biz onlar için kıyamet günü terazi tutmayacağız.” Çünkü kâfir olarak öldü. Terazi Müslümanlar içindir. Sevap-günah dengesi. Kâfirin sevabı yok ki terazi olsun. Yine Allah’ımız buyurdu: ”İnkâr edenlere gelince, onların amelleri ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder. Nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanı başında da inanmadığı, kendisinden sakınmadığı Allah’ı bulmuştur. Allah ise onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görür.” (Nur, 39) ayeti ise kâfirlerin kurduğu cennet hayalinin, çölde görülen bir yanılsama, serap gibi onları karşılayacağını bize vadediyor. O çöl filmlerini bilirsiniz. Adam yüz metre, iki yüz metre ileride bir vaha görür. ”Tamam, suyu buldum.” der koşar. Sonra suyun içine atlar. Ama bir atlar ki toprağın üstüne, kumların üstüne atlamış olur. Buna serap denir. Kâfirlerin dünyada yaptığı iyilikler de bunun gibidir. Serap gibi olacak ahirette. Olayı başka bir temsille yakınlaştırayım sana. Bir Fransız vatandaşı bilim adamı Türkiye’ye gelse ve milletimiz için çok faydalı işler yapsa fakat Türk vatandaşı olmasa, vatandaş olmadığı için Türklere tanınan bir çok hakka sahip olmaz, olamaz. Mesela oy veremez ya da milletvekili olamaz. Bak ne kadar çok faydalı iş yaparsa yapsın, ne oy verebilir, başa kendi istediği bir adamı geçirebilir ne de o devlet içinde yönetici olabilir. Çünkü Türk vatandaşı değil. Keşfettiği yeni kanser tedavisi tekniği ile binlerce insanın hayatını kurtarsa ama vatandaş olmasa, seçip seçilme hakkını elde edemez. İşte bu misaldeki vatandaşlık ‘Müslümanlık’ demektir. Müslüman olmadın mı sen bitiksin. Ahirette cennete alınamazsın. Müslüman olmadıkça, imanın altı şartını kabul etmedikçe, muharref dinleri reddedip İslam’a girmedikçe, Allah katında yaptığı iyilikler şiddetli rüzgarda elde biriktirilen kum tanecikleri gibi hükümsüz olur ki Allah Teala Kur’an’da bu sahneyi şöyle anlatır: ”Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. İyiden iyiye sapıtma işte budur.” (İbrahim, 18) İbrahim Suresi ayeti. Kâfirleri mahşer günü nasıl göreceğiz biz? Ellerinde iyilikleri var ama kül. Küller… Hani sobayı yaktığınızda, eski sobaları, gece üstüne kömür atmazsınız, odun atmazsınız, ne kalır orada? Kül kalır. Saat on ikide birde kül olur onlar. O külleri ne yaparsınız? Atarsınız dışarıya. Çöpe atarken ama rüzgâr gelir, küllerin bir kısmını uçurur. Kâfirler o külleri kucaklarında taşıyacaklar, mahşere böyle gelecekler. Allah’ımız seslendiği anda bir rüzgâr gelecek ve külleri tutmaya çalışacaklar. ”Bunlar bizim iyiliklerimiz. Bizi bunlar kurtaracak.” diyecekler. Ama hepsi uçup gidecek. Allah’ın verdiği şu örneğe bakar mısınız ya? Bundan daha açık nasıl anlatılabilir? Devam ediyorum. Allah’a ve Rasulüne iman etmeyen iyi insanlar, işi inada götürüp yüz tane camiyi yaptırsalar da bu kabul görmez. Allah’ımız ayette bunu şöyle açıklar. Hani var ya o, ”Piyango bileti alacağım, çıkarsa cami yaptıracağım.” diyen tiyatrocular… Bak bütün piyangoculara gidin. O piyango kuyruğuna girenler var ya, cehennem sırasına giriyor onlar. Cehenneme girmek için bilet bekliyorlar. Bütün hepsine gidin deyin ki: ”Çıkarsa ne yapacaksın?” Biraz bakarsa, senin şöyle yüzün nurlu falan, alnın düzse -namaz kılma işareti bunlar, secde işareti- hemen şöyle der: ”Abi çıkarsa ilk işim cami yaptıracağım. Kalanla da ev, araba işte dükkan mükkan bir şeyler alırız artık.” Hepsinin kafasındaki plan bu. ”İlk işim cami yaptıracağım.” Rahmetlik Timurtaş hocamız derdi ki: ”Sidikle abdest alınır mı oğlum?” Şu sözdeki inceliğe bak ya. Tokat gibi, yumruk gibi, döner tekme gibi. Sidik ile abdest olur mu oğlum? İdrar bu, pislik. İdrar gibi pislik bu. Kumar. Milletin hakkını gasp et. Parasını al cebine koy. Yüzüne gül bir de bilet adı altında bunu yapıyorsun. Kul hakkına gir ondan sonra ”Ben cami yaptıracağım.” Kabul olmaz senin yaptığın iş. “Allah’a ortak koşanlar, kendi kâfirliklerine bizzat kendileri şahitlik ederken, Allah’ın mescitlerini imar etmeye layık değildirler. Onların bütün işleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedi kalacaklardır.” (Tevbe, 17) Mescid-i Dırâr diye bir mescid yapıldı. ”Mescid-i Dırâr” Muhammed Aleyhisselamın mescidinin tam karşısında. Münafıklar, Müslümanların kendi mescitlerine gelmesini istiyordu. Peygamberimizin mescidi kalabalık olmasın, sohbet yaparken kalabalığa vaaz vermesin diye. Bakın tamamen fitne, bölücülük. Buna, ”Mescid-i Dırâr” denir. Peygamberimiz Aleyhisselamın dünyada yaktırdığı tek mescid budur. Münafıkların mescidi. Ayet onlar hakkında iniyor. Konu hakkında İmam Nevevi de şöyle demiştir: ”Kim İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmez veya onları tekfir etme hususunda şüpheye kapılır ya da onların yollarının doğru olduğunu kabul ederse… Hristiyanlar, ”Acaba onların yolları doğru olabilir mi ya? Olabilir be onlarda iyilik yapıyorlar. Bak papazlarda iyilik yapıyor.” falan derse, Müslüman olduğunu ortaya koysa veya İslam inancını kabul ettiğini söylese dahi, yine de kâfir olur. Ravzatü’t- Tâlibîn eserinde İmam Nevevi böyle söylüyor. ”Ya canım bana göre Hristiyanlar da cennete gidecek.” diyen o sahte hocalar… ”Bana göre Yahudiler de bizdendir. Aynı dinin çocuklarıyız. Aynı Allah’ın çocuklarıyız.” Şirk sözüdür bu. Allah’ın çocuğu olmaz. Olsaydı Hristiyanların İsa’sı olurdu. Kim diyorsa bunu; onların dinlerinden, akidelerinden tahrif edilmiş inanışlarından beri olmadıkça, Müslüman olsan bile, yirmi defa hacca gitsen bile, trilyonlarınla otuz tane cami yaptırsan bile kabul olmuyor. Çünkü şirktesin. Ve şirk en büyük zulümdür. Son paragraf. Bu konuda son sözü, sözlerin sultanı Muhammed Aleyhisselam söylesin. ”Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, -dikkat- bu ümmetten, Yahudi veya Hristiyan herhangi bir kimse beni duyar da, sonra benimle gönderilen dine inanmadan ölürse, benimle gönderilen dine inanmadan ölürse mutlaka cehennem ashabından olur.” Müslim hadisidir. Ama Yahudi ve Hristiyan’a bu ümmet diyor? Muhammed Aleyhisselam peygamberliğini ilan ettikten sonra dünyadaki bütün insanlar bu ümmettir. İkiye ayrılıyorlar: İcabet edenler, icabet etmeyenler. Yahudi ve Hristiyanlar da icabet etmeyenlerden. Ama bu ümmetten. ”Benim adımı duyduktan sonra, benim son peygamber olduğuma ve getirdiğim dini yani Kur’an’ı kabul etmezse gideceği yer cehennem ashabıdır, bu kesindir.” diyor Efendimiz Aleyhisselam. Hâl böyleyken, papaz bırak yirmi tane çocuğa bakmayı, iki bin tane çocuğa baksa, bütün ihtiyaçlarını giderse; hatta şu anda dünyanın en zalim ülkeleri Amerika, İsrail, İngiltere, Almanya… Dünyaya terörü bunlar dağıtır. Bunlar bir karar alsa ortak. ”Afrika’daki bütün fakirleri, Osmanlı yapıyordu düne kadar. Biz de Osmanlıyı yıktık. Bu insanlar açlıktan ölmeye başladı. Afrika’daki bütün fakirleri bundan sonra biz doyuracağız.” dese bu dört zalim. Ortaya böyle bir karar atsalar ve anlaşsalar ve doyursalar, Afrika’daki açları doyursalar… Yapmak istese yaparlar. Sadece bütün bu ülkeler, silaha, silahlanmaya harcadıkları paranın yüzde onunu fakirlere verseler açlıktan bir tane adam ölmez dünyada. Bütün mesele, her şeye para var, fakir fukaraya para yok. Onlara bakmaya para yok. Bütün sıkıntı buradan çıkıyor. Bunu yapsalar bile Allah onlardan bu işi kabul etmiyor. İşte kardeşler, bu ayet-i kerimeyi okudukça imanı doğru bir şekilde anlayalım. Allah’ımızın yanına herhangi bir ilahı koymayalım. Herhangi bir ilah tasavvurunu koymayalım. Kim ne kadar kuvvetli ve mahir olursa olsun herhangi bir işte, sakın ”Onu yücelteceğim.” diye ilahlaştırmayın. ”Hocam insan ilahlaştırılmaz ya, bu adamlar tuvalete giden insanlar.” İslâm tarihine bakın, insanlık tarihine bakın. İlahlaştırılmış bir sürü insan var. Nemrut demedi mi ”Ben Allah’ım. Senin Allah’ından daha hayırlıyım?” Firavun demedi mi ”Ben senin Allah’ından daha hayırlıyım?” ”Senin Allah’ın da yaratır, öldürür. Ben de yaratırım, öldürürüm. Bak ben de Allah’ım.” dedi İbrahim Aleyhisselam’a Nemrut. Bak, insanlar ilahlık iddia ediyor. Dünyada şu anda ilahlık iddia eden bir sürü insan var. Geçmişte de bu oldu, kıyamete kadar da olmaya devam edecek. Bakın, neden oldu bu? Allahu Teala kendisine bazı nimetler verdi ve bu şımardı. Nimetler bazısının şükrünü arttırır, bunlar azınlıktır. Bazısının da küfrünü arttırır, bunlar büyük çoğunluktur. Nimetler verdiler bunlar şımardı ve artık ilahlığını ortaya koydu. İlahlık iddia etti. Amerika demiyor mu ”Dünyanın tanrısı biziz. Dünyanın efendisi biziz?” İlah yerine koyuyor kendini. Allah kimi çıkarttıysa indirdi, sıra sizde. Kimi çıkarttıysa indirdi. Mevla Teala hep böyledir. Bazılarını yükseltir, bazılarını alçaltır. Allah’ın adeti böyledir. Amerika’yı yükseltti. Elli-altmış senedir dünyanın süper gücü. Ondan önce Birleşik Krallık’tı, İngiltere’ydi. Ondan önce bizdik. Biz düştü, üç tanrıcı İngiltere geldi. Üç tanrıcılardan sonra yine üç tanrıcı Amerika geldi. İngiltere’den de düştü Amerika’da şu anda. Şimdi onun çöküş vakti başlamıştır. Allahu Teala tez zamanda İslâm düşmanlarını, Allah ve Peygamber düşmanlarını çökertsin. Tekrardan Osmanlı çocuklarını dünyaya hükmettirsin. (Amin) Amin ya Muin. Dünyanın her tarafına adaleti, aç kalmamayı, mutluluğu ve huzuru bizim ellerimizle Allah ulaştırsın. (Amin) Atalarımız bunu yaptılar, elhamdülillah. İnşallah sıra bizdedir. Allah’ım sen bize nasip et ya Rabbi. (Amin)

Zina yapmaktan korkuyorum; Beni kurtar hocam!

Talebenin bir tanesi hocasına geldi ve şöyle dedi. Şu anlatacağım misali çok iyi dinleyin: “Hocam, dayanamıyorum zina yapacağım. Nereye baksam çıplak kızlar görüyorum ve çok etkileniyorum. Artık dayanamıyorum zina yapacağım. Bana bir yöntem söyle bu işten kurtulayım, zinadan kurtulayım. Bugüne kadar temiz durdum. Bundan sonra da bozulmak istemiyorum. Allah aşkına hocam bana bir yöntem söyle.” Hoca Efendi talebesine şöyle der: “Bak! Sana bir şey söyleyeceğim. Bu işten kesin olarak kurtulacaksın. Ama dediklerimi harfi harfine yerine getireceksin.” “Hocam söyle hemen yapayım. Yeter ki büyük günahla Rabbimin huzuruna gitmeyeyim. Allah Kur’an’da, Peygamber sünnetinde iki cennet var diyor. Zinadan korunan gence iki tane cennet var diyor. Bir tane değil! Ben bu müjdeye nail olmak istiyorum hocam.” Hocası delikanlıya şöyle der: “Evine git. Evinden bir kova al, kovayı tepeleme su doldur. Bana suyu içinden bir tek damla bile dökmeden getireceksin. Bak! Devamlı gözün suda olsun. Kaç damla dökersen, döktüğün damla sayısını bana bildir. Sana o kadar sopa vuracağım. On damla mı döktün, on tane sopa vuracağım sana. Genç olayın sonucundaki hikmeti bilemediği için, tahir edemediği için “tamam hocam” der, teslim olur. Evine gider, kovayı doldurur. Pazarın ortasından, çıplaklığın merkezinden hocasına doğru gelir. Kovayı getirir. Hoca der ki: “Evladım, bırak kovayı.” Kovayı bırakır. “Kaç damla döktün?” “Hocam Allah şahidimdir, bir tek damla bile dökmedim.” “Ee peki yolda kızlar mızlar yok muydu? Sana bakan seni etkileyen kızlar yok muydu? Onlara bakmadın mı hiç?” “Nasıl bakayım hocam? Sen bana dedin ki: “Kaç damla dökülürse o kadar sopa vuracağım.” dedin. Sopa korkusundan kızlara bakabilir miyim? Gözüm kovadan ayrılmadı.” “Evladım, hocanın vuracağı sopadan korkuyorsun da Allah’ın cehennemde atacağı sopalardan nasıl korkmazsın? Nasıl korkmazsın?” Hocanın vuracağı sopa nedir? On tane, yirmi tane vuracak. Zina eden bekar erkeğe Kur’an seksen sopa der. Bekar erkek! Evliyse recm’dir. Bekar erkeğe seksen sopa vurmayı emreder. “Sakın onlara karşı bu cezayı uygularken acıyacağınız tutmasın.” diye de Allah peşinden bize bildirir. Acıyacağınız tutmasın! Bu, bütün ümmetin görmesi gereken bir cezadır. Bak onlar yaptı, cezasını görüyor. Sakın sizde yapmayın. Bu bir örnektir. Şeriatın ortaya koyduğu bir örnektir. Sen; hocandan utandın, hocandan korktun, sopa yemekten korktun da bir tane kıza bakamadın. Allah’ın yüzüne nasıl bakacaksın? Allah’ın karşısında nasıl hesap vereceksin? Ya Rabbi, sen bana zina etme dedin. Ben dayanamadım, ettim. Şimdi senin huzuruna geldim, af diliyorum cümlelerini nasıl kuracaksın? Genç tövbe eder ve bir daha da bakmamaya nasuh tövbesi yapar. Neden bakmamak? Çünkü bakarsan görürsün. Görürsen seversin. Kalpteki sevgi nasıl oluşur? Görmeyle, işitmeyle… Sevgi böyle oluşur. Bir, görürsün; iki, işitirsin. Bu iki kanaldan, bu iki ırmaktan kalbe su akar. Sevgi… Sevgi… Baktığın ve gördüğün ve işittiğin pis bir şey ise kalbe pis sevgi akar. Temiz bir şeyse kalbe nur sevgisi akar. İlahi sevgi akar. Bakarsan görürsün. Görürsen seversin. Seversen yakın olmak istersin. Yakın olursan öpmek istersin. Yeter mi? Yeter mi kardeşler? Yetmez! O, orada bitmez. Yatmadıkça, beraber zina etmedikçe öpmek falan yetmez. Dokunmak, öpmek yetmez. Erkek ve kadın birbirini arzular. Allah bizi böyle yaratmıştır. Şu hâlde ne yapacağız? Olayı en baştan keseceğiz. Bakma! Bakma! Hazreti Osman Radiyallahu anh bir keramet gösterdi. Halifeliği döneminde bir genç, sohbet meclisine geldi. Biliyorsunuz, halifelerimizin sohbet meclisleri vardı. Her hafta muhakkak insanları toplar, ahaliyi toplar, onlara vaaz verirdi. Cuma vaazının dışında. Delikanlının bir tanesi geldi. Delikanlıya herkesin içinde dedi ki: “Ey genç! Senin gözlerinde zina izi görüyorum. Zina izi görüyorum gözlerinde.” dedi. Bakın bu bir keramettir. O gencin nerede bulunduğunu, kimlerle görüştüğünü bilmiyor halifemiz. Delikanlı dedi ki: “Efendim, ben gelirken yolda bir kadın gördüm, gözlerimi ondan alamadım.” Normalde ilk bakış helaldir, hemen başı çekmek şartıyla. Başı çekmezsen bakmaya devam edersen günah yazmaya başlar bu tarafa. Gözlerimi alamadım. Yani yazmaya devam etti. Muhakkak siz bunu söylüyorsunuz. Genç dedi ki: “Ama mucize kapısı kapandı. Siz bunu nereden bildiniz?” “Evladım, sen Muhammed Aleyhisselam’ın şu hadisini işitmedin mi? Mü’minin ferasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” Allah’ın veli kulları vardır, dostları vardır. Allah bu kullarına bazen bazı durumları, etrafındaki insanlara ait bazı durumları bazen bildirir. Bu durum da bunlardan bir tanesidir. Buna halk arasında ne denir? Keramet… Keramet… Bu da, halifemiz Osman Radiyallahu anh’ın gösterdiği bir keramettir. Kim zina ederse yüzünde bir kara vardır. Ehilleri bilir, ehilleri görür. Kim kadına kıza çok bakmayı severse gözlerinde kara vardır. Işık saçmaz, ışığı gider. Bunu ehli anlayabilir. Şu hâlde kardeşler, isterseniz şayet yüzünüz pak, bembeyaz bir şekilde Allah’a kavuşmak zinadan uzak durun! Allah Teâlâ bizleri korusun.

Neden Tarikata girdim? – Otobiyografi…

Birçok kardeşimiz bize mesajlar atıyor. “İnternette birçok hocayı dinliyoruz hocam fakat tarikat ehli olan hoca sayısı çok az. Sen neden bir tarikata girme ihtiyacı hissettin?” Birçok kardeşim bize bu suali soran mesajları atıyor. Biz de bu kardeşlerimize özetle konuyu anlatıyoruz. Kardeşler ben, rahmetli babacığımın teşvikiyle sekiz yaşında İslam ilimleri öğrenmeye başladım. Devamlı babamın yanında çalışırken o beni çalıştırmama tarafında, Kur’an kursuna yollama tarafındaydı. Ben de istemeye istemeye, babanın sözü kırılmaz, babanın hatırı için Kur’an kursuna giderdim. Allah içimi biliyor, sizden saklayacak değilim. Allah için gitmedim, babamın hatırı için gittim. Ama birinci sene, ikinci sene işler değişti, kalbim döndü. Bir, iki adım attığı için Allah kalbimi çevirdi. Ve Kur’an kursundan zevk almaya, haz almaya başladım Artık babam beni çalıştırmak istediği zaman ben işten kaçıyor ve Kur’an kursuna gidiyordum. Kur’an kursunda dört, beş senem geçti. Allah ona selamet versin, Sadık hocam… İlmihâl bilgilerini, Kur’an ve tecvit bilgilerini bana kim öğretti? Sadık hocam öğretti. Şimdi emeklidir, ne zaman görsem elini öperim. Çok hayırlı bir insandır. Bu ilimleri öğrendikten sonra fıkha merak saldım. Yaşım çok genç olmasına rağmen Osmanlı dönemine ait fıkıh kitapları elime geçti. Hepsini inceledim, okudum. Soru-cevap, soru-cevap. Şeyhülislamlara teba, halk soru soruyor bunlar cevap veriyor. Her soru kafamda başka soru işaretleri uyandırdı, devamlı bu kitapları okudum. Fıkıh ilmi beni hadis imine sevk etti. Fıkıh ilmindeki âlimler, fakihler hükümleri nereden çıkartırlar? Ayet ve hadislerden çıkartırlar. Hadis ilmine merakım uyandı. Kütüb-i Tis’a denilen kitapları araştırdım. Dokuz hadis kitabı. İslam’da Kur’an’dan sonra gelen en önemli kaynak hangisidir? Hadistir. Hadis kitaplarının en başları hangisidir? Kütüb-i Tis’a, dokuz hadis kitabı. En sahih, hasen hadisler buradadır. İmam Buhari’nin, İmam Müslim’in, Ebu Davud’un, Tirmizi’nin, İbrahim Nehai’nin, İmam Malik’in, Ahmet bin Hanbel’in… Dokuz kitap. Bu kitapları inceledim ve oradaki hadisleri ezberlemeye başladım. Fakat ilmim ne kadar artsa da, buraya dikkat edin, kalbim dolmuyordu. Bilgiyi ikinci maddeye geçiremiyordum. İkinci madde neydi? Amel. Amele dökemiyordum. Sekiz yaşından beri dini eğitim alıyorum ve devamlı okuyorum, okumayı çok seven bir adamım ama namaz kılıyor muyum? Bir vakit namaz kılıyorum. On beş yaşına kadar bu kardeşiniz, on beş yaşına kadar bir vakit namaz kıldı. Hangi namaz? Sabah namazı. Namazların da en zorudur. Bu namazlara beni kim alıştırdı? Rahmetli babacığım alıştırdı. Allah kabrini nur etsin inşallah. (Amin) Zorla morla beni her gün sabah namazına götürürdü. O bana alışkanlık hâline geldi ve devamlı olarak bu namazı kıldım, on beş yaşıma kadar. Bir sene, iki sene kaza borcum vardı. Rabbime hamdolsun namaza başladığım an da bu kazaları hemen kapattım. Şimdi kardeşler, düşünün bir adam devamlı kitap okuyor, devamlı sohbet dinliyor, aklını devamlı dolduruyor ama kalbi boş. Öğrendiklerini amele dökemiyor. Ne zamana kadar bu hâl devam etti biz de? Tasavvuf yoluna girinceye kadar. Namazlarda istikrar sağlayamama rağmen Kur’an okumada çok istikrarlıydım. Her akşam yatmadan önce dişlerini fırçalamak gibi beş, on sayfa Allah’ın kelimelerini okumadan yatmazdım. Yine bir akşam Kur’an okurken geldi Muhammed suresine. Muhammed suresi, yedinci ayet. Yâ eyyuhellezîne âmenû in tensurûllâhe yensurkum ve yusebbit akdâmekum. Bu ayetin üstünde daha önce onlarca defa gitmişimdir. Ama o akşam okurken beynimde şimşekler çaktı. Ayet şöyle diyor: “Ey iman edenler, in tensurûllâh, eğer Allah’a yardım ederseniz; yensurkum, Allah da size yardım eder. ve yusebbit akdâmekum, ayaklarınızı dini üzere sabit kılar. Şimdi bu ayeti okudum, Kur’an’ı kapattım. Ve aklımdan bazı düşünceler geçti. Allah Teala âlemlerden müstağni iken, hiçbir şeye ihtiyacı yokken neden benden yardım istiyor? Ben âciz bir kulum. Yardım ederseniz diyor, in tensurûllâh; yensurkum, o zaman ben de size yardım ederim diyor. Hemen tefsirleri karıştırdım. Ayetleri tefsirlerle okumazsanız kafanıza göre hüküm verirsiniz. Bir mealci bu ayeti okuduğu zaman ne yapar? “Hee bak, Allah’ın benim yardımıma ihtiyacı var.” der. Bir ehlisünnet Müslümanı ne yapar? Dur bir tefsirlere bakayım âlimler bu ayet hakkında ne buyuruyor. Rasulullah bu ayet hakkında ne buyuruyor sallallahu aleyhi ve sellem. Tefsirlere baktım ve gördüm ki, ulema diyor ki: “Allah’ın kendisine yardım değil Allah’ın dinine yardım ederseniz. Bu ayetin manası budur.” Allah’ın dinine yardım kimin muhtaç olduğu bir şeydir? Allah’ın muhtaç olduğu bir şey değil kulun muhtaç olduğu bir şeydir. Eğer kul Allah’ın dinine yardım ederse Allah onun kalbini İslam’a açar ve hidayetini kalbine indirir. Bu sefer İslam’ı yaşamak ona kolaylaşır. Bunu anladım ve idrak ettim. Okumalarım, Kur’an okuyuşlarım devam etti. Bu sefer duygulanarak okumaya başladım. Okurken ağlıyordum, tövbe ediyordum, pişman oluyordum ve devamlı bir dua yapıyordum. “Allah’ım, beni sana daha yakın olacak sevdiğin bir dostunun kapısına yönlendir, bana bir mürşidi kamil nasip et.” Devamlı dualarımda bu temennide bulunuyordum Mevla Teala’ya. Bir gece rüyamda Mehmet Emin Tokadi Hazretlerini gördüm. Onun kabrine gidiyordum. Mübarek, kabrinin başında beni davet ediyordu. Bize gel, diyordu. Rüyamda bu olayı gördükten sonra Unkapanı Zeyrek Yokuşu’na gittim. Mehmet Emin Hazretlerinin kabrini ziyaret ettim, Kur’an okudum ve orada Rabbime bir duada bulundum. “Allah’ım burada yatan sevdiğin bu dostun hürmetine bana bir Hak kapısı nasip et. Kendimi geliştirebileceğim, senin isteyeceğin, istediğin kıvamda olabileceğim bir kapı, bir doğru yol bana nasip et Ya Rabbi.” Orada bu duayı yapınca Allah Teala Hazretleri duamı kabul etti ve beni üstadımız İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi’nin talebeleriyle tanıştırdı. Allah’ın selamı onların üstüne olsun. (Amin) Onların talebelerinin, o mübareğin vekillerinin, halifelerinin sohbetlerine gittim geldim. Beş, altı sene kadar bu böyle devam etti. Bu yılların sonunda Efendi Hazretleri rüyama girdi. Rüyamda karşıma geldi ve bana şöyle dedi: “Evladım, Allah’ın kullarına hizmet etmen lazım. Allah’ın kullarına hizmet etmen lazım.” Bu rüyayı gördükten sonra tebliğime daha bir sarıldım. O sohbetler esnasında, o tasavvuf yoluna girmem ile beraber, o zikir dersini almamla beraber bilgilerim kalbine inmeye başladı. Hemen birinci, ikinci sohbette namaza başladım. Dikkat buyurun! Yıllar boyunca düşündüğüm, okuduğum, dinlediğim bilgiler beni namaza başlatamadı. Bir tarikat meclisine, bir tasavvuf sohbetine gittim; birinci, ikinci sohbette hemen beş vakit namaza başladım. Ve hemen kaza borçlarımı kapatmaya başladım. Bir ya da iki sene içinde bütün kaza borçlarımı kapattım. Zikir dersi ile beraber, okuyuşlarla, sohbet dinleyişlerle beraber hem ilmî olarak hem manevi olarak Rabbime hamdolsun gelişmeye devam ettik. Sonra tebliğe ağırlık verdik. Üstadımızdan bu hayır duayı aldıktan sonra tebliğimiz daha bir kuvvetlendi. O zamana kadar, tarikata girinceye kadar ilmimiz olmasına rağmen tebliğden hep kaçtım. Hep uzak durdum. Bunun iki tane sebebi vardı. Birincisi, dilimdeki kekemelik. Bizim geçmişimizi tanıyanlar bilirler. Dilimde sekteme vardı. Çok hızlı konuşurdum ve çok takılırdım. Bu, birinci sebepti. İkinci sebep neydi? İslam’ı yaşamanın verdiği öz güvensizlik. Bir adam Allah’ın dinini yaşamıyorsa ne kadar bilirse bilsin konuşmak istemez. Çünkü ben bu adama namazı tarif edeceğim, ben kılamıyorum. Utanır. Bu öz güvensizlikten dolayı ve dildeki sorundan dolayı bu vazifeden hep kaçtım. Ama tasavvufa girince, velilerden hayır dua alınca, şeyhimden de desturu alınca işler değişti. O kekeme olan dilimiz bülbüle döndü, Allah’a hamdüsenalar olsun. Konuşmamız gereken ne varsa Allah Teala bize ilham etti. Büyüklerimizin de hayır duasıyla bunu konuştuk, insanları İslam’a davet ettik. İnsanlar her gün bize hayır dua mesajları gönderiyor. Şükranlarını sunuyorlar, teşekkür ediyorlar. Namaza başladım diyenler, mezhepsizlikten kurtuldum diyenler, şu sapkının peşindeydim tövbe ettim diyenler… Şii idim tövbe ettim, Vehhabi-Selefiydim tövbe ettim diyenler, canlı bomba olacaktım tövbe ettim diyenler… Canlı bomba! Adam sohbetimizi seyretmese gelecek burada yüz kişinin arasına dalacak. Allah’a hamdüsenalar olsun çok güzel hayırlara vesile olduk. İnşallah bundan sonra bu istikametimizi bozmazsak, Allah’ta bu dini üzere ayaklarımızı sabit kılarsa, kaymazsak çok daha güzel hayırlara vesile olacağız. (İnşallah) Rabbim bize yardım etsin. (Amin) Amin ya Muin. İşte kardeşler, tasavvuf, tarikat bir yaşam okuludur. Tarikat ne yetiştirir? Mücahit yetiştirir. Evinde miskin miskin duran Müslümanı alır; öz güvensiz, bitkin, iki kelimeyi peşi peşine getiremeyecek Müslümanı alır bir mücahite dönüştürür. Kelleyi koltuğa almış, başına ne geleceğini düşünmeyen, bir tek şey düşünen: Bugün kaç tane Müslümana vesile olabilirim. Bu adama Mücahit denir. Tarikat adamı bu şekle sokuyor. Allah Teala hepimize bu bilinci versin inşallah. (Amin) Amin ya Muin.

“Allah, hiçbir erkeğin içine iki kalp koymadı” – Karım çok huysuz! / Kerem Önder

Şimdi, Mevla Teâlâ Hazretleri Ahzâb Suresi’nde bir meseleden bahsediyor. Diyor ki: “Mâ cealallâhu li raculin min kalbeyni fî cevfihî…” (Ahzâb, 4) Allah hiçbir erkeğin içine iki tane kalp koymamıştır. Bakın! Mevla Teâlâ birçok farklı ayette, hiçbir sinede iki tane kalp yaratmamıştır tabirini kullanıyor. Ama Allah, bu ayeti kerimede: “Hiçbir erkeğin içine iki tane kalp koymamıştır.” diyor. Neden burada erkek tabirini kullanıyor? Halbuki ayetin geri kalanı zıhâr ile alakalıdır, kadınlarla alakalıdır. Kadınlardan bahsediyor ama bu ayetin başında erkek tabirini kullanıyor. Ve erkeğin bedenin içinde iki tane kalp olmadığını söylüyor. Neden? Kadını burada dışlıyor, kadını olayın dışında tutuyor. Kardeşler, erkek hamile kalabilir mi? Kalamaz. Kadın hamile kalır mı? Soy kadından devam eder. Erkekle cima eder ama hamile kalan erkek değildir, kadındır. Kadın hamile kaldığı zaman bedeninde bir olan kalp sayısı kaç olur? İki olur. Allah Teâla’nın bu ayeti kerimede, hiçbir insanda dememesinin sebebi… Raculin diyor, Mâ cealallâhu li raculin (hiçbir erkekte) Demesinin sebebi ne? Erkek hamile kalmaz. Erkeğin bedeninde iki tane kalp olmaz. Ama kadın hamile kaldığı anda -bir, kendi kalbi; iki, karnındaki bebeğin kalbi olmak üzere- iki tane kalbi olur. Bu Allah’ın Kur’an’da kullandığı ince dilin bir misalidir, bir örneğidir. Allah Teâlâ Hazretleri kadını çok latif yaratmıştır. Çok hassas, çok ince, çok özel yaratmıştır. Çok kırılgandır. Efendimiz Aleyhisselam bunu nasıl anlatıyor? “Allah, Havva’yı Adem’in kaburga kemiğinden yaratmıştır. O kemik eğridir.” Bakın, tabire bakın! O kemik eğridir. Düzeltmeye kalkmayın kırarsınız. Birçok erkek, hanımında beğenmediği birçok huyu yüzüne vuruyor. Beğenmediğimiz huyları olacak mı hocam? Kesinlikle olacak. Yirmi yaşına gelinceye kadar başka bir evde yaşamış bir kadın… Başka adetler, başka gelenekler, başka bir rutin. Yirmi yaşına gelinceye kadar başka bir evde yaşamış erkek… Farklı bir yaşam tarzı. Ortak nokta çok ama ortak olmayan nokta çok daha fazla. Bu ikisi beraber bir eve giriyor ve hayatlarının geri kalanını beraber götürmeye çalışıyorlar. Anlaşamadıkları noktalar olacak mı? Kesinlikle olacak. Ve bu noktalardan bazıları ölünceye kadar da devam edecek. Şimdi, hanımınızda beğenmediğiniz huylarınız olacak mı? Karşı tarafın beğenmediğiniz huyları olacak mı? Olacak. Ben mükemmeli arıyorum hocam, bir tane bile beğenmediğim huyu varsa ben evlenmem! Çok beklersin. Hayatının sonuna kadar bekâr yaşarsın. Böyle bir hayat yok. Aynı şeyler kadınlar için de geçerlidir. Kadın da erkekte beğenmediği birçok şey görecektir. Ama biz sabır edeceğiz. Çünkü beğenmediğimiz şeylerin olduğu yer bu dünyadır. Ahirette aynı kadınla evli kalacağız. Ahirette hanımımızda beğenmediğimiz ne kadar huy varsa Allah hepsini tertemiz yapacak. Orada birbirimizde beğenmediğimiz şeyler olmayacak. Huyların tamamı yok edilecek. Karadenizli… Hanımı diyor ki kocasına: “Öldükten sonra ben senle cennete gelmem. Ben ayrı bir yerde yaşarım. Ben cennete gidersem, Allah izin verirse senin bulunduğun yere gelmem.” diyor. Bu cehalet örneğidir. İslamiyet’te kadınla koca evli olarak ölmüşlerse ve kadın başka birisi ile evlenmemiş ise muhakkak o koca ile birlikte cennete gidecektir. Eğer terazide sevapları fazla gelirse. Ama hocam ben bu adamdan bıktım. Kadınların şu anda, kadınlar arasında yaptığı muhabbetlerden bir tanesi ne? Yine örtüyü kaldırıyorlar. Ben bu adamdan bıktım, cennete gitsem ben bunun yüzüne bakmam! Kocalarını güya diğer kadınların yanında aşağılıyorlar. Ablacım, kocanda beğenmediğinin kaç tane huy var? Yirmi tane mi? Bu yirmi huyun tamamı cennette tertemiz olacak. Onda beğenmediğin hiçbir şey olmayacak. Çünkü cennet öyle bir yerdir ki sevmediğimiz, beğenmediğimiz hiçbir şeyin olmadığı bir yer burası. Allah böyle yaratmış. Şu hâlde, sen insanlara kocanın kötü ahlaklarını söyleme. Rasulullah Aleyhisselam’ın bir hadisi ile bunu yakınlaştırayım. “Hanımınızın beğenmediğiniz ahlaklarını yüzüne vurmayın. Çünkü her ne kadar beğenmediğiniz huyları olsa da beğendiğiniz huyları bunlardan daha fazladır.” İnsaflıca düşünelim kardeşler. Allah aşkına evli kardeşlere sesleniyorum! Bekârlar, inşallah en yakın zamanda evlenecekler. İnsaflıca düşünün, hepimizin hanımı var. Beğenmediğiniz huyları var mı? Var. Ama bir teraziye koyun. Bu benim hanımımda beğendiklerim mi daha fazla beğenmediklerim mi? Vallahi biraz vicdanınız varsa beğendiğiniz üç misli, dört mislidir beğenmediğiniz huylardan. Kesinlikle böyledir. Standart budur. Şu hâlde nankörlük yapmanın âlemi yoktur. O beğenmediğin huyları da yumuşak bir şekilde ikaz edeceksin. Bunu böyle yapsan daha iyi olur hatun. Ben bundan rahatsız oluyorum. İçinde biriktirme! Biriktirdikçe kine dönüşüyor. Kine dönüştüğü zaman ne oluyor? Kalp kirleniyor. Kalp kirlendiği zaman ne oluyor? Öfke, düşmanlık, kavgalar, seslerin yükseltilmesi… Mesafeler açılıyor ondan sonra kilit kelime çıkıyor. “Seni boşadım!” Bu kelime çıktığı anda geri dönüşün olmuyor.

İbadette zevk almamızı engelleyen sebepler neler? – 1 milyon sevap kazan!

Nasıl kurtulabiliriz? Onu da anlat hocam bize. Zevk alamamaktan… Tamam biz avam mesabesindeyiz daha bu Allah yolunun başındayız. Zevk almak istiyoruz. O ihlas mertebesine erişemedik. Yahut da etrafımızda zevk almak isteyen, yeni namaza başlayan, yeni sohbete başlayan insanlar var. Bunların zevk alamamasının sebepleri nelerdir? Bu sebepleri biraz açar mısın? Bir iki madde anlatayım. Sebeplerden bir tanesi, ibadetin mahiyetini bilmemesidir. Namaz ibadeti mesela… Allah’ımızın Kur’an’da en çok zikrettiği ibadet. Namaz… sonra zikir… Bir adam niye namaz kılmaz, niye zikretmez? Namazın ve zikrin ehemmiyetini bilmediği için. Bunun kıymetini, önemini bilse bu adam namazı çok keyifle kılar. Zikri çok keyifle yapar. Ehemmiyetini biliyor, getirisini biliyor. Geçen hafta bir kardeşim mesaj yollamış. ”Hocam!” dedi. ”Sohbetinde bir milyon sevap hadisini söyledin… Onu sohbetin içinden cımbızla çektim.” diyor. ”Her gün işime gittiğim anda, dükkanıma, masama oturduğum anda o zikri yapıyorum ve bir milyon sevap aldığımı düşünüyorum… Allah senden bin kere razı olsun.” Bu hafta bir tane mesaj geldi kardeşimden. Diğer gelen soruların yanında bu mesaj beni çok keyiflendirdi. İçerden en hikmetli, en cebimize yarayan meseleyi çekip almış. Kıymetini öğrendi. Şimdi bak, kıymetini öğrendiği için bu adam bu zikri her gün yapıyor. Her gün 1 milyon TL cebine girse yaptığın bir iş ile, sen o işi yapmaz mısın Müslüman? Asla kaçırmazsın o işi. Asla! Her gün bir milyon sevap diyor Allah’ın Resulü. O hiçbir şeyde yalan söylemedi Müslüman kardeşim. Kâfirlere hiçbir zaman yalan söylemedi. Müslümanlara hiçbir zaman yalan söylemedi. O hep doğruydu. Sadık haber veren bir Peygamberdi. Şu halde bize diyor ki: ”Çarşıya gittiğinizde, pazara gittiğinizde, ticarete gittiğinizde bunu yaparsanız bir milyon sevap alırsınız.” İşte bu adam bu ibadetin mahiyetini öğrendiği için bunu terk etmez. Mahiyetini bildiği için ona çok ehemmiyet verir, önem verir. Bu ona feyiz olarak huzur olarak zevk olarak döner. Zevk alamamanın sebeplerinden bir tanesi ne yine? Kötü ortamlarda bulunması. Bir adamın kendisi ne kadar iyi bir insan olursa olsun kötü arkadaşlarla bulunursa kirlenmekten korunamaz. Bu iş tıpkı sağlam elmaların yanına çürük elmayı koymaya benzer. Üç tane arkadaşın var, ikisi sağlam biri çürük. İkisi sağlam biri çürük. O çürüğü aranızdan uzaklaştırın. Çünkü o çürük ehli bidat ise sağlamları bozar. Çünkü şeytanın yoluna gitmek, Allah’ın yoluna gitmekten daha kolaydır. Örnek mi? Bir kasa elmanın içine iki tane çürük elma koyun. Kasadaki 40 tane sağlam elma olsun. Bir hafta sonra gidin elmalara bakın. Kaç tanesini bozmuş? ”Hocam şu olamaz mı? Sağlam elmalar çürüğü düzeltemez mi?” Eşyanın tabiatına aykırı. Sağlam elma çürüğü düzeltemez, çürük sağlamı bozar. Çünkü bozulmak düzelmekten ve düzeltmekten çok daha kolaydır. Allah tabiatı böyle yaratmıştır. Şu halde ne yapacaksın? Ehli bidat bir arkadaşın varsa uzak duracaksın, mesafe koyacaksın. ”Dur hocam, benim ilmim çok ilerledi. Sohbetlerde üç beş yıldır gelip gidiyorum çok şey öğrendim ben onu düzeltirim.” Hiç uğraşma, sen alimlerden nakiller yap… sohbetini paylaş, ilmi durumları paylaş, kitap hediye et ama diyaloğa girme. Diyaloğa girme çünkü onun yanında şeytan var. Senin yanında kim var? Hiç kimse yok. Şu halde kardeşler haz alabilmek için ortamımıza dikkat edeceğiz. Arkadaşlarımıza dikkat edeceğiz. Mesela namazın şartlarından bir tanesi nedir İslam fıkhında? Hadesten taharet, necasetten taharet. Hadesten taharet bedenin temizliği. Bedenimizin temiz olması gerekiyor. Necasetten taharet ne? Namazı kıldığın yer temiz olacak. Senin bedenin temiz, elbiselerin gıcır bu namazın olur mu? Olur. Ama namaz kıldığın yerde necaset var, köpek gelmiş pislemiş… arkadaş gelmiş pisliği almış ama halının üstünde hala pislik var, koku geliyor. Bunun üzerinde namaz olur mu? Olmaz. Necaseti galizadır o, namazın geçersiz olur. Tıpkı bunun gibidir huzur, zevk ve haz… Bozuk bir ortamda, gıybetin yapıldığı bir ortamda, devamlı çalışan bir adam nasıl zevk alsın? Arızalanmış. Ruhu, kalbi arızalanıyor. Devamlı şehvetin konuşulduğu bir ortam diyor. Hayal edin. Çalıştığınız yerde devamlı şehvet konuşuluyor. ”Akşam bir program seyrettim filmde bir kızlar vardı be neydi o ya!” Sen hiç o diyaloğa girmiyorsun ama bu kulaktır, bu işitir. İşittiği anda bir havuza akan ırmak gibi… Pislik işitirsen kalp havuzundaki o suya pislikli su akar ve havuzun kirlenmeye başlar. Ondan sonra namaza bir durursun aklına hatırına şehvet geldi gıybet gelir, küfür gelir, öfke gelir, hiddet gelir. Bunlar hep aldığımız hazzı ve zevki engelleyen meseleler. Bir mesele daha vardır. Nedir o? Kalbimizde herhangi bir arıza varsa haz alamıyoruz. Neye benzer bu? Bir adamın ağzında bir yara varsa… Ağzımızın içinde birçoğumuzun bazen yara olur. Vitamin eksikliğinden olur genelde bu. Ağzının içinde yara olduğu zaman istediğin kadar kaliteli bir lokantaya git. En güzel yemeği ye. Zevk alabilir misin? Alamazsın. Neden? Yara var, acı hissediyorsun. En sevdiğin şey iskender ve peşinden gelecek olan bir künefe… ama garsona diyorsun ki: ”Künefeyi getirme.” zevk almıyorum ki. Acı var… Her çiğnememde acı hissediyorum. İskenderin keyfini, etin lezzetini, o üzerine dökülen tereyağının lezzetini alamıyorum. Bu hafta bir kardeşime gideceğim iskender yemeğe. Kardeşler kusura bakmayın. Özlemişim iskenderi. Geleceğim bir tanenize. Bakalım Allah’u alem. Kime denk gelirse. Kardeşler, arıza varsa hastalık varsa ağzının içinde lezzet alamazsın. Kalp de bunun gibidir. Kalpte bazı arızalar varsa haz, lezzet, zevk ibadetten alamazsınız. Ancak işin özü şudur ki, geniş akıllı olarak meseleye baktığımız zaman ne deriz? İstediğin kadar lezzet alma o yemeği yemek zorunda mısın değil misin? Yemek zorundasın yoksa yaşayamazsın, yoksa iyileşemezsin. Şu halde istediğin kadar lezzet alma o namazı kılmak zorunda mısın değil misin? Zorundasın, mecbursun. İstediğin kadar lezzet alma. O zikri yapmak zorunda mısın? Sen söz verdin Allah’a. Sen söz verdin Resulullah’a. ”Ben her gün Allah’ımı zikredeceğim… Tıpkı sahabe gibi. Tıpkı alimler gibi, tıpkı veliler gibi. Bir derviş olarak her gün Allah’ımı zikredeceğim.” Söz verdin, sözünü yeme. Benim geldiğim yerde sözünde durmayan adamlara iyi şeyler söylemezler. Şu halde zevk alsan da almasan da ”Allah, Allah, Allah” diyeceksin. Zevk alsan da almasan da bu zekatı vereceksin. Zevk alsan da almasan da namazı kılacaksın, Hacca gideceksin. Allah’ın emri bu. Allah’ın emri bu. Bu emri yerine getirdiğini zaman Allah seni sever. Yerine getirmediğin zaman şeytanla kanki olursun, kol kola girersin. Allah bu adamdan razı gelmez. Mevla Teala hazretleri İslam’ı iyice anlayan, idrak eden, yaşayan, kullardan etsin bizi. Amin ya muin.