KIYAMETİN EN BÜYÜK ALAMETİ GELDİ (Soru-Cevap)

Bütün dünya sizin cümlelerinizi, kelimelerinizi duymasını isteseydiniz ne söylerdiniz? “La İlahe İllallah Muhammedür Rasulullah” derdim Bütün dünyanın buna şahit olması ne demek biliyor musun sen? Senin adın ne? Tekin? Pek Tekin biriymişsin sen, güzel. Sen de öyle yap. ‘Muhammedür Rasulullah’ de gökler bile duysun. Taşlar duysun, denizde balıklar duysun Onlar da sana şahit olsun. Kur’an-ı Kerim’imiz gençler ne diyor? Firavun boğulup gittiğinde, Rabbimiz buyuruyor ki; “Fema beket aleyhissemaü vel ard” (Ne gökler ne yerler ağlamadı onun için) diyor (Duhan 29) Zaten gök kime ağlar ki diyemiyorsun. Toprak ağlar mı? Meğerki mesele şuymuş Bir mü’min bir yerde secde ettiyse o toprak kıyamet günü o mü’mini arar şahit olurmuş. O mü’min bir daha gelmediği anlaşılınca toprak aleminde, gökteki hava cisimlerinde “o mü’min öldü, benim üzerimde namaz kılacak, Allah diyecek insan kayboldu” diye toprak ağlarmış Firavun böyle bir şey yapmadığı için kimse ağlamamış Ben isterim ki sesim bütün dünyada duyulsun da peşimden dağlar ağlasın isterim ben. Sen de öyle yap Tekin. Bu güzeldi ya başka güzel sorusu olan yok mu? Günümüzde 2000’li yıllar dedik, müslümanların gidişatını nasıl görüyorsunuz? Ben uzaydan bakmıyorum dünyaya. Dolayısıyla sen ne görüyorsan ben de onu görüyorum Benim kuşbakışı görüşüm yok. Amma… Gençler, Rasulullah (sav)’in hadisi şeriflerini okuyanlar bugünü film izler gibi izlerler. Bugün sizin sıkıntı gördüğünüz şeyler hadislerde uyarı olarak var. Dolayısıyla çok şaşmıyorum. Bundan daha beterini de bekliyorum. Bu görüntünün daha beterini de bekliyorum. Ama umudum da artıyor bu arada. Neden artıyor? Çünkü ne olursa olsun, durum ne kadar kötü olursa olsun Allah, O’na koşanı geri göndermiyor. Beni de gerisi ilgilendirmiyor zaten. – Şimdi hocam ahir zamandayız dedik, – hani 2000’li yıllardayız dedik… – Genelde bu yılları ahir zaman olarak kullanıyoruz. – Sizin gerçekleştiğini düşündüğünüz kıyamet alametleri var mı? En büyüğü, bir numaralı kıyamet alameti Peygamber Efendimizin (s.a.v.) gönderilmesidir. Kıyamet Peygamberi Ve buyuruyor ki Peygamberimiz (s.a.v.) “Benim gönderildiğim zamanla kıyamet arasındaki mesafe, ikindi vakti ile akşam namazı arasındaki mesafe kadardır.” diyor. Rakam vermiyor ama 24 saatlik günde ikindi ile akşam arasında ne kadar vakit var? Yaz aylarında üç saat var. Üç, üç buçuk saat 24 saatin hadi dört saat diyelim. Yirmisi geçmiş dördü kalmış Efendimiz (s.a.v.) geldiğinde. Onun üzerinden de 1400 sene geçmiş Kıyamete yirmi sene var diyenin aklına şaşarım. Ne karışıyorsun Allah’ın işine Ama on bin sene var diyende de akıl yok. Gayba ait bir konu Ama kıyametin, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kadar net bir alameti yoktur. Onun dışında o düzeyde olmayan alametler var. Mesela; kadınların iş yeri açmaları, kocalarının parasına karışmaları kıyamet alametleri olarak Buhari’de hadis diye geçiyor. Bunun gibi pek çok alametler ne yazık ki gözümüzün önünde olduğu halde ibret alamıyoruz. Arkadaşlar alametinden çok benim ona hazırlığım önemli Hiçbir alameti de olmasa ben hazır olmalıyım çünkü en büyük kıyamet benim ölümümdür Benden sonra banane kıyametten Diye düşünmemiz lazım – Hocam şimdi hane içinde eşlerin birbiriyle olan tartışmaları illaki her evde oluyordur Bu kadar bekarın sorusu mu bu? Gençleri ürkütme sen ona göre dikkatli sor. – İşte ben onun çözümü için bir soru sormak istedim. Bu garibanların tezgahı yok nesini soruyorsun – Ona göre önlem alırlar hocam onlar da Zenginin malı züğürdün tesellisi olurmuş neyse sor sor hadi. Söz sende kaldı – Hocam bu öfke problemini nasıl çözebiliriz? – En ufak bir şeyden tartışma çıktığında bunu büyütüyoruz – Evet bunla alakalı durumlar var – Hani yok mekanı terk edin, susun vs. ama; bunu da beceremiyorsak ne yapabiliriz bununla ilgili? Arkadaşlar bekarlar beni dinlesin. Evliler laf dinlemez. Bunlar her şeyi bildiğini düşünüyorlar. Bekar var mı, parmaklarını bir göreyim bekarların Aman Allah’ım ya Aman aman aman Hiç sormadım kabul edin Bekar kardeşlerim bu ağabeyiniz İnşallah uzun yıllar yaşar, sizin evinize bir çorba içmeye gelir. Ama görünen köy kılavuz istemez Fatihadan unutmayın bu ağabeyinizi Şu sözümü hatırlayın o gün Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Saliha bir kadınla yani Allah’tan korkarak yaşayan bir kadınla evlenen, dininin %50’sini tamamlamıştır.” diyor Gerisinde de Allah’tan korksun cennete girsin diyor. Arkadaşlar Bana bir İslamiyetin emirlerini sayın desem Namaz, oruç, haç, zekat, anaya babaya itaat Kur’an okumak, kurban kesmek, sadaka vermek, fitre vermek, itikafa girmek, Teravih kılmak, cuma namazı kılmak, tesettüre girmek… Yav sayıyorsun sayıyorsun kaç tane emir var. Kadın %50’sini oluşturuyor bunların. Ben o zaman diyorum ki sana Ey bekar Başka kimse yok da burada, hey hepiniz İslamiyet adına yapacağın her ne varsa onların toplamı kadar aile seni yoracak. Buna hazır değilsen evlenme. Namazdan, oruçtan ne biliyorsan İslam olarak, yaz bir kenara. Onların toplamının psikolojik veya biyolojik ağırlığını ölç, fiziksel ağırlığını ölç. Evlilik o kadardır. Neden? Allah buna Cennet veriyor. Ucuz değil ki cennet, boşuna da değil bedava da değil. Cehennem de boşuna değil tabi. Dolayısıyla evlenenler “Ey Allah’ım! Bu kadından bu erkekten yani karı koca kimse, ben bir şey istemiyorum. Ben senin adına nikahlandım. Senden isterim ben.” derse karşısındaki kim olursa olsun Allah’ın izniyle o yuva dağılmaz. Şimdi çok önemli olarak bir sorunumuz var bizim. Cep telefonu diye bir şey icat oldu. Yemeği oradan sipariş veriyorsun, okul puanını oradan öğreniyorsun, üniversite sonuçları oradan çıkıyor, hesabı oradan yapıyorsun, dııınk karşına çıkıyor. Kadını da öyle zannediyor erkekler. Kıyamete kadar öyle bir kadın olmayacak, Cennette huriler öyle olacak. Beklenti yanılgısı bu. Bundan tövbe et sen. Kardeşlerim, Peygamber Efendimiz (sav) kainatın efendisi, ama hanımlarıyla sıkıntıları oldu. Hatice anamızla olmadı sadece. Kapıya atmadı onları Bir şeyi unutmayın. Kur’an-ı Kerim insanlığın en kötüsü olarak iki kişiyi gösteriyor. En kötü insan onlar diyor: Nuh(a.s)’ın karısı, Lut(a.s)’ın karısı Allah 25 insanı örnek gösteriyor bize. Nuh (a.s) bu 25’in ilk beşinde. Asırlarca karısı baş belası olmuş. Lut (a.s)’ın karısı en kötü kadın, zalimlikte. Ahlakta değil ama. Bir Peygamberin karısı için öyle aklınıza gelen kötü kadın rolü olmaz. Ama boşarım seni sözünü duymamış bu kadınlar kocalarından. Nuh (a.s) boşamak kelimesini kullanmadı hiç. Düşünmeye değmez mi bu? Kafirlere sabrettiği gibi karısına da sabretti. Müslümanlar olarak israil ve amerika ile boğuşmaya hazır, evdeki kadınla sabırda boğuşmaya hazır değilsen bir çelişki yaşıyorsun demektir. İşte buna ben beklenti yanılgısı diyorum. Öyle bir evlilik yok. Öyle bir evliliği Peygamberler yapamadı ki sen yapacaksın. Bir şeyi size anlatayım Nikah yapılırken hiç bulundunuz mu, dini nikah kıyılırken? Nasıl dua ettiklerini gördünüz mü hiç? İman mısınız? (Evet) Nikah kıydın mı hocam hiç? (Yani) Duanda; “Yarabbi, Ali ile Fatıma arasındaki mutluluğu bunlara nasip et diyor musun? (Diyorum) Duyuyor musunuz? Ali’ye Ebu Turab deniyor mu? Ne demek Ebu Turab? Topraklı adam demek. Niye öyle demişler ona? Çünkü gelmiş mescitte yüz üstü yatmış toprağın üstüne, sinirden patlıyor kafası Efendimiz (s.a.v) gelmiş; “Ey toprak baba, burada ne yatıyorsun.” demiş. Niye? Fatıma ile kavga etmiş, camiye kaçmış. Hoca da dua ediyor, “Ya Rabbi Ali ile Fatıma arasındaki mutluluğu nasip eyle.” Doğru, mutluluk vardı ama öyle olmadı hep. Mescide kaçtı Ali. Bunu da nereden öğrendi Efendimiz? Kızını ziyarete gitti. ‘Damadım nerede?’ dedi, “Camiye gitti.” dedi. Hayat bu çünkü, hayat. Medine’de de hayat yaşandı. Ali de olsan hayatı yaşayacaksın. Hangisi haklıydı hangisi haksızdı, onu boşver sen Fırtına koparmadılar buna. Efendimiz onu orada uyardı, gitti evine. Selamünaleyküm. Kapandı o iş. Biz bunun mücadelesini, yoğunlaştırıyoruz ki böyle şeytan bayram etsin diye. Bu beklentiden vazgeçen en sevimsiz, geçimsiz kadınla ve kocayla yaşar Allah’ın izniyle. Ama işte telefondan, internetten her şeyi sipariş verir gibi mutluluk sipariş vereceğine inanıyorsan sen bekle biraz. Biraz şöyle bekle; İsrafil (a.s) bir üfürecek dünya yıkılacak. Sonra bir daha üfürecek insanlar mezardan kalkacak. Ondan sonra mahşer kurulacak. Milyonlarca sene sıraya girilecek. İnşaallah imanla öldüğün için cennete gideceksin. Huriler öyle tam aradığın gibi. Biraz bekleteceğim ama sabır. Kardeşler, Allah sizden razı olsun Dilerim Rabbimden Cennette de böyle buluşalım (İnşallah) Orada Allah’ın dostlarını gidelim, görelim, Onlar bizi davet etsinler, Ali’yi görelim, Fatıma’yı görelim… Orada mahremiyet olmayacak, değil mi? Fatıma annemizin elini öpebilecek miyiz mesela? Ne demek ”Bilmiyoruz”? Gençler, şeriat burada var orada yok Orada yok Allah’a emanet olun. Selamünaleyküm.


Almanca

Wenn sie wollen würden, dass die ganze Welt ihre Sätze, Wörter hört, was würden sie sagen? Ich würde: “La İlahe İllallah Muhammedür Rasulullah” sagen (“Ich bezeuge, dass es keinen anderen Gott gibt außer Allah, und dass Mohamed sein Diener und Gesandter ist.”) Weißt du, was es heißt, dass die ganze Welt das hört? Was ist dein Name? Tekin? Du bist wohl ein sehr Ruhiger (tekin = ruhig), schön. Mach du es auch so. Sag “Muhammedür Rasulullah” (Mohamed ist sein Diener und Gesandter), das soll der Himmel hören. Das sollen die Steine, die Fische im Meer hören, und die sollen Zeuge für dich sein. Was sagt unser Koran? Als der Pharao ertrank, sagt unser Herr: “Fema beket aleyhissemaü vel ard” (Weder Himmel noch Erde weinte über sie”; Duhan 29) Du kannst nicht sagen: “Für wen würde der Himmel denn schon weinen? Kann die Erde weinen? Indessen ist die Sache aber eigentlich folgende: Wenn ein Gläubiger auf einem Boden gebetet hat, wird dieser Boden am Tag des Jüngsten Gerichts diesen Gläubigen suchen und Zeuge für dich sein. Wenn bei der Welt der Erde und bei der Materie im Himmel gemerkt wird, dass ein Gläubiger nicht mehr kommt, wird die Erde “Der Gläubige ist gestorben, der Mensch, der auf mir sein Gebet verrichtet und Allah sagt, ist verschwunden”, sagen und weinen, Weil der Pharao solche Sachen nicht getan hat, hat niemand geweint, Ich würde wollen, dass meine Stimme von der ganzen Welt gehört wird und Berge mir hinterher weinen. Mach du es genau so, Tekin. Das war schön, hat niemand noch eine schöne Frage? Heutzutage, wir haben die 2000er erwähnt, wie sehen sie die Entwicklung der Muslime? Ich gucke nicht vom Weltall aus auf die Welt. Daher sehe ich genau das, was du auch siehst, ich habe keine Vogelsicht. Aber… Die Leute, die die Hadithe des Gesandten lesen, schauen dem Heute wie ein Film zu. Das, was ihr heute als Mangel seht, gibt es als Warnung in den Hadithen. Deswegen wundere ich mich nicht sehr. Ich erwarte auch Schlimmeres als das. Ich erwarte eine noch schlimmere Aussicht. Aber gleichzeitig steigt auch meine Hoffnung. Warum steigt sie? Weil, Egal was passiert, wie schlimm die Lage auch ist, schickt Allah denjenigen, der zu ihm rennt, nicht zurück. Der Rest interessiert mich eh nicht. – Nun, wir haben das Ende der Welt erwähnt, – wir haben eben die 2000er gesagt… -allgemein nutzen wir diese Jahre als das Ende der Welt. – Gibt es Zeichen für den Jüngsten Tag, bei denen Sie denken, dass diese sich bereits bewahrheiten? Das größte, das erste Zeichen für de Jüngsten Tag ist, dass unser Prophet (s.a.v) weggeschickt wurde. Der Prophet des Jüngsten Tages, und unser Prophet (s.a.v) sagt: “Der Abstand zwischen der Zeit, zu der ich geschickt wurde und dem Jüngsten Gericht, ist wie der zwischen dem Nachmittagsgebet und dem Abendgebet.” Er erwähnt keine Zahl, aber wie viel Zeit ist an einem 24-stündigen Tag zwischen Nachmittag und Abend? In den Sommermonaten sind es drei Stunden. Drei, dreieinhalb Stunden, von 24 Stunden, sagen wir mal es sind vier Stunden. 20 davon sind die Vergangenheit und vier sind übrig geblieben, als unser Prophet gegangen ist. Das ist 1400 Jahre her, Ich wäre überrascht über die Intelligenz jener, die sagen, dass der jüngste Tag in 20 Jahren ist. Was mischst du dich in die Arbeit Allahs ein, aber auch die, die sagen, es sind noch 10 000 Jahre, haben keinen Verstand. Es ist ein Thema, das dem Ungesehenen zugehörig ist, aber der jüngste Tag hat kein so deutliches Zeichen wie unseren Propheten. Abgesehen davon gibt es Zeichen, die nicht auf demselben Niveau sind. Zum Beispiel: dass Frauen Arbeitsstellen öffnen und sich in Geldangelegenheiten ihrer Männer einmischen, steht in den Buhari Hadithen. Obwohl in solcher Art sehr viele Zeichen vor unseren Augen sind, können wir leider keine Lehre daraus ziehen. Freunde, wichtiger als die Zeichen sind die Vorbereitungen, die man dafür trifft, selbst, wenn es keine Zeichen gibt, die zu sehen sind, muss ich vorbereitet sein, denn der größte jüngste Tag ist mein Tod, was juckt mich der Tag des jüngsten Gerichts nach meinem Tod, so müssen wir denken, – Nun gibt es im Haus sicherlich Streitereien zwischen Ehepartnern, Ist das die Frage von so vielen Singles hier? Erschrecke die Jugendlichen nicht, frage demnach vorsichtig. – Ja ich wollte etwas für die Lösung davon fragen. Diese Armen haben keine Theke (im Sinne von sie sind nicht mal verheiratet), was fragst du darüber – Sie können sich ja dementsprechend darauf vorbereiten Die Ware der Reichen ist wohl der schwache Trost, wie auch immer los frag. Das Wort ist bei dir, – Wie kann man das Wut-Problem lösen? – Bei der kleinsten Streiterei komplizieren wir es, – Ja es gibt solche Situationen – Man kann zum Beispiel den Ort verlassen usw., aber wenn wir auch das nicht hinkriegen, was können wir dann machen? Freunde, die Singles sollen mir zuhören. Die Verheirateten hören nie zu. Sie denken, dass sie alles schon wissen. Gibt es hier Singles, zeigt auf, Oh mein Gott, oh man Nehmen wir an ich hab das erst gar nicht gefragt, Meine ledigen Brüder, ich als euer Bruder werde – so Allah will -lange Jahre leben, und zu euch nach Hause kommen, um bei euch Suppe zu essen. Aber was man von Weitem erkennt, bedarf keiner Erklärung, Vergisst bei euren Fatihas nicht diese Bruder, und erinnert euch an dem Tag an folgenden Satz: Unser Prophet (s.a.v) sagt; “Wer mit einer gerechten Frau, also einer Frau, die ihr Leben mit Gottesfurcht lebt, heiratet, hat 50% seiner Religion vervollständigt.” Und für den Rest soll er gottesfürchtig sein und ins Paradies eintreten. Freunde wenn ich sagen würde, dass ihr mir die Befehle des Islams aufzählen sollt Das Gebet, Fasten, Pilgern, Spenden, Gehorsam gegenüber Mutter und Vater, den Koran lesen, opfern, Almosen geben, in die Itikaf gehen, Teravih beten, das Freitagsgebet verrichten, sich bedecken… Du zählst und zählst, man wie viele Befehle es gibt. Die Frau bildet 50% von diesen. Und ich sage dir demnach, Oh du Lediger, hier gibt es niemand anderen, Oh ihr alle so viel es im Namen des Islams gibt, das du machen kannst, so viel wie die Summe all dieser, so sehr wird deine Familie dich ermüden. Was du vom Gebet, vom Fasten weißt, schreibe es auf. Messe die Summe der psychologischen und biologischen Last, die physische Last dieser. Die Ehe ist so viel. Warum? Allah gibt für sie das Paradies. Das Paradies ist doch nicht günstig, sie ist auch nicht umsonst und gratis. Die Hölle ist natürlich auch nicht umsonst. Wenn diejenigen, die geheiratet haben also “Oh Allah! Ich möchte von dieser Frau, diesem Mann – Je nach dem, wer Mann oder Frau ist – nichts haben. Ich habe in deinem Namen geheiratet. Ich möchte von dir.” sagt wird, egal wer ihm gegenüber steht, mit der Erlaubnis Allahs dieses Nest sich nicht auflösen- Nun haben wir ein sehr wichtiges Problem. Es wurde etwas namens Handy erfunden. Du bestellst dein Essen von dort, erfährst deine Punkte in der Schule von da, die Ergebnisse in der Universität werden dort veröffentlicht, du siehst alles sofort. Männer denken, dass auch Frauen so sind. Bis zum Jüngsten Tag wird es nicht so eine Frau geben, Die Jungfrauen im Paradies werden so sein. Das sind Fehleinschätzungen der Erwartungen. Bereue dies. Meine Brüder, unser Prophet (sav), ist der Gebieter aller Welt, aber er hatte Probleme mit seinen Frauen. Nicht nur mit unserer Mutter Hatice. Er hat sie nicht vor die Tür geschmissen, vergisst eines nicht. Der Koran zeigt als das Schlimmste der Menschheit zwei Menschen auf. Er sagt, dass sind die schlechtesten Menschen. Die Frau von Noah (a.s) und die Frau von Lot (a.s), Allah zeigt uns 25 Menschen als Vorbild. Noah (a.s) ist von diesen 25 in den Top Fünf. Seine Frau war Jahrhunderte lang ein Unglück. Lots Frau ist die schlimmste Frau bezüglich Grausamkeit. Aber nicht bezüglich Moral. Zu einer Frau eines Propheten passt nicht die Rolle einer bösen Frau, die euch mal so einfallen würde. Aber diese Frauen haben von ihren Männern nicht den Satz “Ich werde mich von dir scheiden” gehört. Noah (a.s) hat das Wort scheiden nie benutzt. Ist das nicht Wert, darüber nachzudenken? Er hat genau so wie er die Ungläubigen ertragen, seine Frau ertragen. Wenn du als Muslim dazu bereit bist, dich mit Israel und Amerika zu raufen, aber nicht dazu bereit bist mit deiner Frau zu Hause mit der Geduld zu raufen, dann heißt das, dass du in Widerspruch gerätst. Und das nenne ich auch Fehleinschätzung der Erwartungen. So eine Ehe gibt es nicht. So eine Ehe haben nicht mal die Propheten geführt, wie sollst du sie führen. Ich werde euch etwas erzählen, Wart ihr schon mal dabei, als eine Ehe geschlossen wurde, als eine islamische Eheschließung stattgefunden hat? Habt ihr schon mal gesehen, wie sie beten? Sind Sie ein Imam? (Ja) Hast du schon mal eine Ehe geschlossen (Ja) Sagst du in deinem Gebet “Allah, lasse ihnen das Glück, das Ali und Fatma unter sich hatten, zuteil werden”? (Ja, sage ich) Hört ihr das? Wird Ali nicht Ebu Turab genannt? Was heißt Ebu Turab? Es heißt Mann mit Erde. Warum haben sie ihn so genannt? Weil er in den Gebetsraum gegangen ist, sich auf die Erde mit dem Gesicht nach unten gelegt hat, sein Kopf platzt vor Wut, Unser Prophet (s.a.v) kommt; “Oh Vater der Erde, warum liegst du hier”, sagt er. Warum? Er hat mit Fatima gestritten, ist in die Moschee geflüchtet. Und der Hoca betet “Allah, lasse ihnen das Glück, das Ali und Fatma unter sich hatten, zuteil werden” Stimmt, da gab es Glück, aber es war nicht immer so. Ali ist in den Gebetsraum geflüchtet. Und wie hat es unser Prophet erfahren? Er ist seine Tochter besuchen gegangen. “Wo ist mein Schwiegersohn?”, hat er gesagt, Sie hat “Er ist in die Moschee gegangen”, gesagt. Das ist nämlich das Leben. Auch in Medina wurde das Leben gelebt. Selbst wenn du Ali bist, wirst du dein Leben leben. Wer Recht hatte und wer nicht, mach dir nichts draus, sie haben dafür kein Skandal gemacht. Unser Prophet hat ihn dort ermahnt, er ist nach Hause gegangen. Selamünaleyküm. Die Sache war gegessen. Wir erschweren uns die Auseinandersetzung dafür, damit der Teufel feiert. Wer diese Erwartung aufgibt, kann auch mit der unfreundlichsten und ungeselligsten Person leben, so Allah will. Aber wenn du daran glaubst, dass du genau so wie du vom Handy im Internet alles bestellst, auch Glück bestellen wirst, dann warte du noch ein bisschen. Dann warte noch; Israfil (a.s) wird einmal pusten und die Welt wird untergehen. Und dann wird er noch einmal pusten und die Menschen werde von ihren Gräbern auferstehen. Dann wird der Ort des jüngsten Gerichts aufgebaut. Millionen von Jahren werden sich anstellen. So Allah will, wirst du, weil du im Glauben gestorben bist, ins Paradies gehen. Die Jungfrauen im Paradies sind genau so, wie du willst. Ich werde euch warten lassen, aber Geduld. Brüder, möge Allah mit euch zufrieden sein, Ich wünsche mir von meinem Herren, dass wir uns im Paradies auch so versammeln werden (so Allah will) Lasst uns dort zu den Gesandten Allahs gehen, lasst uns sie sehen, sie sollen uns einladen, lasst uns Ali sehen, Fatima sehen… Dort wird es keine Geheimhaltung geben, stimmt’s? Können wir zum Beispiel die Hand unserer Mutter Fatima küssen? Was soll das heißen “Wir wissen es nicht”? Die Scharia gibt es hier, dort nicht dort gibt es sie nicht Allah segne euch. Selamunaleyküm.


Azerice

Bütün dünyadakı ifadələrinizi və sözlərinizi eşitmək istəsəydiniz nə deyərdiniz? “La Ilahe Ilalallah Muhammadur Rasulullah” deyərdim Bütün dünyaya bunun şahidi olmağın nə demək olduğunu bilirsinizmi? Adın nədir Tekin? Sən çoxlarından, gözəlisən. Sən də bunu edirsən. Hətta Məhəmmədur Rəsulallahın səmaları da eşidilməlidir. Daşları eşit, dənizdəki balıqları eşit Qoy sənə də şahid olsunlar. Quranımız gənclərə nə deyir? Firon boğulanda Rəbbimiz buyurur: “Fema beket aleyhissemaü vel ard” (Nə göylər, nə də yerlər onun üçün ağlamadı) deyir (Duha 29) Göy kimin ağladığını deyə bilməzsən? Torpaq ağlayacaqmı? Görünən budur Mömin bir yerə səcdə edərsə o torpaq qiyamət günü möminini axtaracaqdı. Möminin yenidən gəlmədiyi, yer aləmində, göydəki hava cisimlərində olmadığı başa düşüldükdə Torpaq “bu mömin öldü, mənim üçün dua edəcək insan, Allah yox olar” deyərək ağlayardı. Firon belə bir iş görmədiyi üçün heç kim ağlamadı Səsimin bütün dünyada eşidilməsini istəyirəm, amma məndən sonra dağların ağlamağını istəyirəm. Sən bunu et, Təkin. Gözəl idi, yoxsa başqa yaxşı suallarınız var? Bu gün 2000-ci illər dedik, müsəlmanların tərəqqisini necə görürsən? Mən dünyaya kosmosdan baxmıram. Beləliklə, gördükləriniz mənim gördüyüm şeydir Quşun gözü yoxdur. Amma … Gənclər, Rəsulallahın (s.ə.v) hədis şeriflərini oxuyanlar bu gün sanki bir filmə baxırlar. Bu gün çətinlik içində gördüyünüz şeylər hədislərdə bir xəbərdarlıq olaraq var. Buna görə çox təəccüblənmirəm. Bundan daha çox şey gözləyirəm. Bu görüntünün daha pis olacağını gözləyirəm. Ancaq ümidim, getdikcə artır. Niyə artır? Çünki vəziyyət nə qədər pis olsa da Allah Ona tərəf qaçanları geri qaytarmaz. Qalan hər halda mənə aid deyil. – İndi müəllim, axır vaxtlar dedik, – 2000-ci illərdə olduğumuzu dedik … – Biz ümumiyyətlə bu illəri son dövrlər kimi istifadə edirik. – Düşündüyünüz apokalipsis əlamətləri varmı? Ən böyük, bir nömrəli apokalipsis Peyğəmbərimizin (s.ə.v) göndərilməsidir. Qiyamət Peyğəmbəri Və buyurur ki, Peyğəmbərimiz (s.ə.v) “Göndərilən vaxtla apokalipsis arasındakı məsafə günorta vaxtı və axşam namazı arasındakı məsafədir.” deyir. Bu rəqəm vermir, amma 24 saatlıq bir günorta və axşam arasındakı müddət necədir? Yazda üç saat var. Üç, üç yarım saat 24 saatınız dörd saat deyək. Ustadımız (s.ə.v) gələndə onlardan iyirmi dördü qalır. 1400 il keçdi İyirmi il əzab var deyənlərin ağlına heyranam. Allahın işinə nə ilə qarışırsan Ancaq on min il var deyənlərdə ağıl yoxdur. naməlum bir mövzu Lakin apokalipsisdə Peyğəmbərimiz (s.ə.v) qədər açıq bir qüsur yoxdur. Bundan başqa, o səviyyədə olmayan əlamətlər var. Məsələn; Qadınların iş yerlərinə və ərlərinin pullarına açılması Buxaridə apokalipsis əlaməti olaraq hədis adlanır. Təəssüf ki, bu kimi əlamətlər gözlərimizin önündədir, amma imza ala bilmirik. Ona hazırlaşmağım dostlardan daha vacibdir Heç bir işarə olmasa da hazır olmalıyam çünki ən böyük apokalipsis mənim ölümümdür Məndən sonra apokalipsisdən banan Düşünməliyik – Xoca, indi ev təsərrüfatındakı həyat yoldaşlarının mübahisələri hər ailədə baş verir. Bu qədər təkbaşına sual? Gəncləri qorxutma, diqqətlə soruş. Burada onun həlli üçün bir sual vermək istədim. Bu baqotlarda sayğac yoxdur, nə istəyirsən – Ona görə tədbir görürlər. Varlıların varlılarının təsəllisi olduğunuzu soruşun. Söz sənindir – Xoca, bu qəzəb problemini necə həll edək? – Mübahisə bir şeydən çıxanda bunu böyüdürük – Bəli, bununla bağlı vəziyyətlər var – Yer yoxdur, yeri tərk et, bağla və s. amma; Bunu da edə bilmiriksə nə edə bilərik? Dostlar məni dinləyir. Evlidir qulaq asma. Hər şeyi bildiklərini düşünürlər. Tək var, qoy barmaqlarını görüm Ey allahım Vallah Heç vaxt soruşmadım, qəbul et Qardaşlarım sənin qardaşındır Ümid edirəm uzun illər yaşayır, sənin evinə bir şorba üçün gəlir. Ancaq görünən kənd bələdçi istəmir Unutma bu qardaş O gün sözümü xatırla Peyğəmbərimiz (s.ə.v) buyurur; “Saliha, bir qadınla, yəni Allahdan qorxan bir qadınla evlənərək, dininin 50% -ni tamamladı.” deyir Allahdan qorxaraq arxasındakı cənnətə girməli olduğunu söyləyir. Dostlar Mənə İslamın əmrlərini desəm Namaz, oruc, çarmıx, zəkat, ana və ataya itaət Quran oxumaq, qurban vermək, sədəqə vermək, fitrə vermək, qeydiyyatdan keçmək, Təravih qılmaq, cümə namazı qılmaq, hicaba girmək … Neçə sifarişiniz olduğunu hesablayır. Qadınlar bunların 50% -ni təşkil edir. Sonra sənə deyirəm Ey subay Burada başqa heç kim yoxdur, hamınız İslam adı ilə nə edə bilərsən Ailəni cəmi qədər yorursunuz. Buna hazır deyilsinizsə, evlənməyin. İslam olaraq, namazdan və orucdan nə bilirsənsə, yayı bir kənara qoy. Onların cəminin psixoloji və ya bioloji çəkisini ölçün, fiziki ağırlığını ölçün. Evlilik bu qədərdir. Niyə? Allah bunu Cənnətə verir. Cənnət ucuz deyil, heç bir şey üçün deyil, pulsuz da deyil. Əlbəttə, cəhənnəm boş yerə deyil. Beləliklə, evlənənlər “Allahım! Mən bu qadından, bu kişidən, ər-arvaddan bir şey istəmirəm. Heç bir şey istəmirəm. Mən sizin üçün evliyəm. Səndən istəyərdim. ” desə kim olursa olsun Allahın izni ilə o yuva dağılmır. İndi çox vacib bir problemimiz var. Cib telefonu kimi bir şey icad edildi. Oradan yeməyi sifariş edirsən, oradakı məktəb hesabını öyrənirsən, universitet nəticələri oradan gəlir, hesablamanı oradan, xaricdən edirsiniz. Kişilər də qadınları belə düşünürlər. Qiyamət gününə qədər belə bir qadın olmaz. Cənnətdəki Huris belə olacaq. Bu gözləmə səhvidir. Tövbə etdin. Qardaşlarım, Peyğəmbərimiz (s.ə.v) kainatın sahibi, ancaq xanımları ilə problem yaşadı. Xədicə yalnız anamızla baş vermədi. Onları qapıya atmadı Bir şeyi xatırla. Quran iki insanı bəşəriyyətin ən pis tərəfi olaraq göstərir. Ən pis insan deyir: Nuhun (ə) arvadı, Lutun (ə) arvadı Allah bizə 25 nəfəri nümunə göstərir. Nuh (ə.s) həmin 25 nəfərin ilk beşliyindədir. Əsrlər boyu həyat yoldaşı narahatlıq keçirib. Lutun (ə) həyat yoldaşı ən pis qadın, qəddardır. Əxlaqda deyil. Bir Peyğəmbərin həyat yoldaşı üçün ağlınıza gələn pis qadın rolu yoxdur. Ancaq səndən eşitməmiş bu qadınları ərlərindən boşam. Nuh (ə.s) heç vaxt boşanma sözünü işlətməmişdir. Düşünməyə dəyər deyilmi? Həyat yoldaşına səbri ilə yanaşı səbir edir. Müsəlman olaraq, İsrail və Amerika ilə vuruşmağa hazır deyilsinizsə, evdə olan qadınla səbirlə mübarizə etməyə hazır deyilsinizsə bir ziddiyyət yaşayırsınız. Gözləmə xətası dediyim budur. Belə evlilik yoxdur. Peyğəmbərlər belə bir evlilik edə bilmədilər ki, sənin edəcəksən. Sizə bir şey deyim Heç toyda olmusunuz, Dini toy doğranarkən? Onların necə dua etdiyini görmüsən? İnanırsınız? (Bəli) Heç toyun olubmu, müəllim? (Yəni) duanda; “Vallah, sən onlara Əli ilə Fatıma arasındakı xoşbəxtliyi deyirsən? (Diyorum) Eşidirsən? Əli Əbu Turab adlanır? Əbu Turab nə deməkdir? Yerə düşmüş adam deməkdir. Niyə ona dedilər? Məscid yerdə üz-üzə gəldiyi üçün baş əsəbdən qopdu Ustadımız (s.ə.v) gəldi; “Ey yer atası, burada nə yatırsan?” demiş. Niyə? Fatimə ilə vuruşub məscidə qaçdı. Xoca, “Rəbbi Əli ilə Fatimə arasındakı xoşbəxtlik necə olur?” Düzdür, xoşbəxtlik var idi, amma həmişə deyil. Əli məscidə qaçdı. Ustadımız bunu haradan öyrəndi? Qızını ziyarətə getdi. ‘Mənim kürəkənim haradadır?’ dedi, “Məscidə getdi.” dedi. Bu həyatdır, çünki həyat. Mədinədə də həyat var idi. Əli olsan da həyatı yaşayacaqsan. Hansı doğru, hansının səhv olduğunu heç düşünməyin Fırtına ilə aparmadılar. Ustamız orada xəbərdarlıq etdi, evə getdi. Selamünaleyküm. Bağlanıb. Bunun mübarizəsini gücləndiririk ki, belə bir şeytan ziyafət versin. Bu gözləntini vermək Allahın izni ilə ən xoşagəlməz, uyğun olmayan qadın və ər ilə yaşayır. Ancaq xoşbəxtliyə əmr verəcəyinizə inansanız, sanki hər şeyi telefondan, internetdən sifariş verərsiniz biraz gözləyin. Bir az belə gözləyin; Bir İsrafil (əs) üfürəcək bir dünya məhv olacaq. Sonra yenidən üfürəcək insanlar qəbirdən qalxacaqlar. Bundan sonra xestelik qurulacaq. Milyonlarla il növbəyə qoyulacaq. Ümid edirəm cənnətə gedəcəksən, çünki imanla ölürsən. Huris sənin adını çəkdiyin kimi. Bir az gözləyirəm amma səbr edirəm. qardaşlar, Allah rəhmət eləsin Rəbbimdən diləyirəm Göydə belə görüşək (İnşallah) Artıq Gəlin Allahın dostlarını görək, Bizi dəvət etsinlər, Görək Əli, Görək Fatıma … Orada gizlilik olmayacaq, deyilmi? Məsələn, anamın əlindən öpə bilərikmi? “Bilmirik” nə demək istəyirsiniz? Gənclər, şəriət buradadır, yoxdur Orada yoxdur Allaha əmanət olun. Selamünaleyküm.

Karantinadakileri Bekleyen Büyük Tehlike!

Karantina sürecinde evde nasıl vakit geçirmeliyim, nelere dikkat etmeliyim? Eve kapandığım halde beni bekleyen bir tehlike var mı? Bu videoda sizin için cevapladık. (Kalemle çizme sesi (sürtünme)) (müzik sesi) Korona virüs salgını sebebiyle dünya genelinde yüz binlerce insan hastalandı. Virüs kiminde kalıcı hasar bırakırken pek çok ülkede binlerce ölüme sebep oldu. Dünya genelinde ekonomik ve sosyal etkileri o kadar büyük oldu ki açıkçası pek çoğumuz bunu ön görememiştik belki de. Daha önce tecrübe etmediğimiz bir yaşam şekline geçiş yaptık. Virüsün hızlı yayılmasına engel olabilmek için karantina uygulamaları yapılıyor. Sokağa çıkma yasakları uygulanıyor, her kes bu süreçte haftalardır evlerinde. Bu da beraberinde bir takım zorlukları getiriyor. En büyük zorluk ise alışkanlıklarımızın değişmesi. Dışarı çıkıp gezmeye, dolaşmaya, arkadaşlarımızla buluşmaya o kadar alışmışız ki, evde kaldığımız zamanı belki de hapis gibi hissedenlerimiz de oluyordur mutlaka. Dolayısıyla evde geçirilen sabır döneminde süreci iyi yönetemeyen kişiler maalesef süreçten zararlı çıkabilir. İnsan ruhu büyük bir amaç ve gaye üzerine yaratılmıştır. Rabbini bulmak ve ebedi hayatına hazırlık yapmak gayesi ruhunun daima aradığı bir hakikattir. Ruhun da gıdası bu arayıştadır. Kur’an da geçen “Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla tatmin olur.” ayeti bize aradığımız cevabı veriyor. Eğer insan bu amacı bulamazsa derin bir ruhi boşluk ve depresyona düşer. Rabbini tanımayan insan ruhundaki bu arayışı tatmin edemediği ve o boşluğu dolduramadığı için kendini başka şeylerle oyalayarak meşgul etmeye çalışır. Zaten batıl olanın, hak olmayanın da böyle bir özelliği vardır. Sen kendini hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder. (gümbürtü) İnsan aradığı cevabı bulamazsa kendini nefsani şeylerle meşgul etmeye hatta kendini sarhoş etmeye çalışır. Ta ki düşünmekten kurtulsun. (Gümbürtü sesi) ve buna yalnızlık da eklenirse şeytan devreye girer. Yalnız kalan insan şeytana adeta oyuncak olur. Ve insanın bu savunmasız halinden istifade eden şeytan insanı günahlara iter. Üstad Bediüzzaman der ki: “Sıkıntı sefahatin muallimidir.” İnsan boş kaldıkça şeytan doldurur derler. Evet ibadetle, ilimle meşgul olmadıkça, dizi film izledikçe, bilgisayar oynadıkça bir süre sonra ruh kararmaya başlar. Ve insanı içten içe sıkar. İnsan onda boğulur, nefes almak ister. Eğer ibadetle, nefes de alamazsa yavaş yavaş günaha meyli artar ve Allah muhafaza bazı müstehcen videoların veya görüntülerin ağına düşer. (Giyotin sesi ve çınlama) Zaten bu izlenilen diziler ve filmler adeta buna hazırlık için düzenlenmiş tuzaklar gibi. İnsan düştükçe düşer ve sonuçta fırsata çevirebileceği bu zamanları aleyhine çevirir. Evet aslında bir açıdan bakıldığında bu süreç bir fırsata dönüştürülebilir. Evde kaldığımız bu süreç zaman bulamadığımız nice hedeflerimiz için bize sunulmuş bir fırsata da dönüşebilir. Hangimizin ruh detoksuna ihtiyacı yoktu ki? Şehir hayatı ve koşuşturmaca bizi yormuştu. İşte sana fırsat, değerlendiresin diye önünde. Rabbine yakınlaş, konuş Rabbinle. Derdini ona dök. Hani hep bahanen di ya. Zaman bulamıyorum diyordun. Fırsat olsa neler yaparım da vakit yok diyordun. İşte vakit. Haydi! Dizinin, filmin karşısında uyuklaşanlar gibi olma.(Gümleme sesi) Kalk! Ser seccadeni ve huzura koş. O seni bekliyor zaten. Musibetle ve imtihanlar sana atılmış bir kement gibi seni ilahi aşka çeken vesilelerdir. Eğer imtihanlar olmasa hatırlar mıydın Rabbini? Unutmuştun değil mi? İşte sana fırsat! Yüzünü dönme vaktin gelmedi mi? Her şeye vakit ayırdın ama vakti verene ayıracak vaktin olmadı. (Kuvvetli gümleme sesi) Ama hala geç değil. Yönel Rabbine, aç yüreğini. Göreceksin kalbine huzur dolacak. Her göz yaşın aktığında, her damlasında hüzünlerin sevince dönecek. Biliyorum belki de yüzüm yok ona koşmaya diyorsun. Merak etme. O zaten senin her halini biliyor. Kalbindeki o sızıyı da biliyor. Senin samimiyetle huzuruna gelmeni bekliyor. Gell kulum!! Gell seni affedeceğim! Geç kalmadan gel diyor. Ne kadar günahın olursa olsun o seni tövbenle kabul ediyor. Söyle; bu kadar sonsuz merhamet seni çağırırken gitmemek, Rabbine olan sevgine ihanet değil midir? Öyleyse gel açalım ellerimizi ve yalvaralım. “Ey bu yerlerin hâkimi, senin bahtına düştüm, sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum. Ey Rabbi Rahimim ve ey Hakık-ı Kerimim, benim su-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan elem verici günahlaar, zillet verici elemler, dalalet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalp ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanların şu dünya çok gaddardır, mekkârdır, bir lezzet verse bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur. El emaaan, el eman. Ya Hannan, Ya mennan beni günahlarımın hacâletinden, utancından kurtar. Beni günahların ağır yüklerinden halâs eyle. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle nidâ ediyorum. El Emaaaan, el eman Ya Rahmaaan, Ya Hannaan, Ya Mennaan, Ya Deyyan, Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar. Yerimi genişlettir. İlahî, senin rahmetin melceimdir. ve Rahmetllil âlemîm olan Habîbin (s.a.v.) senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekva değil, belki nefsimi ve halimi sana şekva ediyorum. Eğer ki Kemâl, Rahmetinle onu kabul etsen mağfiret edip, rahmet etsen zaten o senin şânındır Çünkü Rahman ve Rahimsin. Erhamürrâhiminsin. Eğer kabul etmezsen senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergahına gidilsin. Senden başka hak Mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.” Selametle. Altyazı M.K.

Kerbela | 4.Bölüm- Hz.Ali’nin Şehadeti, Sıffîn Savaşı

Fitne kapısı kırılalı bir kaç yıl olmuştu. Müslümanları kendi içlerinde birbirlerine düşüren ve önüne aldığını yakan ve kavuran fitnenin ateşi dur durak bilmiyor İslam dünyasında büyük kargaşaya ve çalkalanmalara sebep oluyordu. Şeytan işini iyi yapıyor ve yapmaya devam ediyordu. (Kalemle çizme sesi) Şeytan oyununu öylesine geliştirmişti ki şimdi iki Müslüman ordusunu birbirine kırdırıyor idi. Peygamberin damadı ve ilmin kapısı olan Hazreti Ali (r.a.) Cemel vakasından sonra Kufe’ye yönelmişti. İslamın durumu hakkında endişeli ve mahzundu. Çünkü henüz bir birlik sağlanamamıştı. Hazreti Osman’ın da (r.a.) katilleri bulunamadığı gibi, kardeşim dediği sahabeler bu karışıklık dolayısıyla şehit olmuştu. Bununla beraber münafıkların çetin oyunlarıyla İslam yara almaya devam ediyordu. Hazreti Ali (r.a.) bu durumların hepsini düşünüyordu. Cemel vakası bir hakikati ortaya koymuştu. Ümmette iki başlılık fitnelere sebep oluyordu, Müslüman kanı dökülüyordu. Müslümanların artık birlik olması ve bir halife etrafında toplanması ve bu karışıklıklara son vermesi gerekiyordu. Hazreti Ali’nin (r.a.) hilafetine muhalif olarak Suriye bölgesini idare etmekte olan Muaviye (r.a.) ve taraftarları kalmıştı. Hazreti Osman’ın (r.a.) akrabası olan, onu çok seven Hazreti Muaviye (r.a.) ve arkadaşları davalarının Hazreti Osman’ın (r.a.) intikamını almak olduğunu söylüyorlardı. Onun katilleri her kimse; suçluların tespit edilip cezalarının verilmesi konusunda gerekli hamlenin yapılmadığını iddia ediyor ve kendilerinden başka bu konuda kimseyi basireti veya ehil görmüyorlardı. Muaviye’ye (r.a.) göre Hazreti Osman’ın (r.a.) kanı yerde kalmamalıydı. Fitneleri önleyecek hamle adalet-i izafiye ile yani suça karışan herkesi toptan cezalandırmaktı. Bu da demekti ki kurunun yanında yaş da yansa bu yapılmalıydı diye düşünüyorlardı. Halbuki işler öylesine karışıktı ki Medine’ye Hazreti Osman’a (r.a.) isyan etmeye gelen guruptaki her kes Hazreti Osman’ın (r.a.) şehit edilmesine karışmamış bir kısmı bunu duyduğunda dehşete kapılmıştı. Cahilliklerinden ötürü provoke edildiklerini fark ettiler ve bir kısmı orada bulunmaktan dahi pişman olmuştu. Tüm isyancı gurup bazı kabilelere sığınmışlardı. Töreye göre sığındıkları kabileler de onları vermiyordu. İşte işler burada iyice karışıyordu. İsyancıları koruyanlar da cezalandırılmalı mıydı? Yoksa Hazreti Ömer (r.a.) ve Hazreti Osman (r.a.) dönemindeki gibi tam bir adalet, mutlak bir adalet uygulanmalı ve herkes suçu ölçüsünde mi ceza almalıydı? Hazreti Muaviye (r.a.) ile Hazreti Ali’nin (r.a.) temelde fikir ayrılığının sebebi buydu. Hazreti Ali (r.a.), hak haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Ferdin hakkı feda edilmez. Birinin hatasıyla başkası mesul olamaz diyerek adaleti savunuyordu. Bu gün ehli sünnet âlimlerimizin de ortak kanaati budur. Hazreti Ali (r.a.) bu konuda haklıdır. Fakat iki taraf da içtihat etmişlerdir. Hazreti Muaviye (r.a.) ve taraftarlarının da niyeti İslam’ın menfaatiydi, Hazreti Ali’nin de (r.a.). Fakat Muaviye (r.a.) ve taraftarları yanılmıştı. İçtihadda hata eden bir sevap, isabet eden iki sevap alır. İçtihat ettikleri mesele siyasete intikal ettiği için muharebe çıkmıştır. Bu yüzden ölen de öldüren de imanı ölçüsünde şehittir demişlerdir. (Yani her iki taraftan ölenlerde demek istiyor) Fakat şu an 1400 sene öteden hadiselere bakıp yorumlamak kolay. Olayların içinde olsak her şey o kadar farklı olurdu ki. O gün münafıklar sazı eline almış her yerde fitne ateşini yakıyorlar. Düşünün Medine kaynıyor, Şam kaynıyor, Hazreti Muaviye’nin (r.a.) yönettiği bölge tüm ümmetin nüfus olarak yarısının yaşadığı bir bölge. Böyle büyük bir coğrafya. Orası galeyana gelmiş. Hazreti Osman’ın (r.a.) eşi Naile (r.a.) kopan parmaklarıyla beraber Hazreti Osman’ın (r.a.) şehit edilirken üstünde olan kanlı gömleğini de Muaviye’ye göndermiş “kanımızı yerde bırakma, kanımızı sen savun.” diyor. Bir yandan da tansiyon sürekli yükseliyor. Hazreti Ali bu yüksek gerginlikle idare de hatalar yapılabileceğini düşünere Hazreti Muaviye’yi (r.a.) görevden almış. Kaldı ki zaten isyan edilmişti. Fakat Hazreti Ali’nin (r.a.) Suriye’ye tayin ettiği yeni vali Süheyl Bin Huneyf’in Suriye’ye girişi engellenmişti. Hazreti Muaviye (r.a.) Hazreti Osman’ın (r.a.) Dımaşk’a gönderilen kanlı gömleğini caminin mimberine astırıp halktan onun kanını dava etmek için biat aldı. Askerle bu kanlı gömleğin önünde ağlıyor, Hazreti Osman’ın intikamı alınıncaya kadar yataklarında uyumayacaklarına ve yıkanmayacaklarına dair yeminler ediyorlardı. Şam’da böyle bir rüzgar esiyordu. Hazreti Ali (r.a.), Hazreti Muaviye’ye (r.a.) elçi gönderdi. Fakat elçi elleri boş geri döndü. Hazreti Muaviye (r.a.) hazreti Osman’ın (r.a.) katillerinin öldürülmesi dışında hiç bir teklifi kabul etmeyeceklerini net bir şekilde bildiriyorlardı. Bu ısrarı gören Hazreti Ali (r.a.) artık müdahale etmek durumunda olduğunu fark etti ve hazırlıklara başlamıştı. Cemel vakasının Hazreti Ali’nin (r.a.) üstünlüğüyle sonuçlanmasıyla birlikte Hazreti Ali (r.a.), Hazreti Muaviye’ye (r.a.) muhacir ve ensarın kendisine biat ettiğini onun da kendisine biat etmesini istediği için tekrar elçi gönderdi. Hazreti Muaviye’nin (r.a.) Hazreti Osman’ın katillerinin meselesi hallolmadan hiç bir şekilde sulh etmeyeceği belliydi. Elçi elleri boş olarak Kufe’ye döndü ve Suriye halkının Muaviye (r.a.) ile birlikte silahlandıklarını, yeminler ettiklerini Hazreti Ali’ye (r.a.) bildirdi. Hazreti Muaviye (r.a.) bir süre sonra Hazreti Ali’ye (r.a.) Hazreti Osman’ın (r.a.) katilleri kendisine teslim edilirse biat edeceğini aksi takdirde kendi ordusuyla beraber müdahale edeceğini bildirdi. Aslında Hazreti Muaviye’nin (r.a.) derdi de İslam’ın kuvvet bulmasıydı. İslam’ın maruz kaldığı fitnelerden Medine yönetiminin attığı adımları veya atmadığı adımları sorumlu görüyor ve kendi hamiyet duygularıyla fitnelerin bu şekilde önünü alacağını düşünüyordu. Öte yandan tüm halkın da talep ettiği gibi kendisi de canından çok sevdiği Hazreti Osman’ın (r.a.) kanının yerde kalmasına tahammül edemiyordu. Onun gibi melek ruhlu, naif bir insanın öldürülmesi Hazreti Muaviye’ye o kadar dokunmuştu ki adaletin sağlanması adına bütün bunları göze almıştı. Hazreti Ali (r.a.) Mısır, Kufe ve Basra Valilerine hazırlanmalarını emretti. Suriye’ye yürüyüp Şam yönetiminin ikilik çıkarmasının önüne geçilmeliydi. Yoksa bedeli felaket olabilirdi. Her geçen gün fitneler uzadıkça uzuyor bu ikilikten münafıklar istifade ediyordu. Merkezi hükümete tam destek verip itaat sağlanıp, tek vücut olarak fitnelerin üstüne gidilmeliydi. Yoksa bu ikiliği fırsat bilen münafıklar yoğun propaganda çalışmaları yapıyorlar, her krizi köpürtüyorlardı. Sorunlar çözülemeden büyüyor ve kanser gibi de yayılıyordu. Hazreti Ali’nin (r.a.) ordusuyla yola çıktığını gören Hazreti Muaviye’de (r.a.) heyetiyle uzun istişareler yaptı. İki tarafta savaş çıkmasını istemiyorlardı. Kardeş kanlarının Cemel’de dökülmesi onları perişan etmişti. Fakat canları pahasına hak ve hakikat bildikleri doğrultuda da adım atmaları konusunda fevkalade bir mesuliyet hissediyorlardı. hazreti Muaviye’de taraftarları da ordusuyla birlikte Irak istikametine doğru yola çıktılar. Münafıklar da boş durmuyor iki tarafı birbirine karşı kışkırtıyorlardı. Her zaman yaptıkları gibi. İki tarafın orduları zilhicce ayının ilk günlerinde savaşın yapıldığı bölgeye ulaştı. Kan dökülmemesi için dualar ediliyordu. ilk gece su kuyularının kontrolü Hazreti Muaviye (r.a.) ve askerlerinin elinde olsa da Hazreti Ali (r.a.) daha sonra buranın kontrolünü ele geçirdi. hazreti Ali (r.a.) daha sonraki günlerde hakkaniyetini gösterecek susuz kalan Hazreti Muaviye (r.a.) ve ordusunun su içmesine izin verecekti. Bu düşmanca bir hissin olmadığını gösterir. Hazreti Ali (r.a.) sulh olması için her yolu deniyordu. Tekrar Müslüman kanı aksın ve münafıklar sevinsin istemiyordu. Hazreti Ali (r.a.) elçiler göndererek, elçiler yollayarak onları birliğe ve Müslümanların topluluğuna girmeye çağırsa da bir cevap alamamıştı. Ufak çatışmaların ardından muharrem ayının sonuna kadar mütareke sağlansa da barış yapılması konusunda bir gelişme bir türlü sağlanamıyordu. Elçiler gidip geliyor, sürekli bir çıkış yolu aranıyor fakat iki gurubunda anlaştığı bir nokta bulunamıyordu. İki taraf da hak gördüğü içtihadından vaz geçmiyordu. Şahsi menfaatler değil dertleri İslam’ın geleceğiydi. Fakat münafıklar boş durmuyor, zeminde cirit atıyorlardı. Sinirleri geriyorlar, bu şekilde de tansiyon gittikçe yükseliyordu. Ve maalesef savaş hazırlıkları başlamıştı. İki Müslüman ordusu Cemel’de olduğu gibi yine karşı karşıya gelecek, münafıkların ve şeytanın istediği gibi yine Müslüman kanı dökülecekti. Artık savaşı durdurabilecek bir görüşme de kalmamıştı. Hazreti Ali (r.a.) savaş başlarken askerlerine çatışmayı başlatan taraf olmamalarını, kaçanları ve yaralıları öldürmemelerini, evlerine girmemelerini ve kadınlara asla dokunmamalarını talimat verdikten sonra gönderdiği bir heyetle bir kez daha Muaviye’yi (r.a.) ikna etmeye çalıştı. Teklif maalesef kabul edilmedi ve sefer ayının ilk günü savaş başladı. (gümleme sesi) Çatışmalar 6 gün boyunca devam etmişti. O kadar ilginç bir tablo yaşanıyordu ki kardeş kardeşle dövüşüyor, namaz vakti gelinde beraber abdest alıyor, beraber namaz kılıyor hatta şehitlerinin cenazesinin namazını beraber kılıyorlardı. Hatta Muaviye’nin (r.a.) taraftarları Hazreti Ali’nin (r.a.) kemalatından dolayı ona arkasında namaz kılmak için koşup yetişiyorlardı. Fakat kader bu ya birbirlerini böylesine seven kardeşler aynı dertle yani İslam’ı koruma derdiyle bu sefer karşı karşıya gelmiş birbirlerine kılıç çekmişlerdi. Kaderin enteresan bir cilvesi yaşanıyordu. Allah sonraki gelecek ümmetlere örnek olmaları ve sonradan gelenlerin ders çıkarmaları için en zor imtihanları sahabelere yaşatmıştı. Son çatışmalar sırasında peygamberin (s.a.v.) ilk yıldızlarından annesi ve babası İslam’ın ilk şehitlerinden olan Ammar Bin Yasir (r.a.) Hazreti Muaviye’nin ordusundan bir kaç kişi tarafından şehit edilmişti. (gök gürlemesi) Bu durum Muaviye’nin (r.a.) birliklerinden bazılarının sarsılmasına ve olumsuz etkilenmesine sebep olmuştu. Çünkü yıllar önce peygamberimiz (s.a.v.) onun şehit edilişiyle ilgili bir haber vermişti. Peygamberliğin daha ilk yıllarıydı. Rasulullah Aleyhisseatü Vesselam’ın İslam davetini ilk kabul eden kahramanlar Rasulullah’ın (s.a.v.) semasında parlayan ilk yıldızlar olarak ortaya çıkıyorlardı. Bunlardan birisi de babası ve annesi İslam’ın ilk şehitlerinden olan Ammar Bin Yasir’di (r.a.). Ammar’a (r.a.) kızgın çöl kumlarının altında demirden gömlekler giydiriliyordu. O kavurucu sıcaktan ilikleri eriyen Ammar (r.a.) bir da ateşle dağlanıyor idi. Derisine kızgın demirler batırılıyordu, işkencelerden bayılan Ammar (r.a.) gözünü açınca Peygamberimizin (s.a.v.) yanında buldu kendisini. Rasulullah (s.a.v.), Allah’ım Ammar (r.a.) ailesinden kimseye Cehennem azabı tattırma diye dua ettikten sonra Ammar’a (r.a.) “Ey Ammar (r.a.) sen bu işkencelerle ölmeyecek, (kuvvetli gümleme) uzun bir müddet yaşayacaksın. Senin ölümün azgın ve zalim bir topluluğun eliyle olacak” dedi. (gök gürültüsü) İşte bu hadisi hatırlayan Muaviye (r.a.) ordusundaki Müslümanlar bocaladı. Fakat Amr Bin As (r.a.) bunu tevil etti. “Hepimiz değil sadece onu öldürenler baliğdir.” yani azgındır dedi. Ammar Bin Yasir ‘in (r.a.) şehit edilmesine çok üzülen Hazreti Ali (r.a.) orduyu şiddetli bir taarruza geçirdi. Bu taarruz karşısında Şam ordusu dağılma noktasına gelmişti. Bu durum karşısında Şam ordusu komutanı, Arabın dahilerinden olan Amr Bin As (r.a.) bir şeyler yapılması gerektiğinin farkına vardı. Aklına müthiş bir fikir geldi. Kimin yanında Mushaf varsa onu yukarı kaldırsın emrini verdi. Kimi eliyle kaldırıyor, kimi mızraklarına bağlayıp kaldırıyordu. Bu emri yerine getiren askerler aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun diye bağırmaya başladılar. Amr Bin As’ın (r.a.) bu taktiği tutmuş, işe yaramış, Irak’lı askerler de Hazreti Ali (r.a.) taraftarları da Allah’ın kitabının yaptığı çağrıya icabet edelim demeye başlamışlardı. Çünkü hiç kimse Müslüman kanı akmasından hoşnut değildi. Her kesin içi cızlıyordu. hazreti Ali (r.a.) savaş kazanılmak üzereyken, fitne önlenmek üzereyken, çözülme olmasın diye çok uğraştı. Ama askerler de karşı tarafın taktiğine kapılara aramızda Kur’an hükmetsin dedi. halbuki Hazreti Ali (r.a.) ne kadar da haklıydı. Zaten o halifeyken Kur’an’la hükmetmiş oluyordu. Hazreti Ali (r.a.) bu durumun bir savaş taktiği olduğunu askerlerine ne kadar anlatmaya çalışsa da başarılı olamadı Zaten savaştan yorulmuş ve akrabaları olan dindaşlarına kılıç çekmekte tereddüt eden ordudaki askerler bu durum karşısında savaşı bırakma noktasına gelmişlerdi. Bunun üzerine Hazreti Ali (r.a.) savaşı durdurmak zorunda kaldı. Bu noktada durup biraz düşünmek gerek. Kader neden böyle bir hadiseye müsaade etti de kardeş kavgası yaşandı diye. Dikkat edin. Şeytan hep aynı yerden saldırıyor. Hâbil ve Kâbil’in arasına girdiği gibi hazreti Yusuf’un(a.s.) kardeşleri tarafından kuyuya atılması gibi, şeytan hep kardeşi kardeşe düşürüyor (gök gürlemesi). Emsalimizle imtihan olunuyoruz. Cemel’ler, Sıffin’ler, Kerbele’lar hala bitmedi. Sürekli devam ediyor aynı sahne, sürekli Müslümanları birbirine düşüren münafıklar var. Sahabe neslinin hususan böyle bir imtihan yaşamasında pek çok hikmet var. Ama bize de ders olması en önemli yönüdür. Bunlardan ders çıkarmamız lazım, bir hikaye gibi dinlememeliyiz. En çetin imtihanları Allah onlara yaşattı. Bu şekilde yaşatarak bakın ve ders çıkarın demiş oldu. fakat asla bu mesele Muaviye (r.a.) ve taraftarları hatta ettiler diye o yüce sahabelere yanlış sözler söylemeye bizi itmemeli. Böyle bir hataya düşmemeliyiz. Yoksa o zaman kılıçlara bulanan bu kanlar bu zamanda senin diline bulanmasın. (cam kırılma sesi) Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle Aslında Hazreti Ali (r.a.) ile Hazreti Muaviye’nin (r.a.) muhaberesi hilafet ve saltanatın muhaberesidir. Hazreti Ali (r.a.) ahirete bakan en küçük meseleye dahi dünya siyasetinin en büyük meselesini tereddütsüz, pervasız bir şekilde feda ederek takva ve azametle amel etme yolunu seçti. Karşı taraf ise dünya siyasetini takip ederek saltanat ile İslam’ı güçlendireceklerine kanaat getirerek ruhsatla amel etmeyi tercih ettiler ve bu noktada hataya düştüler. Her ne kadar Muaviye (r.a.) içtihadında hata da etse kader göreceksiniz ki ilerde ona hilafet imtihanını yükleyecek, o vazifeyi ona verecek ve onun döneminde de İslamiyet çok geniş coğrafyalara yayılacak. Bunu da unutmamalı. Milyonların belki imanına vesile olunacak. Ayrıca hata da etseler içtihat ettikleri için bir sevap alırlar. Bundan bahsetmiştik. Ölen de öldüren de imanı ölçüsünde şehittir demiştim. Bunu unutmamak gerekir. Bir şekilde artık savaş bitmişti. Hazreti Muaviye (r.a.) maksadının aralarındaki anlaşmazlığın Kur’an’ın hakemliğine başvurarak çözülmesi gerektiğini söyledi. Bunun üzerine iki tarafı temsil etmek için 2 hakem seçilecek ve halifelik meselesi bu sayede çözüme kavuşturulacaktı. Hazreti Muaviye (r.a.) tarafının hakemi Amr Bin As (r.a.) olarak bildirildi. Hazreti Ali (r.a.) ise Abdullah Bin Abbas (r.a.) veya Malik Bin Haris El Eşteri’yi (r.a.) düşünüyordu. Fakat başta Eşhas Bin Kays (r.a.) gibi önede gelen bazı isimler, onu tahkime zorlayan bazı isimler bu defa Ebu Musa El Eşari’den (r.a.) başkasının hakemliğini kabul etmemekte direndiler. Yoğun ısrarlar sonrası Hazreti Ali (r.a.) bu isteklerini de kabul etti. Ardından iki tarafından da hakemlerinin kurallarını belirlediği tahkimnameyi hazırlamaya başladı. İşet islam tarihinde “Hakem Olayı” diye adlandırılan durum da adını bu olaydan almaktadır. Tahkimname çalışması başladıktan sonra ordular şehirlerine dönmüştü. Artık iş hakemlerdeydi. Hakemler iki kez toplandı. İlk toplantıda Hazreti Osman’ın haksız yere öldürüldüğüne, masum bir şekilde öldürüldüğüne dair karar aldılar. Bu konuda fikir birliği gerekiyordu ve bu karar alındı. Fakat 2. toplantıda kimin halife olacağına dair bir fikir birliği sağlanamadı. Görüşmeler sürerken maalesef beklenmedik bir gelişme oldu. Çoğu Tenim’lilerden 12000 kişiye yakın bir gurup “lâ hükme illa lillah” yani “hüküm ancak Allah’ındır.” ayeti varken Allah dışında hakemler belirleyerek Allah’ın hükmünün dışına çıkıyorsunuz, hepiniz kâfir oldunuz (gök gürlemesi sesi), bid’at ehli oldunuz diyerek bu durumu kabul etmedi. Böyle bir gürüh ortaya çıktı. Ve Kufe’ye dönüş sırasında Hazreti Ali’nin (r.a.) ordusundan ayrılarak Harura’ya çekildiler ve burada gelişerek ehli sünnet düşüncelerine bir çok aykırılığı barındıran hariciler zümresini oluşturmuş oldular. Günümüzde de onların kalıntıları maalesef hala varlar. İnsanların doğru yoldan sapmalarına sebep oluyorlar. Bu sapkın gurup çokça kan döken, cahil ama zulmüne Kur’an’ı alet eden bir zümreydi. haricilerin hem karakteristik özelliklerini hem de nasıl olduklarını Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam hadislerinde haber vermiş Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’ın Huneyn ganimetini dağıttığı esnada bir kısım kabileleri İslam’a ısındırmak için fazla fazla pay vermişti. Ve Ben-î Temim’lerden gözleri çökük, yanakları çıkık, alnı ilerde, gür sakallı, saçlarını kazıtmış, paçalarını kıvırmış biri öne geldi. Peygamberimizin kıyafetini yırtarcasına çekiştirip onun üstüne yürüyerek “Allah’tan kork ey Muhammed (kuvvetli gümleme sesi) adaletli ol.” dedi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu edepsizlik karşısında öfkelendi. “yazıklar olsun sana. Ben âdil olmazsam kim adalet eder, (gümleme sesi) ben Allah’a karşı gelirsem kim itaat eder.” (Kuvvetli giyotin sesi) dedi. Düşünebiliyor musunuz bu zihniyeti? Ne kadar ahmakane, ne kadar edepsiz. Fakat bakıldığında onlardan daha iyi namaz kılan, daha takvalı yok sanırsınız. Hey haat!! Hazreti Ömer’de (r.a.) bu durum karşısında birden celallendi. “Ya Rasulallah izin ver bunun boynunu vurayım.” dedi. (kılıç sesi) Amaa rasulullah Aleyhisselatü Vesselam izin vermedi. O bedevî arkasını dönüp giderken Rasulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam şöyle buyurdu: (Yankılı sesle) “Onun neslinden veya bunun arkasından öyle bir kavim türeyecektir ki onlar Allah’ın kitabını okuyacaklar fakat bu onların boğazlarında aşağıya geçmeyecek. (gümleme) Onlar okun avını süratle delip geçtiği gibi dinden çıkıp gidecekler. (sürtünme sesi) Ehli İslam’ı öldürecekler, puta tapanlara dokunmayacaklar. Eğer ben onlara yetişseydim Ad Kavmi’nin öldürülüşü gibi onları muhakkak öldürürdüm, hiç birini bırakmazdım.” dedi. (gök gürlemesi) Şefkat Peygamberi’nin(s.a.v.) böyle sözler söylemesi çok manidar değil mi? Ne kadar büyük fitneye sebep olduklarını düşünün. Çok ilginç bir ifade. Okudukları Kur’an gırtlasklarından aşağı inmeyecek diyor mesela. Yani kalplerine inmeyecek, gönüllerine işlemeyecek, ayetlerin manasını anlamayacaklar, çarpıtacaklar, zahirine göre amel edecekler. Okudukları şekilde kalacak, içselleşmeyecek, yaşantıya aksetmeyecek. Çünkü İslam’ın sevgisi ve şefkati bu kişilerde yoktur. (Gümleme sesi) Sadece şekilcilik vardır. Her kesi kâfirlikle itham ederler. Bu gün oluşan terör guruplarının çıkış noktası da bu zihniyettir. Rabbim İslam’ı ve ümmeti bu tehlikeden korusun. Ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam buyuruyor: “Bunlar bir takım taraftarları olacaktır ki, kendilerini iyice dine vermiş gözükecekler. Herhangi biriniz onların namazını görse kendi namazını, onların oruçlarını görse kendi orucunu küçümseyecek.” diyor. “Onlar Kur’an’da okuyacaklar fakat okudukları Kur’an köprücük kemiklerinden ileri geçmeyecek (Gümleme sesi). Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden, İslam’dan fırlayıp çıkacaklar. Onlar ” dikkat edin buraya “Müslümanlar tefrikaya düştüğü zaman ortaya çıkacaklarlardır. Bir adam görürsün ki onun pazularından birinde sallanan bir et parçasına benzeyen bir fazlalık vardır.” buyuruyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam.” Çok enteresan bir ifade. Eşgalini de tarif ediyor. Hadisi aktaran Said El Hüdri radiallahu anh şöyle diyor: Ben bunu Rasulullah Alaeyhisselatü Vesselam Efendimizden işittiğime şehadet ederim. ve yine şehadet ederim ki Ali Bin Ebu Talip (r.a.) (Hazreti Ali (r.a.)) onlarla çarpışmıştır. O esnada ben de yanındaydım. Bu adamın aranmasını emretti. Adam bulunup getirildi. baktım, aynen Rasulullah Aleyhisseatü Vesselam’ın tarif ettiği gibiydi. Birebir, tıpatıp aynıydı.” Bu guruptan bazılarının daha sonra şehirlerde bozgunculuk çıkarmaya, malları yağmalamaya ve insanları öldürmeye başladıkları haberi gelince Hazreti Ali (r.a.) Nehveran’da toplanan haricilere giderek onlara dağılmalarını ve bu düşüncelerinden vaz geçmeleri gerektiğini söyledi. Fakat vaz geçemeyen bu gurup karşısında da savaş kaçınılmaz oldu ve hazreti Ali (r.a.) bu harici kafilesini bertaraf etti. Bertaraf olan bu guruptan kaçarak kurtulan bir kısım nasipsizler hacda bir araya geldiler. (Yankılı sesle) Ümmetin bu ayrılığının sebebi bu üç kâfirdir (gök gürlemesi), bunları öldürürsek ümmet rahatlar, birlik oluşur dediler. Dar akılları hem onları hem ümmeti bir karanlığa doğru çekiyordu. Ümmet Kerbela’ya uzanan fitneler silsilesinin en dehşetlilerinden biriyle tanışıyordu. Dünya bu kara ruhluların aldığı karar ile kararıyordu. (gök gürlemesi) Hazreti Ali (r.a.), hazreti Muaviye (r.a.) ve Amr Bin As’ın (r.a.) öldürülmesi kararını alarak yola koyuldular. Zehirli kılıçlarını alarak şehirlere dağıldılar. Hazreti Muaviye (r.a.) bu suikastten ağır yaralı olarak kurtuldu. Amr Binas (r.a.) ise o gün hasta olduğu için, hastalandığı için yerine başka biri vekalet ediyordu ve vekalet eden kişi onun yerine öldürüldü. Amr Bin As’da (r.a.) bu şekilde kurtuldu. Hazreti Ali’ye (r.a.) gelince: Rasulullah’ın biricik damadı, can yoldaşı, amcaoğlu, ciğerparesi Ali’ye (r.a.) gelince. Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam ona haber vermişti şehadetini. O da yıllarca, belki 40 sene hasretle beklemişti şehadeti. Sakalını başının kanıyla boyayacak bir adamı tarif etmişti Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam. Hatta kendi katilinin eşgalini duymuştu Nebiler Nebisi’nden (s.a.v). Şehit edilmeden önceki gün katilini görünce nasıl da tanımıştı Rasullulah’ın (s.a.v) tarifinden. Yanına çağırdı onu. “Senin adın ne?” dedi. Adam söyledi. Hazreti Ali (r:a.) ona “Hayır, yalan söylüyorsun, senin adın bu değil.” dedi. Adam bu sefer gerçeği söyledi “Abdullah İbn-i Mülcem’im ben.” dedi. Hazreti Ali (r.a.) ona ne niyet taşıdığını bildiğini söyledi. Adam giderken de işte bu kişi benim katilim olacak dedi (gök gürlemesi sesi). Efendimiz Aleyhisseltü Vesselam ona sormuştu “Ya Ali (r.a.) önceki ümmetlerin en başı bozuğu kimdir? En şâkisi kimdir?” Hazreti Ali (r.a.), “Hazreti Salih’in (a.s.) devesinini kesendir.” dedi. Salih peygamberin (a.s.) devesini kesen. Rasulullah talebesinin doğru cevabından hoşnut olarak diğer soruya geçti. “Peki bizden sonraki yıllarda gelecek en şâki, en eşkiya, en azgın kişi kimdir?” Hazreti Ali (r.a.) “Gaybî olan bu meseleyi bilmiyordu. “Allah ve rasulü daha iyi bilir.” dedi. (Yankılı sesle) “O kimse seni şehit edecek kişidir.” dedi Efendimiz Aleyhisseltü Vesselam. (Kuvvetli giyotin sesi) Aylardan Ramazan ayıydı. Şehadetinden önceki son 3 iftarını oğulları Hasan (r.a.) ve Hüseyin’in (r.a.) evinde yapmış ve bir nevî helalleşmişti. Hazreti Ali’nin (r.a.) gözleri buğuluydu. Hali bir başkaydı. iftarda da tek lokma yemiş geri çekilmişti. Evlatları bu halini görünce sordular bu ne hal babacığım siz böyle yemezdiniz dediler. hazreti Ali (r.a.) duygulu bir sesle “Evlatlarım! Ben, Rabbimle kavuşmaya gidiyorum. istiyorum ki Rabbime boş bir mideyle gideyim.” (Gök gürültüsü) Peygamber torunları bu sözü duyunca babalarının vuslat yolculuğuna hazırlandığını anladılar. Kılıçlarını sıyırdılar. “babacığım, bize müsaade et seni koruyalım.” dediler. Hazreti Ali (r.a.) “Beni yerdekilere karşı mı koruyacaksınız? Göktekilere karşı mı?” diye sordu. Hazreti Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) bu soruya karşı şaşırdılar. “Yerdekilere karşı.” dediler ve Hazreti Ali (r.a.) cevap verdi. “Unutmayın ki gökteki muvazzaf melekler kader kapılarını açmadıkça yerdekiler bana zarar veremez. Göktekiler kader kapılarını açtıklarında ise bütün yerdekiler birleşse de beni koruyamaz.” kaderin karşısında böyle bir duruşu vardı ve “Kadere iman eden kederden emin olur.” cümlesini yaşıyor gibiydi. Ramazan ayının 17. gecesi sabah namazını kılmak için evinden çıkan İmam Ali’ye (r.a.) oğlu Hasan (r.a.) tedirginlikle bakıyordu. babasının farklı ruh haletini görmüş, meseleyi idrak ettikleri için üzülmüşlerdi Peygamberin (s.a.v.) reyhanları. “Babacığım bu gün mescide gitmesen.” dediler. hazreti Ali (r.a.) onları teskin etti. kaderini yürüyordu Allah’ın Aslan’ı, 63 yaşındaydı. Rasulullahın (s.a.v.) vefat ettiği yaşta korkusuzca yürüyordu ( gök gürültüsü sesi) bir ömür yürüdüğü gibi. Peygamberin (s.a.v.) damadı adım attıkça yer gök titriyordu. (gök gürlemesi sesi) Kainat nefesini tutmuş, dünya semaları şimdiden mâtem tutmaya başlamıştı. Sabahın karanlık vaktiydi. Hazreti Ali (r.a.) mescide ilk giren kişi oldu. Abdullah İbn-i Mülcem’in yüz üstü yattığını gördü. “Kalk kardeşim. Allah böylesi yatmayı sevmez (gümleme sesi). Bu iblisin yatışıdır” dedi. Kendi katiline bile nezaket gösteriyor, nasihat veriyordu. Arkasını döndüğünde o bedbaht, o akılsız, o nasipsiz, o bakışları gibi ruhu da kararmış adam Hazreti Ali’nin (r.a.) arkasına hızlıca sokuldu. Kılıcını kaldırdı (cızırtılı sesler) ama (yankılı sesle) indirirken neye malolacağını bilmeden indiriyordu. (Gök gürültüsü sesi) (uzun ve sürekli giyotin sesi) Kılıcı islam’ın kalbine saplanıyor (gümleme sesi), kılıcı adaletin pusulasına saplanıyor (gümleme sesi), kılıcı ilmin kapısını kapatıyor, ilme muhtaçları karanlıkta bırakan bir zulmeti getiriyordu. Kılıcını adeta fitnenin vücudu yapmış masumiyetin bağrına saplıyordu (boğuk gümleme sesi) O kılıç zülmün sembolü oldu. Hazreti Ali (r.a.) başına kılıç darbesi alınca bağırdı. (Yankılı sesle) “Bismillah ve billah ve alâ milleti rasulillah, fuztu bi Rabbil kabe” dedi. Allah’a, onun adına, Kabe’nin Rabbine yemin olsun ki ben zafere kavuştum.” dedi. (gök gürlemesi) Saldıran nasipsiz, Abdullah İbn-i Mülcem bu sözler karşısında dehşete kapılmış, nasıl bir akılsızlık yaptığını anlamaya çalışıyor ama onu da anlayamıyordu. Evet kırk yıldır hasretini çektiği şehadete yürümek için ölüm basit bir pasaporttan ibaretti hazreti Ali (r.a.) için. Dünya hayatından başkasını yüreğinde tutmayanlar nerden anlayacaklardı? Fakat olan olmuştu, felaket gelip çatmıştı. Cehaletin karanlığı ilmi baltalamıştı. âlimin ölümü âlemin ölümüydü. (Boğuk gümleme sesi) âlem yasa boğulmuştu. Biricik Ali’sine (r.a.) ağlıyordu. Ali’siz (r.a.) dünya Rasulullah’ın (s.a.v.) kokusunun dünyadan iyice çekilmesi demekti. Zira bir ömür Rasulullah’ın (s.a.v.) izinden ayrılmayanlar, o vefat edince Hazreti Ali’nin (r.a.) yanından ayrılmamışlardı. Ebu Hâle’ye (r.a.)soruldu nedeni. ” Duymuyor musunuz Ali’den (r.a.) Rasulullah’ın (s.a.v.) kokusu geliyor demişti. Zâlim kılıcını Hazreti Ali’nin (r.a.) başına vurunca afalladıktan sonra bağırdı. “Hüküm ve emir ancak Allah’a aittir ey Ali (r.a.), sana ve arkadaşlarına değil diyerek kaçtı.” Gözleri fitneyle ve cehaletle öylesine kördü ki karşısındakinin peygamberin damadı, peygamberin en sevgililerinden Hazreti Ali (r.a.) olduğunun farkında bile değildi. Oysa rasulullah’ın (s.a.v.) Ali (r.a.) bendendir, ben de Ali’denim (r.a.). Ya Rabbi Ali’yi (r.a.) seveni sev, Ali’ye (r.a.) nefret besleyene sen de nefret et. Ben ilmin şehriyim. ali’de (r.a.) onun kapısıdır.” dediğini bilmiyor muydu? (Boğuk hafif gümleme) İlmin kapısı olan bu mübarek zâtın, Allah’ın kitabına ters karar vermeyeceğini göremiyor muydu? İşte öylesine bir cahillikti ki bu; gözler, kendi doğrusundan başkasını göremezdi. İşte yine bu gün aynı cehaletin, aynı körlüğün İslam adı altında nice insanları savaşa ve karmaşaya götürdüğünü görebiliriz. İnsanların devirleri geçiyor fakat cahillik yok edilmediği sürece maalesef bâki kalıyor. Hazreti Ali (r.a.) darbenin ilk etkisinden sonra gözünü açınca sakalının kana bulandığını gördü ve gülümsedi. Oğulları vardı başında. Niye gülümsediğini sordular. “Sadaka Rasulullah (s.a.v.).” dedi. “Rasulullah’ın (s.a.v.) müjdesi tahakkuk ediyor. Bu şekilde sakalımı kana boyayan biri tarafından şehit edileceğimi haber vermişti. “diyor (gök gürültüsü sesi) Aldığı yaranın ve bu yaraya sebep olan zehirli kılıcın tesiriyle yakın zamanda vefat edeceğini biliyordu. Suikast yapılacak kılıç 40 gün boyunca zehir sürülerek bileğlenmişti. Ona suikast yapan İbn-i Mülcem yakalanıp huzuruna çıkarıldı. O anda bile yalnızca adaleti düşünen Hazreti Ali (r.a.) “Eğer ömrüm yeterse şer-i cezasını ben vereceğim, eğer ölürsem sadece kısas yapılsın. Katiyyen işkence veya eziyet edilmesin.” dedi. Son nefesinde dahi hak için çırpınıyordu. Düşünün nasıl büyük bir iman, nasıl büyük bir adalet timsali. Kendi katiline bile adaletle hükmedene nasıl olur da Allah’ın kitabından saptığı iftirası atılabilir. Hazreti Ali (r.a.) etrafındakilere sordu: “Halk sabah namazını kıldı mı?” “hayır” dediler gözyaşlarıyla. “Hemen namaz cemaatle kılınsın.” dedi. Düşünün son nefesinde dahi namazı düşünen bir kahraman. Ve evlatlarına vasiyeti şuydu: “Yavrularım ben Sevgililer Sevgilisiyle (s.a.v.) buluşmaya gidiyorum, ona kavuşmaya gidiyorum. Kufe’de beni bilinmeyecek bir yere defnedin. Üstümü toprakla örtün ki kimse orada mezar olduğunu bilmesin. Benden sonra sen ve kardeşin Hüseyin (r.a.) çok belalara uğrayacak, çetin günler yaşayacaksınız. Unutmayın ‘zorlukla beraber kolaylık vardır.’ Sabır nice başarıların anahtarıdır. Ve arkamdan mâtem tutmayın. Öyle bir yolun yolcusuyum ki bana üzülmeyin; sevinin. Ben yüceler yücesi Allah’a kavuşmaya gidiyorum. Yıllar yılı hasreti yüreğimi yaktı. Ben dedeniz Rasulullah’a (s.a.v.) kavuşmaya gidiyorum. Ben ananız Fatıma’ya (r.a.) kavuşmaya gidiyorum.” Hazreti Ali (r.a.) bir kaç gün içerisinde en sevgilisine, habibine, can dostuna kavuştu. (gümleme sesi) Rasulullah’ın (s.a.v.) Uhud Dağı’nda söylediği sözdeki son şehit de yerini almış oldu. Kerbela ızdırabına giden yolun son kısmına gelinmişti. Hazreti Hasan’ın hilafet dönemi ve Kerbela’ya uzanan, yürek yakan hikayeyi bir sonraki videoda ele almak üzere Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.

Gözyaşlarınızı Tutamayacağınız Bir Aşk Hikayesi!

Aşk!! 3 harfli… enn uzun kelime!! Aşk!! Bir tek hece, lâkin söylenmekle bitmez. Takvimde yazmayan en uzun gece. Aşk!! Bir kez girdi mi gönlüne… uyku girmez gözlerine. Yaşayanlar bilir kalbi nasıl yaktığını o yangının. Ruhu nasıl ateşe verdiğini. Fakat… Aşk!…Sabırdır. Aşk!! …Şükürdür. Aşk!!…Her yüreğin harcı… değildir! (Video boyunca fonda sürekli müzik var.) Hifâ Hatun, güzelliği ve ahlakıyla herkesin gönlüne kor ateş gibi düşmüştü. Yüzünün güzelliği uzak diyarlarda dahi nam salmış, güzel ahlakı ise kulaktan kulağa yayılmıştı. Medine’nin kadınları onunla şeref duyuyor, kimisi evlatlarına gelin olması için uğraşıyor, kimi kardeşiyle evlendirmek için haber üstüne haber gönderiyordu. Fakat Hifâ Hatun hiç birinin teklifini kabul etmiyordu. Çünkü Hifâ Hatun’un gönlünde bir başkası vardı. Bir başkasının aşkına düşmüştü. Bir başkasının adı Hifâ Hatun’un ruhunda yankılandığında geceleri uykuları kaçıyor, o aşk denen 3 harfli bir hece uykuyu ona haram ediyordu. Söylenmekle bitmeyen o 3 harf yüreğini ateşe vermişti. Bir yandan kalbi acıyor, bir yandan da bu acı onun en büyük huzuru oluyordu. Hifâ Hatun’un gönlünde bir başkası vardı. Nasıl kabul etsin evlilik tekliflerini? Bir gönülde 2 sevda olmazdı ki. Nice vezirler, sultanlar istemişti onu. Kabul etmedi. Yemen Kralı istemişti onu. Geri çevirmişti Hifâ Hatun Evlilik için 100 deve teklif eden olmuştu; geri çevirmişti Hifâ Hatun. Nice mücevherler, altınlar, saraylar teklif edenler olmuştu; geri çeviriyordu Hifâ Hatun. Yılar geçiyor ama o kimseyle evlenmiyordu. Onun sevdası başşkaydı!! O!! Allah’a aşıktı. Öylesine aşıktı ki, gözü başka şey görmüyor, aşk mektubu yazma edasıyla ibadet ediyordu. Sevda yakıcılığında secdeye kapanıyordu. Açıyordu ellerini “Rabbimmm” diyordu. “Sana yandı yüreğim.. Rabbimm sevdana düştüm.” İçim yanıyor adın anılınca Allah’ım, kara sevdana düştüm Allah’ım Ne olur senden alıkoyacak her şeyden beni koru.” diye dua dua ağlıyordu. Resul-ü Zişan’ın sesinden tutulmuştu o sevdaya. Salli Allahu Aleyhi Vessellem. İmamlığa geçiyordu Kainatın Efendisi “Allahu Ekber” diyordu (gök gürültüsü). Sanki yıldızlar tutuluyordu. “Allahu Ekber.” diyordu, sanki arş titriyordu. Allah’ın Rasulü (s.a.v.) “Sübhane Rabbiyel AZİM” diyordu; Güneş kendinden geçiyor, Dünya cezbeye kapılıp mevleviler gibi deverana kalkıyordu. Kainat’ın Efendisi (s.a.v.) “SemiAllahu limen hamideh.” diyordu; nefesini tutuyordu galaksiler ve arkada sahabeler. Her birisi birer yıldız oluveriyorlardı. Kiminin ciğerinden yanık kokusu geliyordu aşkın ateşinden. Kimisi Rahmet Peygamberinin (s.a.v.) sesine kapılıp Süreyya’ya uçuyor, Kehkeşan’da geziyor, ulvî sedanın lezzetiyle coşuyorlar, yüreklerinde Cennet’lerini buluyorlardı. “Esselamü aleyküm ve rahmetullah” diyordu Nebiler Nebisi (s.a.v.); takati kalmıyordu Hifâ Hatun’un ağlamaya. Daha çok Rabbine yanmak istiyordu. Rabbine kendini sevdirmek istiyordu. Rahmet Peygamberi’nin (s.a.v.) yanına gitti. “Ya Rasulallah” dedi Aleyhisselatü Vesselam “Bana beni Cennet’e götürecek bir amel öğretir misin?” dedi. Efendimiz Salli Allahu Alleyhi Vessellem ona hiç beklemediği bir cevap verdi. “Ya Hifa, senin evlenmen lazımdır. Ancak bununla dininin yarısını emniyete alırsın.” buyurdu. Hifâ öylece kaldı. Beklemiyordu bu cevabı. Belki daha fazla namaz kılman gerekiyor diyeceğini zannetmişti. Belki oruç tavsiyesinde bulunur diye umuyordu. Hifâ Hatun boynunu büktü, sessiz kaldı. Sonra ancak bir kaç kişinin duyabileceği bir sesle “Allah ve Rasulu (s.a.v.) daha iyi bilir. Öyleyse siz kimi uygun görürseniz ben ona razıyım.” dedi. Hem yüzünün hem ahlakının güzelliğini takdir eden sahabeler ya birilerine yakıştırıyorlar ya da kendileri evlenmek istiyorlardı. Hifâ Hatun ise yalnızca Allah’ı razı edecek şey ne ise onu yapmak istiyordu. Efendimiz Salli Allahu Aleyhi Vessellem, hiç bir sahabeyi diğerine tercih ederek başkasını mahzun etmek istemedi ve şöyle buyurdu Alamlerin Nuru (s.a.v.) Yarın sabah namazına mescide ilk gelen kim olursa seninle o evlenecektir. Bütün Medine sabahı bekliyordu sabırsızlıkla. Bekar gençler büyük bir ümitle hayaller kuruyorlardı. Hifâ Hatun ise ellerini açmış dua dua yalvarıyordu “Ey benim Rabbi Rahimim, hakkımda hayırlı olanı sen bilirsin hayırlı olmayana mâni ol, hayırlı olanı bana kolaylaştır, nasibimin yolunu aç Rabbim.” Ve sabah olmuştu. Allah tüm sahabelerin gözüne ağır bir uyku vermişti. Hiç biri hayal ettiği gibi erkenden uyanamamıştı. O sırada tüm olanlardan habersiz biri vardı. Uzun boylu, zayıf, çelimsiz, kimsesiz, garip kalmış bir sahabe. Ama yüreği sevdalı, ama kalbi Allah aşkıyla yanmış, küle dönmüş Süheyb (r.a.) o sırada mecide girmişti. Allah’ın Peygamberi Hifâ Hatun’a haber göndermişti. “İşte senin nasibin Süheyb’dir (r.a.). Ama fakir Süheyb, kimsesiz Süheyb ama kimsesizlerin kimsesi olan Allah’ın kulu Süheyb. Hifâ Hatun Allah’ın takdirine razı olduğunu Rasulullah’a (s.a.v.) arz etti. Efendimiz Salli Allahu Aleyhi Vessellem bu durum üzerine hutbe okudu. Nikah akdi yapıldı ve “Ey Suheyb, kalk. Bu hanımın için bir şeyler al. Hanımının elinden tut, evine götür.” buyurdu. Süheyb radiallahu anh, “Ya Rasulallah (s.a.v.), dünyalık olarak yanımda ne bir dirhem gümüşüm, ne de içinde yatacak ve barınacak bir evim var.” dedi. “Benim evim mesciddir.” dedi. Bunları duyan Hifâ Hatun Süheyb’e 10.000 dirhem gümüşlük bir kese göndererek kendi konağını da ona hediye ettiğini bildirdi. Süheyb’in kendisini götürmesini istedi. Efendimiz Salli Allahu Aleyhi Vessellem onlara çokça dualar etti. Bereket temennisinde bulundu. Sahabe-i kiram da güzel ahlaklarını çokça övüp Allah’a hamd ettiler. Süheyb be Hifâ Hatun konağa vardılar. Süheyb utanarak Hifâ Hatun’un elinden tutuyordu. Aklına Şefkat Peygamberinin (s.a.v.) bir sözü gelmişti. “Kişi hanımının yüzüne şefkatle baktığı vakit; hanım da efendisinin yüzüne tebessümle bakarsa Allah’da her ikisine rahmet nazarıyla bakar. Erkek hanımının ellerini avucuna alınca o da erkeğinin ellerini tutarsa parmaklarının arasından günahları dökülür gider.” Süheyb döndü, hanımına şefkatle baktı. Hanımı Hifâ Hatun ise tüm asaletiyle kendisine tebessüm ediyordu. Ne Süheyb’in üstünün başının kötü durumuyla ilgileniyor, ne fakirliğiyle ne de kimsesiz oluşuyla. Çünkü Hifâ Rabbine sevdalıydı. Bir kalpte 2 sevda olmazdı. Ama Hifâ 2 sevdayı bir yapan iman dersini Peygamberinden (s.a.v.) almıştı. Allah hesabına seviyordu. 1. sözü söylemişti. “Bismillah her hayrın başıdır.” demişti. Besmelesini çekmişti. “Allah’ın adıyla demişti.” Nasıl namazda sağa sola bakılmazdı; bismillah diyen Allah’ın adıyla diyen de artık başkalara sığınmaz. Yalnız Allah’a dayanır, ona tevekkül eder, onun kaderine bırakırdı kendini. Eve vardıklarında Hifâ Hatun mükellef sofralar hazırlatmıştı. Her çeşit yemekler vardı. Belki Süheyb’in daha önce görmediği yiyecekler. SÜheyb 1-2 lokma alıp Rabbine hamd etti. Derin düşünceler içindeydi belli ki Süheyb. Aklında bir şeyler vardı. İçini yakan, söylemek istediği bir şeyler olduğu belliydi. Merak etmişti Hifâ Hatun. Süheyb Hifâ’sına dönerek “Ey Allah’ın nadide çiçeği biliyorsun ki sen benim için büyük bir nîmetsin. Fakat ben senin için büyük bir mihnetim. Ben bu nîmete şükretsem gerek. Sen de bu mihnete, bu sıkıntıya sabretsen gerektir. Öyleyse gel bu gecemizi ibadetle geçirelim. Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Cennet’de yüksek bir çardak vardır. Burada yalnız şükredenler ile sabredenler bulunur.” Belki ona mazhar oluruz. Hifâ görmüştü ki sonsuz hikmeti ile âlemleri yaratan Rabbi kendine denk birini karşısına çıkartmıştı. İbadete aşık Süheyb, ömrü ibadetle geçmiş mescit kuşu Süheyb ve onun gibi ibadete aşık Hifâ Hatun. Rabbine kara sevdayla aşka tutulmuş iki gönül sabaha kadar uyumaksızın ibadet ettiler, gözyaşı döktüler. Süheyb Radiallau Anh mescide geldi. Cebrail Alyehisselam geceki durumdan Hazreti Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’ı haberdar etti. Cennet ve Cemal-i İlahî ile müjde verdi. Rasulullah Salli Alllahu Aleyhi Vessellem “Ey Suheyb geceki halinizi sen mi anlatırsın yoksa ben mi söyleyeyim?” buyurunca Süheyb “Ya Rasulallh (s.a.v.) siz söyleyiniz.” dedi. Peygamber Efendimiz Salli Allahu Aleyhi Vessellem: “Siz Cennet’liksiniz ve Allahuteala’yı göreceksiniz.” müjdesini verdi. Süheyb Radiallahu Anh sevicinden ve Allahuteala’yı görmek ve ona kavuşmak aşkından secdeye kapanarak şöyle dua etti: (Yankılı sesle) “Ya Rabbi eğer beni mağfiret ettiysen günahlara bulaşmadan ruhumu al.” dedi. Nasıl bir duadır bu? Alahuteala onun bu samimi, bu ihlaslı duasını kabul ederek Suheyb (r.a.) secdedeyken ruhunu aldı. Düşünebiliyor musunuz? Nasıl bir saadetin eşiğindeyken ahireti tercih ediyor. Ve o anda duası kabul oluyor ve secdedeyken ruhunu Rahman’a teslim ediyor. (gümleme sesleri) Ashab-ı Kiram bu durumu görünce hıçkırıklarını tutamayarak ağlamaya başladı. Suheyb Rabbine, sevdasına kavuşmuştu. Ne kahraman bir yürek, ne yüksek bir ruhtu. Düşünsenize gül yüzlü Nebi’den (s.a.v.) bu müjdeyi siz alsaydınız sizin de orada sevinçten kalbiniz durmaz mıydı? Kalbi, hakiki bir sevdayla dolu olan Süheyb’in hali ve bir de kendi halimiz. Artık kendimize mi ağlarız yoksa bahtiyar Süheyb’e mi? Sahabeler onun bu durumuna ağlayınca ALlah’ın Rasulu Aleyhisselatü Vesselam “Size daha hayret edilecek bir şey söyleyeyim mi?” dedi. “Hifâ’da işte aynı bu anda hakka ruhunu teslim etti.” buyurdu. Düşünsenize ikiside aynı sevdayla Rabbine tutulmuştu, ikisi de birbirinden ayrı mekanlarda aynı anda aynı aşk ile ruhunu teslim etmişti. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam her ikisinin de cenaze namazını kılarak ikisinin de yan yana defnedilmesini söyledi. Ve Sahabe-i Kiram onların başlarının ucuna 2 tane tahta diktilar. Tahtanın birinde şükredenlerden Süheyb, diğerine de sabredenlerden Hifâ (r.a.) diye yazdılar. Aşk sabırdır, aşk şükürdür. Her yüreğin harcı değildir. Her kişinin değil er kişinin işidir. Aşk, şiddetli bir mubabbettir. Fani, geçici sevgililere yöneltildiği vakit sahibini daimi bie azap ve elemde bırakır. Veya o mecazi, o sahte, o hedefinden sapmış mahbub; o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâki olan hiç bitmeyecek bir sevgiliyi arattırır. Mecaz-ı aşk hakiki aşka dönüşür. Şimdi benim güzel kardeşim kalbindeki hududu, sınırı bulunmayan sevme kabiliyetini geçici, fâni belki de haram sevdalara yönelttiğin için acı çekiyorsun. Mutlu da olamıyorsun. Neden biliyor musun? Çünkü kalbin hakiki sahibini arıyor. Onu ayrılacağıu bir fâniye sevkedince sana ızdırap veriyor. Gel “Ya Bâkî, entel Bâkî” de. Kalbindeki sevgiyi hakettiği yere Hifâ Hatun gibi çevir. Gel bir anlık heveslerin kurbanı olma. Sahte aşkların aldatıcı, zehirli balıyla aldanma. Sonsuz saadet seni bekliyor.. Unutma! Aşk sabredenlerin harcıdır. Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.

Bu Videoyu İzledikten Sonra Bir Daha Asla Şikayet Etmeyeceksin !

Ama Elhamdülillah tekrardan Rabbim görüşmeyi nasip etti bize. Hoşgeldiniz. -Değil mi? Niyeti iyi tutmak lazım. Sizin burada olmanızın iki ciheti var dedik, değil mi? Hem güzel bir tarafı var hem de insanları üzen bir tarafı var. -Evet -Yani güzel bir tarafı bunca meşakkatlere katlanıp ta Antep’ten çıkıp buraya kadar gelmişsin. Ne yapalım işte Serkan kardeşimizle oturalım bir çay içelim, Çay House’a gidelim. -Bu beni sevindiriyor. Çünkü diyorum ki hamd olsun. -Kardeşlerimizin kalbine buradaki hakikatler dokunmuş. -Elhamdülillah -Biz ona vesile olabilmişiz, bu cihetle bakmak çok güzel. Bir ikincisi bu beni çok üzdü. Sizin buraya gelmenizin beni üzen tarafı var. O da şu hayatı yolunda gidip bütün uzuvları yerinde olup onları tam manasıyla kullanabilen insanlar Bugünkü sohbet ilanımızı gördüler mesela.Bursa’da olanlardan bahsediyorum, imkan dahilinde. Arka sokaklarda veya yan taraftaki binada bunu duymasına rağmen, bu ilanı görmesine rağmen, buraya gelmemesi. İşte o durumda siz öyle imtihan oldunuz aslında. Hayır, gelmemesi için belki geçerli nedenleri olabilir ama buraya gelmeyip de günahların içinde şu an boğuluyorsa, gaflete dalıyorsa, burayı önemsiz görüyorsa işte o çok sıkıntı yaşayacak. Siz böyle imtihan oldunuz. -İslamiyet için bir neden göremiyorum. Bir engel göremiyorum. Değil mi? İslamı yaşamak için bir engel göremiyorum diyorsun değil mi kardeşim? -Değil mi? İş bitiyor orada. -Allah razı olsun kardeşim. İnsanın hakikatleri bazen okuması farklı, bazen de yaşanmış halini görmesi farklı oluyor. Siz Allah’ı hatırlatan birer kitap gibisiniz aslında işte. Çünkü niye? Güzel kardeşim, bu açık, aşikar siz ehli imansınız. -İnşallah -Başımıza ne geliyorsa biz Allah’tan olduğuna biz iman ettik. Öyle değil mi kardeşim? Asıl engel Allah’ı tanımamak. Bugün insanların yani az önce dediğimiz gibi eller tutuyor ama bu eller Allah’a çalışmıyorsa o eller işlevini götürmüştür. O göz görüyor ama Allah’ı göremiyorsa o göz kör kardeşim. O perdeleri yırtamadıktan sonra göz kör, kulak duyuyor ama Ezan-ı Muhammedi’yi duymuyorsa, Allah’ın emirlerini duymuyorsa, o akıl Allah’ı düşünmüyorsa o bitmiştir, gitmiştir ya. -Evet, aynen öyle. Yakup kardeşim, ruh lezzet aldıktan sonra, insanın ruhu tatmin olduktan sonra bedeni gezdirmenin de bir manası yok biliyor musun? Ama işte ruh tatmin olmadığı için insanlar da bedenlerini her yerde gezdiriyorlar. Cismaniyete hizmet var. Bedene hizmet, maddiyata hizmet var. Hep böyle ayaklı bir cenaze gibi kendini ayakta tutmak var. Ama ruh ölmüş. Adam daha genç yaşta sadece ölmüş ama işte gömülecek yeri arıyor. İhtiyarlar var balkonda ne yapıyorlar? Ölümü bekliyor. Akşama kadar köpek gezdiriyor. Onunla vaktini, bütün dostluğunu, muhabbetini ona vermeye çalışıyor. Hayat bu değil. Hayat Allah’ı bilmektir. Hangi konumda olursan ol, mesele Allah’ı bilmek, şükrünü yapmak. Şimdi kardeşim yani, siz bana imtihan oluyorsunuz açık söyleyeyim. Bak konuştuk, muhabbet ediyoruz. İmtihan çünkü bendeki şu halin şükürsüzlüğü aklıma geliyor. Bak, ayaklar var, günahlara koşuyoruz kardeşim. Ağız var, belki Allah’ı konuşmadan günahları konuşuyoruz, gıybet ediyoruz. İftira boyutuna geliyor bak düşünebiliyor musun? Ama şimdi sağlığı yerinde olan gençlere bakıyorsun. Bazılarında sağlık tamamen ona hastalık olmuş. Bazılarında hastalıklar aslında bize sıhhat olmuş. Üstad öyle diyor ya. Bugün bir genç birisine bak Allah aşkına yani üniversite okuyan kardeşler, Görükle’nin oralar Bursa, 50000’den fazla öğrenci var orada ve bütün Barlar Sokağı ağzına kadar dolu. Baktığın zaman uzuvları tam değil mi, cismaniyetleri ayakta. Keyifleri de yerinde. Ama şimdi o adamlara sağlık onlara aslında bir hastalık olmuş, Allah’ı unutuyor insanlar , kabri unutuyor, vazifesini unutuyor. Kendini demirden, çelikten zannediyor. Ölümsüz zannediyor. Yani burada kazanılmış gibi görünüp de ebedi hayatında kaybediyor. Şimdi Yakup kardeşim, Halil kardeşim ticaretin en güzelini yapıyorlar. Hamdolsun. Diyorlar ki, değil mi, 30 yıllık bir hayat bir de ebedi bir hayat. 30 yılını, ki zaten kaybetmemişsin, Allah’ı bulduran bir hayat kaybetmek midir ya? Sonsuz + 30. O da sonsuza dahil oluyor. Sonsuzluğun güzelliği sizle daha güzel oluyor. E kardeşim, bitecek. Ölüm hepsini 0’la çarpacak biliyor musun? Sizin hayatınız ders, ben size öyle söyleyeyim yani. Allah’ı hatırlatmak için birer derssiniz, birer sohbet, birer hakikatsiniz aslında. Allah sizi en güzel şeyle tebliğ ettiriyor, biliyor musun? Biz tebliğ ederken çok yanlışlar yapıyoruz. Biz enaniyet yapıyoruz belki de. Riyakarlık yapıyoruz. Nefsimize alıyoruz. Ama sen ne yapacaksın ki. Bak yaşayışınla, duruşunla zaten en güzel tebliği yapıyorsun. İnsanlara mihenk taşı oluyorsun. Allah bize de hakkıyla yaşamayı nasip etsin. Ben sizden özel dua istiyorum. Özel dua istiyorum çünkü asıl engellere takılan benim kardeşim. Bunu açık itiraf ediyorum sana. Verilen nimetlerin uzuvlar cihetinde şükrünü yapamadığım için bunun elbette bir tokadını yiyeceğim. Yasin suresinde öyle diyor ya: O dehşetli günde, onların ağızlarını bağlarız. Elleri, ayakları işledikleri günahları anlatırlar. Şahitlik ederler. Beni böyle bir tehlike bekliyor. -İnşallah, inşallah. -Birbirimize dua edeceğiz. Sorunlu olan biziz kardeşim. Sıkıntılı olan bizleriz aslında. Sendin değil mi kardeşim? Bak onların kardeşlerisin sen onların en küçüğü sensin. Yakup ile Halil’in en küçükleri sensin. -Sen bir din harbi yapmazsan en yükümlü sen olursun. Ve sizler 5 vakit namazınızı kılıyorsunuz değil mi kardeşim? -Uzuvları yerinde olup da dünyevi meşguliyetler içinde namazını kılmayan bir kardeşimin imtihanını artıyorsunuz siz ya. Allah onlara sorarken sizi şahit gösterecek. Diyecek ki: Bak bu kullarım bu zorluk içindeyken terk etmediler. Verilen nimetlere şükrünü yaparken ben sana verdiğim bu nimetlere nasıl bana şükürsüzlük yaparsın? Nasıl nankörlük yaparsın? Nasıl sana verdiğim uzuvları, o cihazatları gasp edersin? Hain damgasını yiyeceğiz biliyor musun? O yüzden Abdülkadir senin de ağır yükümlülüğün var, benim de, izleyen kardeşlerimin de çok ağır yükümlülüğü var. Ben şimdi nasıl namazımı üşenerek kılabilirim? Ben nasıl Allah yolunda giderken böyle bahane uydururum sizleri gördükten sonra? Sizler bizle eşit misiniz kardeşim siz en güzel tebliğ edensiniz. Allah razı olsun sizden, Allah yolundan ayırmasın. -Ah kardeşim, ah. Bugün namazını kılmamak için bahane uyduran insanlar onlara ne demek istersin? veya işte böyle hali vakti yerinde olup da Allah’ı unutan insanlara ne demek istersin? Ben senden dinlemek istiyorum yani. -Siz de yapabilirsiniz diyorsun değil mi? -İstedikleri gibi. -Rabbim inşallah kardeşim bizi ahirette engeller içinde bırakmasın. -Düşünsene kardeşim.Yani şimdi insan senin tarafından bakmak var bir de benim tarafımdan bakmak var. Arasında da çok, dağlar kadar fark var aslında. Yani senin bize bakış açın inşallah hayırdır ama bazen de şu oluyor mu ? Üzülüyorsun değil mi? Sağlığı ve aklı yerinde olup da Allah’tan uzaklaşanlar hakkında ne hissediyorsun? Allah’ı tanımadıktan sonra o beden o akıl ona yük değil mi? Cenab-ı Hakk’ın kardeşim rahmeti sonsuz. Sizin gelmeniz bize çok büyük ders oldu. Bak ben böyle sporla da uğraşıyorum. Yani bakıyorsun işte ruhun kafesi olan bir bedeni sağlamlaştırıyorsun. Ruhu ferah bırakmadıktan sonra bir manası olmuyor. Aynen. Size Allah iman nasip etmiş. Size kendini buldurmuş. Bundan daha güzeli olur mu ya. İnsan tabi sebepler dairesinde acizliğini sürekli hissediyor, o hissetmesi sizi günahlardan uzaklaştırıyor. Yani fiili olarak günaha yeltenemiyorsun. Fikir cihetinde belki oluyor o da unutuluyor. Ama biz, fikrimiz bizi harekete geçiriyor işte. O bize zarar veriyor. Ya bedeni hareket getiriyor. Koşturuyor. Nefsimiz bize kelepçe takmış, vuruyor kırbacı gezdiriyor her tarafta. Köle etmiş bize kendisini. Onun peşinden koşuyoruz. Siz de işte, hamdolsun. Bu da bir nimet kardeşim, nimet. Her nimet kendine layık bir şükür ister. Sen bu halinle şükredeceksin. Şükredeceksin yani çünkü mesela şu olay yok: Ben seni görüp de işte Rabbim şu halime şükür, tamam bu bir taraftan, bir taraftan. Sen aslında görüp beni şükretmen lazım. Göreceksin bizleri. Ayaklı insanları göreceksin, gezen, dolaşan, her türlü oradan oraya zıplayan, gücü kuvveti yerinde olanları görüp Rabbim sana şükürler olsun, ben böyle olup da seni unutacağıma böyle olmuşum hamdolsun. Böyle olup da günahlara koşacağıma, ebedi hayatımı kaybedip sana isyan edeceğime böyle olduğum için sana şükrediyorum. Bunu demek lazım. Kader planını en güzel yere kurmuş sizin. Hamd olsun. Allah razı olsun kardeşim. Hakkınız helal edin. Yordum sizi, hakkınızı helal edin tekrardan. -Yormadın ki. -Ahirette dinleneceğiz değil mi kardeşim? -Yani. -Ölüm hepsini 0 ile çarpacak. En dertli adam da öldü. En sıkıntılı borç batağında olan, dünyanın bütün yükleri üzerinde olan insanlar da öldü. Efendimiz aleyhisselatü vesselam da kabre girdi Şehit oldular değil mi? En güzel yere dinlenmeye gittiler. En meşakkatli yaşayan efendimiz aleyhisselatü vesselam değil mi, peygamberler değil mi? Var mı benden bir isteğiniz? -Canının sağlığı. -Görüşelim böyle tamam mı? -Antep’e geliriz. Orada güzel böyle Beyran yeriz. Beyran içeriz. Yenilir mi içilir mi? -Abi hem yeniliyor hem içiliyor. -Aynen gideriz orada Beyran içeriz. Yuvalama çorbası. Antep’in yemekleri güzel. Patlıcan yemekleri, kebaplar ha baba? -Burada bir abiyle tanıştım. Antep tam bana hitap ediyor. Ya diyor hem tatlı hem yemek diyor. Eti de severim diyor eti de çok diyor. -Yahu en güzeli siz varsınız gundiler bundan daha güzeli var mı? Allah razı olsun. Tamam -Allah senden razı olsun. -Elhamdülillah. -Kardeşlerimize selam olsun.

Dertlerini Sana Sevdirecek 11 Yöntem! – Serkan Aktaş

Çayımı bekliyorum. Kusura bakmayın Sen kralsın. Sen kral, biz .. paketçi O zaman başlayalım. Derdin sana dermandır. Yetmez mi? Bunu konuşacağız. Harbiden derdimiz bize dermanmış. Biz derman olan şeyi başımızdan defetmeye çalışıyoruz Bu yaptığımız acaba doğru mu ? Onun üzerine konuşup İnsan tabi bu dünya hayatında, nasıl ki nefes alıp veriyor Yiyor içiyor. Değil mi ? uyuyor – yatıyor kalkıyor bu hayatta Herkesin yaptığı ve yapmak zorunda olduğu işler E şimdi. Bunun gibi Aynı şekilde insanın hayatı Dertlere, sıkıntılara, musibetlere hastalıklara da maruz kalıyor Bu da aslında yaşamın şartlarından birisi Çünkü niye? Çoğu derste diyoruz ya Tek düze bir yaşam, yaşam değildir İnişli çıkışlı olursa, o hayat kaliteli olur diye. ve şu da çok önemli Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam buyuruyor. ve üstad da bunu Mehmet almış Risale-i Nur da bi’ yerde bir abiye mektupta söylüyor ya. Tabi bu küsme meselesi Kesben değil. Kalben küsme.. Kalben küstürme. Çünkü niye? Abi Adetullah dairesinde bi sebeplere müracaat etmek zorundayız. Onlarla yaşamak zorundayız. Buradaki mesele, Kalben Bağlanmamak Yani dünyayı sabit görmemek. Kendini de dünyada sabit görmemek. ve dünyaya Cenab-ı Hak tarafından bakıp öyle kıymet vermek İşte Böyle kıymet verelim diye Bazen sıkıntılara, musibetlere, hastalıklara giriftar oluyoruz dertlere giriftar oluyoruz. O yüzden Bu dertlerden Nasıl sıyrılırız? Acaba sıyrılmak doğru mu? ve ya bunlarla mücadele noktasında Sabır noktasını nasıl kullanmalıyız. Hakikat tarafından nasıl bakmalıyız. Onu Konuşacağız Allahın(c.c) varlığına ve birliğine iman etmek Yani Cenab-ı Hakkın bir olmasındaki hikmet nedir ? Bir olması ve benim sıkıntılarımın olması nasıl bağdaştırılır Burası Çok Önemli Diyor ki; İnsan, Allahın bir olduğuna inanırsa Şöyle söyler Vahdehû Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, Onlara tezellül edip minnet çekme, Onlara temelluk edip boyun eğme, Onlara dalkavukluk yapma Kendini onlara beğendirmeye, minnet altına giripte kendini rezil etme. Dikkat et! Onların arkasına düşüp zahmet çekme, Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kainat birdir, herşeyin anahtarı O’nun yanında, Her şeyin dizgini O’nun elindedir, her şey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan, her matlûbunu (isteğini) buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. İşte insan, bunu hayatına bir rehber yapması lazım. Yahu, Evet ya benim sıkıntılarım var ve bu sıkıntılar kimin elinde? benim derdim var bunlar kimin elinde ? Bu kainatın dizgini kimin elinde? diye insan bunu tahayyül ederek yaşasa Zihnine yerleştirse Hayat felsefesi yapsa Sıkıntılara ve dertlere bakış açısı hemen birden değişecek zaten. Bir kul. Namazında ne diyor kardeşim ? ” Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden resulullah ” hah. Eşhedü enla ilahe illallah Sen. Gerçekten şahitlik ediyor musun? Cidden görür gibi bunu söyleyebiliyor musun? Eğer bunu görür gibi söylüyorsan, o zaman şöyle demen lazım. ”HALIK ve REZZAK ONDAN BAŞKA YOKTUR” Çünkü sen şahittin Allah’ın var olduğuna O’ndan başka ilah olmadığına. Halık ve Rezzak ”O” ise İnsanın hayatında zarar ve menfaat vardır. o zarar ve menfaat kimin elindedir? Allah(c.c) ‘nın elinde değil mi? O zaman sana gelen zararın menfaat kısmı Allah’ın elinde ise Sen niye tevekkül edip, Allah’a teslim olup, duayla o kapıyı çalmıyorsun? Kalbi imanla bezenmiş olan bir adam, bir sıkıntı geldiği zaman şunu söyler: Bu sıkıntı Rabbimden geliyor. Rabbimden gelmişse Derdi veren oysa Dermanı da ondadır diye Safi, darasız bir şekilde ona teslim olmaktır. Elhamdülillah. Mesela bir terzi örneğini veriyor Bediüzzaman Hazretleri. Hastalar Risalesinde de bunu söylüyor dimi mi? 24.Mektupta da söylüyor. Bunu ordan isteyen kardeşlerim okuyabilir. Şimdi şurası çok önemli. Mesela ben bir terzi olayım. Terziyim ama herkes tarafından tanınan bir terziyim. Kainattaki değerli taşlarla, Altınıdır, zümrüttür, elmastır Bunlarla, süslendirilmiş bir gömlek dikiyorum. Bir elbise dikiyorum Tamam mı bir ceket dikiyorum, artık ne diyorsan ve bundaki o sanatları görmek ve göstermek istiyorum ben Bunun içinde bana bir model lazım. O model de kim olsun. Mehmet olsun Mehmette miskin, cebinde beş kuruş parası olmayan, avare bir şekilde gezen bir şahıs olsun. Ona diyorum ki ”Gel. bana bir saatlik modellik yap. Sana 10.000 TL vereyim İyi paramı ? bir saatlik. Çok zor bi iş değil dimi? (Mehmet: Çok iyi para) İyi para Sonra bak o elbiseyi ona giydir. Sana giydirdim. Yani seni ileri geri yaptırıyorum, otur kalk diyorum Bazen bakıyorum Bir yerler uzun kalmış orayı kısaltıyorum tekrar dikiyorum falan filan Sana biraz zahmet veriyorum. Biraz meşakkat çekiyorsun Haa bu arada Parasını peşin almış ha. Tak 10.000 TL yi vermişim. Bana dese ki : ”Bana zahmet verdin, oturup kaldırmakla beni perişan ettin beni güzelleştiren bu elbiseye zarar verdin” demeye hakkı var mı? Yok Neden? Çünkü ücretini aldı. Oraya modellik yaptı. Doğru değil mi kardeşim E şimdi. İnsan kendine baksın Cenab-ı Hak ta isimleriyle esmalarının sıfatlarını bizde göstermiyor mu? Bizde kainat sergisinde, Cenab-ı Hakkın isimlerine, o esmasına bir model değil miyiz kardeşim? Ve bize ücret olarak zaten yokluk aleminden varlık alemine getirerek hayatı vermemiş mi? Bu kadar güzellikleri bize vermemiş mi? Sen sadece bir iki hadiseden dolayı neden şikayet ediyorsun? Öyle değil mi Açlıkla neyi anlıyoruz biz? Onun Rezzak ismini anlıyoruz. Aynı şekilde hastalıklarla gelen sıkıntılarla Cenab-ı Hakkın Şafi ismini tanıyoruz biz. Olaya böyle bakmak lazım. O Nefret ettiğin hadiselerin arkasında o kadar güzellikler saklı ki İnsan keşke bunu görebilse Olaya da şöyle baksana Mesela bu elimdeki bir ayna olsa Mehmet, Bu ayna, Güneşe tutsan kaç tane ayna görürsün bunda? 1 tane görürsün. Peki 2’ye bölsem bunu? 2 tane görürsün bin parçaya bölsem yere koysam bin parçayı Bin tane güneşim olmuş olur. İşte aynı şekilde Cenab-ı Hak seni dertlerle sıkıntılarla bazen böyle bin parçaya bölüyor Her parçada sende ismini gösteriyor. Senin sevinmen lazım Cenab-ı Hakkın isimlerine esmasına model oldun. Beni ne kadar çok sıkıntıya sokarsa o kadar çok ismi bende tecelli ediyor. Elhamdülillah ya! İnsan böyle baksa, insanda dert sıkıntı kalır mı kardeşim? Yani iman gözlüğünü takıp ta o pencereden baksa insan neye üzülür ki? Buna sabredemediğine üzülür. Ha bu arada musibet istenilmez. Verildiği zaman da ona şükredilir. Hamdolsun! Çünkü neden Bazı evliyalar musibet sıkıntı gelmeyince, ”Acaba biz ne yaptıkta bize böyle sıkıntı gelmiyor? ” Çünkü onlardaki sıkıntılar musibetler yani bir şükür vesilesi Allah’ı tanıma vesilesi O yüzden sana gelen sıkıntılar musibetlerle o dertlerle Haa demek ki bazı şeyleri hatırlama zamanı değil, olaya bu pencereden bakmak lazım Elhamdülillah İşte insan bunu anlaması lazım biz biraz hoddam, biraz bencil olduğumuz için hep kendi nefsimize bakan tarafıyla bakmak istediğimiz için öyle görmek istediğimiz için Hemen olayları görünen yüzüyle değerlendiriyoruz. Abi sen bunu bilemezsin ki Cenab-ı Hakkın Kader planında Senin görebildiğin yer belli olduğu için Senin o hayır zannettiğin şer olabiliyor. Ama Cenab-ı Hak bunu görüyor. Seni o yoldan kurtarıyor seni o yoldan çeviriyor bu sıkıntılarla Ama önemli olan zaten bunun farkına varmak İşte sıkıntılar musibetler, başımıza gelen o haller bunun bir nevi bize habercisi oluyor aslında Ve bir diğer kısmını söylüyorum. o da Asıl musibet dine gelen musibettir diyor abiler. Diğerleri Rahmani bir ikazdır. Cenab-ı Hakkın Şefkatli bir şekilde bize uyarısıdır. Şimdi asıl musibet dine gelen musibetse diğerleri neydi? Tekrar ediyorum orayı çok önemli Cenab-ı Hakkın şefkatli bir şekilde Rahmani ikazlarıdır. Bu Rahmani ikazlarıda bize nerde anlatıyor Koyun örneğini vermiyor mu abi? Bugün düşünsene burada mesela böyle koyunlar olsun ben çoban olayım O koyunlar uçuruma doğru giderken ve başkasının tarlasına hücum vaziyetinde olduğunda çoban bunları görürse Onlara taş atar değil mi? Taş atar ki uçuruma gitmesinler ve başkasının tarlasına hücum etmesinler tecavüz etmesinler diye Şimdi! Burada çok önemli bir kavram var Bu olayı zaten oturtursak hayatımıza çoğu şey çözülecek Kardeşim uçuruma doğru giden koyunlara Hani başları önde otlanıp gidiyorlar ya Çobanda ben olsam. Tak diye taş atsam. Şimdi taş kafana gelse , kafan kanasa bacağın incinse, belin incinse N’aparsın? Ama o anda devam eder misin yoksa nerden taş geldi diye arkanı dönüp bakar mısın? İşte o taş gelenler uçurumdan kurtuluyorlar arkalarına dönüp bakıyorlar taş nerden geldi diye Ve o büyük uçurumdan kurtuluyorlar. Ölümden kurtuluyorlar. Bir kısmına taş gelmiyor onlara hiç. Hiç sıkıntı gelmiyor, musibet gelmiyor Onlarda diyor ki Bak gördünüz mü siz ona itaat ediyorsunuz onun sözünü dinliyorsunuz.. Onun her dediğini yapıyorsunuz bak başınızdan sıkıntı musibet eksik olmuyor. Bak bize. Biz onu dinlemiyoruz. Ona itaat etmiyoruz. Hayatın her türlü keyiflerini lezzetlerini alıyoruz. ve tadıyoruz, tattırıyoruz. Bak ne kadar keyifliyiz. Siz öyle perişan olun diyorlar Halbuki nereye gidiyorlar? Uçuruma doğru gitmiyorlar mı ? İşte insan. Aynı şekilde. O Allah yolunda gitmeye çalışan insanların başına sıkıntılar gelmiyor mu? Geliyor. Ve işte bazen de biz isyan ediyoruz Diyoruz ki: Allah’ım biz sana n’aptık ki bunlar bizim başımıza geliyor? Biz ne yaptık ta.. Yani biz o sana inanmayanlar, sana itaat etmeyenler gibi değiliz. Biz güzellikler içinde yaşamaya çalışırken sen bize her türlü sıkıntıyı veriyorsun. Bir önceki Ayet i hatırla. İleri tarafını bilmiyordun işte uçuruma gidiyordun Allah seni ondan kurtardı. Başına sıkıntı gelmeyenler nereye gitti? Bu dünya hayatını güzel gördüler değil mi kardeşim. Hastalanmayarak, sıkıntı çekmeyerek… Bu dünyada kazanmış gibi görünüpte asıl kaybedenler onlar olmadı mı? Varsın dünya onların olsun. Ahiret bizim olsun. Varsın onlar çok böyle mutlu mesut hiç bir şekilde derdi musibete sıkıntıya giriftar olmadan yaşasın Ama biz bunlardan mahrum kalmayalım. Çünkü bir demirin dahi bir sanat eseri olması için Dövülmesi lazım, ısıtılması lazım yakılması lazım, soğutulması lazım değil mi? Belki kırılması lazım. Belki ikiye bölünmesi lazım Aynı şekilde.. Kum tanelerinden oluşan o cam parçası o vazolar O zaman demekki İnsan da İnsan-ı Kamil olması için bu gibi hallere giriftar olmak zorunda. Bunları yaşamak zorunda çünkü o zorluklar bizi insan yapıyor. O meşakatler bizi insan yapıyor. O sıkıntılar Allah’ın kapısına bizi itiyor. o yüzden İnsan şikayet etmeyecek. İnsan sabredecek. Bütün mesele bu zaten Elhamdülillah! Ve şunu da söyleyelim. Asıl musibet dine gelen musibet demiştik ya O zaman bu dine gelen musibet ne? Dünyevi musibetler dünya hayatımızı bize kaybettirirken Öyle görünüyor da. Halbuki o da değil. dünya hayatını da bize kazandırıyor. Amma velakin İnsan, namazını kılmazsa.. Günahlara girdiği zaman pişmanlık hissetmezse ve Allah’a karşı tövbe etmezse o üzüntüyü duymazsa bundan daha büyük musibet yok. Çünkü o musibet ona ebedi hayatını kaybettiriyor. O yüzden sendeki musibet hangisi Daha hayatında haram helal seçemiyorsan Daha namazlarını kılamıyorsan Başka musibet arama zaten. Başka dert arama Dünyanın en büyük derdi, en büyük musibeti senin başına gelmiş farkında değilsin sen Yaa.. Beterin beteri var. Böyle bakmak lazım. Yani diyor ya: Senin kolun kırıksa kolu olmayana bak. Senin bir gözün görmüyor, İki gözü görmeyene bak Onunla alakalı da çok güzel bir yer var onu da okumak istiyorum Risale-i Nur dan Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatli olanlara bakıp şikayet edemezsin. Belki sen, kendinden sıhhat (sağlık) noktasında aşağı derecelerde bulunan biçare hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin (sorumlusun) Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere bak. Bir gözün yoksa, iki gözü olmayanlara bak ve Allah’a şükret. Bak kendi hayatına. Her zaman senden daha kötüsü var Senden yukarıda olanlara bakıpta şikayet etme, Aşağıda olanlara bak haline şükret. Evet bu dünya çünkü geçici. Yerinde durmuyor. Hayatı veren O’dur. Buna biz iman ettik. Hayatı veren O’dur dedik. O zaman hayatı veren O’ysa, bu hayatı rızık ile idame eden de O değil midir ? Cenab-ı Hak değil mi? Hayata lazım olan şeyleri izhar eden bize veren de O değil mi Ve hayatın, meyvelerinin yüzde 99’u neticesi Cenab-ı Hak’ka bakmaz mı? Amenna Hayatımız O’nun elinde mi, Buna inandık mı biz. İnandık O zaman fani ve aciz olan beşer şunu anlaması lazım ‘ki bize hitabı da öyle oluyor zaten Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini ağır tekliflerini işlerini, o sıkıntılarını omuzuna alıp zahmet çekme Hayatın fenâsını düşünüp hüzne düşme Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme Bunları yapma diyor. Belki, o sefine-î vücudundaki hayat makinesi Bak. Sefine-î vücud ne demek? Vücut gemisindeki bu hayat makinesi, kime aittir ? Hayy-ı Kayyûma aittir Cenab-ı Hakka aittir Senin hayatına lazım olan şeyleri tedarik eden de yine O’dur. O zaman sen kendi üstüne düşen vazifeyi yap. Acizliğini anla fani olduğunu anla. O sıkıntıların da Allah’ın elinde olduğunu anla. O’na teslim ol be kardeşim. O’na teslim olduğun zaman zaten ardı gelecek bunun ama Sen gerçekten teslim oluyor musun? Yani sebeplere müracaattan sonra Cenab-ı Hakka teslim oluyor musun Yoksa yine neticeleri sebeplerden mi bekliyorsun? Böyle olduğu zamanda zaten asıl tevekkül olmuyor. Şöyle bir ibare geçiyor Risale-i Nur da diyor ki: Çok güzel birşey değil mi? Yani insan sıkıntılara, musibetlere giriftar olduğunda Haa demek ki ben bazı şeyleri yanlış yapıyordum belki de Hatalar yapıyordum. Cenab-ı Hak beni Ahirette yanına temiz almak için bu dünyada bedelini ödetiyor bu sıkıntılara o yüzden ben düşüyorum. Ve ardından şunu söyleyecek: ”Haa ne kadar büyük bir sıkıntı geliyorsa, ardından gelecek mükafatta o nisbette büyük oluyor.” Bazen o hayır cihetindeki o büyük mükafatlar Dünya gözüyle görünmeyebilir. ‘ki zaten dünya gözüyle görünse ne olur ki abi kısacık bir hayatta ahiretin meyvesini yemek olmaz ki bu adama kaybettirir. Ama ahirette o meyveyi yemek Baki dir. Bitmez, sürekli devam eder. O yüzden insan sıkıntıya düşünce kendinde hata araması lazım. Yani demek ki birşeyler yanlış gidiyordu. Kader benim bunu yaşamama fetva verdi Ben kadere teslim olmalıyım. Sonuçta bu sıkıntıyı veren Allah’tır Demek zaten insana kazandırıyor. Elhamdülillah! Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder değil mi? Burası benim olsa, buraları istediğim gibi maviye de boyayabilirim yeşile de boyayabilirim. Kimse gelip bana hesap soramaz. Hesap sorsa tapusunu gösteririm. Orada tasarruf hakkının bende olduğunu ispat ederim. E şimdi insan kendi hayatına bakması lazım. Bu mülk senin mi? Bu mülk sana emaneten verilmiş Elini, ayağını, gözünü, burnunu bir tezgahtan satın almamışsın bir yerde yaptırmamışsın. Biri kaybetmişte yolda bulmuş değilsin. Sana emaneten verilmişse emanet verenin izni dairesinde kullanmak lazım. ve bazende bize verdiklerinin kıymetini anlamamız için N’apıyor ? Elimizden alıyor İnsan çünkü; Kaybettiği zaman bazı şeylerin değerini anlıyor. O yüzden insan şunu diyecek. Evet ya! Yeme içme gibi basit bir şeyde dahi senin tasarrufun ne kadar ki? Tek bir tasarrufun var ha.. ”Yemek yemeyi ve içmeyi istemek” Gerisindeki fiiliyatları yaratan Allah Yediğin gıdalarda vücudunun istenilen yerlere dağılımını sen yapmıyorsun, yapamazsın zaten Nereye ne lazım bunu sen bilmiyorsun. Karaciğerin 500 ‘e yakın görevi var. Bunlardan Allah aşkına bana 30 tanesini say desem Kaç tanesini sayabileceksin? Demek ki bu beden senin değil sana emaneten verilmiş. Bir damla suyun içinden yaratılmışsın sen. Bir damla suyun içinde 80 yıllık – 100 yıllık hayatın derç edilmiş. E bırakta bu hayatı oraya derç eden hayat onun olduğu için gerisini de o sana ayarlayacak zaten. Sen yeter ki Teslim ol. Abi Ölüm! Mehmet ölüm gibisi var mı kardeşim ya? İnsan harbiden böyle, ölümü düşününce çok rahatlıyor. bazen biz hanımla konuşuyoruz böyle Dertler sıkıntılarımız olduğundan değil ha. Çevreye bakıyoruz, dışarıya bakıyoruz. Tabi kendimize de bakıyoruz. Diyoruz ki: ”Bir insan, ne kadar dertli olursa olsun Dünya, bütün hepsi dert olup o adamın başına yüklense dahi Hepsini sıfırla çarpacak bir kavram var bir hakikat var.” Ölüm bütün sıkıntılarını sıfırla çarpacak Ama işte o ölüme doğru hazırlanmak, düzgün hazırlanmak.. Burası senin elinde. O yüzden bence, ölüm çok büyük bir nimet ‘ki öyle zaten Bencesi yok bu işin ve en büyükte sebepler dairesinde bir kurtarıcı. Beni ferahlatıyor ya ölümü düşünmek. Tek korkumuz işte Cenab-ı Hakkın huzuruna lâyıkıyla gidebilcez mi Bir mü’min zaten ölümden hangi cihetten korkar? O’nun huzuruna temiz gidebilmek Emanete hîyanetlik etmeden gidebilmek Budur derdimiz zaten. Dedik ya: Derdi veren Allah olduğu gibi, dermanı veren de Allah tır. Demiyor mu: (Bakara, 2/286) Allah sabredenlerle beraber midir? Allah sabredenlerle beraber ise, biz buna iman ettiysek Burada şu oluyor bu sefer Abi ben sabrediyorum sabrediyorum. Olmuyor Hayır. Sen sabrı yanlış kullanıyorsun. Sen, o sabır noktasını geçmişe ve geleceğe dağıttığın için Hali hazırdaki sıkıntıya veremiyorsun. Öyle değil mi? Bak burda nasıl oluyor biliyor musun Semme, burdan bir saldırı oluyor sana Bütün kuvvetini oraya doğru vermen lazımken, sen diyorsun ki ya soldan da, ve ya işte ya sağdan da gelirlerse diye ordunu oralara dağıtıyorsun Merkez zayıf kalıyor. İşte Sabır kuvveti de böyle. O yüzden senin hakiki ömrün, bulunduğun gündür. Sen bir sıkıntın bi musibetin varsa bulunduğun ana bakacaksın Hepsini bulunduğun ana sarfetmeye çalış. Geçmişe ve geleceğe dağıtma. Dağıtırsan, Sende malesef dağılırsın kardeşim. Şunu demek istiyorum Yani insanın bazen böyle manevi cephesi zayıflayabilir. Sıkıntılara düşebilir. Bu sıkıntılar onu ümitsizliğe de götürebilir. O zaman da Zümer Suresi 53.Ayet Zümer Suresi 53.Ayet Bunu Hatırlamak lazım. O’na sığınıyorum ben. Kalbim huzur buluyor ya. Elhamdülillah! Birde bu sıkıntılar içindeyken Allah(c.c) ‘ı unutmamak. Namazlarını kılmak, İbadetlerini etmek, Allah ‘la irtibatını artırmak Çünkü bu sıkıntılar, musibetler hep Allah ‘la olan irtibatımızı artırmak için Hiç sıkıntıda olmayanlar Allah ‘ı unutuyorlar ya Bu dünyayı lezzetli görüyorlar. Ahireti unutuyor. Kabri unutuyor Vazifesini unutuyor. Bu insanlara özenme, Bu insanlara özenme çünkü Eğer hastalık kötü birşey olsaydı, sıkıntılar kötü birşey olsaydı En sevdiği abidi olan, kulu olan Habibi olan Efendimiz aleyhissalatu vesselam ‘a hastalık vermezdi. Ona sıkıntı vermezdi Değil mi kardeşim, Müşrikleri ona bela etmezdi başına. Ama ne yaptı? O, İşin maiyetini bildiği için sabretti. ‘ki evliyalar asfiyalar ve diğer peygamberler de buna giriftar olmuşlar. O yüzden musibet istenilmez. Verilirse de şükredilir. Video yu izlediysen kardeşim Kendine faydalı taraflarını gördüysen Ve ya işte Ben bunları biliyordum da diyebilirsin Belki bilmeyenler vardır. Belki ihtiyacı olanlar vardır. O yüzden video nun daha farklı kitlelere ulaşması için video yu beğenmeyi ve yorum yapmayı unutma. Çok mu şey istedik? Değil de mi? O zaman varsa imkanın Ne diyelim bi de paylaşın artık ÇAY HOUSE SİZİN KANALINIZ!

Karına neden bağıramazsın?

Efendimiz aleyhisselamın gözünün nuru, iki sağlam dostundan bir tanesi, halifemiz Ömer. Allah ondan razı olsun. Sahabeden bir tanesi gidiyor Hz. Ömer’in evine. Hanımını şikayet edecek. Kapıya bir geliyor tam kapıya vuracak hanımı içerden halife Ömer’e, Emirü’l Mü’minine bağırıp çağırıyor. Kadınları bilirsiniz bazen böyle öfkelenirler, tepeleri atar hiçbir şey yokken kızacak kavga çıkartacak bir şey çıkartırlar. Ama bağırdığı kişi normal bir insan değil, halife! Halifemizden çıt yok. Tek kelime yok. Adam da gelmiş karısını şikayet etmeye bu kadın devamlı benimle kavga çıkartıyor, bana bağırıyor. Halifemiz biraz nasihat ederse hanımıma, biraz yumuşar belki diye… Ama duyunca Hz. Ömer’in hanımı Ümmü Gülsüm, Hz. Ömer’e giydiriyor boyuna, Hz. Ömer’den çıt yok… Adam utanıyor “Ya ben kime neleri anlatacağım? Bırak hiç anlatmayayım” diyor. Tam dönerken Emirü’l Mü’minin kapıdan dışarıya çıkıyor “Kardeşim ne oldu bir sıkıntı mı var, niye geldin?” Adam anlatıyor içini açıyor. “Hanım devamlı üstüme geliyor, devamlı stres çıkartıyor başıma, kavga çıkartıyor. Ben de geldim sana şikayet etmeye ya Emirü’l Mü’minin. Fakat içeriden gelen sesleri duydum ister istemez kulak misafiri oldum, hanımın sana bağırıp çağırdı ve sen ona tek kelime bile cevap vermedin Allah aşkına şunun hikmetini bana söyle” diyor. Halifemiz diyor ki: “Hanımımın bende çok hakkı vardır yoksa ben de biliyorum konuşmasını ama onun bende çok hakkı var ve bu hakları ödeyemem” “Nedir o haklar ey halife?” “Hanımım beni cehennemden kurtarır, korur. Nefsim kabardığı zaman şehvetim arttığı zaman nefsime teskin eder ve cehennem ile arama perde oluşturur.” Şu inceliğe, şu edebe bakar mısınız ya. Hanımım, karnım acıktığı zaman bana yemek yapar. Hanımım, çocuklarımın ilk öğretmenidir. İslamiyette kadının ana vazifesi ne? Evde çocukların öğretmenidir. Çocukları bakıcıya falan vermek yoktur bizde kardeşler! Çocukları hanıma teslim etmek vardır Hatun! Bunların hocası sensin. İlk edebî, ilk İslamî terbiyeyi bunlara sen ver, demek vardır. Halifemiz diyor ki “acıktığım zaman karnımı doyurur, çocuklarıma bakar, evime göz kulak olur, elbiselerimi temizler o evimin sultanıdır bu hakları olduğu için bende utanırım ona laf söylemeye ” Sahabe diyor ki “sende ben bu ahlakı gördükten sonra aynısını ben de hanımıma yapacağım, tek kelime etmeyeceğim, öfkelendiği zaman bağırsın çağırsın bana önemli değil, kum torbası gibi dövsün beni problem yok.” Kardeşler karizmayı çizdirin problem yok. Bu kadınlar da insandır. Hayatlarının büyük bir çoğunluğunu evde geçiriyorlar. Biz de büyük çoğunluğunu dışarıda stres, koşturma, gürültü içinde geçiriyoruz, kabul ediyorum. İşlerimiz çok sıkıntılı dünya düzeni çok bozuldu, kıyamete yakınız. Dolayısıyla eve geldiğimiz zaman barut gibiyiz, stres yüklüyüz. Bir de hanım üstüne biraz fırça atınca falan biz de konuşma ihtiyacı hissediyoruz. Sus! Konuşma! Sakin konuş, sakin davran, yumuşak ol. Çünkü sende çok hakkı var. Bu, hanımın koca üstündeki hakları.

Allah, neden ona verdi ama bana vermedi?

İşte ALLAH’ımız buyuruyor ki: “İnnema yuveffas sabirune ecrehum bi gayri hisab.” ”O sabredenler var ya…” Nimet vermedim, eksik nimet verdim. ALLAH’ın nimet vermediği kimse yok, eksik nimet verdiği insanlar vardır. Mesela, her mahallede zengin bir tanedir, iki tanedir. Çoğunluğu orta standarttır ve fakirdir. Zengin bir tanedir ya da iki tanedir. Bazıları da şöyle der: “Neden ALLAH ona verdi de bana vermedi?” Buna da haset denir. ALLAH onun elindekileri alsın bana versin demek hasettir. ALLAH ona verdiğinin bir mislini de bana versin demek imrenmektir. Bakın; Mümin imrenir, münafık haset eder. Onun elindekileri alsın, yok etsin bana versin. Her hasetçi ALLAH’a akıl veriyor demektir. Yani şunu diyor: “ALLAH’ım sen yanlış bir karar verdin. Zenginliği ona verdin, fakirliği bana verdin. Ben namaz kılan bir adamım, sen yanlış bir karar verdin.” Kim varsa hasetçi ALLAH’a bunu demiş olur. Sen kimsin ki ALLAH’a bunu diyeceksin? Senin kafan çalışmıyor mu? Senin izanın yok mu fikrin yok mu? Küçücük bir akıl ile, daha duvarın arkasını göremeyen gözlerle ne basiretinden bahsediyorsun da ALLAH’a akıl veriyorsun. ALLAH kime ne kadar vereceğini bilmez mi? Ya sana çok verseydi de sapıtsaydın! Firavun gibi olsaydın, Nemrut gibi olsaydın. İşte sabredeceksin, sabredeceksin. ALLAH’ın sana verdiği iki tane bacağa niye şükretmiyorsun? ALLAH’ın sana verdiği bir gövdeye, ellere, ayaklara niye şükretmiyorsun? Bakın bu akşam sohbetimize İzmit’ten bir kardeşim geldi. Göğsünden aşağısı felçli. İzmit’ten geliyor bu adam. İlime sevdalı, sohbetlerimizi seyretmiş. ELHAMDÜLİLLAH RABBİM nasip etti tanıştık. Göğsünden aşağısı bu adamın tutmuyor. Bir yüzme hamlesi yapıyor, bir derin dalma yapıyor ve bir taşa boynunu vuruyor. Omuriliğinde iki üç tane kırık oluşuyor ve birkaç yıldan beri felçli bir şekilde yaşıyor ve isyan etmiyor. Düne kadar bacakları çalışıyordu, bütün vücudu çalışıyordu. Ve bir şey oldu, ALLAH sağlığını ondan aldı ve onu sağlıksızlıkla sınav etmeye başladı. Onun başına geldi, senin başına gelmeyeceği kesin mi? Aranızdan garanti verebilecek olan var mı? Sabah uyandığında benim gözlerim kesin olarak açılacak diyebiliyor musunuz? Her sabah uyandığınızda kesin olarak ben yarın yine göreceğim, gözlerim açılacak diyebiliyor musun? Diyemezsin! Bir sabah uyandığında felçli olarak kalkan bir sürü insan var. Kalp krizi geçirip ölen bir sürü insan yok mu kardeşler? Hayatın içindeyiz ya örnekler önümüzde. Haberler bunlarla dolu, bu bilgilerle dolu. Onların başına gelebiliyorsa Müslüman kardeşim sen de bunu diyeceksin: “Bu benim de başıma gelebilir.” O zaman ben ne yapacağım? İnsanların elindeki nimetlere karşı aç gözlülük yapmayacağım. ALLAH’ın bana verdiklerine karşı sabredeceğim ve ebedi olan âlemde bana vereceklerini bekleyeceğim. Sabredeceğim. Zenginliği verirse alırım, çok şükrederim; vermezse de benim için iyisini bilir derim. Benim için ALLAH benim bileceğimden daha iyisini bilir derim. İşte bu imani bir bakıştır, imani bir görüştür.

Neden biz sınav ediliyoruz da Adem ve Havva sınav edilmeden Cennete konuldu?

Bir tane daha elbiseden bahsediyor şimdi Allâh-u Teâlâ. Velibâsu-ttakvâ Bir de takva elbisesi indirdik. Avret mahalini örten elbise, iç giyim Ziynet elbisesi, dış giyim. Her zaman dış giyim, iç giyimden daha pahalıdır. Sonra bir de takva elbisesi indirdik diyor. Peki bu Darwinistlere, bu evrimcilere bu ateistlere, deistlere ne oluyor ki diyorlar ki ilk insanlar yüzyıllar boyunca hep çıplak gezdi. Elbise nedir bilmiyorlardı. İlk insan Adem nebidir. Adem nebi. Ateistin bir tanesi sormuş. Hoca hoca! Biliyorsunuz bunlar bize ”hocam” diye hitap etmiyor. Hoca hoca diye hitap ediyor. Sonda ki A’lar devam ediyor. Hocaa, hocaa! diye devam ediyor. Kendince böyle aşağılama tarzında bize sual soruyorlar. Yazmış. Hoca hoca! Neden Adem ve Havva direk cennete konuldu. Hiç imtihan edilmediler. Biz imtihan ediliyoruz. Kazanırsak cennete gidiyoruz. Hadi bakalım sen bana bunun cevabını ver! Allah’ım bu insana hidayet nasip etsin. Amin! Adem Aleyhisselam cennette imtihan edildi mi edilmedi mi? Sınavı kaybetti mi kaybetmedi mi kardeşler? Ayeti hatırlatayım size. Ey Adem! Sen ve eşin beraber cennete yerleşin. Beraber cennete yerleşin. Sonra.. İstediğiniz her yerden, nimetlerimden bol bol yiyin. Lâkin, şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. Bu ayettir. Bakın! Bütün cennet! Gözünün, aklının, hayalinin alamayacağı kadar büyük bir cennet! En pasif müslümana 10 dünya büyüklüğünde cennet vardır diyor Hadis-i Şerif’te. En pasif müslüman. Dolayısıyla peygamberi Adem Aleyhisselam’a verdiği cenneti bir düşünün. Her taraf, her yerde yiyip içmek serbest. Ama bir tane ağacı koymuş cennetin tam ortasına. Demiş ki, bak. Ey Adem! Ey Havva! Size her taraf serbest. İstediğiniz kadar yiyin için ama buraya yaklaşmayın. Bakın, dikkat edin! Yemeyin demiyor. Bu ağaçtan meyve yemeyin demiyor. Yaklaşmayın diyor. Oraya yaklaşmak sıkıntılı. Yaklaştığın anda düşme ihtimalin fazla. Yaklaşmayın diye bizi uzak tutmak istediği başka bir günah hangisi kardeşler? Allah sizden razı olsun. Bak, benim meclisime gelenler cahil adamlar değil görüyorsunuz. Hepsi bir ağızdan zina diyor. Bak, zina yapmayın demiyor Kuran’da yine. Her zaman söylerim bu ayeti. Ve lâ tekrabu’z Yaklaşmayın… ez-Zina Zinaya yaklaşmayın. Çünkü yaklaştığın anda hacısı da olsa hocası da olsa düşer. Sizin burada gördüğünüz en takvalı adam kim? Bu.. En takvalı adam bu. Şimdi bu adamı bir punduna getirseler, bir tiyatro yapsalar, hayat kurtaracaksın hocam, şöyle tebliğ, böyle tebliğ.. Evin içine tıksalar beni, bir tane kadın gelse karşıma..! Ve kandırmak için bazı tavırlarda bulunsa.. Şunu diyebilir miyim ben? Ben hayatta kanmam. Beni kandıramaz kimse. Ben asla zina etmem diyebilir miyim? Muhammed Aleyhisselam bizi uyarıyor! Sakın sizden kimse, ben zina etmem demesin! Ben Allah’ın izni ile zinadan kaçarım desin. Kaçmak… bugüne kadar bu günaha Elhamdülillah düşmedik. Düşmememizin bir tek sebebi var. Çağrıldığımız hiç bir yere gitmedik. Gitseydik muhakkak çok defa zina yapmıştık. Bundan sonrada Allah, bu tuzağa düşmeyi bize nasip etmesin kardeşler. Amin! Amin İşte, ağaca yaklaşmayın diyor. Zinaya yaklaşmayın diyor. Çünkü, biliyor ki Allâh-u Teâlâ, o sınırda o mayın tarlası içinde olursan, orada bir iki sek sek oynayayım falan dersen Senin bacağın mayına patlar, mayını bulur ve bacağını kaybedersin. İşte.. Bu iş böyledir kardeşler. O Adem nebi ve Havva anamız cennette elbiseli miydi değil miydi? Cennet elbiselerini giyinmişlerdi. O elbise yok diyenler! Bu ateiste de cevabı bu şekilde verdik. Adem ve Havva anamızın sınavı neydi? Tek bir sınavı vardı. Bizim bu dünyada bir sürü sınavımız var. Onların bir tek sınavı vardı. Her şey serbest, bu yasak! Ama onlar ne yaptılar? Şeytanın dışarıdan vesvesesi ile merak ettiler ve aldatıldılar. Çünkü şeytan onlara dedi ki; “Bu ağacın meyvesinden yerseniz ebedi olarak cennette kalacağınız için…” Allah da sizi burada ebedi olarak tutmamayı murad ettiği için onu size yasakladı. Sizi buradan çıkartacak. Siz en iyisi o ağaçtan o meyveyi yiyin dedi. Bu şekilde vesvese vererek kandırdı. Müthiş bir ters psikolojiyle, ters psikoloji. Ve aldandılar, meyveyi yediler. İşte onların da sınavı buydu ve sınavı kaybettiler. Dünyaya geldiler ve soyları soylandı. Boyları boylandı ve biz dünyaya geldik. Şimdi sınav sırası bizde. Onlar sınavlarını verdi. İmanla gitti. Sınav sırası bizde kardeşler. Bizim bu sınavı kaybetmememiz gerekiyor. Kaybetmemek için de nasıl giyineceğiz ne yapacağız bunu bilmemiz gerekiyor. Bugün sokağa çıktığınız zaman özellikle yaz aylarında, Bütün genç kardeşlerimden aldığım mesajdır. Yazın sokağa çıkmak istemiyorum hocam. Adam bekar adam. Cinsel gücünü dışarıya atma gibi bir durumu da yok. İstimna caiz değil. Zina yapmak da caiz değil, haram. Ee bu adam da ne yapıyor? Evde kalmaya çalışıyor. Çıktığım zaman diyor, kadınların büyük bir çoğunluğunu çıplak olarak görüyorum. Çıplak olarak gördüğüm zaman da kalbim kalıyor, gözüm kalıyor. Namaza durduğum zaman bile karşıma çıplak kadın suretleri gelebiliyor. Bunlar hep bugünde genç kardeşlerimizin çektiği sıkıntıların büyüklerindendir. Allah bize dayanma ve sabır gücü versin kardeşler. Amin! Bu kızlarımıza da, bu ablalarımıza da Allah hidayet nasip etsin. Amin! Muhammed Aleyhisselam buyurdu ki, cehennemde kadınların sayısı, erkeklerin sayısından fazladır. Bir daha söylüyorum. Cehennemde kadınların sayısının erkeklerin sayısından fazla olduğunu gördüm diyor miraç gecesinde. Sahih bir hadistir. Neden böyle? Çünkü vesile oluyorlar, çok vesile oluyorlar. Erkeklerin de günaha girmesine vesile oluyorlar. O çıplak olduğu için biz bakma hakkına sahip miyiz? Kesinlikle değiliz. Ama vesile oluyorsun. Benim için bunu kolaylaştırıyorsun. Haram yapmamı kolaylaştırıyorsun. Rabbim, bu insanlara hidayet nasip etsin. Amin! Bizi de korusun. Amin! İşte kardeşler.. velibâsu-ttakvâ Bu da üçüncü elbise. Takva elbisesi öyle bir elbise ki, Bu elbiseyi giyen, bunu da Allak gökten indirmiştir. Nasıl indirmiştir? Yağmur ile değil bu. Bu takva elbisesi de bununla inmiştir. Allah’ın kitabı. Ve peygamberimizin sünneti. Kitabı ve sünneti yaşayan bir adamda takva kendini ortaya çıkartır. O adamın görünüşü, duruşu nur saçar. Tesiri çok fazla olur. İbadetten çok lezzet alır. Ve etrafındaki insanların kalbinde ona karşı bir güven ortaya çıkar. Takvanın işaretleridir bunlar. Etrafındaki insanlar anasına, babasına, kardeşine açıklayamadığı sırları söyleyemediği sırları o takvalı olarak gördüğü adama söylerler. Bu konuda İslam’ın görüşü nedir? Bak sana anlatıyorum bu durumu. Bu günahtan kurtulmam lazım ama akrabamdan kimseye söyleyemiyorum. Senin Allah’a benden daha yakın olduğunu düşündüğüm için ilmi olarak da benden daha ilerde olduğuna hüsnü zan ettiğim için Bu meselemi sana açtım. Bana ne yapmam lazım İslam’a göre bildir der ve ondan yardım isterler. Bu adam takva elbisesini giymeye başlamış demektir. Diğer gelen insan ne yapıyor? Ben de bu elbiseyi giymek istiyorum diyor. Sabah ezanı okunduğu zaman ben yatakta fosur fosur uyuyorum. Ama sen, sanki bir askerin koğuş kalk emrini alması gibi, fişek gibi havaya kalkıyorsun. İkimiz de insanız, ikimizin de aklı başında. İkimizin de gözleri çalışıyor, kafası çalışıyor, elleri var. Ama ben kalkamıyorum. Üstümdeki o yorganı, pikeyi atamıyorum. Ama sen bıçak gibi kalkıyorsun. Bende bir şeyler eksik. Benim, benim bedenim çıplak. Dışarıya çıktığım zaman senin gibi, elbise giymiş gibi görünebiliyorum, görünebilirim. Ama hakikatte iç alemim çıplak. çıplak.. Dünya elbisesi, insanları hayvanlar alemine katılmaktan korur. Bizim hayvanlar ile aramızdaki fark nedir kardeşler? Elbise giymek. Hayvanlar elbise giymez. İnsanlarsa, beden azaları görünmesin diye elbise giyerler. Bu bizi hayvanlardan ayırır, dünya elbisesi. Bir de takva elbisesi vardır ki, takva elbisesi ise bizi meleklerin derecesine çıkartır. Mesele bu elbiseyi giyebilmektir. Allah bize bunu nasip etsin kardeşler. Amin!

İntihar etmek istiyorsan izle!

”Yaratan, yarattığını bilmez mi?” diyor Kur’an! Senin ne kadar yaşaman gerektiğini O bilir! Yaşamına kendi ellerinle son vermek demek, Allah’a şunu demek; ” Sen benim yaşamım hakkında doğru karar veremedin!” Sen kimsin Allah’a akıl veriyorsun? Kimsin Allah’a kafa tutuyorsun? -Her şey üstüme geliyor. Kimin gelmiyor ki? Askerimiz şuan da -15 derecede, -20 derecede kefere ile savaşıyor, -20 derecede… Yemek bulursa yiyor, bulamazsa yemiyor. Gece buz, eller donmuş, nöbet tutuyor asker. Sen evinde sıcacık oturuyorsun. Efendim o arkadaş benimle konuşmuyor, bu arkadaş benimle konuşmuyor… Boş boş meseleler, küçük küçük meseleler. Kafanda büyütüyorsun, büyütüyorsun şeytanın vesvesesiyle, kendine sorun yapıyorsun. Sorunun yokken kendine sorun yapıyorsun. Ve peşinden şunu diyorsun; -”Ben intihar edeceğim, yaşamıma son vereceğim.” Önünde daha kağıt üzerinde yirmi beş, otuz senelik bir yaşam var. Otuz yaşındaki bir adam, altmışa kadar normal şartlarda yaşar. Ne olur, Allah bilir! Ama sen bunu diyemezsin. -”Yaşamıma son vereceğim!” diyemezsin.