YKS Öncesi Rahatlatan Açıklama – Fatih Yağcı

Evet, moraller altüst. Neden? YKS sınavının tarihi değişti. 2.5 milyon genci ilgilendiren bir karar. Twitter kaynıyor, sosyal medya, Instagram kaynıyor. Çünkü şöyle bir şey oldu. Önce tarih değişti. 26 Temmuz’a ertelendi. Yaklaşık 1 ay ertelenince, böyle bir psikolojik olarak insanlar kendini ona göre ayarladı. Daha sonra işte geçen yapılan açıklamada da 27-28 Haziran tarihine tekrar geriye çekildi. Yani eski tarihi ile arasında 1 hafta var. 1 hafta sonrasına alınmış oldu ama tabii bu git gel böyle bir moral bozukluğu oldu. İnsan kendini böyle bir şeye göre hazırlayınca o olmayınca biraz garip bir duyguya girer ya. Mesela gazoz olsun şurada. Sen onun su olduğunu düşün. Ağzına şöyle bir götür. Böyle bir gazoz olduğunu anlayınca şöyle bir garip gelir ya, beklenmedik bir şey olduğu için. Şu anda ondan dolayı bayağı bir tepki var. Ha buna cevaben şöyle diyen birini de gördüm: Diyor ki: “Ya siz neden tepki veriyorsunuz buna? Nasıl olsa 1 ay var, sonra çalışırım, şimdi yatış. Ver Netflix’i, ver Spotify’ı. 1 ay sonra nasıl olsa sınav diye yatarsanız, bu iş olmaz.” Neden? “Ya kardeşim, senin 1 aylık çalışmana mı bağlı sınavı kazanıp kazanmaman? Sen hiç üniversiteye falan girme. Onu bitiremezsin.” diyor arkadaş. Ben öyle demiyorum çünkü bu işin bir de psikolojik bir yanı var yani. Gazoz olayındaki gibi. Her ne kadar 1 aylık çalışmayla kazanıp kazanmayacağın belli olmasa da insanın psikolojik olarak biraz düşmesi, biraz şaşırması, moralinin bozulması normal. Yani yazılan Tweet’lere baktığın zaman da bunu görürsün. Yani bu Corona olaylarından dolayı o kadar çok değişen şey var ki hayatımız altüst oldu. Sadece bu değil, birçok meselede bazı durumlar yaşıyoruz. Daha sonra tekrar açıklamalar geldi. Sınav süresinin biraz daha uzatıldığı çok stres yapılmaması amacıyla. Hani size anlatılmayan epey bir kısım var. Ondan muaf tutulacaksınız diye bir açıklama geldi. Barajla ilgili bir değişiklik yapıldı. Sınavın barajıyla alakalı. Bu hafifletici şeyler geldi ama tabii alev yine dinmiyor. “Neden böyle oluyor, böyle olmamalıydı, neden bize böyle dediniz?” diye isyanlar devam ediyor. Ya bunun doğru olup olmadığı tartışmasının bence bir faydası yok. Artık verilmiş bir karar var. Eğer o tartışmalara çok odaklanırsak yarıştan geri kalırız. Yani bir 1000 metre koşusuna girmişsin. 1000 metre koşusunda böyle “Ya 1100 metre yapalım, 900 metre yapalım.” Böyle bir tartışma dönerken, sen o yarışta koşarken eğer bu tartışmanın yapıldığı yere doğru gidip, “Ya bir dakika bunu bir konuşalım.” dersen, diğer yarışçılar da devam ederler ve senden daha ileriye geçerler. Bence bununla vakit kaybetmeye gerek yok. Olan olmuş artık. “Bundan sonrası için ne yapabiliriz, hani böyle bizi rahatlatacak bir takım şeyler var mı?” diyorsanız, 1-2 tane mesele var. Bunları öğrendiğinizde, psikolojinizde böyle bir rahatlama yaşayacağınızı düşünüyorum. Buna çok odaklanmayalım. “Ne oldu, ne bitti?” Bir de şöyle bir sıkıntı var: Şimdi sen hazırlanıyorsun. Eline bir mazeret geldi. Sınavda başarısız olma konusunda bir mazeret geldi. Bu bir açıdan iyi. Hani ailen, “Neden böyle oldu bu sınavda?” derse, “Ya baba görmüyor musun ya? Bak işte biz kendimizi buna göre hazırladık. Böyle oldu. Ne yapalım?” dediğinde eline bir koz geçti. Ama sen ailenle yarışmadığın için o kozu bir kenara koy. Başarısız olursan yani onu öne sürersin. Hem bu da senin sınava girerken stresini azaltır. Çünkü başarısız olsan da üzerinde bir psikolojik baskı yapamayacaklar. Ama sen ailenle yarışmadığın için, gerçekten güzel bir kariyer elde etmek, sevdiğin bir işi yapmak istediğin için… Hani Konfüçyüs’ün bir sözü var: “Hayatınız boyunca çalışmak istemiyorsanız…” Ki istemiyoruz değil mi? “…sevdiğiniz işi yapın.” diyor. Çok güzel bir söz. Siz de sevdiğiniz işi yapmak istiyorsunuz, iyi bir puan almak istiyorsunuz. Ailenize sunacağınız sebebi bir kenara koyun ama senin ailenle bir işin yok. Bu konuda sınavı kazanmak… O zaman şu mazereti kafandan çıkar. Çünkü bu seni bayağı yavaşlatacak. “Ya işte başarılı olamayacağım.” “Neden?” “İşte sınavda böyle…” Ya boş ver ya. Hani sen 1000 metre koşusu yaparken, sağ ayağında bir aksama olsa ve 1 saniye sonra geçse onu mazeret edip yavaşlar mısın, hemen yarışa odaklanıp devam mı edersin? Yarışa odaklan kardeşim. Boş ver. Sen devam et. Onu bir mazeret olarak kafandan çıkart. Normal bir şeymiş gibi algıla ki, senin çalışmana ve motivasyonuna hiçbir etkisi olmasın. Kişisel gelişim kitaplarını hiç okudunuz mu bilmiyorum ama ben bir ara bayağı bir sarmıştım. Ve daha sonra hepsinin ortak bir noktada toplandığını gördüm. Hepsi şunu söylüyor: “Başaracağına inanmalısın, yapacağına inanmalısın, evet yapabilirsin. Evet bak bu yaptı. İşte bak Kentucky Fried Chicken’ın başınadaki o adam o kadar yapmış olduğu baharat karışımını insanlara sunmasına rağmen, insanlar kabul etmemesine rağmen tekrar denedi, tekrar denedi, tekrar denedi ve yaptı. Yapacağına inanıyordu. Steve Jobs şöyledi…” Hepsinin hikayeleri bu. Sana şunu yapmaya çalışıyor: Başaracağına inandırmaya çalışıyor. İlk başta baktığın zaman böyle biraz saçma geliyor. “Yaparsın koçum, hadi devam et, yaparsın sen.” Komik gibi geliyor olabilir. Ama ben üniversite sınavına hazırlanırken… İşte İngilizce mezunuyum ben. İngiliz Dili ve Edebiyatı okudum. Normal benim netler işte 75 net. 100 soru var İngilizce bölümünde. 75 net, 80 net filan böyle. Bunlar benim ortalamam. İyi de. İyi de yani bir öğrenciyim İngilizce konusunda. Ama böyle 100’lere yaklaşmak falan zordu, yapamıyorduk yani. Sonra benim sıçramamı sağlayan, beni yaklaşık 7-8 net ileriye fırlatan bir olay oldu. O da şu: Paragraf soruları vardı böyle. Baktığın zaman şevkini kırar böyle. Bunu okuyacaksın, bunu anlayacaksın, altta da böyle çeldirici şıklar var, doğrusunu seçeceksin falan. Şevkimi kırardı. Ben onları yaparken şöyle yapardım: Ya nasıl olsa yapamayacağım. Yani böyle korkak bir tavır. Hani böyle inanan, yaparım, sen kimsin? gibi değil de böyle nasıl olsa yapamayabilirim, yapamazsam da makul. Sonuçta zaten yapamıyordum gibi. O psikolojiyi bir attım, böyle bir inanç geldi bana. Ne yani paragraf sorusuymuş. Yaparım, girerim, bitiririm. Ne olacak? Anlarım ben bunu, yaparım falan dedim. Böyle bir inanç geldi içime. Bir özgüven mi dersin yoksa Allah’a güvenip, Allah’a tevekkül etmek mi dersin? Sen ne diyorsan de. İşte siz de şuna odaklanın: “Ben YKS’ye gireceğim ve çok iyi bir net yapacağım. Yapamazsam da zaten üzerimde şu an baskı oluşturacak bir şey kalmadı. Ben Allah’a tevekkül ediyorum. Ben Allah’ın bana vermiş olduğu bu yeteneklerle gireceğim ve bu sınavdan başarılı bir şekilde çıkacağım. Öne alınmış, ileriye atılmış. Umurumda değil.” diye kendinizi böyle bir motive edin. Kendinize bir inanç… Bakın bütün kişisel gelişim kitaplarında, benim okuduklarımda hep aynı şey var. Bu kadar uzman aynı şeyi söylüyorsa, sen de sana o gelen kaybedebilirsin işte böyle bir ezik psikolojisi gibi bir şey gelirse onu direkt at, böyle bir özgüvenle gir sınava kardeşim. Bir de sabırla ilgili şöyle bir şey var: Psikolojimizin bozulma sebebi bu sabırsızlık olabiliyor. Sana bir sabır kuvveti verilmiş. Aha bak bu kadar. Bu başına gelebilecek her musibete karşı sana yetebilecek bir şey. Ayet-i kerime de de buyuruluyor. Euzu Billah. “لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا” diyor. Yani Bakara Sûresi’nin sonunda. Yani “Biz insana kaldırabileceğinden fazla yük yüklemeyiz.” diyor Cenab-ı Hak. “O zaman peki ağabey neden dayanamıyoruz?” Sabır kuvvetini yanlış yerlere dağıtıyorsun. Geçmişe götürüyorsun, orada biraz kullanıyorsun o gücü. Biraz, ne yaptın? Dağıttın. Şu an bu kadar kaldı. Biraz geleceğe götürüyorsun. Bu kadar kaldı. Ee bu musibete karşı, bu sabır kuvveti yetmiyor. “Yeter ya! Olmayacak ya!” diyorsun. Geçmişe götürmek ne demek? Şu demek: “İşte sınav tarihi değişti. Zaten ben… Üf ya. Canım da sıkkın. Geçen sene zaten psikolojik olarak çok sıkıntılar yaşadım. Moralim de iyi değil. Zaten bu sene takım da iyi gitmiyor. Futboldan yana yüzümüz de gülmedi. Babam da işte…” Bak bunları düşünmenin sana şu anda bir faydası yok. Ne oldu? Sabır gücün bitti şu anda. Gelecek endişesi. “Ne olacak? Bu sene kazanamazsam seneye bir daha gireceğim. Ya onuda kazanamazsam… 5 sene sonra ne olacak acaba? Ben o mesleğe girerken acaba o meslek hâlâ popüler bir meslek…” Bak geleceğe dağıtıyorsun sabır kuvvetini. Şu an bu kadar kaldı. Şu an böyle kaldı ne oldu biliyor musun? Sen bütün o sabır gücünü anlık olarak karşılaştığın olaylara sarf etmen gerekirken, şu kadarcık bir şeye anlık karşılaştığın olaylara sarf ettiğin zaman o kifayet etmiyor, yetmiyor. Ama sen sabır kuvvetini şu an ne yaptın? “Dağıtmayacağım!” dedin. “Geçmişe çok odaklanmayacağım. Geleceğe de olması gerektiği kadar düşünüp endişesiz bir şekilde, tevekküllü bir şekilde yaklaşacağım.” dedin. Bu sefer ne oldu? Karşına çıkan bütün engelleri vurdun geçtin, vurdun geçtin. Sabırsızlık göstermedin, moralini, motivasyonunu bozmadın. Bir hikaye var. “Vaktiyle iki adam, hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye (gemiye) birer bilet alıp girdiler.” İki tane adam. Bellerinde, başlarında ağır yükler. “Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp…” Çünkü gemiye güveniyor. “…üstünde oturup nezaret eder (onun başında duruyor). Diğeri, hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor.” Belinde ve başında taşımaya devam ediyor çünkü gemiye güvenmiyor. Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.” O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim; malımı belimde ve başımda muhafaza edeceğim.” Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder…” Hem senin yüklerin gittikçe ağırlaşacağı için… Bekledikçe ağırlaşır ya. Buna güç getiremeyeceksin diye uyarıyorlar. Sonra bunun hakikat kısmına geçiyor. Yani şu, tevekkülle ilgili bir mesele. Yani yapabildiğin şeyleri yaptıktan sonra artık gereksiz sıkıntı, stres ve endişeyi bırakıp, “Allah’ım ben sana tevekkül ettim. Ben vazifemi yaptım. Ben istemiyordum sınavın böyle 1 ay önce ileriye sonra geriye alınmasını. Benim karşıma çıkan pozisyon bu. Ben de pozisyonu en iyi şekilde değerlendirerek, gecemi gündüzüme katarak çalıştım. Ben vazifemi yaptım Allah’ım. İstersen beni muvaffak (başarılı) edersin, benim için hayırlı değilse de beni muvaffak etmeyebilirsin.” diyerek o yükünü gemiye bırakan, gemiye güvenen yani gerçekte Allah’a güvenen, Allah’a dayanan kullardan olmak var, bir de böyle tevekkülsüzlük… “Aman ne olacak, aman ne bitecek.” deyip kendini telef etmek var. Hiçbir faydası yok ki. “Aman ne olacak, aman ne bitecek.” demenin hiçbir faydası var mı? Yok. Hatta sen bu yarışta bir avantaj elde etmek istiyorsan bu tartışmalara, bu polemiklere hiç girmeden… O sol taraftan hani devam eden var ya. Sen sağ tarafta gidip otoriterlerle konuşup, “Bu niye böyle oldu?” Twitter’da şunu, bunu yazarken… İşte bak sana bir avantaj söylüyorum. Bırak birileri vakit kaybederken sen yoluna devam et. Yani kardeşim, yükünü gemiye bırakacaksın. Bu saatten sonra yapman gerekenlerden sorumlusun. Başarılı olamazsan da kimse sana “Niye böyle oldu?” demez. Bu bir sınav. Bu biter, öteki başlar. Hani “Biri biter, öteki başlar.” diyor ya şarkıda. Yani hayat böyle devam ediyor. Sıkıntılar var, kederler var. Hani sanki şöyle gelebiliyor olabilir sana: “İşte en büyük problemim bu. Bunu çözdüğümde tamam, her şey bitiyor.” Öyle olmuyor. Bu bitecek, bir başkası başlayacak. Hayat böyle dalgalı bir deniz gibi. Bir fırtına geliyor, denizin ortasındasın. Bakıyorsun fırtına diniyor, “Ne kadar güzel diyorsun.” Ama hayatın tabiatı bu. İnişler ve çıkışlar. Yani bu sınavı geçeceksin ve inşâAllah hayat sınavında da bu tevekkül dersini anlarsan, bu Kur’ân hakikatleriyle hemhâl olursan, bütün o karşılaştığın musibetlere, sıkıntılara, gelen kötü haberlere karşı mukavemet edebilecek bir güç elde edebilirsin. Çünkü şu çok orijinal bir tespittir: Burada mesela Norveç’te yaşayan birisi, burada da Avusturya’da yaşayan birisi. İkisinin de hayat şartları, zenginlik seviyeleri, karşılaştıkları musibetler hemen hemen aynı. Ama birisi hayatından inanılmaz bir derecede, muzdarip bir şekilde depresyonla, depresyon haplarıyla, Prozac’larla yaşarken, ötekisi aynı hayatı yaşadığı halde çok mutlu olabiliyor. Peki bundaki belirleyici faktör ne? Bakış açısı, olayları değerlendiriş biçimi. İşte biz de Kur’ani bir bakış açısıyla hayatı yaşarsak, senin yaşadığın hayatı yaşayıp, hatta senin yaşadığın hayattan çok daha iyisini yaşayıp şu anda depresyon hastası olan insanlar var. Yani bakış açını düzeltemediğin zaman olaylar seni çok yoruyor, kalbini çok dağlıyor, psikolojini bozuyor… Psikoloji bozulduğu zaman insanda bir takım fiziksel rahatsızlıklara bile etki edebiliyor. Mesele stres yapanda reflü olur. Sadece psikolojik diyemezsin, fiziksel bir etkisi de var. Evet, vazifeni yap. Yapacağına, başaracağına inanarak gir. Dünyanın sadece bir sınavına giriyorsun. Ama hayatın boyunca çalışmakta istemiyorsun. O yüzden sevdiğin işi yapmak istiyorsun. Gir kardeşim, elinden geleni yap. Gerisine de asla karışma. “Rabbim ben Sana tevekkül ettim!” de. Ama sınav tarihine kadarda ipleri sıkı tut kardeşim. Allah’a emanetsin.

HAYATIN SIRRI BU AYETTE GİZLİ: “HEPİMİZ FİTNEYİZ”

Bir hakikat daha var. Kur’an-ı Kerim Furkan suresinin 20. ayetinde çok net bir kural koyuyor. Keşke bunu parti kuran Müslümanlar anlasaydı. Keşke bunu dernek kuran, vakıf kuran Müslümanlar anlasaydı. Keşke dört kızım var, dördünü de evlendirdim, dört dünürüm var diyenler anlasaydı. Dört oğluna, beş oğluna, beş gelin bulduğu için ailesinin kocaman olduğunu, her birinden dörder dönüm dört çarpı dört, on altı etti elhamdülillah, böyle kalabalıklarla, insanla, içli dışlılıkla insan yoğunlaştıkça, şirket çalışanı çoğaldıkça, işlerin iyi gittiğini veya işlerin onun hesapladığı gibi olduğunu zannedenler bu ayeti daha önce duymuş olsalardı: وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ İnsanlar olarak, sizi birbirinizin fitnesi yaptık Allah buyuruyor. اَتَصْبِرُونَۚ bakacağız sabırla bu süreci geçirebilecek misiniz? اَتَصْبِرُونَۚ وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يراً۟ Senin rabbin her şeyi izliyor, görüyor. Bu ayeti anlamayan Kur’an’dan bir şey anlamaz. Bu ayeti anlamayan Resûlullah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’in torunu niye şehit edildi bunu anlayamaz. Peygamber Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem’in müşriklerden bir yığın eziyet çektikten sonra ona iman edenler arasında niye sıkıntı çektiğini anlayamaz. Musa Aleyhisselam’a ne oldu ne bitti anlayamaz. Niye Çanakkale’de savaş yapılırken birileri filan yerinde Anadolu’nun fitne fesat çıkarıyordu, bir de namaz kılıyorlardı anlayamaz. Yahu bu kadının hiçbir derdi yok, kocası ona niye bela oldu anlayamaz. Bu erkek namaz kıldığı halde, teheccüd kıldığı halde niye zalim oldu anlayamaz. Ya bir tane camimiz var burada ne kavga ediyorsunuz ya bırak imamı müezzini kıl namazını git nedir derdin, anlayamaz. Dört kardeş dörde bölseniz, 14’e bölseniz, onu bir daha 10’a bölseniz buralar size yeter kavga etmeyin, anlayamaz. وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ ‘yi anlamak zorundasın. Bir insan yarattı Allah, bir insan daha yarattı onları birbirinin fitnesi, yani imtihanı yaptı. Babaysan oğlunu, oğlunsa babayı, kadını kocasına, kocasını kadınına, dernekte yönetim kurulu yönetilene, yöneteni yönetilene, herkesi birbirine siyasetçiyi vatandaşına, vatandaşıyı siyasetçisine kadını erkeğe, erkeği kadına, fakire zengini, zengine fakiri toplumda 100 insan varsa, kadınlı, erkekli, çocuklu, 100 kareköklü 100 eylem demektir bu. وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ Dolayısıyla biz, kaçıp gidelim o zaman insansız bir diyara desek, imtihandan kaçııyorsun, zaten senin kağıdını parça parça ederler o zaman. Sen imtihandan kaçtın. E bu imtihan benim şeklime göre olsun, sussun herkes itaat etsin bana dersen eğer, e sen o zaman ne biçim imtihan oluyorsun ki? Nasıl sana itaat edecek herkes? Böyle imtihan olur mu ya? Sen imtihana geliyorsun, şu soruları bana sorar mısınız lütfen diyorsun. Öyle bir imtihan dünyada var mı ya? وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ Birbirimizin imtihanıyız biz. Dolayısıyla çocuğu doğan elhamdülillah deyip sevinç için kurban kesiyor ya, aynı zamanda bir de bir dosya açmalı. Bir çocuk verdi Allah, hayır getir sonunu Ya Rabbi diye. Bedava yok bu dünyada. Bela da değil bedava, nimet de değil bedava. Bu dünyayı böyle kurdu Allah. Peygamberleri, böyle yaşadılar. aleyhimüsselâm cemîan. Bize mi farklı bir muamele yapacak Allah-u Teala? Nerede bir gül bittiyse, onun dalının dibinde dikeni göremeyenin gözü kördür. Gözü kör olduğu için onun hep eli kanar. Dikeni tutuyor çünkü. Dikensiz gül olur mu? Olur ama, plastikten olur. Doğal olmaz o. Dikenin geçmişi böyle. Gülün de geçmişi böyle, İkisini bir araya getiren o gülü yaratandır. Onun için, bu dünyada ne oldu? Ya bu Müslümanlarla biz bir arada kurduk bu vakfı da, niye şimdi birbirimize düştük? وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ Biz birbirimiz için yaratıldık, اَتَصْبِرُونَۚ Bir arada durmayı becerebilecek misiniz? اَتَصْبِرُونَۚ Sabır Ya Rabb! demekle mi 50 sene, bu kaynanaya, bu kaynataya, bu geline, bu damada, bu arkadaşa, bu kardeşe, dayanabileceğiz mi? Hainliğine karşı dayanabileceğiz mi? Laçkalığına karşı dayanabileceğiz mi? İftirasına karşı dayanabileceğiz mi? Kendimizi ezdirmeden, seviyemizi de düşürmeden dayanabileceğiz mi? Bunun için varız biz. اَتَصْبِرُونَۚ Bütün bu olaylar, 7 milyarın işte 7 milyar çarpı 7 milyar daha üst türevleri ile beraber olan ilişkilerini وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يراً۟ Rabb’in izliyor. O Allah bizim Allah’ımızdır Celle Celâlühü. Biz bu sürecin, Mü’min’leriyiz. Onun için ne dedik? Olayı anlamayan, yanlış anlayan, tersten bakan çatlar. Ya da hayvan gibi yaşar. Orada durdu trafik bekliyor akşama kadar bekler. Ne var ilerde, niye durduk bunu anlamaz.

Gece Gölgenin Rahatına Nasıl Bakılır – Cennet

öğrencisinizdir ve bir çok bakkalın veresiye defteri astolisti olarakdevam eder bütün alışveriş hayatınız, bir iş yerinde çalışan maaşlı bir işçisinizdir ve dışarıda ki alacaklılar maaşınızdan çok daha fazlasına taliptir. çocuğunuzu okutmak için satmaya razı olduğunuz ceket modası geçtiği için para bile etmiyordur artık. veyahut ne ceketi ne maaşı olan mazlum bir evin hanımısınızdır. üst düzey ekonomi profesörü gelse hiçbir teorem ile sizin evinizde ki parayla ay sonunu getiremezken siz aynı parayla üstüne üstlük bir de aile geçindiriyorsunuzdur. hayat zaten yeteri kadar yorucuyken kendinize ayıracak bir aynalık vakit dahi bulamazken. zihninizde nasıl daha fazla para bulabilirim düşüncesi her gününüzü korku flimlerine çeviriyordur. 1 ayda kazandığınız para iki günde nasıl biter. hiç anlayamadınız. veya başka şekilde çok fakirsiniz, ruh fakirisiniz mesela.çünkü ruhunuz çek defterinizden bile daha ufak kalmış. etrafınızda ölümünüzle birlikte ak baba gibi etinizden bir parça av olarak almak isteyen akrabalardan başka hiç samimi dost kalmamış. paranız arttıkça, ruhunuz daha fazla sıkışır olmuş mesela. geceleri bile güzeel rüyalar ve hülyalar yerine mal yüklü gideceği yere gitmesi gereken tırlar ve patlamaması gereken çekler uykunuzu bile kabusa çevirmiş adeta. ister kamyonlar dolusu paranız olsun, ister kamyona otostop çekecek kadar fakir olun. birinizin imtihanı sabırdı, e ötesinin ki ise şükür ama ikisi de imtihan dı işte. ve biliyor musun fark edemeyen her ruh fakirdir. ve biliyor musun ikisinde de bu sonsuz isteklerimiz bu sonlu dünyaya sığmıyor. ve şimdi hayal edin bir anda bir sebepten dolayı öldünüz. gözünüzü açtığınızda ise ALLAH sizden razı olmuş. beden hapishanesinden yani dünya zindanından kurtuluş vakti de gelmiş yanında. acıların artık cennet bahçelerinde , izledikçe şükür edeceğin birer dizi olmuş sadece. para derdin yok, sabah erken uyanma derdin yok, elektrik /su faturan yok. şu videoyu çekerken ki terleme sıkıntın bile yok. terledim ya (gülme) daha nasıl anlatabilirim diye düşünüyordum. böyle mesaj vereyim dedim. rabbiniz artık “gel kulum, şimdi kavuşma vakti, gel, gel de cemalimi temaşa et” diyor. kabir meleklerine kadar ulaşmış namınız, “o gencecik yaşta başkaları haramlara dalarken, Ömer’e, Ebubekir’e , Osman’a, Ali’ye, gencecik yaşında ki Musab’a benzemeye çalışan haramların içinde RABB’ini anlatmaya çalışan o genç sendin değil mi?” diyor öyle bi mekana gelmişsin ki yüzler çarşısında beğendiğini takıyorsun armut yiyorsun ve çilek tadı gelsin istiyorsun. o da oluyor biliyor musun Mahsun? (gülme) zaten hamileler için anlatıyoz bunu (gülme) tabii çok ilginç Hz. ALİ diyor bedenler çarşısı var diyor.geliyosun böyle yüz görüyorsun o hoşuma gitti onu giyiyorsun Böyle birden diyorsun işte pazular genişlesin. Böyle şişiyorsun. İşte şuraya 3 derece buraya 5 derece her türlü yapıştırıyorsun. Tabi burası hikmet dünyası. karpuz istersen ekersin beklersin toprağı yağmuru çamuru. ora kudret dünyası çık dedin mi karpuz. burada şu an 3 arkadaş var, 3 arkadaşla sarılmak için sıra bekliyorsun. orada 3 arkadaşla muhabbet edip sarılmak için sıra bekleme bile yok. artık telepati mi var ne varsa. aynı anda bütün hepsinin merkezden lezzetini alıyorsun. yani burda mesela senle konuşsam senin lezzetini alırım. ömerle ömer ömer pek lezzet vermez yunusla ayyy bunla cennette ne konuşcan. orada aynı anda üçünüzle beraber konuşcam aynı anda lezzeti alıyosun sen bile lezzet veriyon yani (gülme)nasıl bi cennet sen bile lezzet veriyon yunus. o kadar ölmemiz lazım. biraz fazla ölmemiz lazım.yani yunus ne kadar lezzet versin. sıfatını saklama bak da oraya sıfatını da görsünler. ama inanın bu halde cennete giremezsiniz. yaşınızın bile 33 olması lazım. 33 mersin plaka neden mersinde hizmet ediyoruz. yaaaaa vücudunuz hiç bir kıyafetin veremeyeceği kadar ince, narin ve yırtıksız. bıçakla kessen dahi yırtıksız. sesiniz bir anka kuşu gibi.(gülme) şimdi birisi dese ki duydun mu la Anka kuşu orada bittik. siz konuştuğunuzda davud (as) ile şarkı söyleyen cibal dağı gibi alem size senkronize olur. dünyada insanlar Yusuf’a bakarken ellerini keserdi. şimdi cennette sizi görenler soluklarını kesiyorlar. güzelliğinizden utanan güneşler dahi batmaya diziliyor. Ve inanın artık inşallah cennettesiniz. isteseniz bile eski dertlerinize üzülemiyeceksiniz ama çok şükür edeceksiniz. ve kulağınızda aynı cümleler fısıldanıcak. “bitti kulum inan hepsi bitti dertlerinin hepsi geçti , artık benimlesin ve inan artık güvendesin. ve anlarsın ki dünya meğer serapmış ve seni hepsinden kurtaracak olan tek şey rabbine kavuşmakmış. YA ALLAH.

KIYAMETİN EN BÜYÜK ALAMETİ GELDİ (Soru-Cevap)

Bütün dünya sizin cümlelerinizi, kelimelerinizi duymasını isteseydiniz ne söylerdiniz? “La İlahe İllallah Muhammedür Rasulullah” derdim Bütün dünyanın buna şahit olması ne demek biliyor musun sen? Senin adın ne? Tekin? Pek Tekin biriymişsin sen, güzel. Sen de öyle yap. ‘Muhammedür Rasulullah’ de gökler bile duysun. Taşlar duysun, denizde balıklar duysun Onlar da sana şahit olsun. Kur’an-ı Kerim’imiz gençler ne diyor? Firavun boğulup gittiğinde, Rabbimiz buyuruyor ki; “Fema beket aleyhissemaü vel ard” (Ne gökler ne yerler ağlamadı onun için) diyor (Duhan 29) Zaten gök kime ağlar ki diyemiyorsun. Toprak ağlar mı? Meğerki mesele şuymuş Bir mü’min bir yerde secde ettiyse o toprak kıyamet günü o mü’mini arar şahit olurmuş. O mü’min bir daha gelmediği anlaşılınca toprak aleminde, gökteki hava cisimlerinde “o mü’min öldü, benim üzerimde namaz kılacak, Allah diyecek insan kayboldu” diye toprak ağlarmış Firavun böyle bir şey yapmadığı için kimse ağlamamış Ben isterim ki sesim bütün dünyada duyulsun da peşimden dağlar ağlasın isterim ben. Sen de öyle yap Tekin. Bu güzeldi ya başka güzel sorusu olan yok mu? Günümüzde 2000’li yıllar dedik, müslümanların gidişatını nasıl görüyorsunuz? Ben uzaydan bakmıyorum dünyaya. Dolayısıyla sen ne görüyorsan ben de onu görüyorum Benim kuşbakışı görüşüm yok. Amma… Gençler, Rasulullah (sav)’in hadisi şeriflerini okuyanlar bugünü film izler gibi izlerler. Bugün sizin sıkıntı gördüğünüz şeyler hadislerde uyarı olarak var. Dolayısıyla çok şaşmıyorum. Bundan daha beterini de bekliyorum. Bu görüntünün daha beterini de bekliyorum. Ama umudum da artıyor bu arada. Neden artıyor? Çünkü ne olursa olsun, durum ne kadar kötü olursa olsun Allah, O’na koşanı geri göndermiyor. Beni de gerisi ilgilendirmiyor zaten. – Şimdi hocam ahir zamandayız dedik, – hani 2000’li yıllardayız dedik… – Genelde bu yılları ahir zaman olarak kullanıyoruz. – Sizin gerçekleştiğini düşündüğünüz kıyamet alametleri var mı? En büyüğü, bir numaralı kıyamet alameti Peygamber Efendimizin (s.a.v.) gönderilmesidir. Kıyamet Peygamberi Ve buyuruyor ki Peygamberimiz (s.a.v.) “Benim gönderildiğim zamanla kıyamet arasındaki mesafe, ikindi vakti ile akşam namazı arasındaki mesafe kadardır.” diyor. Rakam vermiyor ama 24 saatlik günde ikindi ile akşam arasında ne kadar vakit var? Yaz aylarında üç saat var. Üç, üç buçuk saat 24 saatin hadi dört saat diyelim. Yirmisi geçmiş dördü kalmış Efendimiz (s.a.v.) geldiğinde. Onun üzerinden de 1400 sene geçmiş Kıyamete yirmi sene var diyenin aklına şaşarım. Ne karışıyorsun Allah’ın işine Ama on bin sene var diyende de akıl yok. Gayba ait bir konu Ama kıyametin, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kadar net bir alameti yoktur. Onun dışında o düzeyde olmayan alametler var. Mesela; kadınların iş yeri açmaları, kocalarının parasına karışmaları kıyamet alametleri olarak Buhari’de hadis diye geçiyor. Bunun gibi pek çok alametler ne yazık ki gözümüzün önünde olduğu halde ibret alamıyoruz. Arkadaşlar alametinden çok benim ona hazırlığım önemli Hiçbir alameti de olmasa ben hazır olmalıyım çünkü en büyük kıyamet benim ölümümdür Benden sonra banane kıyametten Diye düşünmemiz lazım – Hocam şimdi hane içinde eşlerin birbiriyle olan tartışmaları illaki her evde oluyordur Bu kadar bekarın sorusu mu bu? Gençleri ürkütme sen ona göre dikkatli sor. – İşte ben onun çözümü için bir soru sormak istedim. Bu garibanların tezgahı yok nesini soruyorsun – Ona göre önlem alırlar hocam onlar da Zenginin malı züğürdün tesellisi olurmuş neyse sor sor hadi. Söz sende kaldı – Hocam bu öfke problemini nasıl çözebiliriz? – En ufak bir şeyden tartışma çıktığında bunu büyütüyoruz – Evet bunla alakalı durumlar var – Hani yok mekanı terk edin, susun vs. ama; bunu da beceremiyorsak ne yapabiliriz bununla ilgili? Arkadaşlar bekarlar beni dinlesin. Evliler laf dinlemez. Bunlar her şeyi bildiğini düşünüyorlar. Bekar var mı, parmaklarını bir göreyim bekarların Aman Allah’ım ya Aman aman aman Hiç sormadım kabul edin Bekar kardeşlerim bu ağabeyiniz İnşallah uzun yıllar yaşar, sizin evinize bir çorba içmeye gelir. Ama görünen köy kılavuz istemez Fatihadan unutmayın bu ağabeyinizi Şu sözümü hatırlayın o gün Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Saliha bir kadınla yani Allah’tan korkarak yaşayan bir kadınla evlenen, dininin %50’sini tamamlamıştır.” diyor Gerisinde de Allah’tan korksun cennete girsin diyor. Arkadaşlar Bana bir İslamiyetin emirlerini sayın desem Namaz, oruç, haç, zekat, anaya babaya itaat Kur’an okumak, kurban kesmek, sadaka vermek, fitre vermek, itikafa girmek, Teravih kılmak, cuma namazı kılmak, tesettüre girmek… Yav sayıyorsun sayıyorsun kaç tane emir var. Kadın %50’sini oluşturuyor bunların. Ben o zaman diyorum ki sana Ey bekar Başka kimse yok da burada, hey hepiniz İslamiyet adına yapacağın her ne varsa onların toplamı kadar aile seni yoracak. Buna hazır değilsen evlenme. Namazdan, oruçtan ne biliyorsan İslam olarak, yaz bir kenara. Onların toplamının psikolojik veya biyolojik ağırlığını ölç, fiziksel ağırlığını ölç. Evlilik o kadardır. Neden? Allah buna Cennet veriyor. Ucuz değil ki cennet, boşuna da değil bedava da değil. Cehennem de boşuna değil tabi. Dolayısıyla evlenenler “Ey Allah’ım! Bu kadından bu erkekten yani karı koca kimse, ben bir şey istemiyorum. Ben senin adına nikahlandım. Senden isterim ben.” derse karşısındaki kim olursa olsun Allah’ın izniyle o yuva dağılmaz. Şimdi çok önemli olarak bir sorunumuz var bizim. Cep telefonu diye bir şey icat oldu. Yemeği oradan sipariş veriyorsun, okul puanını oradan öğreniyorsun, üniversite sonuçları oradan çıkıyor, hesabı oradan yapıyorsun, dııınk karşına çıkıyor. Kadını da öyle zannediyor erkekler. Kıyamete kadar öyle bir kadın olmayacak, Cennette huriler öyle olacak. Beklenti yanılgısı bu. Bundan tövbe et sen. Kardeşlerim, Peygamber Efendimiz (sav) kainatın efendisi, ama hanımlarıyla sıkıntıları oldu. Hatice anamızla olmadı sadece. Kapıya atmadı onları Bir şeyi unutmayın. Kur’an-ı Kerim insanlığın en kötüsü olarak iki kişiyi gösteriyor. En kötü insan onlar diyor: Nuh(a.s)’ın karısı, Lut(a.s)’ın karısı Allah 25 insanı örnek gösteriyor bize. Nuh (a.s) bu 25’in ilk beşinde. Asırlarca karısı baş belası olmuş. Lut (a.s)’ın karısı en kötü kadın, zalimlikte. Ahlakta değil ama. Bir Peygamberin karısı için öyle aklınıza gelen kötü kadın rolü olmaz. Ama boşarım seni sözünü duymamış bu kadınlar kocalarından. Nuh (a.s) boşamak kelimesini kullanmadı hiç. Düşünmeye değmez mi bu? Kafirlere sabrettiği gibi karısına da sabretti. Müslümanlar olarak israil ve amerika ile boğuşmaya hazır, evdeki kadınla sabırda boğuşmaya hazır değilsen bir çelişki yaşıyorsun demektir. İşte buna ben beklenti yanılgısı diyorum. Öyle bir evlilik yok. Öyle bir evliliği Peygamberler yapamadı ki sen yapacaksın. Bir şeyi size anlatayım Nikah yapılırken hiç bulundunuz mu, dini nikah kıyılırken? Nasıl dua ettiklerini gördünüz mü hiç? İman mısınız? (Evet) Nikah kıydın mı hocam hiç? (Yani) Duanda; “Yarabbi, Ali ile Fatıma arasındaki mutluluğu bunlara nasip et diyor musun? (Diyorum) Duyuyor musunuz? Ali’ye Ebu Turab deniyor mu? Ne demek Ebu Turab? Topraklı adam demek. Niye öyle demişler ona? Çünkü gelmiş mescitte yüz üstü yatmış toprağın üstüne, sinirden patlıyor kafası Efendimiz (s.a.v) gelmiş; “Ey toprak baba, burada ne yatıyorsun.” demiş. Niye? Fatıma ile kavga etmiş, camiye kaçmış. Hoca da dua ediyor, “Ya Rabbi Ali ile Fatıma arasındaki mutluluğu nasip eyle.” Doğru, mutluluk vardı ama öyle olmadı hep. Mescide kaçtı Ali. Bunu da nereden öğrendi Efendimiz? Kızını ziyarete gitti. ‘Damadım nerede?’ dedi, “Camiye gitti.” dedi. Hayat bu çünkü, hayat. Medine’de de hayat yaşandı. Ali de olsan hayatı yaşayacaksın. Hangisi haklıydı hangisi haksızdı, onu boşver sen Fırtına koparmadılar buna. Efendimiz onu orada uyardı, gitti evine. Selamünaleyküm. Kapandı o iş. Biz bunun mücadelesini, yoğunlaştırıyoruz ki böyle şeytan bayram etsin diye. Bu beklentiden vazgeçen en sevimsiz, geçimsiz kadınla ve kocayla yaşar Allah’ın izniyle. Ama işte telefondan, internetten her şeyi sipariş verir gibi mutluluk sipariş vereceğine inanıyorsan sen bekle biraz. Biraz şöyle bekle; İsrafil (a.s) bir üfürecek dünya yıkılacak. Sonra bir daha üfürecek insanlar mezardan kalkacak. Ondan sonra mahşer kurulacak. Milyonlarca sene sıraya girilecek. İnşaallah imanla öldüğün için cennete gideceksin. Huriler öyle tam aradığın gibi. Biraz bekleteceğim ama sabır. Kardeşler, Allah sizden razı olsun Dilerim Rabbimden Cennette de böyle buluşalım (İnşallah) Orada Allah’ın dostlarını gidelim, görelim, Onlar bizi davet etsinler, Ali’yi görelim, Fatıma’yı görelim… Orada mahremiyet olmayacak, değil mi? Fatıma annemizin elini öpebilecek miyiz mesela? Ne demek ”Bilmiyoruz”? Gençler, şeriat burada var orada yok Orada yok Allah’a emanet olun. Selamünaleyküm.


Almanca

Wenn sie wollen würden, dass die ganze Welt ihre Sätze, Wörter hört, was würden sie sagen? Ich würde: “La İlahe İllallah Muhammedür Rasulullah” sagen (“Ich bezeuge, dass es keinen anderen Gott gibt außer Allah, und dass Mohamed sein Diener und Gesandter ist.”) Weißt du, was es heißt, dass die ganze Welt das hört? Was ist dein Name? Tekin? Du bist wohl ein sehr Ruhiger (tekin = ruhig), schön. Mach du es auch so. Sag “Muhammedür Rasulullah” (Mohamed ist sein Diener und Gesandter), das soll der Himmel hören. Das sollen die Steine, die Fische im Meer hören, und die sollen Zeuge für dich sein. Was sagt unser Koran? Als der Pharao ertrank, sagt unser Herr: “Fema beket aleyhissemaü vel ard” (Weder Himmel noch Erde weinte über sie”; Duhan 29) Du kannst nicht sagen: “Für wen würde der Himmel denn schon weinen? Kann die Erde weinen? Indessen ist die Sache aber eigentlich folgende: Wenn ein Gläubiger auf einem Boden gebetet hat, wird dieser Boden am Tag des Jüngsten Gerichts diesen Gläubigen suchen und Zeuge für dich sein. Wenn bei der Welt der Erde und bei der Materie im Himmel gemerkt wird, dass ein Gläubiger nicht mehr kommt, wird die Erde “Der Gläubige ist gestorben, der Mensch, der auf mir sein Gebet verrichtet und Allah sagt, ist verschwunden”, sagen und weinen, Weil der Pharao solche Sachen nicht getan hat, hat niemand geweint, Ich würde wollen, dass meine Stimme von der ganzen Welt gehört wird und Berge mir hinterher weinen. Mach du es genau so, Tekin. Das war schön, hat niemand noch eine schöne Frage? Heutzutage, wir haben die 2000er erwähnt, wie sehen sie die Entwicklung der Muslime? Ich gucke nicht vom Weltall aus auf die Welt. Daher sehe ich genau das, was du auch siehst, ich habe keine Vogelsicht. Aber… Die Leute, die die Hadithe des Gesandten lesen, schauen dem Heute wie ein Film zu. Das, was ihr heute als Mangel seht, gibt es als Warnung in den Hadithen. Deswegen wundere ich mich nicht sehr. Ich erwarte auch Schlimmeres als das. Ich erwarte eine noch schlimmere Aussicht. Aber gleichzeitig steigt auch meine Hoffnung. Warum steigt sie? Weil, Egal was passiert, wie schlimm die Lage auch ist, schickt Allah denjenigen, der zu ihm rennt, nicht zurück. Der Rest interessiert mich eh nicht. – Nun, wir haben das Ende der Welt erwähnt, – wir haben eben die 2000er gesagt… -allgemein nutzen wir diese Jahre als das Ende der Welt. – Gibt es Zeichen für den Jüngsten Tag, bei denen Sie denken, dass diese sich bereits bewahrheiten? Das größte, das erste Zeichen für de Jüngsten Tag ist, dass unser Prophet (s.a.v) weggeschickt wurde. Der Prophet des Jüngsten Tages, und unser Prophet (s.a.v) sagt: “Der Abstand zwischen der Zeit, zu der ich geschickt wurde und dem Jüngsten Gericht, ist wie der zwischen dem Nachmittagsgebet und dem Abendgebet.” Er erwähnt keine Zahl, aber wie viel Zeit ist an einem 24-stündigen Tag zwischen Nachmittag und Abend? In den Sommermonaten sind es drei Stunden. Drei, dreieinhalb Stunden, von 24 Stunden, sagen wir mal es sind vier Stunden. 20 davon sind die Vergangenheit und vier sind übrig geblieben, als unser Prophet gegangen ist. Das ist 1400 Jahre her, Ich wäre überrascht über die Intelligenz jener, die sagen, dass der jüngste Tag in 20 Jahren ist. Was mischst du dich in die Arbeit Allahs ein, aber auch die, die sagen, es sind noch 10 000 Jahre, haben keinen Verstand. Es ist ein Thema, das dem Ungesehenen zugehörig ist, aber der jüngste Tag hat kein so deutliches Zeichen wie unseren Propheten. Abgesehen davon gibt es Zeichen, die nicht auf demselben Niveau sind. Zum Beispiel: dass Frauen Arbeitsstellen öffnen und sich in Geldangelegenheiten ihrer Männer einmischen, steht in den Buhari Hadithen. Obwohl in solcher Art sehr viele Zeichen vor unseren Augen sind, können wir leider keine Lehre daraus ziehen. Freunde, wichtiger als die Zeichen sind die Vorbereitungen, die man dafür trifft, selbst, wenn es keine Zeichen gibt, die zu sehen sind, muss ich vorbereitet sein, denn der größte jüngste Tag ist mein Tod, was juckt mich der Tag des jüngsten Gerichts nach meinem Tod, so müssen wir denken, – Nun gibt es im Haus sicherlich Streitereien zwischen Ehepartnern, Ist das die Frage von so vielen Singles hier? Erschrecke die Jugendlichen nicht, frage demnach vorsichtig. – Ja ich wollte etwas für die Lösung davon fragen. Diese Armen haben keine Theke (im Sinne von sie sind nicht mal verheiratet), was fragst du darüber – Sie können sich ja dementsprechend darauf vorbereiten Die Ware der Reichen ist wohl der schwache Trost, wie auch immer los frag. Das Wort ist bei dir, – Wie kann man das Wut-Problem lösen? – Bei der kleinsten Streiterei komplizieren wir es, – Ja es gibt solche Situationen – Man kann zum Beispiel den Ort verlassen usw., aber wenn wir auch das nicht hinkriegen, was können wir dann machen? Freunde, die Singles sollen mir zuhören. Die Verheirateten hören nie zu. Sie denken, dass sie alles schon wissen. Gibt es hier Singles, zeigt auf, Oh mein Gott, oh man Nehmen wir an ich hab das erst gar nicht gefragt, Meine ledigen Brüder, ich als euer Bruder werde – so Allah will -lange Jahre leben, und zu euch nach Hause kommen, um bei euch Suppe zu essen. Aber was man von Weitem erkennt, bedarf keiner Erklärung, Vergisst bei euren Fatihas nicht diese Bruder, und erinnert euch an dem Tag an folgenden Satz: Unser Prophet (s.a.v) sagt; “Wer mit einer gerechten Frau, also einer Frau, die ihr Leben mit Gottesfurcht lebt, heiratet, hat 50% seiner Religion vervollständigt.” Und für den Rest soll er gottesfürchtig sein und ins Paradies eintreten. Freunde wenn ich sagen würde, dass ihr mir die Befehle des Islams aufzählen sollt Das Gebet, Fasten, Pilgern, Spenden, Gehorsam gegenüber Mutter und Vater, den Koran lesen, opfern, Almosen geben, in die Itikaf gehen, Teravih beten, das Freitagsgebet verrichten, sich bedecken… Du zählst und zählst, man wie viele Befehle es gibt. Die Frau bildet 50% von diesen. Und ich sage dir demnach, Oh du Lediger, hier gibt es niemand anderen, Oh ihr alle so viel es im Namen des Islams gibt, das du machen kannst, so viel wie die Summe all dieser, so sehr wird deine Familie dich ermüden. Was du vom Gebet, vom Fasten weißt, schreibe es auf. Messe die Summe der psychologischen und biologischen Last, die physische Last dieser. Die Ehe ist so viel. Warum? Allah gibt für sie das Paradies. Das Paradies ist doch nicht günstig, sie ist auch nicht umsonst und gratis. Die Hölle ist natürlich auch nicht umsonst. Wenn diejenigen, die geheiratet haben also “Oh Allah! Ich möchte von dieser Frau, diesem Mann – Je nach dem, wer Mann oder Frau ist – nichts haben. Ich habe in deinem Namen geheiratet. Ich möchte von dir.” sagt wird, egal wer ihm gegenüber steht, mit der Erlaubnis Allahs dieses Nest sich nicht auflösen- Nun haben wir ein sehr wichtiges Problem. Es wurde etwas namens Handy erfunden. Du bestellst dein Essen von dort, erfährst deine Punkte in der Schule von da, die Ergebnisse in der Universität werden dort veröffentlicht, du siehst alles sofort. Männer denken, dass auch Frauen so sind. Bis zum Jüngsten Tag wird es nicht so eine Frau geben, Die Jungfrauen im Paradies werden so sein. Das sind Fehleinschätzungen der Erwartungen. Bereue dies. Meine Brüder, unser Prophet (sav), ist der Gebieter aller Welt, aber er hatte Probleme mit seinen Frauen. Nicht nur mit unserer Mutter Hatice. Er hat sie nicht vor die Tür geschmissen, vergisst eines nicht. Der Koran zeigt als das Schlimmste der Menschheit zwei Menschen auf. Er sagt, dass sind die schlechtesten Menschen. Die Frau von Noah (a.s) und die Frau von Lot (a.s), Allah zeigt uns 25 Menschen als Vorbild. Noah (a.s) ist von diesen 25 in den Top Fünf. Seine Frau war Jahrhunderte lang ein Unglück. Lots Frau ist die schlimmste Frau bezüglich Grausamkeit. Aber nicht bezüglich Moral. Zu einer Frau eines Propheten passt nicht die Rolle einer bösen Frau, die euch mal so einfallen würde. Aber diese Frauen haben von ihren Männern nicht den Satz “Ich werde mich von dir scheiden” gehört. Noah (a.s) hat das Wort scheiden nie benutzt. Ist das nicht Wert, darüber nachzudenken? Er hat genau so wie er die Ungläubigen ertragen, seine Frau ertragen. Wenn du als Muslim dazu bereit bist, dich mit Israel und Amerika zu raufen, aber nicht dazu bereit bist mit deiner Frau zu Hause mit der Geduld zu raufen, dann heißt das, dass du in Widerspruch gerätst. Und das nenne ich auch Fehleinschätzung der Erwartungen. So eine Ehe gibt es nicht. So eine Ehe haben nicht mal die Propheten geführt, wie sollst du sie führen. Ich werde euch etwas erzählen, Wart ihr schon mal dabei, als eine Ehe geschlossen wurde, als eine islamische Eheschließung stattgefunden hat? Habt ihr schon mal gesehen, wie sie beten? Sind Sie ein Imam? (Ja) Hast du schon mal eine Ehe geschlossen (Ja) Sagst du in deinem Gebet “Allah, lasse ihnen das Glück, das Ali und Fatma unter sich hatten, zuteil werden”? (Ja, sage ich) Hört ihr das? Wird Ali nicht Ebu Turab genannt? Was heißt Ebu Turab? Es heißt Mann mit Erde. Warum haben sie ihn so genannt? Weil er in den Gebetsraum gegangen ist, sich auf die Erde mit dem Gesicht nach unten gelegt hat, sein Kopf platzt vor Wut, Unser Prophet (s.a.v) kommt; “Oh Vater der Erde, warum liegst du hier”, sagt er. Warum? Er hat mit Fatima gestritten, ist in die Moschee geflüchtet. Und der Hoca betet “Allah, lasse ihnen das Glück, das Ali und Fatma unter sich hatten, zuteil werden” Stimmt, da gab es Glück, aber es war nicht immer so. Ali ist in den Gebetsraum geflüchtet. Und wie hat es unser Prophet erfahren? Er ist seine Tochter besuchen gegangen. “Wo ist mein Schwiegersohn?”, hat er gesagt, Sie hat “Er ist in die Moschee gegangen”, gesagt. Das ist nämlich das Leben. Auch in Medina wurde das Leben gelebt. Selbst wenn du Ali bist, wirst du dein Leben leben. Wer Recht hatte und wer nicht, mach dir nichts draus, sie haben dafür kein Skandal gemacht. Unser Prophet hat ihn dort ermahnt, er ist nach Hause gegangen. Selamünaleyküm. Die Sache war gegessen. Wir erschweren uns die Auseinandersetzung dafür, damit der Teufel feiert. Wer diese Erwartung aufgibt, kann auch mit der unfreundlichsten und ungeselligsten Person leben, so Allah will. Aber wenn du daran glaubst, dass du genau so wie du vom Handy im Internet alles bestellst, auch Glück bestellen wirst, dann warte du noch ein bisschen. Dann warte noch; Israfil (a.s) wird einmal pusten und die Welt wird untergehen. Und dann wird er noch einmal pusten und die Menschen werde von ihren Gräbern auferstehen. Dann wird der Ort des jüngsten Gerichts aufgebaut. Millionen von Jahren werden sich anstellen. So Allah will, wirst du, weil du im Glauben gestorben bist, ins Paradies gehen. Die Jungfrauen im Paradies sind genau so, wie du willst. Ich werde euch warten lassen, aber Geduld. Brüder, möge Allah mit euch zufrieden sein, Ich wünsche mir von meinem Herren, dass wir uns im Paradies auch so versammeln werden (so Allah will) Lasst uns dort zu den Gesandten Allahs gehen, lasst uns sie sehen, sie sollen uns einladen, lasst uns Ali sehen, Fatima sehen… Dort wird es keine Geheimhaltung geben, stimmt’s? Können wir zum Beispiel die Hand unserer Mutter Fatima küssen? Was soll das heißen “Wir wissen es nicht”? Die Scharia gibt es hier, dort nicht dort gibt es sie nicht Allah segne euch. Selamunaleyküm.


Azerice

Bütün dünyadakı ifadələrinizi və sözlərinizi eşitmək istəsəydiniz nə deyərdiniz? “La Ilahe Ilalallah Muhammadur Rasulullah” deyərdim Bütün dünyaya bunun şahidi olmağın nə demək olduğunu bilirsinizmi? Adın nədir Tekin? Sən çoxlarından, gözəlisən. Sən də bunu edirsən. Hətta Məhəmmədur Rəsulallahın səmaları da eşidilməlidir. Daşları eşit, dənizdəki balıqları eşit Qoy sənə də şahid olsunlar. Quranımız gənclərə nə deyir? Firon boğulanda Rəbbimiz buyurur: “Fema beket aleyhissemaü vel ard” (Nə göylər, nə də yerlər onun üçün ağlamadı) deyir (Duha 29) Göy kimin ağladığını deyə bilməzsən? Torpaq ağlayacaqmı? Görünən budur Mömin bir yerə səcdə edərsə o torpaq qiyamət günü möminini axtaracaqdı. Möminin yenidən gəlmədiyi, yer aləmində, göydəki hava cisimlərində olmadığı başa düşüldükdə Torpaq “bu mömin öldü, mənim üçün dua edəcək insan, Allah yox olar” deyərək ağlayardı. Firon belə bir iş görmədiyi üçün heç kim ağlamadı Səsimin bütün dünyada eşidilməsini istəyirəm, amma məndən sonra dağların ağlamağını istəyirəm. Sən bunu et, Təkin. Gözəl idi, yoxsa başqa yaxşı suallarınız var? Bu gün 2000-ci illər dedik, müsəlmanların tərəqqisini necə görürsən? Mən dünyaya kosmosdan baxmıram. Beləliklə, gördükləriniz mənim gördüyüm şeydir Quşun gözü yoxdur. Amma … Gənclər, Rəsulallahın (s.ə.v) hədis şeriflərini oxuyanlar bu gün sanki bir filmə baxırlar. Bu gün çətinlik içində gördüyünüz şeylər hədislərdə bir xəbərdarlıq olaraq var. Buna görə çox təəccüblənmirəm. Bundan daha çox şey gözləyirəm. Bu görüntünün daha pis olacağını gözləyirəm. Ancaq ümidim, getdikcə artır. Niyə artır? Çünki vəziyyət nə qədər pis olsa da Allah Ona tərəf qaçanları geri qaytarmaz. Qalan hər halda mənə aid deyil. – İndi müəllim, axır vaxtlar dedik, – 2000-ci illərdə olduğumuzu dedik … – Biz ümumiyyətlə bu illəri son dövrlər kimi istifadə edirik. – Düşündüyünüz apokalipsis əlamətləri varmı? Ən böyük, bir nömrəli apokalipsis Peyğəmbərimizin (s.ə.v) göndərilməsidir. Qiyamət Peyğəmbəri Və buyurur ki, Peyğəmbərimiz (s.ə.v) “Göndərilən vaxtla apokalipsis arasındakı məsafə günorta vaxtı və axşam namazı arasındakı məsafədir.” deyir. Bu rəqəm vermir, amma 24 saatlıq bir günorta və axşam arasındakı müddət necədir? Yazda üç saat var. Üç, üç yarım saat 24 saatınız dörd saat deyək. Ustadımız (s.ə.v) gələndə onlardan iyirmi dördü qalır. 1400 il keçdi İyirmi il əzab var deyənlərin ağlına heyranam. Allahın işinə nə ilə qarışırsan Ancaq on min il var deyənlərdə ağıl yoxdur. naməlum bir mövzu Lakin apokalipsisdə Peyğəmbərimiz (s.ə.v) qədər açıq bir qüsur yoxdur. Bundan başqa, o səviyyədə olmayan əlamətlər var. Məsələn; Qadınların iş yerlərinə və ərlərinin pullarına açılması Buxaridə apokalipsis əlaməti olaraq hədis adlanır. Təəssüf ki, bu kimi əlamətlər gözlərimizin önündədir, amma imza ala bilmirik. Ona hazırlaşmağım dostlardan daha vacibdir Heç bir işarə olmasa da hazır olmalıyam çünki ən böyük apokalipsis mənim ölümümdür Məndən sonra apokalipsisdən banan Düşünməliyik – Xoca, indi ev təsərrüfatındakı həyat yoldaşlarının mübahisələri hər ailədə baş verir. Bu qədər təkbaşına sual? Gəncləri qorxutma, diqqətlə soruş. Burada onun həlli üçün bir sual vermək istədim. Bu baqotlarda sayğac yoxdur, nə istəyirsən – Ona görə tədbir görürlər. Varlıların varlılarının təsəllisi olduğunuzu soruşun. Söz sənindir – Xoca, bu qəzəb problemini necə həll edək? – Mübahisə bir şeydən çıxanda bunu böyüdürük – Bəli, bununla bağlı vəziyyətlər var – Yer yoxdur, yeri tərk et, bağla və s. amma; Bunu da edə bilmiriksə nə edə bilərik? Dostlar məni dinləyir. Evlidir qulaq asma. Hər şeyi bildiklərini düşünürlər. Tək var, qoy barmaqlarını görüm Ey allahım Vallah Heç vaxt soruşmadım, qəbul et Qardaşlarım sənin qardaşındır Ümid edirəm uzun illər yaşayır, sənin evinə bir şorba üçün gəlir. Ancaq görünən kənd bələdçi istəmir Unutma bu qardaş O gün sözümü xatırla Peyğəmbərimiz (s.ə.v) buyurur; “Saliha, bir qadınla, yəni Allahdan qorxan bir qadınla evlənərək, dininin 50% -ni tamamladı.” deyir Allahdan qorxaraq arxasındakı cənnətə girməli olduğunu söyləyir. Dostlar Mənə İslamın əmrlərini desəm Namaz, oruc, çarmıx, zəkat, ana və ataya itaət Quran oxumaq, qurban vermək, sədəqə vermək, fitrə vermək, qeydiyyatdan keçmək, Təravih qılmaq, cümə namazı qılmaq, hicaba girmək … Neçə sifarişiniz olduğunu hesablayır. Qadınlar bunların 50% -ni təşkil edir. Sonra sənə deyirəm Ey subay Burada başqa heç kim yoxdur, hamınız İslam adı ilə nə edə bilərsən Ailəni cəmi qədər yorursunuz. Buna hazır deyilsinizsə, evlənməyin. İslam olaraq, namazdan və orucdan nə bilirsənsə, yayı bir kənara qoy. Onların cəminin psixoloji və ya bioloji çəkisini ölçün, fiziki ağırlığını ölçün. Evlilik bu qədərdir. Niyə? Allah bunu Cənnətə verir. Cənnət ucuz deyil, heç bir şey üçün deyil, pulsuz da deyil. Əlbəttə, cəhənnəm boş yerə deyil. Beləliklə, evlənənlər “Allahım! Mən bu qadından, bu kişidən, ər-arvaddan bir şey istəmirəm. Heç bir şey istəmirəm. Mən sizin üçün evliyəm. Səndən istəyərdim. ” desə kim olursa olsun Allahın izni ilə o yuva dağılmır. İndi çox vacib bir problemimiz var. Cib telefonu kimi bir şey icad edildi. Oradan yeməyi sifariş edirsən, oradakı məktəb hesabını öyrənirsən, universitet nəticələri oradan gəlir, hesablamanı oradan, xaricdən edirsiniz. Kişilər də qadınları belə düşünürlər. Qiyamət gününə qədər belə bir qadın olmaz. Cənnətdəki Huris belə olacaq. Bu gözləmə səhvidir. Tövbə etdin. Qardaşlarım, Peyğəmbərimiz (s.ə.v) kainatın sahibi, ancaq xanımları ilə problem yaşadı. Xədicə yalnız anamızla baş vermədi. Onları qapıya atmadı Bir şeyi xatırla. Quran iki insanı bəşəriyyətin ən pis tərəfi olaraq göstərir. Ən pis insan deyir: Nuhun (ə) arvadı, Lutun (ə) arvadı Allah bizə 25 nəfəri nümunə göstərir. Nuh (ə.s) həmin 25 nəfərin ilk beşliyindədir. Əsrlər boyu həyat yoldaşı narahatlıq keçirib. Lutun (ə) həyat yoldaşı ən pis qadın, qəddardır. Əxlaqda deyil. Bir Peyğəmbərin həyat yoldaşı üçün ağlınıza gələn pis qadın rolu yoxdur. Ancaq səndən eşitməmiş bu qadınları ərlərindən boşam. Nuh (ə.s) heç vaxt boşanma sözünü işlətməmişdir. Düşünməyə dəyər deyilmi? Həyat yoldaşına səbri ilə yanaşı səbir edir. Müsəlman olaraq, İsrail və Amerika ilə vuruşmağa hazır deyilsinizsə, evdə olan qadınla səbirlə mübarizə etməyə hazır deyilsinizsə bir ziddiyyət yaşayırsınız. Gözləmə xətası dediyim budur. Belə evlilik yoxdur. Peyğəmbərlər belə bir evlilik edə bilmədilər ki, sənin edəcəksən. Sizə bir şey deyim Heç toyda olmusunuz, Dini toy doğranarkən? Onların necə dua etdiyini görmüsən? İnanırsınız? (Bəli) Heç toyun olubmu, müəllim? (Yəni) duanda; “Vallah, sən onlara Əli ilə Fatıma arasındakı xoşbəxtliyi deyirsən? (Diyorum) Eşidirsən? Əli Əbu Turab adlanır? Əbu Turab nə deməkdir? Yerə düşmüş adam deməkdir. Niyə ona dedilər? Məscid yerdə üz-üzə gəldiyi üçün baş əsəbdən qopdu Ustadımız (s.ə.v) gəldi; “Ey yer atası, burada nə yatırsan?” demiş. Niyə? Fatimə ilə vuruşub məscidə qaçdı. Xoca, “Rəbbi Əli ilə Fatimə arasındakı xoşbəxtlik necə olur?” Düzdür, xoşbəxtlik var idi, amma həmişə deyil. Əli məscidə qaçdı. Ustadımız bunu haradan öyrəndi? Qızını ziyarətə getdi. ‘Mənim kürəkənim haradadır?’ dedi, “Məscidə getdi.” dedi. Bu həyatdır, çünki həyat. Mədinədə də həyat var idi. Əli olsan da həyatı yaşayacaqsan. Hansı doğru, hansının səhv olduğunu heç düşünməyin Fırtına ilə aparmadılar. Ustamız orada xəbərdarlıq etdi, evə getdi. Selamünaleyküm. Bağlanıb. Bunun mübarizəsini gücləndiririk ki, belə bir şeytan ziyafət versin. Bu gözləntini vermək Allahın izni ilə ən xoşagəlməz, uyğun olmayan qadın və ər ilə yaşayır. Ancaq xoşbəxtliyə əmr verəcəyinizə inansanız, sanki hər şeyi telefondan, internetdən sifariş verərsiniz biraz gözləyin. Bir az belə gözləyin; Bir İsrafil (əs) üfürəcək bir dünya məhv olacaq. Sonra yenidən üfürəcək insanlar qəbirdən qalxacaqlar. Bundan sonra xestelik qurulacaq. Milyonlarla il növbəyə qoyulacaq. Ümid edirəm cənnətə gedəcəksən, çünki imanla ölürsən. Huris sənin adını çəkdiyin kimi. Bir az gözləyirəm amma səbr edirəm. qardaşlar, Allah rəhmət eləsin Rəbbimdən diləyirəm Göydə belə görüşək (İnşallah) Artıq Gəlin Allahın dostlarını görək, Bizi dəvət etsinlər, Görək Əli, Görək Fatıma … Orada gizlilik olmayacaq, deyilmi? Məsələn, anamın əlindən öpə bilərikmi? “Bilmirik” nə demək istəyirsiniz? Gənclər, şəriət buradadır, yoxdur Orada yoxdur Allaha əmanət olun. Selamünaleyküm.

Karantinadakileri Bekleyen Büyük Tehlike!

Karantina sürecinde evde nasıl vakit geçirmeliyim, nelere dikkat etmeliyim? Eve kapandığım halde beni bekleyen bir tehlike var mı? Bu videoda sizin için cevapladık. (Kalemle çizme sesi (sürtünme)) (müzik sesi) Korona virüs salgını sebebiyle dünya genelinde yüz binlerce insan hastalandı. Virüs kiminde kalıcı hasar bırakırken pek çok ülkede binlerce ölüme sebep oldu. Dünya genelinde ekonomik ve sosyal etkileri o kadar büyük oldu ki açıkçası pek çoğumuz bunu ön görememiştik belki de. Daha önce tecrübe etmediğimiz bir yaşam şekline geçiş yaptık. Virüsün hızlı yayılmasına engel olabilmek için karantina uygulamaları yapılıyor. Sokağa çıkma yasakları uygulanıyor, her kes bu süreçte haftalardır evlerinde. Bu da beraberinde bir takım zorlukları getiriyor. En büyük zorluk ise alışkanlıklarımızın değişmesi. Dışarı çıkıp gezmeye, dolaşmaya, arkadaşlarımızla buluşmaya o kadar alışmışız ki, evde kaldığımız zamanı belki de hapis gibi hissedenlerimiz de oluyordur mutlaka. Dolayısıyla evde geçirilen sabır döneminde süreci iyi yönetemeyen kişiler maalesef süreçten zararlı çıkabilir. İnsan ruhu büyük bir amaç ve gaye üzerine yaratılmıştır. Rabbini bulmak ve ebedi hayatına hazırlık yapmak gayesi ruhunun daima aradığı bir hakikattir. Ruhun da gıdası bu arayıştadır. Kur’an da geçen “Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla tatmin olur.” ayeti bize aradığımız cevabı veriyor. Eğer insan bu amacı bulamazsa derin bir ruhi boşluk ve depresyona düşer. Rabbini tanımayan insan ruhundaki bu arayışı tatmin edemediği ve o boşluğu dolduramadığı için kendini başka şeylerle oyalayarak meşgul etmeye çalışır. Zaten batıl olanın, hak olmayanın da böyle bir özelliği vardır. Sen kendini hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder. (gümbürtü) İnsan aradığı cevabı bulamazsa kendini nefsani şeylerle meşgul etmeye hatta kendini sarhoş etmeye çalışır. Ta ki düşünmekten kurtulsun. (Gümbürtü sesi) ve buna yalnızlık da eklenirse şeytan devreye girer. Yalnız kalan insan şeytana adeta oyuncak olur. Ve insanın bu savunmasız halinden istifade eden şeytan insanı günahlara iter. Üstad Bediüzzaman der ki: “Sıkıntı sefahatin muallimidir.” İnsan boş kaldıkça şeytan doldurur derler. Evet ibadetle, ilimle meşgul olmadıkça, dizi film izledikçe, bilgisayar oynadıkça bir süre sonra ruh kararmaya başlar. Ve insanı içten içe sıkar. İnsan onda boğulur, nefes almak ister. Eğer ibadetle, nefes de alamazsa yavaş yavaş günaha meyli artar ve Allah muhafaza bazı müstehcen videoların veya görüntülerin ağına düşer. (Giyotin sesi ve çınlama) Zaten bu izlenilen diziler ve filmler adeta buna hazırlık için düzenlenmiş tuzaklar gibi. İnsan düştükçe düşer ve sonuçta fırsata çevirebileceği bu zamanları aleyhine çevirir. Evet aslında bir açıdan bakıldığında bu süreç bir fırsata dönüştürülebilir. Evde kaldığımız bu süreç zaman bulamadığımız nice hedeflerimiz için bize sunulmuş bir fırsata da dönüşebilir. Hangimizin ruh detoksuna ihtiyacı yoktu ki? Şehir hayatı ve koşuşturmaca bizi yormuştu. İşte sana fırsat, değerlendiresin diye önünde. Rabbine yakınlaş, konuş Rabbinle. Derdini ona dök. Hani hep bahanen di ya. Zaman bulamıyorum diyordun. Fırsat olsa neler yaparım da vakit yok diyordun. İşte vakit. Haydi! Dizinin, filmin karşısında uyuklaşanlar gibi olma.(Gümleme sesi) Kalk! Ser seccadeni ve huzura koş. O seni bekliyor zaten. Musibetle ve imtihanlar sana atılmış bir kement gibi seni ilahi aşka çeken vesilelerdir. Eğer imtihanlar olmasa hatırlar mıydın Rabbini? Unutmuştun değil mi? İşte sana fırsat! Yüzünü dönme vaktin gelmedi mi? Her şeye vakit ayırdın ama vakti verene ayıracak vaktin olmadı. (Kuvvetli gümleme sesi) Ama hala geç değil. Yönel Rabbine, aç yüreğini. Göreceksin kalbine huzur dolacak. Her göz yaşın aktığında, her damlasında hüzünlerin sevince dönecek. Biliyorum belki de yüzüm yok ona koşmaya diyorsun. Merak etme. O zaten senin her halini biliyor. Kalbindeki o sızıyı da biliyor. Senin samimiyetle huzuruna gelmeni bekliyor. Gell kulum!! Gell seni affedeceğim! Geç kalmadan gel diyor. Ne kadar günahın olursa olsun o seni tövbenle kabul ediyor. Söyle; bu kadar sonsuz merhamet seni çağırırken gitmemek, Rabbine olan sevgine ihanet değil midir? Öyleyse gel açalım ellerimizi ve yalvaralım. “Ey bu yerlerin hâkimi, senin bahtına düştüm, sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum. Ey Rabbi Rahimim ve ey Hakık-ı Kerimim, benim su-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan elem verici günahlaar, zillet verici elemler, dalalet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalp ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanların şu dünya çok gaddardır, mekkârdır, bir lezzet verse bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur. El emaaan, el eman. Ya Hannan, Ya mennan beni günahlarımın hacâletinden, utancından kurtar. Beni günahların ağır yüklerinden halâs eyle. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle nidâ ediyorum. El Emaaaan, el eman Ya Rahmaaan, Ya Hannaan, Ya Mennaan, Ya Deyyan, Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar. Yerimi genişlettir. İlahî, senin rahmetin melceimdir. ve Rahmetllil âlemîm olan Habîbin (s.a.v.) senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekva değil, belki nefsimi ve halimi sana şekva ediyorum. Eğer ki Kemâl, Rahmetinle onu kabul etsen mağfiret edip, rahmet etsen zaten o senin şânındır Çünkü Rahman ve Rahimsin. Erhamürrâhiminsin. Eğer kabul etmezsen senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergahına gidilsin. Senden başka hak Mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.” Selametle. Altyazı M.K.

Kerbela | 4.Bölüm- Hz.Ali’nin Şehadeti, Sıffîn Savaşı

Fitne kapısı kırılalı bir kaç yıl olmuştu. Müslümanları kendi içlerinde birbirlerine düşüren ve önüne aldığını yakan ve kavuran fitnenin ateşi dur durak bilmiyor İslam dünyasında büyük kargaşaya ve çalkalanmalara sebep oluyordu. Şeytan işini iyi yapıyor ve yapmaya devam ediyordu. (Kalemle çizme sesi) Şeytan oyununu öylesine geliştirmişti ki şimdi iki Müslüman ordusunu birbirine kırdırıyor idi. Peygamberin damadı ve ilmin kapısı olan Hazreti Ali (r.a.) Cemel vakasından sonra Kufe’ye yönelmişti. İslamın durumu hakkında endişeli ve mahzundu. Çünkü henüz bir birlik sağlanamamıştı. Hazreti Osman’ın da (r.a.) katilleri bulunamadığı gibi, kardeşim dediği sahabeler bu karışıklık dolayısıyla şehit olmuştu. Bununla beraber münafıkların çetin oyunlarıyla İslam yara almaya devam ediyordu. Hazreti Ali (r.a.) bu durumların hepsini düşünüyordu. Cemel vakası bir hakikati ortaya koymuştu. Ümmette iki başlılık fitnelere sebep oluyordu, Müslüman kanı dökülüyordu. Müslümanların artık birlik olması ve bir halife etrafında toplanması ve bu karışıklıklara son vermesi gerekiyordu. Hazreti Ali’nin (r.a.) hilafetine muhalif olarak Suriye bölgesini idare etmekte olan Muaviye (r.a.) ve taraftarları kalmıştı. Hazreti Osman’ın (r.a.) akrabası olan, onu çok seven Hazreti Muaviye (r.a.) ve arkadaşları davalarının Hazreti Osman’ın (r.a.) intikamını almak olduğunu söylüyorlardı. Onun katilleri her kimse; suçluların tespit edilip cezalarının verilmesi konusunda gerekli hamlenin yapılmadığını iddia ediyor ve kendilerinden başka bu konuda kimseyi basireti veya ehil görmüyorlardı. Muaviye’ye (r.a.) göre Hazreti Osman’ın (r.a.) kanı yerde kalmamalıydı. Fitneleri önleyecek hamle adalet-i izafiye ile yani suça karışan herkesi toptan cezalandırmaktı. Bu da demekti ki kurunun yanında yaş da yansa bu yapılmalıydı diye düşünüyorlardı. Halbuki işler öylesine karışıktı ki Medine’ye Hazreti Osman’a (r.a.) isyan etmeye gelen guruptaki her kes Hazreti Osman’ın (r.a.) şehit edilmesine karışmamış bir kısmı bunu duyduğunda dehşete kapılmıştı. Cahilliklerinden ötürü provoke edildiklerini fark ettiler ve bir kısmı orada bulunmaktan dahi pişman olmuştu. Tüm isyancı gurup bazı kabilelere sığınmışlardı. Töreye göre sığındıkları kabileler de onları vermiyordu. İşte işler burada iyice karışıyordu. İsyancıları koruyanlar da cezalandırılmalı mıydı? Yoksa Hazreti Ömer (r.a.) ve Hazreti Osman (r.a.) dönemindeki gibi tam bir adalet, mutlak bir adalet uygulanmalı ve herkes suçu ölçüsünde mi ceza almalıydı? Hazreti Muaviye (r.a.) ile Hazreti Ali’nin (r.a.) temelde fikir ayrılığının sebebi buydu. Hazreti Ali (r.a.), hak haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Ferdin hakkı feda edilmez. Birinin hatasıyla başkası mesul olamaz diyerek adaleti savunuyordu. Bu gün ehli sünnet âlimlerimizin de ortak kanaati budur. Hazreti Ali (r.a.) bu konuda haklıdır. Fakat iki taraf da içtihat etmişlerdir. Hazreti Muaviye (r.a.) ve taraftarlarının da niyeti İslam’ın menfaatiydi, Hazreti Ali’nin de (r.a.). Fakat Muaviye (r.a.) ve taraftarları yanılmıştı. İçtihadda hata eden bir sevap, isabet eden iki sevap alır. İçtihat ettikleri mesele siyasete intikal ettiği için muharebe çıkmıştır. Bu yüzden ölen de öldüren de imanı ölçüsünde şehittir demişlerdir. (Yani her iki taraftan ölenlerde demek istiyor) Fakat şu an 1400 sene öteden hadiselere bakıp yorumlamak kolay. Olayların içinde olsak her şey o kadar farklı olurdu ki. O gün münafıklar sazı eline almış her yerde fitne ateşini yakıyorlar. Düşünün Medine kaynıyor, Şam kaynıyor, Hazreti Muaviye’nin (r.a.) yönettiği bölge tüm ümmetin nüfus olarak yarısının yaşadığı bir bölge. Böyle büyük bir coğrafya. Orası galeyana gelmiş. Hazreti Osman’ın (r.a.) eşi Naile (r.a.) kopan parmaklarıyla beraber Hazreti Osman’ın (r.a.) şehit edilirken üstünde olan kanlı gömleğini de Muaviye’ye göndermiş “kanımızı yerde bırakma, kanımızı sen savun.” diyor. Bir yandan da tansiyon sürekli yükseliyor. Hazreti Ali bu yüksek gerginlikle idare de hatalar yapılabileceğini düşünere Hazreti Muaviye’yi (r.a.) görevden almış. Kaldı ki zaten isyan edilmişti. Fakat Hazreti Ali’nin (r.a.) Suriye’ye tayin ettiği yeni vali Süheyl Bin Huneyf’in Suriye’ye girişi engellenmişti. Hazreti Muaviye (r.a.) Hazreti Osman’ın (r.a.) Dımaşk’a gönderilen kanlı gömleğini caminin mimberine astırıp halktan onun kanını dava etmek için biat aldı. Askerle bu kanlı gömleğin önünde ağlıyor, Hazreti Osman’ın intikamı alınıncaya kadar yataklarında uyumayacaklarına ve yıkanmayacaklarına dair yeminler ediyorlardı. Şam’da böyle bir rüzgar esiyordu. Hazreti Ali (r.a.), Hazreti Muaviye’ye (r.a.) elçi gönderdi. Fakat elçi elleri boş geri döndü. Hazreti Muaviye (r.a.) hazreti Osman’ın (r.a.) katillerinin öldürülmesi dışında hiç bir teklifi kabul etmeyeceklerini net bir şekilde bildiriyorlardı. Bu ısrarı gören Hazreti Ali (r.a.) artık müdahale etmek durumunda olduğunu fark etti ve hazırlıklara başlamıştı. Cemel vakasının Hazreti Ali’nin (r.a.) üstünlüğüyle sonuçlanmasıyla birlikte Hazreti Ali (r.a.), Hazreti Muaviye’ye (r.a.) muhacir ve ensarın kendisine biat ettiğini onun da kendisine biat etmesini istediği için tekrar elçi gönderdi. Hazreti Muaviye’nin (r.a.) Hazreti Osman’ın katillerinin meselesi hallolmadan hiç bir şekilde sulh etmeyeceği belliydi. Elçi elleri boş olarak Kufe’ye döndü ve Suriye halkının Muaviye (r.a.) ile birlikte silahlandıklarını, yeminler ettiklerini Hazreti Ali’ye (r.a.) bildirdi. Hazreti Muaviye (r.a.) bir süre sonra Hazreti Ali’ye (r.a.) Hazreti Osman’ın (r.a.) katilleri kendisine teslim edilirse biat edeceğini aksi takdirde kendi ordusuyla beraber müdahale edeceğini bildirdi. Aslında Hazreti Muaviye’nin (r.a.) derdi de İslam’ın kuvvet bulmasıydı. İslam’ın maruz kaldığı fitnelerden Medine yönetiminin attığı adımları veya atmadığı adımları sorumlu görüyor ve kendi hamiyet duygularıyla fitnelerin bu şekilde önünü alacağını düşünüyordu. Öte yandan tüm halkın da talep ettiği gibi kendisi de canından çok sevdiği Hazreti Osman’ın (r.a.) kanının yerde kalmasına tahammül edemiyordu. Onun gibi melek ruhlu, naif bir insanın öldürülmesi Hazreti Muaviye’ye o kadar dokunmuştu ki adaletin sağlanması adına bütün bunları göze almıştı. Hazreti Ali (r.a.) Mısır, Kufe ve Basra Valilerine hazırlanmalarını emretti. Suriye’ye yürüyüp Şam yönetiminin ikilik çıkarmasının önüne geçilmeliydi. Yoksa bedeli felaket olabilirdi. Her geçen gün fitneler uzadıkça uzuyor bu ikilikten münafıklar istifade ediyordu. Merkezi hükümete tam destek verip itaat sağlanıp, tek vücut olarak fitnelerin üstüne gidilmeliydi. Yoksa bu ikiliği fırsat bilen münafıklar yoğun propaganda çalışmaları yapıyorlar, her krizi köpürtüyorlardı. Sorunlar çözülemeden büyüyor ve kanser gibi de yayılıyordu. Hazreti Ali’nin (r.a.) ordusuyla yola çıktığını gören Hazreti Muaviye’de (r.a.) heyetiyle uzun istişareler yaptı. İki tarafta savaş çıkmasını istemiyorlardı. Kardeş kanlarının Cemel’de dökülmesi onları perişan etmişti. Fakat canları pahasına hak ve hakikat bildikleri doğrultuda da adım atmaları konusunda fevkalade bir mesuliyet hissediyorlardı. hazreti Muaviye’de taraftarları da ordusuyla birlikte Irak istikametine doğru yola çıktılar. Münafıklar da boş durmuyor iki tarafı birbirine karşı kışkırtıyorlardı. Her zaman yaptıkları gibi. İki tarafın orduları zilhicce ayının ilk günlerinde savaşın yapıldığı bölgeye ulaştı. Kan dökülmemesi için dualar ediliyordu. ilk gece su kuyularının kontrolü Hazreti Muaviye (r.a.) ve askerlerinin elinde olsa da Hazreti Ali (r.a.) daha sonra buranın kontrolünü ele geçirdi. hazreti Ali (r.a.) daha sonraki günlerde hakkaniyetini gösterecek susuz kalan Hazreti Muaviye (r.a.) ve ordusunun su içmesine izin verecekti. Bu düşmanca bir hissin olmadığını gösterir. Hazreti Ali (r.a.) sulh olması için her yolu deniyordu. Tekrar Müslüman kanı aksın ve münafıklar sevinsin istemiyordu. Hazreti Ali (r.a.) elçiler göndererek, elçiler yollayarak onları birliğe ve Müslümanların topluluğuna girmeye çağırsa da bir cevap alamamıştı. Ufak çatışmaların ardından muharrem ayının sonuna kadar mütareke sağlansa da barış yapılması konusunda bir gelişme bir türlü sağlanamıyordu. Elçiler gidip geliyor, sürekli bir çıkış yolu aranıyor fakat iki gurubunda anlaştığı bir nokta bulunamıyordu. İki taraf da hak gördüğü içtihadından vaz geçmiyordu. Şahsi menfaatler değil dertleri İslam’ın geleceğiydi. Fakat münafıklar boş durmuyor, zeminde cirit atıyorlardı. Sinirleri geriyorlar, bu şekilde de tansiyon gittikçe yükseliyordu. Ve maalesef savaş hazırlıkları başlamıştı. İki Müslüman ordusu Cemel’de olduğu gibi yine karşı karşıya gelecek, münafıkların ve şeytanın istediği gibi yine Müslüman kanı dökülecekti. Artık savaşı durdurabilecek bir görüşme de kalmamıştı. Hazreti Ali (r.a.) savaş başlarken askerlerine çatışmayı başlatan taraf olmamalarını, kaçanları ve yaralıları öldürmemelerini, evlerine girmemelerini ve kadınlara asla dokunmamalarını talimat verdikten sonra gönderdiği bir heyetle bir kez daha Muaviye’yi (r.a.) ikna etmeye çalıştı. Teklif maalesef kabul edilmedi ve sefer ayının ilk günü savaş başladı. (gümleme sesi) Çatışmalar 6 gün boyunca devam etmişti. O kadar ilginç bir tablo yaşanıyordu ki kardeş kardeşle dövüşüyor, namaz vakti gelinde beraber abdest alıyor, beraber namaz kılıyor hatta şehitlerinin cenazesinin namazını beraber kılıyorlardı. Hatta Muaviye’nin (r.a.) taraftarları Hazreti Ali’nin (r.a.) kemalatından dolayı ona arkasında namaz kılmak için koşup yetişiyorlardı. Fakat kader bu ya birbirlerini böylesine seven kardeşler aynı dertle yani İslam’ı koruma derdiyle bu sefer karşı karşıya gelmiş birbirlerine kılıç çekmişlerdi. Kaderin enteresan bir cilvesi yaşanıyordu. Allah sonraki gelecek ümmetlere örnek olmaları ve sonradan gelenlerin ders çıkarmaları için en zor imtihanları sahabelere yaşatmıştı. Son çatışmalar sırasında peygamberin (s.a.v.) ilk yıldızlarından annesi ve babası İslam’ın ilk şehitlerinden olan Ammar Bin Yasir (r.a.) Hazreti Muaviye’nin ordusundan bir kaç kişi tarafından şehit edilmişti. (gök gürlemesi) Bu durum Muaviye’nin (r.a.) birliklerinden bazılarının sarsılmasına ve olumsuz etkilenmesine sebep olmuştu. Çünkü yıllar önce peygamberimiz (s.a.v.) onun şehit edilişiyle ilgili bir haber vermişti. Peygamberliğin daha ilk yıllarıydı. Rasulullah Aleyhisseatü Vesselam’ın İslam davetini ilk kabul eden kahramanlar Rasulullah’ın (s.a.v.) semasında parlayan ilk yıldızlar olarak ortaya çıkıyorlardı. Bunlardan birisi de babası ve annesi İslam’ın ilk şehitlerinden olan Ammar Bin Yasir’di (r.a.). Ammar’a (r.a.) kızgın çöl kumlarının altında demirden gömlekler giydiriliyordu. O kavurucu sıcaktan ilikleri eriyen Ammar (r.a.) bir da ateşle dağlanıyor idi. Derisine kızgın demirler batırılıyordu, işkencelerden bayılan Ammar (r.a.) gözünü açınca Peygamberimizin (s.a.v.) yanında buldu kendisini. Rasulullah (s.a.v.), Allah’ım Ammar (r.a.) ailesinden kimseye Cehennem azabı tattırma diye dua ettikten sonra Ammar’a (r.a.) “Ey Ammar (r.a.) sen bu işkencelerle ölmeyecek, (kuvvetli gümleme) uzun bir müddet yaşayacaksın. Senin ölümün azgın ve zalim bir topluluğun eliyle olacak” dedi. (gök gürültüsü) İşte bu hadisi hatırlayan Muaviye (r.a.) ordusundaki Müslümanlar bocaladı. Fakat Amr Bin As (r.a.) bunu tevil etti. “Hepimiz değil sadece onu öldürenler baliğdir.” yani azgındır dedi. Ammar Bin Yasir ‘in (r.a.) şehit edilmesine çok üzülen Hazreti Ali (r.a.) orduyu şiddetli bir taarruza geçirdi. Bu taarruz karşısında Şam ordusu dağılma noktasına gelmişti. Bu durum karşısında Şam ordusu komutanı, Arabın dahilerinden olan Amr Bin As (r.a.) bir şeyler yapılması gerektiğinin farkına vardı. Aklına müthiş bir fikir geldi. Kimin yanında Mushaf varsa onu yukarı kaldırsın emrini verdi. Kimi eliyle kaldırıyor, kimi mızraklarına bağlayıp kaldırıyordu. Bu emri yerine getiren askerler aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun diye bağırmaya başladılar. Amr Bin As’ın (r.a.) bu taktiği tutmuş, işe yaramış, Irak’lı askerler de Hazreti Ali (r.a.) taraftarları da Allah’ın kitabının yaptığı çağrıya icabet edelim demeye başlamışlardı. Çünkü hiç kimse Müslüman kanı akmasından hoşnut değildi. Her kesin içi cızlıyordu. hazreti Ali (r.a.) savaş kazanılmak üzereyken, fitne önlenmek üzereyken, çözülme olmasın diye çok uğraştı. Ama askerler de karşı tarafın taktiğine kapılara aramızda Kur’an hükmetsin dedi. halbuki Hazreti Ali (r.a.) ne kadar da haklıydı. Zaten o halifeyken Kur’an’la hükmetmiş oluyordu. Hazreti Ali (r.a.) bu durumun bir savaş taktiği olduğunu askerlerine ne kadar anlatmaya çalışsa da başarılı olamadı Zaten savaştan yorulmuş ve akrabaları olan dindaşlarına kılıç çekmekte tereddüt eden ordudaki askerler bu durum karşısında savaşı bırakma noktasına gelmişlerdi. Bunun üzerine Hazreti Ali (r.a.) savaşı durdurmak zorunda kaldı. Bu noktada durup biraz düşünmek gerek. Kader neden böyle bir hadiseye müsaade etti de kardeş kavgası yaşandı diye. Dikkat edin. Şeytan hep aynı yerden saldırıyor. Hâbil ve Kâbil’in arasına girdiği gibi hazreti Yusuf’un(a.s.) kardeşleri tarafından kuyuya atılması gibi, şeytan hep kardeşi kardeşe düşürüyor (gök gürlemesi). Emsalimizle imtihan olunuyoruz. Cemel’ler, Sıffin’ler, Kerbele’lar hala bitmedi. Sürekli devam ediyor aynı sahne, sürekli Müslümanları birbirine düşüren münafıklar var. Sahabe neslinin hususan böyle bir imtihan yaşamasında pek çok hikmet var. Ama bize de ders olması en önemli yönüdür. Bunlardan ders çıkarmamız lazım, bir hikaye gibi dinlememeliyiz. En çetin imtihanları Allah onlara yaşattı. Bu şekilde yaşatarak bakın ve ders çıkarın demiş oldu. fakat asla bu mesele Muaviye (r.a.) ve taraftarları hatta ettiler diye o yüce sahabelere yanlış sözler söylemeye bizi itmemeli. Böyle bir hataya düşmemeliyiz. Yoksa o zaman kılıçlara bulanan bu kanlar bu zamanda senin diline bulanmasın. (cam kırılma sesi) Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle Aslında Hazreti Ali (r.a.) ile Hazreti Muaviye’nin (r.a.) muhaberesi hilafet ve saltanatın muhaberesidir. Hazreti Ali (r.a.) ahirete bakan en küçük meseleye dahi dünya siyasetinin en büyük meselesini tereddütsüz, pervasız bir şekilde feda ederek takva ve azametle amel etme yolunu seçti. Karşı taraf ise dünya siyasetini takip ederek saltanat ile İslam’ı güçlendireceklerine kanaat getirerek ruhsatla amel etmeyi tercih ettiler ve bu noktada hataya düştüler. Her ne kadar Muaviye (r.a.) içtihadında hata da etse kader göreceksiniz ki ilerde ona hilafet imtihanını yükleyecek, o vazifeyi ona verecek ve onun döneminde de İslamiyet çok geniş coğrafyalara yayılacak. Bunu da unutmamalı. Milyonların belki imanına vesile olunacak. Ayrıca hata da etseler içtihat ettikleri için bir sevap alırlar. Bundan bahsetmiştik. Ölen de öldüren de imanı ölçüsünde şehittir demiştim. Bunu unutmamak gerekir. Bir şekilde artık savaş bitmişti. Hazreti Muaviye (r.a.) maksadının aralarındaki anlaşmazlığın Kur’an’ın hakemliğine başvurarak çözülmesi gerektiğini söyledi. Bunun üzerine iki tarafı temsil etmek için 2 hakem seçilecek ve halifelik meselesi bu sayede çözüme kavuşturulacaktı. Hazreti Muaviye (r.a.) tarafının hakemi Amr Bin As (r.a.) olarak bildirildi. Hazreti Ali (r.a.) ise Abdullah Bin Abbas (r.a.) veya Malik Bin Haris El Eşteri’yi (r.a.) düşünüyordu. Fakat başta Eşhas Bin Kays (r.a.) gibi önede gelen bazı isimler, onu tahkime zorlayan bazı isimler bu defa Ebu Musa El Eşari’den (r.a.) başkasının hakemliğini kabul etmemekte direndiler. Yoğun ısrarlar sonrası Hazreti Ali (r.a.) bu isteklerini de kabul etti. Ardından iki tarafından da hakemlerinin kurallarını belirlediği tahkimnameyi hazırlamaya başladı. İşet islam tarihinde “Hakem Olayı” diye adlandırılan durum da adını bu olaydan almaktadır. Tahkimname çalışması başladıktan sonra ordular şehirlerine dönmüştü. Artık iş hakemlerdeydi. Hakemler iki kez toplandı. İlk toplantıda Hazreti Osman’ın haksız yere öldürüldüğüne, masum bir şekilde öldürüldüğüne dair karar aldılar. Bu konuda fikir birliği gerekiyordu ve bu karar alındı. Fakat 2. toplantıda kimin halife olacağına dair bir fikir birliği sağlanamadı. Görüşmeler sürerken maalesef beklenmedik bir gelişme oldu. Çoğu Tenim’lilerden 12000 kişiye yakın bir gurup “lâ hükme illa lillah” yani “hüküm ancak Allah’ındır.” ayeti varken Allah dışında hakemler belirleyerek Allah’ın hükmünün dışına çıkıyorsunuz, hepiniz kâfir oldunuz (gök gürlemesi sesi), bid’at ehli oldunuz diyerek bu durumu kabul etmedi. Böyle bir gürüh ortaya çıktı. Ve Kufe’ye dönüş sırasında Hazreti Ali’nin (r.a.) ordusundan ayrılarak Harura’ya çekildiler ve burada gelişerek ehli sünnet düşüncelerine bir çok aykırılığı barındıran hariciler zümresini oluşturmuş oldular. Günümüzde de onların kalıntıları maalesef hala varlar. İnsanların doğru yoldan sapmalarına sebep oluyorlar. Bu sapkın gurup çokça kan döken, cahil ama zulmüne Kur’an’ı alet eden bir zümreydi. haricilerin hem karakteristik özelliklerini hem de nasıl olduklarını Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam hadislerinde haber vermiş Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam’ın Huneyn ganimetini dağıttığı esnada bir kısım kabileleri İslam’a ısındırmak için fazla fazla pay vermişti. Ve Ben-î Temim’lerden gözleri çökük, yanakları çıkık, alnı ilerde, gür sakallı, saçlarını kazıtmış, paçalarını kıvırmış biri öne geldi. Peygamberimizin kıyafetini yırtarcasına çekiştirip onun üstüne yürüyerek “Allah’tan kork ey Muhammed (kuvvetli gümleme sesi) adaletli ol.” dedi. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bu edepsizlik karşısında öfkelendi. “yazıklar olsun sana. Ben âdil olmazsam kim adalet eder, (gümleme sesi) ben Allah’a karşı gelirsem kim itaat eder.” (Kuvvetli giyotin sesi) dedi. Düşünebiliyor musunuz bu zihniyeti? Ne kadar ahmakane, ne kadar edepsiz. Fakat bakıldığında onlardan daha iyi namaz kılan, daha takvalı yok sanırsınız. Hey haat!! Hazreti Ömer’de (r.a.) bu durum karşısında birden celallendi. “Ya Rasulallah izin ver bunun boynunu vurayım.” dedi. (kılıç sesi) Amaa rasulullah Aleyhisselatü Vesselam izin vermedi. O bedevî arkasını dönüp giderken Rasulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam şöyle buyurdu: (Yankılı sesle) “Onun neslinden veya bunun arkasından öyle bir kavim türeyecektir ki onlar Allah’ın kitabını okuyacaklar fakat bu onların boğazlarında aşağıya geçmeyecek. (gümleme) Onlar okun avını süratle delip geçtiği gibi dinden çıkıp gidecekler. (sürtünme sesi) Ehli İslam’ı öldürecekler, puta tapanlara dokunmayacaklar. Eğer ben onlara yetişseydim Ad Kavmi’nin öldürülüşü gibi onları muhakkak öldürürdüm, hiç birini bırakmazdım.” dedi. (gök gürlemesi) Şefkat Peygamberi’nin(s.a.v.) böyle sözler söylemesi çok manidar değil mi? Ne kadar büyük fitneye sebep olduklarını düşünün. Çok ilginç bir ifade. Okudukları Kur’an gırtlasklarından aşağı inmeyecek diyor mesela. Yani kalplerine inmeyecek, gönüllerine işlemeyecek, ayetlerin manasını anlamayacaklar, çarpıtacaklar, zahirine göre amel edecekler. Okudukları şekilde kalacak, içselleşmeyecek, yaşantıya aksetmeyecek. Çünkü İslam’ın sevgisi ve şefkati bu kişilerde yoktur. (Gümleme sesi) Sadece şekilcilik vardır. Her kesi kâfirlikle itham ederler. Bu gün oluşan terör guruplarının çıkış noktası da bu zihniyettir. Rabbim İslam’ı ve ümmeti bu tehlikeden korusun. Ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam buyuruyor: “Bunlar bir takım taraftarları olacaktır ki, kendilerini iyice dine vermiş gözükecekler. Herhangi biriniz onların namazını görse kendi namazını, onların oruçlarını görse kendi orucunu küçümseyecek.” diyor. “Onlar Kur’an’da okuyacaklar fakat okudukları Kur’an köprücük kemiklerinden ileri geçmeyecek (Gümleme sesi). Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden, İslam’dan fırlayıp çıkacaklar. Onlar ” dikkat edin buraya “Müslümanlar tefrikaya düştüğü zaman ortaya çıkacaklarlardır. Bir adam görürsün ki onun pazularından birinde sallanan bir et parçasına benzeyen bir fazlalık vardır.” buyuruyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam.” Çok enteresan bir ifade. Eşgalini de tarif ediyor. Hadisi aktaran Said El Hüdri radiallahu anh şöyle diyor: Ben bunu Rasulullah Alaeyhisselatü Vesselam Efendimizden işittiğime şehadet ederim. ve yine şehadet ederim ki Ali Bin Ebu Talip (r.a.) (Hazreti Ali (r.a.)) onlarla çarpışmıştır. O esnada ben de yanındaydım. Bu adamın aranmasını emretti. Adam bulunup getirildi. baktım, aynen Rasulullah Aleyhisseatü Vesselam’ın tarif ettiği gibiydi. Birebir, tıpatıp aynıydı.” Bu guruptan bazılarının daha sonra şehirlerde bozgunculuk çıkarmaya, malları yağmalamaya ve insanları öldürmeye başladıkları haberi gelince Hazreti Ali (r.a.) Nehveran’da toplanan haricilere giderek onlara dağılmalarını ve bu düşüncelerinden vaz geçmeleri gerektiğini söyledi. Fakat vaz geçemeyen bu gurup karşısında da savaş kaçınılmaz oldu ve hazreti Ali (r.a.) bu harici kafilesini bertaraf etti. Bertaraf olan bu guruptan kaçarak kurtulan bir kısım nasipsizler hacda bir araya geldiler. (Yankılı sesle) Ümmetin bu ayrılığının sebebi bu üç kâfirdir (gök gürlemesi), bunları öldürürsek ümmet rahatlar, birlik oluşur dediler. Dar akılları hem onları hem ümmeti bir karanlığa doğru çekiyordu. Ümmet Kerbela’ya uzanan fitneler silsilesinin en dehşetlilerinden biriyle tanışıyordu. Dünya bu kara ruhluların aldığı karar ile kararıyordu. (gök gürlemesi) Hazreti Ali (r.a.), hazreti Muaviye (r.a.) ve Amr Bin As’ın (r.a.) öldürülmesi kararını alarak yola koyuldular. Zehirli kılıçlarını alarak şehirlere dağıldılar. Hazreti Muaviye (r.a.) bu suikastten ağır yaralı olarak kurtuldu. Amr Binas (r.a.) ise o gün hasta olduğu için, hastalandığı için yerine başka biri vekalet ediyordu ve vekalet eden kişi onun yerine öldürüldü. Amr Bin As’da (r.a.) bu şekilde kurtuldu. Hazreti Ali’ye (r.a.) gelince: Rasulullah’ın biricik damadı, can yoldaşı, amcaoğlu, ciğerparesi Ali’ye (r.a.) gelince. Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam ona haber vermişti şehadetini. O da yıllarca, belki 40 sene hasretle beklemişti şehadeti. Sakalını başının kanıyla boyayacak bir adamı tarif etmişti Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam. Hatta kendi katilinin eşgalini duymuştu Nebiler Nebisi’nden (s.a.v). Şehit edilmeden önceki gün katilini görünce nasıl da tanımıştı Rasullulah’ın (s.a.v) tarifinden. Yanına çağırdı onu. “Senin adın ne?” dedi. Adam söyledi. Hazreti Ali (r:a.) ona “Hayır, yalan söylüyorsun, senin adın bu değil.” dedi. Adam bu sefer gerçeği söyledi “Abdullah İbn-i Mülcem’im ben.” dedi. Hazreti Ali (r.a.) ona ne niyet taşıdığını bildiğini söyledi. Adam giderken de işte bu kişi benim katilim olacak dedi (gök gürlemesi sesi). Efendimiz Aleyhisseltü Vesselam ona sormuştu “Ya Ali (r.a.) önceki ümmetlerin en başı bozuğu kimdir? En şâkisi kimdir?” Hazreti Ali (r.a.), “Hazreti Salih’in (a.s.) devesinini kesendir.” dedi. Salih peygamberin (a.s.) devesini kesen. Rasulullah talebesinin doğru cevabından hoşnut olarak diğer soruya geçti. “Peki bizden sonraki yıllarda gelecek en şâki, en eşkiya, en azgın kişi kimdir?” Hazreti Ali (r.a.) “Gaybî olan bu meseleyi bilmiyordu. “Allah ve rasulü daha iyi bilir.” dedi. (Yankılı sesle) “O kimse seni şehit edecek kişidir.” dedi Efendimiz Aleyhisseltü Vesselam. (Kuvvetli giyotin sesi) Aylardan Ramazan ayıydı. Şehadetinden önceki son 3 iftarını oğulları Hasan (r.a.) ve Hüseyin’in (r.a.) evinde yapmış ve bir nevî helalleşmişti. Hazreti Ali’nin (r.a.) gözleri buğuluydu. Hali bir başkaydı. iftarda da tek lokma yemiş geri çekilmişti. Evlatları bu halini görünce sordular bu ne hal babacığım siz böyle yemezdiniz dediler. hazreti Ali (r.a.) duygulu bir sesle “Evlatlarım! Ben, Rabbimle kavuşmaya gidiyorum. istiyorum ki Rabbime boş bir mideyle gideyim.” (Gök gürültüsü) Peygamber torunları bu sözü duyunca babalarının vuslat yolculuğuna hazırlandığını anladılar. Kılıçlarını sıyırdılar. “babacığım, bize müsaade et seni koruyalım.” dediler. Hazreti Ali (r.a.) “Beni yerdekilere karşı mı koruyacaksınız? Göktekilere karşı mı?” diye sordu. Hazreti Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) bu soruya karşı şaşırdılar. “Yerdekilere karşı.” dediler ve Hazreti Ali (r.a.) cevap verdi. “Unutmayın ki gökteki muvazzaf melekler kader kapılarını açmadıkça yerdekiler bana zarar veremez. Göktekiler kader kapılarını açtıklarında ise bütün yerdekiler birleşse de beni koruyamaz.” kaderin karşısında böyle bir duruşu vardı ve “Kadere iman eden kederden emin olur.” cümlesini yaşıyor gibiydi. Ramazan ayının 17. gecesi sabah namazını kılmak için evinden çıkan İmam Ali’ye (r.a.) oğlu Hasan (r.a.) tedirginlikle bakıyordu. babasının farklı ruh haletini görmüş, meseleyi idrak ettikleri için üzülmüşlerdi Peygamberin (s.a.v.) reyhanları. “Babacığım bu gün mescide gitmesen.” dediler. hazreti Ali (r.a.) onları teskin etti. kaderini yürüyordu Allah’ın Aslan’ı, 63 yaşındaydı. Rasulullahın (s.a.v.) vefat ettiği yaşta korkusuzca yürüyordu ( gök gürültüsü sesi) bir ömür yürüdüğü gibi. Peygamberin (s.a.v.) damadı adım attıkça yer gök titriyordu. (gök gürlemesi sesi) Kainat nefesini tutmuş, dünya semaları şimdiden mâtem tutmaya başlamıştı. Sabahın karanlık vaktiydi. Hazreti Ali (r.a.) mescide ilk giren kişi oldu. Abdullah İbn-i Mülcem’in yüz üstü yattığını gördü. “Kalk kardeşim. Allah böylesi yatmayı sevmez (gümleme sesi). Bu iblisin yatışıdır” dedi. Kendi katiline bile nezaket gösteriyor, nasihat veriyordu. Arkasını döndüğünde o bedbaht, o akılsız, o nasipsiz, o bakışları gibi ruhu da kararmış adam Hazreti Ali’nin (r.a.) arkasına hızlıca sokuldu. Kılıcını kaldırdı (cızırtılı sesler) ama (yankılı sesle) indirirken neye malolacağını bilmeden indiriyordu. (Gök gürültüsü sesi) (uzun ve sürekli giyotin sesi) Kılıcı islam’ın kalbine saplanıyor (gümleme sesi), kılıcı adaletin pusulasına saplanıyor (gümleme sesi), kılıcı ilmin kapısını kapatıyor, ilme muhtaçları karanlıkta bırakan bir zulmeti getiriyordu. Kılıcını adeta fitnenin vücudu yapmış masumiyetin bağrına saplıyordu (boğuk gümleme sesi) O kılıç zülmün sembolü oldu. Hazreti Ali (r.a.) başına kılıç darbesi alınca bağırdı. (Yankılı sesle) “Bismillah ve billah ve alâ milleti rasulillah, fuztu bi Rabbil kabe” dedi. Allah’a, onun adına, Kabe’nin Rabbine yemin olsun ki ben zafere kavuştum.” dedi. (gök gürlemesi) Saldıran nasipsiz, Abdullah İbn-i Mülcem bu sözler karşısında dehşete kapılmış, nasıl bir akılsızlık yaptığını anlamaya çalışıyor ama onu da anlayamıyordu. Evet kırk yıldır hasretini çektiği şehadete yürümek için ölüm basit bir pasaporttan ibaretti hazreti Ali (r.a.) için. Dünya hayatından başkasını yüreğinde tutmayanlar nerden anlayacaklardı? Fakat olan olmuştu, felaket gelip çatmıştı. Cehaletin karanlığı ilmi baltalamıştı. âlimin ölümü âlemin ölümüydü. (Boğuk gümleme sesi) âlem yasa boğulmuştu. Biricik Ali’sine (r.a.) ağlıyordu. Ali’siz (r.a.) dünya Rasulullah’ın (s.a.v.) kokusunun dünyadan iyice çekilmesi demekti. Zira bir ömür Rasulullah’ın (s.a.v.) izinden ayrılmayanlar, o vefat edince Hazreti Ali’nin (r.a.) yanından ayrılmamışlardı. Ebu Hâle’ye (r.a.)soruldu nedeni. ” Duymuyor musunuz Ali’den (r.a.) Rasulullah’ın (s.a.v.) kokusu geliyor demişti. Zâlim kılıcını Hazreti Ali’nin (r.a.) başına vurunca afalladıktan sonra bağırdı. “Hüküm ve emir ancak Allah’a aittir ey Ali (r.a.), sana ve arkadaşlarına değil diyerek kaçtı.” Gözleri fitneyle ve cehaletle öylesine kördü ki karşısındakinin peygamberin damadı, peygamberin en sevgililerinden Hazreti Ali (r.a.) olduğunun farkında bile değildi. Oysa rasulullah’ın (s.a.v.) Ali (r.a.) bendendir, ben de Ali’denim (r.a.). Ya Rabbi Ali’yi (r.a.) seveni sev, Ali’ye (r.a.) nefret besleyene sen de nefret et. Ben ilmin şehriyim. ali’de (r.a.) onun kapısıdır.” dediğini bilmiyor muydu? (Boğuk hafif gümleme) İlmin kapısı olan bu mübarek zâtın, Allah’ın kitabına ters karar vermeyeceğini göremiyor muydu? İşte öylesine bir cahillikti ki bu; gözler, kendi doğrusundan başkasını göremezdi. İşte yine bu gün aynı cehaletin, aynı körlüğün İslam adı altında nice insanları savaşa ve karmaşaya götürdüğünü görebiliriz. İnsanların devirleri geçiyor fakat cahillik yok edilmediği sürece maalesef bâki kalıyor. Hazreti Ali (r.a.) darbenin ilk etkisinden sonra gözünü açınca sakalının kana bulandığını gördü ve gülümsedi. Oğulları vardı başında. Niye gülümsediğini sordular. “Sadaka Rasulullah (s.a.v.).” dedi. “Rasulullah’ın (s.a.v.) müjdesi tahakkuk ediyor. Bu şekilde sakalımı kana boyayan biri tarafından şehit edileceğimi haber vermişti. “diyor (gök gürültüsü sesi) Aldığı yaranın ve bu yaraya sebep olan zehirli kılıcın tesiriyle yakın zamanda vefat edeceğini biliyordu. Suikast yapılacak kılıç 40 gün boyunca zehir sürülerek bileğlenmişti. Ona suikast yapan İbn-i Mülcem yakalanıp huzuruna çıkarıldı. O anda bile yalnızca adaleti düşünen Hazreti Ali (r.a.) “Eğer ömrüm yeterse şer-i cezasını ben vereceğim, eğer ölürsem sadece kısas yapılsın. Katiyyen işkence veya eziyet edilmesin.” dedi. Son nefesinde dahi hak için çırpınıyordu. Düşünün nasıl büyük bir iman, nasıl büyük bir adalet timsali. Kendi katiline bile adaletle hükmedene nasıl olur da Allah’ın kitabından saptığı iftirası atılabilir. Hazreti Ali (r.a.) etrafındakilere sordu: “Halk sabah namazını kıldı mı?” “hayır” dediler gözyaşlarıyla. “Hemen namaz cemaatle kılınsın.” dedi. Düşünün son nefesinde dahi namazı düşünen bir kahraman. Ve evlatlarına vasiyeti şuydu: “Yavrularım ben Sevgililer Sevgilisiyle (s.a.v.) buluşmaya gidiyorum, ona kavuşmaya gidiyorum. Kufe’de beni bilinmeyecek bir yere defnedin. Üstümü toprakla örtün ki kimse orada mezar olduğunu bilmesin. Benden sonra sen ve kardeşin Hüseyin (r.a.) çok belalara uğrayacak, çetin günler yaşayacaksınız. Unutmayın ‘zorlukla beraber kolaylık vardır.’ Sabır nice başarıların anahtarıdır. Ve arkamdan mâtem tutmayın. Öyle bir yolun yolcusuyum ki bana üzülmeyin; sevinin. Ben yüceler yücesi Allah’a kavuşmaya gidiyorum. Yıllar yılı hasreti yüreğimi yaktı. Ben dedeniz Rasulullah’a (s.a.v.) kavuşmaya gidiyorum. Ben ananız Fatıma’ya (r.a.) kavuşmaya gidiyorum.” Hazreti Ali (r.a.) bir kaç gün içerisinde en sevgilisine, habibine, can dostuna kavuştu. (gümleme sesi) Rasulullah’ın (s.a.v.) Uhud Dağı’nda söylediği sözdeki son şehit de yerini almış oldu. Kerbela ızdırabına giden yolun son kısmına gelinmişti. Hazreti Hasan’ın hilafet dönemi ve Kerbela’ya uzanan, yürek yakan hikayeyi bir sonraki videoda ele almak üzere Allah’a emanet olun. Altyazı M.K.