Günahlarıma Engel Olamıyorum! – Tövbe Edecek Yüzüm Kalmadı

“Günahlarımdan bir türlü vazgeçemedim. Ağabey bazı gizli günahlarım var. Ne yaptıysam olmadı. Öyle ibadetler ediyorum. Takvamı zinde tutmaya çalışıyorum ama bir anda oluyor, kendimi günahın içinde buluyorum. Nasıl olacak, nasıl kurtaracağım kendimi? Ne olur artık bana tutunacak bir dal gösterin. Tövbe ediyorum bir daha günaha giriyorum. Artık Allah’ın karşısına çıkacak bir yüzüm kalmadı. Nasıl olacak? Kaç kere tövbe edeceğim? Kaç kere Allah’ım bir daha yapmayacağım diyebilirim ki? Ben yine yapıyorum. Yine yapıyorum. Defalarca yaptım. Bir daha nasıl çıkacağım Allah’ın huzuruna?” diyen kardeşlerimiz oluyor. Defalarca bu günahlara girdim ama vazgeçemiyorum. Kardeşim hiç merak etme. Bunun bir çözümü var ve bir cevabı var ve bununla alakalı ben size 2 kural, bir tane de olaydan bahsedeceğim. Bu 2 kural ve bu olayı hayatımıza geçirebilirsek, emin olun bu haletten bu vaziyetten kurtulacağız ve o günahlarımızdan da inşâAllah sıyrılacağız diyelim ve başlayalım. Bununla alakalı çok böyle müthiş 2 tane tespitimiz var. Onları sizinle paylaşacağım ve bir tane de olaydan bahsedeceğim. 2 kural, bir tane de olay ama ondan önce şundan bahsedeyim. Bediüzzaman Hazretlerinin böyle derslerine gelip giden, hatta 100 defa belki dersini dinleyen, oturan, kalben tasdik edip, dersleri anlayan böyle heyecanla, aşkla, şevkle giden gelen birisi var ve bu adam gün geliyor, zaman geçiyor bir gün öyle bir hata ediyor ki şeytanın o kadar basit, o kadar küçük bir hilesine aldanıyor ki bir anda kendini bambaşka bir halette, bambaşka bir vaziyette buluyor. E şimdi bakıyorsun bu adam defalarca derslere geldi. Defalarca sohbet dinlendi. İşte ibadetlerini, takvasını en güzel şekilde ilerletiyor. Yürütüyor, yürütüyor, yürütüyor… Birdenbire küçücük, şeytanın küçük bir hilesiyle tepetaklak oluyor. Bam diye aşağılara düşüyor. Bediüzzaman Hazretleri şu sözü söylüyor: Şeytanın küçük bir hilesine aldandı. Nasıl bir düşüş, nasıl bir vaziyet olduğunu daha sonrasında Bediüzzaman Hazretleri anlıyor. İçinizde de ”Ben bu hali yaşadım. İbadetler on numara giderken, takvam on numara giderken veyahut ağabey tövbe ettiğim olaya… Gözyaşlarına boğuldum ya ben ona tövbe ederken. Aradan 3 gün, 4 gün, 5 gün geçmedi. Ben yine o günahın içinde buldum kendimi. O zaman ben samimiyetsiz miyim? Acaba ben imanımı mı kaybettim de defalarca aynı günaha giriyorum demeye başladım kendi kendime. Aynen senin anlattığın olaydaki gibi hissediyorum kendimi ağabey. 100 defa belki 1000 defa dersleri, hakikatleri dinlememe rağmen, Cenab-ı Allah’ın anbean hazır ve nazır olduğunu kabul edip, iman etmeme ve emir ve yasaklarına harfiyen detaylı bir şekilde bilmeme rağmen, bile bile gittim o günaha girdim. Nasıl oldu? Ben de anlamadım ağabey.” diyen kardeşlerimiz şu an bu hikayede kendisini bulmuş olabilir. Bediüzzaman Hazretleri zaman geçti ve bu meseleyi şöyle anladım diye izah ediyor. Diyor ki: Bak ne? Cevap bu. Nasıl oluyor da ben bir anda günahın içinde buluyorum kendimi ben ağabey? Cevap şu: ”Şeytan, cüz’î bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar.” Çok ağır günahların içinde bir anda bıraktırabilir. Ne demek bu? Yani bir işi yaptırmamakla uğraşıyor. Bu yüzden şeytan bir anda bizi kandırabiliyor. Çünkü şeytanın yaptırmaya çalıştığı şey çok kolay, fakat bizim yapmaya çalıştığımız iş, Cenab-ı Allah’ın bize emrettiği vazifeler, ibadetler, takva gerçekten zor olabiliyor. Nefsimize çok ağır gelebiliyor bazen. İşte yatsı namazının sünnetini kılmak bazen bize çok zor gelebiliyor fakat yapmamak çok kolay. Şeytanın yaptırmaya çalıştığı iş kolay olduğu için, aldanmak da çok hızlı ve çok kolay olabiliyor. Mesela bir bina düşün. Binaya bir tuğla koydun. Bir tuğla daha, bir tuğla daha, bir tuğla daha… Binlerce tuğla koyup binayı yapıyorsun fakat o binayı yıkmak dibine bir tane dinamit koyarsın, bir dakikada patlatırsın, yıkarsın. Bir dakikalık yıkma işleminin karşılığında, binlerce dakika yapma işlemi var. Aynen öyle de şeytan yıkmakla meşgul, biz yapmakla meşgulüz. Bu sebeple şeytan bir anda seni aldatıp, bir anda o vaziyetin içinde bulundurabiliyor. Peki bu gerçekten çok dehşetli bir düşüş mü? ”Eyvah ben bittim. Ben perişan oldum. Ben Rabbim’in huzuruna nasıl çıkarım? Ben zaten… Bak daha 3 gün önce, 5 gün önce o kadar yalvardım, yakardım. Gözyaşı döktüm. 3 gün geçti 5 gün geçti tak bir anda o günahın içine tekrar girdim. Benden adam olmaz. Benden adam olmaz. Ben bu saatten sonra iflah olmam. Yok ağabey ben bu günahları bırakamayacağım. Bu sefer şeytan seni ümitsizliğe sürüklüyor. Halbuki şeytanın sana yaptırdığı şey çok kolaydı, bir binayı yıkmak gibi ve bu olaydan sonra şeytan sana bunu şöyle gösteriyor. Senin takva ve maneviyat kalenin, takva ve maneviyat binanın tamamen çöktüğünü ve bittiğini ve sıfırlandığını hissettirmeye çalışıyor ki ümitsizliğe düşesin diye fakat biz ne yapacağız? Ümitsizliğe düşmeyeceğiz. Devam edeceğiz, devam edeceğiz çünkü niye? Çünkü bizim takva ve maneviyat binamız yıkılmadı. Bir günahla yıkılacak bir bina değil o ve aynı zamanda girdiğimiz bu günahlar, bu hatalar, işlediğimiz yanlışlar imansızlıktan veyahut imanın zayıflığından gelmiyor. Ne demek bu? Yine 13. Lem’a da şöyle bir cümle kullanıyor: Akıl sana diyor ki: Bak bu günahları işleme. Bu günahlarının neticesinde cehennemde bir azap var. Kalp sana diyor ki: Bak bu günahları işleme. Rabbin razı değil bu günahları işlemenden. Akıl ve kalp seni bu günahtan men ediyor fakat hisler ön plana çıktığı vakit aklı ve kalbi dinlemiyor. Böylelikle ne oluyor? Hissiyat ön plana çıktığı zaman akıl ve kalp mağlup oluyorlar ve sen hislerinle o günahlara giriyorsun. Hissiyat, mesela kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviyye. Nedir bunlar? Kuvve-i Gadabiye. Mesela öfke. Adam öfkesine yeniliyor. Bir anlık bir öfkeyle adam gidip katil oluyor. Adam öldürüyor ama halbuki şunu normalde düşünse, aklıyla hareket etse ”Ya ben niye adam öldürüp 30-40 yıl hapis yatayım.” diyecek. Vazgeçecek. Fakat hisler, kuvve-i gadabiyye ön plana çıktığı için bir anda o işi yapıyor ve ”Bir anda yaptım. Nasıl oldu anlamadım.” diyor. ”Normalde olsa ben böyle bir şeyi zaten yapmam.” diyor. Kuvve-i şeheviye yani şehvet hissiyatı. Bir anda galip geliyor ve aklın muhakemesini dinlemiyor. Normalde dünya hapsinden korkup, kanuna aykırı hiçbir iş yapmayan sen, Allah’ın kanunlarına aykırı iş yapabiliyorsun. Acaba Allah’tan mı korkmuyorsun? Acaba imanını mı kaybettin? Acaba imanın zayıfladı da haberin mi yok? Farkında değilsin, yavaş yavaş imanın tükenmeye mi başlıyor? Hayır, aklın ve kalbin önüne geçmiş. Sebebi bu çünkü imanın mekanı, konağı kalp olduğu için senin harekatın da oradan çıkmıyor. Sen şunu demiyorsun: ”Kardeşim ne olursa ben bu günaha girerim. Umurumda değil.” Bunu demiyorsun zaten. ”Ağabey bir anda içinde buldum kendimi bu günahın.” İşte hissiyat devreye girmiş. Hissiyat aklın ve kalbin önüne geçmiş, sen de bu günahın içinde kendini bulmuşsun. Ne yapacaksın? Hemen tövbe edeceksin. Cenab-ı Allah bir sûre hariç bütün sûrelerin başında ”Bismillahirrahmanirrahim” dedirtiyor. Doğru mu? Neden? Çünkü daimi olarak bize hatırlatıyor. Siz hislerinize mağlup olursunuz. Aklınız ve kalbiniz ”Rabbim var ve ben Rabbim’in emir ve yasaklarına uymak istiyorum. Ben Rabbim’in razı olduğu bir kul olmak istiyorum.” dese de, hisleriniz galip gelir ve günaha girersiniz diyor. Siz günaha girersiniz. Biz insanız. Böyle yaratıldık. Nefsimize bir anda aldanabiliriz. Şeytana bir anda aldanabiliriz çünkü şeytan çok kolay bir iş yapıyor. Yıkmakla mükellef. Yıkmak kolaydır, yapmak zordur. Sen yapmaya çalışıyorsun. Yapamadığın zaman ümitsizliğe düşme. Cenab-ı Allah her sûrenin başında, bir sûre hariç her sûrenin başında ”Bismillahirrahmanirrahim” dedirtiyor bizlere. Her işimize başlamadan önce Bismillahirrahmanirrahim dedirtiyor. Neden ağabey? Neden durmadan besmele çekiyoruz? Neden Cenab-ı Allah her yere besmeleyi koymuş? Çünkü Cenab-ı Allah bize hatırlatmak istiyor. ”Ben Rahim’im. Rahman olan benim. Merhametliyim. Bağışlarım. Yeter ki tövbe edin.” Cenab-ı Allah bizden devamlı olarak tövbe etmemizi istiyor. İşte sebebi bu. Ne yapacağız o zaman? Tövbe etmekten vazgeçmeyeceğiz. Devamlı olarak tövbe etmeye devam edeceğiz. Günaha girdik bitmedi. Senin manevi binan bütün bütün yıkılmadı. Sen devam edeceksin inşa etmeye. Şimdi ağabey bir gün Hüsrev Altınbaşak bir hapse atılıyor. Afyon hapishanesinde 6 tane koğuş var o zamanlar. 6 tane koğuştan en şiddetlisi, en canilerin, en azılı katillerin olduğu koğuşa Hüsrev Altınbaşak’ı koyuyorlar ki orada bir arbede çıksın. Arada onu da öldürsünler veyahut arada onu da yaralasınlar, ona da zarar versinler diye. Hüsrev Altınbaşak koğuşa giriyor ilk girdiği gün. Selam veriyor. Hiç kimse selamını almıyor. Gidiyor. Bir tane taşın köşesine oturuyor kardeşim. Orada ibadetlerini yapıyor. Birinci gün geçiyor. Bir yatak falan vermiyorlar. İkinci gün geçiyor. Üçüncü gün geçiyor. Üçüncü günün sonunda koğuşun ağası Hüsrev ağabeyin yanına geliyor. Böyle heybetli, iri yarı bir adammış. ”Hoca Allah beni affeder mi?” diyor. ”Ben 15 kişiyi öldürdüm. İşlemediğim suç kalmadı. Türlü türlü suçlar işledim. Birçok suçtan dolayı şu anda ceza aldım. Allah beni affeder mi?” diyor. Hüsrev ağabey naif bir şekilde ”Gel buyur kardeşim otur.” diyor. ”Sen nerelisin?” diyor. Adam oturuyor. Koğuşun ağası yani. Sağlam adam böyle cüsseli. Oturuyor Hüsrev ağabeyin yanına. ”Ben Karadenizliyim.” diyor. ”Kardeşim Karadeniz’in suyundan, denizinden ben şöyle bir avuç alsam Karadeniz’in suyu eksilir mi?” diyor. ”Yok nasıl eksilsin? Koca Karadeniz. İstediğin kadar al.” diyor. ”Aynen öyle de kardeşim Cenab-ı Allah’ın merhamet okyanusu, bağışlama okyanusu sonsuzdur. Senin günahlarını bağışlamış. Onun merhametinden bir şey eksilir mi? Eksilmez. Allah seni de bağışlar. Seni bağışlamasıyla O’nun merhametinden hiçbir şey eksilmez.” diyor ve o adam bunu duyduktan sonra böyle bir heyecana geliyor. Birdenbire bağırmaya başlıyor. Bütün koğuşu böyle ayağa kaldırıyor. ”Heyt” diye bağırıyor böyle. Yani o şekilde anlatılıyor hakikaten. ”Kalkın!” diyor. ”Allah benim günahlarımı bile bağışlarmış. Sizi mi bağışlamayacak.” diyor. Bütün herkese ”Kalkın abdest alacağız.” diyor. Bütün koğuşa. 60 kişilik yaklaşık bir koğuşmuş ve herkes abdest alıyor ve bütün koğuş abdest alıyor. Daha sonra Hüsrev ağabeyle beraber o gün işte öğlen vaktiymiş. Öğlen namazını kılıyorlar. Hatta zaman geçiyor. Günler geçiyor. Bir noktadan sonra Hüsrev ağabeyin böyle başında sarık var. Adamlar böyle ”Biz de senin gibi yapacağız.” deyip, çarşafları yırtıp sarık yapıyorlar falan. Bu hadiseler böyle baya güzel bir şekilde kayıtlara geçmiş. Bizim buradan anlayacağımız mesele ağabey şu: Cenab-ı Allah’ın merhamet okyanusu sonsuz. Senin günahının ne olduğunun bir önemi yok. Senden Cenab-ı Allah tövbe etmeni istiyor. Sonsuz merhamet sahibi. Sonsuz rahmet sahibi olan Allah, senin de günahlarını bağışlar. Hiç merak etme. Yalnızca tövbeyle gitmen lazım. Cenab-ı Allah bunu bekliyor senden. Evet ağabey. Eyyüb (as)’ı bilirsiniz. Eyyüb (as) yara bere içerisinde, ömrü hastalıklarla mücadeleyle geçiyor değil mi? Vücudundaki kurtlar, vücudundaki hastalık öyle bir hale, öyle bir vaziyete geliyor ki bir noktadan sonra, diline zarar vermeye başlıyor. Diliyle ne yapıyor? Allah, Allah, Allah… Zikrediyor. Bir şekilde zikrine o hastalık engel olmaya başlıyor. Engel olduğu vakitte Eyyüb (as) dua ediyor. ”Allah’ım bu hastalık benim lisanıma, zikrime ve ibadetlerime dokunmaya, zarar vermeye başladı. Bu hastalığı benden al.” O vakte kadar o duayı etmiyor. O zikirlerini ve ibadetlerini yapabilmek için o duayı ediyor ve Cenab-ı Allah bir anda onun duasını kabul ediyor ve neticesinde Eyyüb (as) iyileşiyor. İbadetlerine engel olduğu vakit Allah’a dua ediyor ”Allah’ım benim bu yaralarımı temizle.” diye. Aynen öyle de bizim bâtınî yaralarımız var. Yani manevi yaralarımız var. Neden günaha giriyorsun? Hani dedik ya hissiyatın aklının ve kalbinin önüne geçiyor. Aklının ve kalbinin önüne geçmemesi için ne yapman lazım? Şimdi bunu konuşacağız. Eyyüb (as)’ın zahiri yani görünürdeki yara bereleri gibi bizim iç alemimizde yaralar var. Doğru mu? Manevi alemlerimiz berbat durumda. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Eyyüb (as)’ı parlak, nurani bir vaziyet alacakken, biz Eyyüb (as)’ın yaralı, hastalıklı vücudundan bin derece daha hastalıklı ve yaralı görüneceğiz. Doğru mu? Öyle günahlarımız var ki, öyle ağır yanlışlarımız, hatalarımız var ki, iç dışa dış içe bir çevrilsek Eyyüb (as)’dan daha hastalıklı görüneceğiz. O halde Eyyüb (as)’ın ettiği duaya biz bin derece daha muhtacız değil mi? ”Allah’ım günahlar manevi alemimi, ruh alemimi öyle dağladı, öyle perişan vaziyete getirdi ki artık ibadetlerden uzaklaşmaya başladım. Namazlardan uzaklaşmaya başladım. Namaz kılarken hissedemiyorum hiçbir şey. İbadetleri yapmak istemiyorum. İbadetlerden kaçmaya başladım. Kur’ân-ı Kerim’den uzaklaşmaya başladım. İslamiyetten uzaklaşmaya başladım. Sohbetlerden, iman hakikatlerinden uzaklaşmaya başladım Allah’ım. Günahlarımdan dolayı ortaya çıkan bu manevi yaralar benim bütün alemimi, bütün halimi, bütün vaziyetimi perişan etti ve artık ibadetlere yönelemez oldum Allah’ım.” Aynı Eyyüb (as)’ın maddi yaraları, onun diline, zikrine ve ibadetlerine iliştiği gibi, bizim manevi yaralarımız, kalbimize, aklımıza ilişmeye başladı. Eğer kardeşim biz günahımızın ardından hemen tövbe etmezsek o günahlar, hani dedik ya ”Günahlar imansızlıktan gelmiyor.” Doğru fakat günahlar bizi imansızlığa ve iman zaafına götüreilir kardeşim. Niye? Çünkü sen o günaha hemen tövbe etmezsen, hemen silinmesi için Cenab-ı Allah’a müracaat edip, yalvarıp yakarmazsan, o günah bir noktadan sonra büyüyor büyüyor ve manevi bir yılan olup senin bütün ruh alemini, bütün maneviyatını ısırıp ve kalbine ilişebiliyor. Kalp neresiydi? İmanın merkeziydi. Eğer o günah büyüyüp senin kalbine ilişirse ve imanına ilişirse, senin imanını da elinden alabilir kardeşim. O halde biz günahın ardından hemen tövbe edenlerden olmalıyız. Cenab-ı Allah günahın ardından tövbe edenleri sever ve aynı zamanda Eyyüb (as)’ın zahiri, görünürdeki yaraları 30-40 yıllık dünya hayatını tehdit ediyordu. En fazla olsa olsa dünyevi hayatı perişan olacak o yaralardan dolayı fakat bizim o günahlardan dolayı aldığımız manevi, iç alemimizdeki yara ve bereler, bizim ebedi olan, sonsuz olan ahiret hayatımızı tehlikeye atıyor. Ebedi, sonsuz bir ahiret hayatı söz konusu. Belki de o günahlarına hemen tövbe etmediğin için cehennemde kendi yerini hazırlıyorsun. Hemen tövbe edenler kazanır kardeşim. Şimdi videonun başında söylemiştik. 2 kural, bir tane de olaydan bahsedeceğiz. Bütün meselenin çözümü. ”Ağabey ben defalarca tövbe etmeme rağmen günahlarımdan bir türlü vazgeçemiyorum.” diyen kardeşlerim için iki kural, bir olay söyleyeceğiz. Bu iki kural ve bir olayı gerçekleştiren ve hayatına geçiren kardeşimiz emin olun bu meseleden de kurtulacaktır. 1. Kural: Yeise düşmemek. Yeise düşmemek nedir? Arkadaşlar yeis. Yeis demek ümitsizlik demek. Hiçbir zaman ümitsizliğe düşmeyeceksin. Cenab-ı Allah’ın sevmediği şey kulunun ümitsizliğe düşmesi. Allah’ın rahmetinden ümit kesmek. Hatta Zümer Sûresi 53. Ayette Cenab-ı Allah buyuruyor ki: Ayrıntı verdi mi? ”Şu günahı bağışlamam, bu günahı bağışlamam…” ”Allah bütün günahları bağışlar.” diyor. Cenab-ı Allah bize söylüyor. ”Ümidinizi kesmeyin.” diyor. Ağabey 1. Kural neymiş? Ümidimizi kesmeyeceğiz. Yeise düşmeyeceğiz. Başka bir ayette Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor. Bak kimler ümidini keser Cenab-ı Allah’ın rahmetinden. Yusuf Sûresi 87. Ayet: Kimlermiş Allah’ın rahmetinden ümit kesecek olanlar? Kafirler. İşte biz onlara benzemeyeceğiz. Allah’ın rahmetinden asla ve asla ümit kesmeyeceğiz. Tövbe etmeye devam edeceğiz. 2. kural ise ağabey: Mücadeleyi bırakma. 1. Kural: Yeise düşme, ümitsizliğe düşme 2. Kural: Mücadeleyi de bırakma. Şimdi ağabey bak. Ben lisede bir sınava girdim. Sınavdan düşük not aldım. 50 aldım. Daha sonra bir sınava daha girdim. Ondan da 50 aldım. Bir sınava daha girdim. Ondan 60 aldım. Bir sınava daha girdim. Ondan 30 aldım. Şunu der miyim? Ya benim sınavlar çok kötü gidiyor. Ben bir daha sınava falan girmeyeyim. Bundan sonraki sınavlardan da zaten başarısız olacağım. Bunlara da çalışmıyorum. Aman ne hali varsa… der mi? Ne kadar mantıksız değil mi? Ne olacak? O sınavların hepsinin ortalaması alınacak. Bana ortalama bir netice verilecek. Şimdi aynen öyle de, biz her daim imtihandayız. Bu dünya imtihan dünyası değil mi? Biz öyle kabul etmedik mi? Dünya imtihan dünyası. Her gün imtihan oluyorsun. Her an imtihan oluyorsun. Bazen ailenle imtihan oluyorsun. Bazen çevrenle imtihan oluyorsun. Bazen bir fakiri görüp ona yardım edip etmemekle imtihan oluyorsun. Bazen namazınla imtihan oluyorsun. Bazen bir zikrini, ibadetini yapıp yapmamakla imtihan oluyorsun. Bazen bir günaha girip girmemekle… Defalarca imtihan oluyorsun. Kimisinden düşük not alıyorsun, kimisinden yüksek not alıyorsun. Düşük not aldın diye bütün sınavlarını iptal edip, sıfırlayacak bir durum yok. Böyle bir şey olmuyor yani. Senin imtihanların devam ediyor. Kimisinden yüksek alacaksın, kimisinden düşük alacaksın. Yüksek almaya çalışacaksın. Bir de şöyle bir avantajın var kardeşim. Eğer Rabbine yalvarır, yakarır, tövbe edersen geçmişte yaşadığın bütün sınavlarının ortalamasını yükseltebilirsin. Böyle bir imkanımız var. Elimizde böyle bir imkan var. Dua gibi bir imkan, tövbe gibi bir imkan var. O halde mücadeleyi asla bırakmayacaksın. Düşeceksin, kalkacaksın. Düşeceksin, kalkacaksın çünkü biz imtihan olmaya geldik. ”Zaten bir kere tövbe ettim. Oo bir daha bu günaha girmeyeceğim.” Böyle bir şey olsa zaten bütün günahlara bir kere tövbe ederiz olay biter. Olay kapanır. Bitti gitti. Evet ağabey 2. Kural: Mücadeleyi asla bırakmayacaksın. İmtihan dünyasındayız çünkü. 1 olay… 2 kural, 1 olay dedik. 1 olay ise kardeşim aczini anlayacaksın. Eğer aczini anlayabilirsen, seni o günahlardan Cenab-ı Allah kurtarır. Acz ne demek? Acz ne demek ağabey? Acz, zayıflık demek. İnsan zayıftır kardeşim. Şeytanın küçük bir desisesine aldanıp, birdenbire çok büyük dehşetli bir günaha girebilir evet. Böyle olmadı mı zaten? Bu hale girmedik mi zaten? O çok ağır günahlara küçük bir desiseyle, küçük bir hile ile bir bakmakla batmadık mı zaten? O halde biz zayıfız. Biz aciziz. Yunus (as) bir vakit kavminden ayrılıp bir gemiye gidiyor ve gemide bir noktadan sonra öyle bir hadise, öyle bir olay yaşanıyor ki Yunus (as)’ı denizin ortasında bırakıyorlar. Gece karanlık, dalgalar dehşetli ve deniz dağdağalı. Ortam çok zor şartlar yani oradan kurtulması çok zor. Hiçbir yer görünmüyor. Kapkaranlık bir yer. Kapkaranlık bir ortam. Yunus (as) böyle bir vaziyetteyken, bir balık geliyor onu yutuyor. Haydi bakalım… Artık tutunacak bir dalı kaldı mı? Artık tutunacak hiçbir dalı kalmadı. Gece karanlık, deniz dalgalı. Bir tane de balık onu yutmuş vaziyette. İşte Rabbine yöneliyor. Allah’ım ben aczimi anladım. Allah’ım ben aczimi biliyorum. Ben kendi hatalarımdan dolayı bu hale, bu vaziyete düştüm. Beni bu vaziyetten kurtaracak olan da sensin Allah’ım. Bak kusurunu biliyor, hatalarını biliyor, aczini anlıyor ve o zayıflığını hissetmenin neticesinde öyle bir dua ediyor ki Cenab-ı Allah o balığı onun için bir gemiye çeviriyor resmen. O balık Yunus (as)’ı alıp sahil-i selamete çıkarıyor. Yani Yunus (as)’ı o vaziyetten bir anda kurtarıyor Cenab-ı Allah. Halbuki hiçbir sebep artık olmuyordu yani. Gitmiyordu. Hiçbir sebep yoktu yani. Onu o vaziyetten kurtarabilecek hiçbir hal, hiçbir vaziyet yoktu. Kim kurtardı? Cenab-ı Allah. Nasıl oldu? Yunus (as) aczini bildi, kusurunu anladı. Sen de artık kabul et kardeşim. “Allah’ım ben böyle günah işledim. Allah’ım ben böyle hata ettim. Allah’ın beni anbean izlediğini, gördüğünü bile bile ben bu günaha girdim. Anbean beni izlediğini bile bile açtım o ayıp görüntüleri izledim. Allah’ın beni anbean izlediğini ve gördüğünü bile bile, emir ve yasaklarını bile bile gittim kumar oynadım. Allah’ın beni anbean izlediğini ve gördüğünü bile bile şunları yaptım, bunları yaptım.” diye Cenab-ı Allah’a itiraf et. “Allah’ım, şeytan beni aldattı. Ben zayıfım, ben acizim. Artık nefsime engel olamıyorum. Yunus (as)’ı yutan balık gibi nefsim beni yutmuş. İstediği yere götürüyor, istediği günaha sürüklüyor Allah’ım. Yunus (as)’a o balığı hizmetkar ettiğin gibi, nefsimi bana hizmetkar eyle. Nefsimi bana bir gemi hükmüne getir ki, nefsim beni sahil-i selamete çıkarsın. Senin razı olabildiğin bir kul vaziyetine gireyim Allah’ım. Allah’ım ben nefsime söz geçiremiyorum. Yunus (as)’ı yutan balığın sahibi de sensin Allah’ım, beni yutup bu günahlara sürükleyen nefsimin sahibi de sensin Allah’ım.” Bunu de, aczini anla ve Rabbine yönel kardeşim. İşte o bir olay aczini anlamak. Aczini anlayıp öyle yalvarırsan Rabbine; günahlarını, kusurlarını itiraf ede ede Rabbine yalvarırsan, Cenab-ı Allah senin nefsini bir anda sana hizmetkar edip seni sahil-i selamete çıkarır. Emin ol, tövbe et ve vazgeçme. Asla pes etme kardeşim. Rabbim Yunus (as)’ın ettiği dua gibi bizleri sahil-i selamete çıkarsın, ahirette cennete kavuştursun. Rabbim hepimizin günahlarını affetsin. Allah’a emanet olun arkadaşlar.

ZİNA ETMEK İSTEYEN SAHABE HZ. CÜLEYBİB

Bizler zahirde gördüğümüz insanların konuşmalarına bakarak veyahut hafızlığına bakarak veyahut Kuran’ı, Allah’ın ona ikram ettiği bir sesle güzel okumasına bakarak değil mi, çünkü bizde ses de Kuran’ın önüne geçtiği için. Biz öyle seviyoruz yani, güzel ses Kuran’ın da önüne geçiyor. Hani orada ne mana var, beni yatağımdan ne diyerek kaldırması lazım bu Kuran’ın? Bunların da önüne geçiyor. Güzel bir seste Kuran ile mest olup kendinden geçiyorsun. Ama içerisindeki hakikatler, dünyada nasıl kullanırım, burası pek umrunda olmuyor. Çok insanlar tanıyorum, böyle baktığında hani az önce dedim ya şekilci insanlar olur. Yaptıklarıyla, tavırlarıyla, konuşmalarıyla ortamda direkt bir Müslümanlığa vurgu yapmak isterler. Böyle şekilcilik hastalığına tutulmuş, manadan yoksun insanlar da genellikle, günümüzdeki insanların ayrılmasına sebep olan, fitnede öncülük taşıyan insanlar oluyor. Ama kulluk kıvamı dediğimiz olay biraz başka bir olay. Benim öyle gönlü çok güzel arkadaşlarım var, baktığında ortamda çok konuşur mu? Konuşmaz. Baktığında böyle bütün geceleri, sabahlara kadar ibadetle geçer mi? Geçmez. Baktığında üç günde bir hatim bitirir mi? Bitirmez. Baktığında her yıl hacca umreye gider mi? Gitmez. Ama o kadar selim bir gönlü var ki, Kendisi, etrafındaki, tanıdığı tanımadığı kim varsa onların saadet-i dareyni için yani hem dünyada huzur bulmaları için, Cenabı Allah’ın adı zikredildiğinde kalbi hep aynı ritimde, aynı kıvamda çarpmaya devam ediyor. Ortamların, gündemlerin, koşulların değişmesine göre omurgasını bırakıp yeni bir elbise giymiyor. İşte kulluk kıvamı deyince, abd deyince asıl gözümüze çarpması gereken kısım tam burası. Şimdi birazdan da bu konuşmalardan sonra sahabelerin kulluk kıvamı nasıldı, orayı merak ediyorum. Mesela sahabelerde, onların sahabeliğinin göstergeleri her birinin hafız olması mıydı? Mesela bunları konuşalım biraz da. Veda Hutbesi’ni nazara alalım. Veda Hutbesi’nde takribi 100 bin sahabeden bahsediliyor değil mi? 100 bin-120 bin. Biz 100 bin diye alalım. Hani ortak kanaat. Şimdi 100 bin sahabenin, gerçekten sahabe oluşundaki rol 100 bininin hafız olması mıydı? Acaba 100 bini de hafız mıydı? Veyahut o sahabelerden hiç günah işleyen acaba yok muydu? Birini öldüren acaba yok muydu? Zinaya koşarak giden, mesela Cüleybib’in bir hatırası var değil mi? “Ya Resulallah, ben zina etmek istiyorum.” diye Efendimizin (sav) yanına gidiyor. Mesela zina etmeye giden yok muydu? Şimdi onların (haşa) en düşük sahabeyi alsak bugün dünyada kim var kim yok herkesin imanın toplasak gene de o en düşük sahabeye yetişebiliyor mu? Yetişemiyor. Peki onları, o kulluk kıvamında tutan neydi, bizim kulluk kıvamı dediğimizde, bunu ölçü aldığımız olay nedir? Mesela bir insanın dini kıyafetle yanına gelip sana bol bol Arapça lafızlar sunması senin için kulluk kıvamı olarak kafi midir? Mesela bunları soralım. Ya da bir insanın günlük 20 saat namaz kılması senin için kulluk kıvamı olarak kafi midir? Bir insanın yılın her günü oruç tutması senin için kulluk kıvamı olarak kafi midir? Bir insanın, dünya hayatını çok güzel yaşasa da kendince böyle nefsi için yaşasa da sürekli Osmanlı’dan öğütler verip böyle olmalıyız böyle olmalıyız demesi ama kendi hayatında buna yönelik kimseye el uzatmaması sizce kulluk kıvamı olarak yeterli midir? Bir insanın Efendimizin (sav) sakal-ı şerifini gördüğünde kendini parçalaması en çok ben bağırmalıyım demesi ama günlük hayatında hiçbir peygambere ittiba ediyormuş gibi yaşamaması senin için kulluk kıvamı olarak yeterli midir? Bunlara biraz girelim mi? “İbadetine düşkün diye bir tabir çıktı.” Biz iyi bir kul deyince onu nasıl anlıyoruz günümüzdeki şekilcilikte? ‘Abi adam 5 vakit namaz kılıyor ya, ibadetine çok düşkün.’ Şimdi İslam’ı kıyıdan yamacından bilmeyen insanların bu noktalarda o kadar fazla muhabbetleri var ki mutlaka iş yerinizde, bir akrabanızla konuşmada etrafınızda bir insanın garip bir muhabbetinde mutlaka denk geliyorsunuzdur. Mesela tüccar, böyle bir meyli oluyor dine. Şimdi etrafında sevdiği arkadaşlarının dine meyli olunca, o da böyle dine sempati duymaya başlıyor. Ondan sonra bir gün dindar bir arkadaşı işte bürokraside takılmış bir işini çözecek oluyor. Anladın mı? Artık evrak işi de, ihale işi de, şu işi de bu işi de tamam mı, bir işini çözecek oluyor. Arkadaşını anlatırken, daha adını söylemeden ‘Filankes biri var, şunların şunların da şuyu. Ya görsen üüüff Kuran okuyor hep.’ Ya bu dindarlık tabiri yani. Anladın mı? Hep Kuran okuyor, o kadar dindar yani. Sadece burası. ‘Ya babası var, görünce selamun aleyküm diyor ya. Bundan dindarı var mı elinizde oğlum?’ falan (gülüşmeler). Anladın mı demek istediğimi? Bu, gerçekten bu kadar kısırda kalıyor yani. Şimdi şeyde de böyle oluyor. Hani dini birisini kötüleyeceği zaman da böyle oluyor. İlla onunla teşriki mesai etmesine gerek yok. ‘Ya şu Ahmet de var ya çok dindar bir adam. Bu dindarlar hep böyle namussuz.’ falan. Dindar demesinin sebebi de haftada bir cumaya gitmesi. İşte o da oradan dindar diyor. Anladın mı demek istediğimi? Ya da başka bir şekilde işine gelmiyor. ‘Ulan bunlar var ya, adam hem hacca gitti hem şöyle yaptı.’ Şimdi adamda kulluk kıvamı deyince artık kendi zihni şekilci olduğundan dolayı değil mi, insan dünyayı nasıl bilir? Kendi gibi bilir. Her neye bakarsan kendi yüzündür. Kimde ne görürsen kendi özündür. Herkese böyle bir para olarak, makam olarak, mevki olarak, yarın işime yarar mı nazarıyla baktığından dolayı. Benim ateist bir arkadaşım var. Aslında delikanlı bir çocuk yani. Bir gün telefonda konuşurken karşılıksız dostluktan konu açıldı. Ben de dedim kardeş dost dostu sever, illa bir şeye gerek yok. O da konuyu sürekli, lazım olduğunda yardım etmesi lazım dost dosta, yani menfaat üzerine de gider diye sürekli değinmeye çalıştı. Sadece dünya işini yaşıyorsan, bu adama sadece gönül gözüyle bakamazsın ki. Yarın işime yarar mı, borç istesem verir mi, bugün yine bir arkadaş birine 7 bin lira kaptırmış, yarım saat yine hikaye dinledim. Anladın mı? Bakış açıları böyle oluyor. Şimdi ben asıl konuma geri döneyim. İnsanlar bakış açısı olarak birbirlerine böyle hep menfaat üzerine baktığından dolayı menfaatin olduğu yerde de merhamet olmadığından dolayı merhamet de İslamın en özü, en temel noktalarından bir tanesi olduğundan dolayı merhametin olmadığı yerde menfaat varsa menfaatin olduğu yerde de İslam’ın o güzel kıvamı tutunamayacağından dolayı insanların İslam ve kulluk kıvamı diye baktıkları ‘ibadetine düşkün, zikri çok çeker, evradını çok yapar geçen gördüm namaz bile kılıyordu. Beş vakit mi kılıyormuş? Beş kılıyor düşün yani. Beş ya, daha fazlası var mı sizin dinde?’ bu nazarla baktıklarından dolayı kulluk kıvamını sadece şekilci bir göze sığıştırıyorlar. Az önceki sorularımı hatırlatayım. Sahabelerdeki kulluk kıvamı nasıldı diye bir soru sormuştum. İnsan bunu anladığında, kafaya takmama sanatını da geliştirmesi lazım. Şimdi insan, İslam’a doğru adımlar atacak, daha yeni giriyor. Müptediyane dine giren birisi, çoğu insana soru sorar. İslam onun gözünde hassastır, güzel bir şeydir. Hassas olduğundan dolayı da İslam’ı incitmemeye çalışır. Şimdi sürekli dışarıdaki insanlara soru sorsa dışarıdaki insanlar da sürekli İslam’ın şu özelliklerini sevdiğini söyleseler: kardeş sadece zikir çek, kardeş sadece namaz kıl, kardeş sadece cumaya git. Yani çocuğa adalet nedir, gönül yapmak nedir, vicdan nedir, latifeler nelerdir, ahiret nasıldır. Yani buraların özelliklerinden bahsetmese sürekli şekilci bir yaklaşımla çocuğa yaklaşsalar bu çocuk bir süre sonra İslam adına şunu düşünür: dışarıdaki insanların, ben eğer İslam’a girmişsem beni İslami olarak görmeleri önemlidir, onların beni İslami olarak görmesi için de ben demek ki bu ibadetine düşkün denilen zümreden olmam lazım ki beni yadırgamasınlar deyip Allah nasıl bir kul istiyor değil, insanlar nasıl ibadetine düşkün birini istiyora kafasını sevk eder. Ama biraz sonra sahabelerin hayatlarından biraz yerler okuyacağız bunları okuduktan sonra da insan kafaya takmama sanatını kendinde geliştirebilir. Yani dışarıdaki insanlar sürekli şekilcilikle eğer insanları yargılıyorlarsa evet bu şekilciliğiyle gerçek Müslümandır kıvamıyla değil diye yargılıyorsa ben de bu hakikat dersini aldıktan sonra onların istediği gibi bir kul değil, Allah’ın istediği gibi bir kul olurum diye kafaya takmama sanatını öğrenebilir. Buna da abi, ikinci anahtar cümle diyebiliriz. Bu derse. Yani bu derste biraz sahabelerin hayatını göreceğiz, asıl kulluk kıvamı neymiş öğreneceğiz ve dışarıda İslam’ı sadece ibadetine düşkün insan diye yaşayanları kafaya takmamayı öğreneceğiz. Oldu mu? “İbadetine düşkün diye bir tabir çıktı. Buradan kasıt namaz kılan, oruç tutan demektir.” Bu kadar ha, sadece bu kadar yani. İnsanın uykusunda bile, yatarken bile, yemeğe başlarken bile İslam’ın müdahil olduğu bir hayat düşünün. Vicdani bir muhasebe yaparken bile, bir adamla borç alışverişine girerken biri senin gönlünü kırdığında İslam hepsine müdahil olabiliyor. Bu kadar geniş bir İslam düşün. Sadece namaz kıldı oruç tuttu buna ne diyeceğiz? ‘İbadetine düşkün gerçek hakiki Müslüman’ diye buraya sıkıştırdığını düşün. “İbadet abd yani kulluk kökünden gelir.” Değil mi? İbadet eylemin adı, fiili. Bunu yapan kişiye, ism-i faile ne diyeceğiz? Abd. Abid, doğru mu? Abd ne demek? Kul demek. Şimdi abdın kelime kökenine baktığında namazla kesişiyor mu? Hayır kesişmiyor. Abdın, ibadetin kelime kökünün namazla kesişmesi yok. Öyle değil mi? Mesela ben bu çayı içerken ibadet yapabilir miyim? Yapabilir miyim? Sen söyle Sinan. Çay içerken ibadet işleyebilir miyim? Nasıl işleyebilirim? -Eğer beş vakit namazı kılarsan, kebairden uzak durursan Cenabı Allah namazları… +Biraz daha incel. Örneğini anladım, eyvallah. Çayla bağla beni. Çay içerken. – Abi çayın çıktığı ağacı tefekkür ederek. Demek ki ben çayı içerken dahi “Ya Rab, midemle, damak tadımla burnumda aldığım kokuyla bu kadar alakadar bir çayı nasıl yarattın ya Vallahi subhanallah.” dediğim anda ne oldu? Çayı bir ibadete çevirdim mi? Çevirdim. Az önce ibadetine düşkün diyenlerin ibadetten algısı neydi? Sadece namaz ve oruçtu. Ama tekrar sorayım. İbadetin kelime köküne indiğinde namazın kelime köküne indiğinde, ibadetin içinde namaz kelime köküyle şey bile yok yani, aynı kökten doğma bile yok. Anladın mı? Biz sadece buralara sıkıştırmışız. Namaz ibadet mi? Evet, en önemli ibadetlerden, başlardan geliyor namaz. Peki namaz tek ibadet mi, oruç tek ibadet mi? Hayır değil. Çay içerken Rabbini tefekkür edebilme gibi bir ibadet unutuluyor. Anladın mı? Tam tartışma esnasında bir adamın Allah rızası için gönlünü kırmamaya çalışmak ibadet mi? İbadet. Peki ben ibadetin boynuna bir urban geçirsem ‘Kardeş ibadet, sen sadece namazsın, sadece oruçsun.’ Trafikte önüme kıran adamın anasına niye küfür etmeyeyim? O bana günah değil ki (!). Anladın mı demek istediğimi. İbadetin kafasına bir urban geçirsen sadece namazdır, sadece oruçtur desen ne oluyor bu sefer? Kısır bırakıyoruz, hayattan koparıyoruz. Ne oluyor bu sefer de, ‘ibadet dediğin camide olur.’ Sanki senin evini yaratan Allah değil. Öyle değil mi? Sanki sokakları yaratan (haşa) Allah değil. Doğru mu? Duş aldığımız alanı dahi yaratan sanki Cenabı Allah değil. “İbadet abd yani kulluk kökünden gelir. Bizde ibadet namaz, oruç olarak sıkıştırılmıştır. İbadet namaz demek değildir. Namaz bir ibadettir. İbadetine düşkün tabiri de namazı orucu iyi ama bak şimdi ben ibadeti neye sıkıştırmıştım şekilcilikte? Namaza oruca. O zaman ben o adamı sadece nasıl değerlendiririm? Namaz ve oruçla değerlendiririm. Öyle değil mi? Şimdi ben Fatih’i sadece sarışınlığıyla ele alsam sarışınsa iyi, esmerse kötü. Anladın mı demek istediğimi? Güneşte kızarsa yorumlayamam bile. Bu kadar kısır kalır olay. Öyle değil mi? “İbadetine düşkün tabiri de namazı, orucu iyi ama faiz oranlarına göre de her bankada farklı bir parası olan demektir. Adam camiden çıkarken hayatını kaydırabilecek bir kizbe” Kizb? -Yalan. “bulaşıyor, sırf ticaretim yürüsün diye.” Ama o adam ibadetine düşkün çünkü camiden çıktı. Oldu mu? Oldu mu Aslan? Olmadı değil mi? Hiç güzel olmadı. Adam günü geçmiş malı sana beş katı fiyatına, başka hiçbir yerde bulamazsın, tarihi de geçmemiştir diye iteliyor. Ama camiden çıkmış. Niye? İbadetine düşkün, güzel Müslüman. Oldu mu? Olmadı değil mi abi, güzel olmadı yani. Ashabın tamamı hafız mıydı? Şimdi yavaş yavaş girelim. Şimdi bakalım, İslam’ın özünü yaşatan, İslam’ın hakikatlerinin bir izdüşümü olan Kuran’da okuduğumuz gerçeklere müşahhas bir halde bize sunan Sahabeyi Kiram, ibadetine düşkün diye tabir edilen şekilci Müslümanlardan mıydı (haşa estağfurullah) yoksa gerçekten kulluk kıvamında kalabilenlerden miydi? Tabii ki de ikincisi. Nasıl olduğuna bakalım. “Ashabın tamamı hafız mıydı?” Değildi. “Hayır, 100 bin içerisinde 500 tanesi ancak hafızdı.” Sahabelerde Kuran’ın tamamını hıfzetmiş sayısı kaçtır? 100 bin içerisinde 500 tane. “Ama Kuran’a muhafızlardı. Yasin, Tebareke okuyup eve çekilenlerden değillerdi.” Her yaşadığı ayetin ayrıntılı bir şekilde manasını idrak edip mucibince tatbik etmeden öteki ayete geçmeyenlerdendi. Musab bin Umeyr, Yesrib’e kaç ayetle gidiyor? 17-18-19 diye rivayet ediliyor değil mi? 17 diyelim. Yesrib’den dönerken Yesrib’in adı ne oluyor? Medine’ye döndürerek dönüyor. Orada giden insanlar da böyle bildiğin normal ‘Aa Musab sen mi geldin, hoş geldin, beş geldin. Seni dinleyelim.’ diyen adamlar değil. Adamlar kılıçları çekmiş, Musab’ı bekliyorlar. Zaten ayarlar. ‘Ya biz de seni bekliyorduk.’ Musab diyor ki, ‘Sizin kılıcınız zaten keskin. Benim boynum zaten ipten ince. Bir vuruşta alırsınız. Ama hele bir beni dinleyin. Belki işinize yarayacak bir şey çıkar.’ diyor. Kolundaki tüy dahi korkudan kıpırdamadan öyle bir cesaretle gidiyor Musab bin Umeyr. Ve gittiğinde takribi 70 tane eskiden şaki olan insanı Muhammed (sav)’in önüne getiriyor. ‘Ya Resulullah, bunlar sana biat etmeye geldi.’ diye. Kaç tane ayetle yapıyor bunu? Biz (haşa) o dönemki safı ele alsak birçoğundan daha fazla ayet biliyoruz. Ama baktığında mucibince tatbik edemiyoruz. Günlük aksiyonel hayatımıza dökemiyoruz. Hep dikkatimiz dağınık. Hep aklımız başka bir yerde. Kafamızı kurcalayan şeyleri şöyle atıp itemiyoruz. Zaten ölüm var lan ne olacaksa olsun delikanlılığını atamıyoruz. Hep hesaplar, hep kitaplar, hep ne olacak. “İbnü’l Cevzi, fetva verebilecek düzeydeki sahabeleri araştırmıştır.” Yani fakih hükmünde. “Fetva verecek düzeydeki sahabe sayısını 100 diye açıklıyor.” Anladın mı? Osmanlı’daki kadı gibi düşün. Hakim yani. Kaçtan 100? 100 binden 100. “Hepsi kılıcını alıp Roma’ya mı koşmuş? Hayır. Hasan bin Sabit, pek kılıç tutmamış biriydi. Çoğuları kılıç tutamadığı için, Halid elinde kılıç parçalamaktan meşhur olmuştur zaten.” Halid bin Velid bir cihatta elinde 9 değil mi? 9 kılıcı parçalıyor. Her sahabe 9 kılıç parçalayabilseydi, Halid bin Velid 9 kılıç parçalıyor diye öne çıkar mıydı? Bercelona’da hepsi Messi olsaydı, Messi öne çıkar mıydı? Zaten sahabelerin her biri Halid bin Velid gibi kılıç sallayamadığından Halid bin Velid kılıç sallama özelliği ve istidadıyla öne çıkmıştır. Anladın mı demek istediğimi? Her birini Halid gibi 9’ar kılıç parçalamış diye düşünmemize gerek yok. Yani baktığımızda bir şey görüyoruz, sahabelerin her biri birbirinden farklı insanlar aslında. Az önce bir cihatta elinde 9 kılıç parçalamış Halid bin Velid, bir gün namaz kıldırırken Fatiha’yı karıştığı bir sahne var ortada. Anladın mı demek istediğimi? Ama sahabelerin özellikleri, huyları, istidatları birbirinden çok farklı da olsa bir tane ortak özellikleri var; ‘Allah’ dediğinde hepsinin kalbinin ritmi aynı atıyor. Bizim gibi böyle sallamıyor yani. ‘Ya Allah rızası mı ya, dur bir evin durumuna bakayım. Allah rızası mı, hanım kızar mı ona bakayım. Allah rızası mı, ya benim kredi vardı. Allah rızası mı, ya vallahi yorgunum. Allah rızası mı, ya çocukları da tatile götüreceğim, söz verdim.’ demiyorlar. Allah rızası dediğinde, tamamının kalbinin ritmi hiç değişmemiş. Allah rızası denildiğinde, Kuran’ın hakikatleri önde olduğunda evet her biri Kuran’a hafız olmamış ama tamamı Kuran’a muhafız olmuş. Canlarını ikinci bir tereddütü yaşamadan, tamamen İslam uğruna feda etmişler. Şimdi bizim sormamız lazım. Hayal’in eski zamanlarında, bir gün işler tıkansa evleri, arabaları satarız diyorduk. Bugün de diyebiliyor muyuz? Sor ya, sorman lazım. Bak diyemiyor musun? Allah, gönlünden bazı şeyleri almış, artık kayma vaktin gelmiş. Senin, Allah’ın eltaf-ı sübhaniyesine davetiye çıkaran, gönlündeki ilk günün aşkı, ilk günün şevki, ilk günün iştiyakı, ilk günün samimiyeti bozulmuş, bulaca olmuş demektir. Sor ya, gönlün cevabı verir. İnsan bilir kendinin ne mal olduğunu ya. Bugün sıkışsa, başkalarını beklemeden ta o ilk dönemlerde yapmaya meylettiğim fedakarlığı gene yapabilir miyim? Sormamız lazım bunları. Sahabenin kalp ritmi hiç değişmemiş dostum. “Hz. Ömer, Hz. Ali birer siyasi dehaydı. Ama Hz. Osman onlara siyaseten denk değildi. Bu, ayıp da değildi, günah da değildi. Bir istidat meselesiydi. Ebu Hureyre, Efendimiz’in (sav) hoparlörü gibiydi adeta. Ondan 500 bin hadis hıfzından nakletmiş bir sahabeydi.” Ebu Hureyre, onun lakabıdır biliyorsunuz. Ne demek Ebu Hureyre? Kedilerin babası demek. Neden? Cübbesinin buralarında sürekli yavru kediler gezdire gezdire Efendimiz (sav) ona ‘Ey Ebu Hureyre, Ey Ebu Hureyre’ diye diye lakabı baktığında ona müsellem olmuş. “Bahreyn’e vali tayin etmiş Ömer bin Hattab ve iki ay sonra tekrar çağırtmış.” Kimi? Ebu Hureyre’yi. “Demek hepsi siyasetçi değildi. Hiçbir şey hepsinde yok ashabın.” Anladın mı? Yani bütün özellikler ashabın tamamında var mı? Hayır, farklı farklı. “Bir şey hariç: takva.” Allah denildiğinde kalplerinin ritmi, Allah’a yürüyüş adım sayıları, Allah için denildiğinde feda edemeyecekleri hiçbir şeyin olmayışı. “Gerektiği şekilde harcayacak şekilde mal biriktirenleri de çoktu. Enes bin Malik naklediyor, ‘Hac esnasında Ömer’i gördüm. Arkasında saydım, cübbesinde 12 yama buldum.’ Ömer’in idare ettiği yerlerde şu an 16 tane ülke var.” Cübbesi yamalı bir zatın idare ettiği topraklarda şu an 16 tane ülke var. Düşünebiliyor musun? “Bizde de hala ‘filan kişi süper bir mücahitti. İbadetine çok düşkündü. Bir tek sabah namazına kalkamıyor, bir de yatsıyı bekleyemiyordu. Bir de, çok önemli değil ama faizi çok seviyordu ama insanlara ekmek vermek için o faizlere giriyormuş. Biraz da yalan, gıybeti vardı. Yoksa anlatsam on numara mücahit, on numara Müslümandı bu adam.’ ” Tam günümüz bu değil mi? Tam aynısı değil mi? “Her farzın bir de nafilesi vardır. Mesleği ilim anlatmak olan birisi, dayanamamasına rağmen nafile oruç tutsa ve şekeri düşse iki gün kendisini toparlayamaz bir hale gelse nafile için nice farzlardan uzak kalmış olur. En ciddi diğer bir sorun ise tatbikat.” Yani? Ne demek tatbikat? Efendim? Hayatına uygulamak. Mucibince tatbik etmek ne demek? İcap ettiği gibi yaşamak demek. Sahada olmak demek. Bazen Hayal’e yaşı ilerlemiş abilerimiz amcalarımız geliyor. Allah razı olsun. Allah ayaklarını kesmesin. Böyle buradaki kardeşlerin de, padişahlara, ecdada düşkünlüğü biraz fazla elhamdülillah. Ben de onlardan örneklemeler vermeyi de çok seviyorum. Bir gün, yine aynı padişahlarla ilgili bir mesele anlattıktan sonra ihtiyar abilerden bir tanesi yanıma yanaştı. Bir üç saat falan rehin aldı. Konuşma esnasında, İslam’ın bütün entelektüel konularına girip girip çıktık. Emeviler’e girdik, Abbasiler’e girdik, hadislerin nakline girdik, Osmanlı’nın yükselişine girdik, duraksamasına girdik, yıkılışına girdik. Envai çeşit padişahın çocukluğundaki eğitimlere girdik girdik çıktık. Ve bunun neticesinde sürekli, günümüzden memnuniyetsizliğini anlatıyordu abi. Konuyu şuraya getiremedim. ‘İyi de abiciğim sen ne yapıyorsun’a getiremedim bir türlü. Neden? Dünya işleri yoğundu, sürekli yeni bir iş sektörüyle uğraşıyordu. İki ya da üç tane çocuğu vardı, zaten dilinden düşüremedi, bitiremedi. Hep çocuklarım çocuklarım çocuklarım orada okuyor, çocuklarım aha buraya gitti tatile. Çocuklarım çocuklarım… Sanki çocuklarının biri Gazali, öteki de Farabi çıkacak yani. Öyle çocuklarım çocuklarım.. Sürekli gündemleri bunlar olduğundan dolayı, abi amel etmekten geri duruyor. Ama konuşmayı ne yapıyor, çok seviyor. İslam uğruna bir buğday tanesi dahi olsa mücadele etmeyen insanların İslam adına benimle konuşmaları da bana dünyalık bir muhabbetten farksız geliyor. İfade edebildim mi? “En ciddi diğer bir sorun tatbikat. Ali İmran 103’te şöyle buyuruyor. ‘Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, paramparça bölünmeyin.’ Ayetini okuyor ama birbirimizle boğuşuyoruz. Okumak her şeyi bitirmiyor çünkü. Bir doktor ameliyat nasıl yapılır diye bir kitabı okumakla hastanın başına geçip ameliyat edebilir mi? Edemez. Denizde nasıl yüzülür diye bir kitap okusan, kitapla birlikte seni suya atsak Hatta suyun içerisinde kitaptan kopya çekmek de serbest. Kitap ıslanır, seni daha çok batırır. Ama acaba seni yüzdürtebilir mi? Hayır yüzdürtemez. Müslüman okuyor, bir de okuduğunun hesabını verecek. Ama mucibince amel etmiyor, icap ettiği gibi okuduklarını tatbik etmiyor. Bu dini sadece kitap okuyarak evinizin rahat döşeklerinde öğrenemezsiniz.” Kim gibi? Sahabeler gibi. Hz. Osman’dan bir dönem gelip infak etmesini istiyorlar. Bu arada infak, çok ilginçtir, nifak kelimesinin zıttı gibi düşünsek yeridir. İnfak ile nifağı. Yani bir insanın malından infak edebilmesi o adamı nifak meselesine olabildiğince uzaklaştırıyor. Ama infak etmek demek, ‘abi zaten şurada bir 50 kuruş ayırmıştım şunu da bir infak edeyim.’ demek değil. Gece uykunu kaçıracak olan, verme hesabında olmadığın bir şeyi vermen infak. Öyle bir şey vereceksin ki, ‘ulan vermekle hata mı ettim? ettim mi, etmedim mi?’ diye o gece komple uykunun kaçması lazım. Ne kadar hikmetli de olsa vermemen. İfade edebildim mi? Ve bu verme için de şunu söyleyeyim. Bir kere verme bence yeterli olan değil. ‘Az da olsa devamlı olan’ hadisi var ya aylık şuyumun şuyu buranın diye vermedikten sonra o nefsi terbiye edemiyorsun. Bilgin olsun. Evinin aylık elektriğini ödeme zorunluluğun var mı? Burayı da ev gibi benimseyeceksin ve diyeceksin ki ne kazanıyorsan kazan, ne kadar durumun kötü olursa olsun bu 20 TL buranın mutfağının ekmek parası diyeceksin. Bunu kimsenin dedirtmesini bekleme. Bunu biz dedikçe, infak ettikçe nifaktan uzaklaşırız. Hz. Osman’a geliyorlar, ‘Ya Osman, şöyle şöyle bir hadise var da senden bir kısım infak talep ediyorduk.’ diyorlar. Hz. Osman diyor ki, ‘Ben diyordum ki, bir sorun mu var da şimdiye kadar gelip istemiyor bu adamlar diyordum.’ diyor. Şimdi Cüleybib diye bir sahabe var Medine’de, tamam mı. Bir gün Efendimiz’in (sav) huzuruna duruyor Cüleybib. Diyor, ‘Ya Resulallah.’ ‘Hoş geldin Cüleybib, buyur.’ ‘Ya Resulallah ben zina etmek istiyorum ya.’ diyor. Bak Efendimiz kadar saygı duyulan bir zatın gönlü ne kadar geniş ki bir genç gelip bu isteğini açıkça söyleyebiliyor. Bugün şeytan seninle içki nevinde uğraşsa, belki bize bile gelip ‘Abi ben içki içmek istiyorum.’ diyemezsin. Yıllardır birlikteyiz ama o kadar samimiyeti veremeyiz birbirimize ya. Bir de Muhammed (sav)’e bakar mısın ya. Geliyor ‘Ya Resulallah.’ ‘Buyur Cüleybib.’ ‘Ben zina etmek istiyorum.’ Böyle bir şey olabilir mi ya. Nasıl bir rahatlık değil mi? Ne kadar bir güzel bir şey yani. Gönül genişliği veriyor. İnanılır gibi değil ya. Şimdi böyle birini ziyarete gelsek, geri geri çıkalım huzurundan. ‘Eee ne sordun, ne konuştun, ne ettin?’ ‘Valla işte mübareği gördük.’ tamam yani gör güzel bir şey, o kötü bir şey değil de. Keşke o kardeşlik kısmında da birbirimize yardımcı olacak kıvamı da tutabilsek. Üstat hazretlerinin dediği gibi ‘Pederane ve mürşidane tavırlarda bulunmayızın.’ Çok acayip bir cümle değil mi? Kardeş olmadıktan sonra, birbirimizin kötü gününe yetişemeyiz. Birbirimizin kötü gününe yetişmedikten sonra da birbirimize pek hayrımız olmaz. Cüleybib Medine’de öyle başa bela. Ondan sonra Efendimiz’in (sav) huzuruna gidiyor. Diyor ‘Ya Resulallah ben zina etmek istiyorum.’ Efendimiz (sav) sırayla soruyor diyor ki, ‘Ya Cüleybib’ bu arada sahabeler sinirleniyor, hayırdır mayırdır. Efendimiz (sav) diyor, ‘İlişmeyin, bir konuşalım.’ diyor yani. Ondan sonra sırayla soruyor, ‘Ya Cüleybib, biri annenle bu kötü işi yapmak istese bu çirkin hareket hoşuna gider mi?’ diyor. Cüleybib genç delikanlı, ‘Gitmez Ya Resulallah.’ diyor. ‘Peki Cüleybib, birisi teyzenle bu kötü işi yapmak istese hoşuna gider mi?’ ‘Gitmez Ya Resulallah.’ ‘Peki Cüleybib, birisi bacınla bu kötü işi yapmak istese?’ ‘Gitmez Ya Resulallah.’ ‘E Cüleybib senin bu işi yapmak istediğin birisi de birisinin annesi, birisinin teyzesi, birisinin bacısı. Onların da hoşuna gitmez.’ deyince Cüleybib anlıyor meseleyi. On numara bir hayata dönüyor ondan sonra Cüleybib. Böyle efsane bir şekilde gidiyor Medine’de ama namı çıkmış yani. Bir şeyin şüyuu, vukuundan önce gelir. Hani, ‘Ya şu adam da şöyleymiş.’ Ama hiç vuku etmedi o olay. Gene de o dedikodu yayılır gider. Tabii Cüleybib’de de gitmiş yani öyle Medine’de namı kötü. Bir gün yine gidiyor ‘Ya Resulallah.’ diyor. ‘Ne oldu Cüleybib?’ diyor Efendimiz (sav). ‘Ben evlenmek istiyorum.’ ‘Evlen Cüleybib.’ ‘Hangi kapıya gitsem Cüleybib’e kız mı verilir diye beni kovalıyorlar.’ diyor Cüleybib. Efendimiz (sav) ondan sonra diyor, ‘Cüleybib Medine’de filankes eve git, benim selamımı söyle. Ondan sonra otur bir derdini anlat.’ diyor. ‘Eve gidiyor Cüleybib kapıyı çalıyor. Diyor ‘Size Peygamber (sav)’in selamını getirdim.’ Ev halkı coşuyor, seviniyor, ‘Ne diyorsun Muhammed (sav) bize selam mı gönderdi?’ ‘Ya göndermez mi. Size selam gönderdi, kızınızı da bana verecek.’ ‘Ne? Kızı mı? Cüleybib’e kız mı verilir.’ diyorlar. Ev ahalisi de şey yapıyor. Murad istediği kız da yan odadan duymuş Cüleybib’i. Diyor ki, ‘Resulallah’ın muradı benim de muradımdır. Ben kabul etmişim.’ Cüleybib ondan sonra o kızla evleniyor. Evlendikten sonra da sefere çıkıyor. Dur seferden önce şeyi anlatayım. O uygun gördü olayı var ya, kızla evleniyor. Ahzab suresi 36. ayetin bu hadiseden sonra indiği söyleniyor. Bu arada, ayetlerin sebebi nüzulu da farklı rivayet duyduğunuzda şaşırmayın ha. Yani biri bu hadise için deyip, bir tanesi hayır Uhud için dese şaşırmayın. O bir analitiği o işin. Tamam mı? Tek bir sebebi yok yani. Bir sahabe oradan anlıyor, öteki sahabe ondan anlıyor yani. Ona da şaşırmayın. Ahzab 36. ayetin Cüleybib’in bu hadisesinden sonra indiği söyleniyor. Ve şöyle geçiyor, ‘Allah ve peygamberi bir şeye hükmettiği zaman inanan erkekler ve kadınlara artık, içlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz.’ Hani diyor ya Cüleybib’e o kadınla evlen diye. ‘Allah’a ve peygambere başkaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur.’ Bu ayet Cüleybib’in bu hadisesinden dolayı iniyor. Abi ondan sonra Cüleybib cihada gidiyor. Cihada gidiyor, Cüleybib cihatta şehit oluyor. Efendimiz (sav) cihat meydanına geldiğinde tabii herkes yaralı ve şehitleriyle ilgileniyor. Cüleybib’in sesini pek duyamıyor Efendimiz (sav). Ve soruyor etrafa, ‘Cüleybib nerede, Cüleybib nerede, Cüleybib nerede?’ diye. ‘Ya Resulallah şuradaydı, şuradaydı, şuradaydı..’ diye bir gidiyor, Cüleybib şehit olmuş. 7 tane öldürdükten sonra şehit oluyor. Efendimiz (sav) yere usulca eğiliyor. Şehit olan Cüleybib’e şöyle bir sarılıyor ve diyor ki; ‘Ya Rab, sen şahit ol Cüleybib bendendir ben de Cüleybib’tenim.’ diyor. Kulluk kıvamı ne anladın mı? Evet zamanında hatalar, yanlışlar yapmış bir sahabe. Ama kalp ritmi Efendimiz’in (sav) bir cümlesiyle nasıl değişmiş. Ve işin sonunda gencecik yaşında şehit olduktan sonra Efendimiz’in (sav) dediği son cümleye bak. ‘Ya Rab, sen şahit ol. Cüleybib bendendir ben de Cüleybib’tenim.’ diyor. Sizce bu ne demek? Kişi sevdiğiyle beraberdir hadisini düşünsen değil mi, Sevban ile Efendimiz’in (sav) yaşadığı o hadis, o hadise. O hadisi düşünsen ne gelir akla? Bendenim dedikten sonra, demek evinin bir yanın artık kimin olduğu belli demek. Vallahi kulluk kıvamı bu. Anladın mı demek istediğimi? Cihadı sonlandırmışlar. broşür değil ha, cihadı cihadı. Yaptığınız duyduğumuza yakışmıyor, yaraşmıyor. Buralarda tıkanırsanız, hafizanallah ‘Bunlar da benden değildi.’ de diyebilir. Garantisi yok yani. Burayı da bunun için okumak istemiştim, Cüleybib hadisesini. Çok acayip, değil mi? Darısı bize Fatih be. Bize de der inşallah yani. ‘Ya Rab, bu İbrahim ateşinde yanmamaya çalışan bu gençler bendendi, ben de bu gençlerdenim.’ Dese.. Selamun aleyküm. Ondan sonra var ya, ne dersi. Bir daha ders mi? Babamı tanımam yani. Vallahi dönüp. Acayip bir şey ya. İnşallah bizi de affeder.

EVET KORKUYORUZ VE DAHA ÇOK KORKACAĞIZ! TÂ Kİ..

Aziz kardeşlerim. Bu tufandan, kurtulmanın tek çaresi, yani bu dünyanın, avuçlarımızın içine sığacak kadar, cebimize girecek kadar, masamıza konacak kadar küçük, ve şirin hale gelmesi, eşlerimizle aramıza girmesi, çocuklarımızla aramıza girmesi, arkadaş kardeşlerimizle aramıza girmesi, işimize gücümüze bu dünyanın bu şekilde müdahale etmesi, bütün bunlara karşı tek çare, Allah’ın, korumuş olmasıdır. اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۜ Ancak rabbim kimi korursa, o korunmuş olacaktır. Demek ki, bir kere, şu kıyamete doğru gidişimizi, gözlerimizle görüyoruz. Hiç kimse kıyamete çok asırlar var, diyemiyor. Diyemez. Kafirler bile herhalde dünyanın sonu geldi, diyorlar artık. Müslümanlar, zaten böyle inanıyorduk. Elhamdülillah. Ama, bir de biz, kıyamete yakın fitnelerin, belaların, musibetlerin, sıkıntıların, streslerin, yoğun olduğu bir zamana geldiğimize göre bundan elli sene öncesine göre, ondan da yüz sene öncesine göre ondan da iki yüz sene öncesine göre, kademeli bir şekilde yükselen bir ateş bulutunun altındayız. Yani her geçen sene, bir önceki seneden, daha büyük dertler, daha büyük korkular getiriyor. Bizim de madem Müslümanız, Allah’a sığınma, oranımız elli sene öncesine göre, daha fazla olmalı, yüz sene öncesine göre, çok daha fazla olmalı, iki yüz sene öncesine göre, haydi haydi çok daha fazla olmalı. Madem dışarıdaki soğuk arttı, benim ısıtıcının ayarını, bir tık yükseltmem lazım. Dışarıda yirmi dereceydi, ben yirmi dereceye göre ısı ayarı yapmıştım. Onbeş’e düştü, ayarı yükselteceğim yoksa üşürüm. On dereceye düştü, bir tık daha yükselteceğim, beş dereceye düştü, ben üç tık yükseltmek zorundayım. Üşürüm yoksa. Bizim müslümanlığımız, takvamız, Allah’a yakınlığımız, eğer elli sene önceki hayata göre internetin olmadığı, sosyal medyanın olmadığı, çocukların ana babalarına isyanı devlet garantisinde göremedikleri bir zamana göre, aynı Müslümanlığı yaşarsak biz daha takva, daha yakın, daha samimi, daha ihlaslı, bir Müslümanlık yaşayamazsak, elli sene önce, üşümeyenler gibi olamayız, biz üşürüz. Çünkü kıyamete doğru gidiyoruz, kıyamete doğru giderken, fitnelerin, belaların, sıkıntıların, dertlerin, korkuların, dozajı artıyor. Ben, Allah’a yakınlığımı, aynı düzeyde tutamam. Soğuk çoğaldı, ısıyı çoğaltmam lazım. Eskiden belki beş vakit namaz yeterdi, şimdi ona ilave yapmak lazım. Eskiden 3 sahife Kur’an okumak bir günde yeterdi, beş sahife yapmak lazım, on sahife yapmak lazım. Aksi takdirde, aksi takdirde, kazandığımızı zannederken kaybederiz. Allah muhafaza buyursun.

SIGARA NASIL HELÂL OLUR? ÇOK BASİT

Sigara, haram mıdır? helal midir? şüpheli midir? Eğer, sigara, kullanıcısı hiçbir sakınca görmüyor bundan, günde 1 paket sigara içen, bir tehlike görmez derse tıp, biz din olarak deriz ki, bunun üretildiği nesnede alkol veya domuz yağı gibi bir şey var mı? Yok. Bir sıkıntı yok sigara helaldir deriz. Eğer sigara, helal midir haram mıdır sorusunda cevap ararken doktor, tıp raporu diyelim doktor bireysel bir isim. Tıp raporu elimize geçip derse ki, günde bir paket, veya şu kadar sigara içen birisi, neticede gırtlak kanseri olur, ciğeri tıkanır, bu insan şöyle olur böyle olur. Yani insanın bedenine zararı, tıbbın verilerine göre kesindir dediği an, sigara haramdır. Şu anda sigara böyle midir? Öyle olduğunun doktorlar söylüyorlar. Paketin üstünde zaten öldürür, ananı ağlatır, helak olursun herşey yazıyor. Canavardır, şöyledir yazıyor paketinin üstünde yazıyor. Doktora sormaya da gerek kalmadı. Fare zehri gibi satılıyor dünyada. Fare zehri nasıl, öldürücüdür çocuklardan uzak tutun canlıdan uzak tutun sadece farelerin önüne koyun deniyor. O şekilde satılan birşey, herhalde helal değildir. Diyelim ki, diyelim ki, tıbbın bir kısmı, bu öldürücüdür diyor. Öbür kısmı da, stres için çok faydalı ama diyor. E zaten yeşil reçeteyle ilaç satıyoruz, sigarayı da yeşil reçeteyle tavsiye edebiliriz psikiyatri hastalarına falan. Hele diz ağrılarına iyi geliyor falan dedi. Şimdi tıptan gelen raporlar çelişmeye başladı. Biz haram demek için net veri istiyoruz tıptan. Şeriat açısından alkol ve domuz gibi bir sıkıntı yoksa sorun yok. Sağlığa havale ediyor şeriat. Sağlıktan da, ortada bir şey geliyor, helale mi yakın harama mı yakın anlayamıyoruz. Bu şüpheli bir kavram diyoruz. Şüphe standartlarına havale ediyoruz. Şüpheye geçen bir şey için haram demiyoruz, helal de demiyoruz, Allah’tan korktuğun kadar bundan uzak dur diyoruz. İmanı zayıf olan bundan, istifade ettiğinde sen büyük haram işledin demiyoruz, ama bunu terk edene, sen gerçekten takvalı bir Mümin’sin diyoruz. Şüpheliler bu. Şimdi bunu sigara üzerinden verdim. Doğal olarak sizler de, sigarayı bildiğiniz için bütün dünya bildiği zaten çok net anlaşıldı. Ama gelin bunu, çaya endeksleyelim. Çay, haram mı? helal mi? şüpheli mi? Çok rahat bir şekilde, çay helaldir deriz. Çünkü, çay normal bir yeşil bitkidir. Çayın, helal dışında kalmasını gerektirecek bir farkı ayrıcalığı yoktur. Mesele de yok. Ama bireysel olarak, tıp, mesela yine bilmeden söylüyorum, astım hastaları için çay hastalığı ikiye katlama nedenidir. Dediği an, bu harama dönüşür. O şahıs için. Şahsa özel bir uygulama bu. Zira haram ve helal, esnek bir kavram. A b c verilerine göre değişebiliyor. Bir araştırma hastanesi’nde, baş ağrısı tedavisi gören bir hastaya, doktor aylardır inceliyoruz, sen yediğin içtiğin şeyleri bize bir getir bakalım diyor. Adam da günde on bardak çay içiyorum diyor. Bunun üzerine nöroloji uzmanı diyor ki, bir ay çay içmeyeceksin diyor. Tekrar tahlil yapacağız tekrar inceliyeceğiz seni diyor. Doktor, helal ve haram koyamaz. Hoca da koyamaz zaten. Ama, çay bir ay içmeyeceksin dediği zaman, o hasta için, şüpheli konuma düşmüştür çay. Hastanın şahsı açısından. Bütün müslümanlar için değil. Bu hasta, doktorun bu uyarısına rağmen, günde on bardak çay içmeye devam ederse, başı da ağrırsa, Allah’ın onun için şüpheli bilmesini gerektirdiği bir işi yapmış olur. Haram işledin, rakı içtin sen çabuk tövbe et de demiyoruz ona. Ananın sütü gibi helal bir çay içtin de demiyoruz. Takvalı olacaksın ve bu şüpheden uzak duracaksın diyoruz..

Kalp gözü açılan biri aynel yakîne ermiştir! (İmamı Rabbani ve Hacı Bayramı Veli)

Neden Allah Teâlâ Hazretleri ayet-i kerimede: “Allah’tan hakkıyla ancak ilim sahipleri korkar, âlimler korkar.” (Fâtır, 28) buyuruyor? Neden? Allah’tan hakkıyla ancak Müslümanlar korkar demiyor. Allah diyor ki: “Allah’tan hakkıyla ancak ilim sahipleri korkar.” (Fâtır, 28) Neden? Onlar ilimde ilerlemişlerdir. İlimde ilerlediğin zaman hissiyat sahibi olursun, incelirsin, kalınlıktan çıkarsın ve korkmaya başlarsın. İlmin arttıkça korkun da artar. Korkun arttıkça saygın artar. Saygıyla beraber Allah Teâlâ peşinden ne verir? Korkunun ve saygının hemen akabinde Allah sevgiyi verir. Sevgiden sonra yaptığın ibadet artık bir görev olmaz. O ibadeti artık görev için yapmazsın. Ne için yaparsın? Ezan okunsa da Rabb’imle baş başa kalsam. Şu dünya telaşından bir kurtulsam, Allah’ımın huzuruna gitsem. Sevgi, adama böyle dedirttirir. Ama sevgi olmadığı zaman, şu anda camilerdeki büyük çoğunluk gibi olursun. “Hadi hadi çabuk kılalım, hemen gidelim. İmam efendi uzatma ya, uzatma ya!” “Bak, üç ayeti geçmesin! Hoca, üç ayeti geçmesin!” dersin. İşte bu, namazı bir görev olarak addetmiş adam demektir. İçine korku inmemiş, haşyet yok, kimin huzurunda durduğunu bilmiyor, sevgisi yok. Sevgi olmadığı için nasıl bakıyor namaza? Bir an önce bitirip gidilmesi gereken bir ibadet. Kaçılması gereken bir ibadet. Camiler de namaz kılınıp acil bir şekilde çıkılması gereken bir spor evi. Haşa ve kella, böyle görüyor. Ama biz Müslümanlar, biz ilimde ilerlemeye çalışanlar, hissiyatta, maneviyatta ilerlemeye çalışan Müslümanlar bununla yetinmeyiz. O, avamın mertebesidir. Avam, “Şüphe basamağında bile olsam namazımı kılayım bana yeter.” der. Biz böyle diyemeyiz. Kardeşler, biz böyle diyemeyiz. Biz görüyor gibi, sanki görmüş gibi, Allah’ı görmüş gibi iman etmek zorundayız. Cebrail Aleyhisselam, imanın şartlarını tevdi ettiği Efendimiz Aleyhisselam’la o görüşmesinde ne buyuruyor? Bir, çok güzel bir erkek suretinde insana büründü Cebrail Aleyhisselam. Bembeyaz elbiseler giymiş. Resulullah Aleyhisselam’ın karşısına geçti, oturdu. Dedi ki iman nedir? Altı şartı saydı. İslam nedir? Beş şartı saydı. Peşinden Cebrail Aleyhisselam bir soru sordu. Dedi ki: “Ey Allah’ın Resulü doğru söyledin. Peki, ihsan nedir?” Bak bir soru sordu. İhsan nedir? Rasûlullah Aleyhisselam ne buyurdu? “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmek demektir. Zira sen Allah’ı görmesen de Allah seni her an görüyor.” İşte bu aynel yakîn mertebesi demektir. Peygamberler, veliler, alimler hangi mertebede inanmışlar? Hangi mertebede ibadet yapıyor? Hakkel yakîn mertebesinde ibadet yapıyor. Biz dervişler hangisindeyiz? Biz dervişler şu anda ilmel yakîn mertebesindeyiz. Her hafta mütemadiyen geliyoruz. Ve ilimde kendimizi ilerletmeye çalışıyoruz. Allah’a delille iman ediyoruz. Delille! Bu deliller ilerledikçe, ilerledikçe aramızdan bazılarına Allah Teâlâ perdeyi kaldıracak. Perde nedir? Bazen uykumuzda kabirden sahneler görürüz. Dervişlik yolunda, tasavvuf yolunda ilerlemiş insanlar; zikri, rabıtası, duası, nafile ibadetleri arttığı zaman, ilimde de ilerlediği zaman maneviyat kapısı açılır. Yani buna halk arasında kalp gözü denir. Kalp gözü. Bu göz açıldığı zaman ne oluyor? Aynel yakîne erişiyor. Manadan işaretler görmeye başlıyor. Mesela… Bir gece Allah Teala gösterir kabir azabını. Kabirde, namaz kılmadığından dolayı azap gören bir adam… Bu gibi olaylar bize çok anlatılır. Bir gece Allah Teâlâ gösterir mahşerde beklediğimizi. Mahşerde bütün Müslümanlar bekliyor. Anneni görüyorsun ve kaçıyorsun, babanı görüyorsun ve kaçıyorsun. Allah Teâlâ bu sahneleri gösterir. Neden gösteriyor o kuluna? Çünkü ona güvenmiş. Onu sevmiş, sadık olarak görmüş. İlmel yakînde ilerledi, sohbetlerinde, zikrinde daim oldu, ibadetleri sektirmiyor; ben buna bir iki işaret vereyim. İlerde başına gelecek olan, benim bu kitapta anlattığım meselelerden birkaçını ben buna göstereyim, diyor. Allah Teâlâ alabileceğimiz kadarını bize gösteriyor. Bazısına cehennemden sahne gösterir. Zincirlenmiş insanların ateşe doğru sürüldüğü an… Bazısına cennetten sahneler gösterir, huriler gösterir. Burada anlattığım, esnaf arkadaşlarımdan bile gören var. İkaz olsun diye, ibret olsun diye cehennemden sahneyi göstermiş Allah Teâlâ. Bunlara ne deniyor? Aynel yakîn. Korkutmak istiyor. “Dön kulum!” diyor. “Dön! Yönel!” diyor. Ama bunun olması için bir süreç gerekiyor. Bir sadakat, bir istikrar gerekiyor. Bu istikrarı sağlayamadığın zaman Allah sana sır vermiyor. Şimdi, sizin bir dostunuz olsa ve bu dostunuzla iki aylık bir dostluğunuz olsa, bu adama her türlü sırrınızı verir misiniz? Sır vermek için çok güvendiğin bir adam olması lazım gelir. Çok güvenmediğin bir adama sırrını vermezsin. Allah, sırrını çok güvendiği insanlara verir. Salihler, sadıklar, peygamberler, veliler, mürşitler, dervişler… Çok güvendiği zaman kalp gözünü açar, perdeleri kaldırır ve müşahede ettirir. İmam Rabbani Hazretleri, Mektubat’ın hemen başında bazı olaylar anlatır. Cennetin mertebelerini gördüğünü anlatır. Orada Hulefa-yı Raşidin’in mertebelerini gördüğünü anlatır. Orada Ulü’l-Azm peygamberlerin mertebelerini gördüğünü anlatır. Peygamberimiz Aleyhisselam’ın hepsinin üstünde olduğunu, gördüğünü anlatır. Cennetteki makamları görmüş. Yine İmam Rabbani Hazretleri Mektubat’ta ne anlatıyor? Bana cinler alemi gösterildi. O kadar kalabalıklardı ki, yere bir iğne atsan muhakkak bir cinin üstüne düşer. Her taraf cinlerle dolu. Yine bana insanlar gösterildi. İnsanlarda, her insanın başında bir meleğin onu korumak üzere beklediğini gördüm. Ne zaman bir cin gelse ve o insana tasallut etmek istese, o melek o cini kovuyordu. Bakın bu, Efendimiz Aleyhisselam’ın hadislerinde anlattığı cinler, melekler, şeytanlar… Ayetlerin bahsettiği meseleler. Ama göremediğimiz meseleler… Aynel yakîn olarak bunu kime göstermiş? Kime göstermiş bunları? İmam Rabbani Hazretleri’ne göstermiş. Bu verdiğim sadece bir tane örnektir. İslam tarihinde bu alim gibi binlerce alim vardır. Gördüğü, müşahede ettiği bilgileri kitaplarına kayıtlara geçmişlerdir. Hâlâ anlatılagelir, hâlâ okunagelir. Dolayısıyla, bir dervişin niyeti nedir? Ben ilmel yakinde kalmayacağım. Ben, aynen tabi olduğum büyükler gibi aynel yakîn ve hakkel yakînin peşinde olacağım. Allah bana nasip etsin. (Amin) Amin. Allah nasip etmeden olmuyor, kardeşler. Allah gözü açmadan olmuyor. Şimdi, Hacı Bayram Veli Hazretleri büyük veli, Allah dostu. İstanbul’un yakın zamanda fethedileceğini müjdeleyen kimdi? Hacı Bayram Veli Hazretleri. Sultan Fatih’in babası dedi ki: “Böyle bir sefer niyetim var. Şeyhim ne dersin, gireyim mi?” Çok insan Rasulullah Aleyhisselam’ın bu müjdesine mazhar olmak istedi ama nasip olmadı. Ben, Efendimiz Aleyhisselam’ın bu müjdesine mazhar olmak istiyorum. Gireyim mi, sen ne dersin? Bir istişare yapalım.” Mübarek, kısa bir rabıtadan sonra dedi ki: “Bu iş sana nasip olmayacak. Sen göremeyeceksin. Ben de göremeyeceğim. Ama Allah, şu bizim derviş köseye, bir de şu beşikte yatan bebeğe bu işi nasip edecek, inşallah.” dedi. Bebek kim? Atamız Fatih. Allah cennette ellerini öpmeyi nasip etsin. (Amin) Amin O köse derviş kim? Şeyhi Akşemseddin. Nasip oldu mu? Oldu. Oldu. Buna, Allah’ın geleceğe dair kulunun kalbine vermiş olduğu ilham bilgisi denir. Eğer o kişi bir peygamber olsa idi ne denirdi? Vahiy. Geleceğe dair verdiği vahiy olurdu. Ama veli olduğu için vahiy diyemiyorsun. Vahiy dersen kâfir olursun. Ne diyeceksin? İlham. İlham… “Fe-elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ.” (Şems, 8) Allah nefsi yarattı ve ona ilham etti. İlham etti. Neyi ilham etti? Günahı ilham etti, takvayı, Allah korkusunu, Allah saygısını ilham etti. Yani, Allah bazı kullarına günahı ilham ediyor. Çünkü günah işleyecek ortamlarda ve arkadaşlarla bulunuyor. Bazılarına takvayı, saygıyı ve sevgiyi ilham ediyor. Çünkü iyilerle beraber bulunuyor. Dervişler de iyilerle beraber bulunmaya gayret gösterir ki Allah kalbine devamlı olarak takvayı, muhabbeti ve aşkı ilham etsin.

İnsanlar sana eziyet veriyorsa bunu yap

Herhangi bir zaman içinde muhakkak bu dünya sınav yurdudur imtihan yurdudur başımıza herhangi bir sınav, herhangi bir imtihan geldiğinde hemen İmâm Şaʿrânî Hazretleri’nin şu sözünü aklımıza getireceğiz kardeşler bakın imam diyor ki biri sana eziyet verince önce senin Allah’a karşı bir suç işleyip işlemediğine bak insanlar içindeyiz insanlarla mütalaa ediyoruz devamlı onlarla haşır neşiriz insanların bazılarının eziyetleri sıkıntıları bize dokunuyor mu? dokunuyor bazen kendi işini görmek isterken, bize eziyet verebiliyorlar, dokunuyorlar herhangi töbir kuldan sana bir eziyet geldiği zaman diyor Allah’a karşı bir suç işledim mi? işlemedim mi? kendini check et suçu hemen o adama atma bende bir sorun oldu mu acaba? Rabbime karşı bir edepsizlik yaptım mı? Suçu kendinde bul sendeki kusur yüzünden musibete uğradığını düşün derhal tövbe ve istiğfar et diyor İmâm-ı Şaʿrânî Başıma bir sıkıntı geldiği anda muhakkak bende bir sorun oldu bende bir kusur husule geldi bu sıkıntıyı Allah benim başıma bundan verdi diyor Allah dostlarından bir tanesi ne zaman hanımı ile kavga etse hatun muhakkak ben bir yanlış yaptım Allah’ıma ya birinin kul hakkına girdim ya bir günah işledim bugün bana karşı böyle öfkeli olmanın ve huzursuzluk çıkartmanın sebebi benim günahımdır der hanımını sustururmuş bizim erkekler nasıl susturuyor hanımı? o bağırıyor, bu daha fazla bağırıyor kimin sesi yüksek çıkarsa o haklıdır böyle bir şey yok hatununda hanımında bir kusur bir başının etini yemek olayı işittiğin anda üstüne mi geliyor? bazen sen öfkeli olursun, bazen o birbirimizi idare etmemiz lazım ama o akşam eve bir gittin öfkelenmiş annesi ile tartışmış, babasıyla tartışmış, kız kardeşiyle atışmışlar sosyal medyadan birisi buna laf sokmuş halasının kızı teyzesinin kızı laf sokmuş buna orada kafayı takmış şimdi birisine giydirmesi lazım birisine sarması lazım kim bunun kum torbası? bu kadının kum torbası kim? takvâlı derviş Benim kocam akşam eve geldiğinde zaten bütün enerjisi gün içinde işte tamamen bittiği için bana karşı ağzını açamıyor ben ne söylesem melek gibi bir koca verdi Allah bana ben ne söylersem söyleyeyim cevap vermiyor diyor kadın kocanın üstüne baskı yapıyor işkence yapıyor sözle sözlü işkence yapıyor koca ne yapacak hemen burada bende bir sorun var hatunda değil bende bi sorun var Muhakkak bir günah işlemişimdir Allah’ım sen günahlarımı affet diyecek ve olayı kendisine çevirecek ki hatununda bir suç bulmamış olsun