Bak bir tane sahabiden örnek vereceğim. İkinci Halifemiz, Emîrü’l Mü’minîn. Allah’ın selamı üstüne olsun. Allah ondan razı olsun. Nefsi kınama konusunda, nefs-i levvâme konusunda tasavvuf ehlinin öncüsü, örnek aldığı en önemli zatlardan bir tanesidir. Hz.Ömer, Allah’ın dinini, tasavvufu zirvede yaşayan bir adamdır. Bir gün Halife, ahırına giriyor. İneğin memesine ellerini koyuyor ve süt sağmaya başlıyor. Başbakan inekten süt sağar mı? Günümüzün başbakanı, cumhurbaşkanı inekten süt sağar mı? Anormal bir şey bu. Sen koca devlet reisisin. Bu iş yapılır mı? Allah Rasulü’nün ikinci Halifesi Emîrü’l Mü’minîn kendi ineğini kendisi sağıyor. Ziyaretçisi geliyor yanına. Bir bakıyor Halife inek sağıyor. ”Ya mübarek senin ne işin var? Hizmetçin var senin söyle o sağsın.” ”Bırak bana ben yapayım. Sen İslâm Devleti’nin liderisin şu anda. Allah Rasulü’nün Vekilisin, Halifesisin. ” Hz.Ömer’in cevabı ne? ”Nefsimi kınamam lazım.” ”Nefsimi kınamam lazım, nefsimi terbiye ediyorum. Bırak yapayım.” Bu tasavvuftur. Tasavvuf demek nefsi terbiye yolu demektir. Örneği Peygamber ve sahabisinden olur. Onlardan alır. Sallallahu Aleyhi Vessellem. İşte Hz. Ömer, bizim için çok önemli bir örnektir. Bir gün hutbeye çıkıyor mübarek, Cuma esnasında. Sahâbe-i Kirâm efendilerimize hutbe veriyor. Hutbe verirken bir yere geliyor ve şöyle diyor: ”Ey kardeşlerim!” ”Bu kardeşiniz bir avuç kuru üzüm için, bir avuç kuru üzüm için koyun güden bir çobandır.” ”Bu kardeşiniz de sizin gibi bir insandır.” diyor. Bu sözü söylüyor hutbe esnasında, hutbeden sonra Sahâbiler diyor ki: ”Bunu niye söyledin konuyla alakası yoktu ey Halife?” ”Nefsimi kınamak istedim.” diyor. Bu Sahâbiler nefislerini yerden yere vurmayı çok seviyorlar. Çünkü bu nefsi yücelttikçe azgınlaşıyor. Aramızdaki herkes övünmeyi çok sever. İyi yaptığı bir şeyler konusunda insanlara kendisini pazarlamayı çok sever. ”Bu konuda benden iyisi yoktur.” ”Aaaa halısaha maçlarında benden iyi forvet yoktur.” Çok basit bir şey bu. Mahalle arasında yapmış olduğun bir halısaha maçı. Ancak nefsine bir pay çıkartır ve över. Bu nefse ne olarak döner? Kuvvet olarak döner. Nefsani bir kuvvet şehvani bir kuvvet olarak döner. O nefsi kınayacaksın, kendine hiç bir konuda ilgi göstermeyeceksin. Hep alçaltacaksın. ”Biz ne biliriz, biz ne anlarız?” diyeceksin. Halife Ömer gibi yapacaksın. Bir gün mübarek, bir fakir görmüş bulunduğu beldede. Fakir fukaraya karşı o kadar hassas ki bizim Halifemiz. Şöyle diyor: ”İslâm toprakları içinde bir koyun açlıktan ölse, Allah bunun hesabını Ömer’den sorar. Şu inceliğe bak. Ceddimiz bu kafada gittiği için dünyaya hükmetmiştir. Kafa bu! Kurtlar bile dağlarda açlıktan ölmesin diye kurtlara leşlerin etlerini veriyorlar. Hayvan hasta olmuş telef olmuş, hemen alıyorlar o telef olmuş hayvanları, dağın köşelerine kurtların bulunduğu yerlere bırakıyorlar. Hayvanlar yesin. Bizim ceddimiz böyleydi. Halife Ömer kafasıydı. Allah (c.c) ondan razı olsun. (Amin) Mübarek, bir fakiri buluyor. Gidiyor Beytülmâl’e bir un çuvalını alıyor sırtına atıyor, Allah Rasulü’nün Halifesi… Un çuvalı taşıyan başbakan göremezsiniz. Örneği ufaltıyorum, belediye başkanı göremezsiniz. Ben İslâm Devleti’nin Reisi’nden bahsediyorum. Un çuvalını taşıyan belediye başkanı göremezsiniz. Allah Rasulü’nün Halifesi, un çuvalını aldı, sırtına attı. Oğlu Abdullah ibni Ömer büyük fıkıh alimi. Babasının yanına koşturdu. ”Babacığım sen yapma bu işi, müsaade et bana ben sırtıma alayım.” ”Çuvalı ben alayım ben götüreyim, nerde olduğunu söyle o fukaranın ben götürürüm.” diyor. Hz. Ömer ne diyor? ”Ne oldu?” diyor. ”Halifenin oğlu, gücüne mi gitti?” diyor. ”Babanın un çuvalını taşıması gücüne mi gitti?” ”Nefsine ağır mı geldi? Çekil yanımdan.” diyor. ”Nefsimi kınıyorum.” ”Nefsimi terbiye ediyorum.” Kardeşler buna nefs-i levvâme denir. Nefs-i levvâme… Kınanan nefis. Allah bu nefsi sevdiği için Kur’an’da diğer nefis mertebelerine dua etmiyor, yemin etmiyor, nefs-i levvâmeye yemin ediyor. Bu nefis önemli bir nefistir. Bu nefsin bir örneğini, Efendimiz Aleyhisselam’dan vereyim. Sahabiden verdim birde Sultanımız Aleyhisselam’dan vereyim. Efendimiz Aleyhisselam’ı bir adam, bir bedevi arıyordu. ”Ben iman edeceğim.” diyordu. Koştura koştura Medine’ye geldi. O sahabiye sordu, dedi ”Burada”, bu sahabiye sordu, dedi ”Orada.” Geldi Mescid-i Nebevî’ye. Dedi ki ”Allah’ın Rasulü nerededir?” Dediler ki ”Buradadır.” Gitti Efendimiz Aleyhisselam’ın karşısına, dedi ki ”Sen Allah’ın Peygamberi misin?” Efendimiz Aleyhisselam buyurdu ki ”Evet benim.” Adam başladı titremeye. Karşısında 1) Allah tarafından görevli bir Peygamber var. Allah ile muhatap olmuş, O’nunla konuşmuş bir Peygamber var. Kendisine Kitap inmiş bir Peygamber var. 2) Bir devlet reisi var. Bu ise çölde yaşayan bir bedevi. Karşısında bir devlet reisi ve bir Peygamberi görünce adam başlıyor titremeye. Adam titreyince, Rasulullah Aleyhisselam görüyor. ”Kardeşim” diyor. ”Heyecanlanma, sakin ol. Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum.” ”Kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben.” ”Ben bir insanım, heyecanlanma.” diyor. Buna nefsi kınama, buna bir tevazu denir. Güncel deyimimizle tevazu denir. Nefsini kınamayanlar, dik başlı olanlar hep kaybederler. Hep kibirlenirler. Ancak nefsini kınayanlar, nefsini alçaltanlar sevilenlerdir. Allah’ın sevdiği insanlardır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, tasavvuf ehli, tasavvuf erbabı. Büyük zat, ne buyuruyor? ”Nefsi kınamak gerçekten acı verir, nefsi tezkiye etmek gerçekten insana büyük acı verir.” ”Onun isteklerini yerine getirmemek acıdır, sıkıntıdır ama, ama Allah’tan ayrı kalma acısının yanında esamesi okunmaz.”
Tebliğ et!






