Son nefeste imanı kaybetme riski! Dehşet örnekler…

İmanı kurtarmak diye bir şey ölünceye kadar yoktur. Bu iş neye benzer? Bir iki temsil vereyim; Allah’ın izniyle anlayacağız. Bir plan yaptınız. Doğuya arabayla seyahate gideceksiniz, alacaklarınızı tahsil edeceksiniz. Arabaya bindiniz, benzini doldurdunuz. Sekiz yüz kilometrelik bir yol. Bastınız gaza; çok dikkatli bir şekilde gidiyorsunuz. Yedi yüz doksan beş kilometre gittiniz, son beş kilometrede, zafere ermiş bir koşucu gibi, ellerinizi açtınız. ”Tamam. Buraya kadar kaza yapmadım; bundan sonra da bir şey olmaz.” dediniz. Ellerinizi açtınız ve direksiyonu saldınız. Direksiyon hafif bir kıpırdamayla yüz kırk yüz elliyle giderken araba şarampole yuvarlandı ve öldünüz. Şimdi, siz başarılı bir şoför mü oldunuz, başarısız bir şoför mü oldunuz? Başarısız, ahmak bir şoförsün sen. Ahmak! Yerine ulaşmadıkça, hala arabanın hakimiyeti sende, en ufak bir yanlış hareketinde kaybedebilirsin. Yetmiş sene boyunca İslamı yaşamışsın, artık bastona tutunarak yürüyorsun ama son dönemlerinde de dedin ki: ”Ya bugüne kadar namaz kıldık, ettik; hiçbir şey olduğu yok, bundan sonra koyvereceğim kardeşim ya.” ”Ne olursa olsun.” dedin ve imandan yüz çevirdin. Bu adamın hükmü nedir? Kafirdir. Bak! Dikkat buyurun. Mesele o kadar ciddi ki: yetmiş sene ibadet etsen bile, Allah son nefese bakar. Bu yetmiş yıllık ibadet; son nefeste iman yoksa, geçersizdir. Çöldeki serap gibidir. Yahudi, hristiyan, ateistin ibadetleri, hayırlı işleri, güzel işleri gibidir: bomboştur. Kutuptaki yaz gibidir: boştur. Bilgisayarda oynadığın oyunda çay içmek, kola içmek gibidir. Oyundaki karakterin orada çay içiyor, kola içiyor; sen içmiş oldun mu? Olmaz. Sen içeceksin; hatun, çayı getir ya. Lütfen! Burada dünyayı kurtarıyorum; bilgisayarda ciddi bir işim var. ”Çayı getir.” diyeceksin ve çay içeceksin. Oradaki çay içen kahraman çay içerken, sen çay içmiş olmazsın. Şu halde imanı garanti altına almak diye bir şey bu dünyada yok. Son nefese kadar çok dikkatli bir şekilde yaşam var bu dünyada. Başka bir şey yok. Bir temsil daha getireyim. Devlet dairesinde (vergi dairesinde) çalışıyorsunuz. Yirmi dört sene altı ay boyunca çalıştınız. Son altı ay kaldı emekliliğinize. Dediniz ki: ”Yeter be. Yeter ya. Emir, emir, emir: şuraya getir, buraya götür, bu davayı al, bu kağıdı götür. Bıktım.” ”Emekliliğinizi istemiyorum kardeşim.” dedin, istifa ettin. Bu adam altı ay sonra emekli maaşı alır mı devletten alamaz mı? Alamaz, bütün haklarını kaybetmiştir. Ama hocam yirmi altı sene altı ay boyunca bu adam devlete hizmet etti ya. Böyle şey olur mu? Böyle bir şey var işte. Kendi ihtiyarıyla, hiçbir zorlama ve baskı olmadan, yaptığı devlet işinden istifa ettiği zaman bir adam: devletin nimetlerinden istifade edemez. Çünkü istifa etti. İstifade bitmiştir. Bir müslüman kendi ihtiyarıyla yetmiş yıllık ibadet yaşamını bir tarafa bırakıp, son döneminde İslam dairesinden çıkarsa… …”Ben bundan sonra hristiyanım: nasılsa namaz yok, oruç yok, zekat yok, hac yok, son birkaç senemi de boş boş yaşayayım ya” derse Allah bu yetmiş seneyi çöpe atar. Yetmiş sene uçar gider. Bu iş bu kadar kritiktir. Bu cahil sofular, kuru sofular bunları bilmiyor. İslamı bilmedikleri için; ”Gel benim şeyhime: kurtulursun.” diyor. Yaşamadan kurtuluş yok. Son nefese kadar devamlı ihtiyat halinde olacağız. Devamlı birbirimizden hayır dua isteyeceğiz, devamlı namaz, devamlı sohbet, devamlı ilim, devamlı kitap, devamlı Kur’an, devamlı sünnet. Bu askerlik, bu nöbet, bu içtima ölene kadar bitmeyecek. Bitmeyecek. Bir temsil daha getireyim. Bunu çok daha iyi anlayacaksınız inşallah; uzmanlık alanınız. Takımınız rakibi eziyor, dakika seksen altıya kadar 1-0 önde. Rakibin tek şutu yok, tek korner kullanmamış. Sizin takım karşı tarafla, Barca’nın Fenerbahçe’yle oynaması gibi oynuyor. Top, hep Barca’da. Dakika seksen altıda takımınız rehavete kapılmaya başlıyor: ”Nasılsa kalemize gelemedi bunlar, hiçbir şey yapamazlar, bu maç da bitti zaten.” diyorlar ve gevşemeye başlıyorlar. Alan savunmasını bırakıyorlar ve makara yapmaya başlıyorlar. Sonra karşı taraf bir kızıyor; tak tak iki dakika içinde iki tane gol atıyor ve maç 2-1 mağlubiyetle bitiyor. Şimdi, sorum şu: 2-1 mağlup olan bu takımın ne kadar iyi oynadığı, ne kadar üstün olduğu, hangi topçusunun ne kadar yıldız aldığı önemli olur mu, yoksa boşa mı çıkar? Hiçbir değeri yoktur. Neden? Üç puan kaybedilmiştir. Bir maçta amaç: üç puan almaktır. Anlatmak istediğim meseledeki üç puan: imanlı gitmek demektir. İmanlı gidenler kurtulmuştur. İmansız gidenler mahvolmuştur. Ebedi olarak ateşte kalmıştır. Allah, bizi imanlı gidenlerden etsin. İmanlı gidebilmek için, Allah’ımızın bize vaat etmiş olduğu o cennet nimetlerini elde edebilmek için, cennet nimetlerinden daha önemli şey: cehennem azabından kurtulabilmek için. Tamam, burada cennet var da. Ben kendimden bir itirafta bulunayım: beni sabah namazına kaldıran cennet nimetlerinin hayali değil, beni sabah namazına kaldıran kuvvet: ateş korkusu. Ben ateşten korkuyorum. Neden? Çünkü sadece mesele cennet nimetleri olsa şöyle derim: ”Yav, yetmiş tane huri olmasın bana, altmış beş tane olsun.” ”Üç tane köşk vermesin Allah bana, bir tane versin. Yeter.” Doksan metrekare dairede yaşıyorum, kral gibiyim evimde; bana oradaki bir köşk yeter. Mesele sadece cennet değil; mesele cehennem korkusu. Akıllı bir mümin ateşten korkar. Çünkü ben biraz sobanın yanına yaklaştım mı: başlıyorum korkmaya, titriyorum, aklıma ateş geliyor. Banyoya girdiğim anda, sıcak suyu açtığım anda benim aklıma ilk gelen şey: cehennem ateşidir. İlk o ısı bana ateşi hatırlatır ve derim ki: ”Allah’tan kork. Allah’tan kork.” Bizi sabah namazına kaldıran cennet sevdası değil, cehennem korkusudur. Bunun bir öte imani olarak zirvesi nedir? Bu, burada kalmıyor. Bu, ebrarın işidir. Bunun bir üstü vardır. Üstü nedir? Allah korkusu. Bu, direk Allah’tan korkuyor. Ateşten de değil, direk Allah’tan korkuyor. Bu, imanın üst mertebesidir. Allah, bize nasip etsin. Amin.

Tebliğ et

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir